Türkiye’nin Toplumsal Kesimleri 4: Aleviler

Yazı dizimi yavaş yavaş bitiriyorum. Ak Partilileri, CHP’lileri ve MHP’lileri inceledik. Siyasi parti olarak sadece bu üçünü inceleyecektim. Şimdi Alevileri inceleyeceğiz. Sonra da Kürtleri… En son olarak da akıllara sosyalistler gelebilir. Hayır, onları incelemeyeceğim çünkü sosyalistler bir “toplumsal kesim” değil. Kendime devrimci diyemem ama sosyalist diyebilirim. Yani sosyalizmin iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Kızacaklardır ama bence TR’de bir sosyalist hareket yoktur. Hareketten anladığım politik süreçlere dâhil olup, onlara az ya da çok etki edebilmektir benim! Sosyalistlerde bunu görmüyoruz. Niceliğin ne kadar önemli olduğunu (Türkiye’de neredeyse tek gerçek) düşündüğümü arkadaşlarım bilir. Sosyalist hareket yok ama sosyalist bir topluluk var. Ve ben onların da içlerine dâhil oldukları “değişikleri”, “tutunamayanları” inceleyeceğim son olarak.  

Gelelim Alevilere…

Bu konu bela bir konu. Çünkü Aleviler çok hassaslar. TR’nin Kürtlerden sonraki en büyük ötekisi Alevilerdir. Ana akım adam onları sevmez, çevresinde istemez. Alevilerle ilgili skandal iddialar (ensest gibi) öyle gizli saklı değil, rahatlıkla orada burada dile getirilir. Bir de tarih boyunca katliamlara uğramaları, sürekli kendilerini gizlemek zorunda kalmaları; onları iyice hassas yapmıştır. Son 20, 25 seneye tekabül eden sürede Aleviler seslerini çıkarma, protestolar etme, örgütlenme gibi başlıklarda takdire şayan bir ilerleme kaydettiler. İsimleri fısıldanarak telaffuz edilen bir kesim olmaktan çıktılar ve bayağı toplumsal süreçlere kimlikleriyle dahil olmaya başladılar.  

Bu arada belirteyim ben de Aleviyim. Yani Alevi bir ailede dünyaya geldim… Fakat deklarasyoncu ateistim. Dinleri tanrı tarafından insanı yola getirmek için gönderilmiş öğretilerden ziyade toplumsal ve politik konum alışlar olarak görmekteyim. Aleviliği de öyle görüyorum. O yüzden yazıyı okuyacak Aleviler bunu bilmeli ve rencide olmamalı. Olurlarsa, bu yazdıklarımın Aleviliğe özel bir operasyon olmadığını, bütün dinler için aynı şeyleri düşündüğümü akılda tutsunlar.

Din dedik… O zaman hemen Aleviliğin bir din olup olmadığıyla başlayalım. Alevilikle ilgili birçok soruya hem evet hem de hayır diye cevap verebiliriz. Bu da onlardan biri. İnsanlar diğer dinleri en iyi bildiği dine olan benzerliği veya benzemezliğiyle anlama eğilimindedirler. Dünyanın ezici çoğunluğu da Hristiyan veya Müslüman olduğu için diğerlerini onlara olan benzerliğiyle ele alırlar. Bu hem yanlıştır hem de kibir kokar. TR’deki sünni Müslümanlar Aleviliği kendi sistemlerine göre yorumlarlar. Öyle yapılınca da bazen Aleviliğin din olmadığı düşünülebilir. Antropolog A. Wallace “Din doğaüstü ve varlık ve kudretlere ilişkin inanç ve pratiklerdir.” gibi bir tanım yapmıştır ve bu tanım genel olarak antropologlarca kabul görmüştür (50 Soruda Antropoloji, Sibel Özbudun.)

Bu tanıma bakınca Aleviliğin bir din olduğu su götürmez bir gerçektir. Dinlere bakarken kanımca o dine inananların devlet olup olmamayı başarıp başarmadıkları önem kazanmaktadır. Bunu başarmışlarsa o öğretinin hukuki alanda etkinliği artmaktadır. Dışlayıcılığı artmaktadır. Saldırganlığı artmaktadır. Gündelik hayat üzerinde etkisi artmaktadır. Çünkü korunması gereken bir devlet aygıtı vardır. Hatta büyüyüp gelişmesi de gerekir o aygıtın. O zaman modernlik öncesinin masum ve zararsız mitolojik hikayeleri hayat ve politika içerisinde somut sorunları çözmeye yönelik sekter kurallara evrilir.

Bugün Aleviliği ele alırken buna dikkat etmek gerekmektedir. Ben açıkça Aleviliğe biraz pragmatizmle yaklaşıyorum. TR’de yobazlığın bir türlü kapsayamadığı ve modern yaşam tarzının en büyük güvencesi olduğu için Aleviliğin varlığından dolayı gayet memnunum ancak… Aleviliğin diğer büyük dinlere benzer bir hikayesi olsaydı ne gibi boyutlar alabilirdi kestirmek güç. Aleviliğe “inanan” insanlar bunu kabul etmeyecektir, farkındayım. Ayrıca işin “mantık” boyutuna bakarsak diğer dinlerden eksiği de fazlası da yoktur diye düşünmekteyim. Hatta diğer dinler gibi uzun çağlar boyunca sistemli kurallar bütünü haline gelmediği için rasyonel bir şekilde sorulan sorulara cevap verme konusunda onlardan bir adım geride olduğunu da söylemek istiyorum. Örneğin Alevilerin neden namaz kılmadıklarını sorsak, bu “bıktırıcı klişelerden” ne zaman vazgeçeceğimizi homurdanabilirler ama bu basit soruya verilecek doyurucu bir yanıt da çıkmaz.

ÇELİŞKİLER

Toplumsal ve politik konum alış dedik… Devletsiz ve baskı altında olan bir topluluk olarak Aleviler doğal olarak diğer devletli dinler gibi bir “sistem” geliştirememişler ve önemli konularda fikri birliğine ulaşmakta zorlanmaktadırlar. Bir din için en önemli unsur olan tanrı bile Alevilerde üzerinde anlaşılabilmiş bir şey değildir. İslam’ın tanrısının biraz farklı da olsa kabulünü görmekteyiz ama insanın kendisine ve Ali’ye atfedilen öyle özellikler var ki ana akım İslam’ın tüylerini diken diken etmemesi imkansız. Ali’nin konumu da çok muammalı bir konu. Muhammet ile olan hiyerarşisi çelişkili. Muhammet sonrasının siyasal mücadelesinin bir unsuru olan Ali’yi baş öğreticinin yanına ve hatta üstüne koyan Alevi söylemleri var. İslam’ın içinde mi dışında mı olduğu konusunda da sanırım Alevilerin fikir birliğine varması hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Hangi Alevi, içinde veya dışında olduğunu herkesi ardına dizerek öne sürebilir? İşin mitolojik ve teolojik boyutundaki çelişkiler ve Baran Doğan olarak yazıyorum bunu “mantıksızlıklar” diğer dinlerden daha fazla.

ORTAYA ÇIKIŞ

Yine kimse kusura bakmasın, amacım hakaret etmek değil ama ben Alevilerin Alevi olmadıklarını, ilan edildiklerini düşünüyorum. Resmi ideoloji tarafından… II. Beyazıt’la birlikte başlayan ve Yavuz’la birlikte kesinlik kazanan bir süreç var. O da Hanefi İslam yorumunun devletin resmi ideolojisi olması. Bu tarihten sonra bu ideolojiyi benimsemeyen, onun sıkı kurallarını kendi rahat toplumsal hayatlarına sokmak istemeyen topluluklar bir torbaya konuldu ve hepsine Alevi dendi. Elbette bununla birlikte, İran siyasetinin etkisinde kalan Doğu Anadolu’daki topluluklar biraz da iradeyle bu yola girdiler. İki yüz yıl öncesine kadar birbiriyle hiç karşılaşmamış topluluklar Alevi ilan edilmeye başlandı. Bunlar içerisinde Doğu Anadolu’nun bazı Kürt toplulukları vardı. Suriye kökenli bir halk olan ve pratikleri Doğu Anadolu Alevilerine hiç benzemeyen Nusayriler Alevi olarak anılmaya başladılar. Göçebe olan ve gündelik pratikleri çok farklı olan Tahtacılar Alevi oldu. Orta Anadolu abdalları Alevi oldular. Trakya’daki bazı topluluklar Alevi oldu. Bu çeşitli kesimler 200 yıl öncesine kadar birbirleriyle alakası olmayan topluluklardı. Bildiğimiz kadarıyla Muhammet, İsa veya Musa gibi bir örgütleyicileri de olmayan Alevilerin ortaya çıkışı 15, 16 ve 17. yüzyıllardaki siyasal gelişmelerin bir sonucu olarak olmuştur. Elbette dinler benimsemeyle de ortaya çıkabilirler. Ama bilebildiğim kadarıyla Aleviliğin böyle bir yayılma iddiası yok. Diğer dinlerde olan, başka insanları kendi dinine çekme hevesi yok (çünkü devleti yok.) O zaman, bu alakasız coğrafyalardaki ve alakasız geleneklerdeki insanlar nasıl oldu da Alevi oldular? Resmi ideoloji onları bir kümeye topladı. Ben böyle düşünüyorum. Burada hakaret etmek amacı yoktur. Cahillik varsa inandırıcı, üzerinde fikir birliğine varılmış bilgi ve belgelere açık olduğumu belirteyim.

ALEVİLİK VE SOL

Aleviler CHP için çantada keklik mi? Maalesef evet. Alevilerin neredeyse tamamı CHP’ye oy verir. Neden? Çünkü TR Batıcı Yaşam Tarzı Savaşı’nda Alevileri kesin bir şekilde taraftırlar. Batılı yaşam tarzı onlar üzerindeki baskıyı azaltmıştır. Onlara nefes alma olanağı vermiştir. Aleviler bu savaşın iki tarafını da çok iyi sezerler ve oy verirken gidip hata yapmazlar. Son yıllarda Tokat, Çorum, Amasya gibi Türk yerleşim yerlerindeki Alevilerin küçük bir kesimi MHP’ye oy vermeye de başlamışlardır. Tahtacılar da verirler. Bunun sebebi Kürt sorunun iyice görünür olmaya başlaması ve esasında bir “ezilen” olmalarına rağmen egemen ulus olmanın hazzına kapılmış olmalarıdır. Kürt sorunu ortaya çıkmadan önce MHP’nin en büyük ilgi odağı Alevilerdi ama genç ve cahil Aleviler bunu bilmedikleri için az da olsa onlara oy verenler çıkmaktadır. Kürt Alevileri de esasında CHP’lidirler. Onlar için Kürt kimliğinden ziyade Alevi kimliği önemlidir. İçlerinde tek tük Kürt siyasetine ilgi duyanlar çıkar ama dediğim gibi yaşam tarzı bunlar için daha önemlidir. Bir de sosyalist solun büyük çoğunluğunun Alevilerden oluşması vardır elimizde. Çok büyük bir sayıya ulaşmayan bu topluluk içerisinde çoğunluk Alevilerden yanadır. 70’li yılların bir geleneğinin devamıdır bu. O yıllarda sosyalist sol çok popüler olmuştu ve Alevileri cezbetmişti. Bu cazibe hala devam etmektedir. Gezi Direnişi’nin sınıfsal boyutu hep tartışılır. Ben Gezi’de “sınıf” adına yani işçi sınıfının burjuvaziye öfkesi anlamında hiçbir şey görmüyorum. Böyle deyince “emekçi mahallelerindeki 10 binler” önüme sürülüyor. O emekçi mahalleleri denilen şey aslında Alevi ve Kürt mahalleleri. Aleviler yaşam tarzı savaşının direkt muhatabı oldukları için, büyükşehirlerdeki Kürtler de çok politikleştikleri ve sokağa çıkmamayı kendilerine yediremedikleri için sokağa çıktılar. İlginçtir Sarıgazi’nin Kürtleri ve Alevileri binler halinde sokağa çıkarken, Samandıra’nın Türk ve Kürt “emekçileri” evlerinde oturdular… Yani emekçi memekçi hikaye! Bu ülkede yaşam tarzı ve kimlikler mücadelesi vardır. Başka da bir şey yoktur…

 ASİMİLASYON

Son yıllarda Cuma kutlayan, oruç tutan, cumaya giden Aleviler görülmeye başlandı. Bir asimilasyon olur mu? Açıkçası pek tahmin edemiyorum. Çünkü Alevi olup da inanç düşüncesine bağlı olan birisi Alevi pratiklerine bakıp bunları çelişkili bulabilir. Sünni pratiklerde pek çelişki yoktur. Tekrar edeyim, inançlı olacak birisinin bakış açısına göre öne sürüyorum bunları. Komşuları, arkadaş çevresi falan baskı ortamı oluşturuyorsa bu kişinin Alevi kimliğini ayan beyan elinde tutarak onların karşısına çıkması hala TR’de zordur ve bu kişi mağlubiyeti tercih edebilir. Birkaç bir şey okumak isterse de elini rahatlatacak şeyler bulabilir. Evliyse mesela, evliliğinde huzursuzluk olmasın diye sünni tarafın pratiklerini yapmak isteyebilir. Bunlar olabilir. Ama bir yandan da Alevilerdeki kırgınlık, öfke o kadar yoğundur ki bunları elinin tersiyle de itebilir. Bugüne kadar bunu yapmıştır zaten. 1950 yılında köyünden dışarı üç ayda bir çıkan bir Alevi için asimilasyon söz konusu değildi ama şimdi bu tehlike daha yoğun. Zaten İslamcı parti de o yüzden ideolojik hamlelere çok önem vermektedir. Bu fırsat bir daha ele geçmeyecektir.

SONUÇ

Kendisine Alevi diyen ve ona gönül bağıyla bağlı olan birisi için yazdıklarım kabul edilebilir gelmeyecektir. Çünkü o da Allah’ın onun hayatına bir anlam kattığına inanmaktadır. Bununla mutlu olmaktadır. Elinde bu olmasa ne yapacağına dair dehşete düşmektedir. Yobazlığa bakınca da kendisini iyice şanslı hissedecektir. Ama benim gibi dinleri somut politik ve toplumsal süreçler olarak algılayan ve hepsini mantıksız bulan biri için yazdıklarım dikkate değer bulunacaktır diye düşünüyorum.

siyaset kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Türkiye’nin Toplumsal Kesimleri 3 – MHP’liler

Birinci yazıda komisyoncu Duran Abi, şeriatçı Sıddık Hoca ve müteahhit Fenasi’nin oluşturduğu Ak Parti’yi inceledik. İkinci yazıda; modern yaşam tarzını neden, nasıl ve kimlerle savunduğunu bilmeyen insanlardan oluşan bir partiyi, CHP’yi inceledik. Şimdi de MHP’lileri inceleyelim. Kimdir MHP’liler? Bir insan neden MHP’li olur?

Kısa bir yazı olacağını tahmin ediyorum. Eskiden fıkralar vardı. Ne sıkıcıydı o fıkralar! Tıpkı radyo dinlemek gibi… Bir hit parça için 30 dakika ortalama müziklere katlanıyorsun radyoda. Hit fıkraya da 30 fıkrada bir denk geliyordun. Şöyle bir fıkra vardı: Dünyanın en kısa kitabının adı nedir? Cevaplar çeşitliydi. Alman mutfağı, İngiliz mizahı, Fenerbahçe’nin Avrupa başarıları falan… MHP’nin politikası!

MHP’yi rap müziğine benzetiyorum. 23 yaşından büyük bir insanın rap müzik dinlemesine nasıl şaşırıyorsam, o yaştan büyük birinin de MHP’li olmasına şaşırıyorum.

Elbette şaşırmıyorum. Bu bir latifeydi. TR’de MHP’li olmayan insanların diğer partileri “tutmaları” çok mu bilinçli ve politik? Hayır. Ailedeki orta yaşlı etkin erkek kimi işaret ederse gençler hayatları boyunca o hatta oy veriyorlar. Politikleşirken yani oy verirken okuma, araştırma, sorgulama hak getire. Kürtleri ayırıyorum burada. Onlar da okumuyorlar ama sorunları yakıcı bir şekilde, somut olarak hissediyorlar.

Bir insan 15, 16 yaşında MHP’lilerle iletişime geçmemişse, ilerleyen yaşlarda kolay kolay MHP’li olmaz.  25 yaşından büyük olup da oy tercihini değiştirip, daha önce hiç vermediği MHP’ye oy veren birisi olma ihtimali ne kadardır? İdeolojik oydan bahsediyoruz… Bu ihtimali çok sınırlıdır.

Fakat 1997’den sonra MHP’nin oy oranlarındaki dalgalanmaları nasıl açıklayacağız? 18 ile 8 arasında gidip geliyor. 70’ler ve 80’lerde 5, 6 altı bandında olduğunu görüyoruz. 1999’da Öcalan’ın yakalanmasından hemen sonra yapılan seçimlerde 18’i görüyor ve sonraki seçimlerde 8 oluyor. 2007’den beri istikrarlı bir şekilde 11, 14 bandında olduğunu görüyoruz. 1999’da ülkedeki genel politik atmosfer sayesinde pik yaptı, sonra da devlet olanaklarından azami düzeyde faydalanıp ideolojik kamp kurdu denilebilir.

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ

Sol ortamlarda MHP’yi CIA’nın kurdurduğu sıkça dile getirilir. Ben bununla ilgili bir kitap falan okumadım, belge de görmedim. Bana da kabul edilebilir geliyor bu tez. Soğuk Savaş yıllarında, sol ideoloji popüler olmaya başlayınca birtakım karanlık odaklar, bazı cahil cühelaya lojistik destek sağlayıp onları maniple etmiş olabilir. Bunlar olabilir de Türk milliyetçiliğinin bu topraklarda hiç olmadığı ve dışarıdan ithal edildiği de öne sürülmeyecektir herhalde! Balkan Savaşları sonrasında önce İttihatçılar sonra da onları takip eden Atatürkçüler alabildiğine Türk milliyetçisi insanlardı. Öyle bir tercih yaptılar. Bu tercihten de haz duydular. Mitoloji icadı için Atatürk’ün ilk iş olarak Hattuşa kazılarını emretmesi tesadüf değildir. Türk milliyetçiliği beslendi ve büyütüldü. Orhan Pamuk’un “Cevdet Bey ve Oğulları” kitabında bunları ele alan bir bölüm de vardır. Oradaki askeri öğrencilerden biri zeki ve yeteneklidir. Acaba Türkeş miydi o? Bu arada bir de 1944’te görülen Irkçılık-Turancılık Davası vardır. İçlerinde Türkeş ve Atsız’ın da bulunduğu birtakım kişiler siyasi operasyon görmüşlerdir. Bunlardan birisi üç, beş yıl önce hala hayattaydı ve Teke Tek programında “Biz Atatürk’ün bize öğrettiklerini tatbik ediyorduk.” demişti. Bu davayla ilgili pek bilgim yok ama muhtemelen devletin örgütlenmesine zarar verecek bazı faaliyetler içerisine girdiler. Türk milliyetçiliğinin devlet politikasından ayrılan marjinal bir kolunun da oluşması olayı 1944’te olmuş olmalı.

1944’ün çocukları MHP’yi kurdular.

TURANCILIK

Haritasını tam olarak bilmiyorum. Burada altının çizilmesi gereken şey bu “adamların” Orta Asya’daki Türk halklarıyla bir kader birliğini hayal etmiş olmalarıdır. Bir kere tüm TR MHP’lileri aslında homojenlikten alabildiğine uzaktır. Çukurova MHP’lisi içer, sıçar, gezer, tozar, ot içer. Elazığ MHP’lisi Kürttür. Orta Anadolu MHP’lisi sığır gibi yaşar, sofudur bazı bazı. Ege, Marmara MHP’lisi oturmasını kalkmasını bilebilir. Karadeniz MHP’lisi tıpkı oranın CHP’lisi gibidir. Bunlar varken, 200 yıldır Rus kültürü etkisi altında olan ve onlara ekonomik neredeyse bağımlı olan bu halkların, Türkiye’yle kader birliğine razı olacaklarını beklemek büyük bir hayalperestliktir. Bir iki Türkçe kelime ortaklığı kurtaramaz bu ütopyayı. Tipler de oldukça farklıdır. Tipler farklıysa yadırgama olacaktır. Ayrıca dediğim gibi müthiş bir kültürel farklılık var. Bunlar votka içerler, domuz eti yerler, flört ederler. Siyaset yapılacaksa bir mitoloji, bir büyük anlatı, bir büyük hedef olmalıdır. Bunlar ortalama insanı tavlayabilecek nitelikte olmalıdır. Aydının asla bir büyük anlatıya tav olmaması tesadüf değildir. Aydın siyasete girebilir ve siyaset yapabilir ama iç dünyasında büyük anlatıya hiçbir zaman inanmaz.

MHP’liler Turancılığın peşine doğru dürüst düşemediler hiç. 70’li yıllarda sokaklarda solcu veya Alevi kovalamaktan Turancılık yapamadılar. 80’lerde ve 90’larda ise büyükşehirlerde Kürt veya solcu öğrenci kovaladılar. İşleri buydu. Bunu yaptılar. Belki Turancılığı homojen Türk, Sünni ilçelerde işlemiş olabilirler ama yine oralarda da ben yine sokakta yaptıkları lümpenliklerin anlatısı sayesinde örgütlendiklerini tahmin ediyorum.

DEVLET BAHÇELİ

Youtube’daki mantık dışı videolarına bakmayın, Bahçeli bence çok akıllı bir aktör. MHP’yi bir üst lige çıkartan odur. Sokaklarda hır gür peşinde koşan bir parti olmaktan rahatsız olmuştur. İktidar/devlet olanaklarını çok iyi kullanarak iyi bir örgütlenme gerçekleştirmiştir ve partisini ülkenin üçüncü büyük partisi yapmıştır. Son yıllarda bazen Kürtlerin partisine üçüncülüğü kaptırıyorlar ama sonuçta sanki baraj altı kalma problemi hiç yaşamayacak gibidir. Gerçi İP’in onlardan kopması hesapları yeniden değerlendirme ihtiyacını dayatmaktadır.

Bahçeli’nin AKP’ye en büyük eleştirisi yine ideolojikti. O da Kürtlere tavizler vermesiydi. Yoksa tek adamcılık veya rüşvetçilik falan hikaye! Baktılar ve dediler ki “Zaten Anadolu’da AKP’ye oy verenler ile bizim seçmenimiz amca çocuğu, dayı çocuğu, akraba, dost, arkadaş… AKP Kürtlerden uzaklaştı, o halde birlikte olmamak için bir sebep yok.” Böyle dediler ve Cumhur İttifakı’nı kurdular.

TR’de kapalı toplum yapısı hızla çözüldüğü için MHP’nin de bir insana sadece Türk olmak üzerinden gelecek vadetmesi artık iyice zorlaşmaktadır. MHP kendi haline bırakılsaydı tekrar %5, 6 bandına dönebilirdi ama hem AKP hem de MHP birbirlerine sarıldılar ve tekrar bir süre daha iktidarı ellerinde buldular. Bulmaya da devam edecekler benim tahminimce ama toplumun dönüşmesi ikisinin de ideolojik varlık sebepleri için büyük tehdit. Gelecekte böyle bir partinin yeri yok TR’de. TR hızla iki partili sisteme doğru gidiyor. Bir tarafta aşırılıklarından arındırılmış bir sağ. Bu aşırılıklara MHP faşizmi ve dincilik dahildir. Mesela şu son tarikat taciz olayından sonra sizce tarikatlara çok yoksul veya problemli aileler dışında kimse çocuğunu verir mi? Süleyman Demirel’in DYP’si tarzı bir parti ve CHP… Bir tarafta da Kürtler. Gelecek bu üçünündür. MHP gibi partilere gelecekte yer yoktur. Yoksul ve cahil lümpenler azaldıkça MHP de adım adım siyaset sahnesinden çekilecektir.

Yeni atandığım bir okulda yaşlı bir adam var. 55 yaşlarında. MHP’liymiş. 2017 sürecinden sonra kopmuş partiden. “40 yıl bizi meeee diye gütmüşler!” dedi. Bir solcu da böyle düşünebilir. 40 yıl olmayacak duaya amin demiş olabilir. 40 yıl sonunda bunu anlarsa, boşa geçmiş koskoca yıllarına getireceği psikoljik yükü kaldıramayacağı için mış gibi yapmaya devam edebilir. MHP’li de öyle devam edebilirdi ama bu adam cesurca davranmış ve 40 yıl sonunda hesaplaşma yaşamış. Böyle çok MHP’li yoktur gerçi. Çok solcu da yok. Yani 40 yıl devam eden birden bırakmıyor her şeyi. Boşanmaların ilk beş yılda olması gibi insanın solculuktan dolay hayal kırıklığına uğraması da ilk beş yılda oluyorsa daha kolay oluyor. MHP’yi izleyip bakalım. Mike Tyson gibi eriyip gidecekler.       

siyaset kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Türkiye’nin Toplumsal Kesimleri 2: CHP’liler

Yazı dizimin ikincisiyle karşınızdayım.

Birinci yazıda Ak Partilileri incelemiştim. Karadeniz ve İç Anadolu’nun orta sınıfı Duran Abi, toplumsal yaşamın Kuran ve sünnete göre dizayn edilmesini ve kurallara uymayanlara yaptırım uygulanmasını hayal eden Sıddık Hoca ve müteahhit Fenasi’den oluşan bir üçlü koalisyondu Ak Parti…

Karşılarındaki en büyük toplumsal kesim/siyasi odak CHP’lilerdir.

Kimdir CHP’liler? 2002’den sonra %25 oy oranını sabitleyen CHP’ye oy verenler midir? “CHP’li” kavramı bazen oy vermeyenleri de ima edebilir. Yani bu yazıda… Normalde elbette sadece oy verenleri ifade eder.

Yalnız CHP kadar çelişkilerle dolu bir parti zor bulunur. Meclisteki bütün partilerle oy geçişkenliği olan tek partidir. AKP de böyledir ama normaldir çünkü 18 senedir iktidar olan bir parti. İktidarla herkes ideolojik olarak yakınlaşmaz. CHP, iktidarda olmamasına rağmen her partiyle ideolojik oy geçişkenliği yaşayan bir partidir. CHP’ye oy verenlerin bir bölümü bir sonraki seçimde HDP’ye de MHP’ye de İP’e de az da olsa AKP’ye de oy verebiliyorlar. Bu konuya döneceğiz.

YAŞAM TARZI SAVAŞI

Türkiye’de olmayan sınıflar savaşından ziyade neydi? Yaşam tarzı savaşı. Batılı gibi mi yaşanacak, Doğulu gibi mi? Olay budur. 1800’lerde ve 1900’lerde İstanbul’da yaşayan veya devletin taşra kurumlarında çalışan ve bu kavgayı veren o; 10, 15 bin erkeği hatırlayalım: Bunların bir bölümü Batılı yaşam tarzını savunuyorlardı. Açıktan içki içmek istiyorlardı. Kadınların toplumsal yaşam içerisinde o kadar da geri planda durmamalarını arzuluyorlardı. Arzuluyorlar mıydı veya artık mızrak çuvala sığmamaya başlamıştı tartışılır. Bu insanlar kavgayı verdiler. Enver Paşa’nın hamisi olduğu gazetede Arapça harfler arasında boşluk kullanarak yazılar bastırdığını biliyor muydunuz? Yani bir arayış vardı.

Atatürk geldi. Elinde büyük bir güç buldu. 1. Dünya Savaşı esnasında genelkurmay başkanı olmak için kulis yapmış olan Atatürk, bunu başarsaydı acaba ülkenin seyri nasıl gidecekti? Atatürk’ün aklında ilk günden itibaren saltanatı iptal edip “demokrasiye” geçmek var mıydı? İstanbul’da önemli göreve gelseydi biraz daha uzlaşmacı bir siyaset izler miydi? Neyse bunlar olmadı ve Atatürk orduyu yanına aldı. TR’de (ve insanlık tarihinin yüzde 99’unda) önemli değişiklikler orduyu yanına alanlar tarafından gerçekleştirilir.

Atatürk’ün aklında Batılı gibi hareket eden bir toplum olması mutlaktı. Çok da kararlı bir kişilikti. Pek etkin olmadığı, ömrünün son iki, üç yılı hariç o, 10 yılda çok önemli adımlar attı. 1950’ye kadar bu adımlar ilk dönemki kadar kararlı olmasa da devam etti.

1950’de Duran Abi ve Sıddık Hoca ilk fırsatta iktidarı geri aldılar. 1960’ta ordu bunlara son bir darbe indirmek istedi. 1965’teki seçimlerde yine Duran Abi, Sıddık Hoca iktidarı aldılar. Seçim olduğu zaman bunların kazanacağı garanti gibi bir şeydi. Hep öyle de oldu zaten.

Bu esnada ise toplumsal düzende önemli dönüşümler yaşanıyordu. TR toplumu diğer İslam toplumlarından katbekat fazla bir şekilde açık toplum olmaya başladı. 1900’li yılların başlarında yazılan romanlara baktığımızda İstanbul’da yaşayan orta sınıfların zaten Batılı gibi yaşamaya başladığını ve bundan çok hoşlandığını görüyoruz. Batılı yaşam tarzı, zor mekanizmasını kullanarak kent merkezlerinden ilçe merkezlerine akmaya başladı. Eğer bu iyi bir şeyse, o yıllarda okula gelen kızların başlarının açmalarının zorunlu olması, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi hamlelerin etkisi vardır.

Bu baskı uygulamaları önceden liberaller tarafından eleştirilirdi fakat Ak Parti’nin son 10 yılda dini konularda ne kadar baskıcı olduğu görülünce liberaller de bu düşüncelerinden dolayı pişman oldular. Geçen LDP başkanı Besim Timuk böyle bir şeyler söylemişti. Neyse biraz zorla biraz gönüllü bir şekilde toplum değişti, değişiyor. TR giderek daha açık bir toplum olmaya doğru gidiyor.

Açık toplumun savunucuları CHP’lilerdir işte. Bu, böyledir.

CHP’lilerin modernciliği ne kadar berraktır? Daha doğrusu CHP’liler içlerinde ne gibi çelişkiler barındırırlar? Neden her partiyle oy geçişkenliğine sahiptirler? Bu aşamada üç başlıktan bahsetmemiz gerekiyor. Bu üç başlık TR’de siyasette en çok kafa bulandıran başlıklardır. Bunlar Atatürk, Kürtler (veya Kürt hareketi) ve dindir! Bu üç başlıkta bir türlü sağlanamayan netlikler TR siyasi iklimini bulandırır.

ATATÜRK

Türkiye’de neredeyse politik Kürtler ve İslam’ı bilenler ve ona bağlı olanlar hariç herkes Atatürkçüdür! Atatürk’e, ilk başlarda kendi eliyle, iliştirilmiş olan kült figürlük mertebesi onu doğru dürüst ele almayı engeller. Kendi eliyle dedik, Atatürk hayattayken en önemli 20, 30 şehir meydanına heykelini diktirtmiş bir insandır. Falih Rıfkı gibi bir memura bir sürü efsanelerle dolu kitaplar yazdırmıştır. Eğin’in adını telgrafla Kemaliye yapmıştır. Bunlar hoşuna gitmiştir ayrıca önemli siyasi dönüşümler yapacağı için buna mecbur da kalmıştır. Fakat Atatürk ile ilgili bu efsaneler, bu mitler 2020 yılında hala devam ediyor. Kendisinin sosyalist olduğunu bile düşünenler var. Halkçı, demokrat olduğu da düşünülüyor ki ben buna inanmıyorum. Atatürk bir Osmanlı elitiydi. 1917 yılında veliaht Vahdettin’in Almanya ziyaretinde yanında götürdüğü 30, 40 kişiden biriydi. Bu mevkilere erişebilen bir insandı. Padişahla görüşebiliyordu. Genelkurmay başkanlığı için kulis yapabiliyordu. İTC başkanlığı için çalışma yapabiliyordu. Ölene kadar reisicumhur kalabiliyordu. Şimdi Atatürk insanarın hayatlarına çocuklukta yoğun duygularla girdiği için ilerleyen yıllarda insanların onu bilimsel tarihi bir metotla ele almaları imkansız olmaktadır. 1930’lu yıllarda İngiliz otomobil firmasını Dolmabahçe’ye davet eden, otoyol teklifini sevinçle karşılayan, E5’in adını koyan hatta bizzat bir boğaz köprüsü fikrini ortaya atan bir insanın anti-emperyalist olduğunu ve ülkeyi “demir ağlarla” ördüğü iddia ediliyor.

Çocuklukta insanların hayatına duygularla giren adam, Batılı yaşam tarzında önemli ve kararlı adımlar da atmışsa kıyamete kadar gidecek bir efsane oluyordu. Sorun şudur ki bu yaşam tarzı savaşı hala devam etmektedir. Birileri de bu hamlelerden rencide olmaktadır. Dini metinleri açıp okuyunca da kafaları bulanmaktadırlar. AKP döneminde dini metinleri açıp okuma arttığı için insanların Atatürk’le, modernlikle, Batılı yaşam tarzıyla olan mesafeleri açılabilmektedir de… Eskiden Atatürk aleyhinde tek kelime edilemezdi. Edecek olanlar da içinde tutmak zorunda kalırlardı. Çünkü baskı vardı. Fakat AKP ile birlikte bu baskı biraz kırıldı. İnsanlara ideoloji de taşınmaya başlandı AKP tarafından. Bunun ne kadar başarılı ve kalıcı olacağı ayrı bir konudur ama 2002 öncesindeki gibi de değildir durum. Anadolu’da eskiden insanlar memurlardan ve askerlerden korkup takiye yapabiliyorlardı. Şimdi de yapıyorlar. Whatsapp’ta türbanlı öğretmenler milli bayramlarda yalandan Atatürk paylaşımı yapıyorlar. Neyse, demem odur ki karşı tarafın Atatürk konusunda muhafazakarların ellerini rahatlatan hamleleri olmaktadır ve okulda bu büyüye kapılan genç insanlar oy tercihlerini okulun beklediği gibi yapmamaktadırlar bazen. Atatürk tarihte kalmış ve herkesin üzerinde fikir birliği içinde olması gereken bir konu başlığı değildir. Atatürk günceldir. Günümüzdeki siyasi kavgaların da bir tarafı ve uzantısıdır. Ama hala çocuklukta insanlar bu büyüye maruz kalmaktadırlar. Bu yüzden CHP’ye oy verenlerde ve aslında AKP’ye oy verenlerde de bazen hayret etme duygusu yaşanmaktadır.

KÜRTLER

Atatürk’ün bir yanı laiklik ise diğer yanı da Türk milliyetçiliğidir. Fakat bu milliyetçiliğin TR’de asla kapsayamadığı, çok kalabalık sayılara ulaşan bir Kürt nüfusu vardır. Bu insanlar cumhuriyetin ilk yıllarında o kadar politik insanlar değillerdi fakat sonra 30, 40 yılda bu insanlar politikleşmişlerdir ve artık edilgen olmamaya başlamışlardır. Zaten şu vardır: TR’nin ortalama insanı Kürtleri sevmez. Onları küçümser. Çevresinde görmek istemez. Bu, benim için dünyanın en net şeylerinden biridir. İstisnalar kaideyi bozmaz! Ortalama insan dedik, bu ortalama insana CHP’li de MHP’li de girer. İP hakkında yorum yapmak istemiyorum. Bana göre onlar bir “toplumsal kesim” olarak değerlendirilecek bir topluluk değillerdir. İşte Kürtler ve onların hakları, duyguları söz konusu olduğunda CHP ve MHP arasında pek bir fark yoktur. Daha doğrusu CHP’liler ve MHP’liler arasında. Denilecektir ki PKK olaylarının bunda bir katkısı yok mudur? Onlar sebep değil sonuçtur bana göre. Asıl bu Türk milliyetçiliği olaylarının şu andaki duruma olan katkısından konuşmak lazım gelir. Düşünün Ordu CHP il başkanlığı toplantısını… Toplantıda herkes zalim PKK terör örgütüne atıp tutuyor ama birden bakıyorlar ki HDP ile CHP seçim ittifakı yapıyor. Bu insan evine gidip kolaylıkla oyunu amcasının oğlu, MHP’li Mevlüt’e verebilir. Veriyor da zaten. 2015’ten sonra TR’de siyasi dengeler CHP ve HDP’yi birçok alanda yakınlaşmaya zorlarken, tabanda çözülmesi mümkün olmayan bazı sorunlar vardır. CHP tabanı Kürtleri sevmez. Kavgada ilk vurana bakmak lazımdır. Bunun adını bu şekilde koymak zorundayız. Adlı adınca bir çelişkidir. Uzun süre çözülemez. Neler olacağını bilemiyorum. Bazı işgüzar sosyalistlerin bu iki kesimi birleştirmek gibi hayallerine gülüp geçiyorum sadece.

DİN

Din de çok zor bir başlıktır ve CHP’nin çelişkilerine çelişki takar. Yaşlı CHP’liler İslam’ı en iyi anlayan ve yaşayan insanın Atatürk olduğuna inanırlar. Oysa Atatürk’ün dini kaideler umurunda değildi. Onun ateist olduğunu yazan anı kitapları varmış. Ben okumadım ama buna pek inanmıyorum. Bir Osmanlı elitinin ateist şeklinde kendisini lanse etmesi imkansızdır. Ne yapar Osmanlı eliti? Atatürk’ün yaptığını yapar. Dinin etinden, sütünden, yününden faydalanmak ister. Özel hayatında umurunda olmaz din. Atatürk’ün farkı, onun üzerine siyasal olarak gitmesidir. Tamamen yok etmek üzere değil, elinde bir araca döndürmek üzere. Bizim cahil Halk TV Müslümanı ise bunu bilmez. Oruç tutar ama bakar ki Erzurumlu Ak Partililer Ramazan’da sokakta sigara içen adamı dövüyor… Onlardan soğur. Bakar ki genç CHP’liler oruç tutmanın çok saçma bir şey olduğunu düşünüyorlar ve o eylemle dalga geçiyorlar. Ne yapacak şimdi yaşlı CHP’li? Kafayı çok bulandırmayacak ve esnaf Müslümanlığa devam edecek. Ömrü boyunca bir “Atatürk kızı” olarak yaşamış emekli öğretmen Hanife hanım da asla bir ateist değildir. Emeklilikten sonra dini metinleri okumaya başlamıştır. Çocukları ve torunları için sık sık dua etmeye başlamıştır. Dua ederken başını örtmektedir. Başını örtmek, örtmemek gerilimi kendisi için artık dayanılmazdır. Başı kapalı bir insan olarak yakın çevresinde yeri yoktur ama kafasının içinde de bin tane düşünce gezmektedir. Oy tercihini değiştirmez ama yaşam tarzını giderek, azar azar, gizli gizli değiştirir. Bu kişi tvde Kuran okuyan Erdoğan’ı görünce durup bir düşünür. Başını açıp, hayatın anlamı olan “beğeni”nin sularına çılgınca dalmak isteyen genç türbanlı kadının çelişkileri de dayanılmazdır bu arada. Zaten o da yavaş yavaş bunu yapmaya başlamıştır. CHP ideologlarının hiçbirinin deklarasyoncu ateist olmasalar da dinin hiçbir kuralını takmadıklarına eminim.

Bu üç başlık CHP’yi çok zorlamaktadır.

CHP doğru dürüst bir siyasal mücadele yürütmese de kapalı toplum yapısı kendi kendisine çözüldüğü için toplumsal yaşamda her yere egemen olmaya başlamıştır. Büyükşehirlerde muhafazakar yaşam pek kalmamıştır artık. İlçelere de teknoloji sayesinde modern yaşam tarzı sızmaktadır. Gençler için ikincisi mutlak daha renkli, daha tercih edilesidir. Muhafazakarlığa hiç şans tanımıyorum. Türklerin koşar adımlarla bir CHP milleti olmaya doğru gittiklerini düşünüyorum.

Müteahhit Fenasi mi? Yarının en büyük CHP’lisinden bahsediyorsunuz. Onun için SIKINTI YOKTUR!           

siyaset kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Türkiye’nin Toplumsal Kesimleri 1: Ak Partililer – Sıddık Hoca’yla Duran Abi’nin İttifakı

Türkiye’nin toplumsal kesimlerini tek tek inceleyeceğim yazı dizime başlıyorum…

Önce Ak Partilileri inceleyeceğim. Sonra da CHP’lileri, MHP’lileri, Kürtleri ve Alevileri inceleyeceğim. En son da “Tuhafları” yani “Değişikleri” inceleyeceğim. Tutunamayanlar, aydınlar, okuyup yazanlar, anormaller olarak da kodlanabilir bu kesimler.

Ak Partililerle başlayalım? Kimdir Ak Partililer? Evlerinde otururlarken, her şeye muktedir olan Batı emperyalizmi tarafından palazlanan insanlar mıdır? Toplumsal kuralların Kuran ve sünnete göre yeniden dizayn edilmesini ve sonrasında zorun kullanılmasını arzu eden Müslümanlar mıdır? Hilafet e saltanatın tekrar ilan edilmesini isteyen insanlar mıdır? Bira, şort ve flörtü yasaklamak isteyen, bunları yapanı hapse atmak isteyen insanlar mıdır? İhale peşinde koşan, tek gündemi rant elde etmek isteyen insanlar mıdır? Başını geleneksel tarzda kapatan, kimseye karışmayan, Alevi komşusuna Muharrem ayında aşure götüren, Rum komşusunda yılbaşında hindi ikram eden, Yahudi komşusunu cumartesi rahatsız etmemek için radyosunun sesini kısan, güler yüzlü Suat teyze midir? Kimdir bu Ak Partililer?

Bu yazı dizisine başlarken TR’de sınıflar mücadelesi olmadığını, onun yerine yaşam tarzı mücadelesi olduğunu ve son yıllarda görünür olan kimlik mücadelesi olduğunu düşündüğümü belirtmek isterim. En büyüğü yaşam tarzı mücadelesi ama…

YAŞAM TARZI MÜCADELESİ

1800’lerle başlayıp hala devam eden bu hazreti yaşam tarzı mücadelesinin bir tarafını temsil eder Ak Parti ve ona oy veren Ak Partililer! Bunun ne kadar bilinçli, ne kadar gönüllü, ne kadar kararlı, ne kadar “adil” olduğunu ele alacağız…

1800’lerde bu topraklarda gelişkin Batı medeniyetine öykünen insanlar ortaya çıkmaya başladı. Bunlar öz itibariyle ve ilk başlarda askeri ve teknik gelişmeleri referans alan kesimlerdi fakat giderek Batı’nın yaşam tarzı da gözetilmeye, beğenilmeye ve adapte edilmeye çalışıldı. Fakat Osmanlı toplumu yani bugünkü TR toplumu esas itibariyle bir Doğu, bir İslam toplumuydu. Araplar neyse de Türkler İslam’ı benimsemeden önce göçebe yaşayan ve gelişkin bir kültüre sahip olmayan bir halktı. Kaba kuvvetle Viyana’ya kadar gidebildiler. Kaba kuvvetleri yetmemeye başlayınca gerilemeye başladılar ve sahip olmadıkları gelişkin kültürün dezavantajlarını hala çekiyorlar. Batı’ya göre noksan olan bu şeyler Türkleri ne yapacaklarını bilemeyecek halde bıraktı. Bana göre de hala bu durumdalar. “Huzur” romanındaki Mümtaz karakteri gibi eskiyle yeni arasında ne yapacağını bilemeyen bir vaziyetteler.

Tarafları adlandırmak konusunda problem yaşıyorum. Batıcı/Doğucu… Modernci/Gelenekselci… Batıcı, Doğucu diyelim bütün eksikliğine rağmen… Batıcıların zirvesi Atatürk ve onun kurduğu cumhuriyettir. Bu arada bu kavganın İstanbul’da bürokrat/asker/organik aydın veya devletin memuru olarak taşrada bulunan topu topu 10, 15 bin kişi arasında verildiğini de eklemeliyiz. Halk bu kavgada etkin değildir ve genelde güçlünün yanında durur. Bazen sopayla. Bazen onursuzca. Nadiren de olsa ideolojik olarak…

Bu 10, 15 bin kişi arasındaki mücadelede Atatürk büyük bir üstünlük sağlamıştır. 1. Dünya Savaşı olmasaydı bu fırsatı bulamazdı. Bir şeyler, bir şeyler olmuştur ve Atatürk elinde büyük bir güç bulmuştur. Ve bayağı zorlamıştır yaşam tarzı konusunda. Fakat eklemek şarttır ki bu düşünceler Atatürk’ün özgün düşünceleri değildir. Ondan önce başlamış bir süreç ve epeyce alınmış yol vardır. Zaten ben Jön Türkler, İTC ve Kemalistler arasında süreklilik olduğunu düşünürüm.

Bu Batıcıların karşısında her zaman birtakım “Doğucular” yani Batılı yaşam tarzını istemeyenler çıkmıştır. İşte Ak Parti’nin ideolojik kökenlerinde bunlar vardır.

Bu kesimler halkın geriliği sayesinde dine referanslar yaparak her zaman kolayca taraftar bulabilmişlerdir. Seçimlerde hep kazanmışlardır. Yani bunları birleştirip ayakta tutan şey büyük oranda din olmuştur.

HANGİ DİN?

Gelelim Sıddık Hoca’ya. Bugün Türkiye üzerinde toplumsal kuralların Kuran ve sünnete göre dizayn edilmesini, bunlara uymayanlara yaptırım uygulanmasını, yani “şeriatı”, yani Arap yarımadası tipi yaşam tarzını savunan, arzu eden, bunun için mücadele eden kaç kişi vardır? Bunların yüzdeleri konusunda arkadaşlarımla hep konuşmuşumdur. Ben %2 derim. Fakat Ak Parti’nin ideologları bu insanlar arasından seçilir. Ak Parti bir ideoloji partisidir. Rant ikincil olarak elde vardır bana göre. Bu insanları Sıddık Hoca diye kodlayalım.

Bununla birlikte anketlere falan baksanız insanlar kendilerine “Müslüman”, “inançlı” falan diyeceklerdir. Önemli bir bölümü namaz kıldığını falan öne sürer. Bunlar külliyen yalandır. TR halkı radikalleşmek, ölümüne mücadelelere girmekten kaçınır. Hiçbir zaman öyle bir halk olmamışlardır. Bugün hakkında olur olmaz bir sürü efsaneler sıralanan Kurtuluş Savaşı denen olayda bile ne yapıldıysa sopayla ve askeri hiyerarşiyle yapılmıştır. Radikalleşmek istemeyen milyonları, Sıddık Hoca tavlayabilmektedir. Mesela çarşaf, sarık, cübbe, sakal gibi şeyler kıyamete kadar “radikal” kalmaya mecburdur. Hiçbir zaman toplumun “normali” olamazlar. “Tik Tok” sayesinde türban bile müthiş bir irtifa kaybetmektedir ki Tik Tok’ta fenomen çarşaflılar bile vardır! Neyse, bu ciddi bir yazı. Elbette Tik Tok tek başına bir şeyin sorumlusu değildir. Kapalı toplum yapısı hızla düşmektedir ve insanların (kadınların) doğasında çakılı olan, asla müdahale edilemeyecek olan beğenilme dürtüsü artık kabına sığmaz olmuştur.

Sıddık Hoca ideolojiktir. 1923’ten sonraki her muhalefet hareketinde yer almıştır. Yapılan dönüşümleri asla sineye çekmemiş, asla kabul etmemiştir. Tarihsel referansları güçlüdür. Toplum ileri, gelişmiş bir toplum değildir ve kolaylıkla ona kanar. Sıddık Hoca’nın bu topraklarda asla tutmayacak olan şeriat hayalleri yaşam tarzı kavgasının dinamikleriyle buluşmuş ve Sıddık Hoca nihayet iktidara gelmiştir.

Tek başına mı?

Bir ortağı vardır Sıddık Hoca’nın. O da Duran Abi…

DURAN ABİ

Birçok yazımda bu Duran Abi’den bahsettim. Ak Parti’nin esas omurgası Duran Abi’dir. İç Anadolu ve Karadeniz’in orta sınıflarıdır Duran Abi. Marmara ve Ege’de de bulunurlar. Doğu Anadolu’nun Türk nüfusu içinde de vardırlar. Kürt coğrafyasında yoklardır ama oralardan ittifak unsuru bulabilmektedirler. Esas olarak İç Anadolu ve Karadeniz’in sahibidirler. Seçimlerde bu iki bölgede üstünlük sağlayanların tüm TR’yi aldıkları görülmüştür. Çünkü büyükşehirlerdeki insanlar da Duran Abi’nin etkisi altındadırlar.

Duran Abi, Sıddık Hoca gibi asla bir şeriatçı değildir. Din kuralları zorla uygulatılmaya kalkışılsa ilk olarak Duran Abi itiraz eder. Bazen gizli bazen de açıktan içki içer. Keraneye falan da gider Duran Abi ama yolda el ele dolaşan iki genç insan görse hoşnut olmaz. Okumaya, kitaba, kitabi laflar edene yabancıdır. Cahildir, cahillik övgüsü yapar. Ticarete çok meraklıdır. Zaten bunu becerebiliyorsa Duran Abi olur. Duran Abi’nin bir de çekinceleri vardır. Açıktan içki içen, flört eden, başörtüsü takmayan, okuyan insanlar veya işte Aleviler, Kürtler, CHP’liler mutlaka iktidardan uzak tutulmalıdır. Hepsi PeKaKa’lıdır onun için. Bunu içgüdüsel olarak sezer Duran Abi. Onlara karşı en geniş ittifakı kurar. Atatürk’e küfür etmez Duran Abi. Aslında oldukça çelişkili yanları vardır. Neden muhafazakar olduğunu bir türlü ifade edemez. Sezer ve konum alır.

Duran Abi maddi ve manevi iktidarı için politikleşir. Alt kesimlere siyaset aktarır ve onların oy tercihleri üzerinde belirleyici olur. Maddi olarak asla tarumar olmaz Duran Abi, olursa Duran Abilik mertebesinden marabalık mertebesine iner. Doğucuların o dönemdeki partisinin il ve ilçe başkanları mutlaka iyi para kazanan Duran Abiler arasından seçilir. Yukarıdaki her ama her siyaseti alır, yutar ve aşağıya aktarır. Bunun istisnaları vardır. Barış Süreci’nde Kürtlere karşı yumuşatılmış söylemler geliştirildi ve mutlaka Duran Abi ilçe toplantılarında bunları dile getirdi ama içten içe inanmadı buna. Zaten bu süreç de kısa sürdü ve Cumhur İttifakı oluştu.

Duran Abi radikalleşmek istemez asla! Demirel ve Özal partileri aslında onun için biçilmiş kaftandı. Tam istediği oydu. O zamanlar Sıddık Hoca kendi küçük partisindeydi. Sıddık Hoca’nın radikal arzuları aslında Duran Abi’yi huzursuz eder.

MÜTEAHHİT FENASİ

Bu ittifakta bir de müteahhit Fenasi vardır. Lenin devrimden sonra “Şimdi yandık! Artık iktidarız ve bütün namussuzlar bizden yana olacak.” demiştir. Bu; rantçı, ihaleci kesim her iktidara yanaşacaktır. Bunlar her yerdedirler. Bunları karşına alıp mücadeleye girişmek için TR’nin ideolojik olarak birbirine benzer insanlardan oluşması şarttır. İktidarlar ideolojik dönüşümlere odaklandıkları ve desteğe ihtiyaç duydukları için bu rantçı kesimi ürkütmek, kaçırmak istemezler. Bunu arzulasalar bile istemezler, yapamazlar. Mutlaka Sıddık Hoca haram yemeyi doğru bulmuyordur. Bu arada haram yemek derken bir işçi çalıştırıp ona maaşını gününde ödemek helaldir onun için. Sıddık Hoca rüşvet ve rantın üzerine gidemez. İktidar olmanın getirdiği ihtişamlı yaşamdan da geri durmaz yalnız. Duran Abi ile Fenasi’nin arası çok iyidir. Bunlar paslaşırlar. Aralarındaki fark Duran Abi’nin biraz ideolojik yanının olmasıdır. Yarın CHP veya İP veya hatta HDP iktidar olsun bu Fenasiler onlara da onların argümanlarıyla yaklaşmaktan geri durmayacaklardır. Bu partiler de “ilk olarak” Fenasilerle mücadele etmeyi gündemlerine almayacaklardır.

SORUN

Ortada ciddi bir sorun vardır yalnız. Sorun ideolojiktir. TR’de kapalı toplum hızla çökmektedir. İletişim olanakları sayesinde insanlar TR’nin her yerinde haber, görüntü almaktadırlar. Herkesin yaşam tarzı herkesin gözü önündedir. 1980’li yıllarda Duran Abi’nin ilçesi Bayat’ta İstanbul Kadıköy’deki yaşamı görmüş hiçbir genç yokken bugün onu gören ve ona öykünen gençlerle doludur Bayat. Sıddık Hoca’nın büyük projesi “dindar nesil” projesi çökmüştür. Din, modern zamanların ve genç insanların ihtiyaçlarına cevap verememektedir. Din her zaman kendisini uyarlamayı bilmiştir. Belki bu yeni duruma da uyarlayacaktır ama o zaman işte Sıddık Hoca koluna dizlerine dayayıp kara kara düşünecektir. Benim ironik bir şekilde ifade ettiğim “CHP iktidarı hayırlı olsun!” cümlesi bu duruma işaret etmektedir.

Batıcılar kazanıyor. Türkler bir CHP milleti olmaya doğru hızla gidiyor. Belki birkaç seçimi daha Ak Parti veya onun devamı olduğu iddiasında olan başka bir parti kazanır ama ideolog Sıddık Hoca’nın elinde avucunda olanlar hızla akıp gitmektedir. Duran Abi adapte olma kabiliyetine sahiptir. Fenasi içinse zaten SIKINTI YOKTUR!          

siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

PSG-Münih Maçında Tanıklık Edeceğimiz Tarihler

*Şampiyonlar Ligi demek Real Madrid demektir. 13 şampiyonlukları vardır. Sonra 7 kupayla Milan gelir. Geçen sene Liverpool 6 yaptı. Bayern bu sene alırsa o da 6 olacaktır ve Milan’ın ikinciliği iyice tehlikeye girecektir.

*Son 44 senede Fransızların sadece dört kere finale gelebildiklerini görüyoruz. 1976’da St. Etien, Bayern Münih’in karşısına çıkıyordu. 1991 yılında komünizmin son başarısı olan Kızıl Yıldız şampiyonluğunda, finalin diğer tarafında Marsilya vardı. 1993’te nihayet Fransızların tek şampiyonluğu geliyor. Underdog Marsilya, süper güç Milan’ı yeniyordu ve bu Şampiyonlar Ligi adıyla düzenlenen ilk turnuvaydı. O Marsilya şike yaptığı için kendi liginden düşürüldü ama ŞL’sine bir şey olmadı. Fransızlar en son 2004 yılındaki meşhur underdoglar senesinde finale çıktılar. Monaco’ydu ve Mourinho’nun Porto’suna yenildiler.

*BAE sermayesi destekli PSG, yedi, sekiz yıldır inanılmaz paralar harcıyordu. 2015 yılında 250 milyon Euro’ya Neymar’ı ŞL şampiyonluğu için aldılar. Nihayet final geldi. Sevmiyorum böyle takımları. Kendi tarihsel büyüklükleriyle büyük olan takımları seviyorum. PSG’ye süper güç kılan diğer bir faktör de M’bappe’dir. 21 yaşında ve 130 golü var. Gelecek M’bappe’nindir. Messi ve Ronaldo sayılarına ulaşma ihtimali olan (bence aslında yok) tek futbolcu odur şu anda.

*En son 2013’te şampiyon olan Bayern, Guardiola’yla şampiyon olmayı çok istedi ama 10. haftada falan emanetçi olarak gelen TD’yle finale geldiler.

*2012’de emanetçi TD Di Matteo Chelsea ile ŞL almıştı. Sonraki sene kovulmuştu. 2000 yılında da emanetçi Del Bosque Real Madrid’e ŞL kazandırmıştı.

*Daha önce final görmemiş bir takımın finale çıkması en son geçen sene yaşandı. Tottenham başardı bunu. 2008’de finale ilk kez gelen Chelsea’nin yaptığını bir başarı olarak görecek miyiz? Milyar euro’luk bütçesiyle PSG’nin yaptığını başarı olarak görmüyorsak onu da görmeyeceğiz. O halde geçen seneden sonra ilk kez finale çıkan takım görmek istiyorsak 2004 yılına gideceğiz ve Monaco’ya bakacağız.

*Süper güç olmayan bir takımın ŞL’de finale çıkmasına gerçekten şaşırırım. Zaten bu, 20 yılda bir oluyor.

*PSG çok şanslı bir kura çekti.

*Bu sene Barcelona’nın sekiz yemesi de birçok ilginç istatistik barındırıyor. En son 1946’da sekiz gol yemişlerdi. ŞL eleme aşamalarında böyle bir sonuç yok zaten. Üç sene üst üste büyük travmayla ŞL’den elenmeyi de hiçbir süper güç yaşamamıştır.

*Messi veya Ronaldo’nun olmadığı yarı final en son 2005 yılında yaşanmış.

*Bayern Münih en son şampiyon olduğunda Lewandowski sahadaydı ama karşı takımdaydı. Dortmund’daydı.

*Lewandowski finalde gol atarsa bütün maçlarda gol atmış ilk oyuncu olacak. Grup aşamasında bir maçta oynamadığını ve çeyrek finalden sonra tek maç oynandığını hatırlatalım. 10 maçta gol atmış olacak. Ronaldo da 2014’te ve 2018’teki sezonlarda 10’ar maçta gol atmıştı. Büyük iş!

*Lewandowski 68 golle, 71 gollük üçüncü Raul’un ensesine yapıştı. Bu arada beşinci futbolcu 65 golle Benzema’dır. Messi’nin 0,80’lik gol oranını geçen tek futbolcu 50’li yıllardan Di Stefano’dur 0,84. Ama burada haticeye değil neticeye bakılır. Ronaldo 130 gol, Messi 115 gol. ŞL demek Ronaldo demektir.

*Ronaldo Real Madrid’teki ilk senesinden sonra ilk defa çeyrek final göremedi. O zaman da Lyon’a elenmişlerdi. Lyon’un gollerinden birini şimdiki takım arkadaşı Pjanic atmıştı.

*Ronaldo’nun Messi’yi asist sayısında geçtiği tek turnuva ŞL’dir. 40’a 35.

*Neymar finalde gol atarsa iki farklı takımla finalde gol atan ikinci futbolcu olacak. Diğerinin kim olduğunu söylemeye gerek yok.

*Neymar, Atalanta maçında 16 driplingle rekor kırdı. Rekoru egale etti. Diğerinin kim olduğunu söylemeye gerek yok.

*Yarı finale İngiliz veya İspanyol takımlarının ulaşamadığı en son sezon en az 20 sene öncedir.

*Daha önce bir Fransız Alman finali yaşanmadı.

*Bence maç ortada. Bana göre ortada olan en son final 2008 yılındaki Chelsea-Manchester United finaliydi.

*25 yaşındaki Kingsley Coman sekiz şampiyonluğa sahiptir çünkü hep PSG, Juventus ve Münih’te oynadı. Bir de ŞL’si olabilir.

*Her şeyi kazanmış futbolcular Real Madrid ve Barcelona’nın İspanyol oyuncularıdır.

*Sahada, 100’ün üzerinde ŞL maçı oynamış iki futbolcu olacak: Nooyer ve Müller.

*Üst üste kazanma rekoru Bayern ve Real’dedir ama bu iki takım iki farklı senede bunu başarmışlardır. Bu sene Bayern yine 10 maç üst üste kazandı. Finali kazanarak alırsa bütün maçları kazanarak şampiyon olan ilk takım olacak. Pandemi’den dolayı çeyrekten sonra tek maç oynandığını ekleyelim. Belki 50’li yıllarda falan bunu yapan vardır.

*Normalde final İstanbul’da olacaktı. Seneye olacak. O maça gidebilmek için elimden gelen her şeyi yapacağım.

*Üç farklı takımla ŞL kazanan Seedorf olduğu yazılır ama Etoo da 1999’da Real Madrid’le grup maçlarına çıkmıştır. Sonra ikinci devre Mallorca’ya gitmiştir. Olsun alın teri var sonuçta.

*M’bappe gol atarsa hem Dünya Kupası finalinde hem de ŞL finalinde gol atan ikinci futbolcu olacaktır. Zidane’dan sonra. Belki daha eskiden atan vardır. Eskiden varmış. Bir de Mancukiç varmış bu arada…

Futbol kategorisine gönderildi | Yorum yapın

“Ayaşlı İle Kiracıları” Roman Eleştirisi

Türkiye’de “aydın” kime denir?

Osmanlı Devleti’ne kadar gitmemiz gerekmektedir. Bu topraklarda Batı Avrupa’daki gibi iktidardan, devletten bağımsız düşünsel faaliyetler gerçekleştiren bir zümre pek gelişmemiştir. “Pek” diyoruz çünkü böyle bir zümre II. Abdülhamit’e karşı girişilen Meşrutiyet kavgasında vardır. Yeraltı faaliyetlerini de dağlara çıkıp silahlı mücadele etmeyi de kapsayan bir dönemdir bu dönem. Talat Paşa’nın “Biz II. Abdülhamit’i, 200 kişi devirdik.” şeklinde bir cümlesi vardır. Düşünsel faaliyet gerçekleştirerek siyaset yapan bu 200 kişi ilk “aydın” topluluğu sayılabilir ve de işte, cılızdırlar. Toplumla organik bağları yoktur. İstanbul’da ikamet eden ve ülke yönetiminde söz sahibi olan o meşhur 5000 kişilik bürokrat zümresinin bir rengidirler, bir yorumudurlar. Bunlar “hürriyet”i getirmişlerdir ama aslında şikayetçi olunan mesele karar alma mekanizmalarında Abdülhamit’in kimseyi bulundurmamasıdır. Zaten İttihat ve Terakki denilen kesim hemen iktidarı alamamış, almamıştır çünkü ne yapacaklarını çok bilmezler. Sonra Enver Paşa çılgınının saçma ve trajikomik bir hamlesi (Bab-ı Ali Baskını) sonucunda iktidarı almışlardır. Enver Paşa, şu anda metruk olan uzunca bir süre de Cumhuriyet gazetesinin mekanı olan binadan beyaz bir atla Bab-ı Ali’ye inmiş ve iktidarı eline almıştır. Aydınlar iktidara nihayet gelmişlerdir…

1900’lerin başlarında başlayarak “aydın” denen zümrenin bu topraklarda her zaman devletle organik ilişkileri olduğunu görüyoruz. Bunların neredeyse tamamı asker veya bürokrattır. Bu insanlar İTC ile başlamışlar ve Cumhuriyet yönetimiyle devam etmişlerdir. Yaşları yetenler Demokrat Parti’nin de “adamı” olmaya devam etmişlerdir. Bu “aydınların” kafalarında elbette siyasi modeller vardır. Hepsi Türk milliyetçisidir. Anadolu’yu Türkleştirmek bunlar için en önemli hedeflerden biridir. Yaşam tarzı anlamında tahminimce %80 oranında modern, Batıcı yaşam tarzı taraftarıdırlar. Eskiye dair ne varsa tasfiye etmeyi düşünenlerden biri Atatürk olduğu ve de Atatürk çok etkili, güçlü bir kişilik olduğu için büyük çoğunluğu böyle düşünmese de böyle düşünüyormuş gibi görünmüşlerdir.

Burada akıllara sosyalist aydınlar gelebilir. Bu namuslu insanlar namuslu bir ideal peşinde koşmuşlardır ama bunların sayıları da etkinlikleri de oldukça azdır. Devlet kademelerinde zaten yer bulamamışlardır. Bulanlar da Sevket Süreyya Aydemir gibi dönerek ancak yer bulabilmişlerdir.

Ve bu aydınlar edebiyat üretmişlerdir… Evet, Türk edebiyatının ilk dönem eserlerini verenler büyük çoğunlukla bu dönemin maaşlı aydınlarıdır. Yakup Kadri, Halide Edip, Reşat Nuri, Ahmet Mithat, Mahmut Şevket, Peyami Safa falan hep devletten maaş alan “aydınlardır”.

Bunların eserlerini küçümsemiyorum kesinlikle. Bu insanlar çok iyi eserler ortaya koymuşlardır. Hatta direkt olarak dile getiremediği politik eleştirileri romanlar yoluyla dile getirmeye çalışmışlardır da… Bugünkü yazıma konu olan “Ayaşlı İle Kiracıları” adlı romanı çok beğendim. Bu kitabın yazarı Mahmut Şevket Esendal’dır ve Esendal, sıkı durun, 1942-45 yılları arasında CHP Genel Sekreterliği yapmıştır. Yani en tepedeki pozisyonlardan birine getirtilmiş bir insandır. Vikipedi’ye göre de kendi isteğiyle bu görevden ayrılmış ve edebiyata yoğunlaşmıştır. Yani o aralar İsmet İnönü’ye bir şeyler olsaydı ülkeyi yönetebilecek bir inşadı.

Bakalım ne yazmış bu “ikinci adam”?

Romanda ilk olarak üsluba dikkat çekmek isterim. En iyilerinden biri olabilir. Dili bu kadar sade (olumlu anlamda), akıcı ve sevimli kullanabilmek herkesin harcı değil. 1934 yılında yazılan bu roman için dil kullanma becerisi için kusursuz diyebiliriz. Bunu mutlaka belirtmemiz lazım.

İkinci olarak romandaki “doğallık” karşımıza çıkıyor. Bu da dikkat çekici düzeyde. Karakterlerin replikleri, tepkileri ve bunlarla birlikte yaşanılanları tarif etmek için “doğal” kelimesini elimizde buluyoruz.

Toplumsal arka plana baktığımızda ise paha biçilemez değerde bir toplum analizi var elimizde. Romanda açıkça bir zaman dilimi de bir mekan da telaffuz edilmiyor ancak biz romanın 1930’ların başında Ankara’da geçtiğini anlıyoruz. Harf Devrimi yeni olmuştur. Bu dönemin Ankara’sı TR’nin kaderine hükmedecek bir yerdi. Yeni rejim kurulmuştu. Güç biriktirmişti ve artık elzem gördüğü dönüşümleri gerçekleştirmeye başlamıştı. Elbette burada bu dönüşümlere muhalefet edecek kişilikli bir halk yoktu, olsa olsa o 10 bin aydından birileri muhalefet edecekti. Bu anlamda yazarın Türkiye toplum analizi yerindedir. Karakterler yeni döneme, onun radikal denebilecek dönüşümlerine büyük bir direnç göstermezler. Edilgendirler. Hele hele zor mekanizmasıyla gündeme getirilen dönüşümlere hiç laf eder gibi değildirler. Ancak onların da elbette bir kendi gündemleri vardır…

İşte romanda bu büyük politik dönüşümlerden daha çok, bu dönüşümlerin nesnesi olan sıradan halkın gündelik yaşantısından esintiler görüyoruz. Ayaşlı İbrahim Bey’in oda oda kiraya verdiği apartmanında onlarca insan yaşamaktadır ve bunların gündelik koşuşturmacaları romanımızın konusudur. “Yüzyıllık Yalnızlık” romanı en arkada bir “karakterler ağacı” verir. Okumayı kolaylaştırsın diye… AİK için de ben internetten bir karakterler çizelgesi çıkarttım ve romanı onunla beraber okudum. Apartmanda kalanlarla birlikte onlara ziyarete gelenler ve hatta hiç orada bulunmayanlar dahil 30, 40 tane karakter var. Bunlar bir iki sayfa karşımıza çıkıp bir daha görünmemek üzere yok olabiliyorlar. Bunların işlevsiz olduğu duygusuna hiç kapılmadım çünkü her biri bize toplumsal analiz adına çok değerli şeyler sunuyorlar.

Amerikan bağımsız sineması tadında bir romandı yani. Sıradan insanların, gündelik yaşantılarından hareketle büyük politik meselelere dair de ipuçları elde edebiliyoruz. Yeni rejim ile halkın arasındaki kopukluk bunlardan en önemlisi. Ama hep böyle olmuştur zaten. İddia ediyorum, TR’de etkili, güçlü, kararlı bir asker bu topluma her şeyi yedirebilir…

Romanda dikkat çekici bir diğer yan da romanın genel atmosferine sinmiş olan umut ve mutluluk duygularıdır. Gerçekten de öyle… Mizantropik romanları çok seven ben, eğer eser başarılıysa böyle insancıl eserleri de sevebilirim. Çünkü ben de her insan gibi bir çelişkiler yumağıyım. Aslında romanda fena denilebilecek şeyler de oluyorken, o mutlu, umutlu atmosfer hiç kaybolmuyor. Düşman olabileceğiniz bir karakter pek çıkmıyor. O kısa zaman diliminde sanki siz de Ayaşlı’nın apartmanında kalmış ve o insanlarla bağ kurmuş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bu da bir başarı olsa gerek. Akıllara “Piyano Piyano Bacaksız” filmini getiriyor…

Okuyunuz, okutunuz…

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Bayılırım

*Diş çektirmeye.

*Taşınmaya.

*Ağır türkülerle dibi bulmaya.

*Ölesiye yorulmaya.

*Tayin istemeye.

*Sıcaktan yanıp kavrulmaya.

*Hareketli türkülerle coşmaya.

*Korku filmlerine.

*Anlaşılmaz sanat filmlerine.

*Soğan karamelize etmeye.

*Şehir değiştirmeye.

*Endoskopi yaptırmaya.

*Çok ince maydanoz doğramaya.

*Kuyruk, iç, tere, sıvı, zeytin, doymuş, doymamış yağa.

*Üç beyaza yani un, tuz ve şekere.

*Süper takımların süper başarılarına.

*Serseri erkek etkinliklerine.

*Mazot, sinek ilacı, tiner, boya kokusuna.

*Sanayiye gitmeye.

*İnsanlara bazı efsanelerin aslında tırt olduklarını göstermeye.

*Saçma isteklerde bulunan insanları reddetmeye.

*Domuz, sıçan, akrep, yılan, maymun, eşek gibi insanların aşağıladığı hayvanlara.

*İnternetten reklam gelmesine.

*Her türlü yeni teknolojik gelişmeye.

*İsim deformasyonlarına. Kubu Zekirdemiz.

*Kelime deformasyonuna dayalı iğrenç esprilere.

*Yaşlıları sarsmaya.

*Bayram mesajlarına cevap yazmamaya.

*Gençleri eşeğin şeyine sokup çıkartmaya.

*Serum yemeye.

*İrrasyonel jestlerle mücadele etmeye.

*Sohbet etmek isteyen tanımadığım kişilere soğuk davranmaya.

*Çocukları tröllemeye.

*Apış arasına bira şişesi alıp araba sürmeye.

*Liste yapmaya.

*Kıyaslama yapmaya.

*Genelleme yapmaya.

*İstatistiklerle haşır neşir olmaya.

*Katıksız gerçekçiliğe.

*Sanat eserleriyle sarsılmaya.

*Otelde kalmaya.

*Paralı konserlere.

*Bir şeylere isim takmaya.

*Kötü bir yer de olsa yeni bir yer görmeye.

*Küçük çocuklara zor kavramları açıklatmaya: En az, ılık, cimri, korkunç, esnemek, taşıt, sahtekarlık…

*Kendi klişelerime.

nitelikli goygoy kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Baran Doğan 100 Temel Eser

Son bir senedir hayatımdaki en verimli okuma dönemimi yaşıyorum. Bu sürede 50, 60 kitap okudum. Bu anlamda dünyanın birincisi Japonlardır ve onlar bir yılda kişi başı 25 kitap falan okurlar. Japonları geçtim, hedefim Cengiz Oktay’dır ama kimse Cengiz Oktay’ı geçemez.

Okuduklarımın çoğu romandı. Zaten roman okumak 15 senedir aklımda olan bir şeydi de iki, üç sene önce ancak sıra geldi bu hobiye. Roman okumak, kurmaca olmayan eserleri okumaya göre daha kolaydır. Ayrıca roman okumak hiçbir şeye benzemez. Gencer Ergünay’la anlaşamadığımız nice konulardan biri de şeyler arasında kıyaslama yapılıp yapılamayacağıdır. Ben şeyler, olaylar ve olguların “ayrı ayrı değerli” olduklarıyla pek ilgilenmem, her şeyi kıyaslarım. Sürekli nitelik listeleri yaparım. Bunları yapmayanları “zihinsel faaliyet tembeli” ilan ederim. Roman da hiçbir sanat dalına benzemeyen bir şey. “Sınırsızlık” aranıyorsa ona en fazla yaklaşılacak yer romanlardadır. Romanın insanın hayal gücünü uyarma potansiyeli hiçbir sanat dalında yoktur. Böyle düşünüyorum ve bu saptamayı yapıyorum. “Müzik ayrı değerlidir, sinema ayrı değerlidir, şiir ayrı değerlidir.” (biri hariç hepsine bayılırım) gibi kıyaslamamazlık yapmıyorum. Kıyaslıyorum ve romana altın madalyayı veriyorum.    

Elbette bir davar okuyucu olamazdım! Okumak eylemi çok özel bir eylemdir ve öylesine yapılmamalıdır. Hiçbir şey öylesine yapılmamalıdır da (bazı meslekler yapılabilir, haktır), okumak davar gibi asla yapılmamalıdır. 1800’lerde yapılabilirdi. O zaman okumaya değer eser azdı ve bir insan hayatında bunların altından kalkabilirdi. Şimdi ise başyapıt diyebileceğimiz kurmaca eserler de kurmaca olmayan eserler de hayli fazla. Davar okuyucu çok şey kaçırıyor.

Davar okuyucu olamazdım ve bir plan, program çerçevesinde okumalıydım romanları. Bu arada araya girelim aslında okumaya değer roman sayısı yukarıda yazdığım kadar çok çok değil. Okumaya değer roman sayısı taş çatlasa 300 falandır. Gerisi ortalama eserlere denk gelir ki bunlarla da vakit kaybetmemek yerinde bir seçim olur. Nasıl davar okuyucu olmadığıma nihayet gelelim: Kendime bir liste çıkardım. Mutlaka okumama gereken romanları belirledim. Eleştiri kitaplarını, internetteki Top 10, 20, 100 listelerini, Facebook üzerinden kendi yaptığım anketleri süzdüm ve mutlaka okumama gereken romanların listesini çıkardım. Nisan ayının başında yaptığım bu iş sonunda elimde 140 adet roman olduğunu gördüm. O zaman “Baran Doğan 100 Temel Eser” adıyla bir yazı yazmış ve bunları sıralamıştım. 140 tane olsa da “100 Temel Eser” klişesini kullanmıştım.

Nisandan bu yana listem gerçekten 100 esere indi an itibariyle… Şu anda okumayı planladığım 100 eser var. Pandemi sürecinde yine en ballı, börek yiyen meslek devletteki öğretmenler oldu. Kendilerine gıcık olmam artarak devam ediyor. Vasatlık anıt ağaçları, devletteki öğretmenler… Hem “evdekal”ma olanağı buldular, hem de paralarını, ekstra paralarını bile almaya devam ettiler. Devletteki öğretmenleri gömerim ama ne yapayım ben de o haklardan yararlanmak zorundayım. Yararlandım ve bu süreçte 30 roman okudum. Geriye kalan 10 romana ne oldu? Bir kere bazılarını şerefimle yarıda bıraktım. Saçma bir dik duruş var, kitap yarım bırakılmazmış! Affetmem, kitap sarmamışsa, o kitabı okumamak çok şeyden mahrum bırakacaksa beni, o kitabı okumak zorunda değilsem gözünün yaşına bakmam. Yarıda bıraktıklarım oldu. Listeden çıkarttıklarım oldu. Örneğin Hasan Ali Toptaş’ın tarzını beğenmedim, listedeki diğer kitaplarını çıkarttım. Hüseyin Rahmi’nin en önemli iki eserini okudum ve diğerlerini okumaya gerek olmadığına kanaat getirerek çıkarttım onları.

Bu şekilde 140’tan 100’e düşmüş oldum. Tabii canım Kindle’mdan bahsetmeden duramam. Normalde Kindle kurtuluş savaşımı bıraktığımı deklare etmiştim. Feysten yazılar yazarak basılı yayını devirip, Kindle’ı tek başına iktidara taşıyamayacağıma karar verdim çünkü insanlar muhafazakar. Bana neydi o zaman? 20 sene sonra kansız bir şekilde iktidara gelecek e-kitap okuyucu ve “Ben elime alıp oynamayı severim. Ben ellemeyi severim. Ben kitabı koklamayı severim. Ben onu içime sokup, sonra da ona sarılıp yatmayı severim.” diyenler kalmayacak bir gün. Bu kesin bir şey. Ee, o zamana kadar bu devrimi yapmak için neden kasayım? Bana ne? Bira bardakları kurtuluş savaşından da vazgeçmiştim. Artık hiçbir kurtuluş savaşı veremem! Sadece anti-rakı harekette varım!

140’tan 100’e düştüm. Peki, sonra ne olacak? Eskiden yapmak istediğim meslek olarak film yönetmenliğini öne sürerdim çünkü en sevdiğim şey sinemaydı. Şimdi en sevdiğim şey edebiyat. O zaman? Roman yazarı olmayı öne sürmem gerekiyor. Sürüyorum da… En çok yapmak istediğim şey roman veya romanlar yazmak. İşte bu 100 eseri bitirince bu işe başlayabileceğimi düşünüyordum. Oysa o kadar da beklememe gerek olmadığına kanaat getirdim. Yaklaşık bir yedi, sekiz roman sonra Türk edebiyatındaki bütün önemli isimlerin bir veya birkaç en önemli eserini okumuş olacağım. Bu iş bitince roman çalışmama başlayabilirim diye düşünüyorum. Zaten genel olarak ne yapacağım kafamda belirli. Geriye kalan oturup disiplinli bir şekilde ayrıntılara odaklanmak. Film yönetmenliği ütopikti. Ayrıca kolektif bir iş olduğu için o kadar keyif de almazdım o işten. Kolektif işleri hiç sevmem zira… Roman yazmak ütopik değil. Yazarım, bazı dostlarımdan yardım isterim. Yayınlatamazsam kitapyurdu sitesinin herkese açık olan, sipariş verildikçe basılan sistemine yüklerim romanımı. Zaten yığınlar halinde okunacak ve beğenilecek bir eser olmayacak. Bu kesin fakat ben en sevdiğim şeyi yapmış olacağım. Yoksa bir Max Brod mu bulsam…

Bakalım bu 100 esere:

Aşk-ı Memnu
Mai ve Siyah
Ayaşlı ve Kiracıları
Sinekli Bakkal
Üç İstanbul
Hüküm Gecesi
Ankara
Bir Sürgün
Çingeneler
Sultan Hamid Düşerken
Sözde Kızlar
Bir Tereddütün Romanı
Yorgun Savaşçı
Esir Şehrin İnsanları
Esir Şehrin Mahpusu
Yol Ayrımı
Avare Yıllar
Baba Evi
Osmancık
Küçük Ağa
Mavi Karanlık
Güven
Tek Kişilik Ölüm
İnce Memed
Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana
Büyük Gözaltı
Bir Düğün Gecesi
Ölmeye Yatmak
Hayır
Üç Beş Kişi
Kaplumbağalar
Tırpan
Vatandaş
Tehlikeli Oyunlar
Korkuyu Beklerken
Bir Bilim Adamının Romanı
Gülünün Solduğu Akşam
Tante Rosa
Yürümek
Her Gece Bodrum
Kar
Kafamda Bir Tuhaflık
Sahnenin Dışındakiler
Mahur Beste
Aydaki Kadın
Suskunlar
Efrasiyabın Hikayeleri
Gece
Kinyas ve Kayra
Daha
Yalan
Hababam Sınıfı
Don Qıixote
Pilgrim Progress
Gulliver’s Travels
Ulysses
Brave New World
The Sound and the Fury
In Search of Lost Time
Moby Dick
War and Peace
The Divine Comedy
The Adventures of Huckleberry Finn
Alice’s Adventures in Wonderland
Pride and Prejudice
To the Lighthouse
Catch-22
Nineteeen Eighty Four
Anna Karenina
The Grapes of Wrath
To Kill a Mockingbird
Great Expectations
A Tale of Two Cities
Jane Eyre
The Red and the Black
For Whom the Bell Tolls
David Copperfield
Les Misearables
The Portrait of a Lady
The Idiot
Lord of the Flies
Emma
A Farewell to Arms
The Castle
A Clockwork Orange
Sons and Lovers
Fathers and Son
Oblomov
The Count of Monte Cristo
The Epic of Gilgamesh
The Odyssey
Zorba the Greek
Blindness
Seeing
Invisible Man
The Master and Margarite
And Quiet Flows the Don
The Gambler
Mother
Resurrection

Nisandan beri okuduğum romanlar içerisinde en çok; Masumiyet Müzesi, Hakkari’de Bir Mevsim, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, Peygamberin Son Beş Günü, Eylül, Puslu Kıtalar Atlası, Kürk Mantolu Madonna, Cevdet Bey ve Oğulları ve Benim Adım Kırmızı’dan etkilendim…

Şu anda roman Top 10’um da şu şekildedir:

Aylak Adam

Huzur

Yeraltından Notlar

Kara Kitap

İçimizdeki Şeytan

Anayurt Oteli

Masumiyet Müzesi

Kırmızı Pazartesi

Suç ve Ceza

İnce Memed

şeklindedir…

Görüşürüz…    

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Hobi Orospusu

Nedir bu?

Hikâyenin başlangıcına dönelim. Önce şerefimizle kabul edelim ki istisnaları yok hükmünde sayılabilecek düzeyde, bütün erkekler küfür ederler… Doğru değildir. Savunmuyoruz. “Hımm!” bile dedirtmeyen, saçma gerekçeler öne sürmüyoruz ama 2020 Ağustos, dünya, itibariyle durum böyledir. Bunun sorumluluğu tek başlarına şu anda yaşayan erkeklerde de değildir ama suçun failleri de onlardır.

Geçenlerde bizim Mülhitler Whatsapp grubunda (dört erkekten oluşur) ben bizim Gencer Başkan için “dostluk orospusu” deyimini kullandım. Sıklıkla bir yerlerden arkadaşları geliyordu ve kendisinde bir hafta kalıyorlardı. Daha sonra bir de “diyalog orospusu”nu kitlelere tanıttım. Her yerde, herkesle kolaylıkla diyaloga giriyordu. Yani sanat filmi karakterinin tam tersiydi. Sonra kendisi için bir, üçüncü orospuluk türü daha keşfettim ve bu üçüncüyü her zaman unutuyorum. Omen gibi bir şey oldu bu. Onun üçüncü orospuluk türünü de kendiminkini de hep unutuyorum.

Sonra benim için böyle tanımlar aradık. İlki hazırdı: İstatistik orospusu… Gerçekten de sayılara, istatistiklere çok önem veririm. Bazen wikipedia’nın başına geçer yarım saat, çeşitli konularda istatistikler araştırırım. Mesela Tanju Çolak’ın 260 maçta, 240 gol attığını yani 0,92 oranıyla dünyada birinci olduğunu biliyor muydunuz? Aslında 15 senedir oynayıp da 0,91 tutturan Messi birincidir bu arada.

İkinci orospuluk türü ise tarihe tanıklık etme orospuluğudur. Bu kelime artık rahatsız etmeye başladı. Onun yerine seks işçisini mi kullansam… Tarihe tanıklık etme seks işçisi… Olmadı! Zaten bu seks işçisi tabiri kadar saçma bir tabir görmedim. Feministlerle anlaşamadığım tek konu bu olmalı. Özellikle sporda zırt pırt tarihe tanıklık ederim. Bu artık bıktırıcı olmaya başladı. Üstüne üstlük bir de son maçta, son dakikada, son anda tarihe tanıklık etmeyi kaçırdığım anlar da sık oluyor. Sadece futbolda değil başka başka konularda da sık sık tarihe tanıklık ederim.

Üçüncü seks işçiliği türünü hep unutuyordum. Bu, vardı ve nokta atışıydı ama geçen günlerde aklıma getirdiğim “hobi seks işçiliği” benim için nokta atışının da nokta atışı oldu. Gelelim hobilere…

İnsanlar maddi olarak ihtiyaçları olmadığı halde emekli olmak istemezler… Sayısal’dan büyük ikramiye çıksa öğretmenlik yapmaya devam edeceklerini söyleyenler vardır… Evde yapacak bir şey bulamayanlar vardır!!! (Normalde Türkçede üç ünlem yan yana diye bir şey yoktur, etkiyi arttırmak için sıkça yapılan bu yanlışı ben de yaptım.) Para kazanmak, ev almak, ikinci ev almak, yazlık almak, market indirimlerini takip etmek milyonlarca kişinin hobisidir… Her şeyi anlamsız bulan insanlar vardır… Nesneleri ve şeyleri değil de diğer insanları hayatlarının odak noktası haline getiren milyarlar vardır…

Bu insanlar için üzülüyorum. Bunun sorumluluğu hayatlarını dolduran hobilerin yok olmasındadır. Hobiye yönelten şey de “merak duygusu” olduğu için, aslında merak duygularının körelmiş olmasındadır diyebiliriz.  

Kendimi şu hayatta en şanslı hissettiğim şey hayatımın hobilerle dolup taşmasıdır. Belki de bunun yerine bir arsa işine girseydim, yemeyip içmeyip evde sığır gibi yaşasaydım ekonomik olarak şu anda daha iyi olurduk…

Ama merak duygusu başa bela işte! Ve merak duygusu çalışarak geliştirilecek bir şey değildir. Tıpkı müzik kulağı gibi önce var olup olmadığı önemli olmaktadır. Sonra derecesi arttırılabilir. Merak duygumu tatmin etmek için bir hayat yetmeyecek, bunu biliyorum. Artık olduğu kadar.

Hep böyle değildi aslında. Yani eskiden bu kadar yoğun değildi. Normalde insanlar üniversite dönemlerinde ilgi alanlarında zirveyi görürler ve sonra evlilik, çoluk çocuk, geçim derdi, akrabaların dedikoduları derken giderek düşüşe geçerler. Ben ise üniversitede okurken bir sığırdım. Sonra adım adım açıldım.

Hep hobilerim vardı ve bunlar düşünce dünyamı kaplardı. Bakalım şimdi bunlara…

20 YIL ÖNCE

O zamanlar üç hobim vardı: halk müziği, Türk sineması ve Türk futbolu ağırlıklı olmak üzere futbol… Bu hobilerim için ziyadesiyle zaman ayırdığımı ve onlara çok emek verdiğimi söylemek isterim yalnız… Yani “öylesine” ilgilenmedim bunlarla. Halk müziğine o kadar emek vereceğime gitara emek vermiş olmak isterdim. Çünkü şu anda en sevdiğim enstrüman uzak ara gitar. Türk sinemasına o kadar emek vereceğime genel olarak “nitelikli” sinemaya emek vermiş olmak isterdim. (Sonrasında yapacaktım.) Futbol için bir şey diyemem çünkü bana göre hayatın en büyük renklerinden biri. Ne demiştik? Asla ve asla “Yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmam.” cümlesini kurmuyorduk! Asla! Bu cümleyi kuran benimle arkadaşlığı kessin! İnsan mal oğlu maldır, sık sık büyük hatalar yapar, bunlar için oturup ağlaması lazımdır…

10 YIL ÖNCE

10 yıl önce ise şu hobilerim vardı: sinema, futbol, müzik… Değişen şey şu oldu, sinemaya manyakça bağlandım. İyi, kötü her filmi izledim… Yüzlerce yazı yazdım. Hayatıma başka bir şey sokmadım. Genelde sevgilisizdim. Sadece sinema vardı. Futbol yine olmaya devam etti ve Türk futbolu yavaş yavaş devreden çıktı. Halk müziği yerine başka başka müzikler de devreye girdi. Sinemaya bu kadar vakit ayırmış olmak hayatımdaki en büyük pimanlıklarımdan birisidir. Kafamı seveyim! Ama yine de hobisiz, sığır adam olmak istemezdim. Hayatı anlamsız bulmadım hiç, hep güzel buldum. İnsanların hayranı olmadım ama insanların ortaya çıkardığı nesneler ve diğer canlı cansız varlıklar hep ilgimi çekti.

ŞİMDİ

Ne olduysa bu 10 yılda oldu. 10 yıl önce İstanbul’a gelmem mi acaba bunda etkili oldu? Mutlaka olmuştur. Şu anda hobilerimi saymaya kalkınca başım dönüyor. Önem sırasına göre sayayım o zaman:

  1. Edebiyat
  2. Seyahat
  3. Spor
  4. Mimari, arkeoloji
  5. Müzik
  6. Yeme, içme
  7. Özel olarak biralar
  8. Tarih
  9. Tarihsel siyaset
  10. Evrim, evrimsel psikoloji, insan (kadın, erkek) davranış bilimi (varsa böyle bir şey)
  11. Sinema
  12. Hayvanlar
  13. Ev restorasyonu, tamirat, tadilat, eşyalar

Durum budur. Şaka yapmıyorum. Bütün bu hobilerim için de emek veriyorum. Başım dönüyor. İradeyle hayatıma merak ettiğim şeyleri, örneğin felsefe, şaraplar falan almıyorum. Bakalım ne olacak…

Hobi orospusu olmayın da hobisiz insan hiç olmayın. Aslında bu, tavsiye edilecek bir şey değil, yukarıda belirttiğim gibi. Ne haliniz varsa görün, ne halim varsa göreyim…

İyi günler.

Diğer kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bir Burjuva Romanı

“Bakın, sanat devrimci olmalıdır falan demiyorum! Sanat devrimci olmak zo-run-da-dır!” Kemal Okuyan – Bir söyleşide…

“Roman ya sömürenin yanında, ya da yoksulların, ezilenlerin yanında.” Yaşar Kemal – Erdal Öz’ün “Yaralısın” adlı romanının ön sözünde…

“Sanat, roman yaşamdan güçlüdür.” Aynı kişi, aynı yerde…

“Sanat ne toplum için ne de sanat içindir. Sanat sanatçı içindir. Sanat bir bireysel faaliyettir ve esas itibariyle bireysel hazza hizmet eder. Sanatçının düşünce dünyasına göre de toplum için veya sanat için olduğu düşünülür ama belki de sanatçının bunlar umurunda değildir.” Baran Doğan – Kaavede…

Tahsin Yüce’nin “Peygamberin Son Beş Günü” adlı romanını okudum. Kemal Okuyan, yukarıdaki keskinliğiyle bu romanı bir “burjuva” romanı olarak değerlendiriyordur diye tahmin ediyorum. Romandaki karakterin öz Türkçe takıntısı vardı ve bu yüzden burjuva yerine “kenter” kelimesini kullanıyordu. Bu kenter kelimesi o kadar çok kullanılıyor ki bıktırıcı olması bir yana, Orhan Kemal romanlardaki tekrarların sevimli olması gibi bir süre sonra sevimli, tebessüm ettirici bir şey oluyor.

Bir kenter romanı… Yani, üretilen sanat eserleri mutlaka ve mutlaka bir ideolojiye hizmet eder. Esasında iki ideoloji vardır. Kenter ideolojisi ve işçi sınıfı ideolojisi. Bunlar savaş içerisindedir. Eğer bir roman işçi sınıfı uyanışını engellerse veyahut da ona hizmet etmezse o zaman o sanat eseri bir kenter sanat eseridir…

Yukarıda Baran Doğan’ın kaavede verdiği seminerde söylediği cümleye bakalım. O (ben) sanatın esas itibariyle bireysel haz için ortaya konduğunu düşünüyor. Ve sanat (folklör değil) aslında çok az insana hitap ettiği için ideolojiler üzerinde iddia edildiği kadar büyük bir etkisi yoktur. Zaten ortada bir ideoloji savaşı yoktur. Yani iki taraflı bir ideoloji savaşı yoktur. Aynı ideolojinin farklı farklı yorumları arasında bir savaş vardır. Yani Türkiye gibi birbirlerine benzemeye insanlardan oluşan ülkelerde. Büyük oranda homojen olan ülkelerde o bile yoktur. İşçiler değil ama işçi sınıfının çıkarını savunan insanların ideolojileri, çok kısıtlı bir zaman diliminde savaş diyebileceğimiz bir şey içerisinde bulundu. O anların dışında hep yok olmama mücadelesi verdi.  

Şu yukarıdaki paragrafa bakarsak, bu yazı da bir burjuva blog yazısı o halde. Kenterler gizli gizli bir toplantı yaptılar ve bana para teklif edip bu yazıyı yazdırdılar. Bu yazıyı okuyan milyonlar da Kurtalan’a devrim yapmaya giderken vazgeçip geri döndüler ve namaz kıldılar…

Bu dağınık girişten sonra kitaba odaklanmaya başlayalım…

Peygamber denince sanki dini bir kitapmış, dini şeylerden bahsediyormuş gibi algılanıyor. Tıpkı “Huzur”un İslami değerlerin ne kadar da dingin, dinlendirici bir şey olduğunu anlatan bir roman olarak algılanmasına benziyor bu durum. Tam tersi. “Huzur” huzursuzluğu anlatıyor, “Peygamberin Son Beş Günü” de bir devrimciyi ele alıyor.  

Roman post-modern üst-kurmaca hilelerine başvuruyor. Yani bu eserin aslında bir roman olup olmadığı giriş ve sonuç bölümlerinde bulanıklaştırılıyor. Bunu geçelim. Roman iki bölüme ayrılıyor. Birinci bölüde “peygamber” lakaplı “ünlü” devrimci ozan Rahmi Gülmez’in yaşamı anlatılıyor. Arkadaşı önce devrimci sonra kapitalist olan Fehmi Sönmez ile birlikte. Bu arada Rahmi Gülmez’in adını doğru yazıp yazmadığıma emin değilim. Kontrol edip düzeltmeyeceğim çünkü bu emin olamama halim romanın ruhuyla yani peygamberin sürekli önümüze konulan dandikliğiyle alakalı oldu. Elbette tuhaf bir karakter peygamber. Kendisine peygamber lakabı bir barda takılıyor. Marx’ın devrim teorisini oldukça “yalın”, “anlaşılır” ve “hümanistçe” anlattığı için (her gece) bir arkadaşı kendisine peygamber lakabını takıyor. Aslında peygamberler bu kadar naif insanlar değildirler de neyse…

İkinci bölüm ise romana ismini veren bölüm yani peygamberin son beş günü. İki bölüm de çok sarsıcı. Bu bölümlere sırasıyla geleceğiz.

SOL ELEŞTİRİLEBİLİR Mİ?

Kendi örgütlü solculuk deneyimime bakıyorum. Bu deneyim bilinç ve iradeden uzak idi. Bir “etkili arkadaşım” vardı. Bir gün bana peygamber gibi bir cümle kurmuştu. “Hayattaki bütün sorunların kaynağı üretim araçları üzerindeki özel mülkiyettir. Bu kalktığı zaman hiçbir sorun kalmayacaktır. Ve Marx işçi sınıfının bunu devrim yoluyla kaldıracağını bilimsel bir şekilde ortaya koymuştur.” Ben buna inanmıştım. Bu benim hatam çünkü yaşım da çok genç değildi. 31 yaşımdaydım. Bu işler için geç sayılır. Sonra bu etkili arkadaşım allem etti, kallem etti, ortamlar oluşturdu ve beni “örgütledi”. Yani beni kandırdı. Marx yaşarken ne evrim, ne arkeoloji, ne evrimsel psikoloji, ne jinoloji, ne teknoloji devrimi vardı. Dolayısıyla dünyadaki bütün sorunların kaynağı olan üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet kalktığı zaman bütün sorunların çözüleceğini iddia etmek mümkün değildir. Yani bana göre. Evet, birçok sorunun kaynağıdır. Kalksa çok iyi olur ayrı mesele. Ancak insanın bunu başarabilecek bir potansiyele sahip olmadığını düşünüyorum. Bunun bilimsel olarak “kanıtlandığı” da ayrı bir muamma. Kendim için Marx’ın, Engels’in ve Lenin’in neredeyse bütün eserlerini okumuş biri olduğumu söyleyebilirim. O arkadaşım öyle değildi. Böyle bir bilimsel kanıttan bahsetmek pek mümkün değil gibi. Bilimsel kanıttan kasıt nedir, sanırım orada sorun var ama o zaman bu bilimsellik bir kesinlik ifade etmişti ve rahatlamıştım açıkçası… Oh be! O arkadaşım tıpkı peygamber gibi, kulaktan dolma vasat bilgileri büyük bir öz güvenle bana iteliyordu. Daha sonra ben de tıpkı o arkadaşım gibi bir “etkili birey” oldum ve çok fazla insanı “örgütledim”. Ama kandırarak…

İnsanların devrimci mücadele içerisine girmelerinde “etkili birey”in yeri tartışılır. Öyle olmadığı ve insanların “ideolojiye” örgütlendiği öne sürülür. Ben tersini düşünüyorum. Kitapta da bunu buldum. Peygambere peygamberliğini veren şey karısı Feride’dir. Bu etkili kişi sıklıkla karşı cins de olur. O karşı cinse yaranmak için kişiler “örgütlenirler”. Örgütler bölündüğü zaman çiftlerden hangisi daha etkinse ikisi birden onun tarafını seçer çünkü etkin olmayan taraf evde sorun istemez! Çok yakışıklı olan peygamberin, fiziksel olarak çekici olmayan Feride’ye tutulması onu “farklı” görmesiyle alakalıdır. Kurduğu havalı cümleler, Almanca’dan yaptığı Marx çevirileri, bir Anadolu çocuğu olan peygambere farklı gelen tutum ve davranışları onu kendisine aşık ediyor. Aslında erkekler sapyoseksüel (dış görünüşten ziyade entelektüel birikime ilgi duyma) olmazlar. Erkekler için ilk olarak ve en çok fiziksel çekicilik önemlidir. Kadınlar içinse entelektüel birikim çekici olabilmektedir. Bu anlamda roman biraz inandırıcılık sorunu barındırıyor diyebiliriz.

Peygamber tamamen Feride’nin büyüsü altındadır. Evet, ondan önce bir devrimcilik merakı olmuştur ama bu merak ve düzey acınacak düzeydedir. Feride olmasaydı çok büyük ihtimalle sönecekti. Feride’nin büyüsü altındaki peygamber artık bu işi bir takıntıya dönüştürmüştür. Evet, roman bir kişinin takıntısı üzerinedir. Feride’nin genç yaşta ölümü takıntıyı yok edeceğine iyice sağlamlaştırmıştır. Peygamber sıkıcı beylik cümleleriyle Feride’yle yaşamaya devam eder.

NİTELİK SORUNU

Bir keresinde Halil Selim’e solun sanıldığı kadar nicelikli olmadığını söylemiştim. O da “Sadece nicelikli değil nitelikli de değil.” demişti. Sol eleştirilebilir mi? Böyle dandik bir ülkede solculuk yapmak öncelikle takdir edilmesi gereken bir şeydir. Ayıp etmemek lazımdır. Çünkü solculuk yani örgütlü solculuk yani hakkını vererek yapılan örgütlü solculuk çok şey talep eden bir eylemdir. Özveri gerektirir çokça. Bu, takdir edilmelidir. Ama solcuların nitelik açısından sokaktaki vatandaştan fersah fersah ileride oldukları iddia ediliyorsa, buna katılmadığımı belirtmek isterim. Bu, iddia ediliyor olabilir. Solcuların da içinde bulundukları koşulların ürünü oldukları ve toplumun arızalarından muaf olmalarının beklenmemesi gerektiği öne sürülse iyi olur. Bu niteliksizlik akıllara sadece oturmak, kalkmak, giyinmek, konuşmak, espri yapmak olarak gelmemeli. Siyasi analizlerde de ciddi niteliksizlikler görüyorum ben. Özellikle hayal görmek. Kendini olduğundan çok daha önemli bulmak. 1 Haziran 2013 günü, o zamanki örgütüm Kadıköy’de miting yapacak olan CHP’ye mitingin iptal edilmesini ve Taksim’e alınmasını salık veren bir internet yazısı yazmıştı. CHP’den birilerinin bu yazıyı okuyup okumadığıyla ilgili emin olamıyorum. İnternet yazısının başlığının unutamıyorum: CHP’YE İLK VE SON ÇAĞRIMIZIDIR!!! Bakın bu olmaz işte. Bu baştan aşağı “niteliksizliktir”. Kendisine sahip olmadığı özellikler atfetmektir. Tarih bilmezliktir de, evet! 15 Temmuz sürecindeki örgütümün, o döneme denk gelen bir grev çadırı saldırısı sonrasında “DARBE İŞÇİ SINIFINA YAPILIR!” başlığını da unutamıyorum! Bunların hepsi peygamberde var. Onun o şairane naifliği ona öfke duymamızı engelliyor. Biraz acıma duygusuyla yaklaşıyoruz ama bu “niteliksizlikler” peygamberde her sayfada görülüyor.

Peygamberin son beş gününden önceki dönemi oldukça düşündürücü ve sarsıcı.

Son beş günü 12 Eylül sonrasında geçiyor.

Burada artık peygamberin akli melekelerini yavaş yavaş yitirdiğini görüyoruz. Az sonra TRT 2’de başlayacak olan “Taxi Driver”daki Travis Bickle karakteri gibi bilinçle delilik arasındaki son alanda yer alıyor. Artık siyasi eleştiriler yerini yaşlı bir insanın “bilinçli” son anlarına bırakıyor. Peygamberin siyasal söylemleri artık birer karikatür gibidir. Aslında siyasi eleştiriler yok değildir ve diğer karakterler üzerinden yapılır. Daha doğrusu toplum ve hatta insan eleştirisi.

Bu bölümdeki kara mizahın çok başarılı olduğunu belirtmek gerekmektedir. Peygamberin yaşadıkları insanın burnunun direğini sızlatacak kadar acıklı olabilmektedir ama peygamberin tutum ve davranışları, bunların karşısında diğer karakterlerin tepkileri müthiş bir donuk mizah ortaya çıkarmaktadır.

İnsanı hüzünlendiren bir roman. Yaşar Kemal’in verdiğim ikinci cümlesini hatırlatmak isterim: Sanat, roman hayattan daha güçlüdür. Geçekten hayatta böyle ilgi çekici şeyler pek yoktur. Peygamber gibi adamlara pek rastlanmaz. Ben rastladım gerçi… Hatta bir dönem (yaşım da epeyce vardı) ben de peygamberlik yaptım. Benim hatamdı. Takıntı haline getirdiğim bir insan (kadın) olmadığı için kısa sürede normal insan oldum. Ama işte Kemal Okuyan’a mikrofonu verirseniz bal gibi kenter romanı işte… İşçilerin eli kulağında olan uyanışını engelliyor! Solu “eleştiriyor”. Örgütsüz insanın zavallılığına bakmıyor da örgütlü insanın, devrimci ozanın hatalarına odaklanıyor. Bu romanı okuyan milyonlarca işçi devrim yapmıyorlar işte. Bu romanı okuyarak devrimden kaç yıl çaldım bilmiyorum ama çok etkilendiğimi belirtmek istiyorum.    

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın