Sofya Komünist Turu

Bugün sosyalist teorisyen Metin Çulhaoğlu sosyal medya hesabından bir yorum paylaştı. 1977 yılında davetli olarak Bulgaristan’a gittiğini yazdı. Muhtemelen o zamanki TİP’in yayın organında yazı yazdığı için basın mensubu olarak davet edilmişti. Orada, Plovdiv’deki tepede yer alan 2. Dünya Savaşı heykelinin yanında birilerinin şarkı söylediğini ve onların Yunan devrimciler olduğunu öğrendiğini yazdı. 1977 yılında Sofya’da neler görmüştür bilemem ama ben 2015 yılında Sofya’ya gittim ve orada acayip şeyler gördüm. Onlardan bahsetmek istiyorum.

Yurt dışına çıkmanın orta sınıflar için ütopik ve çok pahalı bir şey olduğunu bana kimse kabul ettiremez. Sofya’ya otobüs 7 saat sürer. Yazın bakmıştım, bilet 250 TL idi. İstanbul’dan Aydın’a da bilet 250 TL. Biraz arayışçılık, biraz kararlılık ve biraz öz güven ile bir orta sınıf rahatlıkla yurt dışına çıkabilir. Sofya iyi bir başlangıç olabilir.

Sofya’ya vardığımda her sabah bir Sofya Turu, her öğleden sonra da bir Komünizm Turu olduğunu gördüm. ST beleşti. Bence gerek yok. Günümüzde internet sayesinde gideceğiniz yeri önceden avcunuzun içi gibi bilmeniz olası. Ben öyle yapıyorum. Davar gibi gezmeyi hiç sevmem zaten. Komünizm Turu paralı idi. 18 Leva imiş. Çok ucuz ama yine de böyle bir şeye para vermek insanı sinirlendirebilir. Ben çok meraklı bir insan olduğumu için vermiştim. O sıralar komünizme inancım da vardı üstelik. Komünizmi mümkün görüyordum 2015 yılında. Sinir ola ola turu tamamladım.

İki turu da belediye düzenliyor. Belediyenin işe aldığı genç, sempatik ve enerjik tipler turu düzenliyor.

Meydandaki devasa Stalinist binanın önünde buluştuk. Eleman önce paraları topladı. Sonra anlatmaya başladı. Leş Samsung telefonumla fotoğraflar çekmiştim.

Yaklaşımdan bahsedeyim: Yaklaşım tamamen komünist dönemin bir hata olduğu ve acılarla dolu olduğu şeklinde. Bununla birlikte olayı biraz hafifleterek dönemi sanki üzerinde çok da durmaya değmeyecek bir dönem gibi göstermek istiyorlar. Bulgaristan esasında Rusya’ya minnettardır. Kendilerini Türklerin ellerinden kurtardıkları için. O işi yapan çarın heykelleri en önemli yerlerde bulunur. Bütün Balkanlarda, onları Türklerden kim kurtarmışsa onların heykelleri meydanları süsler. Devasa katedralleri vardır bu iş için. Haklıdırlar. Komünizm bile olsa hiçbir halk diğerinin boyunduruğu altında yaşamak istemez. Örnek, Polonya ve Ukrayna. Bundan kurtulamamış üç, dört halk vardır: Kürtler, Katalanlar ve İskoçlar/İrlandalılar. Bulgarlar Türklerden kurtulmuşlardır ama Ruslardan da kurtulmak, en azından onlardan kimi konularda bağımsız takılmak istemişlerdir. Bedava eğitim ve sağlık (onun da büyük şehirler dışında nasıl olduğu muamma) kimseyi kesmemiştir yani.

Kendilerini önce “özgürleştiren” Rusların sonra köleleştirdiklerini düşünüyorlar. Siyasi elitler ve orta sınıflar böyle düşünüyor, sıradan halk pek bir şey düşünmez.

Eleman anlatmaya başladı. Önce dev Stalinist binanın hikayesini anlattı. Tamamen gösteriş için yapıldığını (bütün büyük yapılar böyledir) ve halkn zorla inşaatta çalıştırıldığını söyledi. Binanın karşısında yer alan mitolojik heykelin yerine bir Lenin heykeli olduğunu söyledi ki o heykel de şu anda Sofya’da bulunan “Sosyalist Sanatlar Müzesi”nin bahçesinde. Dev binanın tepesinde yer alan kızıl yıldız da orada.

Üzerinden çok zaman geçtiği için ayrıntıları hatırlamıyorum. İstihbarat binasını göstermişti. Batılıların sanki istihbarat sadece komünistlerin işiymiş gibi göstermeleri tam bir iki yüzlülük örneğidir. Ben başbakan olsam ben de istihbarat ağı kurarım ve muhaliflerin (çaktırmadan) ağzına sıçarım. İşkence yapılan binayı gösterdi. Güler misin ağlar mısın…

Kendi ismiyle “devrim” sürecinde, 90’larda öldürülenler için yapılan anıtı gezdirdi bize. 90’lardaki “devrim” sürecinde öldürülenler de varmış bir yerlerde demek ki… Koskoca SSCB bir kurşun atılmadan yıkılmıştır. Neden? Çünkü fiiliyatta zaten yıkılmıştı. O anıtın oraya bir yere hemen bir şapel de dikmişler. Din her yerde din işte.

Dimitrov anısına yapılan bir binanın eskiden ünlü bir Bulgar şahsiyetin yeri olduğunu da söylemişti. O boş alanı gösteren görselde onu anlatıyor.

Başka? Sovyet mimarisine ait olan o binayı da gösterdi. Mimari ödülü alan bir binaymış o.Başka? Ha, mağaza! Bir mağazanın önüne götürdü bizi. Gizli bir mağazaymış ve orada nomenklatura üyelerinin ve gizli zenginlerin alışveriş yaptıklarını söyledi. Nereye geleceğim? Bugün sosyalizm propagandası yaparken “bedava eğitim, bedava sağlık” söyleminin artık geride bırakılması gerektiğini düşünüyorum. Gerçi sosyalizmin imkansız olduğunu düşündüğüm için ne propagandası yapılırsa yapılsın bir şeyin fark etmeyeceğini düşünüyorum. İstendiği kadar inisiyatif, meclis kurulsun, istendiği kadar “yeni” bir dergi çıkartılsın bir şey değişmez. Ama şu “bedava eğitim, bedava sağlık” sloganı tuhaf kaçıyor. Ben bu konuda çok kitap okumuş biriyim ama o bedava eğitim ve sağlığın da büyük şehirler dışında kalan yerlerde ne kadar iyi sağlandığı da muammalı. Ayrıca diyoruz ya insana bunlar yetmiyor. İnsana en çok lazım olan şey mitoloji. Onu iyi veremezsen istersen hastaneye gittiği için üzerine para ver adama, yetmiyor. Ayrıca günümüze bakarsak sağlık ve eğitimde insanlar Afrika seviyesinde midirler? Herkes bu soruyu dürüstçe sorsun kendisine. Amerika’da sağlık paralı, eyvallah da kişi başı yıllık gelir 50 bin dolar. 120 bin dolara bahçeli villalar var Amerika’da. Orada insanlar sağlığa prim ödüyorlar da hayatları mı mahvoluyor? Kıpırdayamaz hale mi geliyorlar? Amerika’da, Avrupa’da, Kanada’da, Japonya’da ve Avustralya’da cillop gibi bir yaşam var. Rusya’da bile şartlar gayet iyi. Geride kalanlar da hep iyiye gidiyorlar. Afrika muammalı. Kimsenin de Afrika’da sosyalizm propagandası yaptığını zannetmiyorum. Yani parasız eğitim ve parasız sağlık vaadiyele insanları ölümüne bir mücadeleye çekemezsiniz. Bakın, CHP iktidar olsun Türkiye’de eğitim şaha kalkacaktır. Şu anda süper binalar imam hatip dayatması yüzünden verimsiz kullanılıyor. Bu olmasa devlet okullarında eğitim TR için gayet iyi olacaktır. Sağlık desen, insanların ölümüne mücadele etmeleri gerektirecek bir durumda değil. Bedava eğitim, sağlıktan ziyade sosyalistler “herkese bedava 10 bin gerçek takipçi” falan deseler daha yerinde olur zannımca.

Komünizm imkansız. İmkansız olduğunu düşündüğüm için uğraşmam ben. “Yaşadım” diyebilmek için de uğraşmam. Milyarlarca yıllık ömrü olan şu evrende, yaşamış ve ölmüş 120 milyar insandan biriyiz. Ortalama 67 yıl yaşıyoruz (ki o da kapitalist tıbbın başarısı, hatta faşist tıbbın -nazilerin deneyleri-) “yaşadım” desek de demesek de 100 yıl sonra kimsenin sikinde/amında olmayacak bu. Komünizm imkansız, üzgünüm bunun için. Peki önerim nedir? Tekrar söyleyeyim: Makul Orospu Çocukluğu… 50 yıl sonra şu yukarıda saydığım ülkeler gibi olunca her yer MOÇ tesis edilmiş olacak ve o da bu ipne insanlığa yeter de artar…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Taze Bir Filtre Kahve Makinesi Kullanıcısının Anıları

Geçmişte arkadaşlar arasında, SM’de, şurada burada kahve ve şarap ile ilgili “ilgisizlik” kokan söylemler geliştirdim ama 2756. kez değişiyorum ve diyorum ki şarap soğuk içeceklerin, kahve de sıcak içeceklerin şahıdır! Hiçbir soğuk içecek şarap kadar sürpriz vadedemez. Sonra bira gelir bu arada… Hiçbir sıcak içecek de kahve kadar cazibeli ve gizemli olamaz…

Kahveyi eskiden cahil kadınların Instagram’daki “Kürk Mantolu Madonna” paylaşımlarının yanında görürdüm hep. Genelde kişisel gelişim kitapları veya mutlaka ve mutlaka “sürükleyici” olmak zorunda olan romanları okuyan bu cahil kadınlar (az sayıda da primci erkek) neden KMM’ye ilgi gösterdiler ve neden o fotoğrafta illa ki bir kahve vardır? Bunları araştırmak lazım.

Neyse bizim işimiz değil. Biz kahveye dönelim. Aslında ben bir çaykoliğim! –Kolik ekiyle biten kelimelerin saçmalıklarından bahsetmiştim, neyse tekrar oraya girmeyelim. Çaykolikliği de son 10 senede oldum. Çayı şekersiz içmeye başlamakla birlikte gerçekleşti bu olay. Çaya şeker attığım bir 10 yıla denk gelen Sinop ve Bolu yıllarımda sadece 1 (yazıyla bir) büyük tüp tükettiğimi belirtmek isterim. Benim yaşımda olup da benden daha kötü beslenmiş birisi olabileceğini zannetmiyorum. O yıllar boyunca yemek yapmadığım gibi çay da demlemedim. Çünkü çayı sevmezdim. Sığır gibi yaşamış olmak itirafında bulunabilen bir insanım. Herkesi buna davet ediyorum. Evet, gerçeklerle yüzleşelim. Hepimiz aptalca hayatlar sürdük, sürüyoruz. Ama dışarıdan bakıldığında bizden parıltılısı yok! Çok iyi ve başarılı ve mutlu insanlarız! Büyük şeyler başaracağız, boyun eğmeyiz biz. Oysa gerçekte insan denen küçük, sefil, ahmak, üç kağıtçı ırkın bir üyesiyiz… Kral çıplak! Sığır gibi yaşadık/yaşıyoruz… Nereden geldik buraya? Ha, çay diyorduk. Çaydan şekeri çıkardım ve tadını almaya başladım. Bir demlik çayı rahatlıkla bitiriyorum tek başıma.

Kahve demek benim için granül kahve veya Türk kahvesi demekti. Türk kahvesinin tadını zaman zaman sevmeme rağmen o kadar hazırlıktan sonra iki, üç dakikada biten o şey beni kendisine bağlamadı hiçbir zaman. Granül kahve ise nasıl desem önüme gelse içeceğim bir şey oldu benim için hep.

Kahve dedik de hangi kahve? Filtre kahve… Bu yazımızın konusu filtre kahve. Diğer kahve türleri ile ilgili bilgi sahibi değilim.

Evet, bir filtre kahveci oldum. Önce French press ile başladım. Kısa sürede filtre kahve makinesine geçtim çünkü herkes öyle yapmak gerektiğini söyledi. Gerçekten de French press ile demlenen kahve ile makinede yapılanı arasında dağlar kadar fark var.

Filtre kahve makinesi muammalı bir konu. 150 lira ile 3000 lira arasında bir fiyat aralığına sahip. Bazı yorumlarda hepsinin yaptığı işin aynı olduğu ve dolayısıyla o kadar para vermenin gereksiz olduğu yazıyor. Filtre kahve benim için çok önemli olmaya başladığından dolayı böyle bir deneme yanılma yoluna gitmedim ve güvendiğim kaynaklardan gelen referansa sadık kaldım.

Bir arkadaşım bu işi iyice araştırdığını Electrolux marka bir modelin alınacak en iyi model olduğunu bana söylemişti. Üstelik kendisi de almıştı ve gayet memnun kalmıştı.

Mediamarkt’a gittim ve onunla birlikte birçok ürünü inceledim. Alacağım ürüne karar vermiştim. Electrolux E4CM1-6ST Create 4 alacaktım. Bu ürün termos sürahili. Aynı ürünün 4ST’si ise termos sürahili değil. 6’nınki çelik iken 4’ünki cam. Tercih sizin. Termos hiç işe yaramıyor. Zaten filtre kahve hemen tüketilmesi gereken bir şey. Aralarında 70 TL fark var.

Neyse 6ST’yi her yerde 1200 lira bandında gördüm. Bir sitede 720 TL bandında gördüm. Şu anda en ucuz 859 TL. Hemen aldım.

Estetik ve kibar bir ürün. Fazla yer kaplamıyor. Kullanması inanılmaz kolay. Malzemeleri koyuyorsunuz ve üç dakika sonra kahveniz hazır…

Son yıllarda yaptığım en iyi şeylerden biri kendime filtre kahve makinesi almak oldu. Bugün olsa yine alırdım. 700, 800 lira harcıyorsunuz ama çok keyif veren bir hobiniz daha oluyor.

Benim gibi araştırmayı seven (araştırma manyağı) bir insansanız, filtre kahve alanı size tatmin edici bir alan sunuyor.

Denenmeyi bekleyen onlarca, yüzlerce filtre kahve var! Hepsinin aroması farklı. Hepsinin sundukları farklı. Şarap gibi işte… Hemen denemeye giriştim. Filtre kahveler 250 gramlık paketlerde satılıyor genelde. Yani çekilmiş olanları… Bir de çekirdek halinde satılanları var ki henüz o alana el atamadım. En ucuzları 30 TL. Jacobs var mesela. Sıradan bir FK. 35 lira civarlarında Kurukahveci Mehmet Efendi’nin filtre kahveleri var. İçince ölmezsiniz. Filtre kahve pahalı bir şey. Bir fincanı 4 TL’ye falan geliyor. KME’ninkiler 2 TL’ye falan gelir. Evde bulundurulabilir. Ama onu saklamak için de bir saklama kabı lazım. Filtre kahve çabuk bozulan bir şey. Paket açıldıktan sonra bir, iki hafta içerisinde tüketilmesi gerekiyor. Yoksa aromaları kayboluyor. Aynı anda evde hem 70, 80 liralık bir paket hem de KME bulundurmak mantıklı değil. O yüzden bence geride bırakılmalı. Bu işin bu kadar peşine düşüyorsan iyi kahvenin peşine düşmen gerek.

Marketlerde 45, 50 lira bandında dolaşan Tchibo marka filtre kahveler var. Onların üçünü de aldım ve sadece Brazilian Mild’ı deneme fırsatı bulabildim. Gayet iyi. Üstelik bazen sitelerde 35 liraya indirme girdiği de oluyor. Diğer ikisini de sırayla deneyeceğim.

Starbucks’ta 80 liraya denk gelen filtre kahveler var. Orta sertlikte bir kahve aldım ben, adını hatırlamıyorum. En iyisi oydu şimdiye kadar içtiklerim içerisinde. Starbucks’ın tüm ürünlerin deneyeceğim. Önümüzdeki yıllarda zaten her şeyi deneyeceğim. Önüme çıkan böyle meşakkatli işlere bayılırım zaten. Ama kendi arzumla önüme dizilmiş olmalı. Ve bana keyif vermeli.

Bu arada Halil Selim’in “başkasına bakma, en iyi bu” dediği Petra Acme’yi de denedim. Elbette çok iyi ama Tchibo ayarında buldum ben. Fiyatı 69 TL. Şimdilik denediklerim bunlar. Sanırım birkaç sene sonra kendi TOP 10’umu yapabilirim.

Bu arada dediğim gibi filtre kahve çabuk bozulan bir şey. Kokusu iyi gelmesine rağmen içtiğiniz zaman o bayatlığı anlarsınız. Kokusu genelde çok iyi geliyor zaten. Bunun için bir saklama kabı aldım. 150 TL bandında bu saklama kapları. Hava almıyor. Kahvenin buzdolabında saklanması olayına da bakacağım.

Artık iş sizin ne tür bir kahve aradığınıza karar vermeye kalıyor. Yüksek gövdeli ve sert bir kahve mi? İçince sarsılmak mı istiyorsunuz? Yoksa daha yumuşak ve “tatlı” aromalar mı tercih ediyorsunuz? Bu arada çayı şekerle içenler filtre kahveden uzak dursunlar. Filtre kahve sarsıcı bir şeydir. Yani uyarıcı. Hafif acı gelebilir. Yani pek bilgi sahibi değilim de şeker atılmış bir filtre kahve özel efektli bir porno filme benzer herhalde…

Bir de kahveyi çekirdek olarak alıp değirmende çekmek var. O zaman daha taze oluyor. O konuya da elimdeki kahveler bitince eğileceğim. Öğütücüye sahip filtre kahve makineleri de var ama hem çok büyükler hem de fiyatları 2500, 3000’i buluyor.

Böyle…

Bu konuya eğilin. Yeniliklere açık olun. Alışkanlık veya bilgi veya inanç diye sorgusuz sualsiz kabul ettiğiniz şeylerin kolpa olma ihtimalini akılda bulundurun sürekli. Değişirseniz de şerefinizle değişin. Instagram’da bu konuyla ilgili çok faydalı hesaplar var. Ne demiştik Instagram gibi aynı anda hem faydalı hem de gereksiz olabilen bir şey azdır. CHP gibi tıpkı.

Beraber sarsılalım, buyurun…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Türkiye’yi 20 Yıldır CHP Yönetiyor Olsaydı

*Bira iki, üç lira daha ucuz olurdu.

*Efes Pilsen basketbol takımının adı Anadolu Efes olarak değiştirilmezdi.

*Ayasofya cami olmazdı.

*Ege kasabalarında Rock çadır festivalleri, Çorum gibi illerde seks ürünleri festivalleri, İstanbul Cihangir’de LGBT filmleri festivalleri, Sultanbeyli’de rap festivalleri falan düzenlenirdi.

*İmam hatip okulları minimuma inerdi, belki de kapanırlardı.  

*Kapalı toplum yapısı Ak Parti’nin savaşmasına rağmen çöktüğü için (Instagram’da mor kuşaklı ve kıvırtan türbanlı gelinler var), 20 yıllık bir CHP iktidarı bu süreci hızlandırırdı. Kapalı toplum yapısı Orta Anadolu’nun 5000 kişilik nahiyelerine sıkışırdı.

*Alevilerin Hızır’ı, mitoloji derslerinde okutulurdu.

*2014 Flört Devrimi, 2008 gibi gerçekleşirdi.

*Rant, hırsızlık, rüşvetçilik anlamında ne yaşanmışsa aynen yaşanırdı!

*Tek adamcılık, muhaliflere baskı, yandaş medya oluşturma, oralardan çiğ gaz sıkma, SM trölleri istihdam etme anlamında ne yaşanmışsa aynen yaşanırdı.   

*Doğaya karşı duyarsızlık, yerlere çöp dökme, doğal güzellikleri ranta kurban etme anlamında ne yaşanmışsa aynen yaşanırdı.

*Tarım, hayvancılık, gıda tedariki anlamında ne yaşanmışsa aynen yaşanırdı.

*Ege köylerine yerleşmek isteyen pembe götlü, zengin liberallerin sayısında azalma olurdu.

*Anne ev baklavaları %99, anne börekleri %77 oranında fiyaskoyla sonuçlanmaya devam ederdi ama onlar üzerindeki aşırı övgü kaybolmazdı.

*Kürt sorununda ne yaşanmışsa aynen yaşanırdı. Hatta belki Atatürkçüler, Kürtlere dincilerden daha fazla hakaret ederlerdi.

*Sosyalist “hareket” iyice yok olurdu. Dört ayda bir inisiyatif, meclis, cephe, hareket, kolektiftik, politiklik, girişimlik, yazarlarının bile okumadığı dergi kuracak mecalleri de kalmazdı. Öfke biriktiren bir sağcı iktidar yoksa, sosyalist “hareketin” temel dayanağı olan Aleviler iyice salacaklarından, bu hareket 50’li yıllardaki kalibresine dönerdi.

*”Türkiye’de kültür sanat alanı solun elindedir.” denir. O soldan kasıt sosyalist sol değil neredeyse tamamen Atatürkçüler ve liberallerdir. CHP iktidarında bu kesimler çok maddi destek bulurlardı ve bu sayede kültür sanat alanında çok daha fazla iyi iş çıkarırlardı.

*Futbolda ne yaşanmışsa aynen yaşanmaya devam ederdi.

*Mafyalaşma anlamında ne yaşanmışsa aynen devam ederdi.

*Lümpenlik %10 falan daha az olurdu.

*Göçmen politikası da aşağı yukarı benzer olurdu. Suriye’ye müdahalede ana motivasyon dincilik değil milliyetçilik olurdu. Bu, belki TR’deki Suriyeli sayısını bir, iki milyon düşürürdü. Bolu belediye başkanından gördüğümüz üzere böyle konularda bir CHP’li ile bir MHP’li arasındaki mesafe, Halil Selim’i birisiyle tanıştırdığında, onun ona yakın davranması ihtimali kadardır. Avrupa Birliği’nden para tırtıklama ve onları iç etme konusunda aynı şeyler yaşanırdı.

*Kanal İstanbul gündeme gelirdi ve dinciler (kalmışlarsa) ona ölümüne karşı çıkarken CHP’liler salağa yatardı.

*Perinçek ne yapardı, bilinmez.

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

“Tehlikeli Oyunlar” Roman Eleştirisi

“’Seninle birlikte olmaktan yorulan insanlara hak veriyorum’ dedi albay. ‘Hepsi beni başından attı albayım.’”

Yaklaşık iki sene önce “Tutunamayanlar Roman Eleştirisi: Hayat Güzel Midir?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Aslında o yazıdaki bütün “tutunamayanlar” kelimelerini “tehlikeli oyunlar” kelimeleriyle değiştirip yazıyı tekrar yayınlasam da olurdu. Ben yine de bunu yapmayayım ve Oğuz Atay’ın “Tehlikeli Oyunlar” romanı için yeni bir yazı yazayım…

Gerçekten de iki roman arasında bir ruh ikizliğinden söz etmek abes değil. Nuri Bilge’nin olmamış “Kasaba” filmini tekrar “Mayıs Sıkıntısı” olarak çekmesi gibi veya Zeki Demirkubuz’un içine sinmeyen “Masumiyet”i “Kader” olarak yeniden çekmesi gibi Oğuz Atay da sanki “Tutunamayanlar”ı tekrar “Tehlike Oyunlar” adıyla yazmış. Elbette burada sinemadan verdiğim örneklerdeki gibi bir olmamışlık duygusu hakim değildir. “Tutunamayanlar” Türk edebiyatının %40’ı gibi bir şeydir! Ama tutunamayanın durumu o kadar baskındır ki Oğuz Atay’ın dünyasında, tahminimce bir roman daha yazmak için kendisine engel olamamıştır.

TUTUNAMAYAN KİMDİR?

Madem iki romanının da kahramanı birer tutunamayan, o zaman tutunamayanın kim olduğuna bakalım. Üniversiteyi bitirmiş, KPSS’ye girmiş, memur olmuş, askerliğini yapmış, evlenmiş, üremiş, ev kredisi çekmiş (hepsini yaptım), sosyal, mutlu, disiplinli, normal gözüken (?) biri değildir tutunamayan… Toplumsal ve “insansal” ön kabullerle arası iyi olmayandır. Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” adlı romanındaki bir kelimeden gelir. Bir köylü için “…o da öküzüne tutunuyor…” gibi bir cümledeki kelimeden gelmiştir. Yani herkesin tutunduğu bir şey vardır şu biiip biiip hayatında. Mayıs Sıkıntısı’ndaki yaşlı adamın 50 yıl emek verdiği ama pratikte hayatında önemli bir fark yaratmayan koru onun tutunduğu şeydir. Kimisi için edebiyattır bu, kimisi için çocukları… Kimisi için futbol, kimisi için rakı, kimisi için Instagram story’leri, kimisi için de insanın devrim yapıp özgürlüğü getireceği düşüncesidir. Yani herkesin inandığı/tutunduğu bir şey vardır şu biip biip hayatında. İşte tutunamayan için o şey yoktur. Daha önce o şey olduğu düşünülen şeyler artık anlamını yitirmiştir. İşte bu yüzden bu iki kitaptaki tutunamayanlar intihar ederler. Selim Işık ve Hikmet Benol artık tutunacak bir şey bulamadıkları için intihar ederler. Turgut Özben ise tıpkı “Yeni Hayat” romanındaki Osman gibi intihar etmez de kendisini yollara vurur. Amaçsızca, sürekli seyahat eder. Bir gün tutunamayan olursam ben de intihar etmezdim de bunu yapardım sanırım. Ama ben gezdiğim yerlerin, tattığım yiyeceklerin ve içeceklerin tanıtımını yapardım Instagram’da. Oh mis! Mis gibi tutunamayanlık!  

OĞUZ ATAY NASIL OKUNMALIDIR?

Oğuz Atay okumak çok zordur. Başta teknik olarak zordur. Üst kurmacanın da üstü vardır onun romanlarında. Lineer hikaye anlatımı adında en ufak bir kırıntı bulunmaz. Bu yüzdendir ki klasik hikaye anlatım geleneğine aşina olan okurlar onu okuyamazlar. “Tutunamayanlar”ı yarım bırakan insanların Ekşi Sözlük’te açmış olduğu bir başlıkta 630 tane yazı vardır. Herhalde o kitabı yarım bırakanların sayısı, okuyup hakkını verenlerin sayısından fazladır. Bence Atay okumayı asıl zorlaştıran şey teknik değil içerik veya yaklaşımdır. Bu yazara yönelecek kişinin hayatla, toplumla, tarihle, kurumlarla, sosyalleşmekle, sevdikleri insanlarla, normal ve anormal tanımlarıyla ilgili düşüncelerini olgunlaştırmış olması gerekmektedir. Bunların genel geçer algıdaki durumlarını mutlaka sorgulamış olması gerekir. 20’li yaşlardaki bir insan çok yüksek ihtimalle sığır gibi düşünen ve yaşayan bir insan olacağı için onlardan beklenmez bir kere bu… 20’nin üstündekiler için de durum pek umut vadedici değildir yalnız, onu da belirtelim. İnsanın çevresindeki “normal” algısıyla bir kavgaya girmesi pek beklenen ve o kişiye güzel şeyler vadeden bir şey değildir çünkü. Tutunamayan olmak hiç de konforlu bir şey değildir. İntihar etmese bile çevresiyle uyumsuz olmak bir insan için büyük bir gerilim kaynağıdır. Boşlukta durma hissi de psikoloji için hiç iyi değildir. O yüzdendir ki bu kitabı okuyup, ruhunu kavrayan ama hala ne bileyim kurban kesen, Hıdırellez’e inanan, burçların konuşulduğu bir ortama girip orada sosyalleşmekten keyif alan, İYİ Partili arkadaşıyla kampa giden, kahvehanede futbol maçı izleyen “akıllı” insanlar görülebilir.

OĞUZ ATAY YAŞASAYDI…

Bence Nobel’e yürürdü. 43 yaşında beyin tümöründen ölen yazarımız, 30 yaşında başladığı yazarlık serüvenine 10 yılda üç roman ve bir öykü kitabı sığdırmıştır. “Bir Bilim Adamının Romanı”nı okumadım ama okuyan arkadaşlarım diğer ikisi gibi olmadığını söylüyor. Yani tarz olarak. Ama diğer ikisi Türk edebiyatında hala aşılmamış iki kitap. 30 sene daha yaşasaydı bu ilginç beyin, tahminen 7 veya 8 tane daha olağanüstü roman yazacaktı. Nobel almanın şartı çıkıntı olmak, oraya buraya çomak sokmaksa Oğuz Atay bunun alasını yapardı, o zaman da alırdı! 80 yaşında bir Oğuz Atay yaşıyor olsaydı herkes yazdığı romana biraz daha dikkat ederdi diye düşünüyorum.

ROMAN TEKNİĞİ

Biraz tekrar olacak ama post-modern teknikle yazılmış bir romandır. Bu tekniğe başvuran çok roman vardır. Hatta mesela “Araba Sevdası” gibi “Türk edebiyatının ilk realist eseri” unvanına sahip olan bir romanda bile ilkel bir bilinç akışı tekniği vardır. Post- modernist düşünce yapısının etkisinde yazılmış roman ise çok fazla yoktur. Türkiye’de olur olmaz her yerde itibarsızlaştırılan bu düşünce yapısına karşı çıkanlar; insanın neden yüce bir varlık olduğunu ve neden yüce şeyler başarma potansiyeline sahip olduğunu daha inandırıcı bir şekilde ortaya koymalıdırlar. Bugüne kadar Marx dahil hiç kimse bence bunu yeterince inandırıcı bir şekilde ortaya koyamadı. Acaba böyle bir şey var değil de yok olabilir mi… Sadece soruyorum ve mesajlarınız bekliyorum.

ATIŞ SERBEST!

Oğuz Atay tıpkı “Tutunamayanlar”da yaptığı gibi bu romanda da birçok (her) kişi, kurum ve kuruluşu hedef tahtasına oturtuyor. Lars Von Trier için “sinema teröristi” denir, Oğuz Atay da bir edebiyat teröristidir. Bombayı ortaya koyuyor, pimi çekiyor ve gidiyor. Taktik yok bam, bam, bam! “Eleştirdiği” kişi, kurum ve kuruluşları not etmeye çalıştım. Listeye bakalım: Osmanlı elitizmi, Türkiye modernleşme hareketi, Milli edebiyat, eleştirmenler, zenginlik, fakirlik, orta sınıflık, köylülük, olmamış şehirlilik, sıkıcı Doğu mistisizmi, bir türlü olunmayacak olan Batıcılık, dostluk, sosyalleşmek, akrabalık, aile, flört, evlilik ve kadınlar. Kadınlarla ilgili yazdıklarını burada ele almaya cesaretim yok! Kendiniz okuyun… Kadınlarla erkeklerin flört etmek ve üremek dışında ortak hiçbir şey yapamayacaklarına inanıyorum, pardon yanlış yazdım, Oğuz Atay buna inanıyor. Okuyun ve görün.

TEHLİKELİ OYUNLAR NELERDİR?

Romana adını veren tehlikeli oyunlardan bahsetmek gerekiyor biraz. Bu romanla ilgili şunlar oldu, sonra bunlar oldu, sonra da bunlar oldu şeklinde değerlendirmeler yapmamız zor çünkü bu roman esas olarak bir hikaye anlatmak için yazılmış bir roman değildir. Bir durumu göstermek için yazılmış bir romandır. O durum da genel olarak insan ve yaşamdır diyebiliriz. Tehlikeli oyunlardan kasıt insanın yaşam içerisinde “mutlu ve normal” taklidi yaptığı anlardır. Yazar bunları tehlikeli olarak görür. Bu yanlıştan derhal dönülmesi gerektiğini savunur. Etrafımızda bulunan ve normal kabul edilen her şeyin bir sorgulamaya tabi tutulması gerektiğini savunur. Okuyucuya bunu anlatmak ister. Bunu içgüdüsel olarak sezmiş olan Hikmet Benol –tıpkı Selim Işık gibi- meşhur Umut Sarıkaya karikatüründeki gibi “kendisinde bir y**lık” olduğunu sezmiş ve bunun üzerine gitmek istemiştir. Gecekondu’ya taşınarak Albay’ı yanına almıştır. Bir şekilde onlara takılan ve oldukça sıradan bir karakter olan Dul Kadın Nurhayat ile birlikte kafasındaki bu tuhaflığı çözmeye çalışır. Bunun için piyesler, skeçler, tehlike oyunlar yazar Albay ile birlikte. Yani bu tehlike oyunlar esasında yaşam içerisinde yapılan “mutluluk ve normallik” taklidiyle eşitlenir. Yazmaya çalıştığı oyunların aslında yaşam içerisindeki bu yapaylıklar olduğunu keşfeder ve intihar eder! Ona kimse katlanamaz, o da kimseye katlanamaz.

SON SÖZ

Oğuz Atay “Tutunamayanlar” romanında ön sözlerle fena dalga geçer. Buna rağmen o romanının çeşitli baskılarına dört, beş tane ön söz yazılmıştır. Bu kitabın da ön sözü vardır. Hatta yazan kişi, Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ı bitirdikten sonra ilk okuttuğu insan olan, arkadaşı Cevat Çapan’dır. Bir güzel Spoiler’ı da verir ön sözde. Yazar ön söz istemiyorsa son söz de istemiyor demektir. Bu durumda ben de soz söz yazmıyorum…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.        

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Bir Anadolu Annesine Sayısal Çıkarsa…

*Bozkırın ortasındaki köyüne, fotoğrafta görülen apartmandan bir tane inşa eder, mutfağını da yine fotoğraftaki gibi yapar.

*Mart 4 gibi köye gider, kasım 14 gibi döner. Oradaki küçücük dünyaların dedikoduları içerisinde serotonin bombardımanına maruz kalır.

*Hayatta en çok ilgilendiği şeyler; yakın akrabalarının hangi malı satın aldıkları ve bu akrabaların çocuklarından kimin kimle evlendiği olmaya devam eder.

*Büyük ikramiyenin hepsine “daire” alır ve kiracıların bin bir derdiyle uğraşır.

*Çamaşır makinesini 2003’te, bulaşık makinesini de henüz 2012’de kabullendiği için temizlik robotu, dyson, kurutma makinesi, kahve makinesi, mikrodalga fırın, mutfak robotu gibi şeylerden almaz.

*Hizmetçi mi? Hahahahahahahaha

*Çocukları zorla hizmetçi tutsalar bile, onun sildiklerini kimseye çaktırmadan kendisi bir daha siler. İçi rahat etmezmiş.

*Her yaz salçasını, tarhanasını, turşusunu, tatsız peynirini, sıkıcı zeytinini yapmaya devam eder. Avrupa’ya peynir turu düzenlemez. Bezelye, barbunya depolamaya devam eder.

*Rio Karnavalı’na katılmaz.

*Las Vegas’a gitmez.

*Koskoca makineli halı yıkama firmalarının halıyı “iyi yıkayamadıkları” gerekçesiyle halılarını kendisi yıkamaya devam eder.

*Mutfak adası mı? Görseldeki mutfağı yaptırır demiştik.

*Bildiği 12 yemeğin üstüne başka yemekler öğrenmek için kurslara katılmaz, özel hoca tutmaz. Çok özel misafirlere dana kavurma, normal misafirlere de yağda, sossuz ve marinasyonsuz bütün tavuk kızartmaya devam eder.

*O anda evde bulunan ve yeşil olan her şeyin ziyan olmaması gerekçesiyle doğranıp yağlanmasına “salata” demeye devam eder.

*Tüplü televizyonunu neden atsın ki? Yazık. Hala çalışıyor. Gerçi ekranın üstünde bazen bir çizgi beliriyor ama yarım saat sonra gidiyor.

*İstanbul, Sancaktepe, Yenidoğan’da aile apartmanı satın almasına rağmen oğullarının kendisiyle oturmamasına çok bozulur. Kızlarına henüz bir şey vermemiştir. İleride ikisine de Sultanbeyli’de birer 2+1 almayı düşünmektedir yalnız.

*Kocasının istediği Doblo marka araba için eniştesinin galerici arkadaşından yardım isteyecektir. 2015 model, 120 binde temiz bir Doblo vardır hali hazırda. Biraz far temizliği istemektedir araç. Başka bir sorunu yoktur.

*Ayaklarındaki kaşınma için İlhan Varank Devlet Hastanesi, ek binasında bir randevu almıştır. Onu beklemektedir. Özel hastaneler para tuzağıdır ona göre.

*Mutfağının geniş olması iyi olmuştur. Atmaya kıyamadığı Dost yoğurt kaplarını eski mutfağında koyacak yer bulamıyordu ve onları mutfak balkonuna tabandan tavana istifliyordu. Şimdi iki dolabı Dost yoğurt kaplarına ayırıyor.

*Elbette 1978 model dikiş makinesini atmayacaktır. Yazık. İş görüyor ne de olsa.

*Geçenlerde köyde bir cenaze olunca aynen eskiden yaptığı gibi Öz Aksaray Birlik firmasıyla Aksaray’a seyahat etti. Neyse ki bu firma ilçeye de uğruyordu. İlçedeki köy garajında köyün minibüsünü fazla beklemek zorunda kalmadı çünkü o gün ilçenin pazar günüydü. Özel uçak veya taksi tutmak aklına gelmedi.

*Bir börek ustasını işe alabilecekken, hala; böreği bir türlü tutturamamasına rağmen yapmaya devam ediyor ve zorla yiyen herkese “Nasıl olmuş?” diye sormaya devam ediyor.

*Böreği iki, üç yılda bir tutturmasına rağmen baklavayı ilk ve son kez 1984’te tutturdu ancak hala her bayramda baklava yapma inadında ısrar ediyor. Sayısal’da büyük ikramiyeyi kazanmış olması bu durum üzerinde hiçbir değişiklik yapmaz.

*Kopenhag’daki seks fuarına katılmaz.

*Dişi ağrıdığında rakı içmeye devam eder. Dişçiler çok para istiyormuş. Yarım saat iş yapıyorlarmış, 500 “milyon” istiyorlarmış.

nitelikli goygoy kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Hiçbi’

“Seni Maltepe Parkı’na götüreyim,” dedi “yürüyüş yaparız.” Beni evden alıp parka götürecekti sonra da eve bırakacaktı. Yürüyüş yapmayı, özellikle de Maltepe Parkı’nda yürüyüş yapmayı çok sevdiğim için kabul ettim. Daha önce böyle bir park görmemiştim çünkü. Deniz kenarında, düz, gerekli tesislerin hepsine sahip ve son zamanlarda ağaçların büyümesiyle de göz kamaştırıcı bir hal alan bir parktı. Üstelik modern Avrupa şehirlerindeki parklarda olduğu gibi isteyen içki de içebiliyordu. Aklıma, Halkın Mühendisleri İnisiyatifi’nin bu park açılırken yaptığı açıklama geldi. Bu İnisiyatif, Maltepe Parkı’nın bir kent suçu olduğunu tüm basına açıklamıştı. Açıklamayı değil Fox TV, Halk TV bile yayınlamamıştı. Sadece Youtube üzerinden ara ara videolar yayınlayan Derman TV yayınlamıştı açıklamayı. Üstelik de İnisiyatif’in ismini yanlış yazarak. Halkın Mühendisleri İnisiyatifi yerine Halkın İnşaat Mühendisleri İnisiyatifi yazmışlardı ekrana. Ayrıca inisiyatif kelimesini de “insiyatif” şeklinde yazmışlardı.

Yarım saat sonra telefonum çaldı. Ancak 2000’li yıllardaki gibi “Seni düşünüyorum” anlamına gelen, bir seferlik çalma gibi bir çalmaydı. Diğer adıyla çağrı atmak olan şey gerçekleşmişti. O anda benim de cevap olarak çağrı atıp atmamam gerektiğini belirleyemedim. Hazırdım ve hemen çıkacaktım, dolayısıyla benim de “Seni düşünüyorum” çağrısından atmama gerek olmadığını düşündüm.

Tam apartmandan çıkarken arkadaşım bir daha aradı. Bu sefer tek seferlik çalma değildi. Açtım. “Apartmanın önündeyim” dedi. “Tamam, geliyorum ben de. Aramanı duymuştum zaten” dedim. “Ha! Duymadın zannettim” dedi. Hem 2000’li yılların çağrısından atmıştı hem de o hareketine güvenmeyip tekrar aramıştı. Tutarsız davranmıştı arkadaşım ama zaten genelde tutarsız biriydi. Bir önceki hafta sitede tuttuğu evde bunu iyice gözlemlemiştim. Daha önce evliydi ve evi hep eski karısı sayesinde düzenliydi. Kadınların evle erkeklerden daha çok ilgilendiklerini düşünürdüm. Erkeklerin demokrat olmaya çalışıp ev işleriyle uğraşmak isteseler bile kadınlardan direnç yediklerini çok kez gözlemlemiştim. Tanıştığımızdan beri onu tek başına ilk defa o sitedeki evinde görmüştüm ve o kaotik ortamda yaşamını sürdürebilen bir insanın tutarlı olamayacağı yargısına hemen ulaşmıştım.

“Neler düşünüyorum ben” diyerek arabaya doğru hareketlendim. Arkadaşımı tüm tutarsızlığı ve dağınıklığıyla seviyordum. Ben de bir tutarlılık abidesi değildim. Dağınık değildim yalnız. Sehpanın üzerinde olmaması gereken bir objeyi fark etmişsem derhal onu ait olduğu yere götürürdüm. O evde her yerde, olmaması gereken objeler vardı. Arabayı görünce aklıma o ev ve pejmürde hali geldi.

Arabayı görmüştüm. Sonradan öğreneceğim üzere 1999 model bir Hyundai Accent idi. Mevcut rengine bakınca orijinal renginin kırmızı olduğunu düşündüm önce. Mavi de olup olamayacağını çok kısa bir süreliğine aklımdan geçirmedim değil. Arabanın kaputu üzerinde boyayla neredeyse bütünleşmiş olan kuş dışkısı dikkatimi çekti önce. Bunlardan iki, üç tane vardı kaputun üzerinde. Kuş dışkılarında bulunan bir maddenin araba boyalarına zarar verdiklerini, hatta onları söktüklerini okumuştum bir yerlerde. Sanki bu dışkılar boyayı söküp boyanın altındaki zeminle bütünlemiş gibiydiler.

Arkadaşım arabanın içinde duruyordu. Telefonuyla ilgileniyordu. Geldiğimi görmedi. Kapıyı açarak içeri girmek istedim. Kapı açılmadı. Kapıyı açmaya çalışınca arkadaşım geldiğimi fark etti ve arabayı durdurdu. Ne yapacağını merak ederek kendisini izlemeye başladım ki arabanın anahtarını yerinden çıkartıp uzaktan kumandayla kapıyı açtı. Ne düşüneceğimi bilemiyordum. O halde kapıyı açtım ve içeri girdim. Kapının ancak o şekilde açıldığını söyledi önce ve sonra tokalaştık.

Yüzeysel bir hal hatır sorma diyalogu yaşadık. Bu diyaloglar bana hep yüzeysel gelirdi. Bir sorun olduğu ve o buluşma o sorunu konuşmak üzere kesildiği zaman hal hatır sorma diyalogları alabildiğine samimi oluyordu. O anlarda kimse hal hatır sorma diyalogunu uzatmayıp direkt konuya giriyordu. Sorunların konuşulmayacağı diyaloglarda hal hatır sormalar yasaklansa işime gelirdi. Öyle bir dünyada yaşamadığımız için o diyaloga girdik ve arkadaşım Maltepe Parkı’na doğru arabayı hareket ettirdi.

Arabanın içinde dikkatimi ilk çeken şey vites kolunun başı oldu. Orada her zaman görmeye alışık olduğumuz o yuvarlak nesne yoktu. Onun yerine arkadaşım bir tuvalet kâğıdı rulosunu oraya iliştirmiş ve etrafını koli bandıyla sarmalamıştı. Arkadaşımın elinin terinden olsa gerek adını o anda koyamadığım o şey de epeyce bir yıpranmış görünüyordu. Vites kolunun hemen önünde bir boş alan vardı. Orası çeşitli kâğıtlarla ve nesnelerle doluydu. İlerleyen dakikalarda o kâğıtların ne olduklarına bakabilecek fırsatı bulabilecektim. Ufak detaylarla ilgileniyordum çünkü! Hatta bu, bir ilgiden ziyade bir rahatsızlık gibiydi. Kâğıtların içerisinde neler yoktu ki! 2018 yılına ait bir benzinci faturası vardı örneğin. En eskisi o olduğu için dikkatimi çekmişti, zira oldukça fazla benzinci faturası vardı. Tuborg marka biranın şişesinin üzerinde yer alan etiketler vardı sonra… Çok soğuk olan bira şişesinin üzerinden büyük bir keyifle, tek hamlede çıkartılmış ve oraya bırakılmış olmalıydılar. Üzerinde kafiyeyle yazılmış ve gelmiş geçmiş en kötü şiirin olduğu bir sakız kabı vardı sonra… Dondurma çubuğunun üzerindeki çikolata kalıntıları ben onu elime alır almaz döküldüler. Arkasına tükenmez kalemle bir şeyler çizilmiş bir kartvizit elime geçti sonra. Eskiden kartvizitlerin arkalarına birtakım cümleler yazılıp sahte imzayla kartvizitin sahibine birtakım hukuki yaptırımlar yapılabiliyordu. Bir terslik vardı bu işte! Bu olay 90’lı yıllarda görülen şeylerdendi. Yani o kartvizit en az 20 yıldır ve hatta neredeyse araba alındığından beri orada olmalıydı. Ruj silinmiş bir peçete, spor bahis kuponları, “Sofi’nin Dünyası” reklamlı kitap ayracı, kaskatı kesilmiş bir sakız, dolma kalem ucu, arkadaşımın düğün davetiyesi… O bölgede bulunan en enteresan şey bir adet torpildi. Evet, çocukluğumuzda patlattığımız torpillerden. Onu çakmakla yakıp arabanın arka koltuğuna atarak bir eşek şakası yapmayı düşündüm ama sonra torpilin arabayı havaya uçurabileceğini aklıma getirerek bu fikirden vazgeçtim.

Gözlerimi arabanın içinde gezdirmeye devam ettim. Bu esnada arabanın dışında yani camın üstünde, tam da benim önümde sileceğin olması gereken yerde değil de camın ortasında öylece durduğunu fark ettim. Arkadaşıma o durumun ne olduğunu sormadım çünkü bazı bazı durumların ne olduklarını soracak olsaydım yürüyüşü yapamayacaktık. Oto teyp dikkatimi çekti. Bunlardan görmeyeli yıllar oluyordu. Bir kaset vardı üzerinde. Çekip baktım ve Bulutsuzluk Özlemi’nin 2001 tarihli “Best Of” kaseti olduğunu gördüm. Bu grup her beş senede bir “Best Of” albümü yayınlıyordu ve bildik üç, dört parçayı o albüme okuyordu. Kaseti ittim ve “Hiçbir kere hayat bayram olmadı” diye başlayan şarkı sözlerini işittim. Hiçbir kelimesindeki R harfini telaffuz etmeye kalkışınca parçayı söylemenin zorlaştığını o anda fark ettim. Bu parçada, Karadeniz türkülerindeki ses yutmalarına benzer bir olay olduğunu ilk kez görüyordum.  

Direksiyon simidi üzerinde piton derisi bir kılıf vardı ve yer yer yırtılmıştı. Piton derisinden direksiyon kılıfı yapmak fikrinin ilk kez kimin, nerede, hangi durumda aklına gelmiş olduğunu düşündüm kısa bir süreliğine. Sonra gözlemlerime devam ettim. Kapıların üstlerinde bulunan saklama alanlarında boş su şişeleri olduğundan emindim. Gözlerimi oraya çevirdim ve buruşturulmuş çok sayıda su şişesinin orada olduğunu gördüm. Muhtemelen alan kazanmak amacıyla yapılmıştı buruşturma işi. Cips kapağı, dondurma kâğıdı, yaz aylarında olmamıza rağmen kurumuş mandalina kabuğu da seçilebiliyordu yığın içerisinde. Çok derinlerde bir nesne dikkatimi çekti. Kısa bir anlığına onun bir kadın pedi olduğunu düşünmedim değil! Diğer nesneleri yerlerinden ederek onun tam olarak ne olduğuna bakmaya üşendim.

Bu esnada arkadan belli belirsiz sesler geldiğini duydum. “Bu ses ne” diye sorduğumda oğlanın hamstırının arka koltukta olduğunu söyledi. Oğlana hemstır almak konusunda söz verdiğini ama o annesine gidince evde onun bulunmasından hoşlanmadığı için hemstırı arabada tuttuğunu söyledi. Hemstır evde bulunmaktan hoşnut olur muydu acaba. Hamsterın arkada olduğunu söylerken acaba kafesinin içinde olduğunu mu kastediyordu? Bunu düşünerek yola bakıyordum ki birden bir ambülans sesi duydum. Ses klasik bir ambülans sesinden ziyade popüler şarkılara atılan remix ritimleriyle çalan bir ambülans sesiydi. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Etrafıma bakındım. Ses çok yakından geliyordu. Arkadaşım “Hay bin kunduz” dedi ve arabayı kenara çekti. Arabadan çıkmamı rica etti, ben de arabadan çıktım. Sesin alarm olduğunu o anda anladım. Arkadaşım uzaktan kumandayla arabanın kapısını kapatmaya çalışıyordu ama bir türlü kapı kapanmıyordu. Bu bozuk alarm yüzünden çok defa şikâyet edildiğini ama gittiği ustaların alarmı sökmeyi başarmadıklarını anlattı. Alarmı nasıl oluyor da sökemediler diye düşündüm. Arkadaşım tek bir çare olduğunu söyledi. Krikoyla arabayı yukarı kaldırınca alarmın susacağını söyledi. İşe giriştik. Arabayı kaldırdık ve alarm sustu. Etrafta bizi videoya çeken insanlar vardı. Yolculuğumuz kaldığı yerden devam etti.

İçeri girdiğimizde ortamın çok sıcak olduğunu gördüm. “Ne oldu böyle” diye sorduğumda arabayı durdurunca motor sıcaklığının olduğu gibi içeriye verildiğini söyledi bana. Bu soruna da bir türlü çözüm bulamadığını anlattı. Maltepe’ye varmak üzereydik. Çok ilginç bir deneyim oluyordu benim için bu yolculuk.

Nihayet Maltepe Parkı’na vardık. Arabayı otoparka çekmek üzere otopark gişesine doğru yanaştık. Birden bir bomba atılmış gibi bir ses geldi. Epeyce ürkmüştüm. Korku dolu bakışlarla arkadaşıma baktım ve “Yine ne oldu” diye sordum. El frenini erkeklere özgü bir şekilde sertçe çekti ve “Hiçbi’ şey” dedi. İndi.  

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Zamanımızın Bir Kahramanı

Kendisini altı aydır görmüyordum. Bu süre içerisinde boşanmıştı. Bir insana ancak maddi yardımda bulunabileceğine inanırdım. Kimse kimseye manevi yardımda bulunamazdı. Veya bir insan önemli bir seçim yapacaksa diğeri ona doğru seçeneği seçme konusunda yardımcı olabilirdi. Başına kötü bir şey gelmiş bir insana teselli verme işini hiç beceremediğim ve de param da olmadığı için kendisini arayıp kendisiyle yapay diyaloglara girmemiştim. Yeterince param olsaydı, tanıdığım ve başlarına bir şey gelmiş insanları aramak yerine hesaplarına direkt para yatırırdım. Teselli veriyor gibi görünmekten daha büyük bir sahtekârlık az bulunurdu bana göre. İki taraf da söylenilenlerin yalan olduğunu bildiği halde bu oyunu neden devam ettirirlerdi ki… Zaten o da bu konularda bana yakın düşünüyordu ki onu aramayıp, sormadığım için bana tepki göstermemişti. Bir gün görüşmek de istedi. Görüşmemiz eski rutininden sapmamış bir görüşmeydi. “Siteden ev tuttum,” demişti “bana gel de maç izleyip kafa dağıtalım.”

İsmini verdiği sitenin önündeydim birkaç gün sonra. Dış kapıya ulaşmıştım. Güvenlik kulübesi gibi bir şey bekliyordum ki kapalı bir kapı buldum önümde. Kapının yanında, apartmandaki evlerin zillerini çalmaya yarayan o elektronik cihazdan vardı ancak çalışmıyor gibiydi. Ekranı kapalıydı. Hafifçe kapıyı itmek geldi aklıma. İttim ve kapının açıldığını gördüm. İçeriye doğru girdim. Duvarla çevrilmiş dar bir alandı burası. Sağ tarafımda içine ancak bir plastik sandalyenin sığacağı kadar büyük olan bir kulübe vardı. İçinde de bir plastik sandalye vardı zaten. Kol dayama yeri kırık olan bir plastik sandalye…

Sol tarafta bir çardak vardı. Bir kadın yıkadığı yatak yünlerini çardağın üzerine seriyordu. Alt taraflarına hiçbir şey girmemiş iki oğlan çocuğu da kadının etrafında ağlayarak dolanıyorlardı. Kadın önce “Allah belanızı versin!” dedi ve sonra da sırayla ikisine birer tokat atıp çocukları yere serdi. Ağlamalar rahatsız edici olmaktan çıkıp dayanılmaz boyutuna erişti.

Sağımda ve solumda ne olduğunu gördükten sonra önümde ne olduğuna bakmak istedim. Kafamı kaldırdım ve sekiz katlı apartmanı gördüm. Sevgili dostumun site dediği yaşam alanı; ön avlusu duvarla çevrilmiş, güvenliği ve otoparkı olmayan yüksekçe bir apartmandı.

Kapıya doğru yaklaştım. Eski alışkanlıktan olsa gerek apartmanın üstünde apartmanın adını belirten bir tabela vardı. “Kardeşler Apt. No: 32” yazıyordu tabelanın üstünde. Hemen tabelanın yanında belediyenin yeni numaralandırma sistemi sonucunda verilmiş olan yeni numarası vardı apartmanın. Lacivert ve beyaz olan bu tabelada 18 yazıyordu. Kapının sağ tarafında ise kırmızı ve beyaz renklerde yazılmış olan 12 numarasını gördüm. Kapıyı iterek içeri girdim.

2 numaralı daireye doğru ilerlerken korkunç bir gürültü duydum. Apartmanın dış kapısı büyük bir gürültüyle kapanmıştı. Kapının pistonlu olduğunu farz ettiğim için kapıyı bırakıp ilerlemiştim ancak pistonun bozuk olmasından dolayı kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Bu esnada arkadaşımın kapıyı açmış ve bana bakıyor olduğunu gördüm.

Dış kapının sesini duyduğunu, o yüzden evin kapısını açtığını söyledi. İçeri girdim. İçeride cam açılmadan kurutulmuş çamaşır kokusu vardı. Ayakkabılarımı çıkardım ve plastik ayakkabılığın üstüne bıraktım. Ayakkabılarımı bırakmanın şiddetiyle, plastik ayakkabılık düşecek gibi oldu. Kenarlarındaki derin alanlarda artık toprak niteliği kazanmış tozlar da biraz havalandı bu yüzden. Arkadaşım salona geçmişti bu esnada. Birbirimizin evlerine gidince klasik diyaloglara girmezdik. Öpüşmezdik de, el sıkışırdık. İkimiz de erkeklerle öpüşmekten nefret ederdik. Bir salgın hastalık çıksa da öpüşme ritüeli unutulsa diye içimizden geçirirdik. Eve gelen kişi mutfakta ve banyoda ihtiyaç duyduğu her işi kendisi yapardı.

Ben de öyle yaptım. Önce elimdeki biraları dolaba koymak istedim. Mutfağı buldum. Bir banyo camı kadar büyüklükte olan bir penceresi vardı. Tezgâh denilebilecek yer, yıkanmış bulaşıkları koymaya yarayan o plastik şeyle neredeyse dolmuş gibiydi. Bulaşıklar yıkanmış değildi. Lavabonun içinde bir teflon tava vardı. Üzerinde kurumaya yüz tutmuş sucuklu yumurta görülüyordu. Tavanın üzerinde iki, üç tane de izmarit ve bolca sigara külü vardı. Hayatımda hiç görmediğim kadar büyük olan bir cam bardak da dibindeki kolayla beraber lavabonun içindeydi. Beklemekten sertleştiği net bir şekilde belli olan iki, üç dilim tava ekmeği de lavabonun içindeydi. Tezgâhın diğer tarafında ise içinde hala biraz salçalı makarna olan bir teflon tencere vardı. Markası Gülay idi. Gülay’ın Ü’sü solmuştu ama o anda içimden onun Gülay’dan başka bir şey olup olmadığını hesap etmek gelmedi.

Tek kapılı buzdolabını açtım. İçinde bir beyaz tabağa kalıp olarak konmuş ve bölge bölge tırtıklanmış olduğu belli olan beyaz peyniri gördüm önce. Üzerine streç film geçirilmemişti. Yanındaki zeytin ezmesinin kutusunun üzerinde Berk yazıyordu. Zeytin ezmesinin yanında plastik bir kabın içerisindeki Ülker Çokokrem görülüyordu. Kâğıtla üzeri tam kapatılmadığı için çokokremin üzerindeki ekmek kırıntılarını görebildim. Ayrıca tam ortasında salatalık turşusuna benzeyen bir iz vardı. Muhtemelen arkadaşım oraya bir parmak atıp, parmağındaki çokokremi yalamıştı.

Biralarımı arkadaşımın Kırmızı Tuborg’larının yanına koydum. Pencere kapalı olduğu için mutfağı biraz havalandırmak istedim. Buzdolabının kapısı açık olduğunda mutfakta hareket edecek yer kalmıyordu. Buzdolabının kapısını kapattım ve ilerledim. Pencereyi açarken toz dolu metal sineklik yere düştü ve ortalık toz dumanı oldu. Orayı öylece bıraktım ve ellerimi yıkamak üzere banyoya gittim.

Banyo kapısının tutacağı paslandığı için hareket etmiyordu. Kapıyı iterek içeri girdim. Banyodan biraz daha geniş bir alandı. Dikkatimi ilk çeken şey İhlas su ısıtıcısı olmuştu. Onlardan hala var olduğunu bilmiyordum. Doğalgaz kullanılan bir şehirde hala İhlas su ısıtıcısını görmek beni şaşırttı. Samsun’da yaşıyorken çok boğuşmuştum onunla. Kış günleri bir numaralı kademeyle banyo yapamazdın. Üç numaralı kademe kışın bile yanıklara sebep olabilirdi. Ayrıca üçüncü kademeyi açtığında elektriğin her an suya karışıp seni kömüre çevireceğini sanırdın. İki numaralı kademe ise bir dakika süreyle istikrarlı bir şekilde çalışmazdı. Düğmenin ikide olduğunu görürdün ama su sık sık bir ve üç numara performansı verirdi. Yoksa doğalgazı yok muydu evin? Bunu arkadaşıma sormaya cesaretim yoktu. Belki eski kiracı tembel biri olduğu için yıllarca onu oradan sökmemişti. Kafamda deli sorularla lavaboya doğru yöneldim.

Aslında yöneldim derken bir hareketi kastetmiyorum, yönümü lavaboya doğru çevirdim demek istiyorum çünkü banyo da tıpkı mutfak gibi pek hareket edilecek kadar büyük bir yer değildi. Yerden yükselen pembemsi lavabonun üstünde yeşil mutfak süngerlerinden biri vardı. Üzerinde de bir sabun. Lavabonun diğer tarafında bir naylon kap içerisinde diğer üç sabun vardı. Naylonun üzerinde su damlaları vardı. Duvara çakılmış ve paslanmış olduğu görülen bir çivinin üzerinde havlu vardı. Kalıp sabunları en son 2003 yılında yaptığım Samsun Ankara seyahatinde otobüsümün lastiği patladığı için durmak zorunda kaldığımız yol üstü lastikçisinin tuvaletinde görmüştüm.

Ellerimi suyla yıkadım. Havlu epeyce ıslaktı. Kâğıt havlu da yoktu. Böyle zamanlarda hep yaptığım gibi ellerimi ceplerimin içinde kuruladım. İçeri geçtim.

Kapıdan girdiğimde sol tarafta, arkadaşımın plastik bir masanın üstündeki epeyce tozlu laptopta bir şeylerle uğraştığını gördüm. İşinin biraz sonra biteceğini söyledi. O esnada etrafı inceledim. Hemen sol ayağımın yanında, yerde Skil marka bir matkap vardı. Skil’in İngilizce beceri anlamına gelen “skill” kelimesi olup olmadığını merak ettim. Plastik masanın önünde iki tane plastik oturak vardı. Biri krem renginde diğeri de gri renkteydi. Masaya uzanan üçlü fiş salonu ortadan ikiye ayırıyor gibiydi. Masanın üstünde tütün ve tütün sarma aparatı vardı. Kül tablası taşmak üzereydi, hatta taşmıştı. Bilgisayarın yanında Püsür adlı popüler edebiyat dergisi vardı. Üç tane de kitap vardı masanın üzerinde. Bunlardan biri “İnanmak Başarmanın Yarısıdır” adlı bir kişisel gelişim kitabıydı. Diğeri Lermantov’dan “Zamanımızın Bir Kahramanı” idi. Sonuncu kitap da 30, 40 sayfalık bir şiir kitabıydı. Şairin adı görülüyordu sadece. Soyadının üzerini Lermantov’un kitabı kapatmıştı. Şairin adı Ali Asker idi. Şiir kitabının adında yalnızca “Gezi’den Kerb…” ifadesi görülüyordu.

Gözlerimi sağa doğru kaydırdım. Tavandan tabana inen iki adet pencere vardı. Üzerinde beyaz bir güneşlik ve tül perde vardı. Pencere açıktı. Birden dışarıda iki, üç oğlan çocuğunu inanılmaz küfürler ederek futbol oynamaya başladılar. Topa da yarın yokmuş gibi vuruyorlardı. Pencerenin önünde kumaşları katlanmış gibi duran bir L koltuk vardı. MDF’nin bittiği yer belli oluyordu. Hatta kenarları yırtıp çıkmıştı MDF. MDF’nin üstünde en fazla beş santimlik bir minder vardı. Koltuğun tam ortasında, sırt dayanılan yerdeki yay sanki belli oluyor gibiydi. Koltuğun yanında bir karton kutu vardı. Sehpa olarak kullanıldığı anlaşılıyordu karton kutunun. Üzerindeki tuvalet kâğıdı hemen dikkatimi çekti. Tuvalet kâğıdının yanında yarısına kadar çay dolu olan bir su bardağı vardı. Su bardağının hemen yanında da bardak poşet çay vardı. Karton kutunun üstüne öylece bırakılmıştı. Bırakıldığı yerin ıslak olmamasından yakın zamanda bırakılmamış olduğunu anladım. Koltuğun üstünde Papağan marka çekirdek de dikkatimi çekti. Yanındaki plastik su sürahisinin içi çekirdek kabuklarıyla doluydu.

Sağa doğru dönmeye devam ettim. Koltuğun tam karşısında bir okul sırası gördüm. Üzerine televizyon konmuştu. Arkadaşım okuldan getirdiği sırayı televizyon sehpası olarak kullanıyordu. Neyse ki sıra masa değil de oturaktı. Sıranın masa olan bölümü olsaydı televizyon yukarıda kalacaktı. Oturak kısmının üstüne televizyonu koyduğu için baş hizasında televizyonu izleyebilecektik. Televizyon YEG marka bir televizyondu. Üzerinde DİVX ve DVDRİP yazıyordu. Sol üst köşesinde sürekli yeşil bir nokta yanıp duruyordu. Messenger’dan mesaj gelmiş, kapalı telefon ekranlarına benziyordu o haliyle. Sıranın yanında bir sandalye vardı. Sandalyenin üzerinde uydu alıcısı vardı. Uydu alıcısının ön tarafındaki kapak bantla tutturulmuştu. Alıcının üstünde de boş bir Kırmızı Tuborg kutusu vardı.

Salonu incelemem bitmişti. Küfür eden oğlan çocukları da gitmişlerdi. Arkadaşım laptopta bir düğmeyi zorluyordu. Koltuğa oturup arkadaşımı beklemeye niyetlendim. Oturup sırtımı koltuğa dayadığımda yay sırtımı rahatsız etti. Azıcık kenara kaydım. Karton kutudan sehpayı önüme aldım. Arkadaşım da işini bitirmişti. Mutfaktan biraları almaya gitti. Bu esnada ben de televizyonu açıp Süper Kupa finalini verecek olan kanalı aramaya başladım. Arkadaşım geldi ve sohbet etmeye başladık. Teselliye ihtiyacı yok gibi duruyordu. Zaten öyle olsaydı ben de ona teselli veremezdim. Para da veremezdim.

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

28 Mayıs 2011

Bugün yine hayatımda yaşadığım en güzel günlerden birini yazacağım…

28 Mayıs 2011’de İstanbul’a gitmeden önce, Bolu’daki son günlerimi yaşıyordum. Öğretmendim orada. Birkaç hafta sonra İstanbul’a tayinim çıkacaktı. Çocukluğumdan beri yaşamak istediğim şehre geç de olsa kavuşacaktım. Bugüne kadar yaşa(ma)dığım ve pişman olduğum, onu yaşa(ma)dığım için oturup ağladığım 12 bin şeyden biri de öğretmenliğe başlarken direkt İstanbul’dan başlamamaktır.

Hala Bolu’daydım. İnsanı homofobik yapacak, Bolu çiftetellisi adlı dünyanın en kötü halk oyununa maruz kalıyordum.

Aslında o gün Bolu’da değildim. Türkiye’de de değildim. Romanya’nın başkenti Bükreş’teydim.

Bolu’dayken hayattaki en sevdiğim faaliyete başlamıştım. Yani yurt dışına çıkmaya… Bunların hepsini beleşe gerçekleştirmiştim. Avrupa Birliği projeleri “ayağına”, okullardaki İngilizce bilen eleman kontenjanından beş kere beleşe yurt dışına çıktım. Çok güzeldi.

O günü unutulmaz kılan şey de Bükreş’te olmamdı. Bir diğer faktör de bugün (29 Mayıs 2021) olduğu gibi Şampiyonlar Ligi finalinin oynanacak olmasıydı. Geleceğiz o meseleye.

Bolu Fen Lisesi’nde bir seneliğine görevlendirme olarak derslere girdim. TR’nin en zeki insanlarından olan bu öğrencilerle çalışmak çok keyifliydi benim için. Mallardan bıkmıştım. O okulun devam eden bir AB “Projesi” vardı. Ben de o projenin yazışmalarını, final raporu yazım süreçlerini falan yürütüyordum. Tabii bu projelerin ziyaretleri vardı. Onlardan birine ben de katılacaktım. Oraya gidecektik de faydalı olan o projenin rutin faaliyetlerini gerçekleştirecektik de bla bla bla! Amaç beleşten gezmek. Biz de onu yapacaktık. Masrafları AB karşılıyordu, anlamayanlar için açıklamış olayım.

Bizim projenin ortağı Romanya’nın sikko bir kasabasında yer alan bir okuldu. Birkaç gün o okulda sıkıcı faaliyetlerde bulunduk. Birinci çoğul şahıs kullanıyorum, biz kimdik? Ben, müdür, müdürün karısı (ne işi varsa, neyse bana ne ya), başka bir öğretmen ve üç adet de veli. Bu grupla gitmiştik Romanya’ya. Tabii bunların hiçbiri İngilizce bilmediği için ben onların annesi, babası gibiydim. Su bile isterken beni devreye sokuyorlardı. Ayrıca yabancılara karşı kırılmaz ön yargılara sahip oldukları için çok zorlanıyordum. Neyse mağdur falan değildim, beleşten bir ülke daha görüyordum. Keşke her zaman böyle projelerde çalışsam.

Sikko kasabada işlerimiz bitince, birkaç gün de gerçek bir Avrupa şehri olan Bükreş’te vakit geçirelim demiştik. Bükreş’e geldik.

İnanılmaz bir şey oldu. Bükreş’te Avrupa’nın en büyük AVM’si varmış. Ekip oraya gitmek istedi. Mecburen onları oraya götürecektim. Dacia taksiye atladık. Hala öyle midir bilmiyorum ama o zamanlar Romanya para birimi çok değersizdi. Her yere taksiyle gidiyorduk ve neredeyse bütün taksiler Dacia idi. Zulüm başlamıştı. Akşama kadar orada onların alışverişlerine yardım ettim. Ki AVM gezmekten tek kelimeyle nefret ederim.

Bükreş’te gezilecek, görülecek yerler olmalıydı. Vardı da. Araştırmamı yapmıştım.

Bükreş’teki ikinci günümüz oradaki son günümüzdü. Ekip yine AVM’ye gitmek istedi. Bu sefer resti çektim. Onlarla gelmeyeceğimi çünkü şehir turu yapmak istediğimi söyledim. Otelin adını bir kağıda yazıp ellerine verdim. Taksileri çevirdim. Öndeki taksinin şoförüne “to the shopping centre” dedim. Gelirken de taksiye kağıdı göstermelerinin yeterli olacağını kendilerine söyledim.

Sonra ben de bir taksi çevirdim ve “to the Çavuşesku’s palace/Çavuşesku’nun sarayına çek kaptan” dedim. Adam şaşırdı. Her Avrupa ülkesinde olduğu gibi halkın İngilizce seviyesi bizimkine tur bindirecek seviyedeydi. Tabii bunun bazı teknik ve politik sebepleri var. Neyse. Taksici orasının Çavuşesku’nun sarayı değil de parlamento binası olduğunu söyledi. Sonra da kadın teklif etti elbette. Romanya’dayken bakkalından çakkalına, berberinden otel garsonuna herkes size kadın teklif ediyordu. Hatta yolda yürürken bile birisi gelip kadın isteyip istemediğimi sormuştu.

İlk iş olarak binayı gezecektim. Görseldeki bina dünyadaki en büyük binalardan biridir. O zamanlar ikinci solculuk dönemime yeni yeni başlıyordum. Henüz bir sene olmamıştı ikinci solculuk dönemim için. İlki lisedeyken oldukça zayıf belirip, kaybolan bir solculuk dönemiydi. İkinci dönem daha uzun sürecekti. Çavuşesku ve Romanya’daki sosyalizm deneyimi ile ilgili hiçbir şey bilmiyordum.

Muazzama bir yapıydı. Rehber her şeyi anlatmıştı. Binanın sanıldığının aksine Çavuşesku’nun sarayı değil bütün devlet kurumlarının toplandığı bir yapı olduğunu söylemişti. Rejim değişikliğinden sonra bu projenin kısmen rafa kaldırıldığını ve binanın müze olarak kullanıldığını söyledi. Aşırı şatafat vardı. Dolmabahçe Sarayı’ndaki şatafatlı odalardan binlerce vardı. Yine de binayı gezmek güzel bir deneyimdi. Sonra oradan çıktım ve taksiye “city center” dedim. Şehir merkezinde indikten sonra ortalığı yürüyerek gezdim. Etkileyici bir meydanı vardı. O meydanda Çavuşesku halka son konuşmasını yapmıştı. Sokaklarda yalnız başıma, insanlıktan çıkarcasına yürüyordum. İşte yapmak istediğim şey buydu. Parklara gittim. Sokaklarda dolaştım. Binalara baktım. Çok güzel bir gün oluyordu.

Televizyon yayını olan güzel bir mekan bulmalıydım. Buldum da mekanı. Geniş bir mekandı. Bir pizzacıydı aslında. Akşama Şampiyonlar Ligi finali vardı. Bir masa ayırdım kendime. Sonra tekrar sokaklara attım kendimi.

Yürüdüm yürüdüm yürüdüm. Akşam oldu.

Mekana girip, geniş bir tv’nin karşısındaki masama oturdum. Yanımdakilerle aramda mesafe vardı. Önce bir bira söyledim kendime. Sonra da bir pizza. Pizza tepsi kadardı. Çok güzeldi.

Maç başladı.

O günü güzel kılan en önemli şey o maçtı. Çünkü bana büyük bir armağan verdi o maç.

Maç Manchester United ve Barcelona arasındaydı. Daha önceden de Barcelona ve Messi maçlarını izlerdim. Evimde iki sene öncesine kadar televizyon olmadığı için sadece önemli maçları kahvede, arkadaşlarımın evinde izlerdim. Messi’nin o tarihten itibaren bana en güzel anları yaşatacak olan insan olduğunu bilmiyordum.

O sene Messi inanılmazdı. Finale gelene kadar inanılmaz maçlar çıkarmıştı. O final performansı da gelmiş geçmiş en iyi bireysel final performansı seçilmişti. Karşısındaki insan azmanı oyuncularla kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu. Galibiyeti getiren golü de atmıştı. O zaman müthiş sevinmiştim.

O maçtan sonra Messi neredeyse o tv platformuna üye olmayı ve bütün resmi maçlarını izlemeye karar verdim. Yaptım da. Hala yapıyorum. Ronaldo’nun da bütün maçlarını izledim. Hala izliyorum. Messi’nin benzersiz ve tekrar edilemez olduğuna inanıyorum. Elbette bu kesin değil. Ondan daha iyi birisi gelebilir elbette ama ben ölene kadar gelmezse buna hiç şaşırmam. 10 yılıma müthiş bir güzellik kattı. Onu maçlarda izlemek, o akıl almaz işleri yaptığını görmek büyük bir keyif benim için. Ve bu macera esasında o gün başladı. Aslında Messi’yi izlemek için tv başına geçtiğim ilk maç 2008 Aralık ayındaki el clasico’dur ama bu sadık birliktelik 28 Mayıs 2011’de Bükreş’te başladı.

Guardiola’yı da çok severim. Bolu Fen Lisesi’ndeki futbol tutkunu öğrenciler beni kendisine benzetirlerdi. Kendisini karizmatik bulduğum için bu benzetmeden dolayı hep mutlu olmuşumdur. Ve bugün o da 10 sene sonra tekrar finalde. Bunu çok bekledi. Çok mutluyum onun adına. Futbola verdiğim emekten dolayı kendisinden bir isteğim var: Messi’yi bir kere daha ŞL finalinde gol atarken görmek. Liverpool maçının nasıl kaybedildiğini hala anlayamıyorum. Bu yüzden çok hüzünlüyüm. Umarım kalan üç, dört senede bu duyguyu yaşarım tekrar.

Ertesi gün Bolu’ya döndük. Yurt dışı tatili bitip gerçeklik başlamıştı. Nereden nereye… Yani oradan buraya. Buna çok da şaşmamak lazım. Herkes bir şekilde yaşıyor işte… Buna yaşamak denirse. Denir. Bu yaşamaktır. Beğenmiyorsan iade edemezsin.

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Seyahat kategorisine gönderildi | Yorum yapın

15 Ağustos 2017

15 AĞUSTOS 2017

Telefonumun kayıtlarına göre 2019 Şubat’ında, Atina’da karımla 30 bin adım atmışız. Bu adım sayısı resmi olarak elimdeki en yüksek adım sayısıdır ama tahinimce hayatımda, bir günde en fazla adımı 15 Ağustos 2017’de attım.

Yürümek benim için çok keyifli bir şeydir. Şu anda her gün üç saat yürüyorum. Hayatımda bir an bile yorulduğumu hatırlamam. Bunun içi doktora gitmeyi düşünüyorum ama o gün sanki biraz yorulduğumu hissetmiştim. Gerçi bunun sebebi uykusuz olmamdı ama yine de yorulmuştum. Bakalım o günün hikayesine…

O gün Barcelona’da başlamıştı, Paris’te bitmişti.

2017 yılı gezmek anlamında hayatımdaki en iyi yıldı. O sene Yunanistan, Katar, Güney Kore, Japonya, İspanya ve Fransa’ya gitmiştim. Baş döndürücü bir seneydi benim için.

Ağustos ayındaki İspanya-Fransa gezimi Mart ayında falan planlamıştım. Biletler ucuza gelmişti o yüzden.

İstanbul’dan uçakla Madrid’e uçmuştum. Havaalanından direkt Santiago Bernebau durağına gitmiştim metroyla. Madrid’e ayak bastığım ilk gün, çantamı kalacağım eve bırakmadan direkt Bernabeu’ya gitmiştim. Şu anda yıkıldı o stat ve yerine yenisi yapılıyor ama o stat benim futbol seyirciliğim boyunca benim için çok heyecanlı maçlara ev sahipliği yapmıştı. Statı gezerken o maçları tekrar yaşadım. Madrid’de birkaç gün kaldıktan sonra otobüsle Barcelona’ya geçtim. Gezdiğim şehirler içerisinde en beğendiğim Barcelona olmuştu. Hala da öyledir. Muhteşem bir şehir. Orada da birkaç gün kaldıktan sonra gezimin son ayağı olan Paris’e gidecektim…

Uçak biletlerini alırken Barcelona ile Paris uçak bileti fiyatına hızlı tren bileti de olduğunu görmüştüm. Kırsalı izleye izleye Paris’e gitmek daha çekici gelmişti, o yüzden Paris’e trenle gitmeyi tercih etmiştim.

Bir sorun vardı. Trenim 7.00’de hareket edecekti. O saatte gara otobüs yoktu. Saat başı bir otobüsün geldiği yazıyordu ama gelmemesi riskini almak istemedim ve garda sabahlamaya karar verdim. Gündüz gara gidip nasıl bir yer olduğuna baktım. Evet banklar vardı. Gar kapalı olsa bile çevresi aydınlık, açık bir alandı; orada sabahlayabilirdim.

Gece son otobüsle gara gittim. Saat 23.45 falandı. Marketten su ve kuru gıda almıştım. Hava güzeldi. 01.00 gibi falan gar kapandı. Benim gibi beş altı kişi daha vardı. Hepimiz garın önündeki açık ve boş alana çıktık. Herkes yere çöktü. Uzun geceye hazırdı herkes. Kimse kimseyle muhatap olmak niyetinde değildi ki bayılırım insanlarla muhatap olmamaya…

Bir evdeki yatak harici yerlerde uyuyamadığımı çok iyi bildiğim için her şeye hazırdım. Birkaç şişe bira almalıydım veya bir şişe şarap ama İspanya’da sokakta içki içmek yasak olduğu için yapmadım.

Sonra bir tane tuhaf bir tip geldi. Saçma sapan bir şekilde alanda yürüdü durdu. Sonra bir sigara küllüğüne tekme attı ve gitti. Ortalık sigara külü oldu. Uyuşturucu almış gibiydi. Oradaki beş, altı kişi tedirgin olduk. Çok kızdım. Bir daha gelip de saçma bir hareket yapacak gibiydi. Bu sefer sanki kişilere bulaşacaktı. Her şeye hazırlandım psikolojik olarak. Geldi ama yine saçma sapan yürüyüşler yapıp gitti. Bir ara çantamı orada bırakıp sokak aralarında tur attım. Çantamda dört beş tane tişört, iç çamaşırı ve çoraptan başka bir şey yoktu. Bu geziye çıkarken yandan bol cepli iki tane şort aldığım için her şeyi orada saklıyordum. Çalınırsa çalınsındı. Garda internet de olmadığı için canım çok sıkılıyordu. Dolaştım ama hala sabah olmasına saatler vardı.

Neyse bir şekilde sabahı ettim ve trene bindim. Hayatımda beş, altı kere hiç uyumadığım oldu. Bunlar da biri hariç hep yolculuk yüzündendi. O bir seferde de Siyaset Meydanı’nda türküler programı yüzünden uyumamıştım. Uykusuzluğa hiç dayanamam ve uyumadığım bir gecenin ertesi gününde 19.30’da giderim.

Trenle manzara seyrede seyrede gittim Paris’e. Fransa tarımda çok iyidir. Bu yüzden mutfakları da çok iyidir. Türklerinki gibi sossuz, marinasyonsuz dana kavurma (eskiden koyun kavurma) en iyi yemekleri değildir. Çok güzel manzaralar eşliğinde Lyon Garı’na vardım. İsmi bu muydu?

Davar gibi seyahat etmeyi hiç sevmem. Ayaklarımın beni ulaştıracağı sürprizlerin heyecanıyla yanıp tutuşmam. Bu yaklaşım araştırma tembellerinin bahanesidir. Hayatımda ilk defa ve belki de son defa Madrid’e, Paris’e gidecektim, davar gibi sokaklarda gezemezdim, o dört günde görülmesi gereken her yeri görmeliydim. Bu yüzden gitmeden önce yaptığım araştırmalarla üç şehri de henüz gitmeden avcumun içi gibi biliyordum. Bu sefer çantamı kalacağım yere bırakmak istedim çünkü Paris’te fazladan bir günüm vardı. Çantamı bir banliyödeki hostele bıraktım. Banliyö ama buraların Bostancı’sı gibi temiz, bakımlı ve düzenli bir yerdi. İstikamet Eyfel Kulesi olmalıydı. Çünkü gezilecek yerler oradaydı.

Kendi kendime oynadığım bir oyun var. Önemli bir mimari yapının önüne gelince, ona hemen bakmam. Önünde olduğumu anladığımda yavaş yavaş kafamı kaldırırım. Adeta heyecanlı bir film sahnesi izliyor gibi hissederim kendimi. Eyfel’e gitmek için hareketlendim ve indiğim durağın Hitler’in meşhur pozunu verdiği yer olduğunu biliyordum. Yavaş yavaş kafamı kaldırdım. Manzara muhteşemdi. Zamanında bir mimari fuar için inşa edilen ve geçici olduğu düşünülen Eyfel Kulesi karşımdaydı. Kule geri sökülmemişti. Birçok Parislinin tepkisini çeken yapı 100 küsur yıldır oradaydı.

Büyük yürüyüşüm başlamıştı. O günkü büyük yürüyüşümle Mao’ya tur bindirmiş olmalıydım. Veya Seydi Ali Reis’e… O yürüyüşü, büyük yürüyüş yapan şey Eyfel tırmanışı olmalıydı. Eyfel’e çıkmak istedim. Asansör ile çıkmanın 50 Euro ama yürüyerek çıkmanın 20 Euro olduğunu gördüm. Yürüyerek 2/3’lük bir kısmına çıkmana izin veriyorlardı ama olsun yine de sonuç tatmin edici olacaktı. Müthiş bir sıra vardı. Ağustos sıcağında Eyfel’e yürüyerek tırmandım. Bu arada sıcaklar beni hiç rahatsız etmez. Sinir bozucu oluyorum biliyorum ama naapim öyle. Benden güçlü çok insan gördüm ama benden daha dayanıklı bir insan görmedim bugüne kadar.

İnternetten yaptığım araştırmayla Eyfel2in ikinci katına çıkmak için 674 basamak çıkmak gerekiyormuş. Afyon Kalesi için de 701 basamak çıkmak gerekiyormuş. Yani yaklaşık olarak bir Afyon Kalesi kadarmış. 40 dakika falan sürüyormuş. 40 dakikada çıktım. Manzara muhteşemdi. İnternetim olmadığı için oradan gitmem gereken yönü tayin ettim. Zaten biliyordum. İnmek elbette daha kolaydı. İstikamet Concorde Meydanı.

Meydana doğru hareketlenirken bir şeyler içmek istedim. Elbette bira içecektim. Yurt dışında ağırlıklı olarak bira içerim çünkü. Bir markete girdim. O da nesi? Kendisi için “Sanat Sanat İçindir” başlıklı bir yazı yazdığım Chimay Blue 1.20 Euro idi. Yani 12 lira. Şu anda Metro Grossmarket’lerde bu bira 35 lira falan. Bir tane aldım ve içerek yürümeye başladım. Bir tane de konserve tarzı bir şey alıp, bir parkta yedim. Sonra bir yerden bir bira daha aldım. O zamanlar TR’de olmayan bir Fransız buğday birası olan Blanc’tan aldım. Buğday birasından ziyade portakal aromalı bir lager gibi olan o birayı sevmiştim. Çok ucuzdu. Bir Euro’nun altındaydı. Sonra o da TR’ye geldi ve anasının nikahına satılmaya başladı.

Concorde Meydanı’na doğru gidiyordum. Etrafımı inceliyordum. Birkaç gün sonra ihtişamdan kusacak duruma gelecektim. Paris gerçekten ihtişam demekti. Her yerde sanatsal bir yapı vardı. Sıradan apartmanlar bile sanat şaheseri gibi görünüyorlardı. Bağdat Caddesi’ne benzeyen canım banliyöme gitmek istiyordum artık.

Concorde Meydanı’na ulaştım. TR’deki en büyük meydanlarından biri olan Sivas Meydanı’nı bile üçe katlayacak kadar büyüktü. Ortada Napolyon’un Mısır seferinden getirttiği obeliks sütunu vardı. Adamların emperyalisti bile vizyonlu. Napolyon Mısır’a giderken bir de arkeolog ekip almıştır yanına. Concorde Meydanı’nı baştan sonra yürüdüm ki bu iş bayağı uzun sürdü. Sonra arkalarda bir yerlerde olan Madeline Kilisesi’ne gittim. Atina Parthenon’un mimari yapısına çok benziyordu. İçine girmesi de beleşti. İçine girip gezdim. Sonra Şanz Elize’ye gittim.

Dünyadaki en ünlü cadde olan Şanz Elize Concorde Meydanı’na açılıyordu. Epey uzunca bir cadde. Yürümeye başladım. Bir kafenin önünde kafede şifresiz wifi olduğunu gördüm. İnternete girdim ve telefonuma mesaj yağdığını gördüm. Bir gün önce IŞİD Barcelona’nın en ünlü caddesi olan La Rambla’da bir katliam yapmıştı ve 30 kişi ölmüştü. Kamyoneti caddeye sürmüştü bir IŞİD militanı. Ailem ve dostlarım Barcelona’da olduğumu biliyorlardı. Bir gün önce o caddedeydim. Her zamanki gibi oradaki dilim pizzacıma gitmişim. Barcelona’da yemek çok pahalıydı. Orada keşfettiğim dilim pizzacıda 2 Euro’ya satılan dilim pizzalar çok iyiydi. İki tanesi beni akşama kadar tok tutuyordu. IŞİD militan bir gün önce bu eylemi gerçekleştirseydi bok yoluna gidebilirdim. Beni merak edenleri rahatlattım ve interneti kapatmak zorunda kaldım.

Şanz Elize caddesinin sonu meşhur Zafer Takı’na çıkıyor. İnternette havadan fotosunu görmüşsünüzdür. Düzenli şehir planlaması diye. Marx’ın Fransa Üçlemesi’nde barikat savaşlarında daha iyi hareket edebilmek için askerlerin caddeleri genişlettikleri yazar. Yani olay oydu. Caddeyi gerisin geri döndüm. Dönerken Petite Palace’yi gördüm. Onun kapısı kadar etkileyici bir kapı görmedim hayatımda.

Concorde Meydanı’na geri vardım. Jardin Bahçeleri başlıyordu orada. Jardin Bahçeleri’ne girdim ve yürümeye başladım. Bu bahçe Luvr Müzesi’ne çıkıyordu. Oraya kadar gittim. Geri döndüm. Concorde Meydanı’nın bu sefer sağ taraflarına doğru yollandım.

Artık iyice geç olmaya başlamıştı. Hayatımda ilk defa yorulduğumu hissettim bir ara.

Banliyöme doğru yollanmalıydım. Yaklaşık 45 dakikalık bir metro yolculuğuyla hostelime vardım.

Hostelim fena değildi. Barcelona’daki hostelim leş ötesiydi. Paris’teki iyiydi. Duşları tuvaleti temizdi. Ayrıca ben engelli duşunu kullandım ki orası tertemizdi. Direkt görevli bana orayı işaret etmişti. Muhtemelen Cezayir, Fas asıllı biriydi. Duşu alıp iyice temizlendikten sonra karnımı doyurmak istedim. Büyükçe bir market vardı yakınlarda. Barcelona’da ana caddede kaldığım için büyükçe market bulamıyordum ve küçük bakkallardan dandik ürünler alıyordum.

Marketten iki Chimay, bir dondurulmuş pizza, yeteri kadar su, karton bardak ve kahvaltılık malzeme aldım.

O aralar 38 yaşında olan ben için hosteller biraz tuhaf kaçıyordu. 19, 20 yaş grubu insanlar kalıyorlardı hostellerde. Ama kimsenin kimseyi umursadığı yoktu. Kafeteryada güzel bir masaya geçtim. Chimay’in red olanını içtim önce. Sonra blue olanın açtım ve mikrodalgada ısıttığım pizzayla götürdüm blue’yu.

Ertesi gün koca bir hindi buduyla yapacaktım bu işi. Büyük market sağ olsundu.

İşte böyle.

Hayatımda yorulduğumu hissettiğim tek gündü. Chimayler alkol oranı olarak yüksektir. Kafam da güzeldi. O hosteldeki yataklarda fermuarla kapatılan bir kumaş parçası sayesinde ışığa maruz kalmıyordunuz. Kumaşı çektim ve uyudum. Kafa da güzeldi. Gerçi o uykusuzluk ve o yorgunluk üstüne Jardin Bahçeleri’ndeki bir bankta bile sabah kadar deliksiz uyurdum… Çok güzel bir gündü. O günkü fakirlik ve serserilik (ama entelektüellikle yoğrulmuş) çok hoşuma gitmişti. Mağdur falan değildim. TR’deki öğretmenler gibi feyk mağduriyet ayaklarına yatmayacağım. Barcelona’dan Paris’e gitmişim, terbiyesizlik yapacak değilim ama dediğim gibi o fakirliği ve o serseriliği sevmiştim…

Not: Yazıyı hiç durmadan yazdım. Yazım yanlışlarına bakamayacağım.       

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

“Ankara” Roman Eleştirisi

“Eskiden, bir yolcu, bir köye yaklaşırken her bir kovuğa saklanan köylüler, şimdi, civarlarında geçenleri yolun yarısında güleryüzle karşılamaya çıkıyor: ‘Bize buyurmaz mısın?’ diye sesleniyordu ve bunlar, artık hiç tezek yakmıyordu. Kömür ve odun işin en modern tekniğe göre eline almış olan Devlet, artık, bu tarihöncesi, bu taşdevri yakıt adetini, köylünün başından aşarı, fesi, sarığı nasıl kaldırdıysa öyle kaldırmıştı.” “Ankara”, sayfa değil Kindle versiyonu %87. Hamiş: Yazar, 1934 yılında yazdığı romandaki bu bölümde 1943 yılını hayal etmektedir.

“90’lı yıllarda Ankara’nın merkezindeki bazı mahallelerde tezek yapıldığını gözlerimle görmüştüm.” Baran Doğan

Yazarın romana 1964 yılında eklediği not: “Ya romanın son bölümünde hayalini kurduğum Türkiye’nin gerçekleşmesine doğru bir gelişme olmuş mudur? Ben, romanı yazdığım 30’lu yılların başında bir gün gelip de öleceğini aklımdan bile geçirmediğim Atatürk’ün öncülüğü ve rehberliğiyle bu ideal Türkiye’ye yirmi yıl içinde varacağımızı umuyordum. Şimdi, o yirmi yıl üstünden bir yirmi yıl daha geçmiş bulunuyor. Fakat, biz, sosyal, kültürel ve ekonomik devrim şartları bakımından hala romanımın ikinci bölümünde verdiğim ve karikatürünü yaptığım Ankara’nın içinde tepinip durmaktayız.”

“Köylüleri neden s**kmeliyiz?” Henüz, sadece başlığı yazılmış olan bir şiir; şairi Gencer Ergünay.

Yakup Kadri’nin “Ankara” romanını okudum. “Kiralık Konak”, “Yaban” ve “Sodom ve Gomore”den sonra okuduğum dördüncü romanı oldu. Orhan Pamuk’un “saf” ve “düşünceli” olarak ikiye ayırdığı roman yazarları kategorisinde “saf” romancıya örnek olarak verilebilecek bir insandır. Devlet memuru bir “aydın”dır. Dünyanın en sürükleyici yazarlarından biri olabilir.

FETİŞ ROMAN OLARAK “YABAN”

Yazarın eserlerine beklenilenden fazla ilgi göstermemin sebebi “Yaban” romanını fetiş romanım olarak kodlamamdır. Ve bu “Ankara” romanın da “Yaban”la birtakım ruh ortaklığına sahip olduğunu öğrendiğimden dolayı okudum. Kendisiyle ayrı ideolojik kamplarda yer almamıza rağmen Yakup Kadri’nin halka, köylülere, insanlara ve onların nasıl yönetilmesi gerektiğiyle ilgili düşüncelerine katılıyorum.

“Ankara” ile “Yaban”ın ruh ortaklıklarına değineceğim. Roman üç bölümden oluşuyor, bu üç bölümden sırayla bahsedeceğim ve oralarda “Yaban” alakası ele alınacak…

Romanın üç bölümünü sırayla ele almak lazım ama şunu belirtmeden geçemeyeceğim, bu romanı önemli kılan şey üçüncü bölümdür. Yazar, romanı 1934 yılında yazmıştır. O esnada yaklaşık 10 yıldır yeni rejimin maaşlı ideologlarından, “aydınlarından” biridir. Yazar, üçüncü bölümde 1943 yılını hayal etmektedir. Bu anlamda ütopik bir romandır. Girişte gördüğümüz üzere 1964 yılında ütopyasının bir distopyaya evrildiğini düşünmektedir…

BİRİNCİ BÖLÜM: SAKARYA

Romanın birinci bölümü Sakarya Savaşı’nın hemen öncesine denk geliyor. Selma karakterini tanıyoruz. Üç bölümün de ortak iki karakterinden biri. Diğeri Ankara. İstanbul’dan gelen Selma, banka memuru kocası ile birlikte Ankara’ya atanmıştır. Yakup Kadri’nin okuduğum romanlarda bel altı vurmalarına sıkça tanık oldum. Ne kadar Batıcı olsa da bir Osmanlı erkeğinden fazlası olmadığı için kadının bedeni onun için bir tabu. Hatta “Sodom ve Gomore”den bildiğimiz kadarıyla (Türk) erkeğ(in)in bedeni de bir tabu. Romanlarındaki karakterleri sevişip sevişmemesi üzerinden değerlendirmeye tabi tutması sık görülüyor. Muhtemelen özel hayatında “güzel kadın terörü”nden muzdarip olmuş bir insandır. O yüzden karakterlerini sevişip sevişmemesini Hitchcock’un aktrislerine yaptığı gibi gözetliyor. Burada Selma üzerinden bir gözetleme olayı olduğunu düşünüyorum. Selma’nın flörtlerinden heyecan duyarak bahsediyor. Bunu yaparken “Sodom ve Gomore”de ayan beyan yaptığı milliyetçi reflekslerini ve de siyasi reflekslerini sergiliyor. Selma roman boyunca onun önerdiği erkekle sevişiyor. Selma’yı yabancıya kaptırmıyor. Onun namusunu kirletmiyor.  

Birinci bölümdeki Selma’yı Ankara Kalesi etrafındaki renksiz yaşamın içerisinde buluyoruz. Savaş koşulları pek hissedilmez. Bu bölümde “Yaban”la benzerlikler görüyoruz. Halkın sefil durumu, siyasete ve savaşa isteksizliği teşhir ediliyor. Hala Kurtuluş Savaşı denilen olayda yedi düvele karşı topyekûn bir mücadele verildiği anlatılıyor okullarda, oysa olayın böyle olmadığını alternatif tarih okuyucuları çok iyi biliyorlar. Yakup Kadri’nin romanlarında da bunun böyle olmadığını anlayabiliyoruz. Evet, yazdıkları roman ama tamamen yalan söylüyor da olamaz. “Bağımsız” bir ülkede yaşamayı arzu eden, bunu umursayan, bunun için bir şeyler yapan 50 bin kişiden biri. Kocası öyle biri değil. Öyle değilse artık Selma’yı cezbetmesi pek mümkün olmuyor. Yakup Kadri’nin Selma’yı doğru adrese teslim etmesi lazım. O kişi de subay Hakkı Bey’dir.

Önce ikisini flört ettiriyor. Sonra savaşta buluşturuyor. Gerçi Selma’nın cephedeki duruma tahammül edememesi ve Cebeci Hastanesi’ne tayin olunması da kafalarda soru işaretleri doğurmuyor değil. Bu bölümde Ankara’nın bağları denen yerleri görüyoruz. Yani benim doğduktan sonra 23 yıl yaşadığım Etlik, Keçiören gibi yerleri görüyoruz. Tabii şu anda oralarda bağ falan yoktur. Apartman dağları vardır. Bu bölümleri ilgiyle okudum. Hem bildiğim yerlerdi hem de bu bölümde sadece bu yerleri tasvir etmekle kalmıyor o dönemin tiplerini de karşımıza çıkartıyordu. Yakup Kadri Selma’yı Hakkı Bey’e teslim eder ve ikinci bölüm başlar.

İKİNCİ BÖLÜM: KURULUŞ

İkinci bölümde 1926, 27 yıllarındayız. Bu yıllar Ankara iktidarının İstanbul’daki etkili 10 bin adama kendisini kabul ettirmeye çalıştığı yıllardır. Yunanlara karşı savaşı kazandıkları için elleri güçlüdür. Tarihi her zaman savaşı, fiziksel mücadeleyi kazanan erkekler yazar, sınıflar falan değil. Savaş kazanmış bir irade ve başlarında da Atatürk kadar etkili bir erkek birey varsa İstanbul’daki o 10 bin adamın hiç şansı yoktur. Pasif direnişe geçebilirler, gizli gizli memnuniyetsizlik de geliştirebilirler ama bir 10, 15 yıl onları tasfiye etmek daha doğrusu yanına çekmek için yeterlidir. İdeolojik uyuşmazlık yaşanacak olan dinci kesimi ise gerçekten tasfiye etmek gerekecekti ve onu da büyük oranda yaptılar. Dinciliğin, dinin kökleri çok sağlam olduğu için hala direniyorlar ama toplumsal yaşama baktığımızda Atatürk’ün kazandığı, kazanmakta olduğu gayet açık.

İstanbul’daki 10 bin adama karşı mücadeleye giren Atatürk Ankara’da kendisini izole ederek akıllıca bir iş yapmıştır çünkü yeni dönem eskiye olan bütün bağlarını atmak isteyen insanların dönemidir. İttihat ve Terakki deneyiminde gerçekten çok şeyler öğrenmiştir Atatürk. İstanbul’da iktidarını tam olarak istediği gibi kuramamıştır İTC, gerçi bunda dünya savaşının çıkması çok etkili olmuştur ama yine de yeni sembollere, mitolojilere ihtiyaç duyan iktidar bir kopuş yaşamayı tercih etmiştir akıllıca.

Bütün bunlar olurken Ankara’da da bir şeyler olmaktadır elbette. Romanın ikinci bölümünde bunları görüyoruz. Ak Parti iktidarı boyunca muhalefetin yolsuzluk ve hırsızlık iddialarını sürekli gündeme getirdiğini benim gibi sizler de fark etmişsinizdir. Elbette bunu yapmalı ama muhalefet eğer iktidarı yolsuzluk ve hırsızlık üzerinden çökertebileceğini düşünüyorsa yanılıyor demektir. Bütün bunlar ayyuka çıkmışken insanların nasıl oluyor da hala onlara oy vermeye devam ettiklerine şaşırıyorlarsa ben de onlara şaşırıyorum. Bir kere bu olay zannettikleri gibi ayyuka çıktı mı çıkmadı mı oradan emin değilim. Ayrıca Türkiye hırsızsız yapamaz! İşte bu romanda görüyoruz. Savaş koşulları bitmiştir ve Atatürk gibi etkili bir birey de iktidardadır ama hırsızlık kaldığı yerden devam etmektedir. Türkiye’de iktidarlar hırsızların, rantçıların üzerine gidemezler. Bunu Atatürk bile başaramamıştır. Muhtemelen o da zaten bu işin doğasında bunun olduğunu düşünüyordur. TR’de iktidarlar son 200 yıldır ideolojiktirler ve hırsızlık bu işin bir numaralı gündem maddesi değildir. O zaten vardır. Aksi akıllara gelmez. Bu halkta da böyledir, yöneticilerde de böyledir. Halk kendi hırsızını sever, karşı kampın hırsızını devlet düşmanı olarak görür. Yakup Kadri’yi bu konuda fazla idealist buldum. Bu bölümdeki Neşet karakteri yazarın kendisidir. İdealidir. Neşet Ankara’nın yeni sahiplerini, İstanbul’dan oraya yanaşmış olan hırsızları eleştirir. Onlardan hoşlanmaz. Bunların inkılabı yanlış yola sürüklediklerini düşünür. Oysa yanlış olan bir şey yoktur bana göre. Hırsızlar memnun edilecektir, bu esnada da işe bakılacaktır. Yani şekil olarak yapılan işler. TR’de hiçbir iktidarın çok uzun süre halkın kendi istekleri doğrultusunda güzellikle dönüşmesini bekleyecek zamanı olamaz. Çünkü bu ülke homojen bir ülke değildir. Ortadan ikiye bölünmüştür. Ayrıca son 30 senede de iki buçuğa bölünmüştür. İktidarı eline alan kendi ideolojisi için zorlayacaktır. Hırsızlarla uğraşacak vakit bulamaz.

Kahraman asker Hakkı Bey bir komisyoncuya dönüşmüştür, o halde Selma’nın hamisi Yakup Kadri onu başka birisine teslim etmesi gerekmektedir. Yabancıya gitmemelidir Selma. Hali hazırda kendisi romanda bir karakter olarak belirmiştir, o halde baştan beri gözü olduğu Selma’yı almak için daha ne beklemektedir? Yazar Selma’yı alır ve kendisine yani idealist oyun yazarı Neşet’e teslim eder.

Bu bölüm “Yaban”la çok ortaklıklar içerir. Yenişehir’deki (Kızılay) yeni vurguncu kesimle uğraşıyor gibi görünürken bir taraftan da hiçbir şeyden anlamayan halkla da uğraşmaktadır. Kafası karışık gibidir. Bir yerde tepeden inmeciliği savunur gibi görünür, bir yerlerde de dünya tarihinde görülmemiş bir şeyi yani tabandan gelen devrimi hayal eder. Zaten her zaman iddia ederim, Türkiye’de kimse Batılılaşma ile ilgili ne yapacağını, ne yapılması gerektiğini tam olarak bilmiyor…

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: HAYALLER VS. GERÇEKLER

Bu bölüm gerçekten çok ilgi çekici. Bölüm 1933’te başlıyor ve 1943’te son buluyor. Yani yazar güncel anı ve 10 yıl sonrasını yazmış. Sanırım burada Kadro Hareketi’nden ve de 1939 Buhranı’ndan bahsetmemiz gerekecek.

1929 BUHRANI

İşte kriz diye buna derim. 15 yıldır Korkut Boratav’ın bahsettiği ama hiçbir somut değişikliğe sebep olmayan kriz gibi değildir bu kriz. Birinci Dünya Savaşı’nın maliyetiyle ortaya çıkmıştır. En çok Amerika’yı etkilemiştir. Avrupa’yı da etkilemiştir. Dolayısıyla Türkiye’yi de etkilemiştir. Hitler’in iktidara gelmesinde bile bu krizin rolü vardır. Hitler bu kriz sonrasında halka maddi vaatler sunduğu ve bunları gerçekleştirdiği için iktidara gelebilmiştir. Siyasi olarak kendisini sağlama alan Ankara iktidarı bu ekonomik zorlukla baş başa kalmıştır. Ve zorunlu olarak devletçilik uygulamalarına yönelmiştir. Taha Akyol’un çok beğendiğim “Ama Hangi Atatürk?” kitabında altı çizildiği üzere Atatürk liberal birisiydi. Siyasi (yaşam tarzı) meselelerinde ne kadar zorlayıcı olsa da ekonomik meselelerde liberal birisiydi. Hatta bu kitapta İsmet İnönü’nün ona nazaran oldukça devletçi olduğu yazar. Zaten bu anlaşmazlık sonucunda İnönü tasfiye edilmiştir ve yerine liberal fikirleri olan Bayar gelmiştir. Atatürk öldüğünde İnönü ile küstür.

1929 Buhranı’nın ortaya çıkardığı olağanüstü koşullar sermaye birikimi (hırsızlığı) kısıtlı olan Türkiye’yi devletçilik uygulamalarına yöneltmiştir. Bunun için eski müttefik Sovyetler Birliği’nin yardımına başvurulmuştur. Ancak bilinmez Atatürk Sovyet yardımından önce bir heyeti Amerika’ya kredi aramaya yollamıştır. Bugün en büyük anti-emperyalist hatta bazılarınca komünist olarak bilinen Atatürk Amerika’dan umduğunu bulamayınca Sovyetler yardımına başvurmuştur. Kendisine müttefik arayan SSCB de olumlu yanıt vermiştir.

Devletçilik uygulamalarıyla beraber bir şey daha vardır. Atatürk önemli üst yapısal dönüşümler gerçekleştirmeyi planlamaktadır. Batılı yaşam tarzını ikna ederek değil dayatarak hayata geçirmeye karar vermiştir. Tüm insanlık tarihinde olan şey olmuştur yani. Hem devletçiliği hem de tepeden inmeciliği parlatacak bir ideoloji aygıtına ihtiyaç duymuştur. İşte Yakup Kadri’nin beyni olduğu Kadro Hareketi böyle ortaya çıkmıştır. Bu hareket içerisinde ayrıca eski komünistler de vardır. Şevket Süreyya gibiler komünizmin hayal olduğunu anlamışlardır. Biraz da sopa yemişlerdir. Bu ekip oluşmuştur. İdeolojik aygıt derken bir dergiden bahsediyoruz. Ve 15. 20 bin okuyucusu olan bir dergi. Halkın umurunda değildir olan biten. Ama işte siyaset yapan o, 20 bin erkeği bir şekilde ikna etmek gerekmektedir. Kadro Harekatı budur. Aslında “Yaban” romanı da “Ankara” romanı da bunun sonucudur. “Yaban” romanını Atatürk’ün sipariş ettiği söylenir. Kadro Dergisi’nde tefrika edilir roman.

1934 yılında yazılan bu romanda Yakup Kadri’nin hayalleri zirvenin doruğundadır. 1943 Ankara’sı gerçekten karikatür kalmaktadır. O yıllarda bir şey daha olur ve devletçilik uygulamasına artık gerek olmadığı ve Kadro’nun da artık abartılı yorumlar yaptığı şekilde düşünceler olgunlaşmıştır. İsmet İnönü daha da ileri gidilmesini isterken liberal görüşlü Atatürk bu düşünceleri hemen dikkate alır ve Yakup Kadri’yi yurt dışında bir göreve atayarak fiili olarak Kadro Hareketi’ni bitirir. Gerçek kodlara dönülmüştür.

“Ankara” romanını ve bahusus bu romanın üçüncü bölümünü Kadro dergisinin son sayısı olarak kabul edebiliriz…

Ama gerçekten çok eğlenceli bir bölüm! Zafer taklarıyla donatılmış bir Ankara… Ergenekon Destanı’nın anlatıldığı tak yüzeyleri… Monden değil modern bir köylü… Coğrafyası güzelleşmiş bir Ankara…

Peki, Selma? Neşet’le nikahsız birlikte yaşamaya başlarlar. Yakup Kadri’nin en ileri bölümüdür o bölüm. 1943’lerde evlidirler ama…

Gerçekten kötü bir roman ama hem eğlenceli hem de öğretici. Zevkle okudum…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.       

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın