Poşetin Paralı Olmasıyla İlgili Düşüncelerirm

49578033_1457356044399959_8275914887150960640_n

Sorum şu: Türkiye halkında bir; hakkını arama, haksız uygulamalara karşı protestolar üretme geleneği var mıdır? Bence yoktur. Bu olmadığı gibi, bunu yapan sınırlı sayıdaki onurlu insana terörist muamelesi yapmaktan da geri durmaz o. Vaziyetin böyle olduğuna katılıyorsanız devam edebiliriz: Ne oldu da poşetlerin paralı olması birkaç gün SM’de protesto edildi? Daha doğrusu birkaç gün boyunca bütün musibetlerin kaynağı olarak görüldü ama iki gün sonra bir geyik muhabbeti nesnesine dönüştü… Bence bu toplumun en büyük sorunlarından biri olan ciddiyetsizlik devreye girdi. Bir de üç kağıtçılık devreye girdi çünkü o, markette çaktırmadan aldığı bir iki poşetin verdiği “küçük” hazza bayılır. 25 kuruşluk poşete varana kadar ne kazıklar atıldı… Geçen ay 56 TL ödediğim internete bu ay 110 TL ödedim. Bunu herkes ödüyor ama tv’lerde, reklamlarda internete zam yapılmadığı şeklinde geçen cümlelere bakıp da ortalığı birbirine katmıyor. Son bir yılda burada yapılan zamlar, haksızlıklar Fransa’da olsaydı kızıl sosyalist devrim olurdu. Kaldı ki dünyanın her yerinde paralıdır poşetler yani bu uygulama kimsenin şapkasından çıkardığı bir tavşan değildir. Ciddi, bilinçli ve sürekliliği olan bir protesto olsa ben de katılacağım ama bunun iki gün sonra geyiğe evrileceğinden neredeyse emindim. Bir de hep öne sürdüğüm bir şey var: Ak Parti esas itibarıyla bir ideoloji partisidir… Poşet üreticilerini ihya etmek işin özü olamaz bana göre.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Aceto Blog Kapandı

49800236_1462614147207482_3449475684970266624_n

Yazılarımla başınızın belası veya hayatınızın renklerinden biri olduğumu düşünüyorsanız, her iki durumda da bunu Aceto Blog’a borçluyuz…

Kimdir, nedir Aceto Blog?

Şu anda Sabah gazetesinde spor yazarlığı, Bein Digiturk’te de futbol yorumculuğu yapan Bülent Timurlenk’in blogudur.

2006 yılında başlattığı Aceto Blog’da artık yazmayacağını, yakın zamanda Twitter üzerinden duyurdu. Blogun adı biraz uzun: acetobalsamico.blogspot.com Aceto Balsamico bir İtalyan sosu ve blog yazmaya başlamayı düşündüğünde masada ondan varmış. Sonra ismi uzun olunca acetoblog.com adını almıştı. Şu anda o adres kapalı ama blogspot adresi açık. Kendisini kısaca “Aceto” denirdi.

İtalyan dili ve edebiyatı mezunu olan Timurlenk, daha önce çeşitli dergi ve gazetelerde spor yazarlığı yapmıştı. Bir de Galatasaray kulübünde birtakım görevler icra etti.

Blog çok meşhur oldu çünkü çok iyiydi. Bloglar, SM terör örgütü yani Facebook, Twitter ve Instagram, ortaya çıkmadan önce ortalığı kasıp kavuruyorlardı.

Ana akım medyada yer bulamayan ama oldukça nitelikli insanlar blog yazmaya başladılar. Ben Aceto’yu takip ederdim en çok… Flying Dutchman başlığıyla yazarlık yapan Fırat Topal’ı da takip ederdim. Hatta kendisiyle, şu anda olmayan ve aslında varken de var olmayan Sol gazetesi için bir röportaj yapmıştım. Borges adıyla yazarlık yapan, çoklukla Alman futboluyla ilgili yazan ve sıklıkla bunalım, bohem takılan yazarı da takip ederdim. Hatta o yazar da sonra Digiturk yorumcusu oldu. Bence iyi yapamıyor yorumculuğu, yazarlığı çok daha iyi.

Aceto blogu açtıktan bir yıl sonra kendisinden haberim oldu. 15 Eylül 2008 yılında da sinema üzerine blogumu oluşturdum. marlonbarando.blogspot.com adresi üzerinden sinema yazmaya başladım. Toplamda 20 takipçiye ulaşmıştım. Takipçi iki, üç ayda bir geliyordu ve biz yeni takipçi gelince arkadaşlarla rakı masası kurup, olayı kutluyorduk. Ben, tadı çok kötü olan o şeyi içmiyordum tabi…

Disiplinli bir şekilde yazmama rağmen büyük bir popülarite elde edemedim. Şimdi baktığımda çok da iyi yazmıyormuşum. Bir kere paragraf atmıyordum ki skandal! Ayrıca yazım yanlışları gırlaymış…

Sonra 2011 yılında aktif siyasete başladım. Artık sadece sinema yazmak istemiyordum ve yeni bir blog açtım. boyunegme.blogspot.com. Orada da karışık mevzulardan bir dolu yazı yazdım.

Sonra Facebook ve diğer terör örgütü SM enstrümanları hayatımıza girdi. Artık bloglar işlevsiz olmaya başladılar. Özellikle Twitter çok kolay ve ucuz bir okuma olanağı, düşünce açıklama olanağı sunmaya başladı. Popülarite de getirdi birçok insana. İnsanın popülarite için yapmayacağı şey yoktur…

Benim hayatımda da değişiklikler oldu. Sinema eskisi kadar hayatımda yer almamaya başladı. Boyun Eğme iddiasının altını dolduramamaya başladım. Aktif siyaseti bıraktım fakat yazma hevesi geçmek bilmiyordu. Dokuz yaşımdan beridir olan bir şeydi bu. Facebook üzerinden geyik muhabbeti ve çok boyutlu kültürel hizmet sunan yazılar yazmaya başladım. Popülarite o zaman geldi işte. Tanımadığım/tanımadığım bir sürü insan bana olumlu dönütlerde bulundular.

İşte böyle… Yazılarımla hayatınızda iyi veya kötü bir şekilde varsam bunu Bülent Timurlenk’e borçluyuz.

Peki, onlara ne oldu?

Hepsi Twitter’a geçtiler ve eskisi gibi nitleikli üretimler yapamamaya başladılar. Veya daha az… Takipçilerin zihinsel dünyalarını bloglar değil SM dolduruyor artık. Oysa o bloglardaki nielikli ve uzun yazıları SM’de göremiyoruz. Okuma tembelliği denen şey SM sayesinde daha da arttı. Saçma sapan şeyler okuma oranı da arttı. SM mutlaka hayatımıza yararlı şeyler soktu, bunları görmezden gelemeyiz ama götürdükleri daha fazla. Hatta epeyce fazla, bu yüzden terör örgütü…

Nitelikli blogların olduğu ve bizim onları takip ettiğimiz yılları özlüyorum. SM’nin allah belasını versin!

Teşekkürler Aceto ve diğerleri… Hayatıma çok büyük katkı sundunuz…

Sabah paylaştığım görsel, onun blogunda kullanılan ikon gibi bir şeydi.

Yazmaya devam ama önümüzdeki yıllar neleri değiştirecek bilemiyoruz. Bunları da seve seve kabul edeceğiz.

Ah kimselerin dermanı yok uzun yazıları okumaya… Edip Süreyyya

Alakasız Not: Bazen geyik muhabbeti olsun diye Iphone’un yapay zekası Siri’ye küfür ederim. Melo hemen devreye girer ve arayı düzeltmeye çalışır: Aslında onu demek istemedi Siri, kusurumuza bakma olur mu?

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Tipik Emekli Davranışları

umut-sarikaya-saklama-kabi

*Sürekli Facebook üzerinden “sırtından hançerlenmiş insan” kepsi paylaşırlar ve altına da “Anlayana…” yazarlar.

*Bütün ücretsiz market servis saatlerini ve güzergahlarını ezbere bilirler.

*Erkekleri (varsa) saçlarını tarakla tarar.

*Ek gösterge, 93 Harbi, idadi, istidatlı, malumatfuruş, yayık, müstantik, mültezim gibi tuhaf kelimeler bilirler.

*Ruhi Su ve Mahsuni Şerif’in sazı kötü çaldığını onlara kabul ettirebilecek birisi yoktur.

*Ne kadar hayranı olurlarsa olsunlar Tayyip Erdoğan’a “Sayın Cumhurbaşkanımız” değil “Tayyip” derler.

*Kirada beş dükkan, altı daireleri olsa bile sürekli geçim sıkıntısından şikayet ederler. Pazardaki her şeyin fiyatını takip ederler ama oy tercihlerini asla değiştirmezler.

*Facebook profil fotosu olarak vesikalık kullanırlar.

*Whatsapp profil fotosu kullanmazlar.

*Yeryüzünde dar kıyafet giyen bir emekli yoktur.

*Efes Ekstra içerler.

*Sinek kaydı tıraştan asla vazgeçmezler. İyi insan olmanın temel gereğidir o.

*Hava durumunu ölümüne takip ederler.

*Cepli dayı tişörtü üstü bol cepli, bej yelek giyerler. Çok sayıdaki bu cepler, o kişinin meşgul ve önemli bir insan olduğunu sembolize eder. Kafaya da kep takarlar. Çorap üstü sandalet ıskalanamaz.

*Büyük baş hayvana mal derler.

*Komplo teorisi üreten tarih kitaplarına inanırlar.

*Facebook’ta canlı yayın başlattıkları zaman videoyu dik başlatıp sonra yana alırlar ve yayın izlenilmez olur.

*Kadınları için hayattaki en değerli şey beleşten var edilmiş saklama kaplarıdır.

*Biz istediğimiz kadar bunları yazalım, çizelim onların kendi gündemleri, kendi modaları, kendi geçmeyen modaları, kendi yaşam alışkanlıkları vardır. Yanlış anlaşılmasın insanın değişmeyeceğini kesinlikle savunmuyorum.

Bu bir mizah yazısıydı.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

2018 Seyahatleri ve İzlenimleri

1913703_1920x1080

Geçen sene bu zamanlar “2017 Seyahatleri” başlıklı bir yazı yazmıştım… Gorki Hayırsever’le “seyahatleri” mi “seyahatları” mı şeklinde bir tartışma yaptık az önce ve seyahatleri’ne karar verdik…

Neyse dönelim seyahatlere… 2017’de 33 şehir gezdiğimi ve bir daha bu sayının yarısına bile erişemeyeceğimi yazmışım. Yanılmışım! Bu sene 32 yapmışım çünkü bu sene acayip, acayip şeyler oldu…

Fakat bir daha bu sayının yarısına erişemeyeceğim kesin gibi bir şey çünkü TR bitti sayılır. 14 şehir kaldı. Avrupa başkentleri neredeyse bitti… Neyse yapacak bir şey yok. Seyahat etmeyi çok severim. Tarih sırasına göre, bakalım nerelere gitmişim:

Berlin, Kırşehir, Nevşehir, Dubrovnik, Kotor, Bartın, Karabük, Sakarya, Taraklı, Göynük, Ankara, Kalecik, Kütahya, Uşak, Aydın, Muğla, Isparta, Burdur, Niğde, Karaman, Adana, Tarsus, Osmaniye, Kahramanmaraş, Adıyaman, Kilis, Diyarbakır, Mardin, Midyat, Gaziantep, Şanlıurfa, Batman.

Şimdi her birinden bir, iki cümleyle bahsetmek istiyorum:

Berlin: Dünyanın en önemli üç, beş şehrinden biri.

Kırşehir: Dünyanın en önemli üç, beş şehrinden biri değil. İç Anadolu’nun en “solcu” şehri yani CHP’nin %10’dan fazla oy aldığı tek kasaba.

Nevşehir: Türkiye’nin en sağcı şehirlerinden. Bir daha gidersem ayıplasınlar beni. Nevşehir merkez için bunu diyorum, yoksa Kapadokya’ya her hafta sonu gidebilirim.

Dubrovnik: Melo’yla gerçekleştirdiğimiz ilk yurt dışı deneyimiydi. Dünyanın en güzel şehirlerinden biridir. Old town demek Dubrovnik demektir.

Kotor: Karadağ’da muhteşem bir doğa içerisinde kalan bu hoş şehre günübirlik otobüsle gitmiştik. Denk gelirseniz kaçırmayın. Enerji biriktirin çünkü tepeye çıkmalısınız.

Bartın: Çok yağmurlu bir günde gittik ama güzel bir havada da saatlerce gezilmeyi hak eden bir şehir.

Karabük: Sıfır tarihi eserli şehre hala gidemedim. Kahverengi tabelalı bilmem kimin türbesi orayı sıfır tarihi eserli şehir olmaktan kurtarıyor. Safranbolu’ya her hafta sonu gidebilirim.

Sakarya: Taraklı’ya giderken uğrayıp, Köfteci Mustafa’da köfte yemiştik. Muhteşem doğanın ortasında riyakarlar mekanı. Yaşam tarzı ve oy tercihleri açısından söylüyorum bunu.

Taraklı: Sakarya’nın bu ilçesi, eski Ankara-İstanbul yolu üzerinde yer alan ve birbirlerine çok benzeyen Göynük, Mudurnu, Beypazarı, Ayaş gibi tarihi kasabalardan. TT Net’in reklamlarında görünen “Mümkünlü” kasabası burasıdır.

Göynük: İstanbul’dan günübirlik kültür turu için Taraklı-Göynük çok iyi bir seçenek olacaktır. Taraklı’da bir saat geçirdikten sonra hemen 20 dakika ilerisindeki Göynük’e gidiniz ve en az Safranbolu kadar güzel ve etkileyici bu yerde saatler geçirin. Vaktiniz varsa veya Taraklı’yı pas geçerek Göynük’ün yakınındaki güzel gölleri de ziyaret edebilirsiniz.

Ankara: Ailemi görmek için her sene oraya giderim. Sevmem orayı ama net… Çünkü dünyada otobüsünde muavin olan tek şehir Ankara’dır. Ay çiçek yağına “zeytinyağı” derler. Dünyada hala porno sineması olan tek şehir Ankara’dır. Pardon İzmir’de de vardı…

Kalecik: Tarihte Küçük Mısır olarak bilinen bu yer, Ankara’dan günübirlik yapılacak bir kültür gezisi için fena değil. Tabi bunları yazarken gitmeden önce araştırma yapacağınızı veya benim albümlerime bakacağınızı hesaba katıyorum. Hiçbir yere ön araştırma yapılmadan gidilmez. Çok büyük bir hatadır.

Kütahya: Ege Bölgesi’nde bir Yozgat ama Aizanoi’ye sahip olduğu için çok şanslı.

Uşak: Gitmeye gerek yok.

Aydın: Çok severim Aydın’ı ve Aydın’da büyümüş olanları. Tarihi eser açısından inanılmaz zengin.

Muğla: Muğla’nın ilçelerine gitmiştim ama merkezine ilk defa gittim ve gitmeye gerek yok diyorum.

Isparta: Gitmeye gerek yok. Ana caddede, önce bir bisiklet yolu planlamışlar, sonra vazgeçmişler.

Burdur: Gorki Hayırsever aslında Safyon’un Bardıklı kasabasındandır ama Dürbürde büyümüştür. Gitmeye gerek yok, pardon müzesi çok iyi.

Niğde: Gitmeye gerek yok. Niğde’yi seveyim. Öyle şehir mi olur?

Karaman: Karaman’da sosyalizm var… Yani caddeler çok geniş. Konya’ya hiç benzemeyen bir yer.

Adana: Kültür gezisi için çok iyi. Yani bambaşka bir bölge insanını tanımak istiyorsanız gidebilirsiniz. Kebaplar ve şalgam muhteşem. Ama İstanbul’daki Adana Ocakbaşı’nın onlardan aşağı kalır yanı yok bana göre.

Tarsus: İlçe kültür gezisi için harika. Orada yediğim humus hayatımda yediğim en güzel şeylerden biriydi. Teşekkürler başkanım. Bu arada kültür gezisi yapılabilecek ve benim ilerleyen zamanlarda seyahat planlarım içerisinde yer alan ilçeler şunlardır: Sivrihisar, Beyşehir, Niksar, Vize, Nallıhan, Ahlat, İskenderun, Datça, Kaş, Alanya, Merzifon…

Osmaniye: Gitmeye gerek yok.

Kahramanmaraş: “Gitme Maraş’a, şerefinle yaşa…” Bölgelerle ilgili argo ve ırkçı deyimlerle ilgilenirim. Her deyimle ilgilendiğim gibi… Maraş’a gitmek için sebepler yok değil. Müzedeki fil örneğin. Veya Çürük Evde içtiğim “küçük” yani dünyanın en iyi kelle paça çorbası… Isdırırım.

Adıyaman: Tırt bir şehir merkezi. Çiğ köfteleri çok iyi ama. Bir de Nemrut Dağı Milli Parkı orada yer alıyor. Her hafta sonu Nemrut’a gidebilirim.

Kilis: Gitmeye gerek yok.

Diyarbakır: Rahatlıkla yaşanabilecek bir şehir. Mükemmel. TR ana akım insanı yaşayamaz ama…

Mardin: Ege Akdeniz hariç Anadolu top 1’im Kars’tı. Mardin ve Gaziantep’ten sonra ilerleyen günlerde hazırlayacağım, “Baran Doğan Şehirler Ölçeği”nde bir numaranın hangisi olacağı belli değil.

Midyat: Mardin’in özeti. Vaktiniz azsa gitmeye gerek yok.

Gaziantep: Dedim ya, bir numaraya oturabilir. Üçler Lahmacun’da yediğim şey hayatımda yediğim en güzel şeylerden biriydi.

Şanlıurfa: Kültür turu için harika bir şehir. Göbeklitepe hala aklımda.

Batman: Şehir merkezinde kahverengi tabela olarak “Müze” yazıyor. O da olmasa gidip, görülecek hiçbir şeyi yok. Hasankeyf ise…

Böyle… 2015 yılında başlattığım tüm TR’yi gezme projemde 14 il kaldı. Sonra tekrara ve ayrıntıya kayacağım. Önümüzdeki dönemde bakalım neler olacak? İki hafta sonra gerçekleşecek Mısır seyahatimizle (bu kelimenin yazılışı beni yoruyor) yeni ama fakir bir dönemi açıyoruz… İyi günler.

Seyahat, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Çok İyi Bir Roman!

DI95YLsWsAATTid.jpg

Orhan Pamuk’a göre, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” adlı romanı Türk edebiyatının en iyi romanıymış…

Kitaba böyle bir unvan verebilecek kadar yetkin değilim ama onu çok beğendiğimi söyleyebilirim. Çok iyi romanlarda olan şey oldu, yani dışarıdayken aklım ondaydı. Eve gidip bir an önce kitaba gömülmek istiyordum. İki, üç sene önce Vedat Türkali’nin “Bir Gün Tek Başına” adlı romanını okurken bu duyguyu yaşamıştım…

Kısa bir zaman sonra aynı yazarın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı romanını da okuyacağım. Yıllardır çok tavsiye aldım bu romanla ilgili ve heyecanla kitaba başlayacağım o anı bekliyorum.

Kitabı incelemeye başlayalım…

Önce kitabı üslup açısından ele almak istiyorum. Yani, nasıl desem… Çok iyi! Tanpınar dile oldukça hakim ve dili akıcı bir şekilde kullanma becerisi üst düzeyde. Şiire önem verdiği ve de aynı zamanda iyi bir şair olduğu için şiirsel bir dil kullanmış. Bazı paragrafları, paragraf olmaktan çıkarıp, cümlelerini alt alta yazarsanız bir şiir elde etmiş olursunuz. Şiir sevenlere, bu anlamda duyurulur… Kitapta müzik de adeta bir karakter gibi işlev gördüğü için, ritmik ve melodik bir dili var da denebilir. Özellikle karşılıklı konuşmalarda sanki bir ritm var ve kitabın o andaki ruhsal durumuna göre bir şarkı sözü başlaması metni melodik bir metin kılıyor.

Sanatçıların doğuştan sahip olduğu bazı yetenekleri vardır. Bunlar, daha birikimli ve tecrübeli oldukları oranda bir nebze geliştirilebilirler ama yoktan var edilemezler. Çok büyük oranda da geliştirilemezler. Bir romancının dil kullanma yeteneği öncelikle “olmak” zorundadır. Bu yetenek Ahmet Hamdi Tanpınar’da oldukça gelişkin bir şekilde vardır diyebiliriz rahatlıkla.

Kitabın iç çözümlemeleri çok başarılı. Bence bu roman siyasal ve tarihi bir belge olmaktan önce, bir psikolojik eserdir. Freudyen analizlere olanak sağlayan, varoluş sorunsalını da ele alan bir romandır. Toplumsal bir varlık olarak insan olmanın yükü, yaşamı anlamlandırmak gibi müthiş zorlu bir iş romanın ilgi alanlarından.

Peki, bu roma neyi anlatıyor?

1949 yılında yazılan bu roman 1938-39 yıllarında geçiyor. Edebiyat fakültesinde asistan olan Mümtaz ve kendisinden iki yaş büyük çocuklu dul kadın Nuran’ın aşkı, romanın başlıca ilgi alanı. Mümtaz’ın amcasının oğlu İhsan ve ilerleyen bölümlerde ortaya çıkan Nuran’ın fakülteden arkadaşı Suat romanın diğer önemli karakterleri.

Romanın merkezinde Mümtaz var gibi görünüyor ama aslında roman bu dört karaktere de eğiliyor ve bana göre İhsan’la Mümtaz’ı eşitliyor. Yani aslında ikisi aynı karakter gibi. İhsan’ın romanda Mümtaz’dan daha çok tiradı var ve bizler bunları rahatlıkla Mümtaz’a atfedebiliriz.

Konu kısaca bu ama bu özet çok eksik kalacaktır.

Kitabın toplumsal planda nereye oturduğunu ele alalım:

Daha önce hakkında yazılar yazdığım “Kiralık Konak” ve “Yaban”la bir tematik ortaklığı var romanın. Sık sık yazılarımda bahsettiğim, 200 yıldır devam eden ve Türkiye siyasetin en önemli gündem maddesi olan Batılılaşma/Yaşam Tarzı krizinin çıktısıdır bu roman da… Yıllar geçmiştir, bu sürede önemli, çok önemli dönüşümler yaşanmıştır ve “aydınımız” yine bu krizin merkezinde yani İstanbul’da düşünceden düşünceye savrulmaktadır. Bu sefer onu kendi iç dünyasına daha çok dalarken görüyoruz yalnız. Hakkı Celis ve Ahmet Cemal kadar kendinden ve yapmak istediklerinden emin olmayan bu “aydın” doğuyu ve batıyı ne yapacağını bilemez bir halde, TR halkından daha çok bir bütün olarak insanı sorguluyor ve materyalizm ve nihilizm gibi seleflerinin pek bulaşmadığı limanlarda seyrediyor…

Batıdan kopmak, eski sembollere geri dönmek gibi bir düşüncesi hiç yok ama doğu düşünce yapısında da bir güncellemenin, bir dönüşümün elzem olduğunu düşünüyor. Bunun nasıl yapılacağını tam olarak bilemiyor ama… Bunun çok heveslisi de değil yani hayatının merkezinde bu yok… O yıllardaki şok dalgasının behemehâl destekçisi değil yalnız… Devrim fikrine karşı oldukça mesafeli. Bu yüzdendir ki Tanpınar muhafazakâr bir yayınevi olan Dergah Yayınevi’nin ilgisini çekmiş.

Bu insanlar Tanpınar’a pragmatist yaklaşıyorlar. O dönemdeki devrim dalgasının ideolojik bir neferi olmadığı için (Yakup Kadri’nin tersi yani), uygulamalara karşı mesafeli olduğu için kendisini parlatıyorlar. Oysa romanı okuyunca görüyoruz ki sağcı/muhafazakâr/dinci ideolojinin tüylerini diken diken edebilecek bir yaşam tarzı mevcut Tanpınar evreninde. O sadece “Bir şeyler olmalı ama nasıl olmalı?” diye düşünüyor. Sağcılar ise onun yaklaşımını “Bunlar olmamalı!” diye tercüme edip TR’nin düşünsel atmosferine virüs niyetiyle salıyorlar. Evet, bir virüstür ama işte bu tavır bal gibi bir şark kurnazlığıdır…

Romanın adı “Huzur” ama bu ironik bir başlık. İngilizce “restlessness” veya “unrest” diye bir kelime vardır. Romanda huzur değil işte bu “unrest” vardır. Batılılaşma slash yaşam tarzı krizinin ortaya çıkardığı “huzursuzluklar”, hoşnutsuzluklar ve belirsizlikler romanda karşımıza çıkıyor. 30’lu yıllar herhalde bu krizin zirve anı olsa gerek. En önemli adımlar o dönemde atıldı. “Kiralık Konak” zaten İstanbul’da geçiyordu, “Yaban” Anadolu’da geçiyordu ama kahramanı İstanbul’da var olan, orada siyaset yapan biriydi. “Huzur” da İstanbul’da geçiyor ve 10 yıllık kısa bir sürede buradaki toplumsal yaşam çok hızlı ve çok büyük ölçekte, şok dalgası şeklinde değişti. 1934 yılında, sekiz ay da olsa radyolarda klasik Türk musikisi yasaklandı örneğin… İstanbul’daki o 100 bin kişi diyelim, bu dönemde şok üstüne şok yaşadı. Kimisi hırpalandı, kimisi heyecanlandı. İşte ortaya çıkan fotoğrafı “Huzur” romanında görebiliyoruz.

Karakterleri incelersek de romanın insan ruhunda ne tip keşiflere çıktığını görebiliriz…

Öncelikle Mümtaz’la başlayalım: Kısa özette de değindim, Mümtaz’ı ele alırken onun İhsan’la geliştirdiği ruh ortaklığının, ruh ikizliğinin altını çizmeliyiz. İhsan’dan sık sık duyduğumuz tiradların altına imza olarak Mümtaz’ın adını da yazabiliriz. Yani Mümtaz bu düşüncelere itiraz etmezdi ama bunları İhsan kadar hararetli bir şekilde savunmazdı da…

Mümtaz’da kendisinden önceki “aydınlardan” (neden aydın kelimesini zırt pırt tırnak içerisine alıyorum çünkü bunların tam anlamıyla aydın olduklarını düşünmüyorum) biraz farklı olan özellikleri var. Kendisini basbayağı materyalist bir insan olarak görüyoruz. Açıkça tanrı mefhumuyla hesaplaştığını öğrenemiyoruz (bunu mahallenin delisi Suat’tan öğreniyoruz) ancak bazı pasajlarda tanrı mefhumuyla ve idealizmle sorunlu olduğunu anlıyoruz. Aferin! Yer yer nihilizme vardığını da görüyoruz Mümtaz’ın. Dünya savaşlarından sonra nihilizmde yükselişler görülür. TR’de pek izlerini görmeyiz ama 1929 Buhranı’nın da nihilizmin yükselişinde etkisi vardır. Bir şeyleri değiştirmek, dönüştürmek veya bir şeyleri tüm boyutlarıyla ortaya koymak konusunda çok da istekli, hevesli ve kararlı görmüyoruz Mümtaz’ı. Net değil. Her konuda çelişik bir yapısı var. Özellikle aşk konusunda…

AŞK

“Huzur” bir aşk romanı mıdır? Uzunca süredir bilgisayarımın başında bu soruya bakıyorum demek ki net bir şekilde cevap veremiyorum ben. Evet, romanın en önemli iki karakteri bir ilişki yaşıyor ve biz neler yaşadıklarını, neler hissettiklerini okuyoruz ama Mümtaz’la Nuran’ın ön kabullerden azade yakınlaşması pek bir yere yerleştirmeye müsait değil. En baştan beri bu yaşadıklarının tarif etmesi güç bir şey olduğunun farkındayız. Sebebi de Mümtaz’ın ruhsal dünyasında yer alan, temeli ve doğrultusu sağlam olmayan unsurlar. Bu anormal ruhsal yapı çok yanlış bir şey yapıyor: Bir bireyi hayatın merkezine koyuyor. Veya öyle görünüyor, belki de aslında o kadar bağlı değil ona. Bir yerde, Nuran’daki güzelliğin kendisindeki ölüm takıntısı yenen bir şey olduğundan, yani onu yaşamın zaferi olarak gördüğünden bahsediyor. Yani, Nuran da o da birbirlerine dönemsel ve işlevsel yaklaşıyorlar. İngilizcede “rebound girl/boy” diye bir kavram pardon mefhum vardır. Yani, yıpratıcı bir ilişkiden çıkan kişinin biraz kendisine gelebilmek için çok da üzerinde düşünmeden birisiyle bir ilişkiye girmesi kastedilir. Re- ön eki tekrar anlamına geliyor ben de o eki atıyorum ve Mümtaz için Nuran bir “bound girl” pozisyonundadır diyorum çünkü hayatında daha önce yaşamla bu kadar sıkı bağlar kurmasını sağlayacak bir unsur olmamıştır. Kendisini bu kadar yaşıyor hissetmemiştir hiçbir zaman. Bu anlamda biraz bencilce bir şey oluyor Mümtaz’ınki ve de böyle bir aydından ülkeyi kurtarmasını bekleyemeyiz. Çok bilgili ve görgülü olduğu için toplumun ortalamasından oldukça ileride ama herhangi bir konuda harekete geçmek için motivasyon sahibi değil.

Ama aşk aşktır. Cinsel dürtüler herkeste (aseksüel olmayan herkeste) vardır. Nuran’da olanlar nedir? Hiçbir şeye tam olarak kendisini kaptıramadığı bilgisi verilen Nuran, Mümtaz’da ne bulmuştur? En başta onu beğenmiştir. İlgisini çekmiştir. Fakat başka insanların etkisi altında kalmaya çok meyilli olan Nuran karakteri güçlü bir kadın değildir. Bir kadınla bir erkeğin yaşayabileceği en büyük gerilimlerden “biri” evlenme/evlenmeme gerilimidir. Bu gerilimi hiç hissetmeden ilişki yaşamaya devam eden çift var mıdır? Çok azdır. Maddi durumları iyi olmalıdır, çok düşünen iki insan olmalıdırlar, mutlaka çevrelerince ayrıksı/bulaşılmaması gereken kişiler olmalıdırlar. Bir çift evlenmemeyi başarabilir ama bu gerilimi yaşamamaları çok zordur. Nuran’la Mümtaz’ın yaşadığı evlenme/evlenmeme gerilimi ilişkilerini çok etkiliyor. Mümtaz en baştan beri bunu bir garantör olarak görüyor. Ne için? Nuran’ı çok sevdiği için mi? Hayır, bu ilişki kendisine hayatı boyunca sahip olmadığı iç barışı sağladığı için… Nuran da en sonunda evlenme kararını alıyor. Mümtaz’ı çok sevdiğinden dolayı onu kaybetme riskini minimuma getirmek için alınmamıştır bu karar. Üzerine gelen herkesi susturmak içindir bu hamle. Aslında Mümtaz’la beraberken kendisi gibi olamamasına, onun kendisini dizayn etme çabalarına karşı hiç de iyi duygular beslememektedir. İlişkisizlik bir yüktür, buhran sebebidir (aseksüel değilse) ama ilişki içinde olmak da faturaya eklemeler yapar.

Romanda çok vurgulanmıyor da boşanmış ve çocuklu bir kadın olmanın zorluklarından bahsetmemiz gerekecektir. Böyle bir kadının ilişki yaşaması ne kadar mümkündür? Bu yazıyı okuyanlar arasında böyle olanlar varsa onları üzmek niyetinde olmadığımı söylemek isterim ama böyle bir kadının yaşamı çok zor olmalıdır. Hele ki ekonomik olarak iyi durumda değilse… Toplumun (erkeklerin) böyle kadınlara bakış açısı malum (kolay lokma)… Kadının ailesinin bakış açısı da malum (bir an önce kurtulmak gereken yani evlendirilmesi gereken bir yük, mümkünse eski kocasıyla)… Her şeyden önce çocuğun duyguları, düşünceleri, beklentileri çok büyük önem arz etmektedir. Yine her zamanki gibi ihale kadına kalıyor. Aynı durumdaki bir erkeğin her şeye baştan başlaması çok kolay olabilecekken kadının artık ölene kadar sırtında taşıyacağı yükleri vardır.

HODBİN SUAT

Kitabın sonlarına doğru Suat adlı bir karakter ortaya çıkıyor. Tam bir provokatör! Bir sanat eserinde, bir karakter aracılığıyla, gerilim unsurunun bu kadar ani, yoğun ve başarılı bir şekilde kullanılması örneği azdır. Bu bölüm SPOILER içerir!!! Dostoyevksi’yi çok sevdiğini deklare eden Mümtaz’da bir Dostoyevski karakteri özelliklerini çok fazla görmeyiz. Bu görev Suat’a verilmiş olmalı zira romanda insanın karanlık tarafını temsil eden karakter Suat’tır. Dostoyevski’ye göre o kötücüldür, bir şeyi elde etmek için her şeyi yapabilir. “The Silence of the Lambs”de bir cümle vardır: “He covets.” “Covet” yani imrenerek bakmak. İnsanın karanlık tarafında bu vardır. Benzerinin sahip olduğu şeye imrenerek bakar. Bir hodbin tahribat yaratmak için harekete geçer. Ondan her türlü fenalık beklenmelidir zaten sık sık yapar da bu fenalıkları. Nuran’a aşk mektubu yazmadan bir ay öncesine kadar onu düşünmediğini öğrendiğimiz Suat, Mümtaz’la olan ilişkisini öğrenince, tahribat yaratmak için kollarını sıvıyor. Amacı sadece tahribat yaratmaktır. İnsanları sarsmadan, onları yıkmadan onlarla diyaloga geçemeyen biridir Suat. Çünkü hodbin olmak bunu gerektirir! Fakat bunu inanılmaz bir şekilde yapıyor. Yani olduğunuz yere çivileniyorsunuz. Kendisini tatmin edecek kadar büyük bir tahribat yapamayan Suat, kendisinin Mümtaz’ın evinde asarak tahribatın en büyüğünü yapıyor. Bir insanın diğer insanlara karşı bu kadar büyük fenalıklar tasavvur etmesi ancak Dostoyevski’de görülebilecek şeylerdir. Yetmiyor öldükten sonra da ikilinin peşini bırakmıyor. Bir kurgusal eserde bu kadar büyük bir provokasyon görmemiştim. Suat hamlesi çok yaratıcı bir hamle olmuş Tanpınar adına. Yüzlerce sayfa boyunca işlediği felsefik ve psikanalitik alt metinleri Suat sayesinde geçerli kılmış oluyor. Tek kelimeyle bravo! Bu romanın evrenine adım atıp da Suat karakterini ömrü boyunca unutmayacak insan sayısı azdır diye düşünüyorum…

Romanda iki karakter olarak İstanbul ve musikiden de bahsetmeliyiz. Gerçekten de bu ikisi adeta bir karakter gibi işlev görüyorlar. Sık sık sahneye çıkıp seyircilere rol kesiyorlar. Bu ikisini romanda psikolojik yansımalardan ziyade, daha çok, toplumsal fon olarak görüyoruz. Batılılaşma slash yaşam tarzı krizinin en önemli hareket alanlarındandır bu ikisi. Özellikle de İstanbul… Herkesin ve her şeyin sembolü, yansıması vardır orada. Musiki tarih oldu da, İstanbul’daki melezlik hala da devam etmiyor mu? Tayyip Erdoğan “600 senedir bizim olan şehirde bize yabancı muamelesi yapanlar var.” derken haklı değil midir? Kimindir İstanbul? Kim onu diğerine bırakmak ister? İdeolojik mücadelelerin dışında da İstanbul’un bir doğal yapısı, dönüşümü vardır. Bir karakter olarak İstanbul, Mümtaz ve Nuran’a bu açıdan da ayna tutar. Çiftimiz ve İstanbul arasındaki etkileşim Tanpınar tarafından oldukça estetik bir şekilde aktarılır. Ağızda uzun süre güzel bir tat bırakan bir yiyecek gibidir bu bölümler…

Çok iyi bir roman…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Bergama’yla İlgili Her Şey

Fotoğraf albümü ve açıklamalar için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

O sene bu sene mi?

5b0ee7e6ae298b43cc1c8faf

İngiltere futbolunun en başarılı takımı hangisidir?

Birçok insan bu soruya “Manchester United” şeklinde cevap verecektir ve haksız olmayacaktır.

Ancak bu soru 2011 yılının Nisan ayında sorulmuş olsaydı rahatlıkla “ManU” cevabı verilemezdi. O tarihte en çok şampiyon olmuş takım hala Liverpool’du. Üstelik de son şampiyonluğunu 1990 yılında kazanmış olmasına rağmen…

Evet, Liverpool o tarihte hala İngiltere’nin en çok şampiyon olmuş takımıydı ve bugün de olduğu gibi, dünyanın da en önemli takımlarından biriydi.

Liverpool’un 18 şampiyonluğu var. Manchester United şu anda 20 şampiyonluğa sahiptir.

Manchester United, daha doğrusu Alex Ferguson 2011 yılında 19 yapıp Liverpool’u geçti. 2013 yılında da 20 yaparak işleri garanti altına aldığını düşündü ve emekli oldu. O tarihte 72 yaşında olan Ferguson’un tam olarak neden emekli olduğunu bilmiyoruz gerçi. Yaşlılık da olabilir ama kendisinde var olduğu ima edilen Liverpool nefretinin gereğini yerine getirmişti.

Bir sene sonra yani 2014’te Liverpool hiç olmadığı kadar şampiyonluğa yaklaşmıştı ama çok trajik bir şekilde şampiyonluğu City’ye verdiler.

Üç hafta kalmıştı ve müthiş bir form tutturan Liverpool herkesi yeniyordu. Gerard da çok formdaydı. Soyunma odasında oyuncular “Gerard için!” sloganıyla maça çıkıyorlardı çünkü futbolun son bayrak adamlarından biri olan Gerard birçok cazip teklifi Liverpool aşkı için reddetmişti. Rüyası takımıyla bir şampiyonluk yaşamaktı.

Üç hafta kala iddiasız Chelsea vardı karşılarında. Top son adam olan Gerard’a geldi, onun da ayağı kaydı ve top Demba Ba’nın önüne düştü. Çok acıklı bir andı. İçimiz acıdı. Sonra City şampiyon oldu.

Liverpool her sene ilk maçlarda iyi skorlar alınca futbol severler “O sene bu sene mi?” diye içlerinden geçirirler. 1990’dan beri şampiyon olamıyorlar çünkü ama büyüklükleri hala kendisini hissettiriyor.

O sene bu sene mi?

Hiç bu kadar yaklaşmamışlardı aslında…

27 Aralık itibariyle canavar City’nin yedi puan önünde Liverpool ve çok iyi bir ivme kazandılar.

City’nin tüm rekorları kırarak şampiyon olacakları düşünülürken iki, üç haftada saçmaladılar ve zaten sürekli kazanan Liverpool birden yedi puan öne geçti. Açıkçası hepimiz City’nin şubat gibi şampiyonluğunu ilan edeceğini düşünüyorduk…

Yedi puan… Bu hafta Arsenal deplasmanında kaybederse bile oraya dört puan önde gidecek Liverpool.

Ve 3 Ocak’ta kuyruğun danası kopacak. Arsenal’e yenilmez de oraya yedi point farkla giderse, çok büyük ihtimalle o sene bu senedir…

Gerçi büyük ihtimalle o sene bu sene…

Altı puan geride olan Tottenham’ı saymayarak Gorki Hayırsever’in tepkisini üzerimize çekmeye de hazırız.

Muhammed Salah önderliğinde çok iyi oynayan Liverpool şampiyon olsun istiyoruz. Futbolda istediğiniz bir şey varsa maçları daha bir zevkle izliyorsunuz.

Çok heyecanlı… Takipteyiz.

 

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Küçük Uyanığı Ele Alan Roman

1654053_727694574032780_8108989207616692223_n

Woody Allen’ın “Small Time Crooks” adında bir filmi vardır. Yazımın başlığını bu filmin adından ilham alarak koydum. Birebir çevirisi nasıl yapılır bilemiyorum. “Crooks” sahtekar, dolandırıcı demek. “Small time” ise küçük çaplı vurgun gibi bir şey. Yani büyük bir emek gerektirmeyen, parlak zekaya ihtiyaç duyulmadan yapılan küçük sahtekarlıklar… Şu son cümleyle Türk köylüsünü anlatmaya başlamış bulunuyoruz…

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban” adlı romanını okudum. Tıpkı “Kiralık Konak”ta olduğu gibi, bu romanı da bir tarihi belge olarak değerlendirdim. 1932 yılında yazılan bu roman 1918-1922 yılları arasında Eskişehir bölgesindeki bir köyde geçiyor. Romanın geçtiği dönemle, gerçekte yazılmış olduğu dönemi vurgulamak önemli. Buraya geleceğiz…

Şükrü Erbaş’ın “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” adlı bir şiiri vardır. Vurucu bir şiirdir. Köylüleri “eleştirir” mi? Hayır, onları gömer. Tıpkı bu roman gibi. Bu roman akıllara bu şiiri getiriyor. Bakalım bakalım nasıl ve neden eleştiriyor, pardon gömüyor?

Bu kitabı iki açıdan ele alacağım: Önce aydın/toplum dilemması (çelişki, ikilik) sonra da köylülük üzerinden…

Bakış açımı yazayım mı? Aydınla homo ortalamus arasındaki açı hiçbir zaman kapanmayacaktır. Bu açının kapanması için herkesin aydın yapacak bir toplumsal düzen elzemdir. Köylüleri tek tek birey olarak öldürmemek gerektiğini düşünüyorum ama “köylülüğü” öldürmek gerektiğini, ondan hiçbir halt olmayacağını; mevcut haliyle onun, güzel şeylerin oluşmasının önündeki en önemli engellerden biri olduğunu düşünüyorum. Hatta açıkça allah belasını versin köylülüğün!

O küçük uyanık (crook who is after small time scoops bu arada Woody Allen’ın bir de ‘Scoop’ adlı filmi vardır, scoop yani cukka) milletin efendisi değil milletin başının belasıdır bana göre…

AYDIN/TOPLUM ÇATIŞMASI

Ortalama ölümcüldür… Ne öne sürdük, aydın ile homo ortalamus arasında her zaman bir açı olmak zorundadır. Ve bu açı her toplumda da aynı değildir. Bazı toplumlarda bu açı daha kısadır. Batı Avrupa, Amerika, Kanada, İskandinavya, Avustralya ve Japonya kümesine bir isim bulmam lazım. Bu toplumlarda bu açı daha kısadır. Türkiye’de ise uçurum denebilecek bir fark vardır. Evet, Türkiye topluma çok niteliksizdir. Bununla birlikte, ciddi etik problemleri vardır.

Kusura bakmayın, ben riyakar olamadım. Bu benim öne sürdüğüm düşünceyi herkes yüksek sesle dile getiremez. Ona inansa bile siyasal pozisyonları itibariyle dile getiremeyecek kimseler vardır. Veya yaşama umutlarını kaybetmemek adına dile getiremeyebilirler. Anlayışlı olmak lazım o insanlara karşı, riyakar da ağır olur ama ben bu yolu tercih ediyorum ve Türkiye toplumunu hiç beğenmediğimi açık sözlülükle ifade etmek istiyorum. Tekrar ediyorum, geri bir toplum artı ciddi etik problemleri var.

HANGİ AYDIN?

Burada aydından kastedilen şey önemlidir. Genel olarak bir aydın tarifi ve tartışması yapmaya niyetim yok. Kısaca televizyonda SM’de gördüklerini yutmayan biridir aydın. Ama sadece yutmamak yetmez… Bunun arka planını oluşturabilecek kadar okumalar, zihinsel faaliyetler, sorgulamalar yapmış olmak da elzemdir bana göre. O malumatların peşine düşmüş, onlar için emek vermiş ve onları edinmiş olmayı ben önemli buluyorum. Yoksa, doğduğu aile gereği, örneğin iktidar cephesinin öne sürdüğü şeylere inanmayan, onları reddeden herkes de aydın değildir.

Bu kitaba odaklanırsak, kitabın kahramanı Ahmet Celal ve yazar Yakup Kadri’nin nasıl bir aydın olduklarını incelememiz gerekecek. Bunlara ben “maaşlı aydın” diyorum. 1908 yılından beri ülke yönetiminde söz sahibi dahası iktidar olmuş, kafalarındaki Batılılaşma projesini hayata geçirmek için devlet aygıtına erişebilmiş insanlardır bunlar. Suçtur anlamında söylemiyorum ama bu ayrımın önemli olduğunu düşünüyorum. Kimilerine göre Marksist olmamaları ve emek eksenli bir dönüşüm düşünmemeleri bir eksiklik olabilir ve bu sebeple tam olarak aydın kavramına oturmayabilirler… Fakat bunlar halk ortalamasından çok daha fazla bir “malumata” ve estetik beğeni seviyesine sahiplerdir. Dahası halkta olmayan şeye sahiplerdir yani bir “düşünceye”… Bu yüzden “aydınlardır”. Aslında “elit” tabiri daha iyi oturuyor. Bir projeleri vardır ve belirttiğim üzere bu projeyi hayata geçirmek üzere devlet aygıtına erişebilmişlerdir. Marksist olanları ise devletin zor aygıtlarına “erişmişlerdir”.

Yani hangi aydın, devlet olan aydın… Gelenekselci olanlarıyla iki yüz yıldır bir kavgaya tutuşmuş ve onlarla sırayla halkı peşlerinden sürüklemiş olan aydınlar… Şu anda sıra gelenekselci olanlarında… Zaten, birazdan göreceğiz, değişime en büyük direnci gösteren Türk köylüsü (artık halkı) doğal olarak gelenekselcilerin çantada keklikleridir.

Üretim ve paylaşım ilişkilerinde radikal dönüşümler yapmayı arzu etmeyen daha doğrusu böyle bir formasyonu olmayan bu “aydının” en büyük derdi yaşam tarzıdır. Üstyapısal dönüşümler diyebileceğimiz kamusal alanın kurgusu üzerine tasarlanan bu değişiklikler Türk köylüsü tarafından direnç yemiştir. Not: Her değişim onun tarafından direnç görür.

1932 yılında Mustafa Kemal önderliğindeki bu aydın grubuna dahil olan Yakup Kadri’ye “Yaban” romanı yazma görevi verilmiş. Kısa bir süre önce yapılmaya başlanan az sonra da biraz sertleşecek olan şeyler için bir “bahane” olması amacıyla bu roman yazılmıştır. “Türk köylüsünün durumu budur ve bunları döve döve dönüştürmekten başka elimizden bir şey gelmiyor.” denmek istemektedir. Bu anlamda temel ilke olarak katıldığım ve hepsini değilse de bir bölümünü desteklediğim bir konumlanıştır bu…

Bugüne kadar okuduğum, yazdığım şeyler, tanık olduğun olaylar, tarih okumalarım, gezip gördüğüm yerler bende bu düşünceyi ortaya çıkardı: Demokrasi hikayedir, büyük ve önemli dönüşümler için halka sorulmamalıdır. Gücü elinde bulan kişi onu döve döve bunları hayata geçirmelidir.

Kusura bakmayın, riyakarlık yapamadım. Böyle düşünüyorum.

KÜÇÜK UYANIK

Gelelim “small time crook”a…

Yakup Kadri de tıpkı Şükrü Erbaş gibi köylülüğü iki yönden eleştiriyor, pardon gömüyor diyecektik değil mi?

Birinci eleştiri onun oturmasına, kalkmasına, kılığına, kıyafetine, yeme içmesine, tipine, kaşına, gözüne, boyuna, posuna, eline, ayağına… Bu konularda biraz abartı var. Ama tekrar söylüyorum biraz var. Gerçeklik boyutu da yok değil. Türk köylüsünde estetik yoktur. Hijyen yoktur. Kabadır o. Kültüre sanata ilgi yoktur, bunun yerine bunlarla uğraşan bir avuç insanı küçümseme, dışlama vardır. Türk mutfağı sanıldığı gibi dünyanın en iyi mutfaklarından biri değildir. En kötü ve fakir mutfaklarından biridir. Attila’nın askerleri attan inmemek için hiçbir sosla zenginleştirilmemiş, kurutulmuş et parçalarını ceplerinde taşırlardı. Aynı yıllarda Batı medeniyetinde onlarca yemek kitabı vardı… Ancak 1000’li yılların başında yerleşik düzene geçmeye başlayan Türk halkıyla Batı halkaları arasında 2000 yıllık bir açı vardır. Bu göçebelik onun gelişimi üzerindeki en büyük engel olmuştur. Sadece iyi binici ve iyi ok atıcı olduğu için ilerleyebilmiş olan Türkleri bir şekilde durdurdular ve geri püskürttüler. Onları Anadolu’da göçebelik gelenekleriyle baş başa bırakıp gittiler.

Böyle düşünüyorum. Göçebelik kaynaklı tekdüzelik ve gerilik Türklerin gelişmesinin önündeki en büyük engel olmuştur. Bu; oturma kalkma geriliği sanayi devrimi öncesi Batı köylülerinde de görülür ama onlar bunları atlatmışlardır ve içine girdikleri kent yaşamında binlerce yılın kültürel birikimini elleri altında bulmuşlardır. Bir de, çok önemli, İslam faktörü yoktur çevrelerinde.

Türk köylüsü ise şehre aynen gelip orayı kendisi gibi yapmıştır. O kentte çok köklü bir kültür yoktur. İslam kültürünün tıkayıcı özellikleriyle dolu bir kültür vardır kentte.

Köylülüğe getirilen ikinci eleştiri onun siyasal pozisyonu ve sosyolojik özellikleri üzerinedir. Buralarda abartı yapılmadığını, ayıp edilmediğini düşünüyorum ve eleştirilere aynen katılıyorum.

Bu arada 20’li yılların köylüsü şimdinin “milletiyle” ikame edilmiştir. Bunu da belirtelim. 60’lı yıllarda şehirlere dolan köylüler, 2000’li yılların iletişim devrimine rağmen aynı muhafazakarlığı devam ettirmektedirler. Belki oturması, kalkması, banyo yapma sıklığı değişmiştir ama aynı muhafazakar, değişime kapalı, ufak vurgunların peşinde olma durumu devam etmektedir.

Köylü bu “aydınların” yapmak istediklerinden tırsmıştır. Önemli bir bölümü işte döve döve de olsa, birkaç kuşak sonra Batılı yaşam tarzının sürdürücüsü haline gelmiştir. Bunun için onlara minnettar olmalıyız.

Ama ilk fırsatta onları reddetmiş ve eski söylemleri önüne getirenleri seçimlerde başa getirmiştir. Ve hala da devam etmektedir bu. Şekil iki A’da görüldüğü gibi.

Köylü bu direnci bir şey bildiğinden göstermemektedir. Ben de tam olarak bilmiyorum neden gösterdiğini. Tek bildiğim onu projelerle kandıramazsınız. Bir kod var politikada. Onu içgüdüsel olarak seziyor ve gidiyor ona oy veriyor. Veya kitaptaki Salih Ağa gibilerin işaret ettikleri seçiliyor.

Benim yazılarımda “Duran Abi” diye kodladığım ve Türkiye’yi yönettiğini iddia ettiğim İç Anadolu ve Karadeniz “eşrafının” dedesi kitaptaki Salih Ağa’dır. O, aşağıdaki geniş kitleler üzerinde söz sahibidir. Onun işaret ettiği seçilir. Onun duygularına yatırım yapan akıllı bir erkek bireyin seçimi kazanması garanti gibi bir şeydir. Biraz umutsuzluk yaydım ama kısa ve orta vadede bunun değişeceğine inanmıyorum maalesef.

Bu küçük uyanığın en önemli gündemi mülkiyet (az ya da çok) ve cinselliktir. Sinop adliyesinde bir argo deyim vardı: Gerze’nin toprağı, Dikmen’in yarrağı… Özür dilerim! Biraz daha gelişmiş bir nahiye olan Gerze’de toprak davaları, daha az gelişmiş yer olan Dikmen’de ise cinsel mevzular en çok adliyeyi meşgul eden konularmış.

Gerçekten de öyle… O daracık dünyada egemen olan din halk (esnaf) müslümanlığıdır ve orada İslam’ın net kuralları sürekli çiğnenir. “Susuz Yaz” adlı filmini izlemek bence bu konuda isabet olacaktır.

Sonuç niyetine: Bu küçük uyanıkla uğraşılmaz. Gücü elinde bulacak olan ve iyi şeyler yapmayı düşünen o otoritenin bunları döve döve yola getirmesini ummaktan başka bir şey gelmiyor elimizden. Veya o otorite olmak için çalışmaktan… çalışmıyorsak biz de büyük uyanığız o zaman…

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Yeni Türkiye’nin Sinemacısı

381477.jpg

Yanlış anlaşılmasın, yandaşı anlamında değil… Yönetmen Seren Yüce, Yeni Türkiye denen cismin yandaşı değil eleştirel gözlemcisidir…

2010 yılında yönetmenin “Çoğunluk” adlı ilk filmini izledikten sonra, çıkacak olan her filmini izleyeceğim bir sinemacım daha olmuştu. Sonra 2011 yılında manyak-sinema-takipçiliğini bıraktığım için yönetmenin yeni filminden haberim olmamıştı…

Gerçi kendisi de epeyce beklemiş. Altı sene sonra çekmiş “Rüzgarda Uçuşan Nilüfer” adı filmi. Ben o yıllarda manyak-seyyahlığa başlamıştım. Film çekmek çok zordur kabul de bu birkaç yıl daha bekleseydi kadro dışı kalacaktı…

Yönetmen kadın zannedilir ama erkektir. Erkek olmak, kadın olmak… Önemli mi? Çok önemli… Tayyip Erdoğan zaman zaman doğru şeyler de söylüyor. Onun “Kadınla, erkeğin fıtratı aynı değildir.” cümlesini bağlam içerisinden çıkartıp, cımbızlanmış haliyle öne sürmek istiyoruz. Herhangi bir kimliğe ait olmak kişinin yaşam içerisinde takındığı tavırlar üzerinde direkt olarak etkilidir. Hele hele kadın veya erkek olmak milyonlarca yıllık evrimsel süreçte çok etkili olmuştur. İlkokullardaki çocukların kendi aralarında oynadıkları oyunlara bakarsanız görürsünüz: Erkek çocuklarını sürekli bir itiş, kakış, şiddet, rekabet, intikam içerisinde görüyoruz; kız çocuklarını ise sakinlik, huzur, dayanışma temalı diyaloglar içerisinde görüyoruz. Elbette istisnaları vardır ama erkek çocukları sürekli action peşindeyken kız çocuklarının sürekli el ele, mutlu mesut koşmaları evrimin çıktısıdır ve Erdoğan’dan ideolojik saiklerini göz ardı ederek yapmamız gereken çıkarım budur.

Her iki filminde “erkek şerefsizliğini” hedef tahtasına yerleştirdiği için yönetmeni tebrik etmek gerekir.

RSN’de “erkek şerefsizliği” kadar burjuva tipi aile ve de özellikle Yeni Türkiye’nin burjuva tipi ailesi hedef tahtasında. “Çoğunluk”ta bu yok değildi ancak bu film kadar yoğun değildi. “Çoğunluk”ta orta-üst sınıf bir sonradan görme ailenin (kaçınılmaz olarak milliyetçi ve muhafazakardı) kimlik bunalımı yaşayan bir erkek evladının bireysel hikayesi vardı elimizde. Belki de 2010 yılında Yeni Türkiye’nin gelmesi halen tamamlanmadığı içindir bu tercih. 12 Eylül Referandumu bile halen yapılmamıştı film çekilirken.

Mertkan’ın (ismine sıçayım) içindeki vicdan kırıntılarını tüketmesi ve yavaş yavaş bir “Duran Abi”ye dönmesi anlatılıyordu. Not: Duran Abi, benim yazılarımda sıkça kullandığım bir metafordur. Türkiye’yi yönettiklerini iddia ettiğim İç Anadolu ve Karadeniz esnaflarını sembolize eder. Karşılarında da emekli öğretmen Metin Bey vardır.

“Rüzgarda Salınan Nliüfer” 2016 yılında çekilmiş. Filmi 15 Temmuz ve Başkanlık Sistemi’nden önce çekildi. Aslında yeni bir filmin de vakti geliyor bu halde. Çünkü bu ikisi de önemli değişikliklerdi. Nilüferlerin rüzgarda salınmamaları yani bir saçmalık olması oldukça manidar olmuş çünkü bu yeni Türkiye’de saçmalıklar hiç olmadığı kadar “normale” “genel kabule” yaklaşmışlardır.

Bu saçmalıklar dünyasında ideolojik olarak kafası karışık tiplerden bana gına geldi. Kimin ne olduğu belli değil bu yeni Türkiye’de. Herkes Atatürkçü, herkes özgürlükçü, herkes “solcu” MEB bakanı bile, herkes dindar, herkes hayvan sever, herkes namuslu, herkes entelektüel, herkes milliyetçi (gözlemlediğim kadarıyla tutarlı olan tek şey bu) falan…

RSN’de “Çoğunluk”taki gibi bir merkez karakter yok. Handan en fazla göz önünde olanı gibi görünse de Korhan ve Şermin hatta 10 yaşındaki Aleyna bile (S harflerini bilinçli olarak söylemeyen Yeni Türkiye ergen kızı) fazlasıyla inceleniyor.

SPOILER

Korhan’dan başlayalım. Resmen tiksindim adamdan. Buradaki aile “Çoğunluk”taki aileden ekonomik olarak biraz daha iyi durumda. Emekli öğretmen Metin Beyin yaşam tarzı özlemlerini paylaşan ama Duran Abi siyasal pozisyonunda olan birisi. Kızının adını Aleyna koymuş, sekreteri türbanlı, ofisinde “Kaplumbağa Terbiyecisi” tablosu var… Tam bir Tinder çitası. Karısına, paranın kaynağı olduğu için psikolojik şiddet yapıyor. Bir “şerefsiz erkek” daha nedir ki…

Kadın da az değildir ama… Savunulacak gibi değil. Niteliksizliğinin farkına varmayıp klişe üst-orta sınıf kadını işlerinin peşinden koşuyor. Kitap kafe açmak, kitap yazmak (!) gibi. Aslında tam bir cariye işlevinde. Ondan bunun bilincine varıp, isyan bayraklarını açmasını beklemek haksızlık mı olur? Elbette öyle olur ama her şey gözünün önünde cereyan ederken rüya projeler peşinde koşmayıp biraz daha cesaretli olabilir diye düşünüyorum.

Şermin karakteri kafaları karıştırıyor. Son yaptığı hareketle… Film boyunca en makul ve nitelikli karakter olarak görülmesine rağmen son sahnede erkekliği yeniden üretti. S’leri söyleyemeyen Aleyna ile cinsel oyunlara giren aynı yaştaki oğlunu pohpohladı. Yani dediğim gibi erkekliği yeniden üretti. Melo’ya göre bir gece önce kendisini taciz eden Korhan’dan bu şekilde intikam aldığını düşündü. Bu doğruysa fecaat…

Çok iyi film. Teknik olarak eksikliği yok gibi. Korhan’ın kıllığı daha iyi elde edilebilirdi diye düşünüyorum. Onun dışında filmde beni rahatsız eden bir şey olmadı.

Umarım Seren Yüce her seçim döneminden sonra bir film çeker…

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Efes’le İlgili Her Şey

Fotoğraf albümü için tıklayınız.

mimari, Seyahat, siyaset, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın