Bu Romanı Yazmalıydım

“Çok şey biliyordum. Bunları güzel bir üslupla yazmak istedim.” Vedat Türkali

Fetiş yazarım olarak gördüğüm Vedat Türkali’nin “Güven” adlı romanını nihayet okudum. Aslında birinci cildini okudum, ikinci cildine yeni başladım. Yine de bu yazıyı yazmak istedim…

İkinci cildi de tıpkı birinci cildi gibi belli bir dönemde yaşanılanları ele alıyordur.

Bu romanı okumak yıllardır aklımdaydı ama 1300 sayfa oluşuydu beni engelleyen. Sayfa sayısının çokluğu kadar kitapta kullanılan puntonun küçüklüğü de göz önünde bulundurulmalı. Türk edebiyatının en kalın kitabı olduğu kesin gibi bir şey. Dünya edebiyatında da iyi bir yerlerdedir diye tahmin ediyorum.

Yazarın hemen hemen bütün romanlarını okudum. Müthiş bir kurmaca yaratma becerisine sahip. Dili çok kıvrak kullanıyor. Ele aldığı konuları çok çarpıcı bir şekilde işliyor. Ve de en önemlisi, insanı yüceltme gibi bir derdi yok. Komünist ideallere bağlı bir insan olarak öldüğünü bilsek de (buraya geleceğiz) insanoğlundaki defoları çok iyi analiz etmiş ve eserlerinde bunların üstüne korkusuzca gidiyor. Her zaman söylemişimdir: Ayakkabının içine kaçmış taş gibi romanları severim en çok! Bir roman okumak için günlerimi vereceksem, o kitabın beni sarsmasını beklerim. Sarsacak pek kitap kalmadı ya, o kitaptan en azından bana masal anlatmamasını beklerim. Yazar insanoğluna ve hayata, yaşamaya sahip olmadığı özellikler yüklememeli! Türkali bunu yapıyor. Çok iyi yapıyor hem de! O yüzden fetiş yazar(lar)ım(dan)!

OPUS MAGNUM

Yazarın ilk olarak “Bir Gün Tek Başına” romanıyla tanışmıştım. Hem de o dönemler iyi bir roman okuru değildim. Çok etkilenmiştim. Okuyanlar bilir: Türkçede yazılmış en iyi romanlardan biridir. Peki, bu kitap yazarın “opus magnum”u mudur? Opus magnum yani Latince “en önemli eseri” demektir. “Güven”i okumadan önce, ben öyle düşünüyordum. Ama elbette “Güven”i de okumak gerekir diye düşünüyordum. Çünkü bu kitap yazarın hayatını adadığı projeydi. Çok büyük bir projeydi. O şeyin, yani opus magnum’un “Güven” olduğunu sanıyordum.

“Güven”e başlayınca çok sarsıcı bir romanla karşı karşıya olduğumuzu anladım. Bir sanatçının iki tane opus magnum’u olup olamayacağını düşünmeye başladım. Bu fikre kapılmak üzereydim. Roman ilerledikçe “Güven”in çok güçlü bir roman olduğu fikrinden uzaklaşmayarak, “Bir Gün Tek Başına”dan daha iyi bir roman olmadığına karar verdim.

YAPMIŞ OLMAK İÇİN BİR ŞEY YAPMAK

Bu tür şeylerden genelde hayır gelmez. Ya herru ya merru diye girişilen işlerde genelde merru gelir! Vedat Türkali’nin “Güven”i yazması ya herru ya merru şiarıyla girişilen bir iş değildi elbette ama bu romanı yazması diğer romanlarını yazma motivasyonlarından farklıydı. Bir tarihi kayıt altına almak için yazmış bu romanı. Çok iyi bildiği ve en başlarından beri içinde olduğu TKP tarihini kayıt altına almak istemiş. Bunu da belirtiyor zaten. Bu motivasyon “Güven”i benim nazarımda farklı bir yere oturtuyor. Onun bir kurmaca olarak değerini düşürmüyor elbette de, nasıl anlatsam! Bir sanat eseri tüketmekten daha çok kendimi bir belgesel izliyor gibi hissettim. İlgiyle de izledim. Vedat Türkali’ye “Güven”i yazdığı için kızmayalım! Hakkıydı ve yazdı! Biz de okuruz elbette ama işte roman, sanat, kurmaca daha başka bir şey. Bunları, şu anda bir roman yazan ve yazma motivasyonunun “bir bölümünü” “yapmış olmak için yapmak” şiarı teşkil eden bir insan olarak yazıyorum… Bana da kızmayın! Beni de okuyun!

KOMÜNİST

Aslında Vedat Türkali’nin “Komünist” adında bir anı kitabı var. Orada açıkça yaşadıklarını anlatıyor. Kızacağı kişilere kızıyor, onore edeceği kişileri onore ediyor. Bu kitap yetmez miydi? Kendisine yetmeyeceği açıkça görülüyor, o zaman dediğim gibi koskoca Vedat Türkali’ye 1300 sayfalık belgesel çektiği için kızmayalım. “Bir Gün Tek Başına” gibi insanın en insan yanına dokunan bir eser yazdığı için kendisine minnettarız. “Mavi Karanlık” ve “Tek Kişilik Ölüm” de cabası. İyi ki varsın Vedat Türkali!

DEVRİMCİ ÜTOPYA

Bu konuda çok yazdım. İşçi sınıfının devrimci bir müdahaleyle yeryüzündeki adaletsizlikleri ortadan kaldırarak çocuklara “güzel günler” göstereceğine inanmak ve bunun için işe girişmek insanoğlunun nice hülyalarından birisidir diye düşünüyorum. İnsanlar bu işlere genelde 15, 20 yaşlarında başlarlar. Ben de başlamıştım bu işe. 15 yaşlarında düşük yoğunluklu bir şekilde ve kısa süreliğine yaptım bu işleri. Orada kalmalıydım ama 30 gibi geç bir yaşta plansız bir şekilde, birden ve yoğun bir şekilde tekrar başladım. Kişisel dünyamdaki bazı arızalardan kaynaklandı bu geri dönüş esasında. Tesadüfiydi. Kandırmacası bol bir şeydi. Bir şeylere inandığımdan veya bir şeyleri dert ettiğimden değildi. Ahmaklıktandı, kabul ediyorum. Kitapta tarihi yazılan TKP’nin adını günümüzde taşıyan topluluk içerisinde üç, dört yıl bir şeyler yaptım. Ne alakaysa! Ara ara coşkun duygular yaşadım ama pişmanım.

TKP

Kitaptaki TKP’lilerde de günümüzdeki TKP’lilerde de örgüt fetişizmi vardır. Burunları büyüktür bunların. Kendilerini dünyanın en akıllı insanları zannederler. “Örgütlü” oldukları için kendilerini diğer insanlardan üstün hissederler. Oysaki bence ikisi de birer örgüt değildir. Örgüt veya hareketten ziyade enteresan insanların bir araya gelip varoluşsal kaygıları doğrultusunda bir şeyler yaptıkları birer “topluluktur” o iki TKP de. Onlar için “öyle bir insan olmak” hoştur. Yani yüce bir amaç uğruna mücadele eden ve diğer faydasız insanlardan farklı bir tipoloji olmak… Büyüleyici, “bir topluluğun parçası olmak” da es geçilmemeli.

Kitapta anlatılan topluluk toplam 100, 150 kişilik bir topluluk. Hepsi kafadan kontak olan birtakım mürekkep yalamış insanlar bunlar. Az sayıda da maceraperest işçi var içlerinde. Bu işler böyledir. İnsanların normal tipler ve enteresan tipler olarak ikiye ayrıldıklarını yazdım çok yerde. Bir avuç insandan oluşan gizli bir topluluğa üye olanların enteresan tip olmamaları mümkün değildir.

Kitapta bunları görüyor muyuz? Vedat Türkali’nin bu konuda tam olarak benim gibi düşündüğünü zannetmiyorum. O yüzden kitapta bunlar yok ama ben görüyorum bunları… Hayatındaki erkeğe yaranmak için onun siyasetine angaje olan, hatta onun tuttuğu takımı tutup futbolla ilgileniyormuş gibi görünen, rakıdan tiksinmesine rağmen rakıyı seviyormuş gibi görünen, onun dini hassasiyetlerine dâhil olan nice kadın tanıdım ben. Necla onlardan biri değil mi? Necla’nın aklında sefalet içinde yaşamaya çalışan emekçi katmanları ayağa kaldırıp devrimci bir yumrukla burjuvaziyi ezmek mi var gerçekten? Yoksa Turgut’la yaşadığı aşktan dolayı varoluşsal problemlerini unutmuş olması mı onu o hayata itiyor. Evet, aşkın gözü kördür. O insan mal değilse, “bir süreliğine” kördür diye düzeltelim. Aşk da Necla’nın gözünü kör ediyor. Turgut karşısına çıkmasa, ömrü boyunca “konspirasyonla” işi olmayacak… Turgut da mı aşık? Hayır aşık değil, o bir erkek. Genç bir erkek. Genç bir erkek olarak ona adrenalin veren şeyin peşinde gidiyor. Bilgisi, görgüsü kıt. Onun işte tam olarak “öyle bir insan olmak” hoşuna gidiyor. Bir dolu defosu var. Büyük siyasal dönüşümlere imza atan insanların defoları yok mu? Olmayanı yok. Ama devrimci ütopyaya bunları söyleseniz sizi döver.

Vedat Türkali 40’lı, 50’li yıllarda “konspirasyon” içerisinde yaşadıklarını unutamamış belli ki! Yaşadıkları ona şu hayatta en çok yoğun duygular hissettiren şeyler olmalı. Fakat akıllı ve çok düşünen bir insan olduğu için bu işteki yanlışlıkları, çıkmazları kavramış. Çok da şey biliyormuş, çok şey duymuş, çok şeye tanık olmuş. “Epik roman yazayım bari!” demiş.

Çok şey bilip, çok şey anlatmak istemek romanın edebi tadını bence kötü etkilemiş.

İkinci cildi bitirince belki bir şeyler daha yazarım…   

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Sigara İçin, İçki İçin, Kumar Oynayın veya 20 Sene Sonra Toto’dan İkramiye Kazanmak

İçki içiyorum… Hiç sigara içmedim ama 65 yaşından sonra ona başlayacağım… Kumar oynamayı yani bahis oynamayı uzun süredir yapmıyordum, tekrar başladım…

Bugünkü yazımızda kumar oynamaya yani bahis oynamaya odaklanacağız ama önce şeyi bir şey yapalım: Neden böyle cümleler yazıyorum? Bir öğretmen olarak bana bu tür şeyler yazmak yakışıyor mu? Burada elbette ironi var. Yarı gerçeklik de yok değil…

Ben bu dünyada, insanoğlunun gelmiş olduğu şu aşamada genel geçer kabul gören iyilik, dürüstlük, erdem, sağlıklı, güzel (yok o değil gerçi), namuslu gibi olguların sorgulanması gerektiğine inanıyorum. Mesela dünyada “müthiş” adaletsizlikler varken bu düzende geçerli olan dürüstlük, erdem gibi olguları aynen kabul etmek ne kadar doğru! Devrimi veya devrimciliği işaret etmiyorum burada. O, hayal. Az biraz Avrupa gibi olsa her yer, yeter! Ama patronun oğlu Rio karnavalına gidecek diye sen neden şirketin işlerinin yolunda gitmesi için hassasiyet gösteresin…  

Bu kötü yaşamda da hayata renk ve adrenalin katan içki, sigara, kumar gibi şeylerin –başkalarının hayatını berbat etmediğiniz sürece elbette, bunu da açıklattınız bak- şeytanlaştırılmaması gerektiğine inanıyorum…

Bu şiarla tekrar İddaa oynamaya başladım. Ama İddaa hevesim kısa sürdü. Neden? Çünkü eski tutkum Spor Toto tutkusu devreye girdi. Bunun sebebi ise İddaa’nın ancak çay, çorba parası vermesi, buna karşılık Spor Toto’nun verdiği milyon TL’lerle çok iyi hayal kurdurmasıdır… İddaa’da iki, üç bin lira koyarak risk alabilirsiniz ve bala göte 5, 6 bin lira alabilirsiniz. Buna gerek olmadığını düşündüm ve İddaacılıktan vazgeçtim.

Başlıkta 20 sene diye yuvarlak hesap yaptım ama Spor Toto’yu hayatımda sadece bir dönem, o da 2001-02 futbol sezonunda oynadım. Oynamaya devam ederdim ama 2002 Eylül’ünde öğretmen olarak atandığım Sinop taşrasında Spor Toto bayisi olmadığı için mecburen onu bırakmıştım. O sezon Gençlerbirliği’nin bütün maçlarını stadyumda izlemiştim ve kardeşimle bir şekilde Spor Toto oynamaya başlamıştık.

Spor Toto’da 15 maç vardır ve 12, 13, 14, 15 bilenler ikramiye kazanır. 15 bilenler duruma göre 8, 10 milyon TL alabilirler. Tutturan kişi sayısına göre 1, 2 milyon TL de alabilirler, bu hafta olduğu gibi yani benim kaçırdığım üzere… Çok kişi tutturursa onlar da çay, çorba parası alırlar.

2002 yılında her hafta heyecanla Toto’yu takip ettim. Cuma akşamı bir maç olurdu. Çoğu zaman direkt o maçtan yatardım. Sonra cumartesi günleri gündüz 2. Lig maçları olurdu. Trt o maçları verdiği için o maçları izlerdim. Bu arada futbol kalitesi olarak berbat maçlardı ama heyecanlı oluyordu o maçları izlemek. Sonra cumartesi stadyumda Gençlerbirliği maçını izlerdik ve tribünlerde radyodan maçları dinleyenlerden sonuçları alırdık. Genelde de o anlarda dördüncü maçı da bilemediğimiz ortaya çıkardı yani “yatardık”…

Pazar gününe “yatmadan” ulaşabilirsek gündüz maçlarından mutlaka yatardık. Bu şekilde haftalar geçti. Mayıs ayına geldik. Üniversitede son senemdi ve öğretmen olarak atanıp Ankara’dan ayrılacağım iyice belli oluyordu ki hiç istemiyordum Ankara’dan ayrılmak. İşte o haftalardan birinde bu hafta yaşadığım duyguları yaşadım…

Cuma akşamı oynanan maçı bildim. Cumartesi günü tvdeki ve stadyumdaki maçları bildim. Radyocu dayılardan diğer da diğer maçları bildiğimi öğrendim. Cumartesi eve geldim. Kardeşimle birbirimize bakıyorduk. Yoksa 15’i tutturacak mıydım? Dedim ya Spor Toto çok iyi hayal kurduruyor. Ve birileri bu hayallere emeğiyle erişiyor… Herhangi bir “ibnelik” yoksa elbette… Hemen öğretmenliğe başvurmayıp, Ankara’da kral gibi yaşamaya devam edeceğim hayallerine kapıldım.

Pazar günü gündüz oynanan iki, üç maçı da tutturunca kalbim hızlı hızlı atmaya başladı. Geriye beş, altı tane maç kalmıştı. O zamanlar internet olmadığı için sonuçlar TRT’de 21.00’de yayınlanan Spor Stüdyosu adlı programın son beş dakikasında veriliyordu. Hayallerime ulaşmama bir, iki saat kalmıştı. Eve misafir gelmişti. Ben ise TV başında olacakları bekliyordum. Misafirler bir şeyler diyorlardı ama ben onları duymuyordum. Kardeşim onlara “Yalnız, Baran gerçekten zengin olabilir!” diye bir cümle kurmuştu. Artık misafirler de dâhil herkes sonuçların açıklanacağı anı bekliyorduk. Sunucu Levent Özçelik açıklamaya başladı. Geriye kalan beş, altı maçın ilk bir iki maçını da tutturunca heyecandan ölecek gibi oldum. Sonra birden açıklanan üç maçtan da yattığımı öğrendim ve dünyalar başıma yıkıldı. Elvedaydı Ankara! Elvedaydı 67 şehir, parkam, sigaram, sazım, Ankara Hamamönü’ndeki porno sinemam! Sınırlı olmayan mekâna, sınırlı olmayan zamana gidiyordum!  

O günü, o gün yaşadığım hayal kırıklığı duygusunu hiç unutmuyorum.

İşte onun benzerini bu hafta yaşadım. Cuma akşamı olan maç tamam! Cumartesi günü oynanan bütün maçlar tamam ki o maçlar arasında yılın maçı Leverkusen-Bayern maçı, Real Madrid-Girona maçı, Roma-Inter maçı falan var… Pazar günü 13:30’daki Sivasspor-Rizespor maçını izledim. İnanılmaz bir maç oldu. Rize tek kale oynadı. 50 tane pozisyona girdiler. 3,4 topları direkten döndü. Bir penaltıları VAR’dan döndü. Sonra Sivaslı adam 40 metreden frikiği koydu. 7’de 7 oldum.

16.00’daki maçlara başladım. Balkonda beyaz şarap eşliğine karım ve oğluma balık pişirirken göz ucuyla da maçları takip ediyordum. Hayaller kurmaya başladım yine. Öğretmenlikten istifa edebilecektim. Artık çalışmayabilecektim. Piç yaramaz öğrencilerden kurtulabilecektim. İstifa ettikten sonra birkaç tanesini koridorda yakalayıp dövmeyi bile planladım. Oh mis! İlk yarılar istediğim gibiydi. İkinci yarıları TV’den izlemeye başladım ve ikisi de beni yatırdı! Sonra akşam da Fener yatırdı! Üç maçtan yatmıştım….

Pazar günü akşamı oynanan maçları bildim. Pazartesi üç maç kalmıştı. Onları da bildim ve 12 bildiğim kesinleşti. 2002 yılı gibi. O zaman da bir kutu kola parası almıştım. Bu hafta da 88 lira aldım. O üç maç benim istediğim gibi bitseydi 8, 10 milyon TL değil de 1,25 milyon TL alacaktım. Çünkü 10 kişi daha bilmişti. Olsundu. Öğretmenlikten istifa ettirmezdi ama bir araba aldırırdı bana ki hiç fena olmazdı. İkinci arabaya ihtiyaç duyuyoruz şu aralar.

Bir gün boyunca iyi hayal kurduk. Teşekkürler Spor Toto. Hayatımıza renk geldi. Hayaller gerçekleşebilirdi de… Ultra uçuk, kaçık hayaller değil bunlar…

Neyse… Şerlisi neyse o olsun!

Bu işe iyice odaklanıp, önümüzdeki 20 yılda mutlaka ama mutlaka 15 bileceğime inanıyorum. Umarım 19. yılda olmaz bu iş.

İçki için, sigara için, kumar oynayın!

Ama rasyonel kumar…    

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Zeki Demirkubuz’un Son Filmi

Zeki Demirkubuz’un son filmi “Hayat” şu anda gösterimde (korsanı da eyçdifilmcehennemiizle nokta kom gibi sitelere düşmek üzere…) Ben o filmi izlemedim. Başlıkta kendisinin son filmini izlemiş olduğuna dair yaptığım ima aslında bir aldatmaca. Okuyucuyu yazıya çekmek için yapmış olduğum bir hile ancak doğruluk payı da yok değil…

Yani benim için son filmi… Çünkü ben yönetmenin 2016 yılında gösterime soktuğu “Kor” filmini izlememiştim, dahası böyle bir filmin varlığından haberim yoktu. Dolayısıyla benim için “Kor” yeni gösterime girmiş bir son film gibi bir şey… Ki kendimi yönetmenin sıkı hayranlarından biri addederim.

Bendeki bu sinema işleri dengesiz bir şekilde gidiyor. Eskiden çok iyi (dengesiz) bir sinema izleyicisiydim fakat yaklaşık 5,6 senedir sinemaya olan ilgim yine dengesiz bir şekilde azaldı. Örneğin Demirkubuz’un bir filminden haberim yok. Yazıya ara verip Google’a yöneleceğim ve Richard Linklater’ın, Coen Kardeşlerin, Todd Solondz’un, Pelin Esmer’in, İnan Temelkuran’ın haberdar olmadığım filmlerinin olup olmadığına bakacağım! Beş dakika sonra… İnan Temelkuran hariç hepsinin 2015 sonrasında çekmiş oldukları ve benim izlemediğim filmleri varmış! Oysa bu insanların sıkı hayranıydım, tıpkı Demirkubuz’un olduğu gibi.   

Bir gün tekrar iyi (ama bu sefer dengeli) bir sinema seyircisi olmayı planlıyorum elbette ama daha çok var o vakte diye düşünüyorum. Bakalım şu “Kor” filmine…

Birkaç hafta önce Nuri Bilge ve Zeki Demirkubuz arasında, çoğunlukla sosyal medya üzerinden bir tartışma yaşandı. Olayın iç yüzünü tam olarak bilmemiz mümkün değil diye düşünüyorum. Ve bu insanlar çok büyük egoya sahip insanlar. Her başarılı sanatçı veya sporcu veya politikacı veya çoğu zengin veya çoğu iri yarı insan gibi… İlgi büyüleyici bir şeydir ve insan ona ulaşmak için her türlü maymunluğu yapabilir. İlgiye sahipse onu korumak için de her türlü maymunluğu yapabilir. Zamanlarının dolmuş olduklarını bir türlü anlamak istemeyen ünlü sporcular veya ünlü sanatçılar bu duruma örnektir. Kılıçdaroğlu örneğin! 75 yaşında adam Ankara’da ofis tutmuş!

Yukarıdaki paragrafın son bir iki cümlesini alıp “’Kor’ ile ilgili söyleyeceklerim” diye yayınlayabilirim aslında… Zeki Demirkubuz sinemasının özetini –bir bakıma- anlatan bir, iki cümle. Baştan beri hep aynısını yapıyor. Bazı Zeki Demirkubuz yazılarımda aktardığım anekdotu burada da aktaracağım: 2006, 2007 gibi annemlerin evlerinde her gün kendisinin bir filmini içerideki bilgisayarda izliyordum, annem kardeşime “La Okan, bu Baran manyak la! Her gün aynı filmi izliyo!” demişti. 1994’te gösterime giren “C Blok”tan beridir yani 30 yıldır hep aynı filmi mi izliyoruz? Bence “Kıskanmak” hariç evet!

KÖTÜ İNSAN, CİNSELLİĞİ SÖMÜRÜLEN / CİNSELLİĞİYLE SÖMÜREN KADIN

Evet, hep bunlar var. Kayıtsız, duyarsız, kötülük yapmakta tereddüt etmeyen insanlar… “Orospu çocuğu” orta/üst kesimler… Alt kesimden olmalarına ve dolayısıyla üst kesimler tarafından kullanılmalarına rağmen erdemden yoksun, leş gibi hayatlar yaşan insanlar… Ortada kalan çocuklar… “Kader”deki kadın karakterin deyişiyle “sikildikleriyle kalan” kadınlar; onları “sikseler” başka türlü, “sikmeseler” başka türlü belalara paçalarını kaptıran erkekler…   

Sahi, hayat bu kadar kötü mü? Şöyle bence: Hayatta katlanılmaz derecede büyük trajediler yaşayan insanlar varlar ama oldukça azlar. Onların dışında kötü tecrübeler, kötü hayatlar yaşayan insanlar epeyce çok, özellikle de fakirler arasında fakat birincisi, fakirlik bu insanlar için çok büyük bir dert değil, ikincisi de bu insanlar başlarına gelen kötülüklere kısa süre sonra alışıyorlar ve onları umursamıyorlar. Tanrı, din burada çok iyi işlev görüyor. Toplu halde yaşama kültürü de çok iyi işlev görüyor. Sonra bok gibi hayatlar yaşamış olarak ve o durumu umursamadan ölüp gidiyorlar. Sanırım Zeki Demirkubuz bu iki kesim arasında geçişli bir durumu filmlerinde ele alıyor hep. Biraz o dayanılmaz trajediler yaşayanlardan, biraz da o duyarsızlaşmışlardan… Ülke düzeyinde meşhur olmuş bir sanat yapıyor ne de olsa!

Bu yüzden beğeniyorum kendisini. Doğru okuyor insanı ve Türkiye toplumunu. Bunların köklü ve devrimci bir şekilde, yüce bir şey oluyormuş gibi değişeceğine olan inancım yönetmenin kendisi gibi sıfır. Bu yüzden favori yönetmenlerimden.

“Kor” da böyle bir şeyi ele alan bir film. Yine ilgiyle izledim ve beğendim. Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan’ın asla yapmadığı bir şeyi yapar, yani teknik şeylerde bazen vasatlıklar ortaya koyar. Bu filmde onların oldukça az olduğunu düşünüyorum.  

Bu filmin “seveninin” çok az olduğuna inanıyorum çünkü insanlar bir sanat eserinde onları rahatsız eden şeyler ve karakterler görünce o eserin “kötü” olduğuna kanaat getiriyorlar. Bir eser onlara mutlaka hoş duygular yaşatmalı. O yüzden Zeki Demirkubuz filmleri az izlenir, az beğenilir. Olsun, biz seviyoruz ve onun için hdfullfilmcehennemi nokta kom’u tıklamaktan geri durmayacağız! Mücadelemiz sürecek…

Not: Todd Solondz’un “Happiness” adlı filminden uzak durunuz! Ciddiyim!

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Nostaljisi Yapılabilecek Şeyler Listesi

*Anadolu liseleri

*Hazırlık sınıfları

*Sembol (ve bazen de orospu çocuğu olan) yerli futbolcular

*Kış saati uygulaması

*Pop müzik

*Ülker Dido’nun gümüş renkli kağıdı

*Kamusal alanda görünür olan alkol

*Merkez sağ, sosyal demokrasi koalisyonları

*Facebook’un ilk dönemleri

*Elon Musk’tan önceki Twitter

*KPDS

*2020 öncesindeki ekonomi

*Efes Dark

*Anadolu’da bulunabilen Bomonti Buğday

*Yılbaşı gecelerinin heyecanı

*Fotoğraf çekmenin özel bir şey olduğu dönemler

Çok da fazla bir şey yokmuş…

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

1 Mart 1991: Show TV’nin Kuruluşu

1 Mart 1991 tarihinde, Show TV’nin kuruluşu kadar beni mutlu etmiş şey azdır!

13 yaşındaydım…

Ankara’nın varoş mahallesinde oturuyorduk. Mahallede, okulda gördüklerim, deneyimlediklerim bana yetmiyordu. Kitap okuma alışkanlığım da yoktu. Beni televizyon kadar cezbeden bir şey yoktu.

1 Mart 1991’den önce de öyleydi. Çocukken tutuğum günlükte şöyle bir cümle var: “Kendimi anlamıyorum. Bu deftere uzun süredir bir şey yazmıyorum. Yeni yayın dönemi başladı ve bitiyor bile.”

Yani hayatımı yeni yayın dönemine göre değerlendiren bir çocuktum. 1985-86’larda evimize televizyon alınmasıyla birlikte hep bir televizyon çocuğu olmuştum. Show TV’den önce Star 1’in Türkiye’de herkesçe izlenebilmesi olayı var beni çok mutlu eden. O Star 1 kanalı sadece bazı özel antenlerle izlenebiliyordu. Star 1, onu izleyebilen çocukların anlattıklarıyla bir efsaneye dönüşmüştü biz çocukların nezdinde. Yaptığım araştırmaya göre Star 1’in evimize girmesi 4 Ağustos 1990tarihinde oldu. O günü çok iyi hatırlıyorum. Mahallede, benden büyük arkadaşlarla “American Ninja 58” filmine gitmiştik (aslında ‘Cobra’ filmine gitmiştik ama bilet bulamayınca o filme gitmiştik) ve eve geldiğimde annem Star 1’in artık “çektiğini” söylemişti. Dünyalar benim olmuştu. Star 1’i sabah uyanıp da gece yatana kadar sömürmeye başlamıştım. Fakat bir sorun vardı. Bir süre sonra Star 1’in o kadar da hayranlık besleyecek kadar farklı olmadığını düşünmeye başlamıştım. Neyden farklı? TRT’den. Amerikan Güreşi denen saçmalığı izlemeyi hemen bırakmıştım. Çizgi filmler iyiydi. Ama TRT’deki çizgi filmler de iyiydi. Artık büyüyordum. Bana daha fazlası lazımmış. Örneğin, bir süre sonra Star’ın yan kanalı olan Teleon kanalında bol bol karate filmi vermeye başladılar. Onların ne kadar dandik olduklarını düşünmeye başlamıştım. Oysa çok değil yalnızca bir, iki sene önce, Gençlik Parkı’ndaki çay bahçelerinin önünde dikilip, garsonun gelip de bizi kovmasına kadar geçen sürede karate filmi izlemeye çalışırdık…

Bana lazım olan şey Show TV’ymiş…

1 Mart 1991’de yayın hayatında başlamış Show TV. Hatırlıyorum. Körfez Savaşı nedeniyle bina tahliye tatbikatları yapardık. Show TV’nin kurulduğu, kurulacağı okulda yayılmıştı.

Tanıtım videolarını hala hatırlarım. R.E.M’in “Losin’ My Religion” şarkısı eşliğinde o ay yayınlanacak olan filmleri tanıtırlardı. Jeneriği çok iyiydi. Yani o yıllar için. Şimdi çok sıradan geliyor elbette.

KİBAR FEYZO

Show TV’nin o ana kadar olan hayatımda ciddi bir fark yaratacağını ilk günlerinde verdiği “Kibar Feyzo” filmi sayesinde anlamıştım. Bizim evimizde video yoktu. Evlerinde video olanlar orada yayınlanan birçok şeyi evlerinde önceden izlemiş olmalılar ama ben o insanlardan biri değildim. “Kibar Feyzo”nun gösterileceği gün okulda yer yerinden oynuyordu. Filmi izlemeden biz çocuklar reklamda gördüğümüz replikleri sürekli tekrar ediyorduk. Akşam olup da filmi izleyince hayatımda hiç o kadar gülmediğimi düşündüm. Yani bunu şimdi düşünüyorum. Ve sonrasında o yıllarda çocuk olan birçok insanın başına gelen şey benim başıma da geldi. Yaklaşık bir 10 sene televizyonda verilecek olan bütün Kemal Sunal filmlerini izledim. Hala bu filmlerin kurgularını, senaryolarını ezbere bilirim. İlginçtir hala bu filmler büyük kanalların, yazın hafta içi prime time’larında gösteriliyorlar. Ayıp bu! Bir keresinde aynı anda iki farklı kanalda aynı Kemal Sunal filminin gösterildiğine şahit olmuştum. Bu konuyla ilgili bir şeyler yazmıştım. Kemal Sunal TR’nin gelmiş geçmiş en büyük starlarından birisidir. Ama bu starlık aktif kariyeri sırasında değil, daha ziyade bu özel televizyonların ilk döneminde oluşmuştur. Ertesi gün okul “Kibar Feyzo”yla yıkılıyordu.

Sonra Hababam Sınıfı filmlerini verdi Show TV. Fakat dizi gibi iki, üç güne yayarak verdi. O zaman büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım.

TERMİNATÖR

Ama hangi Terminatör? “Terminatör 2”yi verdi Show TV. Kendisinden önceki bütün görsel efekt birikimini katbekat aşan bir filmdi “Terminatör 2”. Birkaç ay öncesine kadar da sinemada vizyondaydı. O filmi vermesi Show TV’yi TR’nin bir numarası yapmaya yetmişti bana göre. Soluksuz izledim o filmi. Ve sonrasında verilen bütün Amerikan macera filmlerini. Rockyler, Rambolar, Indiana Joneslar vs…

Show TV’deki yerli yapımlar da çok iyiydi. Saklambaç ve Çarkıfelek yarışmaları diğerlerine hiç benzemiyordu. Hiçbir yarışma programı onları geçemiyordu. O yıllarda bir de “müzik-eğlence” programı olayı vardı. Bir televizyon mutlaka ama mutlaka bunu yapmalıydı. Bir akrabamızın Teleon’u övmek için “gündüz bir müzik eğlence programı”na sahip olduğunu söylediğini hatırlıyorum. Hatta o programlardan birinde Ahmet Kaya “Başım Belada” şarkısını söylüyordu ve bugün o kayıt Youtube’da var. Emin değilim ama sanki Star, müzik-eğlence olayında daha iyiydi. Kısa bir süre sonra İbo Şov fenomeni gelecekti zaten.

GALATASARAY

Show TV 1992-93 ve 1993-94 sezonlarını canlı yayınladı. Benim gibi eskiden hayatındaki en önemli şeylerden biri Galatasaray olan o çocuk için paha biçilemez bir şeydi o iki sene. O iki senede de şampiyon olduk. Sonra maçlar Cine 5’e geçti ve benim futbol izleyiciliğim büyük darbe aldı. Elbette Cine 5’ten karıncalı maç izledim. Erotik film de izledim…

EROTİZM

Gelelim erotizme… Herkes hatırlayacaktır. Show TV’nin kırmızı noktalı yayınları vardı. Prime Time’da bir film içerisinde erotik bir sahne çıkacaksa kırmızı nokta ile uyarı verirlerdi. Aileler hemen kanalı değiştirirlerdi. Gece ise direkt kırmızı noktalı yayınlar olurdu. Ailem yattıktan sonra gizlice kalkıp,  yayınları izlemişliğim çoktur. Tutti Frutti’yi izleyenler hatırlar. En çok beğendiğim program, açıkçası mastü… Neyse! En çok beğendiğim program “Paris Düşleri” adlı erotik diziydi. Bilen bilir. El, kanal düğmesinde ayakta bekleyen nesiliz biz! “Uykum kaçtı da anne, ne var ne yok diye bakıyordum…” Erotik film demişken beni Müjde Ar filmleri de etkilerdi. Müjde Ar’ı çok beğenirdim, herkes gibi. Oysa şimdi baktığımda çekici bir kadın olduğunu düşünmüyorum kendisinin. “Gizli Duygular” filmine bir bakın.  

TÜRK SİNEMASI

Show TV’de Türk filmi başlayacağı zaman özel bir jenerik devreye girerdi. O yıllardan başlayarak tam bir Türk filmi delisi olmuştum. Yabancı filmlerden sadece macera blockbuster’ları izlerdim. Bu durum 25 yaşına kadar devam etti. Hesaplamalarıma göre 700 farklı Türk filmi izledim. Fakat toplamda, bu 700 filmi, 3000 kere falan izlemişimdir. Pişmanım elbette. Kafamı “sikeyim!”

Kafamı şekillendiren en önemli şeylerden biri Show TV’ydi. 1 Mart 1991’de yaşadığım sevinci bir daha çok az yaşadım. Fakat o yaşadığım sevinçler yetişkin dünyasının, hayatın gerçekleriyle ilgili olan şeylerdi. Televizyona düşkün bir çocuğun, muhteşem bir televizyon kanalına sahip olmasıyla kıyaslanamayacak şeyler… Zaman makinesi icat edilse, ilk seferde, gitmek isteyeceğim tarih belli…      

Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

YDS Sınavı: Nedir, Ne Değildir?

*ÖSYM’nin yaptığı Yabancı Dil Sınavı YDS’den hedeflediğim notu (A) alınca hem hava atayım hem de bu sınavla ilgili bilgi vereyim dedim. YDS sınavı demenin yanlış olduğunu biliyorum.

*Bu sınav yılda iki kere yapılır. Ayda bir falan da online olarak yapılır. Online yapılanları, ÖSYM online sınav merkezlerinde yapılır ve buraların kapasitesi yaklaşık 5000 falandır. Başvuruları birkaç dakikada dolar online sınavın. Gerçek sınava ise her dönemde 60-80 bin kişi girer.

*Kimdir bu 80 bin kişi? Bu sınava maaşa tazminat almak isteyen devlet memurları girer çoğunlukla. A’ya yani 90-100 arasına 600 lira, B’ye yani 80-89 arasına 300 lira, C’ye 150 lira ödenir. D ve E de tazminat alır ama o parayla şey bile çekilmez. Gerçi A’nın parasına da şey bile çekilmez bu devirde.

*Üniversitelerde okutman olmak isteyenler, master doktora yapmak isteyenler, doçent olmak isteyenler bu sınava girmelidirler. Bunları yeni araştırdım: Üniversitelerin yabancı diller bölümünde okutman olmak için 80 almak şartı var. Öğretim elemanı olmak için 50. Doçent olmak için 55 şartı aranıyor.

*Tabii bir de YÖKDİL diye bir sınav vardır. Bu sınav YDS’den daha basittir. YDS’yi yapamayan torpilli Ak Partililer kadrolara yerleşsin diye icat edilmiş bir sınavdır.

*Zorluğa gelelim… Evet, çok zor bir sınavdır. Tahminimce TR’deki İngilizce öğretmenleri bu sınava sokulsa ortalama 70 alırlar diye düşünüyorum. Veya?

*Bu sınavdan B ve üstü almak için çok iyi bir gramer ve kelime bilgisine ihtiyaç vardır. Orası kesin. Fakat sorun şudur ki bu sınav, girenlerden daha çok odaklanma/dikkatini diri tutma becerisi, ezber yeteneği istiyor. 80 adet test sorusu soruluyor. Özellikle paragraf soruları kafa beyin dağıtan cinsten. Üç saatlik sınavın sonuna kadar beyni diri tutmak imkansız. Anadili İngilizce olan birisi bile bu sorulardan sonra beyin tutulması yaşar.

*Bu sınavda şans da önemlidir. A alabilen birisi şansı yaver giderse 100 de alabilir. Nasıl bir şanstır o? Bildiği kelimeler çıkar. İlgi duyduğu alanlardan paragraflar, sorular gelir. Bazı dönemler sınavın kolay bazı dönemler zor olduğu iddia edilir. Ben bu iddiayı pek tutmuyorum. Her dönem zor. O kişiye özel şans devreye girmişse o kişi için kolay oluyor, girmemişse kazık oluyor. Tekrar söyleyeyim, o şansa erişmek için yeterince emek vermiş olmak, gramer ve kelime bilgisini halletmiş olmak gerekiyor. Yani sen look forward to’dan sonra –ing takısı geleceğini ve buna benzer bir araba dolusu şeyi içselleştirmiş olmalısın ki şans faktörü senin için devreye girsin. Hayatta her şey için böyle midir? Değildir. Mesela davarın biri bir müteahhittin oğlu olarak doğar ve olaylar gelişir.

*Bu sınavın adı eskiden KPDS (Kamu Personeli Dil Sınavı) idi. En son 2013’te yapıldı KPDS. KPDS’de 100 soru vardı ve süre 3,5 saati. Ama KPDS, YDS’ye göre daha basit bir sınavdı. Ben KPDS’yi mutlaka önce bitirir ve soruları kontrol ederdim. Geriye de bir 15, 20 dakika kalırdı. YDS’yi kontrol etmek için bir 15 dakikam kalıyor ve gerçekten o sürede soru işareti koymuş olduğum sorularla yeniden cebelleşiyorum. Close test denen şey yani kelime ve gramer bilgisinin ölçüldüğü yer 20 soruydu eskiden. Şimdi onu 30 yaptılar. KPDS’de çeviri soruları kafa toplamak, kendini yenilemek için insana fırsat sunardı çünkü başı, kışı belliydi onların. Ama şimdi YDS’de çeviri sorularında insan yanlış bile yapabiliyor. KPDS’de yanlış yaptığında 1 puanın gidiyordu, şimdi ise 1,25 gidiyor.

*KPDS sadece Ankara’da yapılırdı. Her sene iki kere sınava girecek herkes Ankara’ya gelirdi. Çok saçma değil mi? Şimdi 30, 40 ilde yapılıyor.

*Bu sınav benim başımın belasıdır. Bu sınavda A almak için çok acı çektim. Acı çektim derken ders çalışmadım pek fazla ama alamadığım için üzüldüm fazlasıyla. KPDS’ye sadece askerlik döneminde birkaç ay çalıştım. Sınavdan çıktığımda 100 alacağımı düşünüyordum. KPDS’de hep öyle olmuştur. 89 almıştım. Sonra bir daha girdim, 87… Son kez girdiğimde 91 aldım ve rahatladım. 2010 yılıydı. A notum 2015’e kadar geçerliydi. Beş sene sonra sınava girmezsen notun bir alt derecesine düşüyor yani tazminatın. 2016’da girdim ve YDS’nin ne kadar değiştiğini, ne kadar zorlaştığını gördüm. Hiç çalışmadan iki, üç kere girdim. 80’lerde dolandım. Bu sene girdiğimde de biraz Instagram’daki Ankara Dil Akademisi sayfasının video sorularını izledim ama çalıştım diyemem. Hayatımda doğru dürüst ders çalıştığımı hatırlamıyorum. Onun da allah belasını versin. Nihayet 91,25 aldım. İlk 50 soruda bir yanlışım çıktı. Sonra beynim yandığı için yanlışları yaptım. O 50 soru bir gün sonra sorulsaydı (TOEFL gibi) oradan da en fazla bir yanlış yapardım diye düşünüyorum. Neyse A’yı aldım. Beş sene rahatım. Bir daha bu sınava girer miyim emin değilim. Tazminatının da, sınavının da, ÖSYM’sinin de allah belasını versin.

*Bu sınava hazırlanmak isteyenlere özel ders verebilirim ama bu kişilerin sayısının oldukça az olduğunu ve bunların özel derse fazla para verebilecek insanlar olmadıklarını düşünüyorum. Ortaokula giden oğluna özel ders aldırmak isteyen iyi bir esnaf, bir doçent adayından daha fazla para verebilir. Zaten 50, 55 nedir? Onu da alamayan birisinin üniversitelerde olmaması lazım da nerdee! Burası Türkiye. 55, 60, 70 alan bir kişi daha fazlasını almak için derse ihtiyaç duyabilir. Ama neden? Kendi kendisine çalışamadığı için. Normalde o notu alan bir kişi kendi kendisine çalışıp A alabilir. Ama bakın tekrar altını çiziyorum, ça-lı-şa-rak. Çalışmaktan nefret eden bir insan olarak, bıktırıcı bir şekilde çalışmanın önemini vurgulamak istiyorum.

*Bu sınavda iyi not almış olmak sizin İngilizce bildiğinizi kanıtlamaz. Ezberiniz ve odaklanma becerinizi çok iyidir, A alabilirsiniz ama İngilizce konuşmak, yazmak, yazılanı anlamak başka bir şeydir. A alıp da hiçbir şekilde iletişime geçemeyen insanlar tanıdım.

*Er meydanı TOEFL veya IELTS sınavlarıdır. Orada konuşma, dinleme ve yazma bölümleri de var çünkü. Bu dili bildiğini ispat edersin orada gerçekten. Eskiden ciddi üniversiteler KPDS sınavını kabul etmez, TOEFFL isterlerdi önemli şeylere başvuranlardan. Artık kalkmış olabilir. Baktım şimdi, mesela Bilkent öğretim elemanından YDS 85 istiyormuş. Eskiden TOEFL isterlerdi.

*Neyse sonuç olarak, İngilizce aslında öğrenmesi kolay bir dildir. Güzel bir dildir ama Türkiye’de her şey kötü olduğu için İngilizce öğretimi de kötüdür. 40, 50 yıl sonra dünyada dillerin, dil öğretiminin durumlarının şimdikilerden oldukça farklı olacağı bence kesindir. 20 sene sonra, ölmezsem son YDS’ye gireceğim!

Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Eskiden Sosyal Medyada Hararetle Savunduğum ama Artık Savunmadığım Şeyler Listesi

*KURUTMA MAKİNESİ

Mecbur kalınırsa bir şey diyemem ama kullandım ve kullanmayı bıraktım. Birçok kıyafeti çektirdi. Çamaşırı iyi gruplandırmak gerekiyor. Saatlerce süren gürültüyü çekmek gerekiyor. Belki de bizim makine bozuktu, bilmiyorum.

*FEMİNİZM

Kadınlara özgür bir dünya verseniz bile çoğunluğu ev işleriyle uğraşmak ve dizi seyretmek isteyecektir. Sahiplenen erkek isteyecektir. Araba sürerken de trafiği yavaşlatıyorlar.

*FİLTRE KAHVE MAKİNESİ

Aslında bunu hala savunuyorum ama teferruatı çok. Kahvenin ılımaması için fincanı ısıtmak gerekiyor. Çocuklu evlerde işlevsiz bir şey. Bir de Tchibo granül bir harika.

*ŞARABA KARŞI İLGİSİZLİK

Böyle söylemlerim olmuştu ama en potansiyelli içki şaraptır.

*MİNİMALİST YAŞAM

Züğürt tesellisi. Bol para kazanıp güzel yaşamalı.

*HALK MÜZİĞİ

Müzik için 20, 25 yaşınıza kadar yaptıklarınız ömür boyu peşinizi bırakmıyor. Halk müziğini bırakmayacağım. Değerlidir ama oldukça sıradan ve tekdüze bir müzik türüdür. Bütün popüler sanatlar böyle. Tek bir sanat yoktur. Popüler sanatlar ve üst düzey sanatlar vardır. Tekrar ediyorum, hepsi az çok değerlidir.

*İŞÇİ SINIFI HAREKETİ

Böyle bir hareketin olmadığını düşünüyorum. İşçiler yakalasalar, anamızı sikerler! Dünya hiçbir zaman cennet gibi bir yer olmayacaktır yani işçiler devrimle zenginleri yenmeyeceklerdir ama insansız hava taksileri, mobil evler ve mikroçipli robot cerrahlar herkes için erişilebilir olacaktır. Yeter.

*ÇAY

Alışkanlık gereği içiyorum ve seviyorum da ama abartıldığını düşünüyorum. O yüzden savunmuyorum kendisini artık. Kahvenin dünyada şampiyon olamadığı birkaç ülkeden biridir burası.

*KÜÇÜK EV

Ev dediğin geniş olmalı. Eskiden temizliği (yapmazdım!) kolay olduğu için küçük evleri severdim ama yok! Ev geniş olmalı. Kolay kolay olamıyor ama! Farkındayım.  

*PC

PC severdim ama yok, laptop en iyisi. Pek kalmadı zaten PC.

*EV ALMAMAK

Eskiden bunu savunurdum ama şimdi “mümkünse” ev alınmalı. Orta sınıfların para biriktirip, doğru dürüst bir ev almaları artık imkânsız oldu gerçi.   

*ÖZEL GÜN HATTA DOĞUM GÜNLERİ DÜŞMANLIĞI

Bunu mecburen artık savunmuyorum. Yani savunuyorum da yapamıyorum. A: Abi, bugün senin doğum günün. B: Ee, ne olmuş yani?

Devam edebilir…

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Kuru Otlar Üstüne

İnsanlar ikiye ayrılırlar: normal tipler ve enteresan tipler. Baran Doğan

Bu cümleyi birçok yazımda kullandım. Elbette bu cümlede mizah var. Sosyal medyada Atatürk’e, Mevlana’ya, Che’ye, Yılmaz Güney’e, Hz. Ali’ye, Neşet Ertaş’a vb. ait olmayan sözler sanki onlara aitmiş gibi dolaştırılıyor. Adeta bir ünlü adam özlü sözü bombardımanı var. Bu durumu tiye almak için ben de böyle bir cümle uydurmuştum. Cümlede yazan şey ise tamamen şaka değil. Yani dikkat çekmek istediğim şeyler de var…

Normal tiple enteresan tipin macerası sanki büyük yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın filmografisinin özeti gibi… İlk filminden itibaren “aydın”, “entelektüel”, “bilgili”, “ayrıksı” insanlar yakın çevresi arasındaki uyuşmazlığı işliyor filmlerinde. “Üç Maymun” ve “İklimler”i (?) ayırırsak, bu tema yönetmenin filmografisine fazlaca etki etkiyor.

Bunun problem olmadığını düşünüyorum çünkü gerçekten çok önemli bir tema. Şurada üç, beş “aydın”, “entelektüel”, “ayrıksı” insanız zaten, hepimiz bunun büyük bir problem olduğunu biliyoruz değil mi?!

ÇAT NEDİR?

Bu yazıda çokça kullanılacak olan ÇAT’ın açılımına bakalım: çevre, aile, toplum…

Normal tip ile enteresan tipe dönelim ve onların ÇAT’la ilişkisine odaklanalım… Evet, aslında gerçekten büyük oranda insanlar bu şekilde ikiye ayrılıyorlar. Zengin ile yoksullar arasındaki ayrım bile bu ayrımdan daha önemli değil bana göre. Zengin, yoksul… Kadın, erkek (çok önemli bu)… İşçi, patron (Marksistler yazıyı burada terk edeceklerdir)… Boğa burcu, yay burcu (spiritüelciler yazıyı burada terk edeceklerdir)… Anarşist, sosyalist, Ak Partili, CHP’li, iddiacı, otçu, LGBT, müdür, Kürt, Çerkez, Eskimo, güzel, tipsiz, aseksüel, Ronaldocu, gerilla, özel harekatçı, enerjici, yogacı, türbanlı, Tindercı, simitçi, kahveci, gazozcu…

ÇAT, bütün bu insanlara bir düşünüş ve yaşayış tarzı dayatır! Sahip olunan özellikler radikal olunsa bile o lokal çevre o insana belli standartları olan bir düşünüş ve yaşayış tarzını dayatır. Mesela evde koca bekleyen bir gelin adayıysanız bile ÇAT’ınızı şok edecek davranış ve söylemlerden kaçınmanız gerekir veya dağa çıkmış bir insan olsanız bile o lokal çevreyi (yani dar ÇAT’ı) şok edecek davranış ve söylemlerden kaçınmanız gerekir…  

Bunların hepsi normal tiptir işte. Enteresan tipi ise zaten konuşur konuşmaz teşhis edersiniz. Bir de onlar vardır. ÇAT’ın direktiflerini dinlemeyen, onu şaşırtacak tutum ve davranışlardan kaçınmayan insanlar vardır. Yoksullar ve cahiller arasında çok fazla enteresan tip çıkmaz! Bunu da belirtelim, sonra şey olmasın. Ama çıkar mı da çıkar! Düşük ihtimal ama çıkar! 5000 kişilik bir kasabada bile çıkabilir. Bir gizli örgütte bile çıkabilir. Ülke yöneten bakanlar kurulu içerisinde bile çıkabilir.

Nuri Bilge Ceylan bu kişi ve onun yakın çevresiyle, yaşadığı coğrafyayla uyuşmazlığına çok ilgi gösterir. Kendisini tanımıyorum ama öyle biri olduğuna dair bahse girebilirim. Bugüne kadar ÇAT’ımı çok fazla hırpalamadım, hırpalayamadım ama ben de biraz öyle biriyim. Öyle olan insanlar da daha çok ilgimi çeker…

Gelelim bu filme…

Bu filmdeki ahlat ağacı kim?

Samet Hoca…

Biz öğretmenlerin çok iyi bildiği durumlar, mevzular var filmde. Samet Hoca Erzurum’un bir köyüne, bir Kürt köyüne atanmış bir resim öğretmeni. Aslında çok farklı bir insan değil. Bir aydın mı? Aydının tanımı kesimden kesime değişiyor. Bu kesimler de kendilerinden başka bütün kesimleri cahil, aymaz hatta giderek hain gördüğü için bu insanları ortak bir aydın tanımına ikna etmek beyhude bir çaba. Okumuş, yazmış, bilgili, görgülü insan yani. Samet Hoca böyle biri. Enteresan tiple normal tip arasında bir yerde. Ev arkadaşı Kenan daha çok normal tipe yakın, hatta bayağı bayağı bir normal tip. Diğer ana karakterlerden olan Nuray hoca ise, bir bomba patlamasında (Ekim 2015 Ankara patlaması ima ediliyor) bacağını kaybetmiş bir insan. Filmi sarsıcı yapan unsurlardan biri de bu olay. Nuray karakterinin bir uzvunu kaybetmiş olması onu çok farklı bir yere koyuyor. Ona normal demek çok kolay değil. Bu olayı düşünmemek, hesaba katmamak kolay değil ama bu başarılırsa ve düşünce yapısına bakılırsa normal bir tip olduğunu düşünüyorum. Samet’in bir konuşmada dediği üzere, “bir araya gelmiş insanların aynı düşünme konforu”na sahip. Örgütlülüğe olan inancını kaybetmiş biri olarak bu cümle beni etkiledi. Nuray bir uzvunu yitirmesine ve hayatta umut adına elinde hiçbir şey olmamasına rağmen hala örgütlü insanın ağzıyla konuşuyor. Üstelik Erzurum’un ilçesinde ve o insanlarla, yüce ideolojilerin amaçladığı yüce şeylerin başarılamayacağını görüyor olması lazım. Ama görmüyor ve hala umut, dayanışma, özgürlük, eşitlik falan diyor. Çünkü ÇAT’ısının sınırlarını delmek istemiyor. Bu, aklına gelmiyor. İnsan sosyal bir varlıktır ne de olsa…

Filmdeki Sevim adlı ortaokul öğrencisine bakalım… O enteresan bir tip mi? Samet hoca onu farklı buluyor ve ona farklı yaklaşıyor. 21 yıllık öğretmenim. Hesaplarıma göre bugüne kadar 5000, 6000 öğrenci tanıdım. Akademik başarıyı kastetmiyorum. Onu başaranlar her yerden çıkabilir. Fakir ailelerden daha az çıkar. Öyle öğrenciler gördüm. Kitap okuyan öğrenciler gördüm. Bir şeyleri sorgulayan öğrenciler gördüm ama bu sorgulamayı ileriye taşıyacak, kendisini maddi olarak kurtarıp ÇAT’ıyla kavga etmeyi göze alabilecek çok az öğrenci gördüm. Bu kararlılıkta çok az öğrenci gördüm. İyi, sevimli, başarılı öğrenciler vardır ama o öğrenciler büyürler ve yine Ak Parti’ye, CHP’ye oy vermeye devam ederler. Yakın çevrelerinin etkisiyle HDP’ye de verirler. Yine çevrenin etkisiyle 10 bin sosyalistten biri de olabilirler. Biz “ahlat ağaçlarının” daha doğrusu o “ahlat ağaçlarının” şu ülkede yatacak yeri yoktur yani…   

İDEALİST ÖĞRETMENLİK

Samet’in Sevim’i farklı bulması ve bir şeylerin değişmesi gibi ütopik bir amaç uğruna ona diğerlerinden farklı davranması kendisinin hatası mıydı? Bence öyleydi. 21 yılda idealizmde geldiğim seviyeyi burada yazarsam bayağı seviyesiz olmuş olurum. Derse girerim… İşi savsaklamam… Verilmesi gerekeni veririm… Birilerinin özel yönlendirmeye ihtiyacı olduğu belliyse onu yaparım… Ama gerçekleşmeyeceği kesin olan şeyler uğruna boş yere kürek de çekmem! Bunu öğrencilere veya velilere açıklamam. Onlarla konuşurken politik davranırım. Ama böyle düşünmeye devam ederim. Bence doğrusu budur. Samet de böyle yapmalıydı. Öğrencilere hediye falan almak hiç iyi bir fikir değil. Bırakın hediyeyi övgü dolu sözlerinizde ve hatta gülümsemenizde bile dikkatli, demokratik olmalısınız öğrenciye karşı. Çünkü onlar kafalarında bir şeyler kurarlar, o kurdukları şeyler sorunlara sebep olur ve sıkıntısını çekersiniz. İlk yıllarda öğrencilerle ben de fazla samimi oldum. Ama kısa sürede böyle olunmaması gerektiğini kavradım. Filmin ilk sahnelerinde gördüğümüz öğrenciyle temas ise kesinlikle olmaması gerekir. İlkokul öğrencileri siz fark etmeden gelir size sarılır. Onları bile uygun bir dille uyarmalısınız ama ortaokul öğrencileriyle kesinlikle temasa geçilmemeli. Böyle hataları var Samet hocanın. Hatanın daha büyüğü ise Sevim’i veya diğer bazı öğrencileri farklı değerlendirmesi ve onlardan başaramayacakları şeyler umması…

Peki, hep mi böyle gidecek? Hiçbir şey değişmeyecek mi? Elbette değişecek. Bir şeyler iyiye gidecek ama bu şeyler bir insanın çabasıyla olmayacak. Kısa sürede olmayacak. Bu kesin bence. O yüzden riskli şeyler yapmamalı. Erzurum’un bir köyünde yaşayan bir çocuğun çok farklı olduğunu ve tüm toplumu değiştireceğini düşünerek, onunla okuldaki tüm insanlardan gizli bir özel dünya kurmaya çalışmak büyük bir hatadır. Bile bile lades demektir. Samet’in serzenişlerini haklı bulmuyorum. Arkadaşı Kenan’ın söyledikleri doğru: Erzurum’un Kürt köyünün kendi gerçekleri var. Kendi dengeleri var. Bunlar beğenilmeyebilir. Bunlara ani müdahaleler yapmak doğru değil. Başa iş alınacağı kesin gibi bir şeydir. Kıyafet yardımı, ders kitabı yardımı, gıda yardımı olabilir. Yani o çocuğa aslında her gün ceviz, süt yedirmek, onu kalorifer dairesine gizlice çağırıp eline “Ölü Ozanlar Derneği” kitabını veya Rus klasiklerini vermekten daha yerindedir.

TAŞRA

Sosyal medyada NBC’yle yapılmış bir söyleşiden bölümler yayınlandı. “Neden hep taşra?” sorusu geldi yönetmene. O da “Taşra falan önemli değil, insan her yerde aynı” minvalinde bir şeyler söyledi. Öncelikle üstada katılmıyorum. İnsan her yerde aynı değil. Nevşehir’de yaşayan insanla Köyceğiz’de yaşayan insan aynı değil. Palu’da yaşayan insanla Şarköy’de yaşayan insan aynı değil. Samandıra’da yaşayan insanla Selamiçeşme’de yaşayan insan aynı değil. İnsanları birbirlerine ilettikleri sorunlar da aynı değil. Ama NBC’nin tüm filmlerinde olduğu gibi, ÇAT’la sorun yaşayan enteresan tiplerin içlerinde hissettikleri benzer şeyler olabilir. Onu kastetmiş olabilir.

Filmografisinde ilk defa Kürt taşrasını görüyoruz. Filmine TRT’nin yapımcı olduğu NBC’nin bu konuda söyleyeceklerinin sınırı vardır. O sınır belki kendi iç dünyasında da vardır. Yine de her şeye rağmen bu konuda TRT gibi durmadığını ortada durduğunu görüyoruz. Bu bile büyük bir şeydir. Ama bu filmdeki bazı şeylerin Kürt siyasetine inanmış insanlarda rahatsızlık yaratacağını tahmin ediyorum. Bir siyasete inanmak böyle bir şeydir çünkü. O inanılan şey kusursuz ve eleştiriden muaftır. İdeolojileri yığınları inandırmak için şart olan bir şey vardır: mit! Elbette hepsi değil ama Kürt siyasetine inanan insanların çoğu Kürt insanının, Kürt coğrafyasının muhteşem yerler olduğunu düşünüyordur. Oysa orası da Türk taşrası gibi bir taşradır. Hatta bence Türk taşrasından, son günlerin popüler deyimiyle “bi’ tık” daha geridir. Elbette bu biraz da TC’nin tercihidir. Feodal unsurlar Kürt coğrafyasında biraz daha diridir. Kapalı toplum yapısı orada biraz daha güçlüdür. Sonuca bakarsak bunu görüyoruz. Bu sebeple Kürt taşrası, tıpkı Türk taşrası gibi güzellemesi yapılmaması gereken bir şeydir. Bütün bunların üstüne, Kürt sorunu o kadar büyük ve önemli bir sorundur ki bütün bunları geride bırakarak bir şeyler söylemeyi, bir şeyler yazıp çizmeyi adeta imkânsız hale getirmektedir. Çünkü bu konuda ülke ikiye bölünmüştür: Kürtler ve onları sevmeyen, onları çevrelerinde istemeyen (Ak Partili ve CHP’li) Türkler. Çok az Türk bu konuda böyle düşünmez. Bu durumda Kürt coğrafyasında geçen bir film çekilince herkesi memnun edecek bir film çekmek imkânsız hale geliyor. Ortadan ikiye, daha doğrusu iki buçuğa bölünmüş bir toplum olan TR toplumunda bütün büyük meseleler insanın eline, ayağına dolanıyor.

Bütün bu yaşanılanlar Türk taşrasında da olabilirdi. Kürt taşrasında da olur. Hatta o bahsettiğimiz “bi’ tık” gerilikten dolayı biraz daha fazla taşra bulantısı yaşanabilir.

Filmi NBC’nin en iyi filmlerinden biri saymamamın bir sebebi de o genç köylü karakter. Dağa çıkmayı düşünen ve filmin sonunda dağa çıktığını anladığımız bu karakter sanki biraz Kürtleri de incitmemek için oraya konulmuş gibi. Oysa filmin ana ilerleyişiyle pek bir bağı yok. NBC’nin da burada çok ortalamacı olmadığını belirtmemiz lazım. Çünkü karakter lümpen bir karakter. Sen neyi, niçin istiyorsun? Sana istediğini vermeyenler neden vermiyorlar? Bu formülasyonu iyi yapmış aslında, bunu da es geçmek olmaz. 

NBC filmlerinde neden genelde taşra var? Çünkü çevresiyle uyumsuz olan enteresan tip en iyi oralarda resmedilir. “Uzak”taki Mahmut’un üniversiteden arkadaşlarıyla buluştuğu sahneyi hatırlayalım… Orada mı bir uyumsuzluk vardı yoksa Yusuf’la ev içinde yaşadığı olaylarda mı? İstanbul’a tayini çıkmış Samet hocanın Beşiktaş’ta bir barda arkadaşıyla buluşması, bir NBC filminde fark yaratmayacaktır.

ELİNİ TAŞIN ALTINA KOYMAK

Bundan bahsetmek istiyorum. X’te bazı yorumlarda NBC’nin yeterince politik olmadığı ve dolayısıyla büyük bir sanatçı, büyük bir aydın olamayacağı öne sürülüyordu. Ezilenlerin sorunlarını filmlerinde dile getirmeli, bu büyük acıların kaynağını teşhir etmeliydi… Bu kadar büyük bir saçmalık olamaz! Türkiye’nin NBC “bandında” bir sanatçısı veya sporcusu yoktur bana göre. Bir tek Orhan Pamuk vardır ki o da “elini taşın altına koymaz”. Dünya çapında eserler üreten bu insanları, o insanların gözlemleme kabiliyetinin çeyreğine sahip olmayan insanların suçlamaları tarihin ironilerinden biri olsa gerek. İnsanı ve yaşamı çok iyi tahlil eden ve onu çok iyi yansıtan bu sanatçılar mesela nasıl ellerini taşın altına koysalardı? Ayda yılda bir, sekiz dokuz işçiyle patlak veren ve hepsi sönümlenen işçi grevlerini mi anlatsalardı. İşten atılsalar bile Ak Parti’ye CHP’ye oy vermeye devam eden insanları mı kahramanlaştırsalardı. Bu kadar büyük ekonomik yıkıma rağmen iktidarı değiştirmeyen insanları mı anlatsalardı. Nuray’la Samet’in diyalogunda bu konu açılıyor. Samet “aynı şekilde düşünmenin getirdiği konfor”dan bahsediyor. Haksızlıklara karşı mücadele ettiğini iddia eden insanların en önemli motivasyon kaynakları olarak ben de, öyle bir insan olmanın ve bir topluluğun parçası olmanın geldiğini düşünüyorum açıkçası. Yine normal tipe çıkıyoruz. Ondan bir şekilde düşünmesini ve davranmasını bekleyen bir dar çevre var. Tekrar ediyorum, herhangi bir şeye “inanmış” olan bir insana o şeydeki yanlışlıkları kabul ettiremezsiniz. O insanlar gönüllü olarak kafalarını kuma gömerler. Ayrıca üst tabaka tarafından çok güzel de büyülenirler. Nuri Bilge gibi film çeken bir insan Türkiye’de yok, dünyada sayılıdır. Bunun değeri görülemiyor.

TOPARLIYORUZ

Nuri Bilge filmlerini “teknik” olarak değerlendirmek beyhude bir şeydir bana göre. Görüntü yönetiminin iyi olması, oyunculukların iyi olması vs. Bunlar ta en başından beri olağanüstü. Oyuncu performansları ilk zamanlar çok çok iyi değildi gerçi. Ama zaten bir filmin ne anlattığından ziyade ilk olarak onun oyuncu performanslarına bakıyorsanız sinemayı ele alış şeklinizi değiştirin derim ben… Sanırım ilk defa bu filminde gördüğüm şeyden bahsetmeliyim. Belki de Türk sinemasında bir ilkti. “Ahh Belinda” geliyor aklıma ama orada durum farklıydı. Filmde Brecht etkisinde çekilmiş olan bir sahne var. Brecht izleyicinin oyunun içine gömülmesini, özdeşleşme yaşamışını engellemek için bazı hilelere başvurur. İzlediği şeyin bir oyun olduğunu seyirciye hatırlatmak ister. Oyuncular döner ve seyirciyle konuşur örneğin. Burada da Samet odadan çıkıp dekorun içinde geziyor ve sonra tekrar odaya giriyor. Yani bu bir kurmacadır demek istiyor. İlk defa gördüm böyle bir şeyi. Daha önce vardıysa da benim cahilliğimdendir.

Nuri Bilge bence “Bir Zamanlar Anadolu”yla başlayan süreçten sonra Türk sinemasının en iyi üç filmini çekti. Ben “Uzak”ı da ilk 10’da bir yerlere sokarım. “Kuru Otlar Üstüne” yi bu listede görmüyorum ama adeta Zeki Demirkubuzlaşmış bir şekilde çok etkileyici, çok keskin iki temayı seçerek insanı geren bir film çekmiş. Rahatsız edici bir film. Sanat eserleri vasıtasıyla rahatsız olmaya tek kelimeyle bayılan bir insansım. Filmin etkisinden hala çıkamadım. Top 10’a girmese de çok çok iyi bir film o halde…

Son olarak da filmin afişini beğenmediğimi eklemeliyim. Filmlerin birden fazla afişleri olur. Bu filmin sık kullanılan afişleri Adıyaman’daki Cendere Köprüsü ve Karakuş Tümülüs’ünden alınmış. Oysa filmin neredeyse tamamı karlar altındaki o Erzurum taşrasında geçiyor.      

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Kars’ta Bir Gün – 21 Ekim 2017

Ankara’nın doğusunda yer alan şehirler içerisinde en beğendiğim şehrin hangisi olduğu sorulsa Kars diyebilirdim…

Neden kesin konuşamıyorum? Çünkü bu konuyu çok iyi düşünmedim. Mardin veya Gaziantep de bu sorunun yanıtı olabilir. En beğendiğim şehri düşünürken ilk olarak mimari dokuyu ve arkeolojik değerleri hesaba katıyorum. Orada yaşayan insanlar da önemli. Mimari doku demişken, Türkiye’de herhangi bir şehrin merkezinin, bir bütün olarak, belirli bir karakteristiği olan bir mimari dokuya sahip olduğunu söyleyemeyiz. Mardin akla gelebilir ama Mardin’in hemen yanı başında bir yeni şehir vardır. Kızıltepe vardır. Ve oralar da Türkiye’nin her tarafı gibi bok gibi bir mimariye sahiptir. İğrenç mimari dokusu alındığında elde avuçta bir şeylerin kaldığı şehirlere örnek olarak Amasya da verilebilir. Yeşilırmak’ın o kartpostallık kenarı ne kadar güzelse, ırmağın karşı yakası da o kadar Sultanbeylidir.

Kars’ta kişilikli mimari doku oranı yüksek. Elbette bunu Türkler (veya Kürtler) yapmadı. Ruslar yaptı elbette. Kars, Ardahan ve Batum bölgesi 40 yıl Rusların elinde kalmıştır. O dönemde Ruslar oraya kişilikli bir mimari yapı kazandırmışlardır. Batum’u sonra tekrar Türklerin elinden almışlardır. Orayı görmedim. Ardahan’da Rus mimarisi kalıntıları yok denecek kadar az. Fakat Kars’ta neredeyse şehir merkezinin yarısı hala o binalardan oluşuyor.

St. Petersburg’a gidemiyorsanız Kars’a gidin. Ben de öyle yapmıştım.

Hiçbir meslek grubunun devlette çalışan öğretmen kadar boş vakti olamaz. O dönem Cuma günlerim boştu. Sabah karşı olan uçuşlar çok ucuz oluyorlardı. O biletlerden birini almıştım. Gece en son Dudullu-Viaport minibüsüne binip Viaport’a gittim. Oradan da taksiyle Sabiha Gökçen’e yollandım. Sandviçimi hazırlamıştım. İçeride su çok pahalı olduğu için, girmeden önce bir litre suyu da mideme gönderdim. Para sıkıntısı çekiyordum. Daha doğrusu bu gezileri yapabilmem için sinekten yağ çıkarmam gerekiyordu. Normalde hesabı kitabı düşünen birisi değilim.

Havaalanında sabahlamak çok konforlu bir şey değildir. Bir “bayana” böyle bir seyahati yediremezsiniz. Ama ben seviyordum. Çok uyuyamıyordum. Telefonumdan müzikler dinliyordum. Müzik konusuna geleceğiz.

Sabah 6’da bindiğim Ankara aktarmalı uçaktan indim ve saat 10.00 gibi öğretmenevindeydim. Öğretmenevlerinin genelde organizasyonu bozuk olur. Çünkü işletenler devlet memurudurlar. Türkiye gibi ülkelerde özelleştirmeyi ve yap-işlet-devret modelini savunuyorum. Tekrar edeyim, Türkiye gibi ülkelerde. Yani milletinin yarıdan ikiye bölündüğü, her iki tarafından da karşı tarafı yenmek adına her türlü düzensizliğe, adaletsizliğe, yanlışlıklara göz yumduğu bir ülkede… Memur olanın hemen devleti ve milleti “sikmeye” çalıştığı bir ülkede. Öğretmenevleri kalitesizdir ama ucuzdurlar. Yapacak bir şey yoktu. Kars’ı görecektim. Konforun peşine düşemezdim. Bir “bayana” bunu yediremezsiniz.

 Uykusuz olduğum için hemen yattım. Planımı yapmıştım zaten. O gün dinlendikten sonra Ardahan’a gidecektim. Cumartesini tamamen Kars’a ayıracaktım. Pazar günü de uçak 11.00’de olduğu için aslında o gün yok hükmündeydi.

Uyandım ve Ardahan’a gittim. Tüm Türkiye’yi gezme projem dahilinde yaptım bu geziyi. Bir daha Ardahan’a gitme fırsatım olmayacaktı. Bir ildi ama köyden biraz hallice bir yerdi. Kalesi çok iyiydi. Orayı gezdim. Onun dışında gezip görülecek hiçbir şeyi yoktu. Otogarı üç dükkândan oluşuyordu. Biri de boştu zaten. Kars otobüsünü (minibüsünü) beklediğim yazıhanede soba yanıyordu bu arada. Ardahan’a gittim ama pişmanım. Keşke Iğdır’a gitseydim. Iğdır “kültür gezisi” de maksimum 40 dakika sürecekti ama orada Ağrı Dağı’nı görebilecektim…

21 Ekim Cumartesi’ye gelelim. Yıl 2017. Hayatımdaki en güzel günlerden biriydi.

Her zamanki gibi planımı yapmıştım. İnternetten gerekli araştırmaları yapmıştım. Her şeyi elimle koymuş gibi bulacaktım. Her şey hakkında bilgim vardı. Davar gibi gezmeyecektim yine! Tezahürat istemez…

Elbette Ani Antik Kenti’yle başlayacaktım. Öğretmenevindeki aşırı derecede dandik kahvaltıya güne başladım. Yumurtalar soğuktu. Peynir yağsız inek peyniriydi. Çayı da kamyoncuların tesislerindeki gibi büyük su bardağında veriyorlardı. Neyse, bir “bayana” sunulunca bitilecek olan kahvaltıyla karnımı iyice doyurdum. Mahmut marka çokokremlerden beş paket yedim. Ve belediyenin servisine doğru yollandım.

Belediye Ani’ye beleş servis kaldırıyordu. Serviste benden başka bir kişi vardı. Ani’ye doğru giderken köyleri çok sefil gördüm. Kars platosu çok güzeldi ama. Bir de telefon direklerinin üstünde atmacaya, şahine benzeyen vahşi kuşlar vardı. Dikkat çekecek kadar çok vardı bunlardan.

Ani’yi görenler orası gezilirken duyulan hissiyatı bilirler. Ermenilerin bu topraklarda yaşadıkları şeye karşı duyarlıysanız orada tuhaf ruh hallerine bürünüyorsunuz. Aslında bir antik kent ama Ege’deki antik kentleri gezerken duyulan mutluluk hissi pek yok orada. Paramparçalık halini duyuyorsunuz. Dediğim gibi Ermenilerin yaşadıklarına duyarlıysanız. Evet, ben soykırım denmesini tercih ediyorum. Alparslan’ın atıyla girip camiye çevirdiği kilisede MHP erkanının şükür namazı kıldıklarını hatırlıyorsunuz. Çay kenarında yer alan küçük kilise tuhaf. Bıçakla kesilmiş pasta dilimi gibi olan kilise başka bir tuhaf. Türklerin yaptıkları ilk cami de orada. O caminin penceresinden hep instagram fenomenleri fotoğraf çekerlerdi ama artık çekemezler çünkü cami restore edildi. Gerçi bir allahın kulu yoktur normal zamanlarda. Çektirebilirler.

Ani deyince akla ilk gelen o meşhur fotoğraftaki kilisenin gerçekten de etrafında hiçbir şey yok. Geziyi koştur koştur yaptım çünkü servisin hareket saati belliydi. Bir saat falan süre veriyorlardı. Kars’a döndüm.

Önce sokaklarını gezecektim. Kars’ta ızgara plan vardı. Ana caddenin ismi Faik Bey Caddesi. O cadde boyunca gidilip gelinmeli. Yol boyunca Kars’ın muhafazakar bir şehir olmadığını anlıyorsunuz. Erzurum’un tersi yani. Erzurum’da da muhteşem mimari eserler vardır ama muhafazakar biri değilseniz bir an önce Erzurum’dan siktir olup gitmek istersiniz. Gravyer peynirciden peynirimi aldım. Bir bar gördüm. Kaz taşıyan bir adam gördüm.

Faik Bey Caddesi üzerinde çok fazla Rus mimarisi izi görülmüyor. 70’li yıllarda Anadolu’da ana caddelere yapılmış olan yüksek binalar var. Bunların çoğu işyeri. Dönüp de bir daha bakmayacağınız binalardan. Faik Bey Caddesi’nin daha çok kale tarafında kalan sokaklarına birer birer girip çıktım. İşte oralarda muhteşem Rus binaları var. Kulaklıkla Kardeş Türküler’in son albümünü dinleyerek yaptım bu yürüyüşleri. İşte keyifli anlar onlardı. KT, 97 yılında ilk kasetlerini yapmıştı. O kaseti o kadar çok dinlemiştim ki… 20 sene sonra ondan da güzel bir albüm yapmışlardı. “Halale” türküsünü defalarca kez dinledim. O türkü bana hep Kars’ı hatırlatıyor. Valiliğin olduğu sokak en güzeliydi. Orada en güzel Rus binası vardı. Şu anda defterdarlık olan o bina gerçekten muhteşem. Ve o meydan adeta St. Petersburg. Video alırken güvenlikten uyarı almadım değil.

Sonraki durak Hotel Çeltikov ve kale bölgesiydi. O yollar illa ki oraya çıkıyor. O yıllardaki telefonumun navigasyonu çalışmadığı için her yeri el yordamıyla bazen de sorarak buluyordum. Hotel Çeltikov’u da insanlara sordum. Dar bir sokaktan ona doğru gidiyordum. Görülmüyordu. Sonra birden bütün ihtişamıyla karşıma çıktı. Zamanında çok zengin bir Rusun konağı olan bu yapı şu anda oteldi. Önündeki yol dar olduğu için fotoğraflanması zordu. Şimdi drone çağında çok güzel fotoları vardır eminim.

Kale bölgesine doğru giderken Kars kaz evini gördüm ve içeri daldım. Kaz şiparişini verdim. Mevsimi olmamasına rağmen muhteşemdi. Etkilemek için Kars’a götürdüğünüz “bayanı” mutlaka oraya götürün. Tabii Kars’a götürüldüğü için etkilenecek bayan oranı %3 falandır en fazla. Muğla, Antalya, İzmir’in pahalı ve gösterişli mekanlarına götürün gerisini… Hesabı da mutlaka siz ödeyin.

Kale bölgesine geldim. Oradaki kilise çok meşhurdur. Şu anda camidir. Ama fotoğraflarda hep o görülür. Tipik bir Ermeni/Gürcü mimarisi örneğidir. Ahtamar Adası’ndakinin aynısıdır. Rengi siyaha yakındır yalnız. Kalenin eski fotoğraflarında eteklerinde evler olduğunu da görüyoruz. Şu anda yıkılmışlar. Ev demişken tarihi ahşap evler değil gecekondular varmış. Yıkılmaları iyi olmuş. Kaleye doğru zorlu bir yürüyüş var. Ama çıktığınızda manzara görmeye değer. Bir taraf şehir öbür taraf doğa. Kalenin arkasında güzel bir dere ve yanında da güzel yapılar olduğunu gördüm.

İndim ve oraya yollandım. Orada bir prensin köşkü olduğunu gördüm. O da çok güzel bir binaydı ve oteldi. Dere kenarında bahçesi vardı. Oturdum ve garsondan bira istedim. Yoktu. Çay istedim. Vardı. Çay da güzeldi. Hayret! Dört beş bardak çay içtim. O ortam çok keyifliydi. Az ileride bir bina daha vardı. Askeri karakolmuş önceden. Şu anda konservatuvar. Kapısı kapalıydı. Ama çitlerden atladım ve patikadan ona ulaşarak etrafını gezdim. Normalde köpek fobim bunu yaptırmazdı ama nedense o anda cesaret buldum ve daldım binanın bahçesine.

O yoldan dönerken bir kaz çobanı benden yardım istedi. Kazları dereye inmişlerdi ve onları oradan çıkartamıyordu tek başına. Ben bir taraftan onlara taş atıp, kış kış yaptım; o da diğer tarafta onları kontrolü altına aldı.

Sırada Kars Fethiye Camisi vardı. Eski fotoğraflarında, kulesinin üstündeki kubbelerle Moskova’daki meşhur kiliseye benzeyen bu yapıyı görmeliydim. Taksiyle yollandım oraya. Kubbeler Rus dönemini anımsattığı için tıraşlanmıştı. İki tane de minare kitlenmişti yapıya. Eski görkemli halinden eser yoktu ama yine de görmeye değerdi. O yapı zamanında hep kilise hem de idari yapıydı. İçindeyken o dönemleri düşündüm. Gezim sona ermişti. Ana caddeye çıktım. Bir yerden ucuz yollu döner yedim. Yine 30 bin adımı atmış olmalıydım. Dinlenme vaktiydi. Öğretmenevine gittim. Odamdan sırt çantamı alıp dışarı çıktım. En yakın tekel bayisinden iki bira ve bir paket cips alıp odama döndüm.

Biralarımı keyifle içtim. İstanbul’a dönünce buluşacağım ve sonrasında da evleneceğim kadınla mesajlaştım. Karımla daha önce flört etmeye başlamış olsaydık ve onu oraya götürseydim Kars’ı ki ileride karımı ve oğlumu götürmeyi düşünüyorum Kars’a. Bu sefer hep beraber Iğdır’a da gideriz ve Ağrı Dağı’nı görürüz…

Şehrin yarısı falan hiç Türkiye’ye benzemiyor…

Diğer yarısı aynı Türkiye’nin geri kalanı gibi, yani bok gibi…

Halkı tamamen çekilmez değil.

Gidin, pişman olmayacaksınız.

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Alakasız Not: Tanju Çolak 0,90 gol oranına sahiptir.          

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

En Çok Üzüldüğüm Maçlar

*6 KASIM 2002,  FENERBAHÇE 6 – GALATASARAY 0

En başa bunu almam sürpriz olmamalı diye düşünüyorum. 2011 öncesine kadar bir GS taraftarıydım. Sonra ise bir Messi taraftarı oldum. Dolayısıyla listeyi bu iki takımın hayal kırıklığına uğradıkları maçlar domine edecektir. Fanatiğin iki tık altı (Bi’ Tık kurtuluş savaşımdan vazgeçmiştim) bir Galatasaraylıydım eskiden. Eylül 2002’de Sinop’a öğretmen olarak atanmam hayatımdaki en önemli radikal değişikliklerden biriydi. Mutlu değildim. 3 Kasım günü Ak Parti tek başına iktidar olmuştu ve üç gün sonra da bu, hala bile etkisi geçmeyen maç oynandı. Gerze Özlem Meyhanesi’nde izledim maçı. Beşinci golden sonra yıkıldığım için çıkmıştım ve eve geldiğimde değil çünkü tv ve internet yoktu, bir gün sonra okulda öğrendim maçın 6 golle sonuçlandığını. Mahvolmuştum.  

*28 NİSAN 2010, BARCELONA 1 – INTER 0

Aslında Messi’yi tutmaya 2008 gibi falan başladım ama işte GS hayatımdan çıkınca sadece o tamamladı futbol izleyiciliğimi. Bu maçta da resmen kahrolmuştum. ŞL yarı final maçıydı. İlk maçta Barcelona 1-0 öne geçmişti. Sonra Inter, biri açıkça ofsayt olan iki gol bulmuştu. Bakın taraftarlık budur işte. Normalde futbolda haticeye değil neticeye bakılır ama taraftarsan ve yenilmişsen mutlaka haticeyi de gündeme getirirsin. Rövanş maçı inanılmaz oldu. Hayatımda öyle bir maç izlememiştim. O Barcelona zaten herkese karşı tek kale oynuyordu ama o maçta bırakın tek kaleyi, tek ceza sahası oynadı resmen. Üstelik maçın başında Busquets bir Interliyi oyundan attırdı. Meşhur bir fotoğrafı vardır onun. Yerde yatarken parmak arasından neler olduğuna bakar. Barcelona’ya iki gol lazımdı ve rakip 10 kişiydi. Takım otobüsünü kalenin önüne çekmek deyimi gerçek oluyordu. 84’te Barcelona golü buldu ama ikinciyi bulamadı. Mourinho sahanın ortasına doğru koştu ve ikonik görüntüyü verdi. Ben ise gerçekten mahvolmuştum yine.

*25 MAYIS 2003, BJK 1 – GS 0

6 Kasım faciasının yaşandığı senenin sonunda oldu bu maç. 6-0’lık maçtan sonra FB dibi buldu aslında. GS ise bir şekilde toparladı ve yarışın içinde kaldı. Hatta ikinci devre FB’yi de yendi ama kimse bunları hatırlamaz. GS, FB’yi 6-0 veya daha üstü bir skorla –ligde- yenmedikçe bu mağlubiyet unutulmaz! Her hafta sonu Özlem Meyhanesi’ne gider bira ve Arnavut ciğeri eşliğinde GS maçlarını izlerdim. yeni ve alışılmadık hayatımın en güzel etkinliği o anlardı. Eskiden öğrenci olduğum için parasızdım ve dolayısıyla GS maçlarını izleyemezdim ama artık param vardı ve izleyebiliyordum ama GS tam da 2011’e kadar sürecek olan müthiş bir eziklik dönemine giriyordu. Takım ikinciydi ama durumu çok kötüydü. Bu maçı da alamayacaktık ama işte taraftarlık budur, en ufak bir umudun bile peşinden gidersin. Sergen attı, şampiyonluk geldi!

*5 NİSAN 1989, STEAU BÜKREŞ 4 – GS 0

Bu maçı canlı seyretmedim ama sonucu sonucunda yıkıldım. Bu maç oynanırken okuldaydık. Rövanş maçında ise devlet dairelerinin tatil edilmesi gündeme gelmişti. Ama edilmemişti diye hatırlıyorum. O sene Galatasaray Türk futbol tarihinin en önemli işini yapıyordu. UEFA kupasını almak mı ŞL’de yarı final oynamak mı? UEFA kupası kazanılmış tek Avrupa kupası olduğu için o başarının daha büyük olduğu düşünülecektir ama bence o yarı final daha büyük bir iştir. Hele ki o yıllarda Türk futbolunun durumu düşünüldüğünde… Gs yarı finale giderken taraftarlığımın en güzel dönemini yaşıyordum. Bu mağlubiyet ise beni mahvetmişti. Önceki turlarda GS 3-0’dan 5-0 yaparak turu geçmişti ama 4-0’dan turu geçeceğimize kimse inanmıyordu. İş bitmişti. Hagi GS’ye gol atmıştı.

*22 NİSAN 2006, FENERBAHÇE 4 – GALATASARY 0

Bu maçın sonunda da dibi boylamıştım. FB’nin bize ve diğer tüm takımlara karşı müthiş bir psikolojik üstünlüğü vardı. Kadro olarak müthiş üstündüler. O sene de Sinop merkeze tayin olmuş ve hafta sonları öğretmenevinde, bira eşliğinde (!) GS maçları izlerdim. Çok keyifli anlardı benim için. O FB normalde 10 sene üst üste ve yürüye yürüye şampiyon olması gereken bir takımdı. Ama olamadılar. Oldurmadılar belki de. O GS 2002-03 GS’si acıklı bir takım değildi. Çok etkiliydi ama FB karşısında hiç şansı olmadığı apaçıktı. Fakat yine de son haftalara kadar geldik. Son dört haftaydı ve 3 puan öndeydik. İnanılmazdı! Öğretmenevi tarihi günlerinden birini yaşadı. FB ilk dakikadan itibaren üstünlüğünü hissettirdi. Olmayacağı baştan belliydi. Resmen parçaladılar bizi. FB’nin geri kalan üç maçta toplam 20 gol atarak şampiyon olacağına inanıyordum. O yüzden eve sürünerek gitmiştim. Hatta gitmeden önce limanda ispirto içmiştim. Sezon sonunda biz bala göte şampiyon olduk bu arada ama bu maç sonunda hissettiğim acıyı hala hatırlıyorum.

*24 NİSAN 2012, BARCELONA 2 – CHELSEA 2

Inter maçına benzeyen bir maçtı benim için. Messi’nin en iyi sezonun 2011 olduğu düşünülür ama 2012’de takımı bir şey kazanmamış olsa da Messi’nin 50 lig golü atmış olması benim için unutulmazdır. Yine bir ŞL yarı finali. İlk maçı Chelsea 1-0 almıştı. Chelsea’nin efsane kadrosu artık uzatmaları oynuyordu. Başlarında bir emanetçi “bebe” teknik adam vardı. Normalde Barcelona’nın parçalaması bekleniyordu. Busquets’in kariyerinde 15 gol falan vardır. Baktım, 18’miş. Onlardan birini attı Busquets. Sonra ikinciyi buldular. Terry de kırmızı kart gördü. Farkın gelmesi beklenirdi ama olmadı. Devre arasına girerken Chelsea bir gol buldu. İkinci yarı Barcelona’nın topu Inter maçındaki gibi ceza sahasına değil altıpasa yani kale sahasına hapsetmesi bekleniyordu. Öyle de oldu. 50. Dakikada Cüneyt Çakır penaltı verdi. Messi golü atacaktı ve maç 7’ye 8’e gidecekti. Ama Messi kaçırdı. Sonra altıpas içerisinde dönen top bir türlü kaleye girmedi. Kafayı yemek üzereydim. Son dakikada ileride unutulan EYT’li Fernando Torres bir gol buldu. O anda yine ispirto içmek ihtiyacı hissettim.

*21 NİSAN 2012, BARCELONA 1 – REAL MADRİD 2

Az önceki maddede anlattığım Chelsea maçından üç gün önce çok önemli bir maç daha oynanmıştı ve hani “kalp kırıcı” derler ya, işte öyle bir maçtı. Bu maçta Real Barcelona’yı yendi. Uzun zaman sonra ilk defa. Bu maçın önemi şuydu: Hayatımda futbol izleyiciliği anlamında bana en güzel anları yaşatan Guardiola Barcelonasının sonunun geldiğini ilan eden maçtı bu maç. Mourinho nihayet yapacağını yapmıştı. Pep’in takımını durdurması (ne şekilde olursa olsun) için transfer edilen adam bunu başarmıştı. Bu arada o Mourinho takımı da inanılmazdı. 120 gol attı, 100 puan aldı, rekorları kırdı. Ama her maç Barcelona karşısında acizdi. Her maç paramparça oldular. Yanılmıyorsam Pep ilk kez bu maçta üçlü defans denedi. Şimdilerde herkesin ara ara denediği üçlü defansı o yıllarda kimse denemezdi. İnternete bakıyorum ve Pique’nin yedek olduğunu görüyorum. Sakat mıydı, plan mı buydu bilmiyorum. Gerçi kadroda Adriano da görülüyor ama spikerin de üçlüye hayret ettiğini hatırlıyorum. Busquets gibi çok az gol atan Khedira bir gol atmıştı. Hatta o golde Puyol topu uzaklaştırmayarak Valdes’e bırakmak istemiş, Khedira da aradan golu atmıştı. Sonra Valdes “senin yapacağın işi sikim” anlamına gelen bir beden dili hareketi yapmıştı. Barcelona yine üstündü. İkinci yarı beraberliği buldu ama birkaç dakika sonra Özil’in asistine Ronaldo golü attı ve siüüüü’den önceki ikonik hareketini ilk kez orada yapmıştı. Yani “sakin olun, ben buradayım” hareketini. O Barça aman vermeyen bir takım olduğu için Ronaldo gibi iddialı bir figür “sakin olun, ben buradayım” hareketi yapıyordu. Artık izleyiciler olarak rüyanın bittiğini anlıyorduk. Gerçi sonra Neymar ve Suarez ile birlikte bir ikinci rüya daha yaşatacaktı Messi bize ama Pep’in gitmesi çok kötü olmuştu. Barcelona’da çalışmanın çok stresli olduğunu söyleyen Pep, buna dayanamadığını ve bir sene takım çalıştırmayacağını söylemişti. Messi’li takımla devam etseydi neler olurdu? Bence üç ŞL daha gelirdi.

*19 MAYIS 2019, ANADOLU EFES 83 – CSKA MOSKOVA 91

Listemde bir de basketbol maçı var. Henüz 4, 5 yıllık bir basketbol izleyicisi olsam da beni kahreden maçlar yok değil. Bu sürede tuttuğum takım Anadolu Efes tarih yazdığı için pek fazla maç yok aslında. Lig süresince pisi pisine verilen maçlar oldu ama sonunda hep şampiyon olduğu için takımım genelde mutluydum. Bu inanılmaz dönemin ilk sezonunda Eurolig finaline çıktı takımım. Heyecandan ölmek üzereydim çünkü her zaman derim, basketbol seyir zevki ve adrenalin yaşatma konusunda futbola tur bindirir. Fakat bir takımı tutmanız koşuluyla… futbol çok daha tarihsel olduğu için taraftarlık duygusunu çok daha iyi besliyor ama oyun olarak, bir spor dalı olarak bence basketbol daha iyi. Takımım finale geldi. Bana Naumoski’de bıraktığım basketbolu tekrar sevdiren adam olan Shane Larkin sayesinde. İnanılmaz oynuyordu. Onu izlemek müthiş bir zevkti. Yarı finalde FB’yi maymun etmişti. Bu maçın belgeselini izledim. CSKA’lılar Larkin’i durdurmanın imkansız olduğunu, ona odaklanmayacaklarını, yanına ikinci üçüncü oyuncunun gelmesini engellemeye çalışacaklarını belirtiyorlardı. Öyle de yaptılar. Larkin yine 30+ sayı attı. Dozer Dunston sakatlanmıştı ve yerine bir uzun koyamadılar. Daha sonraki yılların starları Micic, Pleiss, Beaubois, Şanlı falan çok etkisizdi. Bunlardan biri sonraki yılların performansını ortaya koysalardı şampiyon olurduk. Daha sonra Larkin’i geçecek olan Micic 10 sayı atmıştı örneğin. Sayı kralı, sezon MVP’si falan oldu Micic sonra. Bu maçta gerçekten yıkılmıştım çünkü uzun yıllardır aklımda olan hobiyi nihayet hayatıma sokmuştum ama ilk senede hayal kırıklığına uğramıştım. Off of!

*13 TEMMUZ 2014, ARJANTİN 0 – ALMANYA 1

2022 Dünya Kupası finali hayatımda en çok heyecanlandığım ikinci maç oldu. Olmayabilirdi çünkü Messi 2014’te Dünya Kupası’nı alıp üzerindeki DK stresini atabilirdi. Messi bu maçı alsaydı, Pep Barcelona’dan ayrılmasaydı ve ayrıca halamız da amcamız olsaydı her şey çok daha güzel olurdu benim için… İkincilik madalyasını almaya giderken kupaya bakışı ikoniktir. 1970 yılından beri bütün GOAT’ların elini değdirdiği (aynı) kupa Messi’nin eline sekiz sene sonra gelecekti. Geldi mi geldi…

Yazım yanlışlarına bakamayacağım…    

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın