
Bu konu hep ilgimi çekmiştir ve son zamanlarda bu konu üzerine epeyce araştırma yaptım, epeyce düşündüm. Evet, dünyada bir nüfus krizi var. Yani kadın başına doğum oranının %2,1’i geçmesi lazım teoriye göre. Bu oran şu anda dünyada ortalama 2,2. Yani tehlike çanları çalıyor. Afrika, Güneydoğu Asya gibi ülkelerde oranlar 4, 3 falan ama oralarda da düşme eğiliminde oranlar. Ve biliniyor ki düşme eğilimine girince kısa sürelerde oranlar ikinin altına iniyor. Örnek vermek gerekirse 2014’te Türkiye’de düşmeye başlayan oran 2018’de ikinin altına iniyor ve 2025 oranı 1,42. 2026 oranını henüz bilmiyoruz. Yani Afrika’da da kısa sürede (yani 20, 30 yılda) ikinin altına düşecektir…
Bu bir kriz midir? Nüfusun azalması iyi midir kötü müdür? Bence iyidir ama teoriye göre iyi değildir. Yani bu teoriyi yapanlar kapitalist modernite açısından olaya yaklaşmaktadırlar. Çocuk sayısı azalınca yaşlı sayısı artacaktır, yaşlı bakımları sorun olacaktır, emekli maaşları sorun olacaktır, üretimdeki verimlilik sorun olacaktır vs. Bunu da devletler düşünsün diye düşünüyorum ben ama şunu da biliyorum ki insanlar hakları ellerinden alındıklarında, yaşam koşulları yavaş yavaş kötüleştiğinde zenginlere ve yöneticilere isyan etmeyeceklerdir. Ve de ellerindeki haklar, yaşam koşulları hiçbir zaman radikal düzeyde değişmeyecektir. Bir normallik ve sıkıntısızlık hali her zaman devletlerce sağlanacaktır. O yüzden iyi bir şey diyorum. Bunu yapmayan devlet tarihte görülmez. Veya devlet olma iddiasında olan odaklar hakim altına aldıkları insanlara bir düzen, bir geçim kaynağı yaratmak zorundadırlar illa ki. Tarihteki en büyük ölüm makinesi olan Moğol örgütlenmesinin diğer adı Moğol Barışı’dır (Pax Mongolia), yani Moğollar ilk başta her yeri yakıp yıkmışlar, herkesi öldürüp herkese tecavüz etmişlerdir ama sonrasında uzun yıllar sürece bir düzen kurmuşlardır. Tacirlerin rahatça dolaşıp, ticaret ve diplomasi yaptıkları… Yani, son tahlilde iyidir bu kriz. Dünya ve insanoğlu ve de insan vücudu zaten tarihsel bakıldığında hep eskiye nazaran daha iyi, daha gelişmiş, daha az sıkıntılı olagelmektedir.
Ülkelere ve bölgelere bakalım, sonra nedenlerine bakacağız.
Afrika ülkeleri korkunç. Yüzde 5’ler, 4’ler var. Ve Nijerya örneğin, 230 milyon nüfusuyla %5. Yani Nijerya’dan her yıl bir Yunanistan çıkıyor! Bu oranlara 8’lerden, 9’lardan gelindiğini hatırlatalım. Yani orada da düşme eğilimi var. Youthquake kavramını tekrar yazmak isterim. Youth (gençlik) ve quake (deprem) kelimelerinden üretilmiş. Gençlik depremi gibi bir şey, yani gençliğin isyan edip veya dolaylı yollardan büyük toplumsal dönüşümlere imza atması olarak anlaşılabilir. Ben ne Türkiye’de ne de dünyada bunun çok bariz bir örneği olduğunu düşünmüyorum ama uzmanlar 20, 30 sene sonra Afrika’dan dünyaya, Avrupa’ya, Amerika kıtasına ve de Türkiye’ye de bir Afrikalı gençler selinin akacağını düşünüyorlar. Bu insanların yanlarında getirecekleri sorunları hepimiz tahmin edebiliriz. Eğer Afrika güçlü devletlerce ıslah edilmezse bu yaşanacaktır diye düşünülüyor. Şu anda ilkokulda olan her çocuk ileride Afrika ve Afrikalıları çok daha fazla düşünecek, dert edinecek…
Gelişmiş Batı ülkelerinin hepsi 2’nin altında. Ve hepsinde yaşlı nüfus çok fazla. Orada sorun bir ikilikten kaynaklanıyor. Kendi beyaz vatandaşları hem bedensel işleri yapmak istemiyorlar, yapmayabiliyorlar hem de göçmenleri istemiyorlar. Bu bir ikilik oluşturuyor. Ayrıca göçmenlerin çocukları da eğitim olanaklarından faydalanıp onlar da bedensel işlerden uzak durmak istiyorlar. Şundan eminim robotlaşma tam olarak tamamlandığında bu Avrupalılar 40 yıldır oralarda yaşayıp çalışan göçmenleri bile, vatandaşlık verdikleri göçmenleri bile kulaklarından tutup atarlar! İzleyip göreceğiz. Gelişmiş Batı ülkeleri kategorisinde olan bir ülke, yalnızca bir ülke 2,7 gibi bir orana sahip: İsrail. Sebeplerini tahmin etmek zor değil. Bir asker ölürse 24 saat içerisinde vücudundan sperm alınıp doğal olmayan yollardan gebeliğe bile izin veren bir “ülke” İsrail.
Güney Kore 0,72 oranına sahip hatta kimilerine göre daha da az! Yani teknik olarak Güney Kore bu hızla ileride yok olacak! Bu bir şaka değil. Yok olmamak için bir şeyler yapmaları lazım. Çin’de 1, Hindistan’da 1,94 oranlar var. Çin’in nüfus hikayesi ayrı bir yazıyı hak ediyor.
Gelelim Türkiye’ye. Evet, yazının başında da bahsettiğim gibi 2025 oranı açıklandı ve oran 1,42. Türkiye bu oranla yaşlanmakta olan nüfus kategorisinde. Erdoğan’ın en az üç çocuk talebi öylesine söylenmiş bir laf değildi yani. 3’ün üzerinde sadece Şanlıurfa var. 2’nin üzerinde de sadece Kürt şehirleri var. Hiçbir Batı şehrine oran 2’nin üstünde değil. Elbette bu sonuçlar siyasi, sosyolojik birçok okumaya da zemin hazırlıyor. Türk milliyetçilerinin korkarak öne sürdüğü üzere Kürtlerin Türkleri ezip geçeceği yok ama Kürtler bu gidişle %30’ları, %40’ları bulabilir gibi duruyor. Değişik sayılar veriliyor ama ben Türkiye’de şu anda 20 milyon Kürt olduğunu sanıyorum. Hiçbir zaman ortak noktada buluşamayacak bu iki büyük toplam gelecekte neler yaşar veya ne yaşamaz ve aynı şekilde devam eder, göreceğiz.
Bu krizin sebepleri neler? Çocuk algısının değişmesi, şehirleşme ve eğitim olanaklarının artması, kadınların özgürleşmesi (!)… 1950 yılında bir köylü; çocuğunu tarlaya, mala, davara koşacak bir işçi olarak görüyordu. Elbette onu seviyordu ve çocuk yaparken biyolojik dürtüleri en başta devreye giriyordu ama olayın arkasında bu vardı. Ne kadar çok çocuk o kadar çok prestij ve ekonomik güç olmaktaydı. Artık böyle bir şey yok. İnsanoğlu çocuğun sevilmesi, bağ kurulması ve ömür boyu duygusal yatırım yapılması gereken bir şey olduğunu düşünmeye başladı. Ve de maddi yatırım… Dolayısıyla bundan üç tanesi çok fazla, iki tanesi ideal, bir tane de olabiliyormuş! Ebeveynlerde kendi “gerçekliklerini gerçekleştirmek” gibi bir düşünce de oluşmaya başladı.
Şehirleşme ve eğitim olanaklarının artması, bunlara ek olarak sağlık olanaklarının da artması bu krizde önemli rol oynadı. Türkiye’de ilk çocuğunu kucağına alma yaşı kadınlarda 27,5! Ve Şanlıurfa’da bile ikinci doğumla araya 2,7 yıl koyuyorlar! Şehirleşme ve eğitim olanakları arttı, çiftleri ve de kadınları zihinsel olarak meşgul edecek şeyler çığ gibi arttı.
Listeye almayı unuttuğum 2014 (Şanlı) Sosyal Medya Devrimi’ni de ekleyelim. O tarihten itibaren internet bağlantılı akıllı telefonlar herkesçe elde edilir oldu ve o tarihten sonra sadece doğum istatistikleri değil her şey ama her şey radikal düzeyde değişti. Henüz bunun felsefesi, psikolojisi ve sosyolojisi ortaya konmuş değil. Zaten akış buna müsaade de etmiyor. Oturup buna odaklanmak istesen 2024 (Şanlı) Yapay Zeka Devrimi başladı! Nasıl yapacaksın? Bu yazının görseli de yapay zekada yapılmıştır.
Kadınların özgürleşmesi… Bu konu şey! Beni bilen bilir ve bazıları da beni kadın düşmanı olarak bilir… Öyle olduğumu zannetmiyorum. Her şeye rağmen biyolojik evrimimizin hala yaşamımız üzerindeki en önemli belirleyici olduğunu düşünüyorum. Feministlerin aksine, bir kadını mutlu bir yuva kurmaktan daha çok heyecanlandıracak bir şey olduğuna inanmıyorum. Ne sanat ne spor ne siyaset ne entelektüel faaliyet… Bir kadını gençken erkeklerin bakıp beğenmesi, sonrasında da mutlu bir yuva kurmak kadar heyecanlandıran, enterese eden bir şey yok! Kadınlar öncelikle cinsel devrimle, sonrasında da eğitim olanaklarıyla ve maddi güçle bir şeyler elde ettiler. Artık seçme özgürlükleri var ama hala biyolojik dürtüleriyle hareket ediyorlar. Erkekler kadında sadece ama sadece dış güzelliğe bakarlar ama kadına bakıyorsun yüzde 2’lik dilimde değil, 10’luk dilimde değil, 30’luk dilimde değil ve hatta 70’lik dilimde bile değil ama rüya gibi, masal gibi, kusursuz bir şey arıyor. Zengin, yakışıklı, zengin, anlayışlı, kibar, zengin, mizah duygusu gelişmiş, entelektüel, becerikli, çalışkan, zengin, tamir işlerinden anlayan, biraz çılgın, biraz psikopat, zengin, koruyucu, kollayıcı, dozunda sahiplenici, babalık becerileri gelişmiş, iletişim becerileri iyi erkek arıyor. Ayşen Gruda ve Adile Naşit karışımı hanım kızımız bunları arıyor? Neden? Çünkü doktorası var ve maaşı var. Tarihte üreme olayını gerçekleştirmemiş doğru düzgün kadın yoktur. Grudalar, Naşitler falan hepsi bir şekilde bir erkek tarafından tercih edilmiştir. Ama tarih boyunca yaşamış erkeklerden sadece %40’ı, 50’si genlerini aktarmıştır. Bu işin doğası budur. 30, 40 yılda bu kadar önemli değişiklikler olursa “kriz” olur işte. Ama dışarıda feminist nutuklar atıp eve geldiğinde kedisine “oğluşum” diye ağlayıp üzülen, psikolojik sorunlar yaşayan yüzbinlerce kadın olur sonra. Kadınlar doktora yapmayın! Yüzdelik diliminizi belirleyip, prime zamanızda yani 18-28 yaşa arasında akıllıca hareket edin derim… Yukarıda saydığım özelliklere sahip bir erkek yok, varsa da o gidip Miss Globe’u seçecektir. O kişi değilseniz boşuna yıllarınızı zihinsel çelişkilerle heba etmeyin derim. Özgürlük kadınlara iyi gelmedi. Şimdilik en azından…
Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.








