Dostoyevksi’den Bazı Alıntılar

*Herkes yaşlanınca yalnız kalmaktan korkarken ben, yalnız kalabilmek için bir an önce yaşlanmayı diliyordum.

*Hayatı sevmiyordum ama onu, intihar edecek kadar da ciddiye almıyordum.

*Bugüne kadar kurşuna dizmek istemediğim bir dostum olmamıştı. Ne de olsa dostlarımdı. Onları; işkence ederek, yavaş yavaş öldürecek kadar adi bir insan olamazdım.

*Alexey Pavlovich’in yazdıklarına edebiyat mı deniyordu? Sözlük üzerinde parmaklarımı gezdirerek içimden 20’ye kadar saysam ve gelen her kelimeyi art arda sıralasam, ortaya çıkacak eser onun yazdıklarından daha değerli olurdu.

*Bir kadının en önemli görevi; kocası, yaşamak gibi bir görevi ifa ederken ona kendisini göstermeyerek bu görevi yapmasına yardımcı olmaktır.

*Tanrı’nın insanoğluna en büyük gazabı ne depremler ne yangınlar ne de savaşlardır. Ona çocuk büyütmek görevi vererek ona bu dünyada çekilebilecek en büyük ıstırabı hediye etmiştir.

*Tanrı’yı elbette umursuyordum. Onun ismindeki beş harfi hiçbir zaman unutmayarak ona olan borcumu ödemiş olduğumu düşünüyordum.

*Yıllardır hayalini kurduğum şey yani Gruşenka’yla Neva Nehri kenarında yürümek nihayet gerçekleşiyordu. Kalbim hızlı hızlı çarpıyordu. Onu buz tutmaya yüz tutmuş olan akıntıya itmek için daha ne bekliyordum!

*Ne zaman; bir kadın, erkeklerin ilgisi mi yoksa dünyada barış mı sorusuna bizi şaşırtacak bir yanıt verecekti, işte o zaman bir ezilen ezilmekten şikayet edecek diyebilecektik. Köleliğin kaldırılmasını bile ona zorla kabul ettirmiştik.

Şaka şaka! Bunları ben yazdım 🤣🤤

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

1998 Kasetleri

Ne seneydi ama!

Yani bir kaset satın alıcısı (cassette buyer) için!

O yıllarda çok iyi bir kaset satın alıcısıydım. Fakir olmama rağmen elime geçen parayla kıyafet değil gider kaset satın alırdım. Her hafta rutin bir şekilde Ankara Karanfil Sokak’taki Ada Müzik’e gider yeni kaset olarak ne çıktığına bakardım. Dışarıdaki stantta satılan eski ve ucuz kasetleri de alırdım. Ayrıca onun hemen yanında yer alan Dost Kitapevi’nin Türk sineması rafına da bakardım: Agah Özgüç’ün “Türk Filmleri Sözlüğü” çıkmış mı diye… Onun hikayesini yazmıştım.

Peki, bunu neden yapardım? Elbette o tarihe denk gelen ve manyakça peşinde olduğum hobim yüzünden. Ben bir hobi seks işçisiyim… Bunu da yazmıştım. Hayatımın her döneminde bir hobiye manyakça bağlı olmuşumdur. 2004 yılında sevgilim müziği aldatıp sinemayla evlendim. Hobi seks işçiliğine de aslında 1997’de başladım. Ondan önce katıksız bir sığır olarak yaşardım. 1997’de müziğe başladım. Yani halk müziğine… Bu, önemli. Halk müziğini, türküleri dinleyen, seven ve de benim gibi amatör olarak icra eden bir insanın başka müziklere o kadar bağlı olması pek mümkün olmuyor…

Bir yandan “Dılo Dılo Yaylalar” dinlerken aynı anda Penetragram, Ramştayn, Şostakoviç, “Benim Cam Kırıklarım Var”, “Azalırsa Yaaaamuur” falan dinleyemiyorsunuz. Bazı şeyler öyle baskındır ki yanında, yöresinde hiçbir şeye yaşam alanı tanımaz. Ben yine de bir Dılo Dılo Yaylalar’cı olarak epeyce geniş bir spektrumda müziklere yöneldim. İbrahim Kutluay, Demet Akalın’ı aldatana kadar Türk pop müziğini çok severdim örneğin… Zayıf bir rock ve klasik müzik dinleyiciliği dönemlerim oldu. Arabeski iyi bilirim ve ara ara tüketirim. Müziği teknik olarak bildiğim için aslında teknik olarak iyi olan her müziği zevkle dinleyebiliyorum. Fakat halk müziğini icra eden birisi başka bir müzikle fazlasıyla haşır neşir olamaz…

1997 yılında içime bağlama çalma “hırsı” düştü. O sene üniversiteye hazırlanmama rağmen gidip part time işe girdim ve bağlama kursuna kaydoldum. Kursa başladım. 97 Ekim’ine kadar bu şekilde gittim. Sonra Hacettepe’ye gitmeye başladım ve ilk gün halk müziği kulübüne kaydoldum. Orada bir koro vardı. Koroda eleman olarak görev yapmaya başladım. Ayrıca cumartesi sabahları da bağlama kursuna gidiyordum. Hoca, Okan Murat Öztürk’tü. Kendisi bana çok katkı sunmuştur. Ufkumu çok genişletmiştir. Muhtemelen beni hatırlamaz şu anda. İki sene boyunca kendisinden kurs aldık.

Bu sürede manyakça halk müziğine bağlı olmaya başladım. Her türlü konsere gittim. Her türlü tv programını izledim. Ve işte yazımızın konusu olan kasetlere bir servet değil de epeyce bir para gömdüm.

MP3 olayı başlayana kadar kaset üretimi çok iyiydi. Müzisyenler iki yıl bir kaset için çalışırlardı. Kasetten elde ettikleriyle geçinirlerdi. Kasetteki 10, 12 parçanın 6, 7 tanesi hit olmak zorundaydı. O yüzden MP3 karşı-devrimine kadar çok daha iyi bir müzikal üretim vardı. Teknolojinin çok iyi bir şey olduğunu düşünüyorum ama müzik üretim açısından sanki daha kötü oldu. Toplumun sığırlaşması da etkili olmuş olabilir, bilmiyorum. Çok düşünmedim bu konuyu. Bildiğim o yıllardaki müzik üretimi beni çok heyecanlandırıyordu.

1998 yılında yani üniversitede hazırlıktayken, hayatım boyunca (o dört, beş yıllık kaset satın alıcılığı dönemim boyunca) yaşadığım en iyi kaset satın alıcılığı dönemimi yaşadım.

Görseldeki dört kaset benim gündüzlerimi ve gecelerimi doldurdu. Bunları kaç milyon kere dinledim bilmiyorum. Şarkı aralarındaki boşlukları bile ezbere bilirim.

ÇIĞ TÜRKÜLER

Geçenlerde yazdım: Başbakan olsam Oğuz Aksaç ve Mustafa Özarslanı oval ofisime çağırır ve onlara tekrar Grup Çığ’ı kurmalarını aksi halde onları tutuklayacağımı söylerdim. Ayrı ayrı iki muhteşem ses bir araya geliyorlar ve grubu kuruyorlar. Eğer deneysel bir şey sizi rahatsız etmiyorsa o bir devrimdir. Çığ devrim yaptı. İlk kasetleri efsanedir. Hangi birine değinmeli ki… Muhteşem bir kasetti.

KARDEŞ TÜRKÜLER

O meşhur tezimi yani sanatçıların 20 yıllık ömürleri olduğu tezimi geçersiz kılan ender sanatçılardan biri de BGST’dir. Bu kasetin adı daha sonra grubun adı olmuştur. 2018’de çıkan son albümleri en az ilk kasetleri kadar iyi BGST’nin. Bu ilk albüm de o zamana kadar görmediğimiz bir müzikal gelişkinlikteydi. O yıllarda Türkçe dışındaki dillerde kaset çıkarılması da sorun olduğu için politik bir yanı da vardı. Bu müzik hem politikti hem de naif halk ezgileriydi. Teknik olarak çok çok üst düzeydeydi. Duygusal katılım diye şu anda uydurduğum şey de üst düzeydeydi.

GÜLÜN KOKUSU VARDI

Ayrı bir yazıyı hak eden bir kaset bu da. Bu kaseti ilk defa 1 Mayıs 1998 günü dinledim. Otobüsle Denizli’ye gidiyorduk. Üniversiteler arası halk müziği yarışmasına. Birileri Zara’nın kasetini çalıyordu teypte. Okan Murat cebinden bunu çıkardı ve şoföre verdi. Diğerleri eminim ilk zamanlarda yadırgadı. Ben ise normalde yola kilitlenmem gerekirken müziğe kilitlendim. Kaset bir kere döndü ve elbette çıktı teypten. Birkaç gün sonra gece Ankara’ya vardık. Saati kurdum ve yattım. Ertesi sabah 6.00’da “Halk Taşıtı” adı verilen ve ücretsiz olan “ekspres” adlı otobüsle Kızılay’a gittim ve Ada Müzik’in önüne çadır kurdum. Dükkan açılınca hemen kaseti aldım ve koşa koşa eve gittim. Her bir saniyesini sömürdüm. Böyle bir kasetti!

GÖÇ YOLLARI

1998’in son sürprizi de bu oldu. Yanılmıyorsam Göç Yolları 1 şeklinde çıkmıştı ama ikincisi gelmedi. Erol Parlak vasat bir sese sahiptir ama sazı çok iyi çalar. Halk müziği yorumcuları genelde böyledir zaten. Arif Sağ, Erdal Erzincan falan. Halk ozanları ise genelde sazı da kötü çalarlar. Neyse, zaten bu bir enstrümantal bir kaset. Bu kaseti bilen 1200 kişi falan vardır TR’de. Şelpe tekniğiyle, tek bağlamayla ve ritmlerde Arif Sağ ile tarih yazan bir kaset. Çok özel bir müzik. Meraklısı dışında dinleyenlerin yüzde 98’i kaseti sıkıcı bulur ama benim için adeta bir mücevherdir.

Ne yıldı! Yani kaset satın alıcılığı anlamında. Yoksa öbür türlü üniversite yıllarımı hiç özlemiyorum çünkü bir, sığır oğlu sığır gibi geçirdim üniversite yıllarımı.

müzik kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Ben Liberal Oldum

*Devrim eğer şuysa devrimin imkânsız olduğunu düşünüyorum: Kısıtlı bir zaman diliminde, zor kullanarak, fakirler lehine büyük ve önemli bir iktidar değişikliği yapmak… Bu imkânsızdır. Ne yapılırsa yapılsın, ne düşünülürse düşünülsün! Somut durumun somut tahlilini yapan yüz tane toplantı da yapılsa, yer altına çekinilip ilmek ilmek kadro da oluşturulsa imkânsızdır.

*Madem liberal olduk o zaman burjuva devrimi kavramıyla kavga etmek hususunda da elimizi taşın altına koymak babında yan gelip yatamazdık. Burjuva devrimi kavramı terk edilmelidir. Sonra Türkiye’deki gençlerin kafası karışıyor. Devrim kelimesi ucuza gitmemeli. Bundan sonra sadece fakirler lehine somut, cebe para girdiren dönüşümlere devrim denilmeli. Türkiye’deki burjuvaların ne burjuva olduklarından ne devrim yaptıklarından ne de bir sermaye diktatörlüğü yürüttüklerinden haberleri var!

*Her şeye rağmen… Mevcut katastrofik duruma değil de olaya tarihsel bakıldığında… Hem dünyada hem de Türkiye’de işler iyiye gitmektedir. Tarihsel bakmak lazımdır. Yaşam koşulları, sağlık, eğitim, beslenme, hijyen… Bu konularda insanlık (kapitalizm) tarih yazmaktadır. İstatistiklerde insanlık tarihinin en iyileri belirmektedir. Her şey berbatken ayağa kalkmayan fakirler işler tıkırındayken neden kalksın? Tarihte bir iki kere kitleler halinde açlıktan öldükleri oldu ama yine isyan etmediler.

*Nüfus meselesi önemli. Dünyanın 10 milyarda Türkiye’nin de 100 milyonda sabitleneceği öngörülüyor. Düşünün… 50 insanın 50 sene boyunca oturacağı apartmanı altı ayda yapabiliyorsunuz. Şu anda 30, 40 yıllık arabalar var. Katar çok değil birkaç yıl sonra insansız hava taksisine geçiyor. Düşünün 100 sene sonrasını. Altı milyar nüfus ve bir sürü kullanılır durumda olan ev, araba, yazlık, dükkan, tarla, fabrika, okul, hastane, metro, yol, disko, kahve, kerane… İnsanlar birbirlerine benzemiş. Herkes, TR vatandaşları bile, İngilizce biliyor… Ne olacak? 100 sene sonra şöyle bir haber görürseniz şaşırmayın: “Eski ilçeler Bağcılar ve Esenler tamamıyla yıkılıp yerlerine safari park yapılacak.”

*Dünyada ne olursa olsun, hangi güzel gelişme yaşanırsa yaşansın TR’de en son kabul göreceğini akılda tutalım. Bunun tek sebebi vardır: İbnelik… Eric Hobsbawm “1980 yılında, nüfusunun %80’i köylü olan tek bir ülke vardır, o da Türkiye’dir. Üstelik buna hiç de mecbur değildir.” yazar. Güzel şeyler burada geç olur ama olur.

*TR’deki kapitalizm bile kurumsallaşmaya başladı. Çalışanlar lehine bir sürü olumlu kanun var. Biz Ak Parti karşıtı orta sınıflar, çalışanlar için cehennem gibi bir ülke olduğunu düşünüyoruz. Ama bir akrabamızdan bir olumlu bir şey duyuyoruz ve dumur oluyoruz. Siyasi konularda değil ama hayatla ilgili pratik meselelerde hukuk tamamen yok değil. Kendinize güveneceksiniz ve ısrarcı olacaksınız, yanınızda birilerini bulabilirsiniz. Mesela cumartesi çalışmamak TR’de giderek yaygınlaşmaktadır. Büyük inşaatlarda herkes kask takmaktadır mesela. Genel manzara elbette kötü ama çatlasak da patlasak da TR’de iyi şeyler olmaya devam ediyor. Tekrar edelim, şartlar iyiye doğru gitmektedir.

*Hem insanlar hem de Türkler gemileri yakmaya mesafelidirler. Partinin asla yapmadığı şey olanı yaparlar yani ortalamacılığa yüz verirler. Radikalleşmek istemezler. Bu öğrenilmiş, kültürel bir şeyden ziyade miyonlarca yıllık evrim sürecinin bir çıktısıdır. Bu şekilde var olabileceği genlerinde vardır. Devrim gibi aşırı iddialı bir şeye neden ilgi duysunlar? Hele hele 40, 50 sene sonra asgari vatandaş maaşı herkese verilmeye başlandığında neden ilgi duysunlar?

*İnsan davranışlarına bakarken biyolojisine mi bakılmalı içinde bulunduğu kültüre mi? Elbette ikisine bakılmalı. İkisi de etkilidir. Ama ben biyolojik yapısının daha etkin olduğunu savunuyorum. Şimdi “Kadınlar güçlü, sahiplenen, abartmadan kıskanan erkek sever.” desek linç yeriz. Bu linçi yapanlar politik doğruculuk adına bunu yaparlar ama içten içe de öyle erkekleri beğenmeye devam ederler.

*Emeğin başına türlü türlü işler gelecektir. Daha doğrusu bildiğimiz anlamda emek kalmayacaktır. Emek gerektiren bütün işlerin yapay zekalı robotlar tarafından yapılacağı kesindir. Bunlar şimdi bile görülmeye başlanmıştır. Üzümün zarını kesen robotlar vardır. Ee, ne olacaktır o zaman?

*Kimlik ve yaşam tarzı mücadeleleri sanıldığından daha fazla önemlidir. Şimdiki zaman için ama… İnsanlar hızlıca birbirlerine benzemektedirler. Tarihsel olarak baktığımızda uzak gelecekte kimlik ve yaşam tarzı mücadelesi kalmayacaktır büyük ihtimalle. Kimlik konusunda insanlar ya homojenleşecekler, bunu başaramıyorlarsa homojen olmayan topluluklar ayrışacaklardır. Bence de iyi olacaktır. Homojen toplulukların daha mutlu ve başarılı oldukları bir gerçektir. Yaşam tarzı mücadelesi de kalmayacaktır çünkü herkes yiyip, içip, sıçmaya başlayacaktır.

*Sınıflar ve sınıflar mücadelesi kavramlarıyla sorunlarım var. Sınıflar mücadelesinin olmadığını düşünüyorum. Marksistlere göre burjuvalar ve emekçiler dışında önemli bir sınıf yok ve bu ikisi arasında mücadele var. Bunlar iyice açılmalı. Nasıl bir mücadele? Tarihe baktığımızda ve yaşam içerisinde mücadele diye gördüğümüz şeylerin hepsinin güçlü, zengin, önemli, etkili erkeklerin arasında geçtiğini görüyoruz. Burada zenginleşmek “bir numaralı” itici güç müdür? Herkes bu soruyu kendisine sorsun. Yunanlar üç milyonluk nüfuslarıyla Batı Anadolu’yu neden geri almak istediler? Bu mücadelelerin çıktıları diğer insanlara yansıyor. Bu mücadelelerin özü burjuvaların fakirleri çalıştırarak ortaya çıkan ürüne el koymak olduğu savunuluyorsa buna karşı çıkarım. Çünkü bu… Zaten tüm insanlık tarafından içselleştirilmiş, alternatifi akla gelmeyen bir şey. Birkaç devrimci bunu akıl etti, bir mücadele başlattı ve SSCB gibi bir zirve yaptı diye tüm insanlık tarihi bunu gözden geçirmeyecek. İlerleme sayesinde zaten fakirlere de çok iyi yaşam koşulları sunulacağından dört milyonluk insanlık tarihinde 100 yıla tekabül eden bu “arızalı” durumun gelecekte şansı olmayacak. Burada ben tarafımı sunmuyorum. Tarafım SSCB yanıdır ama bunun “olabilitesi”, “yapılabilitesi”, “gerçekçiliğibilitesi” imkansız. İnsanların radikalleşmeyeceğini birkaç madde önce öğrenmiştik. Devrim radikal bir şeydir. İnsanların zincilerinden başka kaybedecekleri çoook çok şeyleri vardır artık.

*Sınıf meselesi de tartışmalı. Burjuvalar ve emekçiler… Tasnif etmek bu kadar kolay mı? Yöneticiler, güvenlik güçleri, ve halk dediğimiz içerisinde zenginin de fakirin de bulunduğu geniş bir kesim… Hepsi maaşlı çalışan olan insanların arasında uçurumlar var. Yaşam tarzı ve kimlik olarak birbirleriyle dağlar kadar yabancılaşan bu insanları bir sınıf altında birleştirmek ne kadar zor! Ayrıca psikolojik faktörler de çok önemli. “Normal tipler” ve “enteresan tipler” her kesim içerisinde varlar ve asla bir duygu, davranış bütünlüğüne erişemiyorlar. Anadolu’da sıraya girmesini bilene gey muamelesi yapılıyor. Ne olacak şimdi?

*Aslında ben kendisine has bir liberal oldum. Herhangi bir konuda çevremdeki topluluktan farklı düşünebilirim. Bazı konularda da aynı düşünebilirim. Mesela bir liberal tek adamcılığa şiddetle karşı çıkar ama ben çıkmıyorum. Tek adamcılığın insanlık tarihinin ve hatta hayvanlık tarihinin özeti olduğunu düşünüyorum. Dün birisi Twitter’da Atatürk’ü özlemesini günümüzde cumhurbaşkanının onayı olmadan gazete haberi bile yapılamamasına bağlamış… Muhaliflere baskı, tek ses, kafadaki projenin dayatılması gibi şeyler ele alındığında Atatürk bırakın Tayyip’i Abdülhamit’ten bile daha ileridedir. Ben oraya bakmıyorum. Tek adam olacak. Bunu şerefimle kabul ettim. Önemli olan tek adamın kim olduğu… Demokrasi hikayedir. Geleceğin homojen ve refah toplumuna en çok benzeyen İsveç gibi bir ülkede örneğin, parlamentolar gündem olmadığı için toplantı iptal ediyorlar. Seçimleri kimse siklemiyor. Geleceğin “kapitalist” ama homojen ve refah toplumlarında da böyle olacak. TR bile böyle olacak. Ama en son böyle olan ülke olacak. Sebebi de ibnelik, demiştik.

*Toplumsal cinsiyet kavramını geride bıraktım. Yani şöyle: Elbette toplumun kadınlara bakış açısı yüzünden, özellikle de İslam toplumlarının, bir sürü sorunlar yaşanmaktadır. Bunlara karşı mücadele edilmelidir. Önemli kazanımlar elde edilince çok iyi olur. Fakat kadınlarla erkeklerin “öncelikle” kadın ve erkek olduklarını düşünüyorum. Saçma bir cümle gibi gelebilir. Uzun yıllar boyunca yaptığım gözlemler sonucunda bazı düşüncelere ulaşmıştım. Takipçilerimin bildiği üzere kadın ve erkek beyinlerini inceleyip davranış kalıplarını yorumlamaya çalışan insanların yazdıkları kitapları okudum ve bütün gözlemlerimin orada doğrulandıklarını gördüm. En demokratik ve ileri toplumu kursanız bile kadınların ve erkeklerin bazı klişe davranışlar geliştirmekten geri durmayacaklarına inanıyorum. Farklı şeylere farklı tepkiler vermeye, farklı hissetmeye, farklı şeylere ilgi duymaya devam edecekler. Prestijli işler adını koyduğum siyaset, sanat, spor, bilim, din, savaş, seyahat, mucitlik, mekanik vs. işlere erkekler “daha çok” ilgi göstermeye devam edecekler. Çünkü erkek beyni merak etmeye, keşfetmeye ve diğer erkeklere statü koymaya programlanmışlardır. İstisnaları olmakla birlikte kadınlara başka başka şeyler daha ilgi çekici gelmektedir. Neyse 100 sene sonra bana hak vereceksiniz.

*Hayatın anlam ve anlamsızlığı üzerine de bir şeyler söylemek istiyorum. Biz “küçük” insanlığı çok abartmamak lazım. Ne yaşamayı ne de ölmeyi abartmamak lazım. Milyarlarca yıllık ömrü olan evrende, dört milyon yıldır insan olarak yaşayan, 190 milyar atası yaşamış ve ölmüş, ortalama 70 yıl yaşayan canlılarız. Bunları düşündüğümüzde hayatımızın kıytırık bir ayrıntıdan öte olmadığını görüyoruz. Buna rağmen, öbür dünyaya inanmasak bile, hayatı yaşarken “yaşamak sorumluluğunu” ihmal etmemiz lazım. Nedir o yaşamak sorumluluğu? Devrim yapmak değildir tek başına. Çünkü bunun için çalışmamanın da anlamsız olduğuna inananlar var. Benim gibi devrimi aklın kesmiyorsa veya cesaretin yoksa da hayatın anlamsız olmaz. Kimseye büyük bir zarar vermezsin, yaşadığın sürece de “namuslu hedonizm” yaparsın, şerefinle yaşar ve bu dünyadan siktir olup gidersin. Büyük ihtimalle ünlü ve önemli biri olmayacaksın dolayısıyla 50 sene sonra kimse seni hatırlamaz. O insanların senin gündemlerinden bambaşka gündemleri olur. Böyle bakınca da abartmamak lazımdır.

*Son olarak “namuslu hedonizm”den de bahsetmek istiyorum. Bunun için ayrı bir yazı yazılabilir. Namuslu hedonizm nedir? Sığır gibi yumurtayı cezveye koyup, onu orada unutarak, yumurtanın sarısının yeşil bir renk almasına sebep olmak yerine; 60 liraya bir Sinbo marka yumurta haşlama makinesi alıp rafadan kıvamı tutturarak yiyeceğin haşlanmış yumurtadan keyif almaktır. Bundan dolayı mutlu olmaktan, bunu paylaşmaktan utanmamaktır. Buna benzer bir şeydir. “Anadolu garibanizmi”nin tam tersidir.

Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

İyi günler…

siyaset kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Kehanetlerim (30, 40 Senelik)

*Komple mavi saçlı erkekler gelecek.

*CHP bir daha gitmemek üzere iktidar olacak.

*Messi-Ronaldo rekabeti gibi bir rekabet bir daha yaşanmayacak.

*TR halkı milyon ver milyarı kullanmaktan vazgeçmediği için Türk lirasına altı sıfır eklenecek. Dört sıfır da yeterli olabilir.

*Şiir okuyan ve yazan insan kalmayacak.

*Bazı topluluklar yine 29 Ekim’de “emekçi cumhuriyet”, “sosyalist cumhuriyet”, “devrimci cumhuriyet” demeye devam edecekler. Bana göre saçmadır bunlar.

*Basılı kitap, dergi, gazete yayını kalmayacak. Kitap kokusunu içine çekmek isteyenler için müze kurulacak.

*Bulduğu yerden içeri girip cerrahi operasyon yapacak olan çip cerrahlar çıkacak. Duyduğum kadarıyla başlamış bu iş.

*Evdeki bütün işleri yapacak olan robotlar çıkacak ama bazı TR ev kadınları, iyi temizleyemediği gerekçesiyle, robottan sonra temizlik yapmaya devam edecekler.

*Nil Karaibrahimgil, hala; öfkeli, lise futbol takımı ponpon kızı edasıyla şarkılar söylemeye devam edecek.

*Bulutsuzluk Özlemi “Best of BÖ VII”yi çıkaracak ve yine albüm Yaşamaya Mecbursun, Sözlerimi Geri Alamam ve Acil Demokrasi’den oluşacak.

*Parti, yine atılımın eşiğinde olduğunu açıklayan bir deklarasyon yayınlayacak ve bu deklarasyon, parti binasının önünde deklarasyon için çadır kurup bekleyen emekçiler arasında heyecan yaratacak. iki senede bir “kurduğu” inisiyatif, meclis, cephe, dayanışma gibi “ara form” kurma sıklığını altı aya indirecek. Bu da emekçiler arasında heyecan yaratacak.

*Rakı büyük anlatısı için genel müdürlük kurulacak.

*Türkiye’nin her yanı hızlı tren, İstanbul’un her tarafı metro olacak.

*Smart hakimler, smart burjuva roman yazarları, smart öğretmenler, smart psikologlar, smart aydınlar, smart sağ parti liderleri çıkacak. Smart öğretmenler fake mağduriyet yapmaya devam edecekler. Bir grup smart aydın yine bir araya gelip çağrılar yapacaklar. Smart sağ parti liderleri için “adam gibi” smart parti lideri denilecek.

*Kadınlar ve erkekler sadece 30, 40 sene sonra değil kıyamete kadar farklı şeylere ilgi duymaya, farklı duygusal durumlara sahip olmaya devam edecekler.

*Şort üstü kapüşonlu giyenlerin derin insanlar oldukları düşüncesi devam edecek.

*Devlet bütün edebiyatçılara deri dirsek yamalı kadife ceket ve atkı dağıtacak.

*Başka hayat mümkün denilerek Ege’ye yerleşen insanların oluşturduğu metropol köylerden kaçış projeleri ortaya çıkacak.

*Bülent Serttaş hala ünlü olmaya devam edecek.

*Duvarlara gri ve tonlarından başka boya vurulmayacak.

*Tıraş bıçağı ve tıraş fırçası görmek isteyenler Koç Müzesi’ne gidecekler.

Bu yazıyı 30 sene sonra tekrar paylaşacağım 🙋‍♂️

siyaset kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Sınıfsal Olmayan Bazı Şeyler

*Kürt sorunu

*Cengiz Han (Moğol) Dünya Savaşı,

*Hatta II. Dünya Savaşı,

*Kadın sorunu,

*Natuk Baytan sineması,

*Dostoyevksi gibi kafası bi’ milyon olan yazarların yazdığı romanlar,

*Büyük ve önemli olayların önemli bir bölümü,

*Eş cinsellerin sorunları,

*Spartaküs mücadelesinin bitiş şekli,

*Homo Erectus’un Java adasına yüzerek gitmesi,

*Rakı büyük anlatısı,

*TR’nin en büyük siyasal mücadelesi olan bira-şort-flört mücadelesi,

*Eşeğin siki (bu yakıştırma bir, Twitter yeraltı yorumlaşması esnasında Gencer Başkan tarafından yapılmıştır: “Eşeğin siki de sınıfsal değildir!” GB),

*Ak Parti’nin özü,

*CHP’nin özü,

*HDP’nin özü,

*Atatürk ilke ve inkılaplarının özü,

*Karacaoğlan türküleri,

*Armudun sapı, üzümün çöpü,

*Yok kıl yok tüy,

vs. vs.

siyaset kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Hayal Kırıklığının Romanı

Ne romandı ama…

Çarpıcı! Sarsıcı! Merak uyandırıcı! Politik doğruculuğa hiç prim tanımayan!

Edebiyata geç başlamış ve de araştırarak kitap seçen biri olarak; Top 10, Top 20 listem sürekli güncelleniyor. Geçtiğimiz günlerde ölen (Bunu söylemeye ne gerek var? Herkes, bu yazının sahibi ben de bir gün öleceğiz.) Adalet Ağaoğlu’nun “Üç Beş Kişi” romanını da en beğendiklerim listesine tereddütsüzce alacağım. Bir ara yazarın “Bir Düğün Gecesi” romanına başlamıştım. Kısa bir süre sonra okumayı kestim çünkü o roman bir üçlemenin ikinci ayağıydı. Şimdi, üçlemeleri sırayla okumak gerekir diye fikrimizi belirtsek birileri yine rahat, esnek olmamız gerektiğini söyler mi?

Dönelim “Üç Beş Kişi”ye. 1980 ve 1983 yılları arasında yazılmış. Roman 12 Eylül öncesini ve sonrasını konu ediniyor. Eskişehir kökenli karakterler genelde bu şehirde yaşadıklarıyla karşımıza çıkıyorlar ancak zaman zaman İstanbul ve Ankara da karşımıza çıkıyor.

“Konu ediniyor…”, “Karşımıza çıkıyor…” falan derken bir şeyin altını çizmeliyiz: Roman baştan sona bilinç akışı tekniğiyle yazılmıştır. “Stream of consciousness” tekniği denir buna. Adı üstündedir. Bir karakterin zihninde geçen düşünceleri yansıtmak amacı taşır. Bu yüzdendir ki bu tarz bir anlatımda irrasyonel bağlantılar, iç monologlar, her yerde dile getirelemeyecek düşünceler, vicdan sınırlarını zorlayan düşünceler falan bütün çıplaklığıyla karşımız çıkar. Okuması zordur bilinç akışı tekniğiyle yazılmış romanları. Sürekli odaklanma ister. Bir an bile dalmamak gereklidir. O daldığınız anda çok önemli bir şey olabilir. Bazı yazarlar bilinç akışı tekniğini romanlarının kısıtlı bölümlerinde kullanırlar. Romanın hepsini bu teknikle yazma bir nevi meydan okumaktır.

Yazar 12 Eylül gibi zorlu bir temayı ele alırken politik doğruculuk yapmamak adına bu tekniği kullanmak istemiş olabilir. Diğer romanlarını da hep bu teknikle mi yazıyor bilmiyorum yalnız. Solcu olduğunu bildiğimiz yazarın eteğindeki tüm taşları dökmek adına böyle bir yol izlemiş olabilir.

12 EYLÜL

12 Eylül neydi? Neden oldu? Ondan önce nasıl bir Türkiye vardı? Ondan sonra nasıl bir Türkiye oldu? Burada büyük acılar yaşandığı için dikkatli konuşmak lazım. İdam, hapislik, işkence, sürgün, tarumar olmak gibi somut, fiziki acılar yaşandı. Aynı zamanda hayallerin, umutların, gelecek güzel gün planlarının yok olması gibi duygusal acılar da yaşandı. O yüzden dikkatli konuşmak lazım ama gerçeklere karşı kafamızı kuma gömerek de bir yere varamayız. O dönem mücadele eden, bedeller ödeyen herkese saygımızı iletelim ama o dönemin sanıldığı kadar büyük şeyler başarma potansiyeline sahip olmadığını da görmemiz lazım. “Üç Beş Kişi” de tam olarak bunu yapıyor. O üç beş kişi özelinde tüm döneme ayna tutmaya çalışıyor. Bu yüzden sevilmiyor, beğenilmiyor olabilir diye tahmin ediyorum. Büyük siyasal iddialar mutlaka efsanelere ihtiyaç duyarlar çünkü büyük siyasal iddialar geniş kesimleri tabiri caizse “tavlamak” zorundadır. Bu geniş kesimler dediğimiz insanlar ise analiz yeteneğinden yoksun insanlardır. Bunları ya sopayla ya da masallarınıza inandırarak projenize dahil edebilirsiniz. Bu siyasal iddiaların sahipleri diğerleri tarafından alt edildiklerinde yanlarında, yörelerinde kimsecikleri bulamazlar. 12 Eylül’de de olan biten budur. Bu dönemle ilgili hep aklıma gelen bir örnek vardır: Dev Yol’un yayınının bir milyon tane sattığı iddia edilir. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bu tür şeylerde hep abartı olur. Yarısı bile olsa iyi sayı. 12 Eylül oldu ve 1500, 2000 tane etkili Dev Yol’cu etkisiz hale getirilince diğerleri anında, çok kolay bir şekilde, hiç tereddütsüz düzen insanı oldular. Burada moda kavramına bakmalıyız. 12 Eylül öncesinde TR’de solculuk moda mıydı? Bence öyle bir şeydi. Yeterince politik değildi. Buraya döneceğiz. 12 Eylül’ün öncesine bakalım:

12 Eylül’den önceki dönem denilince sadece 70’li yılları almak olmaz. 60’lı yıllara da bakmak lazımdır. 1960’ta Atatürkçüler muhafazakârlardan iktidarı zorla geri aldılar. Yeni bir anayasa yaptılar. Bu anayasada bazı belirsiz maddeler oldu. Gerçi niye ayak yapıyorum ki? Bu konuyla ilgili bilgim yok. Ne özgürlük maddesi bilmiyorum. Sadece birkaç kişiden bunu duydum. Bildiğim şu aslında, bu tarihten itibaren göç korkunç boyutlara vardı. Şehirlerin etrafları varoşlarla doldu. Köylüler başta Marmara Bölgesi olmak üzere kentlere gelip işçi olmaya başladılar. Köylü gibi düşünmeye ve davranmaya günümüzde bile devam ediyorlar.

TR’de her zaman sosyalistler olmuştur. Geçenlerde Sevan Nişanyan’ın Aleviler üzerine yaptığı yayını izledim. Orada 70’lerde Alevilerin kitlesel olarak sola ilgi duymaya başladıklarından bahsediyordu. TR’de her zaman var olan sosyalistler, 60’lardan sonra büyükşehirlerin varoşlarında hitap edebilecekleri çoğunluğu Alevi olan yoksul insanlara ulaşma imkanı elde ettiler. Sol yükselişi bununla açıklamak bana daha olası geliyor. 60 anayasasının hangi özgürlükçü maddeleri barındırdığını bilmediğimi şerefimle kabul ederim. Atatürkçülerle muhafazakarlar arasındaki yaşam tarzı kavgasından emekçiler adına hangi maddelerin bahşedildiğini öğrenmek isterim.

Moda kavramına dönelim mi? Kızmasınlar ama işte bu 1970’lerdeki sol yükselişin bir moda veya daha doğru bir tabirle bir popüler akım olduğunu düşünüyorum. Bir popüler akım olarak elbette yeterince siyasal değildi. Bilinçli bir bağlılıktan ziyade, duygularla oluşmuş bir bağlılıktı. Gettolaşmanın karşı konulamaz etkisini de hesaba katmamız gerekir. İnsanlar etraflarındakiler nasıl davranırsa öyle davranırlar. İnanmasalar bile.

12 Eylül öncesindeki popüler yığınları bir kenara bakıp, üstten birinci ve ikinci kademe kadrolara bakınca da birçok eksikliklerin olduğunu görüyoruz. Bu insanlar 10 yıl gibi çok kısa bir sürede tarih sahnesine çıktılar. Birinci kadrolar belki her zaman varlardı ama çok az sayıda insanlardı ve gerçek politik süreçler yaşamadılar. 70’li yıllarda ise ellerinin altlarında kalabalık kitleler de buldular ve fabrikalarda, silahlı mücadelelerde, kent meydanlarında gerçek politik süreçler yaşadılar. Popüler yığınlara hiçbir zaman güven olmayacağı, kadrolarında nitelik sorunlarından dolayı bu birikim, birkaç ayda tamamen olmasa da yok olup gitti. Yeterince siyasal olamamak büyük bir problemdir. Sovyetler Birliği’nin de tek kurşun atılmadan yok olması ona bağlanabilir. Ama ben yine de somut maddi koşulların da etkili olduğunu düşünüyorum orada. Neyse, o başka bir tartışma konusu. 70’lerin ikinci yarısından itibaren devletin karanlık güçleri devreye sokmasıyla zaten hareket büyük yara aldı. Çünkü TR halkı radikalleşmek istemez. Bu kesindir. Orta yolcudur o. Gemileri kolay kolay yakmaz. Sopa yemesi lazımdır hatta bunun için. Yunanların Batı Anadolu çıkarması bile halktan esasında ciddi bir direnç görmemiştir. Üç beş deli kavgaya tutuşmuştur. Sonra gelip düğümü düzenli ordu kesmiştir. Amma da halk düşmanlığı yaptık ama mecburuz, napalım? Bu halk bir işe yaramaz. Böyle düşünüyorum. Yalan mı söyleyeyim? Büyük bir politik iddiam yok, örgütsel aidiyetim yok, umudum yok, enerjim yok… Hala politik doğruculuk mu yapayım?

Şu iki paragrafta anlatılanları romanda görüyoruz. Bu roman için hayal kırıklığının romanı diyebiliriz. 12 Eylül de çok büyük bir hayal kırıklığıdır.

Karakterlerin hepsi büyük hayal kırıklığına sahipler. İyi insan veya kötü insan olmalarının ötesinde hiçbiri umduğunu bulamamış insanlar. Gerçek bir kaybedenler kulübü. Sanayici Ferit Sakarya hariç diyebilir miyiz? Burjuvazi mi kazandı? 12 Eylül’de burjuvazi kazandı. Bu dönemi gerçekçi bir şekilde ele almak isteyen bir romansa ÜBK, Ferit Sakarya kazandı diyebiliriz. Ferit Sakarya’nın, tipik bir etkili erkek birey olarak elde etmek istediği şey bellidir: Statü. Bütün erkekler statü peşindedirler. Kadınlar da statü sahibi erkeklerden etkilenirler. Şimdi böyle desek “Yok öyle bir şey!” derler. Ben devrimciliğin, devrimci önderliğin de bu, erkeklerin statü takıntısının “etkisinde” olduğuna inanıyorum. Ferit Sakarya statüyü koyuyor. İstediğini elde ediyor. Kadın bedeni üzerinden de etkili erkek bireyliğini yapıyor. Milli sanayiyi hedeflenmesi, amacın sadece ve sadece para kazanmak olmadığını falan düşünmesi onu yalnızca biraz enteresan bir karakter yapıyor. Oysa genel pozisyon olarak yeri belli ve o yerin gereklerini yerine getiriyor. Bir insanın bunlarla mutlu olamayacağı, yaşamanın bu olmadığı öne sürülebilir. Ferit Sakarya’nın da bir kaybeden olduğu hatta asıl kaybeden olduğu öne sürülebilir. Fakat yok. Onun beynindeki dopamin salgısı hiç kimsede yoktur ve o mutludur. Bu kesin. Kazanandır.

Ya diğer karakterler? İnsana en çok hüzün veren karakter Kardelen? Bir sürü arızası yok mu? Evlenip toplumun kabul sınırları içerisine girmek için can atmadı mı? Devrimci Ufuk? İddiasını, heyecanını geride bırakmadı mı? Veya bunlara sahipken birçok saçmalıklar barındırmıyor muydu bünyesinde? Murat’a denilecek söz yok zaten… Kadınları özgürlüğe çağıran şarkılar söyleyen Selmin, birkaç senede bir bar şarkıcısı olmadı mı? Neredeyse her yaptığı yanlış değil mi? Selmin’in annesi, Murat’ın annesi ne kadar karikatürler. Kısmet? Bir insanın her yaptığı, her hissettiği yanlış olur mu?

İnsan devrim gibi yüce bir şeyi gerçekleştirmek için fazla defoludur. Çok akıllıdır ama… Her şeyi yapabilen robotlar yapabilir. Devrim diye bunu kabul edelim. Fazla zorlamayalım. Zaten Marx devrimci toplumu tarif ederken gündüz çoban, akşam eleştirmen olabilen insandan bahsetmişti. Bir zaman gelecek çobanlık yapmasına bile gerek kalmayacak. O, o zaman bile eleştirmenliğe merak sarmayacak. Selminlik, Türkan hanımlık, Ferit Sakaryalık yapacak. Ufuk’un maceralarına atılmaya gerek kalmayacak.

Üç, beş kişi eleştirmenliğe ilgi duyabilir. Üç, beş kişi de onların ilgileneceği eserler ortaya koyarlar. Yeter de artar bile! Oh mis!

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.      

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

“Ladik Semahı” Teknik Analizi

Grup Çığ neden dağıldı ki! 100 sene devam etmelerini dilerdim.

Kendilerinin meşhur olma süreçlerinin birebir tanığıyım.1995 falan gibi Flash TV’de “Zenger Paşa’nın Konağı” adlı bir program vardı. Orada Erkan Zenger adlı birisi Ankara Kalesi’nin oralarda bu adla sahip olduğu işletmeden türkü programları yapardı. Tam bir düzen adamı gibiydi. Zaten sık sık Turgut Özal’a methiyeler düzerdi. Onun mitinglerinin ses işlerini almış da zengin olmuşmuş… Alevi miydi değil miydi bilmiyorum ama bu kişi Alevilere yönelik bir tv programı yapıyordu. Alevi müzikleri icra edenler bu programa konuk oluyorlardı. Grup Çığ’ı ilk o programda gördüm.

O zamanlar adları Cığ mıydı emin değilim. Mustafa Özarslan ve Oğuz Aksaç adlı iki parlak ses türküler söylüyorlardı ancak introlarda veya aralarda hiç alışık olmadığımız vokal performanslar gerçekleştiriyorlardı. Bunlar deneysel şeylerdi. Deneysel şeyler risklidir. Büyük ihtimalle duvara toslarlar. Bu ikisinin ses şovlarını mest olarak izlerdim. Sonra bunların haftanın P’li günlerinde Sakarya Caddesi’ndeki Adres Bar’da sahneye çıktıklarını öğrendim. Ne kadar çok istemiştim onları canlı izlemeyi ama fakirlikten gerçekleştirememiştim. 2004 yılında bir gün gittim bara ama o gün onlar çıkmıyorlarmış…

1997 yılında üniversiteye başladım. Çığ’ı ilk kez orada gördüm. Ve 1998’de efsane albüm geldi. “Çığ Türküler” Bu albümde o zamanlar kendisinin “Allah’ım” olduğunu etrafıma deklare ettiğim, üniversiteden bağlama hocam Okan Murat Öztürk de vardı. Kolektif bir çalışmaydı. Musa Eroğlu’nun yakın arkadaşları tarafından albüm var edilmişti büyük oranda. O yıllarda çok iyi bir kaset satın alıcısıydım ve kaset kapaklarındaki müzikal bilgileri ezberleyene kadar okurdum. Bu albümde her eser hittir. “Ladik Semahı”nı almak istedim çünkü bu “Teknik Analiz” serimde enstrümanlarla yapılan mücevher işleri ele alıyorum daha çok. Aslında “Halay Potpori”yi de bir gün incelemek isterim. LS benim allahımı kırmıştır. Üç milyon kere başa sarıp dinlemiş olmalıyım.

Başlayalım parçayı incelemeye…

Parça efsane bir kaval soloyla başlıyor. Bendir ve klavye demiyle. Dem tutmak yani parçanın karar sesini vermek… Anadolu müziklerinde illa ki bir karar sesi vardır ve genelde bu ses La’dır. Karar sesi olması aslında bir müziğin biraz ilkel olduğunu, klişelere yaslandığını gösterir. Böyledir de zaten ne yapalım… Müziğin değerli olması başka bir şeydir teknik olarak gelişmemiş olması başka bir şeydir. Halk müzikleri teknik olarak biraz basittirler, yapacak bir şey yok. Sinan Çelik’ti. %99,9 öyle olduğunu hatırlıyorum. Gerçekten efsane. Kaval kadar insanı etkileyen enstrüman azdır. Bu tartışma yapılır: nefesliler mi daha hislidir, yaylılar mı daha hislidir, telliler mi? Açıkçası hepsi yeri geldiğinde hisli olabilmektedir. Kendi adıma gitarı diğer enstrümanların bir tık üstüne koyarım. Hiçbir müzik aleti gitar kadar beni etkileyemez. Dediğim gibi iyi bir kaval performansı sizi duvara çivileyebilir. Burada da o oluyor.

Kaset kabında hangi parçada bağlamayı kimin çaldığı yazmıyordu ama anlaşılıyordu. Bu parçada biraz zor ama… Okan Murat’ın ders arasında “Kahpe Felek”e bağlama çaldığını net söylediğini hatırlıyorum da LS için net olarak hatırlamıyorum. Parçada Musa Eroğlu’nun arkalardan serbest cevaplar verdiği kesin. Ana melodiyi kimin çaldığını anlayamıyorum. Mustafa’nın erkek kardeşi Kemal Özarslan ve OMÖ karışık olabilir. Sonra Musa Eroğlu’na sen serbest takıl demiş olabilirler.

Parça başlıyor. Mustafa Özarslan en güzel sesiyle türküye giriyor. Geçekten çok yazık oldu! TR’nin belki de iki en iyi erkek sesi bir grupta buluştu ama grup dağıldı. Yıllar sonra bir gün kendisiyle oturma olanağı bulmuştum. Hatta bir iki parça çaldım da kendisine. Bu konuyu gündeme getirdim. Eveledi, geveledi ve konuşmak istemediğini hissettirdi. Egoysa ego… Ne var yani, birbirinizi idare etseydiniz. Egosu olmayan sanatçı mı var? Biri açıkça şerefsizlik yapmamışsa bu grup devam etmeliydi. Neyse, Özarslan gerçekten burada nefis söylüyor bu parçayı. Ses rengi diye bir şey vardır, burada onun en güzel örneklerinden biri var.

Semahlarda önce ağırlama gibi bir bölüm vardır, sonra da hareketli bir yer. Bu semahta da var. Mustafa Özarslan iki kıtada tarih yazıdktan sonra tarih yazma sırası Oğuz Aksaç’a geliyor. İzzet Altınmeşe tarzında bir uzun hava söylüyor arada. Tarih yazmak işte budur. Kusursuz bir bölüm.

Sonra hareketli bölüm başlamadan önce tipik bir Oğuz Mustafa vokal paslaşması görüyoruz. Ve hareketli bölüm başlıyor. Yine Mustafa’nın enfes ses rengiyle. Musa Eroğlu bağlama cevapları iyice duyuluyor bu bölümde. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, bu albümdeki “Ömrüm” parçasının girişindeki Musa Eroğlu açışı tarihteki en iyi açış olabilir.

Böyle işte. Eskiyi özlemem genelde ama bu kasetli yıllarımı çok özlüyorum. Müzik, son yıllarda pek belli etmesem de hayatımdaki en önemli şeylerden biridir. O yıllarda her hafta Ankara Ada Müzik’e gider, yeni çıkan kasetleri alırdım. Çok keyifli zamanlardı bu anlamda.

Bir gün başbakan olursam Oğuz’u ve Mustafa’yı ofisimde buluşturup onları tekrar beraber müzik yapmaya ikna edeceğim.

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Taktığım Şeylerin Bir Listesi

*Rakı

*Devlette çalışan öğretmenler

*Nil Karaibrahimgil

*Komple mavi/yeşil saçlılar

*Barış Manço tipi mücevher müzisyenlik

*”Yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmam!” yargısı

*Otomatik vites, mikrodalga, kurutma makinesi düşmanları

*”Başarmak inanmanın iki katıdır. Asla vazgeçme!” yargısı

*Bulutsuzluk Özlemi grubu

*Atatürkçülerin olmayan gelişkinlikleri

*Sol örgütlerin kolpadan kurdukları dayanışma, inisiyatif, cephe, girişim, kongre, meclis, hareket, bereket gibi oluşumlar

*Plansız seyahat yapanlar

*Kitap elleme, kitap kokusu (selüloz aslında o) fetişistleri

*Köşe yazıları

*Basılı gazete

*Yiğit Özgür tipi süperstar karikatüristlik

*Çay edebiyatı sıçanlar

*Dış çekim

*Ayhan Cisimoğlu tipi kolpa entelektüellik

*Erkan Can ve Güven Kıraç’ın leş belgeselcilikleri

*Köye, köylüye güzelleme yapanlar

*”Başka hayat mümkün!” diyerek Ege köylerine yerleşen ve saçma sapan işlere (yoga atölyesi, organik tohum meclisi, balsamik olmayan sirkenin ensesindeyiz inisiyatifi gibi) giren zenginler

*Bol paça kıyafetliler

*Şiir

*Tiyatro

*Müzikte en çok sözlere önem vermek

*Türcü (insanı yani bizim küçük şerefsizimizi çok yüce bir mertebeye veya aynı şekilde yerin dibine koymak) anlayışlar

*Pro-nostaljikler

*Romanda “ilk önce” ve “en fazla” sürükleyicilik arayanlar

*Davar yiyecek tüketicileri

*Davar seyyahlar

*Arkeolojik alanlarda illaki muhteşemlik arayanlar

*Sergen Yalçın tipi sembol futbolculuk

Devam edebilir…

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Toplumsal Kesimleri İçin Site İsmi Önerisi

A) Ak Partililer için;Ak Park, Hiranur Life, Tek Adam Concept, Ferit Gardenya, Tespihevler, My Election, Duble Elit, Hamidiye Konutları, Sultan İkinci Abdülhamit Han Shine, Mercidabık Plaza, Esnaf City Park, Takunya3 Home…

B) MHP’liler için; Asena Life, Kurt Also Rises Houses, Metroalpaslan, Fetih Concept, Türk Diamond Square, My Brain Lessie Homes, Türkeş Horizon 2, Hortum Sweet Park, Manas Ada, Böke Life, Alperen Settle…

C) Atatürkçüler için;Demirağ Life, Beyaz Leblebi Park, Atam City, Ulu Concept, Elmalı Hamdi Center, Göktürk Sense, Kemaliye Sensibility, Ortanç Feel, Atınç Life, Lozan Comfort, Hakimiyeti Milliye Park…

D) Aleviler için;Hızır City, Delikli Kaya Spot, Bağlama Park, Precious Zöhreana Houses, Demdir Dem Silver, Metroniyaz…

E) Kürtler için;Serhildan Life, Jiyan Park, Welat Gold, Berhudan Silverpark, Rojda Shine, My Gowen Breeze Evleri, Elysium Baran Park, Halo Çerçi Pır Comfortable, Materso Life…

F) Sosyalistler için;SD Life, MDD Boutique, İnisiyatif Houses, Aydın Çağrısı Goldpark, My Birinciada Place, Beni Tarihle Yargıla Evleri, Dergi Çevre, The Parka Houses…

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Türkiye’nin Toplumsal Kesimleri 4: Aleviler

Yazı dizimi yavaş yavaş bitiriyorum. Ak Partilileri, CHP’lileri ve MHP’lileri inceledik. Siyasi parti olarak sadece bu üçünü inceleyecektim. Şimdi Alevileri inceleyeceğiz. Sonra da Kürtleri… En son olarak da akıllara sosyalistler gelebilir. Hayır, onları incelemeyeceğim çünkü sosyalistler bir “toplumsal kesim” değil. Kendime devrimci diyemem ama sosyalist diyebilirim. Yani sosyalizmin iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Kızacaklardır ama bence TR’de bir sosyalist hareket yoktur. Hareketten anladığım politik süreçlere dâhil olup, onlara az ya da çok etki edebilmektir benim! Sosyalistlerde bunu görmüyoruz. Niceliğin ne kadar önemli olduğunu (Türkiye’de neredeyse tek gerçek) düşündüğümü arkadaşlarım bilir. Sosyalist hareket yok ama sosyalist bir topluluk var. Ve ben onların da içlerine dâhil oldukları “değişikleri”, “tutunamayanları” inceleyeceğim son olarak.  

Gelelim Alevilere…

Bu konu bela bir konu. Çünkü Aleviler çok hassaslar. TR’nin Kürtlerden sonraki en büyük ötekisi Alevilerdir. Ana akım adam onları sevmez, çevresinde istemez. Alevilerle ilgili skandal iddialar (ensest gibi) öyle gizli saklı değil, rahatlıkla orada burada dile getirilir. Bir de tarih boyunca katliamlara uğramaları, sürekli kendilerini gizlemek zorunda kalmaları; onları iyice hassas yapmıştır. Son 20, 25 seneye tekabül eden sürede Aleviler seslerini çıkarma, protestolar etme, örgütlenme gibi başlıklarda takdire şayan bir ilerleme kaydettiler. İsimleri fısıldanarak telaffuz edilen bir kesim olmaktan çıktılar ve bayağı toplumsal süreçlere kimlikleriyle dahil olmaya başladılar.  

Bu arada belirteyim ben de Aleviyim. Yani Alevi bir ailede dünyaya geldim… Fakat deklarasyoncu ateistim. Dinleri tanrı tarafından insanı yola getirmek için gönderilmiş öğretilerden ziyade toplumsal ve politik konum alışlar olarak görmekteyim. Aleviliği de öyle görüyorum. O yüzden yazıyı okuyacak Aleviler bunu bilmeli ve rencide olmamalı. Olurlarsa, bu yazdıklarımın Aleviliğe özel bir operasyon olmadığını, bütün dinler için aynı şeyleri düşündüğümü akılda tutsunlar.

Din dedik… O zaman hemen Aleviliğin bir din olup olmadığıyla başlayalım. Alevilikle ilgili birçok soruya hem evet hem de hayır diye cevap verebiliriz. Bu da onlardan biri. İnsanlar diğer dinleri en iyi bildiği dine olan benzerliği veya benzemezliğiyle anlama eğilimindedirler. Dünyanın ezici çoğunluğu da Hristiyan veya Müslüman olduğu için diğerlerini onlara olan benzerliğiyle ele alırlar. Bu hem yanlıştır hem de kibir kokar. TR’deki sünni Müslümanlar Aleviliği kendi sistemlerine göre yorumlarlar. Öyle yapılınca da bazen Aleviliğin din olmadığı düşünülebilir. Antropolog A. Wallace “Din doğaüstü ve varlık ve kudretlere ilişkin inanç ve pratiklerdir.” gibi bir tanım yapmıştır ve bu tanım genel olarak antropologlarca kabul görmüştür (50 Soruda Antropoloji, Sibel Özbudun.)

Bu tanıma bakınca Aleviliğin bir din olduğu su götürmez bir gerçektir. Dinlere bakarken kanımca o dine inananların devlet olup olmamayı başarıp başarmadıkları önem kazanmaktadır. Bunu başarmışlarsa o öğretinin hukuki alanda etkinliği artmaktadır. Dışlayıcılığı artmaktadır. Saldırganlığı artmaktadır. Gündelik hayat üzerinde etkisi artmaktadır. Çünkü korunması gereken bir devlet aygıtı vardır. Hatta büyüyüp gelişmesi de gerekir o aygıtın. O zaman modernlik öncesinin masum ve zararsız mitolojik hikayeleri hayat ve politika içerisinde somut sorunları çözmeye yönelik sekter kurallara evrilir.

Bugün Aleviliği ele alırken buna dikkat etmek gerekmektedir. Ben açıkça Aleviliğe biraz pragmatizmle yaklaşıyorum. TR’de yobazlığın bir türlü kapsayamadığı ve modern yaşam tarzının en büyük güvencesi olduğu için Aleviliğin varlığından dolayı gayet memnunum ancak… Aleviliğin diğer büyük dinlere benzer bir hikayesi olsaydı ne gibi boyutlar alabilirdi kestirmek güç. Aleviliğe “inanan” insanlar bunu kabul etmeyecektir, farkındayım. Ayrıca işin “mantık” boyutuna bakarsak diğer dinlerden eksiği de fazlası da yoktur diye düşünmekteyim. Hatta diğer dinler gibi uzun çağlar boyunca sistemli kurallar bütünü haline gelmediği için rasyonel bir şekilde sorulan sorulara cevap verme konusunda onlardan bir adım geride olduğunu da söylemek istiyorum. Örneğin Alevilerin neden namaz kılmadıklarını sorsak, bu “bıktırıcı klişelerden” ne zaman vazgeçeceğimizi homurdanabilirler ama bu basit soruya verilecek doyurucu bir yanıt da çıkmaz.

ÇELİŞKİLER

Toplumsal ve politik konum alış dedik… Devletsiz ve baskı altında olan bir topluluk olarak Aleviler doğal olarak diğer devletli dinler gibi bir “sistem” geliştirememişler ve önemli konularda fikri birliğine ulaşmakta zorlanmaktadırlar. Bir din için en önemli unsur olan tanrı bile Alevilerde üzerinde anlaşılabilmiş bir şey değildir. İslam’ın tanrısının biraz farklı da olsa kabulünü görmekteyiz ama insanın kendisine ve Ali’ye atfedilen öyle özellikler var ki ana akım İslam’ın tüylerini diken diken etmemesi imkansız. Ali’nin konumu da çok muammalı bir konu. Muhammet ile olan hiyerarşisi çelişkili. Muhammet sonrasının siyasal mücadelesinin bir unsuru olan Ali’yi baş öğreticinin yanına ve hatta üstüne koyan Alevi söylemleri var. İslam’ın içinde mi dışında mı olduğu konusunda da sanırım Alevilerin fikir birliğine varması hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Hangi Alevi, içinde veya dışında olduğunu herkesi ardına dizerek öne sürebilir? İşin mitolojik ve teolojik boyutundaki çelişkiler ve Baran Doğan olarak yazıyorum bunu “mantıksızlıklar” diğer dinlerden daha fazla.

ORTAYA ÇIKIŞ

Yine kimse kusura bakmasın, amacım hakaret etmek değil ama ben Alevilerin Alevi olmadıklarını, ilan edildiklerini düşünüyorum. Resmi ideoloji tarafından… II. Beyazıt’la birlikte başlayan ve Yavuz’la birlikte kesinlik kazanan bir süreç var. O da Hanefi İslam yorumunun devletin resmi ideolojisi olması. Bu tarihten sonra bu ideolojiyi benimsemeyen, onun sıkı kurallarını kendi rahat toplumsal hayatlarına sokmak istemeyen topluluklar bir torbaya konuldu ve hepsine Alevi dendi. Elbette bununla birlikte, İran siyasetinin etkisinde kalan Doğu Anadolu’daki topluluklar biraz da iradeyle bu yola girdiler. İki yüz yıl öncesine kadar birbiriyle hiç karşılaşmamış topluluklar Alevi ilan edilmeye başlandı. Bunlar içerisinde Doğu Anadolu’nun bazı Kürt toplulukları vardı. Suriye kökenli bir halk olan ve pratikleri Doğu Anadolu Alevilerine hiç benzemeyen Nusayriler Alevi olarak anılmaya başladılar. Göçebe olan ve gündelik pratikleri çok farklı olan Tahtacılar Alevi oldu. Orta Anadolu abdalları Alevi oldular. Trakya’daki bazı topluluklar Alevi oldu. Bu çeşitli kesimler 200 yıl öncesine kadar birbirleriyle alakası olmayan topluluklardı. Bildiğimiz kadarıyla Muhammet, İsa veya Musa gibi bir örgütleyicileri de olmayan Alevilerin ortaya çıkışı 15, 16 ve 17. yüzyıllardaki siyasal gelişmelerin bir sonucu olarak olmuştur. Elbette dinler benimsemeyle de ortaya çıkabilirler. Ama bilebildiğim kadarıyla Aleviliğin böyle bir yayılma iddiası yok. Diğer dinlerde olan, başka insanları kendi dinine çekme hevesi yok (çünkü devleti yok.) O zaman, bu alakasız coğrafyalardaki ve alakasız geleneklerdeki insanlar nasıl oldu da Alevi oldular? Resmi ideoloji onları bir kümeye topladı. Ben böyle düşünüyorum. Burada hakaret etmek amacı yoktur. Cahillik varsa inandırıcı, üzerinde fikir birliğine varılmış bilgi ve belgelere açık olduğumu belirteyim.

ALEVİLİK VE SOL

Aleviler CHP için çantada keklik mi? Maalesef evet. Alevilerin neredeyse tamamı CHP’ye oy verir. Neden? Çünkü TR Batıcı Yaşam Tarzı Savaşı’nda Alevileri kesin bir şekilde taraftırlar. Batılı yaşam tarzı onlar üzerindeki baskıyı azaltmıştır. Onlara nefes alma olanağı vermiştir. Aleviler bu savaşın iki tarafını da çok iyi sezerler ve oy verirken gidip hata yapmazlar. Son yıllarda Tokat, Çorum, Amasya gibi Türk yerleşim yerlerindeki Alevilerin küçük bir kesimi MHP’ye oy vermeye de başlamışlardır. Tahtacılar da verirler. Bunun sebebi Kürt sorunun iyice görünür olmaya başlaması ve esasında bir “ezilen” olmalarına rağmen egemen ulus olmanın hazzına kapılmış olmalarıdır. Kürt sorunu ortaya çıkmadan önce MHP’nin en büyük ilgi odağı Alevilerdi ama genç ve cahil Aleviler bunu bilmedikleri için az da olsa onlara oy verenler çıkmaktadır. Kürt Alevileri de esasında CHP’lidirler. Onlar için Kürt kimliğinden ziyade Alevi kimliği önemlidir. İçlerinde tek tük Kürt siyasetine ilgi duyanlar çıkar ama dediğim gibi yaşam tarzı bunlar için daha önemlidir. Bir de sosyalist solun büyük çoğunluğunun Alevilerden oluşması vardır elimizde. Çok büyük bir sayıya ulaşmayan bu topluluk içerisinde çoğunluk Alevilerden yanadır. 70’li yılların bir geleneğinin devamıdır bu. O yıllarda sosyalist sol çok popüler olmuştu ve Alevileri cezbetmişti. Bu cazibe hala devam etmektedir. Gezi Direnişi’nin sınıfsal boyutu hep tartışılır. Ben Gezi’de “sınıf” adına yani işçi sınıfının burjuvaziye öfkesi anlamında hiçbir şey görmüyorum. Böyle deyince “emekçi mahallelerindeki 10 binler” önüme sürülüyor. O emekçi mahalleleri denilen şey aslında Alevi ve Kürt mahalleleri. Aleviler yaşam tarzı savaşının direkt muhatabı oldukları için, büyükşehirlerdeki Kürtler de çok politikleştikleri ve sokağa çıkmamayı kendilerine yediremedikleri için sokağa çıktılar. İlginçtir Sarıgazi’nin Kürtleri ve Alevileri binler halinde sokağa çıkarken, Samandıra’nın Türk ve Kürt “emekçileri” evlerinde oturdular… Yani emekçi memekçi hikaye! Bu ülkede yaşam tarzı ve kimlikler mücadelesi vardır. Başka da bir şey yoktur…

 ASİMİLASYON

Son yıllarda Cuma kutlayan, oruç tutan, cumaya giden Aleviler görülmeye başlandı. Bir asimilasyon olur mu? Açıkçası pek tahmin edemiyorum. Çünkü Alevi olup da inanç düşüncesine bağlı olan birisi Alevi pratiklerine bakıp bunları çelişkili bulabilir. Sünni pratiklerde pek çelişki yoktur. Tekrar edeyim, inançlı olacak birisinin bakış açısına göre öne sürüyorum bunları. Komşuları, arkadaş çevresi falan baskı ortamı oluşturuyorsa bu kişinin Alevi kimliğini ayan beyan elinde tutarak onların karşısına çıkması hala TR’de zordur ve bu kişi mağlubiyeti tercih edebilir. Birkaç bir şey okumak isterse de elini rahatlatacak şeyler bulabilir. Evliyse mesela, evliliğinde huzursuzluk olmasın diye sünni tarafın pratiklerini yapmak isteyebilir. Bunlar olabilir. Ama bir yandan da Alevilerdeki kırgınlık, öfke o kadar yoğundur ki bunları elinin tersiyle de itebilir. Bugüne kadar bunu yapmıştır zaten. 1950 yılında köyünden dışarı üç ayda bir çıkan bir Alevi için asimilasyon söz konusu değildi ama şimdi bu tehlike daha yoğun. Zaten İslamcı parti de o yüzden ideolojik hamlelere çok önem vermektedir. Bu fırsat bir daha ele geçmeyecektir.

SONUÇ

Kendisine Alevi diyen ve ona gönül bağıyla bağlı olan birisi için yazdıklarım kabul edilebilir gelmeyecektir. Çünkü o da Allah’ın onun hayatına bir anlam kattığına inanmaktadır. Bununla mutlu olmaktadır. Elinde bu olmasa ne yapacağına dair dehşete düşmektedir. Yobazlığa bakınca da kendisini iyice şanslı hissedecektir. Ama benim gibi dinleri somut politik ve toplumsal süreçler olarak algılayan ve hepsini mantıksız bulan biri için yazdıklarım dikkate değer bulunacaktır diye düşünüyorum.

siyaset kategorisine gönderildi | Yorum yapın