Kuyucaklı Yusuf

538_01

KUYUCAKlI YUSUF

Bir roman eleştirisi yapılacaksa “SPOILER” uyarısı vermek gerekir mi?

Hayata ve topluma bakış açısı çağdaşı romancılardan farklı olan Sabahattin Ali’nin ilk romanı “Kuyucaklı Yusuf” da elbette bir roman olarak çağdaşlarından farklı olmalıydı…

Sol-sosyalist ideolojiye olan ilgisini bildiğimiz Sabahattin Ali bünyesinde barındırdığı bu etkileri eserlerinde nasıl yansıtacaktı?

“Kuyucaklı Yusuf” özelinde bunları ve daha fazlasını incelemeye çalışalım:

İçerik ve biçime sırasıyla bakalım…

Romanımız toplumcu gerçekçiliğin ilk örneklerinden biri olarak kabul ediliyor. Roman 1937 yılında yayımlanıyor. Bilindiği gibi o yıllarda favori roman teması Batılılaşma Krizi’nin sebep olduğu toplumsal gerilimlerdir. Yazarlar zaman zaman Anadolu’ya da açılırlar ama genelde mekan İstanbul’dur. Kriz’in yeni merkez üssü olan Ankara da zaman zaman arz-ı endam eder ama şunu rahatlıkla ifade edebiliriz: İstanbul dışında geçen romanlarda da olay örgüsü İstanbul’da gerçekleşmiş olayların etkisi altındadır.

“Kuyucaklı Yusuf” Kuyucak’ta değil Edremit’te geçer. Ve o dönemde (Birinci Dünya Savaşı öncesi) o bölgedeki mevcut düzeni ve o düzenin insanlarını masaya yatırır. Bu düzen elbette payitahtta olan şeylerden azade değildir ama taşra denilen cehennemin kendi rasyonalitesi vardır.

Eşraf ve mütegallibe (zorba)…

Birçok siyasi yazımda Türkiye’yi yönetenlerin İç Anadolu ve Karadeniz bölgelerinin esnafları ve devlet memurları olduğunu yazmıştım. Daha doğrusu bu kesimlerin kaygı, özlem, nefret, önceliklerinin TR’nin iktidarının şifreleri olduğunu iddia etmiştim. Burada ekonomik ilişkilerden daha fazlası ima ediliyor. Zaten onlar her türlü garanti altında gibi bir şey. Onları bahsedilmesine gerek olmayan, de facto olarak halledilmiş şeyler olarak görüyorum. Bu adamı Duran Abi diye sembolize etmiştim. Duran Abinin politik tercihleri tabandaki milyonlarca kişi üzerinde, metropollerde yaşayan ve bu etkili iletişimi aynen devam ettiren milyonlar üzerinde direkt olarak etkili.

Bu romanda bu Duran Abinin dedelerini görüyoruz. Hilmi Bey, oğlu Şakir, Hacı Ethem gibi eşraf karşımızdalar işte. Onlarla can dostu olmayan kaymakan Selahattin Bey onların karşıtı olamıyor. Onlara güç yetiremiyor. Yeni kaymakam ise onlarla can ciğer kuzu sarması olmayı tercih ediyor, çoğu lokal yerde olduğu gibi… Jandarma kumandanı, savcı, avukatların ezici çoğunluğu yine onlarla beraberdir. Doktorlar, öğretmenler, imamlar (zaten)… Onlarla çoğu durumda dostturlar, dost olmadıkları durumlarda ise onlara güç yetiremezler.

Hilmi Bey ve oğlu Şakir pervasızca her türlü pisliği yapıyorlar işte. Edremit o dönemde, köylerle ve Rumlarla beraber 50 bin kişi ise, aileleriyle beraber bu 500 kişi orada mutlak iktidarın sahipleridirler. Yukarıyla ölümüne bir mücadeleye girmezler. Yukarı da bunlarla ölümüne bir mücadeleye girmez. Buna gerek yoktur. Bazı iktidarlar sadece bunları biraz “yontmayla” ilgilenmişlerdir. Bunlara “oturmasını, kalkmasını” öğretirlerse istenilen elde edilmiştir. Bu asalak sınıfı geride kalanlara aşırıya kaçmamak şartıyla istediklerini yapabilirler. Romanda görüldüğü üzere aşırıya kaçılsa bile pek bir şey değişmemektedir. Çineli Kübra’nın başına gelenler, Ali’nin ölümü, Yusuf’un kumpasa getirilmesi bu iktidar blokunu sarsmamıştır.

“Kuyucaklı Yusuf” Kriz’i değil bu toplumsal arka planı işliyor. Bunu da teşhirci bir şekilde yapıyor. O yüzden toplumcu ve de gerçekçi… Sabahattin Ali’nin bu iktidar blokuna karşı nefret dolu duygulara sahip olduğunu hissedebiliyoruz.

Peki, bunların karşısında gördüğümüz Yusuf nasıl bir karakterdir. Yapı Kredi Yayınları’nın basımında, kitabın arka kapağında gördüğümüz ifadelere göre Yusuf “romantik” biridir. Roman kimi eleştirmenlere göre bir aşk romanıdır. Ben bunlara katılamayacağım. Yusuf romantik biri değildir. Ne yapacağını, ne konuşacağını, ne hissedeceğini kolay kolay kestiremeyen, arızalı bir karakterdir. Bir anti-kahramandır. Karşısındaki mutlak kötülüğün sahip olduğu erdemlerin hepsinde biraz eksiklidir. Bunu, “Olmamış böyle!” anlamında söylemiyorum. Romana gerçekçi diyoruz, o halde bu durumun diğer süper kahramanların aksine daha gerçekçi olduğunu ileri sürebiliriz.

Romanın, üçlemenin ilk parçası olarak planlandığını öğreniyoruz. Romanın sonunda atını dağlara doğru süren Yusuf belki de Çineli Kübra’yı bulacaktı ve yeni bir mücadele başlatacaktı. Bir dönüşüm sürecine girecekti ve mütagallibenin üzerine gidecekti… Romanla ilgili böyle yorumlar var.

Romanı biçim olarak değerlendireceksek, elbette güçlü bir metin diye hemen belirtmeliyiz. Ancak kusursuz değil. Özellikle kurguda gördüğümüz ani ama çok önemli değişiklikler biraz dikkat dağıtıyor. Muazzez üzerinde gidersek, bir insanın hayatında kısa sürede gerçekleşen bu kadar önemli değişiklikler yeterince işlenilemiyor. Yusuf ve Muazzez’in önemli olgular üzerinde bu kadar kısa sürede ve kolay bir şekilde önemli değişiklikler göstermeleri bence bir eksiklik… Betimlemeler kısa ama gerçekçi ve de etkileyici. Romanın dram yükü çağdaşlarının üzerinde ve bu iyi bir şey. Sanat eserlerinde sarsılmaya tercih etmeyen, bundan uzak durmak isteyen insanlar var, biliyorum. Oysa, neden? Bu zor başarılan bir şey. Elinizde böyle bir malzeme varsa kendinizi şanslı hissetmelisiniz. Sonuçta bunun bir kurgu olduğuna ve hayatımızın da hiç de lunapark gibi olmadığına kendimizi ikna etmeliyiz ve sarsıcı sanat eserlerinin tadını çıkartmalıyız diye düşünüyorum. Sinema üzerinde örnek verirsek, bahsettiğim şey “istismar sineması” olarak adlandırılan leş şeyler değil, arkasında yoğun bir emek ve yaratıcılık olan ama bizleri sarsmayı da başaran filmler gibi şeyler… “Kuyucaklı Yusuf” sarsan, düşündüren ve sürüklüyen bir eser. Değeri bilinmeli…

Son olarak da, yazının başında roman eleştirisi yapacakken “SPOILER” diye belirtmeye gerek olup olmadığını sormuştum. Aslında gerek yoktur diye düşünüyorum. Çünkü bir roman eleştirisi okuduktan sonra okunur, okunmalıdır. YKY’nda, kitabın özsözünde romanın en önemli bilgisi yani Muazzez’in öldürüldüğü bilgisi veriliyor. Bu, bence özensizliktir. Bunu da belirtmek istedim…

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Sevan Nişanyan İle İlgili Düşüncelerim

Can Yücel: Sen hakiki bir devrimcisin.
Sevan Nişanyan: Hayır, provokatörüm.

Özeti kendisi vermiş aslında. Bu adam çok şey ama en çok, provokatör. Son günlerde iğrenç paylaşımlar yaptı. Sıçtı, sıvadı… 2008 yılında, üç çocuğunun annesi Mutlu Tönbekici’nin başından aşağıya bir kavanoz dışkısını boşaltması ömrü boyunca peşini bırakmıyor işte. Bu aşağılık hareket kendisini afaroz etmemiz için yetmeli aslında ama biz parlak üretimlerine kanarak ona prim tanımaya devam ettik/ediyoruz. Bu adamın hayatındaki en büyük zevk insanları germek, onlarla çelişmek… Bundan hiç geri durmuyor. Bunun için gerekirse iğrençleşebiliyor da işte… Bir tane psikologun cinsel taciz davası üzerine feministlere laf sokmak için bir şeyler karaladı. Yazdıkları skandaldı. “Ne de olsa Türkiye’de kadın düşmanlığı konusunda iyi bir yere gelmiş en fazla 3500 kişi falan vardır.” diyerek konuyu önemsememiştim ama bugün veya dün bir kadınla ilgili yazdıkları kabul edilemez. Kendisini eleştiren bir kadını deşifre etti ve zamanında kendisine yürüdüğünü, çirkin bir feminist olduğu için onu “becermediğini” yazdı. Sonra aslında o kadını başkasıyla karıştırmış olduğu ortaya çıktı. O kadın ve asıl kadın, kendisini itin şeyin sokan yazılar yazdılar. Ve o da yazdığı yazıyı sildi. İyi oldu lavuğa… Sen insanları provoke edeceksin diye bizler insanlığı sorgulamak zorunda mıyız?

Kendisinin otobiyografisini okumuştum. Bana, neredeyse tamamladığım, “Tüm TR’yi Gezme Projesi” için ilham veren odur. Yer adları ve Türkçe için yazdıklarını çok beğenirdim. Atatürk ile ilgili kitabı da çok parlak bulmuştum. Siyasi düşüncelerine hiç katılmıyorum. Çok parlak biriydi işte. Böyleleri parlak ve ilgi çekici olurlar. Adam, manyak. İki yaşında kendi kendisine okumayı öğrenmiş birisinden sıradan işler yapmasını bekleyemeyiz. Keşke potansiyelini kontrol edebilmeyi öğrenebilseydi. Şu haliyle oldukça zararlı. Ve bu geri döndürelemez bir şeydir. Gerçi belli de olmaz. TR, kadın düşmanı dolu. Feministleri car car konuşan; çirkin, ilgi görmeyen kadınlar olarak gören on milyonlarca insan var. Allah belamızı versin erkekler ve allah belanı versin Sevan Nişanyan…

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Bira

19012019-bira-rick-kempen

Yazı, kitapeki.com sitesinde yayınlanmıştır.

Liverpool futbol takımının efsanevi teknik direktörü Bill Shankly’nin bir cümlesi vardır: “Futbol bir ölüm kalım meselesi değildir. Ondan çok daha önemlidir.” der. Elbette bu cümlede abartı ve provokasyon vardır. “Bira” adlı kitabın yazarı Rick Kempen; kitabına, aynı cümlelerin bira için de kullanılabileceğini belirterek başlıyor…

“Bira” adlı kitap dedik, internetten kitap satışı yapan sitelere girip, arama bölümüne “bira” yazarsanız bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az kitap olduğunu görürsünüz. Bunlardan birisini bu sitede tanıtmıştık ve o yazıda biranın, diğer star içkilere nazaran; küçümsenen, pek de özel bir şey olduğu düşünülmeyen, bir “adabı” olduğuna inanılmayan bir içecek olduğunu belirtmiştik. Özellikle Avrupa ülkeleri için bu, böyle değildir ve o dillerde birayla ilgili çok sayıda kitap vardır. Atlaslar, ansiklopediler vardır birayla ilgili…

Bu kitaplardan biri, çok da iyi olan biri Türkçeye çevrilmiş. Hollandalı profesyonel bira uzmanı Rick Kempen’in kitabı “Bira” adıyla yayımlandı. Hollandaca ismi çok daha uzun bir ifade… Daha ilgi çekici bir başlık olabilir miydi? Takdir okuyucunun…

Rick Kempen profesyonel olarak birayla ilgileniyor ama bu içeceğin kendisi için bir tutku olduğunu söylüyor. Tutkusuyla ilgili olan bir meslek seçebildiği için kendisini çok şanslı hissediyor. Bu kitabı bu sayede yazabildiğini de ekliyor…

Kitap, en başta, bilgilendirici bir kitap… Yazarın birayla ilgili olan öyküsü ve yazarın beğenileri de yer almıyor değil ancak belirttiğim gibi bu kitap, birayı daha yakından tanımak isteyenleri hedefleyen bir kitap…

O halde biranın tarihiyle başlamalı… Öyle de yapıyor. Biranın tam olarak ne zaman keşfedildiği bilinmiyor ama bu olayın Mezopotamya’da yaşandığı kesin. Ve de tesadüf eseri keşfedildiği de kesine yakın bir düşünce. Biranın keşfedilmesinin tarım devriminin sebeplerinden biri olduğuna inanan arkeolog sayısı da epeyce çoktur. Birayı, bir şekilde Mezopotamyalılar keşfetmiştir ama ona ruhunu üfleyenler Avrupalılardır. Ama hangi Avrupalılar? İlk yazıda da bahsetmiştik, Romalılar ve ardılları kuzey ve doğu halklarını küçümserler(di). Pek tabi ki onların içeceklerini de…

Şarap gibi sofistike bir içeceğin, gerçek anlamda bir star içkinin yanında o arpa suyunun ne hürmeti vardı! Akdeniz’e kıyısı olmayan, Kuzey Avrupa ülkeleri için bira çok önemli bir şeydi. Başta hijyen kaygıları nedeniyle, Ortaçağ’da her Kuzey Avrupa hanesi kendi birasını yapmaktaydı. Kadınlar yerine getirmekteydi bu görevi… Nihayetinde bir kadın, biraya şerbetçiotu atmayı tasavvur edince de biranın eksikliğini hissettiği en önemli şey tamamlanmış oldu. O tarihlerden beridir Avrupa’da ve o Avrupalıların gittiği ABD’de çok köklü bir bira kültürü gelişti ve bugünlere gelindi.

Rick Kempen biranın hikâyesini, faydalı ve çarpıcı bilgiler eşliğinde, çok eğlenceli bir şekilde aktarıyor. Bira ve şaraptan bahsettik: Elbette Avrupa’daki en eski iki içecek bunlardır ve aralarında tarihsel bir rekabet vardır. Bilemiyoruz belki şarap “Rekabet mekabet yoktur!” diye de düşünüyor olabilir. Kempen, şarapta üretici yorumunun biraya nazaran oldukça kısıtlı olduğunun altını çiziyor. “Şarap garantidir.” demek istiyor fakat bira üretilirken üreticinin yansıtacağı yorum farklılıklarının sınırsız olduğunun altını çiziyor. Birayı “Kama Sutra” kitabını ezbere bilen bir sevgiliye, buna karşın şarabı da sadece misyoner pozisyonunu bilen bir sevgiliye benzetiyor.

Biranın yapıldığı malzemeleri tanıttığı kısım bize göre kitabın en eğlenceli kısmı… Birayı bir insan olarak tasavvur ederek; suyu kana, tahılları gövdeye, şerbetçiotunu beyne, mayaları da “ruha” benzetiyor. Bira yapım sürecinde hijyenin ne kadar önemli olduğunu öğreniyoruz. Sürekli aynı kalitede bira üretmenin ne kadar da zor bir şey olduğunu öğreniyoruz. Bu yüzden su ve onun geçirdiği aşamalar çok önemli. Belki de bu yüzdendir ki evde bira denemeleri çoğunlukla fiyaskoyla sonuçlanıyor.

Tahılları gövdeye benzetiyor demiştik: Evet, onlar olmasa bira olmaz. Biranın içerisindeki en önemli malzeme onlardır. Onlar, bira üreticisinin ufkunu en fazla genişletebileceği içeriktirler. Denemeler sınırsız olabilmektedir. Bir Alman rahibenin ilk kez denediği şerbetçiotu olmasaydı bugünkü biralar yerine boza gibi bir şey içecektik. O yüzden beyin yerine koyuyor şerbetçiotunu… Şerbetçiotu seçimi de biranın karakteri üzerinde çok etkili olabilmektedir. Ve maya… Canlı bir organizma olduğu için veganlar tarafından bira üzerine çekinceler geliştirilmesine sebep oluyor. Maya sayesinde biraya çok çeşitli tatlar ve aromalar katılabiliyor. Kötü bir benzetme olacak ama Moğolların dünyanın gerisine saldırması gibi mayalar da o karışıma (wort) saldırıyorlar ve ortaya o büyüleyici şey çıkıyor. Fermantasyon büyüleyici bir şeydir. Turşu yaparken bile bunu hissedersiniz…

Sonra bira ülkeleri geliyor. Kendisi Hollandalı ve kitapta sık sık bu ülkeyi “Bira Diyarı” olarak anıyor ancak klasik beş ülkeden biri arasında saymıyor. Bira kültürü, UNESCO tarafından “Somut Olmayan Kültürel Miras” kategorisinde olan Belçika kitapta en çok ilgi gören ülke. Sonra Çekya geliyor. Elbette Almanya anılmalıydı… İngiltere ve İrlanda ayrı ayrı çok gelişkin bira kültürlerine sahip olmalarına rağmen yazar Birleşik Krallık şeklinde ikisini bir alıyor. Ve bu ülkelerden giden göçmenlerin ABD’de yarattıkları “mucize” de es geçilmiyor…

Söz konusu olan biraysa uğraşılması gereken “yanlış” düşünceler, abartılar, efsaneler epeyce fazla. Bira küçümsenen bir içecektir ama hakkında da çok konuşulan bir içecektir. Yazar birer birer bunların hakkından geliyor. Öğrenirken, eğleneceğiniz ve şaşıracağınız bölümler epeyce var.

Bira ile ilgili faydalı bilgiler de kitapta mevcut. Özellikle onun nasıl ve ne ile tüketilmesi gerektiğini aktardığı bölümler çok iyi. Bu arada belirtelim, yazar biraz fazla liberal bir havaya sahip. “Size nasıl güzel geliyorsa birayı o şekilde tüketmelisiniz ve en iyi bira da odur.” şeklinde bir yaklaşımı var ama elbette aslında böyle düşünmüyor. Okuyucunun sempatisini çekmek için yapıyor bunu. Zira verdiği bilgiler, öne sürdüğü argümanlar ve analizleri o kadar inandırıcı ki sizler o eski efsanenizi usulca yere bırakıp hiçbir suç işlememiş gibi, ıslık çalarak etrafı seyretmeye devam ediyorsunuz…

Kitap yakın tarihli (şu anda 2019’un başındayız) bu yüzden diğer bira kitaplarında görmediğimiz pasajlar da mevcut. Örneğin bira ve veganlar… Tek hücreli bir canlı olarak mayanın biranın ruhu olduğunu belirtmiştik, burada ve bira yapımında kullanılan bazı yöntemlerde hayvanlarla ilgili açıklama gerektiren yanlar var. Yazar bu açıklamaları veriyor. Bazı biralarda veganlar için “sorunsuzluk” etiketi olduğunu bile öğreniyoruz.

Biranın geleceği de diğer Türkçe bira kitaplarında göremediğimiz bölümlerden biri… Yazar büyük kartellerin gidebileceği oranda üzerine gidiyor. Küçük ölçekli üreticilerin çıktığı oranda çeşitliliğin ve kalitenin artacağını savunuyor. 20. yüzyılın ortalarında başlayan pilsen (bir çeşit ‘lager’) dayatmasının ve mantıksızlığının giderek aşıldığını ve çok sayıda insanın artık birada talepkar olmaya başladığını belirtiyor. Türkiye de bu konuda en azından dört, beş senedir iyi şeylerin yaşandığı bir ülke. Her ne kadar bu yaz yaşanan döviz artışı bazı ürünlerin ithalatını durdurmuşsa da hala eskiye göre daha iyi durumdayız.

Eskiye göre daha iyi durumdayız çünkü artık elimizde oldukça nitelikli bir bira kitabı var. Okuyunuz, okutunuz…

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Mısır Ön İzlenimleri

*Nihayet TR’den daha kötü bir ülke gördüm. Gördüğüm ülkeler içerisinde Katar ve Bulgaristan bile TR’den daha iyiydi.

*Piramitlerden daha etkileyici bir şey görebileceğimi zannetmiyorum. Belki Tac Mahal veya Çin Seddi ama bu düşüncemden neredeyse eminim. Not: Göbeklitepe ve Nice’deki Homo Erectus evi kategori dışıdır.

*Klostrofobisi olanlar piramidin içindeki firavun mezar odasına giderken can verir.

*Halil Selim buraya gelse havaalanından geri döner. Herkes sizi kazıklamaya çalışıyor. Resmi görevliden imamına, bakkalından çakkalına, kızından kızanına… Hatta bebekler bile düşük kurdan döviz bozuyor.

*Antik Mısır medeniyeti çok çok iyi.

*Çok kirli bir ülke. Her yer ve her şey pis. Çölün yanında olmasından mıdır nedir…

*Mısır laiktir, laik kalacak. Az yerde de olsa alkol satılıyor.

*Kahire Müzesi dünyanın en iyi müzelerinden biri ama bakımsız ve kirli. Vantilatörler çalıştırıyorlar.

*Buraya gelen birisinin Kürt, dindar veya bilgili sosyalist değilse Atatürkçü olmadan dönmesi mümkün değil.

*Bu kadar insan ne yer, ne giyer? Çarşı, pazar nerede?

*Uber çok ucuz. Yiyecek çok ucuz.

*Müze girişleri inanılmaz pahalı.

*Satıcılar ve dilenciler özellikle Gize’de bıktırıcı. Çok da uyanık olmak lazım. Adam eline telsiz almış girişi bedava olan tapınağın önünde bekliyor. Biletini gösteriyorsun saniyesinde rehberlik yapmaya başlıyor ve sonrasında para istiyor…

*Sokakta başı açıklar var.

*İngilizce çok iyi durumda. Tekrarlayalım: Türkiye’de İngilizce öğrenmek imkansızdır. Baran Doğan

*Buradan daha crazy bir trafik görmedim. Çok gezen turistler zaten sadece Hindistan’ın buradan daha kötü olduğunu söylüyorlar. Şöyle tarif edeyim: Adanapolis’inkinden 10 kat daha crazy bir trafik var.

*Yavaş yavaş Hasan Şaş 🤮

*Hava 24 derece.

*Ankara’dan sonra en fazla Tofaş Kahire’de olmalı.

*Sahibinden.com.eg’de şöyle diyaloglar yoktur: Değişen ve boya yok. Çizik bile yok. İlk günkü gibi oricinal.

*”I like Erdogan.”

*Piramitler gibi muhteşem bir şeyi görebildiğiniz icin kendinizi çok şanslı hissetmeyecekseniz burada çıldırmamak biraz zor. Bugün olsa yine giderdim.

Ayrıntılı fotoğraf albümü ilerleyen günlerde…

Seyahat, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Poşetin Paralı Olmasıyla İlgili Düşüncelerirm

49578033_1457356044399959_8275914887150960640_n

Sorum şu: Türkiye halkında bir; hakkını arama, haksız uygulamalara karşı protestolar üretme geleneği var mıdır? Bence yoktur. Bu olmadığı gibi, bunu yapan sınırlı sayıdaki onurlu insana terörist muamelesi yapmaktan da geri durmaz o. Vaziyetin böyle olduğuna katılıyorsanız devam edebiliriz: Ne oldu da poşetlerin paralı olması birkaç gün SM’de protesto edildi? Daha doğrusu birkaç gün boyunca bütün musibetlerin kaynağı olarak görüldü ama iki gün sonra bir geyik muhabbeti nesnesine dönüştü… Bence bu toplumun en büyük sorunlarından biri olan ciddiyetsizlik devreye girdi. Bir de üç kağıtçılık devreye girdi çünkü o, markette çaktırmadan aldığı bir iki poşetin verdiği “küçük” hazza bayılır. 25 kuruşluk poşete varana kadar ne kazıklar atıldı… Geçen ay 56 TL ödediğim internete bu ay 110 TL ödedim. Bunu herkes ödüyor ama tv’lerde, reklamlarda internete zam yapılmadığı şeklinde geçen cümlelere bakıp da ortalığı birbirine katmıyor. Son bir yılda burada yapılan zamlar, haksızlıklar Fransa’da olsaydı kızıl sosyalist devrim olurdu. Kaldı ki dünyanın her yerinde paralıdır poşetler yani bu uygulama kimsenin şapkasından çıkardığı bir tavşan değildir. Ciddi, bilinçli ve sürekliliği olan bir protesto olsa ben de katılacağım ama bunun iki gün sonra geyiğe evrileceğinden neredeyse emindim. Bir de hep öne sürdüğüm bir şey var: Ak Parti esas itibarıyla bir ideoloji partisidir… Poşet üreticilerini ihya etmek işin özü olamaz bana göre.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Aceto Blog Kapandı

49800236_1462614147207482_3449475684970266624_n

Yazılarımla başınızın belası veya hayatınızın renklerinden biri olduğumu düşünüyorsanız, her iki durumda da bunu Aceto Blog’a borçluyuz…

Kimdir, nedir Aceto Blog?

Şu anda Sabah gazetesinde spor yazarlığı, Bein Digiturk’te de futbol yorumculuğu yapan Bülent Timurlenk’in blogudur.

2006 yılında başlattığı Aceto Blog’da artık yazmayacağını, yakın zamanda Twitter üzerinden duyurdu. Blogun adı biraz uzun: acetobalsamico.blogspot.com Aceto Balsamico bir İtalyan sosu ve blog yazmaya başlamayı düşündüğünde masada ondan varmış. Sonra ismi uzun olunca acetoblog.com adını almıştı. Şu anda o adres kapalı ama blogspot adresi açık. Kendisini kısaca “Aceto” denirdi.

İtalyan dili ve edebiyatı mezunu olan Timurlenk, daha önce çeşitli dergi ve gazetelerde spor yazarlığı yapmıştı. Bir de Galatasaray kulübünde birtakım görevler icra etti.

Blog çok meşhur oldu çünkü çok iyiydi. Bloglar, SM terör örgütü yani Facebook, Twitter ve Instagram, ortaya çıkmadan önce ortalığı kasıp kavuruyorlardı.

Ana akım medyada yer bulamayan ama oldukça nitelikli insanlar blog yazmaya başladılar. Ben Aceto’yu takip ederdim en çok… Flying Dutchman başlığıyla yazarlık yapan Fırat Topal’ı da takip ederdim. Hatta kendisiyle, şu anda olmayan ve aslında varken de var olmayan Sol gazetesi için bir röportaj yapmıştım. Borges adıyla yazarlık yapan, çoklukla Alman futboluyla ilgili yazan ve sıklıkla bunalım, bohem takılan yazarı da takip ederdim. Hatta o yazar da sonra Digiturk yorumcusu oldu. Bence iyi yapamıyor yorumculuğu, yazarlığı çok daha iyi.

Aceto blogu açtıktan bir yıl sonra kendisinden haberim oldu. 15 Eylül 2008 yılında da sinema üzerine blogumu oluşturdum. marlonbarando.blogspot.com adresi üzerinden sinema yazmaya başladım. Toplamda 20 takipçiye ulaşmıştım. Takipçi iki, üç ayda bir geliyordu ve biz yeni takipçi gelince arkadaşlarla rakı masası kurup, olayı kutluyorduk. Ben, tadı çok kötü olan o şeyi içmiyordum tabi…

Disiplinli bir şekilde yazmama rağmen büyük bir popülarite elde edemedim. Şimdi baktığımda çok da iyi yazmıyormuşum. Bir kere paragraf atmıyordum ki skandal! Ayrıca yazım yanlışları gırlaymış…

Sonra 2011 yılında aktif siyasete başladım. Artık sadece sinema yazmak istemiyordum ve yeni bir blog açtım. boyunegme.blogspot.com. Orada da karışık mevzulardan bir dolu yazı yazdım.

Sonra Facebook ve diğer terör örgütü SM enstrümanları hayatımıza girdi. Artık bloglar işlevsiz olmaya başladılar. Özellikle Twitter çok kolay ve ucuz bir okuma olanağı, düşünce açıklama olanağı sunmaya başladı. Popülarite de getirdi birçok insana. İnsanın popülarite için yapmayacağı şey yoktur…

Benim hayatımda da değişiklikler oldu. Sinema eskisi kadar hayatımda yer almamaya başladı. Boyun Eğme iddiasının altını dolduramamaya başladım. Aktif siyaseti bıraktım fakat yazma hevesi geçmek bilmiyordu. Dokuz yaşımdan beridir olan bir şeydi bu. Facebook üzerinden geyik muhabbeti ve çok boyutlu kültürel hizmet sunan yazılar yazmaya başladım. Popülarite o zaman geldi işte. Tanımadığım/tanımadığım bir sürü insan bana olumlu dönütlerde bulundular.

İşte böyle… Yazılarımla hayatınızda iyi veya kötü bir şekilde varsam bunu Bülent Timurlenk’e borçluyuz.

Peki, onlara ne oldu?

Hepsi Twitter’a geçtiler ve eskisi gibi nitleikli üretimler yapamamaya başladılar. Veya daha az… Takipçilerin zihinsel dünyalarını bloglar değil SM dolduruyor artık. Oysa o bloglardaki nielikli ve uzun yazıları SM’de göremiyoruz. Okuma tembelliği denen şey SM sayesinde daha da arttı. Saçma sapan şeyler okuma oranı da arttı. SM mutlaka hayatımıza yararlı şeyler soktu, bunları görmezden gelemeyiz ama götürdükleri daha fazla. Hatta epeyce fazla, bu yüzden terör örgütü…

Nitelikli blogların olduğu ve bizim onları takip ettiğimiz yılları özlüyorum. SM’nin allah belasını versin!

Teşekkürler Aceto ve diğerleri… Hayatıma çok büyük katkı sundunuz…

Sabah paylaştığım görsel, onun blogunda kullanılan ikon gibi bir şeydi.

Yazmaya devam ama önümüzdeki yıllar neleri değiştirecek bilemiyoruz. Bunları da seve seve kabul edeceğiz.

Ah kimselerin dermanı yok uzun yazıları okumaya… Edip Süreyyya

Alakasız Not: Bazen geyik muhabbeti olsun diye Iphone’un yapay zekası Siri’ye küfür ederim. Melo hemen devreye girer ve arayı düzeltmeye çalışır: Aslında onu demek istemedi Siri, kusurumuza bakma olur mu?

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Tipik Emekli Davranışları

umut-sarikaya-saklama-kabi

*Sürekli Facebook üzerinden “sırtından hançerlenmiş insan” kepsi paylaşırlar ve altına da “Anlayana…” yazarlar.

*Bütün ücretsiz market servis saatlerini ve güzergahlarını ezbere bilirler.

*Erkekleri (varsa) saçlarını tarakla tarar.

*Ek gösterge, 93 Harbi, idadi, istidatlı, malumatfuruş, yayık, müstantik, mültezim gibi tuhaf kelimeler bilirler.

*Ruhi Su ve Mahsuni Şerif’in sazı kötü çaldığını onlara kabul ettirebilecek birisi yoktur.

*Ne kadar hayranı olurlarsa olsunlar Tayyip Erdoğan’a “Sayın Cumhurbaşkanımız” değil “Tayyip” derler.

*Kirada beş dükkan, altı daireleri olsa bile sürekli geçim sıkıntısından şikayet ederler. Pazardaki her şeyin fiyatını takip ederler ama oy tercihlerini asla değiştirmezler.

*Facebook profil fotosu olarak vesikalık kullanırlar.

*Whatsapp profil fotosu kullanmazlar.

*Yeryüzünde dar kıyafet giyen bir emekli yoktur.

*Efes Ekstra içerler.

*Sinek kaydı tıraştan asla vazgeçmezler. İyi insan olmanın temel gereğidir o.

*Hava durumunu ölümüne takip ederler.

*Cepli dayı tişörtü üstü bol cepli, bej yelek giyerler. Çok sayıdaki bu cepler, o kişinin meşgul ve önemli bir insan olduğunu sembolize eder. Kafaya da kep takarlar. Çorap üstü sandalet ıskalanamaz.

*Büyük baş hayvana mal derler.

*Komplo teorisi üreten tarih kitaplarına inanırlar.

*Facebook’ta canlı yayın başlattıkları zaman videoyu dik başlatıp sonra yana alırlar ve yayın izlenilmez olur.

*Kadınları için hayattaki en değerli şey beleşten var edilmiş saklama kaplarıdır.

*Biz istediğimiz kadar bunları yazalım, çizelim onların kendi gündemleri, kendi modaları, kendi geçmeyen modaları, kendi yaşam alışkanlıkları vardır. Yanlış anlaşılmasın insanın değişmeyeceğini kesinlikle savunmuyorum.

Bu bir mizah yazısıydı.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

2018 Seyahatleri ve İzlenimleri

1913703_1920x1080

Geçen sene bu zamanlar “2017 Seyahatleri” başlıklı bir yazı yazmıştım… Gorki Hayırsever’le “seyahatleri” mi “seyahatları” mı şeklinde bir tartışma yaptık az önce ve seyahatleri’ne karar verdik…

Neyse dönelim seyahatlere… 2017’de 33 şehir gezdiğimi ve bir daha bu sayının yarısına bile erişemeyeceğimi yazmışım. Yanılmışım! Bu sene 32 yapmışım çünkü bu sene acayip, acayip şeyler oldu…

Fakat bir daha bu sayının yarısına erişemeyeceğim kesin gibi bir şey çünkü TR bitti sayılır. 14 şehir kaldı. Avrupa başkentleri neredeyse bitti… Neyse yapacak bir şey yok. Seyahat etmeyi çok severim. Tarih sırasına göre, bakalım nerelere gitmişim:

Berlin, Kırşehir, Nevşehir, Dubrovnik, Kotor, Bartın, Karabük, Sakarya, Taraklı, Göynük, Ankara, Kalecik, Kütahya, Uşak, Aydın, Muğla, Isparta, Burdur, Niğde, Karaman, Adana, Tarsus, Osmaniye, Kahramanmaraş, Adıyaman, Kilis, Diyarbakır, Mardin, Midyat, Gaziantep, Şanlıurfa, Batman.

Şimdi her birinden bir, iki cümleyle bahsetmek istiyorum:

Berlin: Dünyanın en önemli üç, beş şehrinden biri.

Kırşehir: Dünyanın en önemli üç, beş şehrinden biri değil. İç Anadolu’nun en “solcu” şehri yani CHP’nin %10’dan fazla oy aldığı tek kasaba.

Nevşehir: Türkiye’nin en sağcı şehirlerinden. Bir daha gidersem ayıplasınlar beni. Nevşehir merkez için bunu diyorum, yoksa Kapadokya’ya her hafta sonu gidebilirim.

Dubrovnik: Melo’yla gerçekleştirdiğimiz ilk yurt dışı deneyimiydi. Dünyanın en güzel şehirlerinden biridir. Old town demek Dubrovnik demektir.

Kotor: Karadağ’da muhteşem bir doğa içerisinde kalan bu hoş şehre günübirlik otobüsle gitmiştik. Denk gelirseniz kaçırmayın. Enerji biriktirin çünkü tepeye çıkmalısınız.

Bartın: Çok yağmurlu bir günde gittik ama güzel bir havada da saatlerce gezilmeyi hak eden bir şehir.

Karabük: Sıfır tarihi eserli şehre hala gidemedim. Kahverengi tabelalı bilmem kimin türbesi orayı sıfır tarihi eserli şehir olmaktan kurtarıyor. Safranbolu’ya her hafta sonu gidebilirim.

Sakarya: Taraklı’ya giderken uğrayıp, Köfteci Mustafa’da köfte yemiştik. Muhteşem doğanın ortasında riyakarlar mekanı. Yaşam tarzı ve oy tercihleri açısından söylüyorum bunu.

Taraklı: Sakarya’nın bu ilçesi, eski Ankara-İstanbul yolu üzerinde yer alan ve birbirlerine çok benzeyen Göynük, Mudurnu, Beypazarı, Ayaş gibi tarihi kasabalardan. TT Net’in reklamlarında görünen “Mümkünlü” kasabası burasıdır.

Göynük: İstanbul’dan günübirlik kültür turu için Taraklı-Göynük çok iyi bir seçenek olacaktır. Taraklı’da bir saat geçirdikten sonra hemen 20 dakika ilerisindeki Göynük’e gidiniz ve en az Safranbolu kadar güzel ve etkileyici bu yerde saatler geçirin. Vaktiniz varsa veya Taraklı’yı pas geçerek Göynük’ün yakınındaki güzel gölleri de ziyaret edebilirsiniz.

Ankara: Ailemi görmek için her sene oraya giderim. Sevmem orayı ama net… Çünkü dünyada otobüsünde muavin olan tek şehir Ankara’dır. Ay çiçek yağına “zeytinyağı” derler. Dünyada hala porno sineması olan tek şehir Ankara’dır. Pardon İzmir’de de vardı…

Kalecik: Tarihte Küçük Mısır olarak bilinen bu yer, Ankara’dan günübirlik yapılacak bir kültür gezisi için fena değil. Tabi bunları yazarken gitmeden önce araştırma yapacağınızı veya benim albümlerime bakacağınızı hesaba katıyorum. Hiçbir yere ön araştırma yapılmadan gidilmez. Çok büyük bir hatadır.

Kütahya: Ege Bölgesi’nde bir Yozgat ama Aizanoi’ye sahip olduğu için çok şanslı.

Uşak: Gitmeye gerek yok.

Aydın: Çok severim Aydın’ı ve Aydın’da büyümüş olanları. Tarihi eser açısından inanılmaz zengin.

Muğla: Muğla’nın ilçelerine gitmiştim ama merkezine ilk defa gittim ve gitmeye gerek yok diyorum.

Isparta: Gitmeye gerek yok. Ana caddede, önce bir bisiklet yolu planlamışlar, sonra vazgeçmişler.

Burdur: Gorki Hayırsever aslında Safyon’un Bardıklı kasabasındandır ama Dürbürde büyümüştür. Gitmeye gerek yok, pardon müzesi çok iyi.

Niğde: Gitmeye gerek yok. Niğde’yi seveyim. Öyle şehir mi olur?

Karaman: Karaman’da sosyalizm var… Yani caddeler çok geniş. Konya’ya hiç benzemeyen bir yer.

Adana: Kültür gezisi için çok iyi. Yani bambaşka bir bölge insanını tanımak istiyorsanız gidebilirsiniz. Kebaplar ve şalgam muhteşem. Ama İstanbul’daki Adana Ocakbaşı’nın onlardan aşağı kalır yanı yok bana göre.

Tarsus: İlçe kültür gezisi için harika. Orada yediğim humus hayatımda yediğim en güzel şeylerden biriydi. Teşekkürler başkanım. Bu arada kültür gezisi yapılabilecek ve benim ilerleyen zamanlarda seyahat planlarım içerisinde yer alan ilçeler şunlardır: Sivrihisar, Beyşehir, Niksar, Vize, Nallıhan, Ahlat, İskenderun, Datça, Kaş, Alanya, Merzifon…

Osmaniye: Gitmeye gerek yok.

Kahramanmaraş: “Gitme Maraş’a, şerefinle yaşa…” Bölgelerle ilgili argo ve ırkçı deyimlerle ilgilenirim. Her deyimle ilgilendiğim gibi… Maraş’a gitmek için sebepler yok değil. Müzedeki fil örneğin. Veya Çürük Evde içtiğim “küçük” yani dünyanın en iyi kelle paça çorbası… Isdırırım.

Adıyaman: Tırt bir şehir merkezi. Çiğ köfteleri çok iyi ama. Bir de Nemrut Dağı Milli Parkı orada yer alıyor. Her hafta sonu Nemrut’a gidebilirim.

Kilis: Gitmeye gerek yok.

Diyarbakır: Rahatlıkla yaşanabilecek bir şehir. Mükemmel. TR ana akım insanı yaşayamaz ama…

Mardin: Ege Akdeniz hariç Anadolu top 1’im Kars’tı. Mardin ve Gaziantep’ten sonra ilerleyen günlerde hazırlayacağım, “Baran Doğan Şehirler Ölçeği”nde bir numaranın hangisi olacağı belli değil.

Midyat: Mardin’in özeti. Vaktiniz azsa gitmeye gerek yok.

Gaziantep: Dedim ya, bir numaraya oturabilir. Üçler Lahmacun’da yediğim şey hayatımda yediğim en güzel şeylerden biriydi.

Şanlıurfa: Kültür turu için harika bir şehir. Göbeklitepe hala aklımda.

Batman: Şehir merkezinde kahverengi tabela olarak “Müze” yazıyor. O da olmasa gidip, görülecek hiçbir şeyi yok. Hasankeyf ise…

Böyle… 2015 yılında başlattığım tüm TR’yi gezme projemde 14 il kaldı. Sonra tekrara ve ayrıntıya kayacağım. Önümüzdeki dönemde bakalım neler olacak? İki hafta sonra gerçekleşecek Mısır seyahatimizle (bu kelimenin yazılışı beni yoruyor) yeni ama fakir bir dönemi açıyoruz… İyi günler.

Seyahat, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Çok İyi Bir Roman!

DI95YLsWsAATTid.jpg

Orhan Pamuk’a göre, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” adlı romanı Türk edebiyatının en iyi romanıymış…

Kitaba böyle bir unvan verebilecek kadar yetkin değilim ama onu çok beğendiğimi söyleyebilirim. Çok iyi romanlarda olan şey oldu, yani dışarıdayken aklım ondaydı. Eve gidip bir an önce kitaba gömülmek istiyordum. İki, üç sene önce Vedat Türkali’nin “Bir Gün Tek Başına” adlı romanını okurken bu duyguyu yaşamıştım…

Kısa bir zaman sonra aynı yazarın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı romanını da okuyacağım. Yıllardır çok tavsiye aldım bu romanla ilgili ve heyecanla kitaba başlayacağım o anı bekliyorum.

Kitabı incelemeye başlayalım…

Önce kitabı üslup açısından ele almak istiyorum. Yani, nasıl desem… Çok iyi! Tanpınar dile oldukça hakim ve dili akıcı bir şekilde kullanma becerisi üst düzeyde. Şiire önem verdiği ve de aynı zamanda iyi bir şair olduğu için şiirsel bir dil kullanmış. Bazı paragrafları, paragraf olmaktan çıkarıp, cümlelerini alt alta yazarsanız bir şiir elde etmiş olursunuz. Şiir sevenlere, bu anlamda duyurulur… Kitapta müzik de adeta bir karakter gibi işlev gördüğü için, ritmik ve melodik bir dili var da denebilir. Özellikle karşılıklı konuşmalarda sanki bir ritm var ve kitabın o andaki ruhsal durumuna göre bir şarkı sözü başlaması metni melodik bir metin kılıyor.

Sanatçıların doğuştan sahip olduğu bazı yetenekleri vardır. Bunlar, daha birikimli ve tecrübeli oldukları oranda bir nebze geliştirilebilirler ama yoktan var edilemezler. Çok büyük oranda da geliştirilemezler. Bir romancının dil kullanma yeteneği öncelikle “olmak” zorundadır. Bu yetenek Ahmet Hamdi Tanpınar’da oldukça gelişkin bir şekilde vardır diyebiliriz rahatlıkla.

Kitabın iç çözümlemeleri çok başarılı. Bence bu roman siyasal ve tarihi bir belge olmaktan önce, bir psikolojik eserdir. Freudyen analizlere olanak sağlayan, varoluş sorunsalını da ele alan bir romandır. Toplumsal bir varlık olarak insan olmanın yükü, yaşamı anlamlandırmak gibi müthiş zorlu bir iş romanın ilgi alanlarından.

Peki, bu roma neyi anlatıyor?

1949 yılında yazılan bu roman 1938-39 yıllarında geçiyor. Edebiyat fakültesinde asistan olan Mümtaz ve kendisinden iki yaş büyük çocuklu dul kadın Nuran’ın aşkı, romanın başlıca ilgi alanı. Mümtaz’ın amcasının oğlu İhsan ve ilerleyen bölümlerde ortaya çıkan Nuran’ın fakülteden arkadaşı Suat romanın diğer önemli karakterleri.

Romanın merkezinde Mümtaz var gibi görünüyor ama aslında roman bu dört karaktere de eğiliyor ve bana göre İhsan’la Mümtaz’ı eşitliyor. Yani aslında ikisi aynı karakter gibi. İhsan’ın romanda Mümtaz’dan daha çok tiradı var ve bizler bunları rahatlıkla Mümtaz’a atfedebiliriz.

Konu kısaca bu ama bu özet çok eksik kalacaktır.

Kitabın toplumsal planda nereye oturduğunu ele alalım:

Daha önce hakkında yazılar yazdığım “Kiralık Konak” ve “Yaban”la bir tematik ortaklığı var romanın. Sık sık yazılarımda bahsettiğim, 200 yıldır devam eden ve Türkiye siyasetin en önemli gündem maddesi olan Batılılaşma/Yaşam Tarzı krizinin çıktısıdır bu roman da… Yıllar geçmiştir, bu sürede önemli, çok önemli dönüşümler yaşanmıştır ve “aydınımız” yine bu krizin merkezinde yani İstanbul’da düşünceden düşünceye savrulmaktadır. Bu sefer onu kendi iç dünyasına daha çok dalarken görüyoruz yalnız. Hakkı Celis ve Ahmet Cemal kadar kendinden ve yapmak istediklerinden emin olmayan bu “aydın” doğuyu ve batıyı ne yapacağını bilemez bir halde, TR halkından daha çok bir bütün olarak insanı sorguluyor ve materyalizm ve nihilizm gibi seleflerinin pek bulaşmadığı limanlarda seyrediyor…

Batıdan kopmak, eski sembollere geri dönmek gibi bir düşüncesi hiç yok ama doğu düşünce yapısında da bir güncellemenin, bir dönüşümün elzem olduğunu düşünüyor. Bunun nasıl yapılacağını tam olarak bilemiyor ama… Bunun çok heveslisi de değil yani hayatının merkezinde bu yok… O yıllardaki şok dalgasının behemehâl destekçisi değil yalnız… Devrim fikrine karşı oldukça mesafeli. Bu yüzdendir ki Tanpınar muhafazakâr bir yayınevi olan Dergah Yayınevi’nin ilgisini çekmiş.

Bu insanlar Tanpınar’a pragmatist yaklaşıyorlar. O dönemdeki devrim dalgasının ideolojik bir neferi olmadığı için (Yakup Kadri’nin tersi yani), uygulamalara karşı mesafeli olduğu için kendisini parlatıyorlar. Oysa romanı okuyunca görüyoruz ki sağcı/muhafazakâr/dinci ideolojinin tüylerini diken diken edebilecek bir yaşam tarzı mevcut Tanpınar evreninde. O sadece “Bir şeyler olmalı ama nasıl olmalı?” diye düşünüyor. Sağcılar ise onun yaklaşımını “Bunlar olmamalı!” diye tercüme edip TR’nin düşünsel atmosferine virüs niyetiyle salıyorlar. Evet, bir virüstür ama işte bu tavır bal gibi bir şark kurnazlığıdır…

Romanın adı “Huzur” ama bu ironik bir başlık. İngilizce “restlessness” veya “unrest” diye bir kelime vardır. Romanda huzur değil işte bu “unrest” vardır. Batılılaşma slash yaşam tarzı krizinin ortaya çıkardığı “huzursuzluklar”, hoşnutsuzluklar ve belirsizlikler romanda karşımıza çıkıyor. 30’lu yıllar herhalde bu krizin zirve anı olsa gerek. En önemli adımlar o dönemde atıldı. “Kiralık Konak” zaten İstanbul’da geçiyordu, “Yaban” Anadolu’da geçiyordu ama kahramanı İstanbul’da var olan, orada siyaset yapan biriydi. “Huzur” da İstanbul’da geçiyor ve 10 yıllık kısa bir sürede buradaki toplumsal yaşam çok hızlı ve çok büyük ölçekte, şok dalgası şeklinde değişti. 1934 yılında, sekiz ay da olsa radyolarda klasik Türk musikisi yasaklandı örneğin… İstanbul’daki o 100 bin kişi diyelim, bu dönemde şok üstüne şok yaşadı. Kimisi hırpalandı, kimisi heyecanlandı. İşte ortaya çıkan fotoğrafı “Huzur” romanında görebiliyoruz.

Karakterleri incelersek de romanın insan ruhunda ne tip keşiflere çıktığını görebiliriz…

Öncelikle Mümtaz’la başlayalım: Kısa özette de değindim, Mümtaz’ı ele alırken onun İhsan’la geliştirdiği ruh ortaklığının, ruh ikizliğinin altını çizmeliyiz. İhsan’dan sık sık duyduğumuz tiradların altına imza olarak Mümtaz’ın adını da yazabiliriz. Yani Mümtaz bu düşüncelere itiraz etmezdi ama bunları İhsan kadar hararetli bir şekilde savunmazdı da…

Mümtaz’da kendisinden önceki “aydınlardan” (neden aydın kelimesini zırt pırt tırnak içerisine alıyorum çünkü bunların tam anlamıyla aydın olduklarını düşünmüyorum) biraz farklı olan özellikleri var. Kendisini basbayağı materyalist bir insan olarak görüyoruz. Açıkça tanrı mefhumuyla hesaplaştığını öğrenemiyoruz (bunu mahallenin delisi Suat’tan öğreniyoruz) ancak bazı pasajlarda tanrı mefhumuyla ve idealizmle sorunlu olduğunu anlıyoruz. Aferin! Yer yer nihilizme vardığını da görüyoruz Mümtaz’ın. Dünya savaşlarından sonra nihilizmde yükselişler görülür. TR’de pek izlerini görmeyiz ama 1929 Buhranı’nın da nihilizmin yükselişinde etkisi vardır. Bir şeyleri değiştirmek, dönüştürmek veya bir şeyleri tüm boyutlarıyla ortaya koymak konusunda çok da istekli, hevesli ve kararlı görmüyoruz Mümtaz’ı. Net değil. Her konuda çelişik bir yapısı var. Özellikle aşk konusunda…

AŞK

“Huzur” bir aşk romanı mıdır? Uzunca süredir bilgisayarımın başında bu soruya bakıyorum demek ki net bir şekilde cevap veremiyorum ben. Evet, romanın en önemli iki karakteri bir ilişki yaşıyor ve biz neler yaşadıklarını, neler hissettiklerini okuyoruz ama Mümtaz’la Nuran’ın ön kabullerden azade yakınlaşması pek bir yere yerleştirmeye müsait değil. En baştan beri bu yaşadıklarının tarif etmesi güç bir şey olduğunun farkındayız. Sebebi de Mümtaz’ın ruhsal dünyasında yer alan, temeli ve doğrultusu sağlam olmayan unsurlar. Bu anormal ruhsal yapı çok yanlış bir şey yapıyor: Bir bireyi hayatın merkezine koyuyor. Veya öyle görünüyor, belki de aslında o kadar bağlı değil ona. Bir yerde, Nuran’daki güzelliğin kendisindeki ölüm takıntısı yenen bir şey olduğundan, yani onu yaşamın zaferi olarak gördüğünden bahsediyor. Yani, Nuran da o da birbirlerine dönemsel ve işlevsel yaklaşıyorlar. İngilizcede “rebound girl/boy” diye bir kavram pardon mefhum vardır. Yani, yıpratıcı bir ilişkiden çıkan kişinin biraz kendisine gelebilmek için çok da üzerinde düşünmeden birisiyle bir ilişkiye girmesi kastedilir. Re- ön eki tekrar anlamına geliyor ben de o eki atıyorum ve Mümtaz için Nuran bir “bound girl” pozisyonundadır diyorum çünkü hayatında daha önce yaşamla bu kadar sıkı bağlar kurmasını sağlayacak bir unsur olmamıştır. Kendisini bu kadar yaşıyor hissetmemiştir hiçbir zaman. Bu anlamda biraz bencilce bir şey oluyor Mümtaz’ınki ve de böyle bir aydından ülkeyi kurtarmasını bekleyemeyiz. Çok bilgili ve görgülü olduğu için toplumun ortalamasından oldukça ileride ama herhangi bir konuda harekete geçmek için motivasyon sahibi değil.

Ama aşk aşktır. Cinsel dürtüler herkeste (aseksüel olmayan herkeste) vardır. Nuran’da olanlar nedir? Hiçbir şeye tam olarak kendisini kaptıramadığı bilgisi verilen Nuran, Mümtaz’da ne bulmuştur? En başta onu beğenmiştir. İlgisini çekmiştir. Fakat başka insanların etkisi altında kalmaya çok meyilli olan Nuran karakteri güçlü bir kadın değildir. Bir kadınla bir erkeğin yaşayabileceği en büyük gerilimlerden “biri” evlenme/evlenmeme gerilimidir. Bu gerilimi hiç hissetmeden ilişki yaşamaya devam eden çift var mıdır? Çok azdır. Maddi durumları iyi olmalıdır, çok düşünen iki insan olmalıdırlar, mutlaka çevrelerince ayrıksı/bulaşılmaması gereken kişiler olmalıdırlar. Bir çift evlenmemeyi başarabilir ama bu gerilimi yaşamamaları çok zordur. Nuran’la Mümtaz’ın yaşadığı evlenme/evlenmeme gerilimi ilişkilerini çok etkiliyor. Mümtaz en baştan beri bunu bir garantör olarak görüyor. Ne için? Nuran’ı çok sevdiği için mi? Hayır, bu ilişki kendisine hayatı boyunca sahip olmadığı iç barışı sağladığı için… Nuran da en sonunda evlenme kararını alıyor. Mümtaz’ı çok sevdiğinden dolayı onu kaybetme riskini minimuma getirmek için alınmamıştır bu karar. Üzerine gelen herkesi susturmak içindir bu hamle. Aslında Mümtaz’la beraberken kendisi gibi olamamasına, onun kendisini dizayn etme çabalarına karşı hiç de iyi duygular beslememektedir. İlişkisizlik bir yüktür, buhran sebebidir (aseksüel değilse) ama ilişki içinde olmak da faturaya eklemeler yapar.

Romanda çok vurgulanmıyor da boşanmış ve çocuklu bir kadın olmanın zorluklarından bahsetmemiz gerekecektir. Böyle bir kadının ilişki yaşaması ne kadar mümkündür? Bu yazıyı okuyanlar arasında böyle olanlar varsa onları üzmek niyetinde olmadığımı söylemek isterim ama böyle bir kadının yaşamı çok zor olmalıdır. Hele ki ekonomik olarak iyi durumda değilse… Toplumun (erkeklerin) böyle kadınlara bakış açısı malum (kolay lokma)… Kadının ailesinin bakış açısı da malum (bir an önce kurtulmak gereken yani evlendirilmesi gereken bir yük, mümkünse eski kocasıyla)… Her şeyden önce çocuğun duyguları, düşünceleri, beklentileri çok büyük önem arz etmektedir. Yine her zamanki gibi ihale kadına kalıyor. Aynı durumdaki bir erkeğin her şeye baştan başlaması çok kolay olabilecekken kadının artık ölene kadar sırtında taşıyacağı yükleri vardır.

HODBİN SUAT

Kitabın sonlarına doğru Suat adlı bir karakter ortaya çıkıyor. Tam bir provokatör! Bir sanat eserinde, bir karakter aracılığıyla, gerilim unsurunun bu kadar ani, yoğun ve başarılı bir şekilde kullanılması örneği azdır. Bu bölüm SPOILER içerir!!! Dostoyevksi’yi çok sevdiğini deklare eden Mümtaz’da bir Dostoyevski karakteri özelliklerini çok fazla görmeyiz. Bu görev Suat’a verilmiş olmalı zira romanda insanın karanlık tarafını temsil eden karakter Suat’tır. Dostoyevski’ye göre o kötücüldür, bir şeyi elde etmek için her şeyi yapabilir. “The Silence of the Lambs”de bir cümle vardır: “He covets.” “Covet” yani imrenerek bakmak. İnsanın karanlık tarafında bu vardır. Benzerinin sahip olduğu şeye imrenerek bakar. Bir hodbin tahribat yaratmak için harekete geçer. Ondan her türlü fenalık beklenmelidir zaten sık sık yapar da bu fenalıkları. Nuran’a aşk mektubu yazmadan bir ay öncesine kadar onu düşünmediğini öğrendiğimiz Suat, Mümtaz’la olan ilişkisini öğrenince, tahribat yaratmak için kollarını sıvıyor. Amacı sadece tahribat yaratmaktır. İnsanları sarsmadan, onları yıkmadan onlarla diyaloga geçemeyen biridir Suat. Çünkü hodbin olmak bunu gerektirir! Fakat bunu inanılmaz bir şekilde yapıyor. Yani olduğunuz yere çivileniyorsunuz. Kendisini tatmin edecek kadar büyük bir tahribat yapamayan Suat, kendisinin Mümtaz’ın evinde asarak tahribatın en büyüğünü yapıyor. Bir insanın diğer insanlara karşı bu kadar büyük fenalıklar tasavvur etmesi ancak Dostoyevski’de görülebilecek şeylerdir. Yetmiyor öldükten sonra da ikilinin peşini bırakmıyor. Bir kurgusal eserde bu kadar büyük bir provokasyon görmemiştim. Suat hamlesi çok yaratıcı bir hamle olmuş Tanpınar adına. Yüzlerce sayfa boyunca işlediği felsefik ve psikanalitik alt metinleri Suat sayesinde geçerli kılmış oluyor. Tek kelimeyle bravo! Bu romanın evrenine adım atıp da Suat karakterini ömrü boyunca unutmayacak insan sayısı azdır diye düşünüyorum…

Romanda iki karakter olarak İstanbul ve musikiden de bahsetmeliyiz. Gerçekten de bu ikisi adeta bir karakter gibi işlev görüyorlar. Sık sık sahneye çıkıp seyircilere rol kesiyorlar. Bu ikisini romanda psikolojik yansımalardan ziyade, daha çok, toplumsal fon olarak görüyoruz. Batılılaşma slash yaşam tarzı krizinin en önemli hareket alanlarındandır bu ikisi. Özellikle de İstanbul… Herkesin ve her şeyin sembolü, yansıması vardır orada. Musiki tarih oldu da, İstanbul’daki melezlik hala da devam etmiyor mu? Tayyip Erdoğan “600 senedir bizim olan şehirde bize yabancı muamelesi yapanlar var.” derken haklı değil midir? Kimindir İstanbul? Kim onu diğerine bırakmak ister? İdeolojik mücadelelerin dışında da İstanbul’un bir doğal yapısı, dönüşümü vardır. Bir karakter olarak İstanbul, Mümtaz ve Nuran’a bu açıdan da ayna tutar. Çiftimiz ve İstanbul arasındaki etkileşim Tanpınar tarafından oldukça estetik bir şekilde aktarılır. Ağızda uzun süre güzel bir tat bırakan bir yiyecek gibidir bu bölümler…

Çok iyi bir roman…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Bergama’yla İlgili Her Şey

Fotoğraf albümü ve açıklamalar için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın