Herkes Bu Filmi İzlemeli!

muff_7553499392

Tolga Karaçelik’in 2015 tarihli “Sarmaşık” adlı filminden bahsediyorum.

Türk sinemasında komedi ve dram anlamında iyi filmler görülür. Sanat sineması diye kodalanan ve sakıncalı bir şey olan ama yerine başka bir tabir bulamadığımız kategoriden de iyi filmler çıkar ama “tür” sinemasının iyi örnekleri pek görülmez.

Nedir “tür” sineması? Yönetmenin sanatsal tercihlerinden ziyade içerik ve biçim olarak bir takım klişeleri olan filmler…Yanlış anlaşılmasın itibarsızlaştırmak niyetinde değilim. Korku, macera, “tarihi”, dönem, psikolojik gerilim, “kara” film, yol filmi gibi türlerden bahsediyorum.

Bu türlerden olup da eli ayağı düzgün olan pek film aklıma gelmiyor. “Vavien” bence oldukça başarılı bir film noir örneğidir. Macera var mı? Yok. Korku var mı? Yok. Dönem filmi var mı? Hepsini at çöpe. Tarihi film? Hepsinin üstüne benzin dök, yak…Hepsi Amerikan sinemasını kötü şekilde taklit edip, coğrafyaya uyarlayan filmler…

Gelelim “Sarmaşık”a. Çok sağlam bir psikolojik gerilim olduğunu düşünüyorum. İngilizcesi “thriller”. Yani direkt korku (horror) olmayıp “zeka” unsurunu daha fazla barındıran filmler denebilir bunlara. “The Silence of the Lambs”i örnek vermek isterim.

Tolga Karaçelik’in ikinci uzun metrajı. İlk filmi “Gişe Memuru”nu beğenmiştim ben. Çok farklı iki film bu arada bu ikisi. Üçüncü filmi “Kelebekler” yolda.

“Sarmaşık” akıllara başka birçok filmi getiriyor. diğer ismi “Gemi” direkt olarak “Gemide”yi getiriyor. İzole olma teması dışında pek bir ortak noktaları yok. Bir de çok küfür kullanımı…

Bence filmin “The Shining”le olan gönül bağı diyelim artık, en çok dikkat çeken benzerlik. “The Shining” adlı büyük sanat eserini izlemediyseniz yaşamıyorsunuz demektir. İzole bir mekanda deliliğin sınırına gelmek, iki filmin de en dikkat çekici noktaları.

“The Lord of the Flies” filminden de bir şeyler buldum ben. Geleneksel otoritenin kaybolduğu ve “yeni” bir durumun ortaya çıktığı zamanlarda insanların içyüzleri daha bir görünür oluyor.

Agorafobik bir film. Büyük bir boşluğun ortasında, altı adet erkek belirsiz bir bekleyişin içerisine giriyorlar. Gemideler. Bu altı erkeğin bir tanesi tanrısal bir figür. Bu film eğer bir roman olsaydı ve biz bu romanı üniversitede okumuş olsaydık (İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüm) sınavda hoca bizden yorumlamamızı isteyecekti ve biz de filmde bir tanrı karikatürü olduğunu yazacaktık.

Diğer karakterlerden birisi metafizik bir dönüşüm geçiriyor ki bu da filmi daha bir, “bir atmosfer filmi” yapıyor.

ANTİ-KAHRAMAN

Türk sinemasında destansı oyunculuklar da pek bulunmaz. Hayır, Şener Şen’in hiçbir performansı destansı değildir. Yani bana göre…Ama bu filmde hiç tartışmasız bir destansı performans var. Robert De Niro’nun kariyeride sık sık yaptıklarına benzer bir anti-kahraman performansı var filmde. Nadir Sarıbacak’ın canlandırdığı serseri Cenk karakteri unutulacak gibi değil. Adanademirspor formasıyla, Cem Karaca’nın benim de aşık olduğum “Deniz Üstü Köpürür”üne eşlik etmesiyle, küfürleriyle filmin başlıca sürükleyicisi. Agorayı fobik yapan başlıca eleman. Şerefsiz performansları iyi olursa tadından yenmez. Türk sinemasındaki en iyi şerefsiz performansı budur bana kalırsa. İkincisi “Canım Kardeşimédeki Kancı Memet performansıdır 

Filmde türler arası geçişin zamansız ve yersiz olduğu eleştirisi yapılabilir. Psikoljik gerilimden birden İngilizcesi “Fantasy” olan doğaüstü ögelerin görücüye çıktığı bir filmde döndüğü düşünülebilir. Fakat bence bu bölüm Cenk’in kafayı bulduğu anlara denk gelen bir bölüm ve bütünlüğü zedelemeyen bir episod.

Benim filmde daha iyisi olabilirdi dediğim tek yan, bitişin muğlaklığı biraz daha hafifletilebilirdi diye düşünüyorum. Bu kadar muğlak olmayabilirdi de…Onun dışında çok çok sağlam bir film.

Bu filmi bana tavsiye eden ünlü tarihçi, ünlü edebiyat duayeni, çeyrek aydın halk önderi Kadir Taşdelen’e buradan saygılarımı sunarım.

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Dünyanın En Aromatik Birası

4f03b87d-0e2b-4e4c-8e23-295a20a7b0d4

Evet, fotoğrafta gördüğünüz Schneider Tap 5 adlı biranın böyle bir unvanı var: Dünyanın en aromatik birası…

Aromatik ne demek? Birayı bardağa koyup da kokladığınızda acımtırak şerbetçiotunun yanı sıra bazı aromalar da burnunuza çarpar. Veya çarpsa iyi olur diyelim…Zira kitle biralarında bu pek gerçekleşmez ama bu ve benzeri özel biralarda bu aromaları hissedersiniz. Bu da asla küçümsenmemesi gereken çok özel bir şeydir. Malum, çok yazdık, bira küçümsenen bir içecektir…

Şimdi bu Schneider Tap 5’in inanılmaz aromatik bir tadı var. Kendisi benim Top 4’ümde yer alır. (Weihenstaphaner, Tap 6, Franziskaner, Tap 5…)

Kanyak veya konyak sever misiniz? Ben bayılırım. Ermeni kanyaklarını çok severdim. SSCB ile ilgili okudğum anı kitaplarında da bu şeye çok iyi övgüler düzülüyordu ancak geçen sene bir şekilde elime bir Fransız kanyağı geçti. Zaten konyak aslında Fransa’nın Cognac bölgesinde üretilen brendy’lere verilen addır ve markanın ismi ürüne dönüşmüştür zamanla. Remy Martin’in “16 Nu’lu Oda” adlı konyağı elime geçti…

Dehşet bir şeydi. Şat baradğına dolduruyordunuz (Not: Halil Selim kendisine şat bardağı hediye etmemden önce çay bardağıyla şatları servis ederdi…) ve odayı etkisi altına alıyordu. Yani odada bulunan herkes onun cazibesi altına giriyordu. Çok etkili insanların ortamlarda yaptığına benzer bir şeydi bu…

Tap 5 de aynı şeyi başarıyor. “Kıçı kırık” bir bira olmasına rağmen, bardağa boşaltılınca odadaki herkesi gıdıklıyor. Böyle bir şey olamaz…

Biraz tarih: Bavyera’da 1500’ler de bir “bira saflık yasası” çıkıyor ve birada sadece su, arpa ve şerbetçiotu kullanılabileceği dayatılıyor ve buğday biraları (Not. Ben bir buğday birası insanıyım kesinlikle) sadece aristokratların tüketebileceği bir şey oluyor. Yani kralların birasıdır buğday birası. 1872 yılında Georg Schneider ilk defa buğday birasını kitlelerle buluşturma başarısını gösteriyor. Kitleler demişkin günümüzdeki dandik kitle biralarını anlamayalaım, bunlar gerçekten özel biralar.

O gün bugündür Schneider buğday biraları müthiş bir kaliteyle üretiliyor.

2008 yılında Schneider’in “brewmaster’ı” yani formül geliştiricisi, çok ünlü biri olan Garret Oliver yine Amerikan Brooklyn brewmaster’ı olan, ünlü Peter Drexler’la ortak bir bira yapma projesi geliştiriyorlar. Yani Dostoyevski’nin Angelopulos’ a senaryo yazması gibi bir şey bu…

Almanlar aromada çok iyiler Amerikalılar da şerbetçiotunda çok iyiler…Yani bu bira için demek istiyorum. Aslında ikisi de her türlü iyiler…

2008 yılında Tap 5’in formülünü ortaya çıkarıyorlar.

Minnettarız. TR’de bulunabiliyor. Mekanlarda sizi ayakta kazıklarlar. 35 TL verirsiniz bir Schneider’a ama Metro Grossmarket’lerde 19 TL’ye alırsınız Schneider’ı. 50’lik şişede alırsınız.

Yoğun ve sinir bozucu geçen bir haftanın ardından kendinize bir iyilik ısmarlamak isterseniz, gidin Metro Grossmarket’e ve iki tana Tap 5 çakın. Yapın bu hovardalığı anasını/babasını satayım…Pişman olmazsınız ama birayı veya herhangi bir içkiyi sırf “sarhoş olmak” için içiyorsanız bu yazdıklarımın hiçbiri size hitap etmiyor demektir. O zaman zorlamayalım hiç, görüşmek üzere diyelim…

Tap 5’in en önemli özelliği denge olsa gerek. Hem odadaki herkesi etkileyecek kadar bir aroma yoğunluğu hem de “bu içkiye karakterini veren şey şerbetçiotudur” düsturunu bir an bile unutturmayacak kadar iddialı bir şerbetçiotu etkinliği…Denge budur. Ve denge iyi bir şeydir.

Bu birayı öylesine içemezsiniz. Aromaların ortaya çıkması için ince, uzun ve geniş ağızlı (yani Angelina Jolie gibi) bir bardak şarttır. Ben Weihenstaphaner bardağımı kullandım. Paşabahçe’nin bu tarz bardakları mevcuttur, ararsanız bulabilirsiniz. Mayalar hala canlı olduğu için şişenin dörtte üçünü boşalttıktan sonra kalanı çalkalayıp boşaltın. Zaten bir biranın etiketine bakın, “Maya” ifadesini görüyorsanız bu işlemi yapmak zorundasınız. Mayalar canlıdır ve onları karıştırarak aslınd onları harlamış ve yeni aromaları ortaya çıkarmış olursunuz.

Buğday biraları filtre edilmedikleri için renkleri bulanık olur. Eminim bazıları bunu beğenmez ve ıyyy derler ama bu, aslında bir özelliktir ve pahalı bir şeydir. Tiksinme üzerine etkili olan o kadar çok kültürel ön yargı vardır ki anlatamam…Bu bulanık renk insanın kendisine aşık eder. Fotoğrafını çekip çıktısını aldırtır. Mayalar diplerde harkete etmeye devam eder.

Bir şekilde Metro Grossmarket’e yolunuzu düşürün ve bu bilgiler ışığında için derim…

Not 1: Yazıyı hiç durmadan yazdım, yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Not 2: ratebeer sitesinde notu 98’dir ama benim iki numaram olan Tap 6’nın notu 100 üzerinden 100’dür. Yakında onu da yazacağım.

Not 3: Hiçbir ev üreticisi böyle bira yapamaz.

Not 4: Fıçısı olmayan bir biradır çünkü o kadar kitlesel üretilmez, üretilemez.

Not 5: Alkol oranı %8’dir. Bundan üç tane içen sendeler, dört tane içen senete imza atar, beş tane içen “yok mu beni sikeen” diye camdan bağırır. Bir argo deyimdir, affınıza sığınarak kullandım…

Not 6: En son ŞL finalinde Gorki Hayırsever ve Osman Bulut’a bundan tattırdım, maçı bıraktılar.

Not 7: Halil Selim de bunu Tap 6’dan daha çok sevdi.

Alakasız Not: “Öğretmenim siz atmacaya benziyorsunuz…”

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

İlk İşimin Hikayesi

eski

Yine Gorki Hayırsever’in muhteşem basacağı bir yazıyla karşınızdayım. Bu arada laf aramızda Osman bulut hafta sonunda gerçekleştirdiğimiz etkinliğe yine gelmedi. ..Başlayalım:

Neye başlayalım? İlk iş tecrübemi yazacağım. Olay 1992 yılının yaz aylarında Ankara nahiyesinde geçiyor. Yukarı Ayrancı bölgesinde…

O süre zarfında Emek Elektronik adlı oto teyp tamircisinde, Pioneer servisinde iki ay çıraklık yaptım. Orta ikinin yazıydı. Yine o çocuğun hayal dünyasına dalacağız ve oradan hareketle o yılların Türkiye’sinin ve dünyasının fotoğrafını çekeceğiz. Yine mi? Nasıl yani yine? Bu yazıyı okuyanlardan, yorum bölümünde paylaşacağım “İlk Sevgilimin Hikayesi” adlı yazıyı da okumalarını rica ediyorum. Çünkü o yazıda da 25 Kasım 1991’den başlayıp bir ay falan süren bir süreç ele alınıyordu ve rengarenk bir yazıydı o. Bu yazıyı fena halde destekleyecektir.

İlk işim dedim. Yani bu artı değer ürettiğim ilk işimdi. Yoksa ortaokul ikinci sınıftan önce hüsranla sonuçlanan bir, iki ticari girişimim olmuştu. 1987 yılında falan Ankara’nın Kuşcağız bölgesinde bir pazarda su satma deneyimim olmuştu. Yavşak pazarcılar suları içiyorlar ama para vermiyorlardı. Katıksız kötülüğü görebiliyor musunuz? Zavallı bir çocuk gelmiş su satıyor ama siz içtiğiniz suyun parasını vermeden onu kovuyorsunuz. Sonra bir yeşillikçi benden sürahimi aldı ve suyun hepsini yeşilliklerin üstüne döktü. Karşılığında da bir maydanoz verdi. Yani elde ettiğim ilk “değer” ilkel değiş tokuş uygulamasına denk gelen bir nesneydi…

Birkaç sene sonra da Ankara’nın Etlik bölgesinde bir pazarda, pastahaneden aldığım simit ve poğaçaları satma girişimim oldu. Bu sefer riskin büyüğünü almıştım. Hem işe sermaye koymuştum hem de personel tutmuştum. 21. yüzyılın ünlü siyaset bilimcisi Okan Doğan ı yanıma alıp pazarın yolunu tuttuk ama bir tane bile satamadık. Sonra üç gün boyunca o poğaçaları yedik.

MURAT KAYA

Bu ilk işimin mimari arkadaşım Murat Kaya’dır. Kendisi feyste yok. 2010 yılında feysten bir şekilde birbirimizi bulmuştuk ve görüşmüştük. Tam bir Ak Partili olmuştu. Yedi sülalesini devlette işe koymuş, vurmak istediği küçük voleciklerden bahsedip duruyordu. Hakkari’nin üzerine atom bombası atılması gerektiğini savunuyordu. Bir daha görüşmedik haliyle. Geçenlerde beni telde aradı ve denk gelirsek bir yerde görüşmek istediğini iletti.

Şimdi bu arkadaşım tam bir yeni Türkiye ama o yıllardaki o iki, üç yıllık arkadaşlık çok iyiydi elbette. Çok da iyi bir çocuktu. Ne yapacaksın şimdi? Arkadaşlıklar ile ilgili düşüncelerimi yazmayı düşünüyorum. Mesela Cenk Sezgin le (bir Ak Partili değil) 10 sene sonra, geçen sene görüştük ve sanki dün görüşmüşüz gibiydi.

Ankara’nın Etlik semtinde, o yıllarda çok iyi bir arkadaş grubumuz vardı. Hepsi benden büyük olan bu elemanlarla çok iyi vakit geçirirdik. Ben, Murat Kaya, bakkalın oğlu Ahmet, Ayhan, Cihan…Ahmet tam bir Stallone ve Ferdi Tayfur manyağıydı. Murat Kaya’nın ablası, ev kızı Firdevs’le beraberlerdi ama bence o öyle zannediyordu. Böyle hikayeler çoktur. Erkek beraber olduklarını zanneder ama kız onu elinin altında tutar, tam olarak ona meyilli değildir. Firdevs bir ara takıldığı Ayhan’a yanıktı bence. Bunu hem bana sezdirmişti hem de bir gün evde cümbür cemaat otururken ben hissetmiştim. Ayhan serseri bir çocuktu. En geyikleri oydu. Benden aldığı borç parayı vermediği için aramız bozulmuştu onunla. Cihan ise yakışıklı bir genç erkek olarak mahalledeki evli kadınların ilgisine maruz kalıyordu. Murat benden iki yaş büyüktü, diğerleri 17, 18 yaşlarındaydı.

Bu ekiple bir gün Batı sinemasında Stallone’nin “Cobra” filmini izlemeye gitmiştik ama Menekşe sinemasında “Amerikan Ninja 38″i izlemiştik.

Okullar kapanmıştı ve bir sabah Murat kapıyı çaldı. “Hadi çalışmaya gidiyoruz” dedi. Kendisi Yukarı Ayrancı Selimiye Sokak’ta bulunan (Aşağısında Emniyet Genel Müdürlüğü vardı) bir oto elektrikçide uzun süredir çalışıyordu. Oranın iki dükkan altında, üç katlı Emek Elektronik’in sahibi Adem Çiftçi kendisinden “kafası çalışan” bir çırak istemişti. Tabir aynen buydu. O da beni götürüp oraya teslim etmişti. Hiçbir şeyden haberim yoktu. Ne yapacaktım?

Para kazanmak istiyordum. Bir bisiklet almak veya olmadı bir basket topu almak istiyordum. Veya Ali Erdem Doğanoğlu nun evinde gördüğüm siyah atariden…

İlk gün bana yapılanları yaptım. Oradaki elemanlardan bahsedeyim. En tepede patron “Adem Abi” vardı. Rahatsız edici derecede kuul bir herifti. Bana bir süper kahraman gibi geliyordu. Çok az işin başına geçerdi. İçinden çıkılmaz bir şey olunca oluyordu bu. Osuruğundan şimşekler çakırtan bir Yunan tanrısı gibi, bir deus ex machina gibi zor problemleri çözüyordu. Eskort kadınlara takılırdı. Zaten orada bir çapkınlık mefhumu vardı. Murat’ın patronu da sürekli bir adamdan bahseder, onun şu anda burada yazamayacağım bir argo deyimle çapkınlıklar yaptığını ama kendisinin yapamadığını söylerdi. Ama herkese bahsederdi bundan. EE’deki diğer elemanlar da sürekli bir çapkınlık peşindeydi. Sonra üst katta Nejdet adında teyp elektroniğiyle ilgilenen adam vardı. Bu daha kibar birine benziyordu. Yeşil bir Murat 131’i vardı. Yeni almıştı onu ve sanki hayatındaki en önemli işi başarmış gibiydi. Sonra Uğur adlı karakter vardı. Askerden yeni gelmiş bir ustaydı. Arabalara ses sistemlerini o monte ederdi. Beni sever gibiydi ama en artis davranan da oydu. Sonra benden biraz daha yukarıda olan ama tam bir usta olmayan Çorumlu Şecaattin geliyordu. Beni ezer gibi davranmıyordu. Yardımcı oluyordu. O ilk gün, ilk iş olarak onun tarafından bir “takımlar” dersi almıştım. 8-10, 10-12, yıldız, düz, havya-lehim-pasta, matkap, lokma takımı “Baran lokma takımını getir!” “Baran düz getir!” “Baran takımları topla!”

İlk defa bireyselleşiyordum. Hiç bilmediğim şeyler görüyor ve öğreniyordum. Her yere gidiyordum. Patron beni alacakları almak için Ankara’nın her yerine gönderiyordu. Bin türlü insanla muhattap oluyordum. Murat’la Ayrancı’ya gidiş gelişlerimiz de çok eğlenceliydi. Sabahları beraber giderken akşamları yalnız geliyordum. İki otobüs yapıyordum veya bazen Yukarı Ayrancı’dan Kızılay’a yürüyordum. Meclisin yanındaki parkta Engin Ardıç adlı yavşağın biriyle beraber sunduğu “Kırmızı Koltuk” adlı programın çekildiği tepeciği görüyordum.

Bir hafta sonra ilk ücretimi aldım. Adem Abi çağırdı ve 50 bin TL verdi. İlk defa bu kadar param oluyordu. Annem çalışmamı istemiyordu. Eve geldiğimde bana bir basket topu almayı ve işten çıkmamı teklif etti. Kabul etmedim.

Bu arada İstanbul’da çalışan babamın çalıştığımdan haberim yoktu. Annem babamın onaylamayacağını söylüyordu. Birkaç gün sonra izne gelecekti. Benim de eve erken gelmem gerekiyordu. O gün nedense işler biraz uzadı ve ben geç çıkabildim. Kızılay’a kadar geldim. Tam Batı Sineması önünden Etlik otobüsleri kalkıyordu. Bir tane otobüsü gördüm, koştum ama geç kaldım. Sonra birden telaş yaptım. Nedense onun son otobüs olduğunu düşündüm ve koşmaya başladım. Amaçsızca Sıhhiye taraflarına doğru koşmaya başladım. Bir araba yanımda durdu, içinde bira içen üç tane adam vardı. Ne diye koştuğumu sordular, ben de otobüsü yakalamak için olduğunu söyledim. Arabaya davet ettiler ve Sıhhiye’ye kadar bırakmayı teklif ettiler. Telaşla arabaya bindim ama o arabada çok tedirgin duygular yaşadım. Bence pedofillerdi. Bir şey yapmadılar ama atmosfer fena halde tedirgin ediciydi. Sıhhiye’de “durun ineceğim” dedim. Durdular. Sol taraftan kontrol etmeden kapıyı açıp kendimi dışarı attım. Sonra bir taksi tuttum ve eve vardım. Babam gelmemişti sonra da çalışmama bir şey demedi zaten.

Bir iki gün sonra Takdir belgemi Adem Abi’ye gösterdim ve bir 50 bin TL daha kaptım. Sonra uzun zamandır borcunu vermeyen bir adamın ofisine gidip borcu tahsil edince bir 50 bin TL daha…Maaş günü gelmişti. Nedense işten ayrılmaya karar vermiştim. Aslında tam bir ay olmamıştı ama herkese maaş verirken Adem Abi bana da maaş verdi. 420 bin TL. Parayı alınca, yorulduğumu (gerçek sebep bu olabilir) ve ayrılmak istediğimi söyledim. Adem Abi “sen git biraz dinlen” dedi.

Eve gittim. Çalışırken bambaşka bir bireyken, her gün çok önemli işler başardığımı düşünürken birden boşluğa düştüm. Bir de taşınmıştık ve yeni mahallede o eski arkadaş grubum da yoktu. O parayla bir “kot takımı” aldım. İki, üç albüm (kaset) de satın aldım. İlk aldığım kaset Nazan Öncel’in “Bir Hadise Var”ı idi. Sonra Nilüfer “Şov Yapma”yı aldım. Barış Manço’dan “Ayı”yı da almıştım. Süper FM vardı o zaman ve deli gibi onu dinliyordum.

Üç, beş gün sonra tekrar gittim Emek Elektronik’e. Adem Abi “demek dinlendin, hadi in de bir çay demle” dedi. Çayı ben demlerdim ve bana göre bok gibi demlerdim. Bu arada her gün pide veya döner yerdim ki Ankara nahiyesinin İstanbul’a olan nadir üstünlüklerindendir bu ikisi. Sabahları da evde kahvaltı yapmaz, sokak simitçilerinden iki tane poğaça alırdım. Bir de o dönemde Ankara metrosunun inşaatı olduğu için Kızılay inşaat sahasıydı, otobüsler Necatibey’den giderdi. Türk-İş adlı otobüste insanlar asıla asıla gidiyorlardı.

Tekrar işe başladım. Aynı tarz devam ediyorduk. Bu arada Murat’la sık sık Başbakanlığa gitmeye başladık. Evet yanlış duymadınız. Kendisi zaten bize önceden de ANAP tişörtleri getiriyordu. O tişörtleri ben bir kere atlet niyetine giymiştim ama Sırma Doğan protesto eder bir şekilde hiç giymedi hatırladığım kadarıyla. Murat’ın ustası başbakanlıktaki arabaların tamiratı işini almıştı. Murat’ın siyasi kariyeri de böyle başlamıştı. Beni de bazen oraya götürüyordu. Tam başbakanın girdiği kapının önünde korumalarla sohbet ediyorduk. Merdivenlere oturup kumanya falan yiyorduk…

Bu arada ben bayağı işi ilerletmiştim. Artık bir arabanın teyple bütün hoparlörleri arasındaki kablo döşemesini yapabiliyordum. Halil Selim benim tamirat işlerinde kötü olduğumu düşünür haksız yere. Oysa gerçek öyle değildir. Ben yeteneksiz değil rahatına düşkünüm. Mecbur kalırsam her şeyi halledebilirim. Reno 12’ler geliyordu sıfır  Şahinler Doğanlar çok revaçtaydı. Tempralar o zaman çok revaçtaydı ve bir uzay arabası gibi görünüyordu bana.

Bu arada 2010 yılındaki o görüşmede Murat’tan bizim o ekibin geceleri oto teyp çalma işine girdiklerini ve yakalanıp hapse düştüklerini öğrenmiştim. Ben varken de yapıyorlarmış…

Tam bir ay çalışıp ful maaş almıştım 520 bin TL…Bu paraya BMX bisiklet alabilirdim ama annem izin vermiyordu. Araba çarparmış ki bana 1990 yılında yayayken zaten araba çarpmıştı.

Bu sefer Etlik’in Kasalar semtinden işe gidip geliyordum. Okulların açılmasına da az zaman kalmıştı. İş yerinde bir stardım. Kısa sürede işi öğrenmek ve uyanık olmak lameti farikamdı ve herkes beni seviyordu. Bir kere büyük bir mallık yaptım yalnız. Matkabın ucu sıkışmıştı. Zaten Uğur bir vida sıkacağı zaman çok sıkı sıkar ve “bunu açacak olan adam bana küfür edecek olursa ben de onun anasını avradını sikeyim” derdi hep! Matkabın ucunu değiştirmem gerekiyordu. Zorladım açılmadı. Ben de mal gibi anahtarı taktım ve düğmeye basarsam matkabın yağ gibi ucu bırakacağını hesap ettim. Düşündüğümü yaptım ve matkap çılgın attı. Parmağım kırılmadı ama epeyce incindi. Bir gün de çaydanlığın kolu kırıldı ve kaynar su elime döküldü. Üzerine diş macunu sürdük ve iyileşti.

IRKÇILIK

Bu iş yerinde ırkçı muameleye maruz kaldım. Cumartesi günü iş elbiselerimizi yıkanmak üzere poşetle eve götürürdük. Her Cumartesi “bu Kürttür kesin bir şey çalmıştır” diye benim poşetimi ararlardı…13 yaşında bir çocuğun maruz kaldığı davranışa bakınız…Çok kez tekrarladım, Türkiye’de Kürt olmayanların bir türlü anlayamayacağı bir sosyal psikoloji vardır. Bundan eminim. En gelişkin bireyler bile bunu başaramıyor ve zaman zaman özensiz konuşabiliyorlar. Bu, sadece Kürtler için geçerli değil. Ezilen bir kimliğe ait olmayan bireyler o kimliğin travmalarını an-la-ya-maz-lar. Ve sıklıkla boş boş konuşurlar. Ben de diğer kimlikler için bunu yapabilirim.

Yine işi bırakma fikri bu ırkçı muameleden dolayı mı gelişti bilmiyorum. Ama demek ki doluymuşum…Bir gün yanlış bir aleti getirdim ve Uğur bana çok hafif vurdu. Beni çok sevdiğini hissettiriyordu aslında ama bana bahane lazımmış demek ki…Aşağıya inip üzerimi değiştirdim ve deponun camından kaçtım. Sonra Murat beni evden aradı bir iki saat sonra. Üzülmüşler. Uğur da şaka yapmışmış ama bu hikaye de böyle sonuçlandı.

O parayla da gidip Ali Erdem Doğanoğlu atarisi aldım Ankara’daki “Amerikan Pasajı”ndan. Geçenlerde gittim hala duruyor pasaj.

O tarihten sonra üniversite bitene kadar (1995 hariç) her yaz çalıştım, çalıştım, çalıştım. Hatta üniversite boyunca part time da çalıştım. Garsonluktan, komiliğe, ofis boyluktan, mask boyacılığına, inşaat işçiliğinde tercümanlığa…En son, Bilkent’te okuyan zengin bir bebenin ödevlerini yapıyordum.

2010 yılında amcamın oğlunun bakkalına uğramıştım. O anda o sokakta pazar vardı. Ben ise bir öğretmendim. Bir pazarcı tezgah arkasında beni görünce “bi’ Malboro ver yeenim” demişti…

Öyle işte yeenim…Çalışmak hiç iyi bir şey değildir. Kapitalist toplumlarda maaş karşılığı çalışıp da işinden memnun olan biri olabileceğini düşünemiyorum. Yine “devlette öğretmenlik” sayılmaz…Fakat toplumda çalışma eylemine karşı iki yüzlülüğün allahı gelişmiştir. Çalışmayı sevmek kural gibidir.

İşimi savsaklamam ama çalışmayı hiç sevmem. Kimin için, ne için?

Bu yazıyı o yavşak pazarcılara, Şecaattin’e, Murat’a, Uğur’a, o eskort kadınlara, Adem Abi’ye (EE GİMAT’a taşınmış), Türk-iş blokları otobüsüne saldıranlara, o Bilkentli zengin bebeye, Gorki Hayırsever’e ve o matkap anahtarına armağan ediyorum…

İyi günler.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Nasıl Sinemasever (Movie-Buff) Oldum?

23517540_1134680833334150_8584012915736743568_n.jpg

Bugün 14 Kasım Dünya Sinema Günü’ymüş. Özel günlerden sadece 1 Mayıs benim ilgimi çekmektedir. Ne benim ne başkasının doğum günü veya başka herhangi bir gün ilgimi çekmemektedir (sempatik öküz stayla.) Böyle biri olmayı isterdim. ..

14 Kasım da bir şeyler kıpraştırmadı ama bu konu üzerine yazı yazmam için beni dürttü. Zaten uzun süredir planlıyordum.

Movie-buff’lıktan önce Yeşilçam-buff’lık kariyerim vardır. En erken hatırladığım etkinlik ü. yaşımdayken katıldığım teyzemin oğlunun sünnet düğünüdür. O tarihten sonra izleyebildiğim bütün Türk filmlerini izledim.

TRT’de Cumartesi günleri Türk filmi kuşağı vardı. Onları heyecanla beklerdim. Sonra 1991’de Star1 adlı televizyonun herkesçe izlenilebilir olması, bir sene sonra Show TV’nin açılması Türk filmlerine erişim konusunda elimizi bayağı bir rahatlatmıştı. Bu esnada Amerikan sinemasının örneklerini de izlemiyor değildim.

Ama olay Türk filmlerinde bitiyordu. Agah Özgüç’ün “Türk Filmleri Sözlüğü” adlı bir kitabı vardır. 2010 yılına kadar olan filmleri kapsıyordu galiba. Üşenmeden üç cildi de tek tek gözden geçirmiştim ve 400 civarında Türk filmi izlediğimi anlamıştım. 400 farklı film, bu arada. Bu 400 farklı filmi 1500 kere izlemişimdir bu arada. Sırf “Banker Bilo”yu her seferinde izlemişimdir. Geçenlerde yine izledim. ..

Sonra 2004 yılına geliyoruz. O sene bir şey oldu. KPDS sınavına girmek istedim. Yani dil sınavına. Vocabulary çalışmam gerekiyordu. Filmleri İngilizce alt yazıyla izlemeye başladım. Klavye kısayolları sayesinde bilmediğim kelimeye beş saniyede bakabiliyordum. Aynı dönemlerde şu anda olmayan “Sinema” isimli dergiyi de okumaya başladım. Bu dergiyi 2011 yılına kadar okudum.

Sonra “manyak süreç” başladı. Yaklaşık sekiz sene boyunca sadece ama sadece film izledim. Devlette öğretmenliğin sosyalizm koşullarında olduğunu iddia edince öğretmen arkadaşlarım itiraz ediyorlar ama bu olay sayesinde o kadar boş vaktim vardı ki (boş vakit insan hayatındaki en önemli şeylerden biridir) bu manyak süreci işletebildim. Genelde de “sevgilisiz”dim. Sevgilili biri de böyle bir tempoya giremez. Hele hele evli-kadın biri mümkün değil böyle bir tempoya giremez. Evli-erkek de zor girer.

2012’de bu süreci bitirip daha çok okumalara yöneldim. Bence çok da iyi yaptım.

Bu süreçte 1400 tane film izledim. Hepsi Excel dosyamda kayıtlıdır.

1400 arşivde, 400 Agah Özgüç’ün kitabında, 200 tane de sinemada videoda şurda burda izlediğim yabancı filmler desek, toplamda 2000 film izlemişimdir. Benden daha çok film izlemiş birisiyle bir kere tanıştım.

İyi mi oldu? Açıkçası pişmanım. “Yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmam” düşüncesine nasıl kafa göz girdiğimi takipçilerim hatırlar. İnsan bazen mal mal işler yapar ve oturup eşşek gibi ağlaması lazımdır. Kaçırdıklarına yanmalıdır. ..

Örneğin bir yönetmen keşfediyordum, sonra oturup onun bütün filmlerini izliyordum. Buna gerek yoktu. Imdb’de yedi altı puan almış filmlerini izlememeliydim.

O kadar çok film izlemek yerine tarih, mimari ve gezme merakımı daha erken başlatabilirdim. Tabi bunu bilinçli bir şekilde yapamazsınız, keşke böyle olsaydı diyordum.

Şöyle bir anım var: 2008 yılında İngiltere’ye gittim. Ve British Museum’u ziyaret etmedim!!! Ne yaptım? Gidip stadyum turları yaptım ve korku filmi festivaline gittim. Aklımı seveyim. ..

Movie-buff’lık bir virüs gibidir. Bir kere bulaştı mı atılmaz ve her yere sirayet eder. Hiç olmasaydı demiyorum kesinlikle, keşke insani ölçülerde olsaydı.

2008 yılında yazılar da yazmaya başladım. marlonbarando.blogspot.comadresinde sinema yazıları yazmaya başladım. 23 takipçim vardı. O gün bugündür toplam 700 tane falan sinema yazısı yazmışımdır.

Ölene kadar toplam 3000 film izleyeceğimi tahmin ediyorum. Artık yeni filmlerden, sadece favori yönetmenlerimin filmlerini ve ses getiren filmleri izliyorum. Popüler sinemanın ABV! Eski filmlerden ise merak ettiğim bir 400, 500 tane vardır en fazla.

Şu andaki durumum budur.

Sinema en “etkili” sanat dalıdır. Bunu politikacılar da görmüşler ve sinemayı en fazla yatırım yaptıkları sanat dalı yapmışlardır. En fazla ideolojik anlam yüklenen sanat dalı da sinemadır. Popüler sinema tüketmem ama ona karşı da değilim çünkü o gelişkin olduğu oranda sanat sineması da kendisine alan bulur.

Top 10’larım da vardır. Uzun yıllar en sevdiğim filmler olarak dört film arasında kalmışımdır. Rear Window, Taxi Driver, Pulp Fiction ve The Big Lebowski. ..

2008 Top 10’um şu şekildeymiş:

1-Rear Window (Arka Pencere), Alfred Hitchcock, 1954.
2-Taxi Driver (Taksi Şoförü), Martin Scorsese, 1976.
3-Psycho (Sapık), Alfred Hitchcock, 1960.
4-Il Buono, il Brutto, il Cattivo (İyi, Kötü, Çirkin), Sergio Leone, 1966.
5-Se7en (Yedi), David Fincher, 1995.
6-Kill Bill Vol:1, Quentin Tarantino, 2003.
7-The Big Lebowski (Büyük Lebowski), Joel Coen, 1998.
8-The Texas Chainsaw Massacre (Teksas Katliamı), Tobe Hooper, 1974.
9-Rope (Ölüm Kararı), Alfred Hitchcock, 1948.
10-Dressed to Kill (Öldürmeye Hazır), Brian de Palma, 1980.

Geçen sene yazdığım Top 39 film listemi de yorum bölümünde paylaşacağım. O listeye daha sonra Yeşim Ustaoğlu’nun “Tereddüt”ü de girdi.

Böyle. ..

Bye!

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Beyoğlu Gezisi 2

Beyoğlu gezimizin ikinci bölümü için tıklayınız.

mimari, Seyahat, siyaset, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Harika Bir Gündü 23 – İzmir, Manisa

İki ay önce 55 TL’ye İzmir uçak bileti bulunca zıplamıştım.

Daha önce üç kere İzmir’e gitmiştim ama orayı hiç “bilinçli adam” gibi gezmemiştim. Hazır gitmişken bir de “şehzadeler diyarı” Manisa’yı göreyim dedim çünkü daha önce gördüğüm başka bir “şehzadeler diyarını” çok sevmiştim (Amasya.)

Her zamanki gibi geceden havalanına yollandım. Bu ucuz biletler gece uçuşu oluyor genelde. Konformizmi mutfağa çay koymaya göndermezseniz ucuz seyahat edemezsiniz.

Sabiha Gökçen iç hatlar gidiş’in üst katında bir Starbucks var ve oranın yayla gibi geniş, rahat koltukları var. Orada çok rahat uyuyabilirsiniz. Somya gibi. Somyanın da ne olduğunu biliyorsan orta yaşlısın…

50 dakika diyorlar ama en bir saat 10 dakika. Yine de hiçbir şey değil tabi. O sürede bazen Taksim’e gittiğimiz oluyor. Havaş’a atladım ve Basmane’de indim. Aslında stratejik bir hata yaptım. O ilk gün havalanından Selçuk’a gidip, üçüncü günkü planımı gerçekleştirmem daha iyi olurdu. Selçuk’a geleceğiz…

50 liraya Güzel İzmir Oteli diye bir otel buldum, internetten. Banyosu tuvaleti ayrı, tek kişilik oda işte. Merkezi yerde. Daha ne olsun! Otelin pavyonlar bölgesinde olmasını kim takar? Otelin yanında yer alan pavyonun önünde vitrinde mal sergiler gibi çıplak kadın sergilemelerini ve beni Arap zannedip “halaall” diye içeri çekmeye çalışmalarını kim takar! Nasıl “halal” oluyor lan! Şu çok meşhur, içinde skandal hiçbir şey barındırmayan “gerçek” İslam’da pavyonda mı var yoksa?

Otele giriş 12’den önce olamayacağından dolayı, vaktimi boş geçirmeyeyim diye çok yakında buluanan İzmir Fuar Alanı’na şimdiki adıyla Kent Park’a yollandım. Buraya 2004 yılında gelmiştim ve o zaman bir fil vardı burada. Şimdi Çiğli bölgesinde bir hayvanat bahçesi açılmış. Muhtmelen oraya götürmüşlerdir. Not: Hayvanat bahçelerine karşıyım, anti-propogandasını yaparım ama gidip, görürüm oraları.

Kentin göbeğinde bu kadar büyük bir yeşil alan olması büyük bir şans İzmirliler için. Bu arada üçüncü gün Şirince’ye gittiğim için döndüğümde Sevan Nişanyan’ın otobiyografisini tekrar karıştırdım. İzmir için “İstanbullulara şehir gibi görünür ama aslında köydür” yazıyordu. Benim Ankara için düşündüklerimi Nişanyan İzmir için düşünüyormuş. Evet gerçekten de güzel ve nitelikli bir kent gibi geldi bana İzmir.

Otele yerleştikten sonra, dolaşmaya başladım. İlk durak Agora oldu…

Nefis bir yer…İzmir’in göbeğinde, Smyrna antik kentinin agorası (geniş meydan, pazar) bulunuyor. Antik dünyanın en büyük ve en iyi korunmuş olan agorası olduğu yazıyor broşürlerde ancak bu tür şeylerde şehirler reklam yapmak için bazen abartılı ifadeler kullanırlar. Hierapolis için de aynı şey yazıyordu ki oranın agorası Smyrna agorasının dört katı var. Sırf bu yüzden hiçbir antik kentte göremediğimiz akülü araba kiralama olayı var Hierapolis’te. Efes’in agorası da çok büyük be iyi durumdadır. Çok antik kent gezdim ayakta kalmış bir stoa (önü açık, üstü kapalı sütunlu yapı) görmedim.

Agoranın iki tarafında bazilikanın izleri var. Hatta bu bazilikalar iki katlı ve zemin katları ilk günkü gibi muhafaza edilmiş. İşte bu mucize bir şey ve büyülüyor. Bazilika üstü kapalı, sütünlu kamu yapısı demek. Daha sonra bu mimari form kiliselerde uygulanmış ve kelime yavaş yavaş bir ibadethane tipi olarak kullanılmaya başlanmış. Selpak, kola, jilet gibi yani…Bir galeride beşik tonozlar görülüyor ki o dönem çok nadir kullanılan bir formdur. Görünce şok oldum.

Büyük oranda agorayı görmek için İzmir’e gitmiştim ve son derece memnun kaldım.

SÖĞÜŞ

Agoranın karşınsında söğüş yedim. Yani İzmir’de yaşıyor olsaydım haftada üç kere bunu yerdim. İçinde ne olduğunu yazıyorum: Yanak, beyin, göz, dil, yanağın tersi…Not: Her şeyi severim ve her şeyi gömerim nokta

EGE BÖLGESİ İNSANI

Olumlu ön yargılar listesi yazmıştım bir keresinde ve orada “Ege bölgesi insanı”nı da anmıştım. TR’de Ege insanının çok iyi, düzgün, şeker gibi insanlar olduğu düşünülür. Yobazlık çok baskın değildir ama milliyetçiliği çok sevimsizdir. Şerefsizlik ise bence ekonomik faaliyetlerle doğru orantılıdır. Her yerde böyledir bu…Hele hele turistik bölgeler şerefsizliğin şampiyonlar ligine çıktığı yerlerdir. Kadifekale’ye çıkmak için taksi dolmuşları kullanmak istedim. Dacia Sandero’nun önüne iki kişi almak istedi şerefsiz. Protesto edip indim arabadan. BİMER’e şikayet edecektim de sonra uğraşmamaya karar verdim. Halil Selim haftada iki BİMER şikayeti yapar…

Sonra Konak’a geldim. İzmir Saat Kulesi en güzeli mi? Bence hala Dolmabahçe saat kulesi daha başarılı bir çalışma ama İzmir Saat Kulesi kadar şehirle iyi örtüşmüş, şehre kişilik katmış, şehri arkasına dizip yürümüş başka bir saat kulesi yoktur. Kulenin hemen arkasında yer alan Yalı Cami’si de meydanla iyi bütünleşen bir yapıdır. İçi sırdandır ama dışındaki çiniler çok iyidir. Buraları iyice bir gözlemledim.

Unuttum, bir de buraya varmadan Kemeraltı çarşısını, Kızlarağası Hanı ve Hisar Camisi’ni gezdim. İzmir’de selatin camisi yok. İyi okunmalı…

Sonra kordon boyu yürüdüm. Gereçkten Selanik’e çok benziyor. Aynısı hatta. Selanik’teki Aristo Meydanı’yla kordonda Atatürk heykelinin olduğu meydan da çok benziyor birbirlerine. Yalnız o Hilton Oteli hiç olmamış. Bursa’daki TOKİ’ler gibi. Şehir silüetini katleden bir yapı.

Kordon boyu yürümek çok iyi geldi. Gerçekten çok güzel bir etkinlik. Baktım herkes bira içiyor, ben de bir tane yuvarladım. Kulaklıkla müzik dinledim. Sonra bir çaycı geldi. Biranı iç çay vereyim dedi. Ben de ben bira içerken de çay içebilirm, ver bir tane dedim. 20 TL verdim, bozuk yoktu. “İyi al götür, bozdurur getirirsin” dedim. Sonra biraz daha kurcaladı ceplerini ve beş lira eksiğiyle üstünü verdi. Hemen geliyorum dedi. Gidiş o gidiş…Sonra elemanı pelikanın orada yakaladım. “Seni gördüğüm iyi oldu” dedi…Ve parayı verdi. Nasıl yani! Herif bizi ayakta kazıklıyor hem de pişkinlik yapıyor…Pelikan mı? Alsancak taraflarında denizde pelikan gördüm. Çok ilginçti. Çok da güzeldi. Her zaman görülmeyen hayvan görmeye bayılırım.

Sonra Fevzi Çakmak Bulvarı’ndan otele doğru yollandım. 1950 yılına kadar adı Voroşilov Bulvarı olan cadde üzerinden…Taksim Atatürk Anıtı’nda Voroşilov’un hikayesini anlatmıştım.

Ertesi gün sabah erkenden otogara yollandım. Önce otelde bir kahvaltı yaptım. Kahvaltı salonunda genelde bedenini satan kadınlar, pezevenkler ve Suriyeliler vardı. Bir de ben…Bu kadınlara acilen bir isim bulunması gerekir. Seks işçisi tabiri bence çok saçma bir tabir. Orospu, fahişe de olmuyor. Bir şey bulamıyorum.

İzmir otogarı aslında bir “yeni garajlar” olmasına rağmen çok kasvetli, bunaltıcı ve nahoş bir yapı. Manisa’ya yollandım.

Sağcılar, Osmanlı Devleti’nin çöküşünü padişahların şehzade olarak görevlendirme uygulamsının kaldırlımasına bağlarlar. Dün yazdım, Türkler sadece üç konuda dünyanın en iyisi olmuşlardır. İlkçağda okçuluk ve at yetiştiriciliği, 1600’lere kadar da topçuluk…Bu sayede ilerlemiş, ilerlemiş ve ilerlemişlerdir. Tabi ilerledikleri yerlerdeki hiçbir ama hiçbir halk onları kabullenmemiş, mecburen onlara boyun eğmişlerdir. İlk fırsatta da ayrılmışlardır. Topun üstünlüğü bitince Osmanlı Devleti de bitmiştir. Yani şehzadelerle alakası yok. Amasya, Trabzon, Niğde, Diyarbakır ve Manisa önemli şehzadeler çıkarmıştır. Bu yüzden Manisa’ya yollandım. Önce valilik binası çıktı karşıma. Birinci akımın tipik bir örneği ama şehirle iyi bütünleşmiş.

Valiliğin tam karşısında Hatuniye Camisi var. Duruşu etkileyici. Sonra müzeye yollandım. İlginç bir şey duydum. Müze 14 yıldır kapalıymış! Demek ki tekrar açılması düşünüyor. Bu, bir rekor olabilir. Müzeden sonra Muradiye Külleyesi geliyor. Mimar Sinan’ın Ege bölgesindeki tek eseri yazıyor. Yine şehir uyanıklığına bir örnek. Sadece planlarını çizmiş ama binayı başka bir mimar yapmış. Tam olarak onun eseri sayılmaz. Ama reklam yapmak, bir yerlere bir şeyler bağlamak oldukça politik ve rasyonel bir şeydir. Tıpkı Selçukluların kendilerini Oğuz Han’a bağlama hamleleri gibi. Bir yüze unsura bağlayacaksın ki halk etkilensin…

Sonra Ulu Cami’ye gittim. Anıt kapısı çok büyüktü. Bu kadar büyüğünü görmemiştim. İçi ve çevresi ise oldukça sıradandı ancak ahşam minberi olağanüstüydü. 1377 tarihli bu eser Anadolu’daki en eski ve en iyi sanat eserlerinden biri kabul ediliyor. Gerçekten de inanılmaz etkileyici ayrıntıları var.

Sonra döndüm. Otobüste bir hikayeye kulak misafiri oldum. Adamın biri dağda namaz kılmaya başlamış ve ayı gelmiş onu öldürmüş. Ne hikaye ama…

İzmir’ e gelince hemen otobüsle Kadifekale’ye çıktım. Kaleye toplu taşıma olması çok iyi bir şeydir. Bunu değerini gezmeyenler bilemez. Manzara müthiş. İzmir’i en güzel oradan görüyorsunuz. Bu arada Karşıyaka’dan Kadifekale’ye bir gökkuşağı da vardı ki manzarayı müthiş kılıyordu.

Bu arada unuttum, ilk gün arkeoloji müzesine de gittim. Pek bir şey yoktu. Doğaldır. Yalnız İzmir sınırları içerisinde yer alan Bergama ve Selçuk müzeleri çok iyidirler. Çok çok iyidirler hem de…Selçuk’a geleceğiz…

KAdifekale’deki Bizans sarnıcı da mutlaka görülmeli. Devasa bir şey.

Sonra vapurla Karşıyaka’ya yollandım. İzmir’in en zengin bölgesi herhalde. Ekonomik anlamda diyorum. Manzara müthiş. yürüyüş yolu çok iyi. Zübeyde Hanım evlendirme dairesinin karşısındaki köşk, benim çok sevdiğimi bir filmde geçer. 1975 tarihli “Ateş Böceği” filminde Tarık Akan ve Necla Nazır İzmir’e giderler. NEcla Nazır’ın dedesinin köşküdür burası. Filmdeki haliyle duruyor. Her zaman hissettiğim şeyi hissettim ve hüzün boyut daha ağır basan bir ruh haline büründüm. Bu tür yapıları görünce %70 hüzünlü, %30 mutlu oluyorum. Sonra Hergele Meydanı’na geldim. Bir mekanda Weihenstephaner fıçı 19 TL’ye satılıyordu.

Bu arada o gün kumru da yedim. Yemesi çok zahmetliydi. O kadar malzemeye o ekmek az geliyordu. Sonra bir pastaneden Halep tatlısı yedim ki çok iyiydi.

İzmir Opera Binası’ndan da bahsetmek gerek. Yani onun mutlaka görülmesi gerekn bir yapı olduğunu söylemek gerek.

ŞİRİNCE

Üçüncü gün hedefim Şirince’ydi. Daha önce Selçuk’a kadar gelip Şirince’ye gitmemiştim. Çünkü sıra ta Efes’in önünden başlıyordu. Sevan Nişanyan’ın otobiyografisini de okuduğum için hikayeyi biliyordum.

İzmir’de Macar sanat filmi yönetmeni ismi gibi bir toplu taşıma sistemi adı var. Stefan mıydı, Swan mıydı, Mizdan mıydı neydi, neyse ona bindim ve Selçuk’a gitmek üzere Torbalı / Tekeköy’de indim. Fakat Selçuk’a olan İzban iki saat sonraymış. Otostop yapmak üzere otobana çıktım. Yarım saat kimse durmadı ama sonra bir Efes minibüsü durdu. Yarım saat sonra Selçuk’ta, oradan 10 dakika sonra da Şirince’deydim. Bir Rum köyü. Doğayla bu kadar iyi bütünleşmiş bir yerleşim yeri zor bulunur herhalde.

Sadece sokaklarında gezdim. Kendimi ayakta kazıklatmadım çünkü tıpkı Bursa, Cumalıkızık’ta olduğu gibi uyanık kesilmişler ve gelenleri yoluyorlar. Şu “köylülükten” uyuz gittiğim kadar çok az şeyden uyuz giderim. Sadece bir ayva satın aldım ki çok iyiydi.

Sevan Nişanyan Şirince şarabının hikayesini de kitabında anlatır. Bir uyanığın vole vurma teşebbüsü olarak başlamış ama şu anda neredeyse bir efsane olmuş durumda. Meyve şaraplarını sevmem.

Gerçekten tenha bir mevsimde gidip orayı görmek lazım.

Sonra Tiyatro Medresesi’ne gittim. Mehmet Turgut için bir Ahmet Tarık Tekçe, bir Joe Pesci, bir Toy Story’deki Ayı Latso olan Ali Nesin’in çok iyi bir çalışması…Medrese formatında inşa edilmiş bir yapı. Nereden bakarsan bak sıra dışı bir yapı. Sadece yapı da değil, TM ve onunla beraber Matematik Köyü ve Felsefe Köyü de TR’deki temel anlayışla hiç buluşmayan sıra dışı mekanlar. Sevan’a göre zaten bu yüzden ömür boyu hapiste tutulmak istendi. Kendi yargısıdır ama umarım bu yerler yıkılmazlar.

Matematik Köyü’nde dünyanın en aptal adamıyla karşılaştım. Nişanyan Hodri Meydan kulesine (isme bak) çıktım. Manzara mükemmelldi. Kulenin tepesinde üç kişi vardı. Biri kadın ikisi erkekti. Bu yapının tarihte hangi işlevle yapıldıkalrını tartışıyorlardı. Olaya dahil oldum ve hikayeyi anlattım. Adam sorduğu sorularla tam bir ahmak olduğunu hissettiriyordu. Sonra nihayet çok rüzgar olduğunu ve kulenin sağlam olup olmadığını sordu…Bilemiyorum. İnsanlar ve bazen ben de yabancısı olduğum ortamlarda mala bağlarız da bu kadar da değil, olmamalı diye düşünüyorum.

Neyse sonra aşağıya indim. Selçuk ne ilginç bir yer? Ufacık bir ilçe ama her tarafı paha biçilemez değerde tarihi eser dolu. Artemis Tapınağı’nın kalıntılar, Efes, Meryem Ana, Ayasuluk Tepesi, St John kilisesi…İnanılır gibi değil.

Sonra biraz daha vaktim vardı ve Efes’e bir kez daha gittim. Bu sefer hızlı bir tur oldu. Roma İmparatorluğu’nun Asya başkenti Efes’i hala görmediniz mi? Bir hafta sonu otobüse atlayıp, günü birlik bir gezide bile görülebilir ve görülmelidir de…

Sonra havaalanına doğru yollandım ve bu harika gezi de bitti.

Akılda kalanlar, yani unutulmayacaklar; Agora ve bir bütün olarak Şirince’ydi. Diğer elemanlar da iyi vakit geçirtti…

Bu yazıyı hiç durmadan yazdım. Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Bu yazıyı kendim için, arşiv amaçlı yazdım.

Bye.

mimari, nitelikli goygoy, Seyahat, Tarih, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bunların Ne Olduklarını Biliyorsan Artık Orta Yaşlısın

*E herılt yani.

*Şampiyon belli, ikinci kim.

*Kolonyalı mendil.

*Samsun’u büyükşehir yapalım mı?

*325 14 20 (Bu madde Ankara nahiyesinde yaşayanlar içindi.)

*Bırak gitsin / Gitsin artık / Götürsün mektup leri leri leri

*Yapma Hayrettin, daha kadroları saymadim.

*Nişabürek.

*Tarih affetmez, trafik hiç affetmez.

*Bir alışveriş bir fiş.

*Skib bıraktı.

*56 k Apache modem.

*Lavuk.

*Waggenhaus.

*asl?

*Ülker Dido üzerindeki jelatinli kaat.

*Yıldo.

*Eşşekler adam olur, bu Fener adam olmaz.

*Hurdacı Muharrem.

*BMX.

*Aylin Livaneli.

*Fazla bileti olan var mı?

*Ne dedin sen (çat!)

*Show TV jeneriği.

Bunların hepsinin ne olduğunu sadece Şefim bilebilir diye düşünüyorum. Ankara nahiyesine özgü maddeler hariç.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Beyoğlu Gezisi 1

Fotoğraflar ve izlenimler için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Sinema, Tarih, Türk Sineması, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Fakirlerin Yönetmeni Aki Kaurismaki

23334327_1131568546978712_5704927079594688452_o

Sinema dünyasında sosyalizm ideolojisini benimsemiş ve filmografisinin tümünde bu ideolojiden izler barındıran kaç yönetmen vardır? Kriterleri bir daha okuyunuz. Benim aklıma Ken Loach, Dardenne Kardeşler ve Finli Aki Kaurismaki’den başkası gelmiyor.

Yakında yönetmen Aki Kaurismaki’nin 17. filmini sinemada izleyeceğim. Çok heyecanlıyım. Bu “ayrıksı” sanatçının sinemasına bakalım hep beraber çünkü muhtemelen, Aki Kaurismaki’nin sinemasını bilen, takip eden 357 kişiden biri değilsinizdir…Bu sayıya itiraz gelebilir. Hadi, 651 olsun ama Türkiye’de Aki Kaurismaki’yi bilen, takip eden, bütün filmlerini izlemiş 802 kişi yoktur.

17. filmi diye vurguladım çünkü sanatçı 20 film çekip emekli olacağını çok önceden belirtmiştir. 60 yaşındaki Kaurismaki’nin çekeceği üç film kaldı yani…

Neden böyle bir açıklama yapmıştır? Çünkü “ayrıksı” olmak bunu gerektirir! Belki de benim yazılarımda öne sürdüğüm “sanatçıların 20 yıl üst düzey performans gösterdiği” şeklindeki iddiamı okumuştur bir yerlerden…Kaurismaki 34. yılında şu anda…15. filmini 2006’da çekti. 2011’de çektiği 16. filmi kötüydü. Bakacağız yeni filmine…

Kaurismaki’de ilginç demeç, ilginç davranış, ilginç tutum boldur. Bunlardan en ilginci de “ben asla başyapıt çekemem” demeci olabilir. Böyle demiştir…Amerikanın ürettiği “başyapıt” denilen “blockbuster”lara bakıp onları zekice ti’ye almıştır. Bana göre bir “auteur”dur. “Auteur” olmak başlı başına çok önemli ve zor bir iştir.

Amerika dedik, oradan devam edelim. 2002 ve 2006 yıllarında Oscar’a aday gösterilmiştir ama törenleri politik gerekçelerle boykot etmiştir.

Başlıkta fakirlerin yönetmeni yazıyor. Bunu, ilgi çekici bir başlık olsun diye attım. Evet, Kaurismaki fakirlerin yönetmenidir. Ezilenlerin dostudur. Bu son filminde de Suriyeli bir mülteci izleyeceğiz ama Kaurismaki’nin filmografisinin tamamına baktığımızda işçi sınıfı ve sorunları üzerinde daha çok durduğunu görüyoruz. Emek sömürüsü bir numaralı ilgi alanıdır Kaurismaki’nin. Bütün başrol oyuncuları emekçidir. Hem de en kötü işleri yapan emekçilerdendir bunlar. Çoğunlukla yazının görselinde gördüğünüz Matti Pellonpaa ve Kati Outinen’e verir başrolleri. Bu iki donuk suratlı insanı görünce “haa, şunlar” diyebilirsiniz…

Kariyerine bakalım: Kardeşi Mika Kaurismaki ile beraber Finlandiya sinemasının beşte birini üretirler. Bir Baran Doğan iddiası da nüfusu 20 milyondan az olan ülkelerde dünyaca ünlü bir sinema ekolünün oluşmasının zor olduğuydu. Kocaman bir ülkede altı milyon yaşıyor, ekol olabilecek bir sinema oluşmuyor haliyle.

1983 yılında “Suç ve Ceza”yı uyarlayarak yönetmenliğe başlamıştır. Hithchock’un “ben o kitabın kapağını açmaya cesaret edemem” demecini okuyunca “yaşlı adama haddini bildirmek” için bu işe girişir. Finlandiya ve Kaurismaki evrenine oldukça serbest bir şekilde uyarlanmış bir filmdir. Zaten bu Kaurismaki evreni öyle bir evrendir ki oraya ne uyarlarsan uyarla kendisine benzetir.

Bir filmin 90 dakikadan uzun olmaması gerektiğini savunur ki çoğu filmi aşağı yukarı 70 dakikadır. Yani bir hafta sonu tüm Kaurismaki külliyatını bitirebilirsiniz.

Evren dedik, bu evren nasıl bir evrendir? Film genellikle bir işyerinde başlar. Kahramanımız orada çalışan veya az sonra işten atılacak olan bir emekçidir. Oldukça itici bir kişi gelip kahramanımızı zor durumda bırakacak bir halt yer. Üstüne hakaretler de eder. Kahramanımız da hemen soluğu barda alır. İşten atılmasa da soluğu barda alır gerçi. Kaurismaki filmlerinde deli gibi içki ve sigara tüketilir. Kahve de çok tüketilir ama alkol, filmlerinde mutlaka önemli rollerden birine sahiptir çünkü Aki’nin hayatında önemli bir yere sahiptir. “Ben gençken yani 10 bin bira önce…” diye cümleye başlar. Sahnelerin yarısını sarhoşken çektiğini itiraf etmiştir. Neyse, kahramanımız bara gider ve orada karşı cinsten biriyle kesişir. O kişi de allahın unuttuğu bir bireydir. Bu ikili ayaküstü ve oldukça tuhaf bir diyalogdan sonra sevgili olurlar yani adam kadını “ayarlar”. Barda veya eve giderken oldukça acemice çekilmiş bir harala gürele sahnesi olur sıklıkla. Evde de yine acemice çekilmiş bir sevişme sahnesi…Sonra film dayanışma mesajıyla biter. Ya ikili üzerinde orak-çekiç sembolü olan bir gemiyle SSCB’ye giderler ya da 1991’den sonraki filmlerinde olduğu gibi el ele verip güzel bir hayat için kolları sıvarlar.

Sovyetler Birliği’nin çökmesine çok içerlemiştir Aki Kaurismaki ve 1991’den sonraki filmlerinde bu içerlemeyi, hatta bazen umutsuzluk diyebileceğimiz temaları karşımıza çıkarır.

Camp estetiği diye bir şey vardır. Yani “bilinçli dandiklik” diyebiliriz camp estetiği için.
Kaurismaki’nin filmleri bu kategoriye cuk oturur. İleride ben de yönetmen olmayı düşünüyorum ve tarz olarak da camp estetiğini seçeceğim. Filmlerimi dandik bulurlarsa “camp estetiği yapıyoruz ya kardeşim” diyeceğim.

Diyaloglar, kurgu, oyunculuklar, külüstür arabalar, pejmürde evler, pejmürde kıyafetler hep bilinçli seçilmiştir. Rüya gibi bir toplum olduğu düşünülen Finlandiya toplumunun da aslında bir dog-eat-dog toplumu olduğunu göstermek ister. Laf aramızda bir kere Helsinki’ye gittim ben ve her şeyi çok muntazam buldum…

Kaurismaki’nin enteresan kişiliği, nüktedan mizacı ve bu politik düşünceleri ortaya bu benzersiz sinema evrenini çıkartmıştır. Oraya aitiz ve orayı seviyoruz 

Bir keresinde kendisiyle röportaj yapma girişiminde bulundum ama olmadı tabi…Kendisiyle ilgili yazdığım bir yazı da bir sol haber sitesinde yayınlanmadı.

Kendisiyle mutlaka tanışmanızı arzu ederim. Büyük ihtimalle “bu ne ya” diyeceksiniz ama yüzde sekiziniz onu çok seveceksiniz…

İyi akşamlar.

Alakasız Not: Eti Burçak “Kurabi” diye bir şey çıkartmış, tek kelimeyle harika.

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Nasıl Sinemasever “Movie-buff) Oldum?

robert-de-niro-gulusu_197032

Bugün 14 Kasım Dünya Sinema Günü’ymüş. Özel günlerden sadece 1 Mayıs benim ilgimi çekmektedir. Ne benim ne başkasının doğum günü veya başka herhangi bir gün ilgimi çekmemektedir (sempatik öküz stayla.) Böyle biri olmayı isterdim. ..

14 Kasım da bir şeyler kıpraştırmadı ama bu konu üzerine yazı yazmam için beni dürttü. Zaten uzun süredir planlıyordum.

Movie-buff’lıktan önce Yeşilçam-buff’lık kariyerim vardır. En erken hatırladığım etkinlik ü. yaşımdayken katıldığım teyzemin oğlunun sünnet düğünüdür. O tarihten sonra izleyebildiğim bütün Türk filmlerini izledim.

TRT’de Cumartesi günleri Türk filmi kuşağı vardı. Onları heyecanla beklerdim. Sonra 1991’de Star1 adlı televizyonun herkesçe izlenilebilir olması, bir sene sonra Show TV’nin açılması Türk filmlerine erişim konusunda elimizi bayağı bir rahatlatmıştı. Bu esnada Amerikan sinemasının örneklerini de izlemiyor değildim.

Ama olay Türk filmlerinde bitiyordu. Agah Özgüç’ün “Türk Filmleri Sözlüğü” adlı bir kitabı vardır. 2010 yılına kadar olan filmleri kapsıyordu galiba. Üşenmeden üç cildi de tek tek gözden geçirmiştim ve 400 civarında Türk filmi izlediğimi anlamıştım. 400 farklı film, bu arada. Bu 400 farklı filmi 1500 kere izlemişimdir bu arada. Sırf “Banker Bilo”yu her seferinde izlemişimdir. Geçenlerde yine izledim. ..

Sonra 2004 yılına geliyoruz. O sene bir şey oldu. KPDS sınavına girmek istedim. Yani dil sınavına. Vocabulary çalışmam gerekiyordu. Filmleri İngilizce alt yazıyla izlemeye başladım. Klavye kısayolları sayesinde bilmediğim kelimeye beş saniyede bakabiliyordum. Aynı dönemlerde şu anda olmayan “Sinema” isimli dergiyi de okumaya başladım. Bu dergiyi 2011 yılına kadar okudum.

Sonra “manyak süreç” başladı. Yaklaşık sekiz sene boyunca sadece ama sadece film izledim. Devlette öğretmenliğin sosyalizm koşullarında olduğunu iddia edince öğretmen arkadaşlarım itiraz ediyorlar ama bu olay sayesinde o kadar boş vaktim vardı ki (boş vakit insan hayatındaki en önemli şeylerden biridir) bu manyak süreci işletebildim. Genelde de “sevgilisiz”dim. Sevgilili biri de böyle bir tempoya giremez. Hele hele evli-kadın biri mümkün değil böyle bir tempoya giremez. Evli-erkek de zor girer.

2012’de bu süreci bitirip daha çok okumalara yöneldim. Bence çok da iyi yaptım.

Bu süreçte 1400 tane film izledim. Hepsi Excel dosyamda kayıtlıdır.

1400 arşivde, 400 Agah Özgüç’ün kitabında, 200 tane de sinemada videoda şurda burda izlediğim yabancı filmler desek, toplamda 2000 film izlemişimdir. Benden daha çok film izlemiş birisiyle bir kere tanıştım.

İyi mi oldu? Açıkçası pişmanım. “Yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmam” düşüncesine nasıl kafa göz girdiğimi takipçilerim hatırlar. İnsan bazen mal mal işler yapar ve oturup eşşek gibi ağlaması lazımdır. Kaçırdıklarına yanmalıdır. ..

Örneğin bir yönetmen keşfediyordum, sonra oturup onun bütün filmlerini izliyordum. Buna gerek yoktu. Imdb’de yedi altı puan almış filmlerini izlememeliydim.

O kadar çok film izlemek yerine tarih, mimari ve gezme merakımı daha erken başlatabilirdim. Tabi bunu bilinçli bir şekilde yapamazsınız, keşke böyle olsaydı diyordum.

Şöyle bir anım var: 2008 yılında İngiltere’ye gittim. Ve British Museum’u ziyaret etmedim!!! Ne yaptım? Gidip stadyum turları yaptım ve korku filmi festivaline gittim. Aklımı seveyim. ..

Movie-buff’lık bir virüs gibidir. Bir kere bulaştı mı atılmaz ve her yere sirayet eder. Hiç olmasaydı demiyorum kesinlikle, keşke insani ölçülerde olsaydı.

2008 yılında yazılar da yazmaya başladım. marlonbarando.blogspot.comadresinde sinema yazıları yazmaya başladım. 23 takipçim vardı. O gün bugündür toplam 700 tane falan sinema yazısı yazmışımdır.

Ölene kadar toplam 3000 film izleyeceğimi tahmin ediyorum. Artık yeni filmlerden, sadece favori yönetmenlerimin filmlerini ve ses getiren filmleri izliyorum. Popüler sinemanın ABV! Eski filmlerden ise merak ettiğim bir 400, 500 tane vardır en fazla.

Şu andaki durumum budur.

Sinema en “etkili” sanat dalıdır. Bunu politikacılar da görmüşler ve sinemayı en fazla yatırım yaptıkları sanat dalı yapmışlardır. En fazla ideolojik anlam yüklenen sanat dalı da sinemadır. Popüler sinema tüketmem ama ona karşı da değilim çünkü o gelişkin olduğu oranda sanat sineması da kendisine alan bulur.

Top 10’larım da vardır. Uzun yıllar en sevdiğim filmler olarak dört film arasında kalmışımdır. Rear Window, Taxi Driver, Pulp Fiction ve The Big Lebowski. ..

2008 Top 10’um şu şekildeymiş:

1-Rear Window (Arka Pencere), Alfred Hitchcock, 1954.
2-Taxi Driver (Taksi Şoförü), Martin Scorsese, 1976.
3-Psycho (Sapık), Alfred Hitchcock, 1960.
4-Il Buono, il Brutto, il Cattivo (İyi, Kötü, Çirkin), Sergio Leone, 1966.
5-Se7en (Yedi), David Fincher, 1995.
6-Kill Bill Vol:1, Quentin Tarantino, 2003.
7-The Big Lebowski (Büyük Lebowski), Joel Coen, 1998.
8-The Texas Chainsaw Massacre (Teksas Katliamı), Tobe Hooper, 1974.
9-Rope (Ölüm Kararı), Alfred Hitchcock, 1948.
10-Dressed to Kill (Öldürmeye Hazır), Brian de Palma, 1980.

Geçen sene yazdığım Top 39 film listemi de yorum bölümünde paylaşacağım. O listeye daha sonra Yeşim Ustaoğlu’nun “Tereddüt”ü de girdi.

Böyle. ..

Bye!

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın