Ömer Kavur Sineması: Ana Akım Kenarında Bir Auteur 2

16x9_karslasma

Dün birinci bölümünü yazdığım yazının ikinci bölümüyle karşınızdayız…

Ömer Kavur sinemasından biraz bahsetmiştik. 1974 yılında “Yatık Emine” filmiyle sinemaya adım atan Ömer Kavur, 1987 yılında çektiği “Anayurt Oteli”yle beraber ana akım sinemayla vedalaşmıştı ve kişisel bir sinemaya yönelmişti. Kendisi bir röportajında bu tarihten önceki filmlerini tam olarak benimseyemediğini ifade etmişti. Zaten aynı sene çektiği “Gece Yolculuğu” filminde de yapımcıların sıkıştırdığı yönetmenin bu tacizlerden bunalıp iç dünyasına doğru bir yolculuğa geçmesini görüyoruz. Otobiyografik ama aktüel bir otobiyografik film…

Şimdi kronolojik sırayla filmlerini inceleyelim:

“Yatık Emine” – 1974

Ömer Kavur’un bir üst orta sınıf aileye mensup olduğunu ve bunun sayesinde Paris’te sinema okuyabildiğini hatırlatalım. Paris’ten döndüğünde kafasında sinemaya dair bir şeyler vardı yani… Fakat Yeşilçam geleni bünyesinde eritme potansiyeline sahipti. Teknik olarak bir Yeşilçam filminden hiçbir farkı yoktur. Başroldeki kadını yine Jeyan Mahfi Tözüm konuşur. Hiçbir dünya sinemasında örneği görülmeyen o parlak/tuhaf görsellik vardır. Paris’te sosyalizmle de tanışır Ömer Kavur. Bu politik yönelim “sanat sineması”na başlamadan önceki filmlerinde fazlasıyla görülür. Ömer Kavur’un edebiyatla ilgisinin de altını çizelim. İyi bir edebiyat ve felsefe okurudur. Filmlerinde uyarlamalar da vardır. Ben sinemada edebiyat uyarlamasına kategorik olarak karşıyımdır. İyi örnekleri (ki bu gerçekleşiyorsa sürprizdir) olduğunu kabul etmekle beraber kategorik olarak karşıyımdır sinemada edebiyat uyarlamalarına… Bu film de Refik Halit uyarlamasıdır. Dünkü yazıda bahsettiğim yabancılaşma teması bu filmle başlar. Kasabaya (lokal faşizm alanı) sürgün gelen Emine’nin kötü yola düştüğü ifade edilir. Yeni gelen bu yabancı elbette önce bir reddiye yer sonra da hırpalanmaya başlar. Kimdir hırpalayanlar? Eşraf… Erkekler olduğunu belirtmeye gerek yok. Osmanlı toplumunda geçen bu hikayede eşraf iktidarının halka ve de onun kadınlarına istediklerini yapabildiklerini görüyoruz. Bu arada senaryoyu Turgut Özakman’la beraber yazmışlar ve senaryo bir iki kez sansürden geri dönmüş. 1974 Yeşilçam koşullarında az da olsa dokunduran bir film. Hikaye Haymana’da geçiyor ama çekimler Bursa’nın Cumalıkızık köyünde çekilmiş olabilir. Ömer Kavur sineması üzerine yazı yazmak için izledim. Youtube’da 1,5X’te izledim. Ölüp, bitmiyorsanız izlemeyin.

“Yusuf İle Kenan” – 1979

Türk sinemasında çocuk oyunculara başrol verilmesi olayı çok azdır ki bu riskli ve zor bir iştir. Çünkü çocuklar her şeyi yarım yamalak yaparlar. YİK dışında bir çocuk filmi… Hatırlamıyorum. Hatırlayan varsa yazsın. İki başrol oyuncudan biri Cem Davran yürümüştür ama diğeri yani Tamer Çeliker adlı oyuncu sadece bu filmle kalmıştır. 1979 yılında TR’de sol içerikli filmler revaçtaydı çünkü sol siyaset revaçtaydı. Mekana ulaşan ve hırpalanmayı bekleyen yabancı bu sefer iki çocuk. Bu çocukların akıllı olanını solcular sahipleniyor, akılsız olanına ise ülkücü lümpen mafya kancayı takıyor. Hırpalanmak budur o halde. Ömer Kavur’un en iyi filmlerinden biridir. Şablon sol söylemler hariç olgun ve dinamik bir filmdir. Bu arada başrolde olmayan diğer bir çocuk oyuncu Böcek adeta döktürüyor. Yıllar sonra “Kaygısızlar” adlı dizide Eleman rolüyle karşımıza çıkacaktı. Çarpık rolündeki oyuncu Hakan Tanfer ise Küçük Emrah filmlerinde Emrah’ı seslendiren oyuncudur. Ömer Kavur’un aynı oyuncularla sık sık çalıştığını yazmıştık. Çarpık “Ah Güzel İstanbul”da muavin rolüyle tekrar karşımıza çıkıyor. Falkonetti adlı psikopat karakteri oynayan oyuncu da yine bazı diğer Kavur filmlerinde karşımıza çıkıyor.

“Ah Güzel İstanbul” – 1981

Aslında Kavur’un, kendisine göre, en kötü filmidir ama gişede en başarılı olmuş filmidir. Neden acaba? Elbette cinsellikten dolayı. Müjde Ar bir fetiş olmuştur Türk sineması seyircisi için. Ve o fetişlik bu filmle başlamıştır. Bu rol ilk önce Türkan Şoray’a teklif edilmiştir ancak o dönemdeki sevgilisi Rüçhan Adlı Şoray’ın bu sahnelerde oynamasına izin vermeyince rol Müjde Ar’a teklif edilmiştir ve sonrasında Müjde Ar 80’lerin fetiş kadını olmuştur. Bu mevzuları Müjde Ar ve Türkan Şoray’la ilgili yazdığım yazılarda ele almıştım. Bir genelev kadına aşık olan kamyon şoförü, kadını evine getirir ve SPOILER vermekte bir sakınca yok, yürümez elbette. Bu sefer yabancı bir genelev kadınıdır ve zaman temasını da ufak ufak görmeye başlarız. Erkeğini bekleyen kadın zamanın karşısında çaresizdir. Kötü film…

“Kırık Bir Aşk Hikâyesi” – 1981

“Entel sineması” diye küçümsenen bir sinema vardır. 90’ların ilk yarısına tekabül edenleri gerçekten kötü filmlerdir ama bu tabir altındaki okuma, bilinçlenme, aydınlanma düşmanlığını görmezden gelemeyiz. Bir de düşünme tembelliğini… Düşünmek zor gelir homo ortalamus’a. Bu film “entel sineması”nın yavaş yavaş kendisini hissettirmeye başladığı bir filmdir. Evlenme çağını geçmiş edebiyat öğretmeni büyükşehri bırakıp Ege kasabasına tayin istemiştir. Farklı olan bu sefer hırpalanmayacak gibidir. Fakat kendisi kaçınır. Yerlilerden ve nişanlı olan adamla ilişkiye girmesi kabul edilemez elbette. Adamla aralarındaki kültür seviyesi farkı da işlerin kısa sürede bozulmasına neden olur. Klişelerle dolu ve vasat bir film. Tema müziği unutulmazdır. Sanırım birisi o müziğe söz yazmış. Çok saçma bir hareket. Baktım, Jehan Barbur’muş. Neden ihtiyaç duyarlar ki böyle saçma şeylere?

“Göl” – 1982

Ömer Kavur polisiye ve gerilime de ilgi duyar. İşte İngilizcesi “thriller” olan psikolojik gerilim denen türden bir film… Ama elbette ki tırt bir film. Göller de sıkça Kavur filmlerinde karşımıza çıkar. Bu sefer göl gerilimin ana mekanı. Ölen eşine saplantılı derecede bağlı olan adam deliliğin sınırlarında gezinmektedir. Bir Türk filmi izliyoruz: Ona tıpatıp benzeyen (aynı oyuncuya oynatılmış) kadın kasabaya varınca olaylar gelişiyor. Güç ilişkileri yine “Yatık Emine”deki gibi devreye giriyor. Eğirdir Gölü’nde çekilmiş…

“Amansız Yol” – 1985

Bana göre de en kötü filmi budur. Filmin büyük bir bölümü yolculuk olarak geçiyor. Ve de benim en sevdiğim şehirlerden biri olan Mardin’e gidiyorlar. Dinamik olması beklenir. Fakat öyle değil. Sıkıcı bir film. Bir de dikkatimi çekti, Zuhal Olcay film boyunca sürekli ağlak bir tonda konuşuyor. Yani dokunsan ağlayacak derler ya öyle bir ruh halinde ve o ruh halini yansıtan bir ses tonuyla konuşuyor. Bir sinema rekoru olabilir bu.

“Körebe” – 1985

Ömer Kavur’un ana akım sinemadaki son filmi. Bir polisiye gerilim. Bu filmi çocukken televizyonda izlediğimi ve çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Bir çocuk kaçırma hikayesi. Kovalamaca… Türkan Şoray bu filmi neredeyse lohusa hali devam ederken çekmiştir. Çok kilolu görünür. Bu durum Atilla Dorsay’ın TŞ kitabında bir eleştiri konusuydu. Filmle ilgili başka bir şey söylemeye gerek yok.

“Anayurt Oteli” – 1987

Bu filmi yıllarca aradım. Bazı anketlerde gelmiş geçmiş en iyi Türk filmi seçilmişti. 2000’li yıllarda, paylaşımcılık bu kadar gelişkin değilken bu filmin yıllarca peşinden koştum. Sonra filmi bulamıyorum bari romanını okuyayım dedim. Romanı okudum. Tam o esnada filme de ulaştım. Elbette her edebiyat uyarlaması gibi zayıftı. Başlı başına bir film olarak ele alınırsa döneminin ilerisinde bir filmdir ve Ömer Kavur’un artık kendi yolunu çizdiği bir filmdir. Ama bir Türk filmidir. Zayıftır her türlü. Film Nazilli’de istasyon meydanında çekilmiş. Bu yaz Aydın’a gideceğim çünkü karımın ailesi Aydın’da yaşıyor. İlk iş olarak filmin çekildiği oteli bulacağım. Zebercet ismi kadar anti-kahramanlığa gidecek bir isim olamaz diye düşünüyorum.

“Gece Yolculuğu” – 1987

Aynı sene ilk “sanat filmini” de çekiyor Kavur. Fethiye Kayaköy’de geçer olaylar. “Kariyeri boyunca aynı filmi çekmiştir.” dedim ya, örneğin Kayaköy’e varmadan KBAH’nin geçtiği Ayvalık’a uğrar. Kim? Sanat filmi çekmek isteyen piyasa yönetmeni… 12 Eylül döneminde kardeşi öldürülmüş olan insan… Kavur için bir nevi deklarasyon filmidir. Artık ne yapmak istediğini deklare eder. Film ele aldığı temalar bakımında birçok insana sıkıcı gelecektir. Yaratıcılık bunalımı çeken sanatçı ve entel muhabbetleri bayar milyonlarca insanı… Yeşilçam etkileri yoğun bir şekilde filmde mevcuttur. Filmdeki manzaralar çok hoş. Bir sanat filmi olarak ise B sınıfı bir sanat filmi.

“Gizli Yüz” – 1990

Bence Ömer Kavur’un en iyi filmi. Çok sevdiğim Balat, Safranbolu ve Kastamonu’da geçiyor. Bir Faust uyarlaması. Bu filmi izleyen Gencer Başkanın Goethe’yle ilgili yaptığı “Sonra bana gelmeyin. Goethe” esprisini paylaşsam mı? Bu yazının ciddiyetiyle bağdaşmıyor ama aklıma geldi ve yazdım. Belki yazı bitince silerim. Bu filmin sürprizi senaryoyu Orhan Pamuk’un yazmış olması. Birkaç ay içinde OP okumaya başlayacağım. Vurulacağımı hissediyorum. Tam olarak bir edebiyat uyarlaması sayılmaz bu film. “Kara Kitap”taki bir kısa bölümden hareketle çekilmiş. Asıl Orhan Pamuk’un “Yeni Hayat” romanını yazarken bu filmden esinlendiği iddia ediliyor. Bilmiyorum ikisini de okuyup göreceğim. Tanpınar’ın SAE etkisi filmde mevcut. Film olarak ise gerçekçilik sorunundan muzdarip olmasa listelerde üstlerde yer almayı hak eden bir film olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

“Akrebin Yolculuğu” – 1997

Uzunca bir süre film çekmemiş Kavur. 1995 yılında kolektif bir filmde yer almış. Bu tür filmleri hiç sevmem. Yedi, sekiz yönetmene 20 dakikalık bölümler çektiren kolaj filmleri yani… Ben kısa film de sevmem. AY çok sevdiğim bir ilçe olan Göynük’te geçtiği için benden artı puanla başlıyor. İlgiyle izledim filmi. Yeşilçam etkileri artık neredeyse minimuma inmiş. Varoluşsal sorgulamalar ve felsefik alt metinler filmde mevcut. Mehmet Aslantuğ gibi karizmatik ve iyi konuşan birisinin saat tamircisi rolüne gitmediğini belirtmem gerekecek. “Göl” filminde selam duruş var burada da… Bir kadına saplantılı derecede bağlı olmak… GY’de de vardı o tema. GY’de “Sevmek Zamanı”na saygı duruşu da vardı. İkinci en sevdiğim Kavur filmi…

“Melekler Evi” – 2000

Bu sefer Kavur polisiye gerilim çekmek istemiş. Tıpkı “Körebe”de yaptığı gibi. Fakat oldukça başarısız bir film. Egzotik görüntüler haricinde izlemek için pek bir sebep sunmayan bir film. Bu arada filmlerdeki ölme, öldürme, kavga ve sevişme sahnelerine çok dikkat ederim. İyi filmin tarifini yaparken bunlar benim için önemlidir. Ömer Kavur genel olarak bu tür sahnelerde çok kötü. Her Yeşilçam yönetmeni gibi…

“Karşılaşma” – 2003

Ömer Kavur’un son filmi pek beğenilmese de ben filmi beğendim. Bozcaada’da geçiyor film. Aslında bir mekana gelen ve o mekanla çelişen insan temasını çok seven Ömer Kavur, bir ada filmi çekmek için neden bu kadar geç kaldı anlamak zor çünkü bu olay en iyi adada olur. Adada kaçamazsın. Bir adada yaşamayı asla istemezdim. Lokal faşizm en iyi adada olur herhalde. Aslında lokal faşizm yörenin nüfusuyla ve sosyolojik yapısıyla direkt olarak alakalıdır ama ada da sembolik olarak lokal faşizm için çok iyi mekan oluşturur. Gizemli geçmiş, gizemli kadın, suç, ölüm… Tam bir Ömer Kavur filmi. Üstelik eli yüzü düzgün. Sevdim bu filmi…

12 Mayıs 2005 tarihinde ölmüştür!

Elimizde ele almaya değer bir sinema bırakmıştır. Biraz daha geç doğmuş olsaydı daha iyi işler çıkaracaktı eminim. Kendisini saygıyla anıyorum.

 

 

 

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Ömer Kavur Sineması: Ana Akımın Kenarında Bir Auteur 1

1_F_ayVZ46jW6_ewDtC4fBkw

Sinema yazarı Agah Özgüç’e göre Türk sinemasında üç tane “auteur” yönetmen vardır: Metin Erksan, Yılmaz Güney ve Ömer Kavur… Gerçi bu bilgiyi hangi kitapta okuduğumu hatırlamıyorum ve bu listede Atıf Yılmaz ve Lütfi Akad’ın da olup olmadığı konusunda emin değilim. Ömer Kavur’un olduğu konusunda ise eminim…

Nedir auteur (ootör okunur) yönetmen?

Biçimsel özellikleriyle ve ele aldığı konularla ayırt edici bir yanı olan demektir. Kimileri aslında her yönetmenin auteur olduğunu iddia ediyor. Veya türlü türlü janrlara el atan Stanley Kubrick, Quentin Tarantino gibi yönetmenleri auteur kavramına nasıl yerleştirileceği merak konusu. Sığ bir değerlendirmeyle işin içinden çıkmak ister misiniz? Başarılı “sanat filmi” yönetmenlerine ortamlarda auteur denir…

Biçimsel özellikleriyle ayırt edici olan? Aklıma hemen Natuk Baytan geliyor. Şaryolar üzerinde çektiği hareketli sahnelerle, yüzlere yapılan abartılı zumlarla biçimsel olarak ayırt edici bir yanı vardı Natuk Baytan’ın. Ama bir sanat filmi yönetmeni değildi.

Ömer Kavur’un sinematografisine geleceğiz. Anlatmak istediklerine bakarsak gerçekten de bir auteur olduğunu görürüz.

Sinemayı temelde bir anlatı sanatı yani edebiyatın bir kolu olarak görür müsünüz? Ömer Kavur’un gördüğü açıktır. Böyle olmasa hemen hemen her filminde karşımıza çıkan benzerlikler olmazdı. Düşünce dünyasını dolduran şeyleri film yoluyla işlemiştir. Hatta biraz abartılı bir yorum yapmak istersek, Ömer Kavur’un kariyeri boyunca tek bir film çektiğini öne sürebiliriz. Aynı oyuncular, benzer mekanlar, benzer konular, benzer temalar, benzer dekorlar… Aynı filmi 30 sene boyunca çekmiştir…

Veya… “Anayurt Oteli”ne kadar filminin birinci bölümünü, ondan sonra da ikinci bölümünü çekmiştir de denilebilir. Kendisi zaten “Anayurt Oteli”nden önceki filmlerini tam olarak “çocukları” olarak görmediğini söylemiştir. “Anayurt Oteli” ve aslında biraz da ondan sonra çektiği “Gece Yolculuğu” filmiyle ana akım sinemayla vedalaşmıştır. Önceki filmlerde de istediği temaları işlemiştir ama bu dönemden sonra tamamıyla kişisel bir sinema yapabilmiştir…

Ömer Kavur sinemasını ele alan bir yazı yazıyorum ama aslında kendisinin büyük bir hayranı değilim. Çok iyi filmler yaptığını düşünmüyorum. “B Sanat Sineması” şeklinde bir tabir de buldum sineması için.

Türk sineması ile ilgili çok yazı yazdım. Bunları okumuş ve şu anda da bu yazıyı okuyanların bilmesini isterim ki Zeki Demirkubuz’un 1997 yılında çektiği “Masumiyet”i bir kilometre taşı olarak görüyorum ben. Ancak bu filmden sonradır ki gerçekçilik Türk sinemasına egemen olmaya başladı. Ondan önce bütün dönem ve akımlarıyla Yeşilçam denen dönem egemendi ve bu dönemin filmleri hiç de hayatı yansıtıyor gibi değildi. Biçimsel açıdan öne sürüyorum bunu. Perdede izlenilenler ve duyulan sesler gerçek hayattakilere hiç benzemiyordu. Bütün kadın oyuncuları Jeyan Mahfi Tözüm veya Nevin Akkaya seslendiriyordu. Seslendirmenin kendisinin yanlışlığını anlatmaya çalışmadan önce bu iki kadının herkesi konuşmasının tuhaflığını belletmeniz gerekecekti. “Masumiyet” birçok açıdan gerçekçiliğin başladığı film olmuştur bana göre.

Yeşilçam’ın içerisinde olmak adeta bir virüs gibiydi ve Ömer Kavur da bu durumdan azade değildi. Bu yönetmenler izletecekleri şeyin gerçek hayatta karşımıza çıkması ihtimaliyle hiç ilgilenmiyordu. Örneğin gerçek hayatta Mehmet Aslantuğ gibi karizmatik, düzgün konuşan, felsefe de yapabilen bir saat tamircisi olması olasılığı Yeşilçam insanının umurunda değildi. Eskiden Müjde Ar’ı aynı filmde iki farklı karakterde oynatmıştı. Birbirine çok benzeyen insanlar: Bir Yeşilçam klişesi. Çoğu zaman sesleri de aynıdır…

Tekrarlıyorum: Saygı duyduğum, filmlerini ilgiyle izlediğim, yer yer de sinemasını beğendiğim bir yönetmendir ama çok iyi bir sinema yaptığını söyleyemiyorum maalesef.

 

Ömer Kavur’un filmlerini tek tek ele alacağım. Bunu yapmadan önce ele aldığı konuların üzerinde durmamız gerekecek. Ömer Kavur sinemasındaki en belirgin temalar yabancılaşma, ölüm, zaman ve yolculuktur. İlk filmi “Yatık Emine”den son filmi “Karşılaşma”ya kadar hemen hemen her filminde birisi ait olmadığı bir yere gelir ve orayla uyumsuzluk yaşar. Türkiye’de insanlar farklı olandan uzak dururlar. Ona güvenmezler, fırsat bulurlarsa da onu hırpalarlar. Bu, her Ömer Kavur filminde görülebilir.

Kavur filmlerinde farklı olan farklı mekana ulaşır dedik, bazen bu olayın yolculuğu da filmlerinde işlenir. Kendi adıma seyahat etmeyi çok sevdiğim gibi yol filmlerine de bayılırım. Seyahatler iki kişiyle yapılıyorsa aralarındaki ilişkiyi derinlemesine ele almaları sık görülür. Ömer Kavur filmlerinde de bunu görürüz. Yapılan seyahatlerde de güzel ve egzotik yerler seçilir. Oralardaki tarihi değerler sergilenir. Adeta bir müze gibi. Mardin, Antep, Ahlat, Kastamonu, Göynük, Safranbolu gibi özgün kentleri filmlerinde sergiler.

Ölüm Kavur’un favori temasıdır. Bazı filmleri direkt olarak suç veya gerilim filmi sınıfına girebilir. Bu filmlerinde ölüm zaten vardır da böyle olmayan filmlerinde de karakterler geçmişte olmuş bir ölüm vakası yüzünden acılar çekebilirler. Veya kendileri filmin sonunda ölürler.

Bir de zaman mefhumu vardır elimizde. Aslında daha çok Orhan Pamuk’un senaryosunu yazdığı “Gizli Yüz”de saatin sıkça karşımıza çıktığını görüyoruz. Malum, Orhan Pamuk bir Tanpınar hayranıdır. Hatta SAE için değil de “Huzur” için gelmiş geçmiş en iyi Türk romanı der… Bu filmde, daha önceki filmlerinde de gördüğümüz saat takıntısı zirve anına ulaşır. “Akrebin Yolculuğu” da bu zirve anı olarak görülebilir. Yönetmen, zamanın tarifini yapmakta zorlandığını ifade etmiştir. Zaman karşısında insanın çaresizliği herhalde yönetmenin düşünce dünyasını epeyce meşgul etmektedir. Bu zaman takıntılarına varoluşsal sorgulamaları da eklersek, birçok filminin içine daha iyi girebiliriz.

Bu, uzun bir yazı olacak. O yüzden yazıya burada ara veriyorum ve filmlerini tek tek ele aldığım ikinci bölümde görüşmek üzere diyorum.

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Hata Diye Bir Şey Yoktur!

“Hata diye bir şey yoktur!” şeklindeki bir cümleyi kimlerden kurmalarını bekleriz? Bir büyük takım teknik direktöründen mi? Bir iktidar partisi liderinden mi? Bir reklam ajansı genel müdüründen mi? Bir inşaat kalfasından mı?

Bu cümleyi kurmuş olan kişinin, etrafındakileri bir yanılsama dünyası içerisine çekmeye çalışmış olması yüksek olasıdır. Tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı romanındaki Halit Ayarcı karakterinin yapmaya çalıştığı gibi… Halit Ayarcı, ne işe yaradığı belli olmayan bu enstitüyü kuruyor ve tüm ülkeyi, giderek tüm dünyayı büyülüyor. Bizlere de oldukça yaratıcı bir şekilde kurgulanmış olan ve de yine oldukça politik olmayı başarabilen bu fantazyayı zevkle okumak düşüyor…

Bir fantazyanın “oldukça” politik olmayı da başarması kolay mıdır? Şüphesizdir ki zordur. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” bunu başararak –varsa- böyle bir kategoride en üstlerde yer almayı hak ediyor. Bu romanın yazarın diğer büyük romanı “Huzur”la bir ruh ortaklığı vardır. Bu yazıda sık sık “Huzur”a da değinmek zorunda kalacağız gibi gözüküyor…

BATILILAŞMA KRİZİ

Ahmet Hamdi Tanpınar bu iki büyük eserinde Türkiye’de neredeyse 200 yıldır devam eden ve görünüşe göre de hala çözülmemiş olan Batılılaşma Krizi’ni ele alıyor. “Huzur”da; bunu, mizah ve absürtlük ögelerini kullanmadan yapıyorken “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde ise mizah, absürtlük, sarkazm, ironi ögelerini coşkulu bir şekilde kullanarak yapıyor.

Elbette Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu konuda bir fikri vardır. 1942 seçimlerinde milletvekili olan ama 1946 yılında aday gösterilmeyen Tanpınar, Batılılaşma Krizi’nin zirve anı olarak kabul edilebilecek olan 1923 süreci ve sonrasının fanatik bir destekçisi değildir. Mutlak bir şekilde modernleşmeden yanadır ancak bunun yapılış şekliyle, yani eski olana yöneltilen bir reddiye fikriyle barışık değildir. Bu yüzdendir ki bu saflaşmada eskiyi savunanlar, günümüzde kendisini onore etmeyi sürdürürler. Fakat bu ironiktir çünkü gerek “Huzur”daki otobiyografik unsurlarda gerekse de “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde betimlenen ve de eleştirilen yaşam tarzlarında eskiyi savunanların tüylerini diken diken edebilecek yanlar vardır. “Düşmanımın düşmanı dostumdur.” düsturuyla Tanpınar’a sarılanlar ayrıntılarla değil sonuçlarla ilgileniyorlar gibi görünmektedirler…

BÜTÜN SÜREÇLERİN TANIĞI HAYRİ İRDAL

Romanın kahramanı olarak görebileceğimiz Hayri İrdal’ın yaşamı Kriz’in en çok şiddetlendiği anlara denk gelir. Romanda kesin yıllar verilmez ama çocukluğu Abdülhamit döneminde geçtiğini öğrendiğimiz Hayri İrdal, “Hürriyet”i görmüş, Birinci Dünya Savaşı’na katılmıştır. Savaştan sonraki süreçte herkesçe bilinen toplumsal olaylardan bahsedilmez. O halde romanın bu bölümünü yani SAE’nin arz-ı endam ettiği bölümü açıkça bir yeni dönem eleştirisi olarak kabul edebiliriz. Muhafazakârlar buradan tutmaya devem ederken romanın ilk bölümünde, yani Hayri İrdal’ın çocukluğu ve ilk gençlik yıllarının anlatıldığı bölümlerde de keskin bir hiciv görüyoruz.

Hayri İrdal’ın kişisel dünyasına girmeden önce onun etrafındaki insanları tanıyoruz. Bu karakterler titiz bir şekilde oluşturulmuşa benziyor. Seyit Lütfullah adlı meczubu ve onun kaldığı medrese odasının tasvirini okuyan birisi Tanpınar’ı Osmanlı Devleti’nin büyük bir eleştiricisi olarak kabul eder. Aristidi Efendi adlı gayrimüslimin cıvadan altın yapma hayalleri Tanpınar’ın hurafelerle keskin bir şekilde mücadele edilmesi gerektiğini düşündüğünü düşündürür. Mısır’dan göç etmiş Abdülselam Efendi’nin köhne konağında onlarca kişiyi barındırma hevesi oldukça semboliktir. Hayri İrdal’ın SAE’den önceki hayatı ideal olmaktan uzaktır ancak topyekûn bir reddiyeyi de hak etmez. Orada yararlanılacak, yeni döneme aktarılacak şeyler yok değildir. Örneğin ustası muvakkit Nuri Efendi ve onun disiplinli iş yaşamı, işine naifçe tutkun olması örnek alınacak şeyler olarak görülebilir…

HAYRİ İRDAL’IN RUH DÜNYASI

Romanda, yeni dönemin bir diğer enteresan karakteri olan Doktor Ramiz gibi Hayri İrdal’ın ruh dünyasına mı gireceğiz? Bu işi onun kadar görkemli bir şekilde yapamayız ama yine de Hayri İrdal için bir iki bir şey söyleyebiliriz. Hayri İrdal nasıl biridir? Tıpkı “Huzur”daki Mümtaz gibi, büyük şeyler başarmayı tasavvur edemeyen veya buna niyeti olmayan birisidir. Nihilizm ve bohemlik etkisinde gibidir. Yakup Kadri karakterleri gibi kafası net, ne istediğini bilen insanlardan değildir o. Kolaylıkla başkalarının etkisi altında girebilen, herhangi bir konuda irade göstermeyi kolaylıkla başaramayan birisi… Halit Ayarcı’nın da tam olarak aradığı adam böyle biridir…

SAE KURULUYOR

Doktor Ramiz, Hayri İrdal’ı Halit Ayarcı’yla tanıştırınca sanki roman ikinci kez başlamaktadır. İlk yarıda sık sık değinilen Halit Ayarcı da Saatleri Ayarlama Enstitüsü de karşımızdadır artık. Epeyce merak uyanmıştır. Bu Saatleri Ayarlama Enstitüsü de ne ola ki? Saatleri ayarlamak için enstitü mü kurmuşlar? Hiç kimse kalkıp da “Bu ne saçma iş!” dememiş mi?

Hayri İrdal’ın nasıl bir karakter olduğundan bahsettiysek Halit Ayarcı’dan da aynı şekilde bahsetmemiz gerekecek. Kendisini Hayri İrdal’ın “alter-ego”su olarak görebilir miyiz? Hayri İrdal’ın olmak isteyip de olamadığı insan… Böyle yorumlar olmakla beraber, Halit Ayarcı gibi bir insanın hayal edilmesi de biraz güç olsa gerek. Romanın bir yerinde kendisiyle ilgili söylenildiği üzere “sergüzeşt” bir insan. Oldukça potansiyelli bir insan. İstediği her şeyi başarabilecek gibi duruyor. Her insanı her şeye ikna edebilecek bir kapasitesi var sanki…

Tıpkı “Huzur” romanında sonradan hikayeye dahil olan Suat’ın yaptığı gibi Halit Ayarcı da hikayeye asıl olarak sonradan dahil oluyor ve çok büyük etki yaratıyor. Benzersiz bir karakter.

Abartılı bir yorum yapmak isteseydik, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün aslında bir ülke metaforu olduğunu, Halit Ayarcı’nın da onun kurucusu olduğunu ima edebilirdik. Bu yeni ülke aslında bu kurucunun bir sergüzeşti… Bu ülke kurulurken rasyonalite ayaklar altına alınıyor ve kolektif akıl yitimi yaşanıyor. İşlevsiz ve absürt bir sürü yeni şey ortaya atılıyor ve herkes –bir şekilde- bunların alıcısı oluyor. Uluslararası kişi ve kuruluşlar bile bu ülkenin kuruluşuna katkı sunuyorlar… Bunlar abartı ancak Halit Ayarcı’nın çılgın projesi aracılığıyla bürokrasi kurumunun, yeni dönemin insanı önemsizleştiren yapısının hicvedildiğini belirtmemiz lazım. Doktor Ramiz’in psikanalize yaklaşımının yeni dönemin bilimsellik adına ortaya attığı bazı iddiaların eleştirisi olduğunu da kavrayabiliriz. Seyit Lütfullah’ın hezeyanlarının yerine konan şey olarak da İspritizma Cemiyeti’ni görüyoruz.

Peki, enstitüye ne olacak? Başarılı olacak mı? Saatleri ayarlayabilecek mi? Halit Ayarcı, enstitüye giderek de ülkeye bir ayar çekebilecek mi? Alkışlar, konfetiler eşliğinde sahneye çıkan süper star orada nasıl ve ne kadar kalabilecek? Okuyup, görelim…

Son olarak da Tanpınar’ın benzersiz dil kullanma becerisine değinmek isteriz. Anlattıkları ve onların tarihsel, sosyolojik önemi bir yana anlatım biçimi de olağanüstü. Metinlerini bir şarkı gibi, bir şiir gibi inşa ediyor. Her edebiyat meraklısını mutlaka bu büyük yazara uğraması lazım diye düşünüyoruz…

 

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Mısır İzlenimleri

Mısır izlenimleri için tıklayınız. Mısır’ın güvenli olup olmadığını yazdım. Mısır güvenli bir yer.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Kuyucaklı Yusuf

538_01

Bir roman eleştirisi yapılacaksa “SPOILER” uyarısı vermek gerekir mi?

Hayata ve topluma bakış açısı çağdaşı romancılardan farklı olan Sabahattin Ali’nin ilk romanı “Kuyucaklı Yusuf” da elbette bir roman olarak çağdaşlarından farklı olmalıydı…

Sol-sosyalist ideolojiye olan ilgisini bildiğimiz Sabahattin Ali bünyesinde barındırdığı bu etkileri eserlerinde nasıl yansıtacaktı?

“Kuyucaklı Yusuf” özelinde bunları ve daha fazlasını incelemeye çalışalım:

Önce içerik sonra biçim…

Romanımız toplumcu gerçekçiliğin ilk örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Roman 1937 yılında yayımlanıyor. Bilindiği gibi o yıllarda favori roman teması Batılılaşma Krizi’nin sebep olduğu toplumsal gerilimlerdir. Yazarlar zaman zaman Anadolu’ya da açılırlar ama genelde mekan İstanbul’dur. Kriz’in yeni merkez üssü olan Ankara da zaman zaman arz-ı endam eder ama şunu rahatlıkla ifade edebiliriz: İstanbul dışında geçen romanlarda da olay örgüsü İstanbul’da gerçekleşmiş olayların etkisi altındadır.

“Kuyucaklı Yusuf” Kuyucak’ta değil Edremit’te geçer. Ve o dönemde (Birinci Dünya Savaşı öncesi) o bölgedeki mevcut düzeni ve o düzenin insanlarını masaya yatırır. Bu düzen elbette payitahtta olan şeylerden azade değildir ama taşra denilen cehennemin kendi rasyonalitesi vardır.

Eşraf ve mütegallibe (zorba)…

Birçok siyasi yazımda Türkiye’yi yönetenlerin İç Anadolu ve Karadeniz bölgelerinin esnafları ve devlet memurları olduğunu yazmıştım. Daha doğrusu bu kesimlerin kaygı, özlem, nefret ve önceliklerinin TR’de iktidarın şifreleri olduğunu iddia etmiştim. Burada ekonomik ilişkilerden daha fazlası ima ediliyor. Zaten onlar her türlü garanti altında gibi bir şey. Onları bahsedilmesine gerek olmayan, de facto olarak halledilmiş şeyler olarak görüyorum. Bu adamı Duran Abi diye sembolize etmiştim. Duran Abinin politik tercihleri tabandaki milyonlarca kişi üzerinde, metropollerde yaşayan ve bu etkili iletişimi aynen devam ettiren milyonlar üzerinde direkt olarak etkili.

Bu romanda bu Duran Abinin dedelerini görüyoruz. Hilmi Bey, oğlu Şakir, Hacı Ethem gibi eşraf karşımızdalar işte. Onlarla can dostu olmayan kaymakam Selahattin Bey onların karşıtı olamıyor. Onlara güç yetiremiyor. Yeni kaymakam ise onlarla can ciğer kuzu sarması olmayı tercih ediyor, çoğu lokal bölgede olduğu gibi… Jandarma kumandanı, savcı, avukatların ezici bir çoğunluğu yine onlarla beraberdir. Doktorlar, öğretmenler, baytarlar, imamlar (zaten), arzuhalciler, odacılar, katipler… Onlarla çoğu durumda dostturlar, dost olmadıkları durumlarda ise onlara güç yetiremezler.

Hilmi Bey ve oğlu Şakir pervasızca her türlü pisliği yapıyorlar işte. Edremit o dönemde, köylerle ve Rumlarla beraber 50 bin kişi ise, aileleriyle beraber bu 500 kişi orada mutlak iktidarın sahipleridirler. Yukarıyla ölümüne bir mücadeleye girmezler. Yukarı da bunlarla ölümüne bir mücadeleye girmez. Buna gerek yoktur. Bazı iktidarlar sadece bunları biraz “yontmayla” ilgilenmişlerdir. Bunlara “oturmasını, kalkmasını” öğretirlerse istenilen elde edilmiştir. Bu asalak sınıfı, geride kalanlara aşırıya kaçmamak şartıyla istediklerini yapabilirler. Romanda görüldüğü üzere aşırıya kaçılsa bile pek bir şey değişmemektedir. Çineli Kübra’nın başına gelenler, Ali’nin ölümü, kaymakamın kumar vakası, Yusuf’un kumpasa getirilmesi bu iktidar blokunu sarsmamıştır.

“Kuyucaklı Yusuf” Kriz’i değil bu toplumsal arka planı işliyor. Bunu da teşhirci bir şekilde yapıyor. O yüzden toplumcu ve de gerçekçi… Sabahattin Ali’nin bu iktidar blokuna karşı nefret dolu duygulara sahip olduğunu hissedebiliyoruz.

Peki, bunların karşısında gördüğümüz Yusuf nasıl bir karakterdir. Yapı Kredi Yayınları’nın basımında, kitabın arka kapağında gördüğümüz ifadelere göre Yusuf “romantik” biridir. Roman kimi eleştirmenlere göre bir aşk romanıdır. Ben bunlara katılamayacağım. Yusuf romantik biri değildir. Ne yapacağını, ne konuşacağını, ne hissedeceğini kolay kolay kestiremeyen, arızalı bir karakterdir. Bir anti-kahramandır. Karşısındaki mutlak kötülük varken; o, sahip olduğu erdemlerin hepsinde biraz eksiklidir. Bunu, “Olmamış böyle!” anlamında söylemiyorum. Romana gerçekçi diyoruz, o halde bu durumun diğer süper kahramanların aksine daha gerçekçi olduğunu ileri sürebiliriz.

Romanın, üçlemenin ilk parçası olarak planlandığını öğreniyoruz. Romanın sonunda atını dağlara doğru süren Yusuf belki de Çineli Kübra’yı bulacaktı ve yeni bir mücadele başlatacaktı. Bir dönüşüm sürecine girecekti ve mütegallibenin üzerine gidecekti… Romanla ilgili böyle yorumlar var. Sabahattin Ali’nin sanata atfettiği sorumluluk duygusu, böyle bir kurguyu hayal ürünü olmaktan çıkarıyor doğrusu.

Romanı biçim olarak değerlendireceksek, elbette güçlü bir metin diye hemen belirtmeliyiz. Ancak kusursuz değil. Özellikle kurguda gördüğümüz ani ama çok önemli değişiklikler biraz dikkat dağıtıyor. Muazzez üzerinde gidersek, bir insanın hayatında kısa sürede gerçekleşen bu kadar önemli değişiklikler yeterince işlenilemiyor. Yusuf ve Muazzez’in önemli olgular üzerinde bu kadar kısa sürede ve kolay bir şekilde önemli değişiklikler göstermeleri bence bir eksiklik… Aynı şekilde kaymakamın da mantık dışı davranışları gözlerden kaçmıyor.

Betimlemeler kısa ama gerçekçi ve de etkileyici. Romanın dram yükü çağdaşlarının üzerinde ve bu iyi bir şey. Sanat eserlerinde sarsılmaya tercih etmeyen, bundan uzak durmak isteyen insanlar var, biliyorum. Oysa, neden? Bu, zor başarılan bir şey. Elinizde böyle bir malzeme varsa kendinizi şanslı hissetmelisiniz. Sonuçta bunun bir kurgu olduğuna ve hayatımızın da hiç de lunapark gibi olmadığına kendimizi ikna etmeliyiz ve sarsıcı sanat eserlerinin tadını çıkartmalıyız diye düşünüyorum. Sinema üzerinden örnek verirsek, bahsettiğim şey “istismar sineması” olarak adlandırılan leş şeyler değil, arkasında yoğun bir emek olan ve yaratıcılık barındıran, mamafih bizleri sarsmayı da başaran sanat eserleri… “Kuyucaklı Yusuf” sarsan, düşündüren ve sürükleyen bir eser. Değeri bilinmeli…

Son olarak da, yazının başında roman eleştirisi yapacakken “SPOILER” diye belirtmeye gerek olup olmadığını sormuştum. Aslında gerek olmadğını düşünüyorum. Çünkü bir roman eleştirisi, roman okunduktan sonra okunur, okunmalıdır. YKY’de, kitabın ön sözünde romanın en önemli bilgisi yani Muazzez’in öldürüldüğü bilgisi veriliyor. Bu, bence özensizliktir. Bunu da belirtmek istedim…

Yazım yanlışlarına bakamayacağım, işim var.

İki saat sonra gelen not: Baktım ve yazıyı editledim.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Sevan Nişanyan İle İlgili Düşüncelerim

Can Yücel: Sen hakiki bir devrimcisin.
Sevan Nişanyan: Hayır, provokatörüm.

Özeti kendisi vermiş aslında. Bu adam çok şey ama en çok, provokatör. Son günlerde iğrenç paylaşımlar yaptı. Sıçtı, sıvadı… 2008 yılında, üç çocuğunun annesi Mutlu Tönbekici’nin başından aşağıya bir kavanoz dışkısını boşaltması ömrü boyunca peşini bırakmıyor işte. Bu aşağılık hareket kendisini afaroz etmemiz için yetmeli aslında ama biz parlak üretimlerine kanarak ona prim tanımaya devam ettik/ediyoruz. Bu adamın hayatındaki en büyük zevk insanları germek, onlarla çelişmek… Bundan hiç geri durmuyor. Bunun için gerekirse iğrençleşebiliyor da işte… Bir tane psikologun cinsel taciz davası üzerine feministlere laf sokmak için bir şeyler karaladı. Yazdıkları skandaldı. “Ne de olsa Türkiye’de kadın düşmanlığı konusunda iyi bir yere gelmiş en fazla 3500 kişi falan vardır.” diyerek konuyu önemsememiştim ama bugün veya dün bir kadınla ilgili yazdıkları kabul edilemez. Kendisini eleştiren bir kadını deşifre etti ve zamanında kendisine yürüdüğünü, çirkin bir feminist olduğu için onu “becermediğini” yazdı. Sonra aslında o kadını başkasıyla karıştırmış olduğu ortaya çıktı. O kadın ve asıl kadın, kendisini itin şeyin sokan yazılar yazdılar. Ve o da yazdığı yazıyı sildi. İyi oldu lavuğa… Sen insanları provoke edeceksin diye bizler insanlığı sorgulamak zorunda mıyız?

Kendisinin otobiyografisini okumuştum. Bana, neredeyse tamamladığım, “Tüm TR’yi Gezme Projesi” için ilham veren odur. Yer adları ve Türkçe için yazdıklarını çok beğenirdim. Atatürk ile ilgili kitabı da çok parlak bulmuştum. Siyasi düşüncelerine hiç katılmıyorum. Çok parlak biriydi işte. Böyleleri parlak ve ilgi çekici olurlar. Adam, manyak. İki yaşında kendi kendisine okumayı öğrenmiş birisinden sıradan işler yapmasını bekleyemeyiz. Keşke potansiyelini kontrol edebilmeyi öğrenebilseydi. Şu haliyle oldukça zararlı. Ve bu geri döndürelemez bir şeydir. Gerçi belli de olmaz. TR, kadın düşmanı dolu. Feministleri car car konuşan; çirkin, ilgi görmeyen kadınlar olarak gören on milyonlarca insan var. Allah belamızı versin erkekler ve allah belanı versin Sevan Nişanyan…

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Bira

19012019-bira-rick-kempen

Yazı, kitapeki.com sitesinde yayınlanmıştır.

Liverpool futbol takımının efsanevi teknik direktörü Bill Shankly’nin bir cümlesi vardır: “Futbol bir ölüm kalım meselesi değildir. Ondan çok daha önemlidir.” der. Elbette bu cümlede abartı ve provokasyon vardır. “Bira” adlı kitabın yazarı Rick Kempen; kitabına, aynı cümlelerin bira için de kullanılabileceğini belirterek başlıyor…

“Bira” adlı kitap dedik, internetten kitap satışı yapan sitelere girip, arama bölümüne “bira” yazarsanız bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az kitap olduğunu görürsünüz. Bunlardan birisini bu sitede tanıtmıştık ve o yazıda biranın, diğer star içkilere nazaran; küçümsenen, pek de özel bir şey olduğu düşünülmeyen, bir “adabı” olduğuna inanılmayan bir içecek olduğunu belirtmiştik. Özellikle Avrupa ülkeleri için bu, böyle değildir ve o dillerde birayla ilgili çok sayıda kitap vardır. Atlaslar, ansiklopediler vardır birayla ilgili…

Bu kitaplardan biri, çok da iyi olan biri Türkçeye çevrilmiş. Hollandalı profesyonel bira uzmanı Rick Kempen’in kitabı “Bira” adıyla yayımlandı. Hollandaca ismi çok daha uzun bir ifade… Daha ilgi çekici bir başlık olabilir miydi? Takdir okuyucunun…

Rick Kempen profesyonel olarak birayla ilgileniyor ama bu içeceğin kendisi için bir tutku olduğunu söylüyor. Tutkusuyla ilgili olan bir meslek seçebildiği için kendisini çok şanslı hissediyor. Bu kitabı bu sayede yazabildiğini de ekliyor…

Kitap, en başta, bilgilendirici bir kitap… Yazarın birayla ilgili olan öyküsü ve yazarın beğenileri de yer almıyor değil ancak belirttiğim gibi bu kitap, birayı daha yakından tanımak isteyenleri hedefleyen bir kitap…

O halde biranın tarihiyle başlamalı… Öyle de yapıyor. Biranın tam olarak ne zaman keşfedildiği bilinmiyor ama bu olayın Mezopotamya’da yaşandığı kesin. Ve de tesadüf eseri keşfedildiği de kesine yakın bir düşünce. Biranın keşfedilmesinin tarım devriminin sebeplerinden biri olduğuna inanan arkeolog sayısı da epeyce çoktur. Birayı, bir şekilde Mezopotamyalılar keşfetmiştir ama ona ruhunu üfleyenler Avrupalılardır. Ama hangi Avrupalılar? İlk yazıda da bahsetmiştik, Romalılar ve ardılları kuzey ve doğu halklarını küçümserler(di). Pek tabi ki onların içeceklerini de…

Şarap gibi sofistike bir içeceğin, gerçek anlamda bir star içkinin yanında o arpa suyunun ne hürmeti vardı! Akdeniz’e kıyısı olmayan, Kuzey Avrupa ülkeleri için bira çok önemli bir şeydi. Başta hijyen kaygıları nedeniyle, Ortaçağ’da her Kuzey Avrupa hanesi kendi birasını yapmaktaydı. Kadınlar yerine getirmekteydi bu görevi… Nihayetinde bir kadın, biraya şerbetçiotu atmayı tasavvur edince de biranın eksikliğini hissettiği en önemli şey tamamlanmış oldu. O tarihlerden beridir Avrupa’da ve o Avrupalıların gittiği ABD’de çok köklü bir bira kültürü gelişti ve bugünlere gelindi.

Rick Kempen biranın hikâyesini, faydalı ve çarpıcı bilgiler eşliğinde, çok eğlenceli bir şekilde aktarıyor. Bira ve şaraptan bahsettik: Elbette Avrupa’daki en eski iki içecek bunlardır ve aralarında tarihsel bir rekabet vardır. Bilemiyoruz belki şarap “Rekabet mekabet yoktur!” diye de düşünüyor olabilir. Kempen, şarapta üretici yorumunun biraya nazaran oldukça kısıtlı olduğunun altını çiziyor. “Şarap garantidir.” demek istiyor fakat bira üretilirken üreticinin yansıtacağı yorum farklılıklarının sınırsız olduğunun altını çiziyor. Birayı “Kama Sutra” kitabını ezbere bilen bir sevgiliye, buna karşın şarabı da sadece misyoner pozisyonunu bilen bir sevgiliye benzetiyor.

Biranın yapıldığı malzemeleri tanıttığı kısım bize göre kitabın en eğlenceli kısmı… Birayı bir insan olarak tasavvur ederek; suyu kana, tahılları gövdeye, şerbetçiotunu beyne, mayaları da “ruha” benzetiyor. Bira yapım sürecinde hijyenin ne kadar önemli olduğunu öğreniyoruz. Sürekli aynı kalitede bira üretmenin ne kadar da zor bir şey olduğunu öğreniyoruz. Bu yüzden su ve onun geçirdiği aşamalar çok önemli. Belki de bu yüzdendir ki evde bira denemeleri çoğunlukla fiyaskoyla sonuçlanıyor.

Tahılları gövdeye benzetiyor demiştik: Evet, onlar olmasa bira olmaz. Biranın içerisindeki en önemli malzeme onlardır. Onlar, bira üreticisinin ufkunu en fazla genişletebileceği içeriktirler. Denemeler sınırsız olabilmektedir. Bir Alman rahibenin ilk kez denediği şerbetçiotu olmasaydı bugünkü biralar yerine boza gibi bir şey içecektik. O yüzden beyin yerine koyuyor şerbetçiotunu… Şerbetçiotu seçimi de biranın karakteri üzerinde çok etkili olabilmektedir. Ve maya… Canlı bir organizma olduğu için veganlar tarafından bira üzerine çekinceler geliştirilmesine sebep oluyor. Maya sayesinde biraya çok çeşitli tatlar ve aromalar katılabiliyor. Kötü bir benzetme olacak ama Moğolların dünyanın gerisine saldırması gibi mayalar da o karışıma (wort) saldırıyorlar ve ortaya o büyüleyici şey çıkıyor. Fermantasyon büyüleyici bir şeydir. Turşu yaparken bile bunu hissedersiniz…

Sonra bira ülkeleri geliyor. Kendisi Hollandalı ve kitapta sık sık bu ülkeyi “Bira Diyarı” olarak anıyor ancak klasik beş ülkeden biri arasında saymıyor. Bira kültürü, UNESCO tarafından “Somut Olmayan Kültürel Miras” kategorisinde olan Belçika kitapta en çok ilgi gören ülke. Sonra Çekya geliyor. Elbette Almanya anılmalıydı… İngiltere ve İrlanda ayrı ayrı çok gelişkin bira kültürlerine sahip olmalarına rağmen yazar Birleşik Krallık şeklinde ikisini bir alıyor. Ve bu ülkelerden giden göçmenlerin ABD’de yarattıkları “mucize” de es geçilmiyor…

Söz konusu olan biraysa uğraşılması gereken “yanlış” düşünceler, abartılar, efsaneler epeyce fazla. Bira küçümsenen bir içecektir ama hakkında da çok konuşulan bir içecektir. Yazar birer birer bunların hakkından geliyor. Öğrenirken, eğleneceğiniz ve şaşıracağınız bölümler epeyce var.

Bira ile ilgili faydalı bilgiler de kitapta mevcut. Özellikle onun nasıl ve ne ile tüketilmesi gerektiğini aktardığı bölümler çok iyi. Bu arada belirtelim, yazar biraz fazla liberal bir havaya sahip. “Size nasıl güzel geliyorsa birayı o şekilde tüketmelisiniz ve en iyi bira da odur.” şeklinde bir yaklaşımı var ama elbette aslında böyle düşünmüyor. Okuyucunun sempatisini çekmek için yapıyor bunu. Zira verdiği bilgiler, öne sürdüğü argümanlar ve analizleri o kadar inandırıcı ki sizler o eski efsanenizi usulca yere bırakıp hiçbir suç işlememiş gibi, ıslık çalarak etrafı seyretmeye devam ediyorsunuz…

Kitap yakın tarihli (şu anda 2019’un başındayız) bu yüzden diğer bira kitaplarında görmediğimiz pasajlar da mevcut. Örneğin bira ve veganlar… Tek hücreli bir canlı olarak mayanın biranın ruhu olduğunu belirtmiştik, burada ve bira yapımında kullanılan bazı yöntemlerde hayvanlarla ilgili açıklama gerektiren yanlar var. Yazar bu açıklamaları veriyor. Bazı biralarda veganlar için “sorunsuzluk” etiketi olduğunu bile öğreniyoruz.

Biranın geleceği de diğer Türkçe bira kitaplarında göremediğimiz bölümlerden biri… Yazar büyük kartellerin gidebileceği oranda üzerine gidiyor. Küçük ölçekli üreticilerin çıktığı oranda çeşitliliğin ve kalitenin artacağını savunuyor. 20. yüzyılın ortalarında başlayan pilsen (bir çeşit ‘lager’) dayatmasının ve mantıksızlığının giderek aşıldığını ve çok sayıda insanın artık birada talepkar olmaya başladığını belirtiyor. Türkiye de bu konuda en azından dört, beş senedir iyi şeylerin yaşandığı bir ülke. Her ne kadar bu yaz yaşanan döviz artışı bazı ürünlerin ithalatını durdurmuşsa da hala eskiye göre daha iyi durumdayız.

Eskiye göre daha iyi durumdayız çünkü artık elimizde oldukça nitelikli bir bira kitabı var. Okuyunuz, okutunuz…

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Mısır Ön İzlenimleri

*Nihayet TR’den daha kötü bir ülke gördüm. Gördüğüm ülkeler içerisinde Katar ve Bulgaristan bile TR’den daha iyiydi.

*Piramitlerden daha etkileyici bir şey görebileceğimi zannetmiyorum. Belki Tac Mahal veya Çin Seddi ama bu düşüncemden neredeyse eminim. Not: Göbeklitepe ve Nice’deki Homo Erectus evi kategori dışıdır.

*Klostrofobisi olanlar piramidin içindeki firavun mezar odasına giderken can verir.

*Halil Selim buraya gelse havaalanından geri döner. Herkes sizi kazıklamaya çalışıyor. Resmi görevliden imamına, bakkalından çakkalına, kızından kızanına… Hatta bebekler bile düşük kurdan döviz bozuyor.

*Antik Mısır medeniyeti çok çok iyi.

*Çok kirli bir ülke. Her yer ve her şey pis. Çölün yanında olmasından mıdır nedir…

*Mısır laiktir, laik kalacak. Az yerde de olsa alkol satılıyor.

*Kahire Müzesi dünyanın en iyi müzelerinden biri ama bakımsız ve kirli. Vantilatörler çalıştırıyorlar.

*Buraya gelen birisinin Kürt, dindar veya bilgili sosyalist değilse Atatürkçü olmadan dönmesi mümkün değil.

*Bu kadar insan ne yer, ne giyer? Çarşı, pazar nerede?

*Uber çok ucuz. Yiyecek çok ucuz.

*Müze girişleri inanılmaz pahalı.

*Satıcılar ve dilenciler özellikle Gize’de bıktırıcı. Çok da uyanık olmak lazım. Adam eline telsiz almış girişi bedava olan tapınağın önünde bekliyor. Biletini gösteriyorsun saniyesinde rehberlik yapmaya başlıyor ve sonrasında para istiyor…

*Sokakta başı açıklar var.

*İngilizce çok iyi durumda. Tekrarlayalım: Türkiye’de İngilizce öğrenmek imkansızdır. Baran Doğan

*Buradan daha crazy bir trafik görmedim. Çok gezen turistler zaten sadece Hindistan’ın buradan daha kötü olduğunu söylüyorlar. Şöyle tarif edeyim: Adanapolis’inkinden 10 kat daha crazy bir trafik var.

*Yavaş yavaş Hasan Şaş 🤮

*Hava 24 derece.

*Ankara’dan sonra en fazla Tofaş Kahire’de olmalı.

*Sahibinden.com.eg’de şöyle diyaloglar yoktur: Değişen ve boya yok. Çizik bile yok. İlk günkü gibi oricinal.

*”I like Erdogan.”

*Piramitler gibi muhteşem bir şeyi görebildiğiniz icin kendinizi çok şanslı hissetmeyecekseniz burada çıldırmamak biraz zor. Bugün olsa yine giderdim.

Ayrıntılı fotoğraf albümü ilerleyen günlerde…

Seyahat, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Poşetin Paralı Olmasıyla İlgili Düşüncelerirm

49578033_1457356044399959_8275914887150960640_n

Sorum şu: Türkiye halkında bir; hakkını arama, haksız uygulamalara karşı protestolar üretme geleneği var mıdır? Bence yoktur. Bu olmadığı gibi, bunu yapan sınırlı sayıdaki onurlu insana terörist muamelesi yapmaktan da geri durmaz o. Vaziyetin böyle olduğuna katılıyorsanız devam edebiliriz: Ne oldu da poşetlerin paralı olması birkaç gün SM’de protesto edildi? Daha doğrusu birkaç gün boyunca bütün musibetlerin kaynağı olarak görüldü ama iki gün sonra bir geyik muhabbeti nesnesine dönüştü… Bence bu toplumun en büyük sorunlarından biri olan ciddiyetsizlik devreye girdi. Bir de üç kağıtçılık devreye girdi çünkü o, markette çaktırmadan aldığı bir iki poşetin verdiği “küçük” hazza bayılır. 25 kuruşluk poşete varana kadar ne kazıklar atıldı… Geçen ay 56 TL ödediğim internete bu ay 110 TL ödedim. Bunu herkes ödüyor ama tv’lerde, reklamlarda internete zam yapılmadığı şeklinde geçen cümlelere bakıp da ortalığı birbirine katmıyor. Son bir yılda burada yapılan zamlar, haksızlıklar Fransa’da olsaydı kızıl sosyalist devrim olurdu. Kaldı ki dünyanın her yerinde paralıdır poşetler yani bu uygulama kimsenin şapkasından çıkardığı bir tavşan değildir. Ciddi, bilinçli ve sürekliliği olan bir protesto olsa ben de katılacağım ama bunun iki gün sonra geyiğe evrileceğinden neredeyse emindim. Bir de hep öne sürdüğüm bir şey var: Ak Parti esas itibarıyla bir ideoloji partisidir… Poşet üreticilerini ihya etmek işin özü olamaz bana göre.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Aceto Blog Kapandı

49800236_1462614147207482_3449475684970266624_n

Yazılarımla başınızın belası veya hayatınızın renklerinden biri olduğumu düşünüyorsanız, her iki durumda da bunu Aceto Blog’a borçluyuz…

Kimdir, nedir Aceto Blog?

Şu anda Sabah gazetesinde spor yazarlığı, Bein Digiturk’te de futbol yorumculuğu yapan Bülent Timurlenk’in blogudur.

2006 yılında başlattığı Aceto Blog’da artık yazmayacağını, yakın zamanda Twitter üzerinden duyurdu. Blogun adı biraz uzun: acetobalsamico.blogspot.com Aceto Balsamico bir İtalyan sosu ve blog yazmaya başlamayı düşündüğünde masada ondan varmış. Sonra ismi uzun olunca acetoblog.com adını almıştı. Şu anda o adres kapalı ama blogspot adresi açık. Kendisini kısaca “Aceto” denirdi.

İtalyan dili ve edebiyatı mezunu olan Timurlenk, daha önce çeşitli dergi ve gazetelerde spor yazarlığı yapmıştı. Bir de Galatasaray kulübünde birtakım görevler icra etti.

Blog çok meşhur oldu çünkü çok iyiydi. Bloglar, SM terör örgütü yani Facebook, Twitter ve Instagram, ortaya çıkmadan önce ortalığı kasıp kavuruyorlardı.

Ana akım medyada yer bulamayan ama oldukça nitelikli insanlar blog yazmaya başladılar. Ben Aceto’yu takip ederdim en çok… Flying Dutchman başlığıyla yazarlık yapan Fırat Topal’ı da takip ederdim. Hatta kendisiyle, şu anda olmayan ve aslında varken de var olmayan Sol gazetesi için bir röportaj yapmıştım. Borges adıyla yazarlık yapan, çoklukla Alman futboluyla ilgili yazan ve sıklıkla bunalım, bohem takılan yazarı da takip ederdim. Hatta o yazar da sonra Digiturk yorumcusu oldu. Bence iyi yapamıyor yorumculuğu, yazarlığı çok daha iyi.

Aceto blogu açtıktan bir yıl sonra kendisinden haberim oldu. 15 Eylül 2008 yılında da sinema üzerine blogumu oluşturdum. marlonbarando.blogspot.com adresi üzerinden sinema yazmaya başladım. Toplamda 20 takipçiye ulaşmıştım. Takipçi iki, üç ayda bir geliyordu ve biz yeni takipçi gelince arkadaşlarla rakı masası kurup, olayı kutluyorduk. Ben, tadı çok kötü olan o şeyi içmiyordum tabi…

Disiplinli bir şekilde yazmama rağmen büyük bir popülarite elde edemedim. Şimdi baktığımda çok da iyi yazmıyormuşum. Bir kere paragraf atmıyordum ki skandal! Ayrıca yazım yanlışları gırlaymış…

Sonra 2011 yılında aktif siyasete başladım. Artık sadece sinema yazmak istemiyordum ve yeni bir blog açtım. boyunegme.blogspot.com. Orada da karışık mevzulardan bir dolu yazı yazdım.

Sonra Facebook ve diğer terör örgütü SM enstrümanları hayatımıza girdi. Artık bloglar işlevsiz olmaya başladılar. Özellikle Twitter çok kolay ve ucuz bir okuma olanağı, düşünce açıklama olanağı sunmaya başladı. Popülarite de getirdi birçok insana. İnsanın popülarite için yapmayacağı şey yoktur…

Benim hayatımda da değişiklikler oldu. Sinema eskisi kadar hayatımda yer almamaya başladı. Boyun Eğme iddiasının altını dolduramamaya başladım. Aktif siyaseti bıraktım fakat yazma hevesi geçmek bilmiyordu. Dokuz yaşımdan beridir olan bir şeydi bu. Facebook üzerinden geyik muhabbeti ve çok boyutlu kültürel hizmet sunan yazılar yazmaya başladım. Popülarite o zaman geldi işte. Tanımadığım/tanımadığım bir sürü insan bana olumlu dönütlerde bulundular.

İşte böyle… Yazılarımla hayatınızda iyi veya kötü bir şekilde varsam bunu Bülent Timurlenk’e borçluyuz.

Peki, onlara ne oldu?

Hepsi Twitter’a geçtiler ve eskisi gibi nitleikli üretimler yapamamaya başladılar. Veya daha az… Takipçilerin zihinsel dünyalarını bloglar değil SM dolduruyor artık. Oysa o bloglardaki nielikli ve uzun yazıları SM’de göremiyoruz. Okuma tembelliği denen şey SM sayesinde daha da arttı. Saçma sapan şeyler okuma oranı da arttı. SM mutlaka hayatımıza yararlı şeyler soktu, bunları görmezden gelemeyiz ama götürdükleri daha fazla. Hatta epeyce fazla, bu yüzden terör örgütü…

Nitelikli blogların olduğu ve bizim onları takip ettiğimiz yılları özlüyorum. SM’nin allah belasını versin!

Teşekkürler Aceto ve diğerleri… Hayatıma çok büyük katkı sundunuz…

Sabah paylaştığım görsel, onun blogunda kullanılan ikon gibi bir şeydi.

Yazmaya devam ama önümüzdeki yıllar neleri değiştirecek bilemiyoruz. Bunları da seve seve kabul edeceğiz.

Ah kimselerin dermanı yok uzun yazıları okumaya… Edip Süreyyya

Alakasız Not: Bazen geyik muhabbeti olsun diye Iphone’un yapay zekası Siri’ye küfür ederim. Melo hemen devreye girer ve arayı düzeltmeye çalışır: Aslında onu demek istemedi Siri, kusurumuza bakma olur mu?

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın