Bir, İşsiz Adam Yazısı

Dün radikal bir gün yaşadım…

Bir günde yaptığım en fazla kilometreyi yaptım.

1200 kilometre yol yaptım bir günde. Hem de doğru dürüst durmadan…

Neden?

Sağlık gerekçesiyle…

Karımın babası Aydın’da yaşıyor. Daha doğrusu hem Aydın’da hem İstanbul’da evleri var. Karımın babası işleri dolayısıyla Aydın’da bulunuyordu, ailenin geri kalanı İstanbul’daki evdeydi. Kendisinin işleri bitti ve artık orada durmasına gerek kalmadı. 67 yaşında olduğu için otobüse veya uçağa binmesini uygun bulmadık ve benim gidip arabayla onu alıp gelmeme karar verdik.

Üzerime net bir görev tarif edildiği zaman onu mutlaka yaparım, bundan gocunmam. Ayrıca seyahat etmeye de bayılırım. O yüzden bu görevi büyük bir hevesle kabul ettim.

Sabah oldu. Acelem olmadığı için kahvaltıdan sonra yola çıkacaktım. Orada kalacağım kısa mesafeye yetecek kadar kıyafet aldım. Eşofmanlarımı çektim. Bu arada geçenlerde karımla aramızda şöyle bir diyalog geçti:

B: Polisin numarası kaçtı? 185 miydi 156 mıydı?

K: Neden, ne oldu?

B: Şu adam bol paça eşofman giymiş. İhbar edip ödüle konacağım.

Gerçekten de artık bol paça eşofman (Google’a Davutoğlu halı saha yazarsanız karşınıza çıkar) giyeni sokakta gözaltına alıyorlar. Güneş gözlüğümü çıkardım. Suyumu aldım. Bu arada erzağım da hazırdı. Yol üstünde hiçbir tesis de durmamaya karar vermiştim. TR’nin manzara olarak en güzel bölgesi olan Marmara Bölgesi’nde güzel bir manzara eşliğinde piknik yapacaktım. Menüde poğaça, çeri domates ve termos çay vardı. Bir gün önce karım poğaça yapmıştı. Poğaça pişmiş bir evden daha güzel kokan şey çok azdır.

Akaryakıt istasyonuna gittim ve depoyu doldurdum. Sonra da lastik basınçlarını kontrol ettim. Benzinlikçilerdeki şu lastik basıncı yapan aletler ne kadar da büyük oranda bozuk oluyorlar! Bir de önlerine park etmiş duyarsız dallamalar çok olur. Duyarsız dallama mı dedim? Son günlerde ne kadar çok görüyoruz bunlardan.

Bu arada doğal afetler, büyük trajediler, büyük sayılarda insan ölümleri aslında toplumları ilerleten, geliştiren şeylerdir. Şimdi bunu söylemek de aslında cesaret isteyen bir şeydir. Ne yani “İyi oluyor!” mu demek istiyorsun derler… Ne de olsa bir tek insanın bir tek damla kanına bile, diye başlayan cümleler burada çok kurulur. Bir tek insanın bir tek damla kanı bile akmasın ama her şey aynı eskisi gibi devam etsin… Lenin cihan harbi çıkma ihtimaline karşın Enternasyonal’de çok mücadele etmiştir ama kendi örgüt toplantısında “Çar’la Şansölye’nin bize bu şansı vereceklerini sanmam.” demiştir… Yani milyonlarca insanın öleceği bir cihan harbi aslında devrimi olanaklı kılacağı için onun gerçekleşmesini istemiştir. Çünkü insanın nasıl yaşadığı, sadece yaşıyor olmasından daha önemlidir… Covid-19 sonrasında hiçbir şey olmasa bile bir şeyler olacaktır… Bunu düşünmek için benim gibi ful materyalist, duygusuz ve öküz biri olunması lazımdır yalnız…

Benzinlikçiten hareket ettim ve yeşil “Çevreyolu”nun izini sürdüm. Bayılırım şu yeşil “Çevreyolu”na. Bu arada çevre yolunun ayrı yazılması lazım da bundan sonra kimse bunu tersine döndüremez. Meşhur galatalı, ehveni şer’i döver, neydi o deyim amcao’lu?

MÜZİK DİNLEMEK

Pek belli etmiyorum son zamanlarda ama aslında müzik dinlemek benim için çok önemli bir şeydir. Radyo dinleme tartışmaları yapmıştık bu platformda. Radyo dinlemeyi tıpkı ortalama kitap okurluğuna benzetmiştim. 38 dakikada bir iyi parça sunan radyo yerine liste için çalışma yapılmalı ve listeler hazırlanmalı diye düşünüyorum. Ben öyle yaptım. Arabanın yuesbi’sinde bir sürü gereksiz şarkı vardı. Bir gün oturdum önce fazlalıkları sildim. Bu işlem bir buçuk saat sürdü. USB’de 1000 tane dinlemeyi sevdiğim parça kaldı. Sonra Youtube’a girip son yıllarda hayatıma girmiş ve sevdiğim bütün parçaları indirdim. Bunun için 1000 şarkılık Spotify listeme de baktım. Son yıllarda hayatıma dahil ettiğim ve bunu daha önce yapmadığım için kendimi davar gibi yaşamış olarak hissettiğim iki sanatçı olan Feyruz ve Safiye Ayla’nın parçalarını da indirdim. Feyruz listesine daha tam olarak vakit ayıramadım ama şimdiden 11 parçam falan var. Yeni USB’yi dinlemek için sabırsızlanıyordum. Bu yolculuk o anlamda da iyi oldu. Bu arada ben müziği yüksek sesle severim. Müziğin tadı ancak öyle çıkıyor. Elbette bunun bir sınırı var ama kısık sesli müzik bence Messi’nin dinlendirildiği Barcelona maçı gibi bir şeydir. Bangır bangır dinleyerek yola çıktım.

YENİ OTOBAN

İzmir İstanbul arasında yeni bir otoban açıldığını biliyordum. Bunun çok pahalı olduğunu da… Buna bulaşmadan, eski yoldan gitmekti niyetim. Osmangazi’yi zaten kullanmam da feribottan da gitmeyeyim dedim. Körfez’i dolanır, ileriden Bursa otobanına girer sonra Bursa’dan çıkar ve eski yoldan yardırırım diye düşündüm. O yoldan beş sene önce Kadir Taşdelen’le Bursa’ya gitmiştik ve tam Gölcük civarlarında Kazım Koyuncu’da “Tsira” başlayınca Kadir’in feleği şaşmıştı. O yolculuğu hatırladım. Müzikler birbiri ardına çalıyordu ama bir türlü Feyruz çalmıyordu. Zuhal Olcay’dan “İyisin”, Kardeş Türküler “Halale”, İlkay Akkaya “Bu Kadar Parayı Sana Kim Verdi”, Aerosmith “Dream On”, Sezen Aksu “Her Şeyi Yak” falan manzara eşliğinde iyi gitti. Yalova’dan girdim otobana ve 120’ye hız sabitliyeciyi açtım. Hız sabitleyiciyi İstanbul, Ankara arasında açamıyorsunuz. Şöyle, 100’e ayarlayıp orta şeritten giderseniz olur ama 120 yaparsanız ortadan gidemiyorsunuz, sola geçince de zırt pırt bir Audi, Mercedes, BMW gelip tamponu değdiriyor. Mecbur yol veriyorsunuz ve HS devreden çıkıyor. Yalova Bursa arası tenha olduğu için 120’ye takabiliyorsunuz.

Bursa’da çıktım ve şehir merkezine daldım. Mavi İzmir tabelasını aradım. Bursa’yı çok severim. İzmir’e giderken şehrin merkezine gidemiyorsunuz ve kenardan bir yerden dönüp mavi İzmir’e takılıyorsunuz. Trafik bitince muhteşem Marmara Bölgesi başlıyor. Manzara seyrede seyrede gidiyorsunuz. Acıkmaya da başlamıştım. Güzel bir yer bulup pikniğimi yaptım. Dört poğaça, yedi çeri domates ve iki fincan çay beni akşama kadar götürdü. Tekrar yolculuğa başladım.

Bu yolda gezip görülecek çok şey var. Bursa’yı defalarca ve iyi gezdiğimi düşünürdüm. Hayat normale dönerse buraya bir gezi yapılır. O yol üzerinde bir Arkeopark var. Bir neolitik yerleşim yeri var orada. Sonra Leylek Köyü var. Devam edilip Issız Han’dan geri dönülür ve Gölyazı’yla gezi sonlandırılır.

Devam ettim. Bu eski yol şehirlerin içinden geçtiği için sık sık ışığa denk geliyorsunuz ve de hız limitleri akıp gitmenizi engelliyor. Eski yol savunulacak gibi değil yani. Zaten son zamanlarda karım ve yakın çevrem tarafından Ak Partili olmakla itham ediliyorum. Hayır, elbette Ak Partili değilim ama Ak Partiye muhalif olan kesimlerin eleştirileri bana bazen çok saçma geliyor. Aynı şekilde kapitalizmi eleştirenlerin bazı eleştirileri de bana saçma geliyor. Bunlara dikkat çekmek isteyince Ak Parti veya kapitalizm yandaşı gibi algılanıyorum. Örneğin TKP gidip de maddeler halinde bildiri yazıyor ve oraya “Bütün finans kuruluşları ve bankalar kamulaştırılmalıdır.” yazıyor. Şimdi bu nedir? Kapitalizme karşı mücadele midir? Dilek kipiyle gelen devrim… TKP yetkili kurulları uzun zaman bunu tartışıp, bu metni ortaya koyunca tarihsel görevlerini yapmış mı oluyorlar? Gerçi orada böyle bir şey olmamıştır da, devleti yönetenler “Tamam. Sizin dediğinizi yapıyoruz lan!” deseler hepsi abandone olur. Adını ilk kez duyduğum bir sol grup da Newroz yasağı için “legal tasfiyecilik” diyerek insanların bu sene Newroz’a çıkmalarını savunmuş. Bu nedir şimdi? Kapitalizm karşıtlığı mı? Neyse bana ne ya!

Normal bir zaman olsa bütün kahverengi tabelalara dalardım ve gece 12’de Aydın’da olurdum ama olamadı. Balıkesir’deki rüzgar gülleri Ömer Kavur’un “Yüzleşme” filmini hatırlattı. Neyse yardırıp gittim. Bir yerde durup bir tane bira da içtim. Uzun yolda bira içmeden nadir seyahat ederim. Bayılırım bira şişesini apış arasına alıp araba sürmeye ama artık yollarda çok çevirme oluyor. O yüzden bu hareket, Yalova’da otobana girmeden hemen önce yapılmalıydı. Neyse bu sefer bir köy bakkalı buldum ve kenara çekerek bira artı çubuk kraker yaptım. Delilleri de yok ettim. Ağzıma iki tane xylit sakız attım ve yola öyle çıktım.

Ankara’dan İstanbul’a gelirken Dilova’sına geldiğimde yolculuğun bittiğini düşünüyorum. Aydın’a giderken de Manisa’ya gelince böyle düşünüyorum. Manisa İzmir arasında “Hacırahmanlı” tabelasını gördüm. Burası Yusuf Atılgan’ın 20, 30 sene yaşamış olduğu köydü. “Anayurt Oteli”nde de adı anılıyor. Bir gün bu köye mutlaka gideceğim. Bu inanılmaz insanın nasıl da orada yaşayabildiği hala benim için bir muamma. Oradaki saçma sapan insanları konuşmadan tahlil edebilecek ve zihinsel dünyasında tarihe gömebilecek bir insan… Yapmıştır da… Demek ki yaşamak için çok motivasyonu olan bir insan değilmiş. Şurada sıkıntısız yaşayım da bir an önce öleyim demiş. Ta ki genç bir kız kendisine hayran olup mektupalaşıncaya kadar…

Manisa’dan İzmir’e yardırdım. Normal bir zaman olsaydı İzmir’de vakit geçirmek isterdim biraz. Karşıyaka’daki o Greatness bara gidip bir dokuzuncu senfoni çakmayı çok isterdim. Mümkün olmadı ve Bornova gişesinden giriş yaptım.

Burası Türk biracılık tarihinin çıkış noktasıdır. 1969 yılında, bir ay sırayla önce Türk Tuborg sonra Efes Pilsen kurulmuştur Bornova’da. Tesisler hala orada. Aydın’a doğru yardırdım. Burada da hız sabitleyicisini açabiliyoruz. Ulan yoksa… “Ben otomatik vites kullanınca araba sürdüğümü hissetmiyorum abi.” diyenler aynı muameleyi hız sabitleyicisine de yapıyor olmasınlar… Şok olmam…

Aydın’a vardım ve varır varmaz 65 yaş üstündekiler için gece 24’ten sonra devreye girmek üzere sokağa çıkma yasağı geldiğini öğrendim. Ne yapacaktık?

Saat 19.00’du. Yol sekiz saat sürmüştü. Hemen geri dönmeliydik. Yorgun muydum? Gram yorgun değildim. Şu hayatta benden daha enerjik/dayanıklı bir insanla tanışmadım. Apar topar bir şeyler yedik ve geri döndük. Aydın’da geçireceğim zamana yazık olmuştu. Neyse…

Saat 20.00’de yola çıktık. Bu sefer yeni otobandan gelecektik…

Bu sefer bangır bangır müzik dinleyemiyordum. Neyse sohbet eşliğinde geldik. Güzel ve temiz bir yolculuk oldu.

Yeni otobandan bahsetmek istiyorum.

Adamlar yemiş ama yapmışlar… Yağ gibi akan bir otoban olmuş. Viraj neredeyse yok ve zemin hiç ses yapmıyor. Ankara, İstanbul otobanı bu anlamda berbattır. Böbrek taşı bile düşürebilirsiniz orada. 120’ye taktım hız sabitleyicisini ve Yalova’dan çıktım. Arada bir Kuyucak çıkışı vardı…

Ücretlere gelelim. Önce, araba ne kadar yaktı? Aydın’da tekrar depoyu doldurdum ve 140 TL ödedim. Yani 632 kilometrede 140 tl, km başına 22 kuruş yakmış. Araba bu arada Clio dizel. Renault kadar daha az yakan bir araba yoktur. Bu arada devletteki öğretmenleri erkek olanlarının favori sohbet konusunu şu anda biz de ele alıyoruz, farkında mısınız? 1200 km ortalama 5,3 litre yakmış. 1200 km’yi 330 lirada çıkartmışım. Hız sabitleyici biraz yakıt tüketimini arttırıyor. Eski yolda hız da yapamıyorsunuz her daim… Onun etkisi.

Aydın’dan girip Bursa’dan çıkınca 137 TL verdik. Bursa Yalova arası da 35 TL. Osmangazi 112, feribot 85 TL. Feribota yüzde yüz zam yapmışlar ve Osmangazi’ye yanaştırmışlar onu. Bundan sonra Aydın’a gidersem Körfez’i dolaşır, Yalova’dan sonra otobandan yardırırım. Köprü veya feribot parasını, otoban parasının bir bölümüne sayar, yağ gibi bir yolculuk yaparım. İzmir Bursa arası tam üç saat sürdü. İzmir’den 120’yle gelen ve köprüyü kullanan birisi İstanbul’a 4,5 saate gelir. Otobanın reklamında 3,5 saat diyordu. Herhalde 120 hız sınırının %10’u aşarak kullanılmasını hesaplamışlar. Harcayacağı para 600 TL. Gerçi şimdi internetten baktım da 193 TL diyor. Acaba aradaki gişelerde para mı ödedik? Bilemiyorum…

Gece eve geldim ve yine gram yorgunluğum yoktu 😐 Böyle bir gündü işte…

Bu yazıyı bir işsiz olduğum için yazdım.

Hızlı yazdığım için yazım yanlışlarına dönüp bakamayacağım.

İyi günler…

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

“Kürk Mantolu Madonna” Roman Eleştirisi

IMG_8530

Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” adlı romanını, bir yerde en çok satan kitap listesinin bir numarasında gördüğümü hatırlıyorum. Bu araştırmayı az önce yaptığımda bir numarada olmadığını gördüm. Neyse, bu kitabın çok popüler bir kitap olduğunu hepimiz biliyoruz.

Instagram’da kitabı arattığımızda 100 bin kişinin kitabı etiketleyerek paylaşım yaptığını görüyoruz. Aynı yazarın “İçimizdeki Şeytan” romanıyla ilgili 30 bin paylaşım yapılırken, “Kuyucaklı Yusuf” romanıyla ilgili 20 bin paylaşım yapılmış… Paylaşımlara genelde kahve eşlik ediyor. Yani açık ara bu kitap yazarın en popüler olmuş kitabıdır.

Bu popülerite her popülarite gibi sinir bozucudur. Örneğin birisi iki şarap kadehini gösteren bir fotoğraf paylaşmış, altına kendince güzel bir, iki şey karalamış ve görseli bir etiket bombardımanıyla paylaşmış. Bu etiket bombardımanında neler, kimler yok ki! Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna, Oğuz Atay, Milena’ya Mektuplar, Nazım Hikmet, Küçük Prens, Hayvan Çiftliği, İknci Yeni, Kafka Okur, Ot Dergisi, Tutunamayanlar, Frida, Dostoyevski, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Şiir Sokakta devam eder… Burada bir tuhaflık var.

AŞK SATAR!

Hiç sarsılmayan bir yargıdır bu. Evet, aşk satar. İnsanların en önemli gündemlerinden biri aşktır. Aşka yatırım yapan sanat eserleri yapmayanlara oranla maça 1-0 galip başlarlar. Bu da KMM’nin şans(sızlığ)ıdır. KMM’de aşk teması önemli bir yer tuttuğu için bu kitap bu kadar popüler olmuş olmalı. Kitabın nasıl bir roman olduğuna ve aşka nasıl yaklaştığına baktığımız zaman esasında ana akım aşkı savunmayan bir kitap olduğunu göreceğiz. Peki, neden bu kadar ilgi duyuyor o halde? Trendler insan hayatında çok önemlidir. Kitle psikolojisi bir trend yaratır ve kitle psikolojisine dahil olamazsa ölüp, bitecek olan ana akım insan da bu trendi besler. Bazen de böyle ironik haller ortaya çıkar ama bu ironi çok az sayıda insanın umurundadır.

DİĞER ROMANLAR

Yazarın diğer romanlarıyla birlikte ele aldığımızda KMM nereye oturmaktadır? Yazarın, maalesef, üç romanı var. 1937 yılında basılan ilk romanı “Kuyucaklı Yusuf” köye bakış atan ilk romanlardan biridir. Bence yanlış bir şekilde “toplumcu” olarak bilinen yazarın toplumcu ögelerin en çok görüldüğü romanıdır. Yine de yazarın işlemeyi en çok sevdiği tema olan yalnızlık teması bu romanda yok değildir. 1940 yılında “İçimizdeki Şeytan” adlı muhteşem romanı gelir. Bu romanla ilgili bir yazı yazmıştım, yorum bölümünde bulacaksınız, aynı şekilde KY’yle ilgili yazıyı da bulacaksınız. “Tutunamayanlar”ın önceli ve biraz daha az karanlık olanı şeklinde özetleyebiliriz romanı. “Kürk Mantolu Madonna” ise 1943’te basıldı. TR’nin ilk siyasi, faili meçhul cinayetine kurban gittiği dillendirilen Sabahattin Ali, ne yazık ki başka roman yazamadı. Tıpkı Yılmaz Güney gibi Sabahatti Ali de en olgunlaştığı zamanlarda ölmüş bir sanatçıdır. Yusuf Atılgan gibi üretme motivasyonundan yoksun bir insan da değildi. Biz edebiyat severlerin büyük şanssızlığıdır kendisinin genç yaşta ölmesi…

TOPLUMCU MU?

Sabahattin Ali’nin sol, sosyalist düşüncelere ilgisi olduğu, bu yüzden bedeller ödediği biliniyor. Aziz Nesin’le birlikte “Marko Paşa” adlı siyasi hiciv dergisini de çıkartmış… Bazı insanların kendisini “toplumcu” yazar kategorisine soktuğunu görüyoruz. Siz böyle düşünüyor musunuz? Öykülerini okumadım ama üç romanını da okumuş biri olarak ben kendisinin, en azından bir romancı olarak, bu kategoriye girmeyeceğini düşünüyorum. Toplumcu derken neyi kast ediyoruz? Toplumdaki ezen, ezilen ikiliğini işleyen ve burada açıkça bir taraf tutan romancılar için toplumcu diyebiliriz kısaca… “Kuyucaklı Yusuf”ta mütegallibeyi teşhir edip zor durumda bırakması kafaları karıştırmış olabilir ancak yine o romanda da Yusuf’un iç dünyasına sık sık hapsolduğunu ve orada debelendiğini görüyoruz. Bir İnce Memed gibi –belli bir aşamadan sonra- kararlı ve hedefe kilitlenmiş olduğu da yok. “İçimizdeki Şeytan” ve “Kürk Mantolu Madonna” romanları zaten çoğunlukla bireyin karanlık taraflarına odaklanan romanlar… Hatta bu iki roman sınıflardan bağımsız olarak toplum denen baskı mekanizmasının bireyi nasıl da hırpaladığını işleyen romanlar… Düşünsel dünyasında toplumcu olabilir ama yazarın romanlarında toplumculuk adına pek bir şey göremiyorum ben… Peki, neden böyle? Bilemiyorum. Roman yazacak kadar çok düşünen bir insanın, insanın ve toplumun karanlık taraflarını fark etmemesi imkansızdır diye düşünüyorum. Bu yüzdendir ki toplumcu sanatçılar çok azdır. Doğru mu?

SEVMEK ZAMANI

Bu romanın Metin Erksan’ın 1965 tarihli “Sevmek Zamanı” filmiyle ilgili ortak noktaları var. Bu filmle ilgili “Vay Be Aşka Bak!” başlıklı bir yazı yazmıştım. Doğu toplumlarında sık görülen bir tema yani surete aşık olma teması bu filmde vardı. İdealist aşk yani… Doğu toplumlarının nice irrasyonalitesinden biriydi bu idealist aşk da… Filmin romandan esinlenmiş olması kuvvetle muhtemel. Filmdeki kahraman nesne(!) eline geçmesine rağmen aşktan geri duruyordu ve “Anlamıyor musun, sana değil resmine aşığım ben!” diyordu. Romanda bunu görmüyoruz. Berlin’de geçtiğinden midir nedir, kahraman önce resme aşık oluyor, onu idealize ediyor ancak nesne(!) eline geçtiği zaman da idealizmden materyalizme teşrif etmekten geri durmuyor. Filmdeki meta(!) bir ana akım insan ama romandaki radikal bir insan. Roman ve film arasındaki tema ortaklığını ilgi çekici buldum. Ayrıca romanın ilk bölümü yine Reşat Nuri’nin “Yaprak Dökümü”nü anıştırıyor. Şekil olarak yalnız… Raif Efendi toplumdan bağını çoktan kopartmış bir insandır ama YD’deki karakter toplumun fırlatıp attığı bir insandır.

TUTUNAMAYANLAR

“İçimizdeki Şeytan”ın “Tutunamayanlar”ın dedesi olduğunu öne sürmüştüm. “Kürk Mantolu Madonna” da iki tutunamayanı işleyen bir romandır. Bu iki karakter de genel olarak toplumun işleyiş yasalarına sırt çevirmiş, onlardan yana herhangi bir umudu veya beklentisi olmayan iki insandır. O zaman tencere yuvarlanmış ve kapağını bulmuş diyebilir miyiz? Hayır, çünkü bunlardan biri kadın diğeri de erkektir ve birbirlerini “süzerler”, birbirlerini “tartarlar”, birbirlerine “yatırım yaparlar”… Böylesi bir durumda “doğal” olmak mümkün müdür? Yüzde yüz doğallık ancak doğada yalnız yaşayan ve avlanan örneğin kaplan gibi hayvanlarda görülür. Yüzde yüz demeyelim, yine çiftleşme dönemlerinde istediklerini yapamazlar. İnsanlar, yani diğer hayvanlarla birlikte, yüzde yüz “özgür” olamazlar. Birtakım yasalara tabi olmak durumundadırlar. Bu “özgürlüğe” gerek var mıdır, milyarlarca yıllık bir ömrü olan evrende, ortalama bir 67 yıllık hayat için bu kadar ısrarcı olmaya gerek var mıdır? Soruyu size soruyorum? T’deki nihilizm ve mizantropi var mıdır o halde bu romanda? Misogny diye İngilizce bir tabir vardır yani kadın düşmanlığı… Erkek düşmanlığı anlamına gelen bir tabir var mı bilmiyorum, örneğin “mishominy” diye bir şey var mıdır? Varsa, Maria Puder’de o var diyebiliriz. Raif Efendi’de mizantropi var yalnız ama bir eksikle… Maria Puder hariç tüm dünyayı harcamıştır. Eksikli ve biraz kendine özgü bir “Tutunamayanlar”dır KMM. Tıpkı İŞ gibi… Doğal olarak…

FEMİNİZM

Tek rüyası Singer dikiş makinası (doğrusu makine olacak ama reklamda kafiye olsun diye makina diyorlar) olan “genç kızların” ve onların bu projesinde rol kapmaya oldukça hevesli “genç erkeklerin” bu romanı neden bu kadar tuttukları hayret verici doğrusu… Bir kadınla bir erkeğin birbirlerini uzun yıllar boyunca, tutkuyla sevmeleri sanırım tavladı bu ana akım insanları fakat romandaki karakterler hiç de ana akım insan değiller. Raif Efendi, insanlardan kaçan, mümkün olsa ömrünün geri kalanını Maria Puder’le bir ıssız adada geçirmek isteyen birisi. Ayrıca onu da toplumun tarif ettiği şekilde sevmeyen, biraz farklı seven bir insan. Sevişmek bile aklına gelmiyor. Bir sapyoseksüel aslında ki bir erkeğin sapyoseksüel (dış görüntüye değil zekaya önem veren, onu çekici bulan) olması imkansıza yakındır. Az insan sapyoseksüel olur, onlar da kadındır. İki kişilik bir dünya dedik ama bu roman, daha çok Maria Puder’in romanıdır. Maria Puder feminist bir karakterdir. Erkeğin türlü türlü şekillerde tezahür eden, meşhur tahakkümünü analiz etmiş ve bununla hesaplaşmış bir karakterdir. 1940 yılında, bir Türkün yazdığı bir roman için hayli ilginç bir şey bu bana göre… Yeni yeni tarif edilen bir kavram olan “mansplaining”i 1940 yılında tarif ediyor… Erkeğin ezeli iktidarını çözmüş ve buna karşı isyan bayrağını açmış bir insandır Maria Puder. Bu iktidar ebedi midir? Tayyip Erdoğan’ın “Kadınla erkeğin fıtratının farklı olduğuna inanıyorum.” cümlesine hak veren biriyim ben… Haklar, olanaklar, güvenlik anlamında kadınlar yiğitçe mücadele edip çok şey elde edecekler ama erkekler ve kadınlar kıyamete kadar farklı şeylerle ilgilenmeye devam edecekler bence. İnsanlık tarihi böyle hatta hayvanlık tarihi böyle… Neyse, feminizm bölümü altında bu düşüncelere dalmayalım. Romanlar ve Evrim Ağacı makaleleri –ve de Tayyip Erdoğan demeçleri- sonrasında böyle düşünmeye başladım… Erkeklerin kadınlara çok büyük haksızlıkları vardır ama bu haksızlıklar er ya da geç yok edileceği zaman da erkek ve kadın farklı tutum, davranış, düşünce kalıbı, alışkanlıklara sahip olmaya devam edecekler, özetle…

REBOUND GIRL

“Mansplaining” gibi burada bir de “rebound girl” kavramına dikkat çekmek istiyorum. Kimsenin dikkat ettiği bir şey değildir bu herhalde. “Rebound” yani tekrar bağ kurmak demek… Kastedilen şudur: Bir insan (çoğunlukla erkek) yoğun bir ilişkiden çıktıktan sonra hayatla bağ kurmak için kolayca elde edebileceği ve ona kendisini iyi hissettirecek ama esasında çok da değer vermediği bir kadına yönelir… Bu, bir toparlanma projesidir ve bu kişiye “rebound girl” denir. Bana göre bunu yapmak şerefsizliktir. Erkekler ve şerefsizlik… Sık sık yan yana gelir bu iki olgu… Dediğim gibi son yılların bir kavramıdır çünkü son yıllarda bu tür şeyler düşünce dünyalarında daha çok ele alınır olmuştur. Şimdi, Raif Efendi’nin karısı bir “reboud girl” değil de nedir?

İKİ KİŞİLİK DÜNYA

İki insan, iki kişilik dünya kurabilir mi? Romanda böyle bir proje görüyoruz. İki insan birbirine bu kadar uyumlu ve düşkün olabilir ama iki kişilik dünya kurmanın gerçekçi bir şey olmadığını düşünüyorum. İki insanın bu kadar birbirine benzemesi ve aynı şeyleri arzu etmeleri oldukça nadir rastlanacak bir şey olsa gerektir ve bu, oluşsa bile mutlaka diğer kişi, kurum ve kuruluşlar devreye girecektir. Bu, çok kötü de değildir. Az biraz mücadeleyle, Ayıp Olur Terör Örgütü’ne (AOTÖ) karşı geliştirilecek kararlı bir duruşla (burada da her zamanki gibi yükün büyük kısmı kadına düşmektedir) bu müdahaleyi zararsız hale getirebiliriz diye düşünüyorum. Biz öznesini kullandım çünkü ben de sosyalleşmeye çok hevesli bir insan değilim ama böyle insanların sayısı oldukça azdır. İnsanlar genelde başkalarıyla sosyalleşmek, onlarla sarmal içine girmek isterler! Bunu yapamazlarsa gerilirler. Dolayısıyla son günlerin meşhur deyişiyle çok da şey etmemek gerekir. Raif Efendi ve Maria Puder ikilisi gibi ikili çok az denk gelinecek bir ikildir.

Yazının sonunda değinmek istediğim şey şu yukarıdaki paragrafın son cümlesiyle alakalı. Sinemada sıradan insanların, gündelik yaşamlarını inceleyen, hoş ve sevimli ayrıntılara odaklanan filmleri beğeniriz. Bunlara bağımsız sinema deniyor. Bu bağımsızlık yanlış bir şekilde ekonomik bir bağımsızlığı değil içeriği işaret eder. Yani bağımsız filmler, tekellere karşı mücadele eden filmleri değil içerik olarak şu yukarıda saydığım filmleri işaret eder. Neyse, ben bu tür filmleri çok severim ancak roman söz konusu olduğunda böyle romanlar olmazmış gibi geliyor bana. Roman mutlaka olağanüstü olmalıdır. Hayatta kolay kolay karşımıza çıkmayacak hikayeleri işlemelidir. Doğru mu? Bir bağımsız film havasında olan bir roman biliyor musunuz? Ama klasik olmuş, çok beğenilmiş, zamanın süzgecinden geçmiş… KMM tam da böyle bir romandır. Yani olağanüstü bir hikayesi ve olağanüstü karakterleri vardır. Unutulmazdır. Akıldan çıkmaz kolay kolay. “Kürk Mantolu Madonna” böyle bir romandır işte…

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Korona Virüs İle İlgili Düşüncelerim

elazigkorona-690x410

*Öncelikle komplo teorilerine itimat edenlere değinelim. Bu virüsü birilerinin yani birtakım politik grupların hatta devletlerin diğer başkalarını ekonomik ve politik olarak güçsüzleştirmek için yaydıkları düşüncesi alıcı buluyor. Bayağı kendinden emin de konuşuyor bu insanlar. En çok dillendirilen kişi, kurum ve kuruluşların başında Amerika ve İsrail geliyor. Ben bu konuda bilgi sahibi değilim ama böyle bir şeyi biz sıradan insanların bilmesinin imkansız olduğunu söylemek isterim. İstihbarat teşkilatlarına milyarlarca dolar harcayan bu ülkelerin böylesine büyük ve önemli bir komplo planladıklarında (?) bunun açığa çıkmaması için bütün tedbirleri alacak olmalarını tahmin etmek zor değil. Tarihteki büyük komplo teorileri de kanıtlanmamıştır. Dolayısıyla ben bunlara itimat etmiyorum ve kendinden bu kadar emin konuşan bu sıradan insanlara hayret ediyorum.

*İkinci olarak bilgi kirliliğinden bahsetmemiz lazım. Yani, başımız döndü… Ben artık takip etmeyi bıraktım. Elimizdeki kaynaklar televizyon ve sosyal medya. Buralarda ise birbirleriyle çelişen o kadar çok bilgi var ki… Bilgi çöplüğü oldu ortalık. Geçenlerde okuduğum bir kitapta bilginin güç olduğu yazıyordu. Şu anda bilgi bir güç olmaktan neredeyse çıktı. Bilgi, kanıtlanması elde etmesinden daha zor olan bir yüke dönüştü. Profesör unvanlı kerli ferli insanlara güvenmek istiyoruz ancak görüyoruz ki bir kerli ferlinin dediği başka bir kerli ferli tarafından yalanlanıyor.

*Durumun çok ciddi olduğunu düşünüyorum yalnız… Avrupa’nın daha doğrusu Batı medeniyetinin yaş tahtaya basmayacağını düşünüyorum. Doğu toplumları saçma sapan hareketlerde bulunabilirler ama Batı toplumları rasyonalite denilen şeyi içselleştirmiş toplumlardır. Onlar hayatı durduruyorlarsa durum ciddi demektir.

*Israrla komiklik yapmaya çalışanlar iyice sinir bozuyorlar. SM’de görüyoruz bunları büyük oranda. Özellikle TR gençlerinin ne kadar boş beleş bir kitle olduğunu anladınız umarım. Ben liselerde çalıştığım için bunu görüyordum. Sadece gençler değil orta yaşlılar ve yaşlılar da komiklik peşinde. Dünyayı ve gelişmeleri takip etmedikleri için Geyik Muhabbeti Terör Örgütü (GMTÖ) devreye giriyor. Mizah devrimcidir diyenler yok değil. Mizaha da ihtiyaç olduğu dile getiriliyor. Böylesi bir durumda önlemleri alan, sorumluca davranan insanlar mizah üretebilirler diye düşünüyorum. Her türlü sorumsuzluğu yapıyorlar, uyarılara kulak asmıyorlar bir de üstüne üstlük komiklik yapmaya çalışıyorlar…

*Bir de “Bize bir şey olmaz. Biz imanlı insanlarız. Virüs mirüs bizi etkilemez.” diye sokak röportajları veren bir grup var. Solcuların çok nitelikli insanlar oldukları düşüncesinin bir efsane olduğuna inanıyorum ama bu sağcıların da ne kadar mal değneği insanlar olduklarını görmeliyiz. Kendi lokal ortamlarında bir etkili birey bir davranış kalıbı geliştiriyor ve o davranış giderek genel geçer tavır oluyor… Sanırım bir önceki cümlede sol/sağ insanlık tarihini özetledim.

*İnsanların %83’ü maldır. Hep böyle olmuştur ve gelecekte de uzunca bir süre böyle olmaya devam edecek gibi görünmektedir. Batı toplumlarında oranı biraz daha aşağıya çekebiliriz.

*Batı toplumları bir, iki ay hayatı durdurmayı ekonomik olarak rahatlıkla tolere edebilirler. Bazıları bunu yapmaya başladı bile. Türkiye böyle bir şeyi başarabilir mi? Sorum şudur: Bütün çalışanlara bir ay ücretli izin verilemez mi? Böyle olursa işletmeler batar gider mi? Ben olmaz diye düşünüyorum. İşletmelerin karlarından, patronların ceplerinden gidecek meblağları iflas olarak görmezsek bu, gerçekleştirilebilir.

*Bazı yazılarda otokratik devletlerin bu süreci daha başarılı bir şekilde geçirdiği düşüncesi yazılıyor. Bazı Asya devletleri otokratik olarak görülüyor, bunun aksine Batı devletlerinin öyle olmadığı düşünülüyor. Bunun bir yanılsama olduğunu düşünüyorum. Devlet olan her devlet (Suriye, Irak, Libya falan değil) inanılmaz örgütlüdür. Türkiye de çok parlak olmasa da bunlardan biri sayılabilir. Dolayısıyla görüntüde otokratik gözükmeyen bu devletler aslında istedikleri zaman sert önlemleri hayata geçirebilir. Bunu sadece yumurta kapıya dayandığı zaman yaparlar ve yumurta kapıya nadiren dayanır. Şu anda öyle bir andayız. Ekonomik olarak da güçlü oldukları için, dahası halkı yok olup gitmeyeceklerini çok iyi bildiği için bu sert önlemleri önemli bir direnç görmeden hayata geçirebilirler.

*İlaç veya aşı çalışmasını tamamlamış bir ülke yok… Bu bilgiyi teyit org adlı siteden aldım ve o siteye güveniyorum. Elbette bu site nihai karar mecrası değil ama bugüne kadar aydınlattıklarıyla kendilerini kanıtladılar. Sosyal medyada gördüğünüz her şeye hemen zıplamayın. Bunları sadece sağcıların ve yaşlıların yaptığı düşünülüyordu ama gördük ki (ben biliyordum) solcular ve gençler de gördüğü her şeye zıplıyor. Şu günlerde yaşadıklarımız, SM’de gördüğümüz herhangi bir şeyden fena halde kuşkulanmamız gerektiğini öğretmiştir umarım.

*”Kapitalizm öldürür, sosyalizm yaşatır!” cümlesini de görüyoruz sosyal medyada. Küba’nın korona virüsü için ilaç geliştirdiği şeklinde bir haber var veya bazı ülkelere doktor gönderdiği şeklinde… Bu iki bilgi de teyit org tarafından doğrulanmadı. Göndermiş de olabilirler. Küba’nın sağlık anlamında başarılarını biliyoruz ve sosyalizmin önleyici sağlık sistemini takdir ediyoruz ama kapitalizm hakkında yalan yanlış şeyler söylemek ne kazandırır? Kapitalizm karşıtı yapmayı düşündüğünüz insanlar sizin bol keseden attığınızı fark ederlerse neler olur? Kapitalizmi savunmak değil amacım ancak kapitalizmi kağıttan kaplan olarak görmek ve bugüne kadar başardıklarını küçümsemek nasıl desem, şimdi buraya ne yazılır… Kapitalizmin, daha doğrusu kapitalizmle yönetilen ülkelerin bilim insanlarının tıp, sağlık, yiyecek üretimi, sanitasyon, aşılar, ilaçlar, binalar, yollar, okullar, kültür, sanat falan alanlarında ürettikleri göz kamaştırıcıdır. Kapitalizmin başardıkları sayesinde bu kadar çok insan, bu kadar uzun süre yaşıyoruz… Hemen SSCB’nin varlığından dolayı mecbur oldukları için yaptıkları öne sürülecektir. Bu da yanlıştır. Batı medeniyeti ısrarla vurguladığım gibi çok güçlü ve çok köklü bir medeniyettir. Kendisini ancak kendisi yıkabilir. Şurası gerçektir ki kapitalizm, dünya nüfusunu 100 yılda bir milyardan dokuz milyara çıkartmıştır. Ortalama insan ömrünü 67 yapmıştır. Şu anda doğanlar için bu sayı 80’dir. Yani kapitalizm öldürmemiştir, yaşatmıştır. Süründürmüştür o ayrı… Avrupa ülkelerinde süründürdüğünü de düşünmüyorum bu arada. Ayrıca bire bir gözlemledim, Avrupa’da birçok yerde koruyucu sağlık sistemi de vardır. Parayladır ama o para sizin buradakinin 10 katı kadar daha kaliteli bir yaşam sürmenizi zora sokacak bir para da değildir. Bu krizde TR sağcısı zaten sınıfta kaldı da TR solcusu da analizleriyle bence sınıfta kaldı. Her zamanki gibi bu arada…

*Eminim sosyalizmde kesin olarak virüslerin çıkmayacağına inanan bir topluluk da vardır. Beş milyar yıldır var oldukları bilinen virüsler öyle iki yüz, üç yüz yıllık mücadeleye teslim olacaklar mıdır? Dünkü çocuk mu virüsler?

*Toplumun duyarsızlığı ve ciddiyetsizliği iyice ayyuka çıktı. Bunların ciddi olması için illa birinci derece yakınlarının, feci şekilde ölmeleri gerekiyor sanırım.

*Son zamanlarda yazdıklarımla özellikle yaşlılar ve devlette çalışan öğretmenlere taktığım düşünülebilir. Doğrudur çünkü bu iki kesimin hak etmedikleri ve altını kesinlikle dolduramadıkları bir forsa sahip olduklarını düşünüyorum. Devlette öğretmenler okullar kapandı diye hemen tatil havasına girdiler ve olayı haber veren paylaşımların altına “ek ders ücretlerinin ne olacağını” sorgulayan yorumlar yazdılar. Bu, orta sınıf konforu ölümcüldür. Onu ondan alamazsınız. Dünya yansa da yıkılsa da onun o sikindirik orta sınıf konforunun başına bir şey gelmesin yeter ki… Bakınız yaşlılara… Ne kadar sorumsuzca davranıyorlar… Birinci derece yakınları feci şekilde ölmediği için çarşıya pazara çıkmaktan geri durmuyorlar. Yaşlılar da böyle işte… Gençleri, sadece yaşlı olmalarından dolayı sahip olduklarını düşündükleri iktidar mekanizması sayesinde parmağında oynatıyorlar. Oysa bir insan gençliğinde ahmak, ahlaksız, şerefsiz biriyse yaşlandığında bunların tam tersi olacağı şeklinde bir şey söz konusu değildir. Yaşına değil bunları geride bırakıp bırakmadığına bakılmalıdır. Türlü türlü sıkıntılara sebebiyet vererek gençlerin hayatlarını zindan ediyorlar.

*Tam olarak bilmiyorum ama İngiltere uyarılarını yapıp, olayı akışına bırakmayı tercih etti. Dediğim gibi bunun ayrıntısını bilmiyorum, sonra çark edip etmediğini de bilmiyorum. Tartışmak istediğim şey bu değil. Buradan hareketle şuraya varmak istiyorum: Bu öneri bana hiç de skandal gelmiyor. Uyarılar iyice yapılsa, insanlara bir, iki ay eskisi gibi geçinmeleri sağlansa sonra da tedbirlere uymayarak zarar görenlere “Geçmiş olsun.” demeyi skandal olarak görmüyorum ben. Sanırım şu hayattaki en yüce ve mutlak şeyin insan hayatı olduğunu düşünmediğimden dolayı böyle düşünüyorum. Kendi hayatım da en yüce şey değil benim için.

*Evde karımla oturuyoruz. Kimseyle görüşmüyoruz. Günler belgesel, film ve kitapla geçiyor. Her sabah İz TV, TRT 2, TRT Belgesel, National Geographic’in programına bakıyorum ve izleyecekleri seçiyorum. National Geographic’e bu süreçte bakmaya başladım. Bomba belgeseller varmış. Süreyya Duru filmleri izledik. Beğenmedik. “Talihli Amele”yi de izledik. Bomba filmmiş. Neler olacağını bilemiyoruz. Evde çaresiz bir şekilde bekliyoruz.

*Hiç canım sıkılmıyor. Gezmeyi çok sevdiğim gibi evde oturmayı da severim. Hayatımın hiçbir döneminde beş dakika bile canımın sıkıldığını, yapacak bir şey bulamadığımı hatırlamıyorum. Pardon üniversite bittikten sonra. Hobilerim, meraklarım bir sistematiğe oturduktan sonra diyelim… Yapmak istediklerim için ömrüm yetmeyecek, bunu biliyorum. Üç ömür falan lazım bana. Sıkılmayla vakit kaybedemem.

*Her gün bir film izlemek bir sinemasever için iyi bir sayıdır. Bunun için her gün saat 20.00’de TRT 2’yi seyretmesi yeterlidir.

*”Rakam değil sayı!” kurtuluş savaşını verenler bu süreçte iyice pes ettiler. Önlerine konacak olan her türlü anlaşmayı imzalamaya hazırlar şu anda. Türkçe kullanımına önem veren o 3600 kişi yıllardır rakam değil sayı diye yırtınıyorlar. Rakamın “rakkkam” şeklinde telaffuz edilmesine karşı giriştikleri mücadeleyi bırakalı yıllar oluyor bu arada… TDK’ye göre rakam, sayıları göstermek için kullanılan işaretlerden her biridir. Yani 10 tane rakam vardır. 0, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9… Yani bunlar rakamdır fakat TR’de rakam sayı anlamında kullanılıyor. “Rakamları veriyorum.” “Rakamlar arttı.” “Rakamlar manidar.” “Kimse bu rakamlara oyuncu transfer edemez.” vs. Bu kurtuluşa savaşını uzun zamandır izliyorum. Yalnız… TDK’deki ikinci ve üçüncü anlamına bir bakmak lazım. Orada “nicelik, miktar” şeklinde bir anlamı da var. Bu, ne anlama geliyor? Yeni mi eklendi? Evinde eski TDK sözlüğü olan bir dinozor kontrol edebilir mi acaba? Eskiden ne yazıyordu?

*Türkiye devleti bir kabile devleti değildir ve fena örgütlenmemiş bir yapıdır ancak TR toplumu iç barışı ve iç huzuru olmayan bir toplumdur. Mevcut iktidar da ülkeyi tam ortasından ikiye bölmüş ve bu iki kesimi birbirlerine düşman etmiştir. Ayrıca burada mezhepsel ve ırksal ön yargılar da çok fazladır. Ekonomi çok iyi değildir. Dolayısıyla, henüz yok ama ciddi bir toplumsal krizde neler olabileceğini kestirmek pek kolay değil. Bir Norveç, bir milyon insanını da kaybetse, değerlerinin yarısını da kaybetse kaldığı yerden devam edebilir ama burada neler olur? Hiçbir şey olmaz da denilebilir çünkü halk maldır. Bu da alternatifler arasındadır. Bilmiyorum…

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

İttihatçılıktan Kemalizme

1574708514_ataturk

Atatürk ve Enver Paşa’nın birlikte göründükleri tek fotoğraf bu sanırım. Fotoğraf, Şubat 1917’de Şam’da çekildi. Tahminimce şu, hep dillere dolanan Emevi Camisi avlusunda çekildi. Bu iki şahsiyet arasındaki ikilik 1908-1920 yılları arasına etki etmiştir. Sadece bu ikilik değil… Başlayalım:

Hindistan’da dünyaya gelen, uzun yıllar Amerika’da akademisyenlik yapan ve Amerika’dan emekli olduktan sonra TR vatandaşlığına giren Feroz Ahmad’ın (isminin yazılışının çeşitli versiyonları mevcuttur) “İttihatçılıktan Kemalizme” adlı kitabını okudum.

Bu kitabı bir Facebook geyiğinde Metin Çulhaoğlu tavsiye etmişti. Kitaptan önceden de haberdardım. Okuyayım dedim.

Öncelikle belirtmeliyim ki kitabı çok tutmadım. Yazarın başka mecralarda yayınlanmış makalelerini kitabına eklemiş olması bunun tek sebebi değil. Bir nevi kolaj çalışması şeklinde olan bu kitap baştan aşağıya bir kitap olarak özenilmiş bir eser değil. Bazı makaleler neredeyse tekrar. Yazarın “İttihat ve Terakki” adlı kitabında da bu makalelerden bazılarını görürsem şaşırmam. Yazar TC vatandaşlığına kabul edilmiş ve cumhurbaşkanlığınca liyakat ödülü almış bir insandır. O halde politik duruşu skandal olmamalıdır. Değil de zaten. Ermeni Soykırımı’na hiç değinmiyor. Bu süreçte yaşanılan en önemli olaylardan biri budur. Yaklaşık bir milyon kişi, yani bir halkın neredeyse tamamı, iki bin yıldır yaşadıkları topraklardan sürüldüler ve dahası hayatlarını kaybettiler. Bir milyon insanın öldürülmesi kolektif bir suçtur. Unutulacak, üzeri örtülecek, sadece emperyalistlere ihale edilecek bir şey değildir.

Kitap doğru bir şekilde İtthatçılar ve Kemalistler arasındaki sürekliliği vurgulamaya çalışıyor. Bu süreklilikteki en önemli benzerliklerden biri de yerli burjuvazi yaratma sevdasıdır. İttihatçılar da Kemalistler de bunu arzulamışlardır. Bu kör topal da olsa gerçekleştirilirken Ermenilerin mallarının gaspına nasıl olur da değinilmez! Değinilmez işte… Kitap, İtthatçılarla Ermenilerin münasebetlerini bir ara başlıkta inceliyor ve bu bölüm 13 sayfa sürüyor. Bölüm, 1915 yılının başında bitiyor. İttihatçıların sayfalarca ekonomi politikaları ele alınırken bu olay es geçiliyor. Anadolu’daki Müslümanlara nazaran çok daha zengin ve gelişmiş bir halk olan Rumların zenginliklerini yağmalama konusunun ele alınmasını beklemek de safdillik olur o halde. Rumların öldürülmeden gidebilmiş olmalarına fit olmamız bekleniyor herhalde.

Yukarıdaki paragrafta saydıklarım kitabın önemli bir eksiğidir ancak kitap da hak verilecek, ilgiyle okunacak bölümler de yok değildir. Bunların başında İttihatçılarla Kemalistler arasındaki süreklilik gelir.

Bu sürekliliğe eğilmeden İttihatçıların kimler olduklarına bir bakalım.

Türkiye’deki İslamcıların 2. Abdülhamit sevdası manidardır bana göre. Abdülhamit kendisinden epeyce önce başlayan modernleşme çabalarına karşı çıkmış bir insan değildir. Hatta uzun süreli yönetimi hesaba katıldığında bu çabalara en çok destek vermiş insanlardan biri olarak bile görülebilir. Onun döneminde açılmış olan kurum ve kuruluşlara, kültür alanında gerçekleştirilen faaliyetlere, toplumsal yaşamda gözlemlenen dönüşümlere bakarsak bazı şeyler için “Helal olsun!” deriz. Sorun tek-adamcılık ve istibdat rejimi. Son etkili Osmanlı padişahını, en önemli şiarları modernlik gibi görünen İttihatçılar devirdiği için ve de (kendileri inkar etseler de) onların devamı olarak görülen Kemalistler de Cumhuriyeti ilan edip, dindar yaşamın üzerinde çok sert gittikleri için İslamcılar Abdülhamit’i sahipleniyorlar… Tek-adamcılık ve istibdat anlamında Abdülhmit’ten çok da geri kalmayan İttihatçılar ve Kemalistler birbirlerini reddediyorlar yalnız… Tam da Türkiye’ye özgü politik ciddiyetsizliklerin bir örneği de burada yaşanmaktadır bana göre…

Çok etkili bir (erkek) birey olarak Abdülhamit elbette yönetimi kimseyle paylaşmıyordu. Bu gibi durumlarda hoşnutsuzluğun çıkmadığı, tarihte görülmemiştir. O EEB’nin ne yaptığı, ne başardığı bir noktadan sonra önemli olmamaktadır. Uzun süren iktidarı boyunca Abdülhamit çok hoşnutsuzluğa sebep olmuştu ve karşısında güçlü bir koalisyon vardı. Bunlar da yönetimde yer almak ve Batı karşısında gümbür gümbür geldiği belli olan çöküşe karşı kendi projelerini hayata geçirmek istiyorlardı. Elbette bu topluluk içerisinde “halk” yoktu. Halk politika yapmaz. Koyun gibi güdülür o. Politika orta ve üstü sınıfların işidir. Bu koalisyon düşük ve yüksek rütbeli subaylardan, memurlardan, serbest meslek sahibi sınıflardan, ulemanın alt kesimlerinden ve de evet, üst sınıf yöneticilerden oluşuyordu. Bu kitle amorf bir kitleydi. Kitaba göre İTC (önce cemiyet sonra fırka adını almıştır) bu amorf kitlenin alt kesimlerini oluşturuyordu. Üst kesimler hem Abdülhamit yönetiminden memnun değildiler hem de bir devrim fikrine karşı mesafeliydiler.

DEVRİM?

Gelelim şu devrim meselesine. 1908’de yaşanılanların çeşitli adları var. Resmi tarihe göre II. Meşrutiyet’in ilanı. Bazılarına göre Türk Devrimi. Bazıların göre Genç Türk Devrimi, Jön Türk Devrimi… Lenin ve Troçki’nin metinlerinde de bu olaya devrim dendiğini hatırlıyorum. TR sosyalistlerinin bir bölümü buna burjuva devrimi der bir bölümü demez. Bir bölümü askerlerin zor yoluyla bir şeyler yaptığı için şekil olarak hoşlanmazlar bundan ama içerikle hiç ilgilenmezler… Burjuva devrimi mi değil mi? Batı dünyasında burjuva devrimi diye adlandırılan şeylerden hiçbiri birbirine benzemezken TR’de olan bu tuhaf olayı burjuva devrimi kategorisine sokmaya çalışmak bana olayın kendisi gibi tuhaf geliyor. Bu, kişisel düşüncemdir ve pek insanların katılacaklarını da beklemiyorum: Devrim kelimesini sosyalist devrimler için kullanalım sadece. Devrim dendiği zaman kafaları karıştırıyor. Devrim çok yüce bir şey. Somut olarak insanlara, ezilenlere faydası olan şeyler için devrim denmeli. Padişahlıktan kurutulup, anayasal bir düzene ulaşmak küçümsenecek bir şey midir? Toplumlar statik değil dinamiktir. Yani değişmektedir. Halen bile değişmektedirler. Değişim de iyi yönlüdür bana göre. Bu “devrimler” olmasaydı bile toplumlar daha iyi hale gelecekti. Politika yapma derdi hiç olmayan sıradan insan için de çok bir önemi yok zaten. Baskıcı birisi öfke biriktiriyor, birileri onun karşısında hizip oluşturuyor ve bu kişiyi deviriyorlar. Sonra o kişiler ve ardılları aynı baskıcı yöntemleri uygulamaya devam ediyorlar. Bir yandan da ta o ilk baskıcının dedesinden bu yana süregelen bir yenileşme, dönüşme çabaları var. Devrim kelimesi bana göre burada bol geliyor. Ayrıca genç ve cahil insanların da kafalarını karıştırıyor. Bundan sonra sosyalist devrim olacağını da düşünmüyorum yani kısa sürede, zor yoluyla önemli değişiklikler olacağını düşünmüyorum, dolayısıyla önerim bu devrim kelimesini geride bırakmak. Önerimi kimse kabul etmeyecektir, biliyorum.

Olmayan sınıf burjuvazi “devrimini” yaptı ve iktidara geldi. Büyük beladan kurtuldular ve sonra da ne yapacaklarını bilemediler… Koalisyon hemen dağıldı. İTC burada sudan çıkmış balığa döndü. Devlet yönetme tecrübeleri yoktu. Esasında bir orta sınıf hareketiydiler ama sayıca kalabalık ve güçlü oldukları için de yönetim üzerinde önemli baskı oluşturabiliyorlardı. Üst kesimler muhafazakâr bir yönelim arzu ediyorlardı. 1908 sonrasında yaşanılanlar gerçekten ilgiyle okunuyor. Burjuva olmayan bir burjuvazi, devrim yapıyor ama bir türlü iktidara gelemiyor…

İTC bir orta sınıf hareketidir dedik. Diğer önemli özellikleri birlikçi ve merkeziyetçi olmaları. Kitabın liberaller şeklinde adlandırdığı ve çoğunlukla üst kesimlerden oluşan topluluklar ise ademimerkeziyetçi ve özel teşebbüs yanlısı. Bu kategorizasyon ne kadar doğrudur. Özel bir teşebbüs olmadığı için birileri özel teşebbüs karşıtı gibi görünüyor sanırım. Oysa İTC ve Kemalistler hiç de özel teşebbüs karşıtı değillerdir. Bu, olmadığı için onu yaratmak istemişlerdir ve mecbur kaldıkları için devletçi uygulamalara yönelmişlerdir.

İTC ve kitabın deyimiyle liberaller kah çekişme kah uyum içerisinde ülkeyi yönetmeye başlamışlar ancak Balkan Savaşları bu topluluk için tam bir travmaya dönüşmüştür. Bu topluluk yani ülke yöneten elitler… Balkan Savaşları’ndan sonra İTC Türkçü bir yönelime girmiştir. Daha önce imparatorluğu çok uluslu yapısıyla ayakta tutabileceklerine inanıyorlardı. Balkan Savaşları’ndan sonra ve de Anadolu’daki Rum ve Ermenilerin politik tutumlarından dolayı (kendilerini Osmanlı vatandaşı gibi hissetmiyorlardı) cemiyet, Türkçü bir yönelime girdi. Bu yönelim Kemalistlerce de aynen devam ettirilmiştir.

Bu yazdıklarımız olayın trajik boyutunu göz ardı etmemeli. Zaten bu trajk boyut o kadar ağırdı ki Kemalistlerce keskin bir İTC reddiyesi geldi. Bu büyük günah İTC’ye ihale edildi. Ayrıca Balkan Savaşları’nı kaybeden, I. Dünya Savaşı’nda yanlış tercih yapan İTC’ye eski günahları ihale etmek iç kamuoyunda taraftar da buluyordu. Oysa yöneticileri hariç bütün İttihatçı kadrolar aynen Milli Mücadele’ye katılmışlardır ve de ileride Cumhuriyet bürokratı olmuşlardır. İdeolojik sürekliliği yukarıda vurgulamıştım zaten.

Burada Enver Paşa ve Atatürk arasında asla giderilemeyecek çelişkiler de önemlidir. Atatürk Enver Paşa’nın bu kadar önemli mevkilere gelmesinden dolayı memnun değildir. Kendisini layık görmektedir oralara. Enver Paşa’nın kendisi için “Onu genelkurmay başkanı yapsak, padişah olmak ister. Padişah yapsak allah olmak ister.” şeklinde bir sözü vardır. Atatürk’ün milli mücadeleye başlamadan önce Genelkurmay başkanı olmak için kulis faaliyeti yaptığını biliyoruz. Olsaydı ne olurdu? Tarihe böyle yaklaşılmaz ama insan düşünmeden de edemiyor. Osmanlı Devleti’nde gelebileceği en yüksek yere gelmiş olan bir Mustafa Kemal yine gider Anadolu’da bir milliyetçi hareket başlatır mıydı? İki etkili erkek bireyin aynı anda var olması düşünülemez. İTC yönetimi, tehlikeli bulduğu fikirlerinden ve gözü yükseklerde olduğu tahmin edilebilen Mustafa Kemal’i payitahttan uzakta görevlerde tutmuşlardır sürekli. Mustafa Kemal’in kazandığı askeri başarılar (bu konuda çok da abartmamak lazım, resmi tarihin aksine) Enver Paşa tarafından sansür yemiştir. Yani bu iki şahsiyet bir arada olamazdı. 1. Dünya Savaşı kaybedilmeseydi ve Enver Paşa kaçmak zorunda kalmasaydı Mustafa Kemal de sürekli dışarıda tutulacaktı. Belki de tasfiye edilecekti.

Sanırım sürekliliği yeterince vurguladık. Yeni bir rejim kurmak zorunda kalan ve eskiye dair olan şeylerle hesaplaşmak zorunda kalan Kemalistler, bu şeylerin üzerlerine sert ve kararlı bir şekilde gitmişlerdir. Bilinçli olarak kişi kültü yaratmışlardır. Atatürk’ün aynı zamanda esnek de olmayı başarabilen yapısı sayesinde başarı da elde etmişlerdir. Fonda yine tek-adamcılık ve istibdat vardır yalnız. Bunlar işin özü değildir. Tek-adamcılığa karşı olmadığımı, o tek adamın kim olduğunun önemli olduğunu düşündüğümü defalarca yazdım.

Kitap Kemalistler bölümünü oldukça yüzeysel geçiyor. Kitabın beşte dördü İttihatçılara ayrılmşken, geri kalanı Kemalistlere ayrılıyor. Bu da kitabın planlı yazılmadığı şeklindeki düşüncemi destekliyor.

İttihatçılar ve de Kemalistler TR siyasetinin iki yüz yıllık hikayesinin bir tarafıdırlar. Modern yaşam tarzının karşısında geleneksel yaşam tarzı. Batılılaşılacak mı yoksa tersi mi? Olursa nasıl olacak? Bu kavga hala devam ediyor. Modern yaşamdan yana olanların kazanacaklarını tahmin ediyorum.

Kemalizmin iki boyutu vardır. Biri modernleşmecilik diğeri de Türk milliyetçiliği. İkisi de eşit derecede önemlidir. Kemalizmi bu ikisi üzerinde yükselir. Modernleşme meselesi nihai şekilde kazanılmaya doğru gidiyor. Çok da uzak olmayan bir gelecekte dindar yaşam tarzının yüzüne kimsenin de dönüp bakmayacağını düşünüyorum. Bu anlamda iyi olacak. Türk milliyetçiliği de baki kalmaya devam edecek fakat burada sorun var. TR’de çok büyük sayılarda yaşayan Kürt halkını, doğal olarak, kapsayamıyor bu Türk milliyetçiliği. Kürtler orada kendilerine yer olmadığını çok iyi biliyorlar. Bu anlamda neler olacağını ise tahmin edemiyorum. Yani bu şekilde olmayacağı kesin de ne olacağı meçhul… Bekleyip görelim neler olacak…

Sonuç niyetine: Feroz Ahmad’ın kitabı ilgi çekici bölümler barındırmasına rağmen genel olarak yüzeysel ve özenilmemiş bir kitap. Okumanıza gerek yok.

Not 1: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Not 2: Mustafa Kemal, Enver Paşa’yla kesinlike değil ama Talat ve Cemal Paşa’larla çalışabileceğini düşünüyordu. Onları vatansever ve yetenekli buluyordu.

 

Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Viyana İzlenimleri

Viyana izlenimleri için tıklayınız.

Seyahat, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Ortalama Şeyler Oldukları Öğrenildiğinde Hakikaten Ya Dedirtecek Şeyler Listesi

elma-granisimith-kg-550x550

*Elma.

*Bulutsuzluk Özlemi.

*Tuncay Şanlı.

*Doğu Ekspresi’yle Kars seyahati.

*Rakı.

*Fox TV.

*Eric Cantona.

*Renault Clio.

*Yaşadığı hiçbir şeyden pişman olmamak.

*Tiyatro.

*Sağlıklı beslenmeye çalışmak.

*İlaç düşmanlığı.

*Kebap hariç Adana mutfağı.

*Çağan Irmak sineması.

*Kış düşkünlüğü.

*Mustafa Denizli.

*Ekrem İmamoğlu değil ama Mansur Yavaş.

*Efes Ekstra.

*Spontane yaşamak.

*O Ses Türkiye tipi müzik icracılığı.

*Radyo dinlemek.

*Ham çökelek.

*Meyhane ortamları.

*İngilizce öğrenmenin insanlık görevi olduğunu unutup hiçbir işe yaramayacak olan, başka dillerin kursuna gitmek.

*Devlette çalışan öğretmenlerin saygınlıkları.

*Engels’in “Doğanın Diyalektiği” kitabı.

*Atilla Atasoy.

*Netflix.

*Otomatik vites düşmanlığı.

*Türbanlıların kafa karışıklıklarını ve saçmalıklarını görmemek.

*Erdil Yaşaroğlu.

*İhsan Eliaçık, Yaşar Kökez (?) tipi adamlar.

*Atatürkçülük.

*Telefonun tuş sesini açmak.

*Sergen Yalçın’ın (iki sezon hariç) futbolculuğu.

*Alex De Souza.

*Ufuk Yıldırım.

*Son 20 yıllık Sezen Aksu performansı.

*Son 10 yıllık Tarantino performansı.

*Sanat filmi düşmanlığı.

*Ben burçlara inanmıyorum. Öyle, o gün ne olacak gibi şeyleri okumuyorum ama karakterler üzerinde etkili olduklarına inanıyorum. Tekrarlıyorum, ben burçlara inanmıyorum 🤮

*Haberleri izlemek.

*Avcı-toplayıcı toplum güzellemeleri.

*İlçede yaşamak.

*Para biriktirmek.

*Murtaza romanı.

*Bavyera sovyeti.

*Kitaplara dokunmak, onları koklamak, onlara sarılıp yatmak, onları içine sokmak isteği.

*İnançlar.

*Boyundan yukarısına dövme yaptırmak.

*Nişan töreninde damadın ayakkabısını çıkartıp fotoğrafını çekmek.

*Yer fıstığı.

Devam edebilir…

 

 

 

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Nokta Atışı Olmalıdır

dYHFcZKC

*Okunacak kitap,

*İzlenecek film (hayat dizi izlemek için fazla kısa ve önemli),

*Üzerinde yıllar harcanacak olan hobi,

*Alınacak hediye (hediye alımında rasyonalitenin egemen olacağı bir dünya imkânsızdır),

*Seçilecek sevgili,

*Tanıştırılacak insanlar,

*Piknik ayrıntıları,

*Ziyaret edilecek ülke,

*Lise ders çalışma programı,

*Alınacak kıyafet (yaklaşık 13 senedir kendi kendime içime yüzde yüz sinmeyen hiçbir şeyi almama kararı almış olmama rağmen daha geçen ay bile içime sinmeyen bir şey aldım),

*Üye olunacak örgüt (muhtemelen kendisine hayır denemeyecek olan etkili arkadaşın bastırmasıyla üye olunacak ama sonra bir sürü pişmanlıklar yaşanacak),

*Alınacak mutfak araç gereçleri (artık çeşit bol ve her bütçe için fazlasıyla seçenek var),

*Telefon (telefon artık çok önemli bir şey, ihtiyaçlar iyi bir şekilde belirlenip en yerinde olanı araştırılmalı),

*Çocuğun yönlendirileceği hobi (genelde ebeveynler kendi içlerinde kalan ukdeleri gidermek için çocukları yönlendiriyorlar, onlar da ıstırap çekiyor),

*İngilizce için hayatın hangi döneminde, neler yapılacağı (para kazanma amacı yoksa başka bir dile vakit ayıran saftır),

*Sıcak şeyin (menemen, omlet, kızartma, sucuk…) kahvaltı masasına getirileceği an,

*Takip edilecek futbol ligleri, takımlar, oyuncular,

*Seçilecek meslek (kimse bunu lise yıllarında bilinçle yapmaz çünkü insanlar o yaşlarda ve takip eden 15 senede akılları 15 karış havada olurlar),

*Best friend’ler (bu, nokta atışı olmazsa birçok “yük dostluğunuz” olur),

*Yaşanacak şehir ve o şehrin bölgesi (bunu da ancak o şımarık, devlette öğretmen olarak çalışanlar gerçekleştirebilir, vah vah mağduruz, öldük, bittik…),

*Mail adresi (üniversite yıllarında seçilen ve her yere verilen happysmileyy57@windowslive gibi bir adrese sahip birisini kimse ciddiye almaz),

*Dinlenecek müzik (hayat, 48 dakikada bir iyi parça sunan radyoyu dinlemek için fazla kısa ve önemli, oturup liste yapılmalı),

*Temizlik günü,

Devam edebilir…

Bu, bir mizah yazısıydı.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Kentsel Dönüşüm, Suriyeliler ve Sinema

saf-2-e1555854330187-800x533

Sinema hala en dinamik sanat dallarından biri belki de birincisi olmaya devam ediyor. Şaşırmamak elde değil. Bu kadar pahalı, zahmetli ve riskli bir sanat dalı ama hala insanlar oraya bulaşmaktan geri durmuyorlar. Malı davarı satarak ilk filmlerini çekebilen ve sonra toparlanmak için yıllar harcamak zorunda kalan onlarca yönetmene rağmen birileri hala çıkıyor ve gişe yapmayacağı kesin olan filmler çekiyorlar. Sanırım burada şaşırmaktan ziyade insan özgü tutku duygusuna tekrar tekrar dikkat çekmemiz lazım…

Evet, sinema bir tutkudur. Her sanat dalı gibi… Biz sonuçla ilgilenelim ve iyi ki böyle diyelim…

Suriyeliler sorunu Türkiye için artık iyice can yakıcı olmaya başladı. Güney illeri ve büyükşehirlerde bu sorun fazlasıyla görünür. Diğer Anadolu şehirlerinde durum nedir, bilgim yok. Bu sorunun sinemada kendisine yer bulmaması çok zordu. Ufak ufak bulmaya başladı. 2016 tarihli “Misafir”i biliyorum bir tek. Bir de dün seyrettiğim “Saf” (2018) adlı filmi…

Ali Vatansever’in ikinci filmi. İlk filmi piyasa işi bir film olduğu için malı, davarı sattıran ilk filmi diyebiliriz.

Film en az Suriyeliler kadar yakıcı bir sorun olan kentsel dönüşümü de tema olarak seçmiş. Gerçi şimdi bir düşündüm de… Bu sorun en az Suriyeliler sorunu kadar yakıcı mı? Bunu geri alıyorum. Yakıcı ve önemli bir sorun ama diğer sorun kadar yakıcı değil. Şeyler arasında ölçek farkları vardır. Bunlara dikkat etmek lazımdır.

Filmi çok beğendim. Youtube’dan izledim filmi. Ses ve görüntü kalitesinde problem vardı. Jetfilmizle adlı sitedeki yüksek kaliteli versiyonu taşınabiliri vayfayımız çalıştırmadı o yüzden Youtube’a yönelmek zorunda kaldık. 10 dakika kadar izleyebildiğimiz o versiyonda ses sorunsuz gibiydi. Görüntü için bir şey diyemeyeceğim çünkü yeterince görme şansım olmadı. Yönetmen filmin kasvetli havasına hizmet etmesi için mi karanlık görüntüler tercih etmiş yoksa bu, bir eksiklik mi? Kaliteli bir versiyonu izleyemediğim için burada yorum yapamayacağım.

Aktörler çok başarılıydı. Ünlü bağlama sanatçısı Tuncay Balcı’dan sonra dünyanın ikinci en gür sakallı insanı olan oyuncu Erol Afşin çok başarılıydı. Eşi rolünde Saadet Işıl Aksoy için şüphelerim var. Varoşlarda bu kadar güzel kadın var mıdır? Bu konu benim adıma tartışmalıdır. Sinemada hayattakinden çok daha fazla oranda güzel kadın görüyoruz. Yönetmenler bu konuya eğilmelidirler. Alt kesimlerde çok güzel kadın oldukça azdır. Böyle bir sunuş benim gerçekçilik duygumu hemen etkiliyor. Filmler dizilere dönmemeli. Gerçekçi olmayan bir şey barınmamalı sinemada, sanat sinemasında diyelim… Kısa rolüne rağmen Suriyeli Ambar rolündeki oyuncunun çok iyi iş çıkarttığını da ekleyelim.

Kısaca hikayeden bahsetmek lazım: Film Fikirtepe’de (Kadıköy’den E5’e çıkıp Ankara’ya doğru giderken sağda kalan, eski varoş, şimdilerin süper lüks konut cenneti) geçiyor. Yaklaşık iki sene önce, bir gece vakti arabayla dalmıştık Fikirtepe’ye. Bir distopik film seti gibiydi. Bir yanda yıkılmış, yıkılmaya yüz tutmuş iki, üç katlı yıpranmış evler diğer yanda koca koca sitelerin inşaatları veya temelleri… Buradaki bir evi iki milyon TL’ye falan alabilirsiniz ancak… Fakat burada 50 yıldır yoksullar oturuyorlardı. İlk gecekondu semtlerinden biri olmalı Fikirtepe. Şehir devasa boyutlarda büyüdüğü için şimdilerde oldukça merkezi bir konumda kalıyor. Fikirtepe’de kentsel dönüşüm başlamış, evler birer birer müteahhite satılmaya başlanmıştır. Evleri satıp satmama konusunda mahalleli ikirciklidir. Kamil ve eşi Remziye de bir gecekonduda oturan, zararsız tiplerdir. Anladığımız kadarıyla Kamil inşaatlarda çalışan ama o esnada işsiz olan biridir. Fikirtepe şantiyesinde çalışmayı bir türlü kendisine yediremez. Mahallelinin büyük bir öfkesi vardır bu dönüşüme ama işsizlik yakıcı olmaya başladığı için bir nevi mecburdur da. Şantiyede Suriyeliler de vardır ve onlar “Türklerden” daha ucuza çalışırlar. Çaresiz kaldığı bir anda şantiyeye gider ve formen kendisine Suriyeli fiyatına çalışıp çalışmayacağını sorar. O da kabul eder. “Paramız bizde kalsın.” der, formen aracılığıyla patron. İşini aldığı Suriyeli Ambar bir virane evde ailesiyle çok zor durumda yaşam mücadelesi vermektedir. Kamil’in operatörlük belgesi olmadığı için, bir an önce kursa gitmesi gerekmektedir. Ambar’ın işe alınması tehdidiyle karşı karşıyadır. Suriyeliyi ne yapacaktır? İti ite kırdırma dünyasında (dog-eat-dog world) kim kimi yiyecektir. Filmin başından beri duyarlı ve vicdanlı gibi görünen Kamil yumurta kapıya dayanınca “saf” olmaya devam edecek midir?

Karısı Remziye’nin de benzer bir hikayesi var. O da bir zengin evinde hizmetçilik yapıyor ancak Romanyalı bir kadın da aynı evde bakıcılık yapıyor. Remziye’nin bu kadınla ilgili birtakım projeleri vardır ama bu konu filmde fazla yer tutmaz. Remziye, Kamil’in yaşadıkları için bir dekordur. Ondaki değişim, dönüşüm de dikkatle izlenmelidir.

Beni çok rahatsız eden bir şey yoksulluk ve vicdanın beraber ele alınmasıdır. Bir köşeye sıkıştırmadır bu. Zenginler vicdan muhasebesi yaşayacak durumlarla hayatları boyunca pek karşılaşmazlar. Yoksullar neredeyse sürekli maruz kalırlar bu vicdan baskısına. Romanlar, filmler bunlara çok eğilir. Burada kolaya kaçmak da sık yapılır. Yoksulluğun ne demek olduğunu yaşamayanlar bilemez. Asla bilemez. Dolayısıyla cesurca konuşurlar. Film bu konuyu da düşünmemizi sağlıyor fakat ne demiştik, ölüm as koz gibidir. Kendisi dışındaki her şeyi etkisizleştirir. Bu filmde de ölüm olduğu için sahnenin en önünde, kocaman kendisine yer buluyor ve diğer şeyler önemini fena halde yitiriyor.

Biraz da kentsel dönüşüm ve Suriyelilerden bahsedelim…

Kentsel dönüşüm şart mıdır? Evlerin aynı kalamayacağını bilmemiz lazım. Beton çok talihsiz bir şeydir. Aslında büyük bir buluştur. İnsanın yaşamını çok kolaylaştırmıştır ama itibarı sıfır bir kelimedir. Beton taş gibi sonsuza kadar dayanacak bir şey değildir. Yenilenmesi gerekmektedir. Gecekondu mahallelerinin estetik görüntüsünü de hesaba katarsak, normalde kentsel dönüşüme karşı olmamak lazımdır fakat Türkiye’de kentsel dönüşüm büyük bir haksızlığa dönüşmektedir. Kentsel dönüşümün ardındaki motivasyon inşaat sektörünü canlandırarak ekonomik canlılığı sürdürmek ve de zenginlere yeni yaşam alanları yaratmaktır. Bu insanların aynı yerlerde daha iyi konutlara geçmeleri değildir amaç… Böyle olunca da otomatikman kentsel dönüşüme karşı oluyorsunuz. Türkiye’de direnme, hesap sorma geleneği de olmadığı için bu insanlar kenardan usulca sıvışıyorlar ve sizler de onları tavlamak için mantığı zorlayan gaz verici cümlelerinizle açıkta kalıyorsunuz. Fikirtepe’de kümes gibi evde yaşarken Samandıra’da 190 bin değerindeki yeni binaya geçmekte sakınca görmüyor vatandaş. Kendisini şanslı hissediyor. Zengin de “yaşam alanına” iki milyon TL’yi veriyor ve iş kapanıyor. Filmdeki kahve toplantılarını anımsayalım. Kararlılıktan ve bilinçten uzak bir kitle, en az zararla bu işten sıyrılmayı hesaplıyor. Gemileri asla yakmaz. Asla hesap sormaz. Oy tercihini bu yüzden asla ve asla değiştirmez. TR’de oylar ideolojik (kimliksel) verilir. Ekonomi “birinci sebep” değildir oy verirken. Yakın arkadaşlarımla bu konuda fikir birliğine varamıyoruz.

Suriyeliler meselesine bakalım. Zenofobi yani yabancıya karşı düşmanca ve kuşkulu duygular beslemek insan evriminde var olan bir şeydir. Avcı toplayıcı atalarımız yabancılara, haklı olarak, güvenmemişlerdir. Farklı olanla bir arada bulunmak insan doğasına ters bir şeydir. O yüzden ben hep homojen toplumların daha mutlu olabileceklerini savunurum. Zaten dünyada homojen olmayan toplum da fazla kalmamıştır. Bir tanesi TR toplumdur. Neyse, şimdi boş verelim orayı. Kendisi homojen olmayan TR toplumuna son 10 yılda sayısının üç milyondan az olmadığını bildiğimiz başka bir toplum daha katıldı: Suriyeliler… Bunlar doğal olarak sevilmedi. Bu beklenen bir sonuç. Dünyanın her yerinde bu sonuç ortaya çıkacaktı. Burada şerefsizlikler yapıldı. Mide bulandırıcı. Fırsatçılık yapıldı. Suriyeliler kölelik koşullarında çalıştırıldı çünkü elleri mahkumdu. İşverenler yapacaklarını yaptılar yani. Ücretleri biliyorum. Niteliksiz bir şekilde karınlarını doyuracak kadar para verdiler onlara ama ağır işler yaptırdılar. Kadınlarına tecavüz ettiler. Bir elleri yağda bir elleri baldaymış gibi de kara propaganda yaptılar. Çalıştığım okullardan Suriyeli ortalamasını gayet net biliyorum ben. Bu insanlar çok zor durumdalar. Çok mutsuzlar. Fırsatları olsa bir dakika bile durmazlar burada emin olun. Suriyelilerin varlığı alt kesimlerde otomatikman nefret duygusunu oluşturdu. Bu kuraldır zaten. Filmde de bunu görüyoruz. İşini elinden alan, ücretleri aşağıya çeken bu insanların siyasal olarak neyin sonucu olduğuyla veya buraya kaçmak zorunda kalırken neler yaşadıklarıyla ilgilenmediler doğal olarak. Allah belalarını versindi… Orta sınıfların laik olanları onların sanki buranın yaşam tarzını değiştirmeye çalıştıklarını düşündüler. Ya lütfen, bir Suriyelinin derdi, tasası gidip de Türkiye’nin toplumsal yaşamını kendi alışkanlıklarına göre değiştirmek olabilir mi? Dahası bunu başarabilirler mi? “Ürüyorlar” kelimesini kullanırsan ırkçısın. Sadece kıyafetlerini alarak buraya kaçmak zorunda kalan bir insanın TR’deki yüzyıllık modernleşme kavgasıyla ne işi olur ya! Orta sınıfların muhafazakar olanları ise destek verdikleri iktidarın söylemlerine rağmen esasında bal gibi Türk milliyetçisi olduklarından ve Türk milliyetçilerinin Arapları sevmediklerinden dolayı onlardan nefret ediyorlar. Üst sınıfların zaten mültecilerle işi olmaz. Onların bölgelerinde mülteciler ortalıkta görülmezler. Suriyeliler meselesi böyle. Kendimi yapayalnız hissediyorum bu konuda. En başa büyük bir insani dramı yazmak gerektiğini düşünüyorum ama kimse bunu yapmıyor. “Ama onlar da…” diye başlıyorlar cümleye.

Bu iki konuyu derli toplu ele alan bir film. Sevdim…

 

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Edebiyat, Basketbol, Şarap, Felsefe

larkin-1561913237

Son yıllarda hayatıma dahil ettiğim edebiyat ve basketbol sayesinde hayatım daha da heyecanlı olmaya başladı. Şarap ve felsefeyi ise iradeyle hayatıma dahil etmiyorum. Hepsine birden yetişemem…

İnsanın hobileri olması gerekir fakat günümüzde bakıyoruz ki gencinden yaşlısına çok az insan hobilere, özel uğraşlara, özel meraklara sahip. İnsanların çoğunun emekli olmaktan neden bu kadar dehşete kapıldıklarını buradan anlayabiliriz. Çünkü hayatlarında çalışmaktan başka yapabildikleri bir şey yok. Üzgünüm. Bunlar için emekli ruhlu çalışanlar diyebiliriz. Beni yarın emekli etseler varım. Emekli olma fırsatım gelsin bir dakika bile fazladan çalışırsam kınasınlar beni… Emekliler böyleyken gençler nasıl? Onların da çoğu “yapacak bir şey bulamadıklarından” şikâyetçiler. 15 sene yalnız yaşadım, bununla birlikte beş dakika bile canımın sıkıldığını hatırlamıyorum. Yapacak, üzerine gidecek, merak edecek hep bir şeyler vardı.

Canım sıkılmadı ama yaptıklarımdan dolayı memnun muyum diye sorarsanız, 50 tane yazıda bahsettiğim üzere bugüne kadarki hayatımın %83’ünden dolayı pişmanım. Yine, o 50 yazıda belirttiğim üzere Gencer Başkan hayatının %98’inden dolayı pişmandır. Utku Kayan gibi Facebook’ta yazdıklarımdan dolayı akrabaların ne düşüneceğini takmayan birisi olsaydım buraya “Kafamı sikeyim!” yazardım fakat öyle biri olmadığım için yazmıyorum. Çevremde benim yaşlarımda olup da hayatına benim kadar çok şey sığdırmış başka birisi yok ama Utku Kayan’a mikrofonu veriyoruz tekrar: Kafamı sikeyim!

Edebiyat ve basketbol hep aklımdaydı. Bunlar, bu son bir, iki senede birden aklıma gelmiş şeyler değillerdi. İngiliz edebiyatı bölümü mezunu olduğumdan dolayı edebiyatla ne yapılması gerektiğini bilmeyen bir insan değildim. Onun ne kadar heyecan verici olduğunu da biliyordum. Bu arada araya girelim, edebiyattan kasıt romandır… Şiir veya öykü veya başka janrlar değildir. Edebiyata bu kadar geç kalmamın sorumlusu sinemadır. Neredeyse 10 senemi sadece sinemaya ayırdım. Genelde sevgilisizdim. Binlerce film izledim ve hayatımdaki en büyük 16. pişmanlığım sinemaya bu kadar vakit ayırmaktır. Kafamı seveyim… Sonra romanlar başladı ve heyecan kasırgası da başladı.

Bu arada şunu da belirteyim, sinemaya haksızlık yapmayalım. Sinema çok etkili bir sanat dalıdır. Çok dinamiktir. Popüler işler anlamında da sanatsal işler anlamında da çok yoğun bir üretim sürecine sahiptir. Edebiyat böyle değildir. Uzunca bir süredir böyle değildir hatta. Birçokları kızacak ama şiirin ölmek üzere olduğunu düşünüyorum. Öykü de… O yüzden… Önümüzdeki üç, dört senede ben bütün klasikleri veyahut da okumaya değer bütün romanları okurum ve tekrar movie-buff’lığa dönerim diye düşünüyorum. Gorki Okuryazar’ın yaptığını asla yapmam yani bir çöp okuru olmam. Hayat, ortalama kitaplar okumak için fazla kısa. Okunmaya değer kitapları okur ve tekrar movie-buff olurum. Bu arada tekrar “teori” kitapları okumaya da dönerim. Tarih de en az edebiyat kadar heyecan vericidir. Hatta bazen ondan daha heyecan vericidir.

Sinemaya dönünce de ana akım film izlemem. “Sanat filmleri” izlerim. Uğraşamam ana akım filmlerle. Zaten bir filmin veya bir romanın her şeyden önce “sürükleyici” olması gerektiği düşüncesine hiç katılmıyorum. Ana akım filmler, popüler romanlar sürükleyici işte. İstiyorsanız tüketin onları ama size hiçbir şey katmayacaklardır.

Basketbola gelince. Yıllar sonra ilk basket maçımı Bursa otogarında otobüs beklerken izledim. 2017 Euroleague finaliydi. Maçkolik’e bakıyoruz, 21 Mayıs 2017 imiş. Bursa’da güzel bir gün geçirmiştim ve otobüsümü beklerken final maçını izledim. Çok heyecanlandım. Sonraki sene izlemedim ama geçen sene tekrar izlemeye başladım. Çocukluk aşkım Efes Pilsen çok başarılıydı. Shane Larkin adlı adamı izlemesi çok keyifliydi. Basketbol çok heyecanlı geçiyor. Denk takımların maçları inanılmaz keyifli. Heyecandan ölüyorum. Karımın belirttiğine göre maçı izlerken kendimden geçip, küfürler falan ediyormuşum. Futbol izlerken küfür etmem mesela. Basketbol da hayatıma heyecan katmaya devam edecek bundan sonra. Elbette futbola haksızlık etmeyelim. 20 senelik üst düzey futbol takipçiliği kariyerimden dolayı pişman değilim kesinlikle. İyi ki futbol var. İşkence masasında olsam ve birini seçmemi zorlasalar da futbolu seçerdim.

Şarabı ve felsefeyi hayatıma iradeyle sokmuyorum. Hiçbir içki şarap kadar sürprizler vadedemez insana. Bir deniz değil bir okyanus o… Biralar gibi denemeler yapmaya kalksam ömrüm yetmez. Vedat Milor 10 bin farklı şarap tatmıştır. Özellikle yemekle çok iyi gitmesi açısından da çok çekici. Fransa’da gördüğüm gibi keşke marketlerde meyve suyu kutularına benzer kutularda satılan bin çeşit şarap olsaydı. Her gün birini denerdim. Şimdi almaya kalksan bir şişe, açınca da tüketmek lazım, alkolik oluruz vesselam. Yine burada da biralara haksızlık yapmayalım. Bugüne kadar 150 tane falan bira denedim ve bundan dolayı da pişman değilim. Piyasadaki kitle biraları bir yana biralar da çok farklı lezzetler sunabilir insana. Türkiye de bira yönünden çok fakir bir ülkedir. Gerçi 2014-2018 yılları arasında bir altın çağ yaşandı. Metro Grossmarket’lerde hiçbiri şimdi olmayan 50 çeşit bira denemişimdir. Bunlardan bazıları sanat eseriydi fakat döviz krizinden sonra artık bunlar yok. Mekanlarda çok pahalıya var bazıları. Neyse ki dünyanın en iyi birası Weihenstephaner’in fıçısı mekanlarda var, marketlerde de Leffe ve Duvel var. Bunların başlarına bir şeyler gelse şaşırmam yalnız… Yalnız ve çirkin ülkem…

Böyle işte… Hayat güzel ve anlamlıdır. Bunun için zengin olmamız da şart değildir. Hele hele devlette öğretmenler isterlerse (ki istemiyorlar) iyi bir hedonizm takibi yapabilirler fakat onlar birinci ev, ikinci ev, (50 sene sonra prim yapacak olan) birinci arsa, (70 sene sonra prim yapacak olan) ikinci arsa falan kafasındalar…

Bu bahsettiklerim çalışarak geliştirilecek şeyler değildir. Küçük şeyler de insanı mutlu edebilir. 50 TL Digiturk aidatı hayatınızı çok güzel kılabilir. Hepinizin her sene 5000 TL’ye yaptığı Antalya tatili yerine çok daha ufuk açıcı şeyler yapabilirsiniz… Neyse bana ne ya 🤧Ne haliniz varsa görün 🥱 İyi günler 🚶🏾‍♂️

 

 

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Sevgililer Günü’yle İlgili Düşüncelerim

gsdfg

Kapitalizmin oyunu mu? Bence o boyut en az önemli olan boyuttur ve de zaten Sevgililer Günü, kapitalizmi ne batıracak ne de çıkartacak bir şeydir. Bu gün ile ilgili en önemli şey “Sevgili Buldurtma Faşizmi” olmalıdır. Yani bu toplumda Sevgili Buldurtma Faşizmi (SBF) vardır. Sevgili bulamıyorsan sende bir eksiklik vardır, sen anormal, tuhaf bir tipsindir, dolayısıyla allah belanı versindir. Oysa bu çok kolay bir şey değildir. Gerilimli bir süreçtir sevgili bulmak. Hata yapmaya çok müsait, insanın içine sinmeyen şeyleri çok barındıran bir süreçtir. (Bu arada araya girelim, eskiye nazaran çok daha kolaydır sevgili bulmak. İki sebebi vardır bunun. Kapalı toplum yapısı giderek çözülmektedir… Teknoloji sayesinde insanların birbirleriyle diyaloga girmeleri çok daha kolaydır… İyi ki de böyle olmuştur. Pro-nostaljikler lütfen çıkıp da eskiden bu işlerin daha iyi olduğunu söylemesinler.) SBF sevgili bulma sürecinde devreye girip insanın kendisini kötü hissetmesine sebep olur. 14 şubatlarda SBF fazlasıyla devreye girer. Sevgilisi olmayanlar kendilerini berbat hissederler bu günde. Kendilerini eksikli, manyak, tuhaf, anormal hissederler. Bunun da sorumlusu bizler yani toplumuz. El alemin derdi bizi mi gerdi! Bence Sevgililer Günü’nün en önemli boyutu bu faşizm boyutudur. Bırakın artık insanlara laf sokmayı…

Sevgililer Günü’ne önem vermek vermemek… Bence önem veren köylüdür ama benim düşüncem önemli değil. Burada sevgilisi olmayanlara sorulmalıdır bu soru. Sevgilisi olanlar; Hz. Toplum’un (SAV) normallik testini geçtikleri için tuzları kurudur, işleri Almanya’dan iyidir, iyi yere dükkan açmışlardır onlar… Sevgilisi olmayanlar Sevgililer Günü’ne önem veriyor musunuz? Veya bu günde kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Yemin ediyorum kadınlar içerisinde Sevgililer Günü’ne önem verenlerin oranı erkeklerinkinden katbekat fazladır 🤧 Yalan mı?

 

84920350_1824693214332905_6740073116547940352_n

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın