Futbolda 2008 ve Sonrası

Adsız

Esasında tarihteki dönüşümler için kesin bir dönüm noktası vermek doğru değildir. Her ne kadar devrimler gibi bazı önemli ve büyük olaylar, kendilerinden önce yaşanılanları radikal biçimde başka bir yola sevk etse de önemli dönüşümler uzun bir zaman dilimine yayılırlar.

Peki futbol için neden 2008 ve sonrasını verdik? Bir devrim mi oldu o senede?

Devrim olmadı da şu görselde gördüğünüz adamlar piyasaya çıktı.

Aslında Mourinho 2008’den önce 2004 ve sonrasında bir süperstar haline gelmişti. Keza Ronaldo da 2007-08 sezonunun sonunda “Ben dünyanın en iyi futbolcusu değilim? Dünyanın birinci, ikinci ve üçüncü en iyi futbolcusuyum!” demişti.

İki Portekizli Avrupa (ve dolayısıyla dünya) futbolunu parmaklarında oynatırken 2008’de gök gürledi, yer yarıldı ve Messi çıktı piyasaya. Bir de Pep Guardiola. Bu ikisinin çıkışı birbirini besleyen olgulardır. İkisi de birbirleri sayesinde fenomen olmuşlardır.

Bu dört adamın varlığı futbolu öyle bir noktaya taşıdı ki bu dönüşümleri görmemek olmaz. Ve bunların önemleri ve büyüklükleri kayboldukları zaman anlaşılacak. Özellikle de futbolcuların…

Futbolculardan başlayalım: 2008’den bir sene sonra Ronaldo’nun Real Madrid’e katılmasında şimdiye kadar futbol dünyası eşi benzeri olmayan ve bana göre de bir daha olması çok zor olan bir rekabet izledi. O rekabet bitti mi? Elbette ikisi de futbol oynamaya devam ediyor ama Ronaldo’nun Real Madrid’den ayrılması artık bu rekabeti sonlandırdı diye düşünüyorum. Sadece ŞL’de karşı karşıya gelebilirler ama önceden yılda minimum dört kere karşı karşıya geliyorlardı ve bu maçları unutamam. Aslında onlar yarışıyorlardı.

Ronaldo, Real Madrid’e katıldı ve inanılmaz şeyler olmaya başladı dedik. Bu süre içerisinde bir daha tekrarlanamayacak sayılara ulaşıldı. İki futbolcu da üç kere 40 ve üstü lig golü attılar. Şimdi durup bir daha düşünelim… Bugün Avrupa’nın herhangi bir ciddi liginde bir futbolcunun 40 ve üstü gol atması imkansıza yakındır. Ve bu iki futbolcu bunu üç kere yaptılar. Hatta Messi bir kere 50 lig golü attı. Bir futbolcunun üç kere 40 ve üstü lig golü atmasını bence bir daha kıyamete kadar izleyemeyeceğiz.

Tabi futbolda çok temel bir değişiklik olmazsa… Peki VAR teknolojisi böyle temel bir değişiklik midir? Bilemiyoruz, göreceğiz. Dünya Kupası’nda verilen penaltı sayısında büyük bir artış var. Bekleyip göreceğiz. Daha fazla penaltı verilecektir ama eskiden büyük takımlar lehine verilen çok sahte penaltı ve ofsayt golü de oluyordu. Onu da hesaba katmak lazım. Ne olacağını tam olarak bilemiyoruz, bekleyip görmek lazım. Kasaya girenle kasadan çıkan arasında önemli bir fark olacak mı? Belki olur da 34 gol atanlar 40’ı bulurlar ama 46’lara, 48’lere, 50’lere ben; VAR + eyyamcılıkla bile ulaşılamayacağını düşünüyorum.

Bu iki futbolcu futbolu bırakıp da üzerinden 10 sene geçtiğinde ve hala kimse bu sayılara ulaşamamış olacakken daha iyi kavrayacağız bu dediklerimi.

Bu iki futbolcunun varlığı diğer tüm futbolcuları bu 10 sene boyunca figüran yaptı neredeyse.

Şimdi de teknik direktörlere gelelim.

Mourinho ve Guardiola arasında da büyük bir rekabet başladı. Aslında Mourinho’nun Barcelona’yla bir husumeti vardı öncesinde. Fakat 2010 yılında Inter’in Barcelona’yı (hala anlamış değilim) elemesi sonrasında Mourinho’nun sahada provokasyon yapması ve akabinde Real Madrid’e transfer olup ilk maçında 5 yemesi bu rekabeti ikisi arasına taşıdı.

Aslında ne için çekiştikleri bellidir. Alex Ferguson’dan sonra en büyük futbol hocası kimdir? Hatta Guardiola’nın onun yerinde bile gözü olduğu düşünülebilir.

50 kupalı Ferguson’un ardından ikisi gelmektedir. 55 yaşındaki Mourinho’nun 25 kupası vardır. 47 yaşındaki Guardiola’nınsa 24 kupası vardır. Guardiola’nın 10 senede 24 kupa kazanması inanılmaz bir sayı olarak görülmelidir. Bu hızla Ferguson’u geçer mi geçer. Mourinho’nun ise geçemeyeceğini düşünüyorum zira kariyeri duraklama evresine girdi sanki. Bu sene de United’le ligi alamazsa (kupa önemli değil, lig veya ŞL elbette) gönderilir ve Juventus ve PSG hariç onu tekrar kupa canavarı yapacak başka takım yoktur. Bayern’deki büyük egolarla bir arada duramayacağı kesin gibidir.

Bu ikisinin karşılaşmaları ve mucidi oldukları futbol tarzları 2008 ve sonrasında çok şeyi değiştirdi. Guardiola 80’lerin dalga geçilen üçlü defans sistemini geri getirdi. Ama bu küçük bir örnek. Guardiola kendisinden başka kimsenin oynatamadığı öldürmeyip süründürme taktiğinin mucidi oldu. Evet bunu ondan başka kimse yapamıyor. Bir de onun yarattığı Barcelona. Mourinho, ise pragmatik ve risk almayan futbol tarzını dünyanın en büyük takımlarına oynattı. Hız ve fizik gücü açısında kimse onun takımları kadar iyi olamıyor(du).

Tarihte bireyin rolü üzerine çok şey yazıp çizdik. Ben hep çok önemli olduğunu hatta çoğu zaman belirleyici olduğunu düşündüm. Futbolda da durum farklı değil. Evet futbol bir takım oyunu ama bireyler oyunun büyük çoğunluğu üzerinde belirleyici oluyorlar. Büyük başarılar için böyle diyelim en azından.

Ve bu dört birey bize bir daha tekrar edilemez bir dönem yaşattılar. Artık sonlara geldik. Bunlar çekilip gittiğinde bu dönemin değerinin daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum.

Şifreyi tekrar yazıyorum buraya: 40

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Kemal Sunal Tartışmalarıyla İlgili Düşüncelerim

WhatsApp Image 2018-08-09 at 11.45.10

Bir dönem Yeni Şafak’ta köşe yazarlığı yapmış olan Cemile Bayraktar Kemal Sunal filmleriyle ilgili bir tweet attı ve ortalık karıştı. Cemile Bayraktar bu filmlerin insan aklına hakaret olduğunu ve topluma zihinsel anlamda kötülük yaptıklarını yazdı. Aynı tweet içerisinde de Sunal’ın toplumun bir değeri olduğunu ve ona rahmet okuduğunu yazdı. Filmleri hakkında böyle düşündüğü birisinin bir değer olduğunu nasıl düşünüyor, o ayrı mesele…

Bu kişinin bütün tweet’lerini okudum. Filmlerin sanatsal niteliği ile ilgili bir fikir beyan ettiğini görmedim. Aslen bu filmlerdeki din görevlisi ve dindar (hacı) tiplemelerinin sunumuna itiraz ettiği görülüyor. Değerlerine 30 yıl saldırılmış gibi hissediyor.

Kemal Sunal sinemasının sanatsal ve sosyolojik boyutuyla ilgili iki sene önce bir yazı yazmıştım. Orada düşüncemi iyi bir şekilde aktardığımı görüyorum. Yorum bölümünde bu yazıyı paylaşacağım.

Kısaca tekrar etmek istediğim şeyler var: Kemal Sunal bir projedir ve bir fars starıdır. Fars yani kaba güldürü… Projedir neden oynadığı filmlerle ilgili kendi müdahalesi pek yoktur. Ertem Eğilmez 1975 yılında bir Şaban tiplemesi ortaya çıkarmıştır ve bu tip üzerine yapışmış, türlü türlü yönetmenlerin yaklaşımlarıyla türlü türlü evrelere girmiştir. Yazıda da belirttim, Kemal Sunal’ı çalıştığı yönetmenlere göre değerlendirmek gerekmektedir. Ama bu ortak; üç kağıtçı ve salağa yakın saf Şaban tipi her filminde görülür. Atıf Yılmaz ve Zeki Ökten’le çalışırken politik, Natuk Baytan’la çalışırken absürd, Kartal Tibet’le çalışırken alabildiğine klişeci, Osman F. Seden’le çalışırken bunların hepsidir.

Yani kendi geliştirmediği bir projedir. Kemal Sunal sinemasındaki halkçılık da sorunludur. Zaman zaman dürüst değildir Şaban. Akıl almaz tesadüfler sonucunda sorunları çözer. Kimi zaman başladığı ilk noktaya dönmesi sorun çözümü gibi görünür. Ahmaklığa sempati çekilir bu filmlerde. Şaban alabildiğine cinsiyetçi ve homofobiktir.

Bir de fars dedik yani kaba komedi. Karakterlerin ve durumların abartılı ve absürd sunumuna dayanır bu komedi tarzı. Tolga Karaçelik’in “Kelebekler” gibi deha ürünü bir komedi filmi bütün Kemal Sunal filmlerinden daha faydalı olabilir topluma.

Toplum daha nitelikli bir hale gelecekse Kemal Sunal geçmişe ait hoş bir anı olarak kalmalıdır. Bu iş için sinemadan faydanılacaksa sanatsal ve niteliksel anlamda oldukça dolu filmler hem TR sinemasında hem de dünya sinemasında mevcuttur.

Cemile Bayraktar bunları söylemiyor ve dindar sunumuyla kavga ediyor. Elbette bütün dindar insanlar bu filmlerdeki hacılar, imamlar gibi değil. Bayraktar’a toplumun ilerlemesi için dinin kamusal alandan giderek çekilmesi gerektiğini düşünüyoruz diyebiliriz. Kemal Sunal sinemasının klişelere dayalı bir sinema olduğunu falan söyleyebiliriz.

Kadının diğer tweet’lerinde vurguladığı bir şey var ki haklı: Haber “AKP’li yandaş yazardan Kemal Sunal sinemasıyla ilgili…” diye bir başlıkla verildi. Böyle olunca iş otomatikmen AKP’liler ve AKP’li olmayanlar ikilemine çekildi. AKP’li olmayanlar Twitter’da Kemal Sunal Halktır diye hashtag açtılar. Trajikomik bir durum.

Doğru Kemal Sunal halktır ve o halkın bütün arızalarını, eksikliklerini filmlerinde barındırır. Ama o halk gidip AKP’ye oy veriyor. Bayraktar gibi böyle soyutlamalar yapabilen AKP’li sayısı çok azdır. AKP’ye oy veren insanlara gidin sorun, ezici bir çoğunlukla Kemal Sunal filmlerini sevdiklerini beyan edeceklerdir.

Burada baştan bir yöntem hatası geliştirildi. Bazı şeyleri belirtmemek lazım. Ben bu toplumda hiçbir zaman bir iç barış olmadığını iddia eden bir insanım. Şimdi o olmayan iç barış sosyal medya ve seçimler sayesinde o kadar keskinleşti ki en ufak bir karşı karşıya gelişte akıl, mantık ve vicdan geriye çekiliyor ve irrasyonel bir şekilde “laf sokmak”, bir şekilde “üste çıkmak”, karşındakini inciterek cümle kuramaz hale getirmek temel düstur olmuş durumda. Ha şunu da söyleyeyim çirkinleşmek söz konusu olduğunda onlar daha göz kamaştırıcı. Sık sık Yeni Şafak ve Cumhuriyet sayfalarının okuyucu yorumlarını okurum. Neyse bu önemli değil aslında.

Kadın haksızken haklı duruma geldi.

Kemal Sunal sineması geçmişe dair hoş bir anıdır işte ama öyle ölümüne savunulması gereken bir şey değildir. Hele hele politik olarak net bir şekilde taraflı ve kendisini toplumu ilerletmeye adamış bir sinema hiç değildir.

Düşüncelerim bunlardır.

Sinema, siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

İki Harita ve Düşündürdükleri

turkiye-iller-3

TÜRKİYE’Yİ KİMLER YÖNETİYOR?

İşte Ak Parti’nin %40 ve üzeri oy aldığı şehirler… Orta Anadolu ve Karadeniz ağırlıklı görülüyor. Ankara’da %39,29’muş. %40’ı geçemediği birçok şehirde aslında birinci parti olduğunu da ekleyelim. Ne demiştik, Türkiye’yi bu bölgelerin esnafları, müteahhitleri ve devlet memurları yönetir. Bu etkili kimseler tabandaki milyonların oy tercihleri üzerinde direkt olarak etkilidirler. “Duran Abi” diye kodlayabileceğimiz bu insanın özlemleri, zafer sarhoşlukları, tarihsel simgeleri, kaygıları, çekinceleri ve nefretleri Türkiye’de siyasi iktidarın şifreleridir. Bunlara yatırım yapan etkili erkek birey kazanır. Sünepe birisinin hiç şansı yoktur. Tabi etkili erkek bireyin bu şifrelere gönülden bağlı olması da lazımdır. Yoksa Duran Abi, sahtesini hemen sezer. Duran Abi bir ideolog değildir, bir araçtır. Duran Abi ekonomik olarak perişan olmaz kesinlikle.

turkiye-iller-3 (2)

CHP’NİN %20 VE ÜZERİ OY ALDIĞI ŞEHİRLER

Bu harita da farklı bir sosyolojik gözleme olanak sağlıyor. İhaleyi indiriyoruz ve CHP’nin %20 ve üzeri oy aldığı yerleri işaretliyoruz. Peki bu ne demektir? Batılı yaşam tarzı buralarda yer yer (özellikle kent merkezlerinde) var demektir. Bir yerde CHP %20’nin üzerinde oy alıyorsa iki şeyden bahsedebiliriz: 1) Orada kadın ve erkeğin beraber gidip içki içebileceği barların olabileceği kadar bir Batılı yaşam tarzı vardır… 2) Bazı illerde görülebileceği üzere il merkezinde böyle bir şey yoktur da il genelinde yoğun bir Alevi nüfusu vardır. İkinci maddeye örnek olarak Erzincan’ı, Tokat’ı, Çorum’u verebiliriz. Elbette istisnalar, özel bölgeler de yok değildir. Örneğin Kars il genelinde CHP %20’yi geçememiştir ama kent merkezi tam bir CHP kentidir. Ardahan’daki Terekemeler sağ muhafazakar yaşam tarzına yüz vermezler. Kırşehir özel bir bölgedir. Emin değilim ama Samsun’un, Trabzon’un, Giresun’un kent merkezlerinde barlar olabilir. Tunceli aslen HDP ideolojisi etkisi altındayken CHP’ye %20’den fazla oyun gittiği tek yerdir. Aleviliğin etkisiyle… Buradaki adama da emekli öğretmen Hulusi Bey diyebiliriz. Kırk yıl bıyık bıraktıktan sonra uyumsuz bir top sakal bırakır. Müslümanlığı en iyi yorumlayan ve yaşayan kişinin Atatürk olduğunu düşünür. Rakı ve tombul Efes’ten başka bir şey içmez. Sosyalist örgütlerin Muhammed Salah’a benzeyen gençleri kendisine bir dergi getirirse onu alır ama asla dergiyi okumaz ve de sosyalizm mücadelesi vermez… Böyle…

siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Türkiye’nin En Solcu Şehirleriyle İlgili Düşüncelerim

38633643_1334364246699140_9154069020092137472_n

Dün Türkiye’nin en “solcu” şehirlerini yazmıştım. Bu listeyi CHP oy oranlarına göre çıkarmıştım çünkü amacım homo ortalamus’un “solcu” algısını yansıtmaktı. O algı da eşittir batılı yaşam tarzı ve birtakım skandal kimliklerdi. Elbette solcuyuz ve işçi sınıfı çıkarı bazlı yaklaşıyoruz siyasete ama o işçi sınıfı bizimle dalga geçiyor ve elinden gelse bizi bir kaşık suda boğar Kod: “Vurun la!” Güç bulursak; döve döve, duygularını incite incite onları yola getirmeliyiz. Tüm insanlık tarihinde olduğu gibi…

Türkiye’de 22 milyon sigortalı varmış. Bunlara bağımlı olan da 35 milyon kişi varmış. 12 milyon da emekliyi koyduğumuzda TR’de aktif, pasif sigortalı sayısı nüfusun %87’si imiş. %13 kayıt dışı, berduş ve burjuva var yani. Bu bir kaba hesaptır çünkü o 22 milyon kişi içerisinde esnaflar ve kamu görevlileri de var. Bunlara hiç güven olmaz. Bunlar değişimi hiç istemezler. Değişimi sezerler ama ona direnirler. Bunların oy tercihleri tabandaki emekçi katmanları büyük oranda belirler. Neyse bu %87, oy vermeyen çocukların ileride büyük oranda ailelerine benzer insanlar olacağı düşünüldüğünde, seçimlere katılım oranına yakın. O zaman seçim sonuçları, insanların oy tercihleri büyük oranda işçi sınıfının tercihidir diyebiliriz. O zaman da işçi sınıfının tercihinin Cumhur İttifakı’ndan yana olduğunu söyleyebiliriz. Hep öyleydi.

Büyük soyutlamalar yapmaya gerek yok. Devletin ideolojik aygıtları var evet ama bu insanların beğenin veya beğenmeyin bir duygusal ve düşünsel dünyası var. Kaygıları, özlemleri, tarihsel simgeleri, kimlikleri ve yaşam tarzları var. Her şeyden önce bir inançları var.

Eğer bunlar beğenilmiyorsa bunları en çok zayıflatan şeyin yaşam tarzı değişiklikleri olduğunu görmemiz gerekir. Aydınlar veya aydın olmaya aday olanlar evet okurlar, sorgularlar ve değişirler fakat bunların sayıları her zaman çok az olmak durumundadır. Yaşam tarzı ise sinsice ve çaktırmadan bu yapıya nüfus edebilir. O zaman her iki taraf için de yaşam tarzı pratiklerini korumak ve bunları yaygınlaştırmak politik şeylerdir. Türkiye’de de 200 yıldır bu yaşanmaktadır bana göre.

Buralara nereden geldim? Homo ortalamus’un “solcu” diye bellediği şehirlerle ilgili düşüncelerimi yazacaktım. Başlıyoruz:

1- KIRKLARELİ

Mehmet Turgut’a göre bunlar sehven “solcu” olmuşlar ve birisi biraz itiklese bunlar “Rabbim, rabbim” diye konuşmaya başlayacaklar. Doğrudur. TR’nin kıyı kesimleri Cumhuriyet’in ilk yıllarında dirayetli bir toplum mühendisliği sayesinde “solcu” olmuşlardır. Yani çok yenidirler. Her an geri vitese takabilirler. Kırklareli’nin sokaklarında yürüdüğünüzde bir İç Anadolu şehrinde yürüyormuşsunuz gibi de hissetmiyorsunuz ama. İklim ve bitki örtüsünden farklı olarak tipler, kıyafetler, dükkanların tabelaları kendisini gösteriyor. Kafalarda ne olduğundan bağımsız olarak…

2- EDİRNE

Üç defa gittim. Kültür turu açısından bir süperstardır. Aslında üç Osmanlı başkentinden biri olduğu için sağcıların buraya özel operasyon yapmaları beklenir. Roman nüfusunun çokluğu ve Batı’ya tarih boyunca yakın olması o yaşam tarzının hemen alınıp benimsenmesinde etkili olmuştur. Tarihsel olarak en büyük hatası Balkanlardan gelen rakıyı viski, konyak ve votka gelmeden içeriye sokmuş olmasıdır  Hala biz uğraşıyoruz rakı mitiyle 

3- İZMİR

İşte yaşam tarzı solculuğunun Mekkesi. Tarih, kültür ve mimari açısından ilçeleriyle beraber bir megastardır. İzmir’e bir Yozgat tarzı yaşamı asla dayatamazlar. İzmir’e bir şey olmaz yani. Zaten araya gireyim, TR’nin her yerinde tüm çabalara rağmen muhafazakar yaşam tarzının, farklı hızlarda da olsa bir çözülme sürecine girdiğini düşünüyorum. Görüntü bunun aksini söylese de…

4- MUĞLA

Düzgün bir şehircilik anlayışı vardır. Turizm açısından en avantajlı şehirdir. Turizm dönüştürücü, geliştirici bir şeydir ama aynı zamanda şerefsizleştirici bir şeydir de…

5- TEKİRDAĞ

Tipik bir CHP kenti. Tekirdağ’ın sanayi olarak gelişmiş bölgelerinde Kürtler yoğun olarak bulunurlar ve bunlar sık sık yerlilerle çelişkiye düşerler. Linçler, saldırılar olur zaman zaman ama işte bu konu konumuzun dışındaydı. İçerler, el ele dolaşırlar, parklarında heykeller vardır.

6- AYDIN

Tarım arazileriyle göz kamaştıran bir kenttir. Bu kesimler çok zengindirler. Denize, turizme yakın olmaları bunları “sağcı” yapmamıştır yoksa bu zenginlikle elbette CHP %40’ı bulamazdı. Yenipazar pidesi Ankara pidesine en yakın pidedir.

7- ÇANAKKALE

Burası da coğrafi etmenlerle solcu olmuştur. Bir yerde kadınlar ve erkeklerin beraber gittikleri barlar varsa orası “solcu”dur. Truva ve Assos’u göz kamaştırır. Bir de Türkiye’nin bitki örtüsü olarak en güzel bölgesi Marmara Bölgesi’dir bana göre.

8- ESKİŞEHİR

Yanı başında hemen Kütahya ve Afyon olmasına rağmen solcu kalabilmiştir. Burada da uzun yıllardır doğru dürüst bir üniversitesi olması etkili olmuştur. Çünkü üniversite öğrencileri yaşam tarzını etkilerler. Bunlar içerler, gezerler, tozarlar ve toplumsal dokuyu değiştirirler. Esnaflar (ve ev sahipleri) toplumsal dokunun bozulmasını arzu etmezler ama anında şerefsizleşmeleri bundan dolayı değildir. Onlar (büyük oranda) her yerde şerefsizdirler. Türkiye’yi esnaflar yönetir. İlber Ortaylı’ya göre “kasaba kültürü” denen şeydir bu. Türkiye iyi veya kötü bir yerse bunun sorumlusu esnaflardır. Bunlar geniş kesimler üzerinde etkili olurlar.

9- ARTVİN

İşte lokal olarak özgün bir bölge. Artvin neden böyle? Kars ve Ardahan neden komşularından farklı olarak solcu? Kars’ta kadınlar ve erkeklerin beraber gidebildikleri onlarca bar varken hemen yanı başındaki Erzurum’da neden doğru dürüst tekel bayisi yok? Bu bölgenin 40 yıl Rusya idaresi altında kalması etkili olmuş olabilir mi? Sonuçta Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki toplum mühendisliğinden o kadar nasiplenmediler. Evet, bence etkili olmuştur. Batı Avrupa Rusya’yı aslen bir doğu ülkesi kabul etse de Müslüman olmamaları yüzünden daha gelişkin bir kültüre sahiptiler ve 40 yıl bu kültürü bu insanların gözleri önünde yaşadılar. Artvin’de çok Gürcü de var. Etnik yapısı çok karmaşık. Kozmopolit yerlerde muhafazakarlık pek tutunamaz. Kozmopolit olmayan bir yerde yaşayamam. Ayrıca 70’li yıllarda Dev Yol örgütünün Artvin’e çok yatırım yaptığını da biliyoruz.

10- ZONGULDAK

Çevresi muhafazakar doluyken burası neden “solcu”? Karadeniz’de CHP’nin %30 üzeri oy aldığı yer neden sadece Zonguldak? Emekçi sınıfının burada yoğun olarak bulunmasından dolayı olabilir mi? Her yerde var da neden burada böyle? Demek ki 60’lı ve 70’li yıllarda sosyalistler burada iyi çalışmışlar ve bu insanları dönüştürmüşler. Yönetmen Halit Refiğ’in 60’lı yıllarda burada tercümanlık işi yaptığını biliyorum. Demek ki yabancılarla bir etkileşim de söz konusu. Bülent Ecevit’in başbakanlığı dönemlerinde buraya yaşam tarzı anlamında müdahaleler de yapmış olması olasıdır. Bilgim yok ama bu konuda.

11- HATAY

HDP oylarını da kattığımızda oluşan listeye Hatay da girmişti. Evet, bayılırım buraya. Geçen sene UNESCO’nun gastronomi kenti kategorisine de girdi. Bu kategoride bir tek Gaziantep vardı. Sadece yiyecek, içecek mi? Burası Türkiye’ye hiç benzemiyor. Çok yoğun Arap Alevisi var burada ve bunların hepsi solcu. Alevi olmayanlar ise o yaşam tarzı içerisinde direniyolar. Bazen belediyeyi de alıyorlar. Bir yerde Alevi nüfus çoğunluktaysa (ki bu şekilde sadece iki il vardır Tunceli ve Hatay) o yer yaşam tarzı anlamında kurtarılmış bir bölgedir. Alevilerin kendi içerisindeki çelişkiler, benzemezlikler, niteliksizlikler, arızalar bir yana bu durum böyledir. İyi ki Aleviler var ve evet, CHP için Aleviler çantada kekliktir. Hatay da bu yüzden lokal olarak özgün bir bölgedir.

Tekrar söylüyorum, ben solun ve sosyalizmin ne olduğunu biliyorum. Bu liste CHP oy oranlarına göre dolayısıyla yaşam tarzına göre hazırlanmıştır. HDP ve siyaseti sol referanslarla hareket etse de bambaşka bir şey olduğu için listeye dahil edilmemiştir.

İyi günler.

Birkaç saat sonra gelen edit: Şu ikinci listede İstanbul’u unutmuşum. Facebook arkadaşım Hakkı Başgüney hatırlattı. Unuttuğum için söylemiyorum ama İstanbul bambaşka bir şey. Hiçbir şeye benzemiyor. Ayrı bir ülke gibi. Orada Rakka gibi, Leningrad gibi, Lice gibi, Osmaniye gibi yerler var.

İkinci edit: CHP + HDP oylarının toplamını değerlendirdiğim (batıda yer alması ön koşuldu) ikinci listede Adana’yı es geçmişim. O ikinci listede iki hata yaptım, demek ki fazla özenmedim o listeye. Neyse Adana için söyleyeceğim bir şey yok çünkü henüz görmedim orayı.

siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Türkiye’nin En Solcu Şehirleri

38481939_1331829710285927_3961042608167321600_n

Yani Türkiye’de CHP’nin en çok oy aldığı şehirler…

Açıklayacağım…

Solculuk ne demektir?

“Türkiye’nin En Sağcı Şehirleri” yazımda tarihsel geçmişinden bahsetmiştim. Fransız Devrimi esnasında gerçekleştirilen bir toplantıda devrimin ve özgürlüğün yanında olanlar kralın soluna, kralın ve kilisenin yanında olanlar da kralın sağına geçmişti. Sonra sosyalizm mücadelesi ete kemiğe büründüğünde bu kavramlar ekonomik üretim ve paylaşım ilişkilerine referans vermeye başlamışlardı. Aslında isabetli olanı buydu fakat sonra sol ve sağ kavramları ekonomi belirlenimli olmaktan yine çıkıp oldukça kapsamlı şeyler olmaya devam ettiler.

Türkiye’de sol ve solculuk ne ifade eder? Bilimsel sosyalizme inanıp onun için mücadele edenleri mi ifade eder? Cevap net bir şekilde hayırdır. Onlara sosyalist denir. TR ortalama adamının (homo ortalamus) sol ve solcu tarifi çok farklıdır. Bu listeyi çıkarırken bilinçli olarak TR ortalama adamının düşüncelerini baz aldım, kimse kıllanmasın lütfen.

Sosyalizmden bahsedelim biraz. Ben insan için en iyisinin sosyalizm olduğunu düşünüyorum ama TR’deki diğer sosyalistlerden sanırım farklı olarak kapitalizmin “başarılı” ve güçlü olduğunu da düşünüyorum. Tarihteki mücadelelerin kendilerine halk veya sınıf denilen zümrelerin iradeyle ortaya çıkmış kolektif mücadeleleri değil “daha çok” bir sınıfın yani burjuvazi (sömürücü) sınıfının kendi içerisindeki yorum farklılıkları olduğunu düşünüyorum.

TR’de sosyalizmin ne olduğunu tarif edebilecek 250 bin kişi falan vardır. Sosyalizm kelimesini duymuş ise birkaç milyon insan vardır.

Gerçek anlamda solculuk sosyalizmse CHP sosyalizme en zarar vermiş örgüttür. Büyük komplo teorilerine itibar etmediğimi söylemek isterim. Yani CHP’nin (veya bazı kesimler tarafından iddia edildiği üzere HDP’nin) yetkili kurullarında toplantı yapıp “Ne yapsak da şu sosyalizmin yükselmesini engellesek?” temalı toplantılar yaptıklarını veya bir başka deyişle genel politikalarını bunun üzerine inşa ettiklerini düşünmüyorum. Sosyalistlerin sayısı ve etkinliği bu ülkede rejimi tehdit edebilecek seviyede değildir. Bakınız darbe oldu, yüz binlerce Fethullahçı devletten atıldı ama atılan sosyalist devlet memuru sayısı çok az, onların da önemli bir bölümü Kürt Hareketi destekçisi. Dolayısıyla CHP yatıp kalkıp bunu düşünmüyor ama varlığı buna sebep oluyor. Sosyalizme ilgi duyabilecek, onun mücadelesini vermeye aday kesimler CHP’ye yöneliyorlar. HDP ise bambaşka bir mücadelenin öznesi. Her şeyin mücadelesinde olduğu gibi sosyalizm mücadelesini de aydın orta-sınıflar verir. Bunlar TR’de ne kadar aydın olduğu başka bir tartışma konusu iken bunlar CHP’dedirler. Emekçi katmanlar ise ezici bir şekilde AKP ve MHP’dedirler.

Türkiye’deki temel çelişki emek-sermaye çelişkisi değil yaşam tarzı çelişkisidir. Evet, ben böyle düşünüyorum. Herkes yaşam tarzı üzerinden, lokal çevrelerindeki kişilerle girdikleri etkileşimlerden hareketle politika düşünüyor. Politika düşünüyorlar derken gidip oy veriyorlar yani.

Dün Niğde ve Karaman’la ilgili yazımda şunu iddia etmiştim: TR’de Karadeniz Bölgesi ve İç Anadolu Bölgesi’ndeki esnafların kaygıları, nefretleri, özlemleri siyaseti belirler. Daha doğrusu bu kaygı, nefret ve özlemlere sahip olan etkili, erkek bireyler iktidarı ellerinde bulundururlar.

Bu yapının “solcu” tarifi nedir? Bunlar için solcu eşittir CHP’ye oy verenler, Kürtler ve Alevilerdir. CHP’nin Türk milliyetçisi olması, veya geniş Kürt halk kesimlerinin dindar olması tablonun bütününü etkilemez. Bunlar için solcu bir prototiptir. Belli bir yaşam tarzına sahiptir. Bunlar oturup evlerinde veya pavyonlarda veya düğünlerde gizli gizli içki de içerler ama görseldeki gibi sahilde kızlı erkekli falan içki içmezler. Bunlar keraneye giderler (solcular da gider), küfür ederler (solcular da eder), üç kağıtçıdırlar (solcu esnaflar da öyledir), kaypak korkak ve güvenilmezdirler (solcuların bir bölümü de öyledir). Görüldüğü gibi oldukça karmaşık ve geçişli bir tablo var ama gizli kapaklı yaşanılanların dışında TR’de solculuk ve sağcılık büyük oranda yaşam tarzına göre şekillenir.

CHP’nin %30 ve üzeri oy aldığı bir şehir nasıl bir şehirdir? Solcu mudur? Orada sosyalizm mücadelesi daha mı etkilidir? Elbette sosyalist örgütlerin üye sayıları daha kalabalıktır ama biz yine yaşam tarzı mevzusuna dönelim. Bu şehirlerde kadınlar sevgilileriyle el ele sokakta dolaşabilir. Tek başlarına ev tutabilirler ve karanlıkta ana caddelerde gezebilirler. Giyim kuşama karışan olmaz. Ramazan gerçi artık büyük şehirlerin kamusal alanlarında hissedilmiyor ama buralarda sokakta su içen, sigara içen falan olabilir. Sahil bölgelerindeki parklarda gitar eşliğinde Teoman Türkçesiyle şarkılar söylenir, biralar içilir. İç bölgelerin parklarında ise sadece parkın izbe bölgelerinde +50 dayılar “kendime saygım yok” birası yani Efes Ekstra veya kırmızı Tuborg içerler.

Bu şehirlerin hepsi batıdadır. Buralarda HDP binalarına provokasyon çok olur. Dediğim gibi HDP ve onun siyaseti bu yazının konusu dışındadır. O başka bir şeydir çünkü.

Bakalım şu “solcu” şehirlere:

1- Kırklareli %48,14.
2- Edirne %45,98.
3- İzmir %41,74.
4- Muğla %41,30.
5- Tekirdağ %38,56.
6- Aydın %34,21.
7- Çanakkale %34,10.
8- Eskişehir %32,44.
9- Artvin %32,24.
10- Zonguldak %30,93.

Farklı okumalar yapmak isteyenler için HDP oylarını da olaya dahil edelim:

1- İzmir %53,05. HDP oy oranı %11,31.
2- Kırklareli %51,09. HDP oy oranı %2,95.
3- Edirne %49,24. HDP oy oranı %3,26.
4- Muğla %47,72. HDP oy oranı %6,42.
5- Tekirdağ %44,81. HDP oy oranı %6,25.
6- Aydın %43,34. HDP oy oranı %9,13.
7- İstanbul %41,85. HDP oy oranı %12,43,
8- Hatay %41,67. HDP oy oranı %10,83.
9- Adana %39,59. HDP oy oranı %13,41.
10- Çanakkale %37,43. HDP oy oranı %3,33.

Bu ikinci listedeki değişimler metropoller, sanayileşmiş iller ve Hatay, Artvin gibi TR’nin genelinden farklı lokal sosyolojik özellikler gösteren şehirler hakkında fikir veriyor.

Önümüzdeki yerel seçimlerde Cumhur İttifakı’nın bu özel bölgelerde bölgesel ittifak yapmalarını olası görüyorum ben. Yaptıkları zaman da büyük oranda buraları hallediyorlar. Belediyeler el değiştirirse 100 Yıl Savaşları’nda yani TR Yaşam Tarzı Savaşları’nda neler olur hep birlikte göreceğiz.

Yaşam tarzı savaşlarında elbette bir tarafım ama keşke siyaset emek-sermaye çelişkisi üzerinden belirlenseydi…

İyi günler.

Bir gün sonra gelen edit: Şu ikinci listede İstanbul’u unutmuşum. Facebook arkadaşım Hakkı Başgüney hatırlattı. Unuttuğum için söylemiyorum ama İstanbul bambaşka bir şey. Hiçbir şeye benzemiyor. Ayrı bir ülke gibi. Orada Rakka gibi, Leningrad gibi, Lice gibi, Osmaniye gibi yerler var.

İkinci edit: Adana’yı unutmuşum. İkinci liste üzerinde çok özenli durmadığım anlaşılıyor. Bir de Ardahan var ama onu Diyarbakır gibi değerlendirebiliriz sanırım.

siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Niğde, Karaman İzlenimleri

Niğde, Karaman izlenimlerim için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Türkiye’nin En Sağcı Şehirleri 2

22103_620947801374125_3257753596042061566_n

Dün Facebook Anılar’a baktığımda, üç sene önce “Türkiye’nin En Sağcı Şehirleri” başlıklı bir yazı yazdığımı gördüm. Haziran 2015 seçim sonuçlarına bakarak Türkiye’de sağ partilere en çok oy veren şehirleri listelemiştim.

AKP, MHP ve SP’ye oy verenleri hesaplamıştım o zaman.

Bu yazıyı güncelleyeyim dedim. Ne de olsa o tarihten beri 30, 40 tane şehir gezdim. O listede hiçbir yeri görmemiştim şu anda sadece Gümüşhane’ye gitmemiş birisiyim. Şehirlerle ilgili söyleyeceklerim olmalı.

Bu yazıda iki liste göreceksiniz. Birinci liste CB seçim sonuçlarına göre oluşturuldu. Tayyip Erdoğan’a en çok oy vermiş şehirleri listeleyeceğim ama asıl söyleyeceklerimi ikinci listeye göre söyleyeceğim yani MV seçim sonuçlarına göre. İnsanların genel ideolojik tutumlarını MV seçim sonuçları daha çok yansıtıyor. Belediye seçim sonuçları da çok iyi yansıtmaz ideolojik tutumları. Yerellerde bissürü bissürü şeyler olur. CB seçimlerinde kişiler ön plana çıkar.

İkinci listede AKP, MHP, SP ve İP’e oy verenleri hesapladım. Evet, IYI Parti sağdadır. Ya nerede olacaktı? CHP ile seçim ittifakına girmiş olmaları genel ideolojik kampı değiştirmez. Zaten bu seçim ve aslında 2015 Haziran’ından sonra yaşanılanlar, TR’de taşları yerine oturtmuştur. AKP ve MHP’nin birbirlerine karşı geliştirdikleri anlamsız anti-tezler önemsizleşti. Aynı şeyler bana göre SP ve İP’te de yaşanmalı. Türkiye sağı tarihsel bir dönem yaşıyor ve inanılmaz başarılar kazanıyor. Zirveyi bulacaklar (belki de bulmuşlardır) ve sonra bir daha bellerini toparlayamayacak şekilde düşecekler. Toplum çözülüyor. Bu tip bir sağcılıkla ve önerilen bu toplumsal yaşamla 30,40 sene sonra aç kalacaklar.

Şu “Tek Adam” karşıtlığını anlamıyorum. Tek Adam’a karşıysan tüm insanlık tarihine karşısın demektir. Neyse sağcıların tartışmaları beni ilgilendirmez.

Kısaca sağı ve solu ele alalım. Tekrar olacak biraz: Türkiye toplumu iç barışı olmayan bir toplumdur. Hep böyleydi. Eskiden öyle olmadığı düşünülüyorsa bazı kesimlerin cesaret bulup de seslerini yükseltememesindendi bu. En önemli çelişki de yaşam tarzıdır. Türkiye’deki siyasal gelişmeler temel olarak ekonomi belirlenimli değil yaşam tarzı ve üst yapısal dönüşümler odaklıdır. Bununla birlikte işleri daha da çetrefilli hale getiren ve çok büyük sayılarla ifade edilebilecek etnik ve mezhepsel çelişkiler vardır.

Sağı tarif ederken şu saydığım partilerin ideologlarının önerdiği yaşam tarzı ve toplumsal düzeni kast ediyorum. Tabanda bu önerilerden sapmalar olabilir ama bunlar ne olursa olsun oy vermeye devam ettikleri için ve siyasal iklimi de oylar belirlediği için sağ budur işte.

Sol derken de yine bu sağ parti ideologları ve tabanının mutlak karşıtlık tarif ettiği partileri kast ediyorum. Bu yöntem yanlış bulunabilir. Örneğin CHP Türk milliyetçiliği konusunda diğerlerinden aşağıda kalır değildir ama o diğerleri için CHP asla ve asla iktidara getirilmemesi gereken bir partidir. HDP ideologları sol referanslıdır ama tabanda dindar yaşam oldukça yoğun görülür. Bu onları diğerleri nazarında “solcu” yapmaktan kurtarmaz. Zaten o kesimleri için solcu, Alevi ve Kürt aslında aynı duygu ve düşünceleri çağırır.

CB listesine bakalım:

Bayburt (%82), Gümüşhane (%77), Rize, Çankırı, Yozgat, Konya, Düzce, Erzurum, Sivas (%72), Kütahya (%71)…

MV listesine daha ayrıntılı bakalım:

1- Bayburt %94,3
2- Çankırı %91,8
3- Gümüşhane %90,76
4- Yozgat %86,69
5- Konya %86,24
6- Kütahya %85,7
7- Kayseri %84,86
8- Rize %85,12
9- Afyon %83,82
10- Sakarya %83,28

Erzurum’un %83,27 ile yani bir pointle kürsüye çıkamadığını ekleyelim. Bu illerden bir tek Konya ve Erzurum’a doğru dürüst bir oranda Kürt vardır. Erzurum’da %11 oy almış HDP. Yani diğer iller gibi Kürtlerin yoğun olarak yaşamadığı bir il olsaydı Erzurum ikinci oluyordu. Konya’da %3 falan HDP oyu var. Onlar da %90’ları buluyordu.

2015’teki liste şu şekildeydi: Bayburt, Gümüşhane, Çankırı, Yozgat, Konya, Kayseri, Sivas, Nevşehir, Sakarya, Afyon…

En keskin düşüşü (!) Sivas yaşamış. Yedincilikten kürsü dışına itilmiş. Gerçi oy oranı %82,26. Sekizinci Nevşehir de liste dışına çıkmış. Listeye giren iki il ise altıncı olarak gözleri kamaştıran Kütahya ve sekizinciliğe yerleşen Rize…

Bu illerden bir tek Rize ve Gümüşhane’yi görmedim. Ne yapsam bir gün gidip ikisini birden halledip gelsem mi? Neyse bu şehirlerle ilgili kısaca söylemek istediklerimi söyleyeyim:

BAYBURT: Çok dalga geçildi. Görmeden ölmeniz gereken iller gibi geyik liste yapılmıştı. Orada vardı. Bu listenin oralı vatandaşları inciteceği hiç hesaba katılmadı. Elbette ben sağcılıkla kavgalı biriyim ama bu listeyi hazırlarken insanlarla dalga geçmek, onları teşhir etmek için değil siyasi yorumlar yapmak için hazırlıyorum. TR “ortalama adam”ını memleketinden bağımsız olarak zaten beğenmiyorum, onu eleştiriyorum bir de… Bayburt’ta gezilecek hiçbir yer yok değil. Örneğin kalesi meraklısı için çok iyi şeyler vadediyor. Bir ipek yolu durağı olduğu için gelişmiş denebilir ama ipek yolu devreden çıkınca bu şehirlerin şansları pek yolunda gitmiyor. Bayburt da öyle. Bir, iki tane tekel bayisi görmüştüm. Bir de artık hemen hemen her ilçede bile bir “üniversite” var. Bu okullara gelen yüzlerce veya binlerce genç oranın toplumsal yapısını değiştiriyor. Aslında kapalı toplumlar pek onlardan memnun değil ama ticari potansiyeli arttırdıkları için bir şey de diyemiyorlar. Bayburt da böyle bir yer.

ÇANKIRI: Burayla da aynı liste aracılığıyla dalga geçildi. Ben tüm TR’yi görme projem dahilinde ve bir kültür gezisi olarak oraya gitmiştim. Yine kale, cami, medrese, konak, old town gibi tarihi eserler arıyorsanız burada bulursunuz. Şort giydiğim için tedirgin edici bakışlara maruz kaldığımı hatırlıyorum.

YOZGAT: İsmi ile en dezavantajlı şehirlerden biri. İyi tınlamıyor. Tarihi eser boldur. Çamlık diye bir yeri vardır ve burası TR’nin ilk milli parkıdır. Beyaz meydan projesi vardır. Meydandaki bütün binaları beyaza boyama projesini hayata geçirmişler.

KONYA: Bu şehirler içerisinde dindar yaşamı en çok kokladığım şehirdir. Yani kendisini çok belli ediyor. Tarihi eser, kültür turu açısından ise bence bir süperstardır.

KÜTAHYA: İki hafta önce oradaydım. Ege Bölgesi’ne dahil olup da ezici sağcı olan iki şehirden biri. Kalesi ve etekleri çok hoş. Bir de Aizanoi gibi bir antik kente sahip. Gerçi merkeze 50 km uzaklıkta ama olsun. Bol bol tekel bayisi görürsünüz.

KAYSERİ: Konya için tarih, kültür açısından bir süperstardır dedim, Kayseri ise gerçek bir süperstardır. Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerini çıkarıp kültür turu açısından en güzel yerler listesi yapsaydım bir numaraya Kars’ı iki numaraya da Kayseri’yi koyardım.

AFYON: Burası da Ege Bölgesi’nde ama Kütahya gibi bol bol tekel bayisi göremezsiniz. Orta Anadolu yaşam tarzını aynen görürsünüz. Fakat Türkiye’deki en iyi kaleye sahiptir. Açık ara…

SAKARYA: Batılı yaşam tarzına sahip olup bu kadar çok sağ oy oranına sahip tek ildir. Çok muhacir vardır burada. Göç olgusu toplumları dönüştürür veya takiyeye yönlendirir. Uzun yıllar sonra o takiye bir gerçekliğe dönüşebilir. Avrupa’dan ve Kafkaslardan gelen bu insanlar 100 sene Anadolu insanından daha ileri bir seviyedeydiler. Batılı yaşam tarzına aşinaydılar. Tıpkı Bursa’da olduğu gibi bunlar kraldan çok kralcı oldular ve dindar ve Türk milliyetçisi göründüler. Sonra da gerçekten öyle oldular veya hala takiye yapıyorlar. İşte bu kesimlerde ekonomik koşullar daha belirlenimli olabilir.

İşte böyle. Türkiye yaşam tarzı ve üst yapısal dönüşümler mücadelesinde son gelişmeleri ele almış bulunuyorum. En yakın zamanda şu “Toplum Çözülüyor” yazısını da yazmalıyım.

İyi günler.

siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Kimsenin İtiraf Edemediği Gizli Gerçek: Rakının Tadı Çok Kötü…

8595b8dd253eadb4c0f4d69a54c9a3eb

Evet, geldik zurnanın zırt dediği yere… Deniz bitti… Yapacak bir şey yok… Artık daha fazla bu şey yokmuş gibi davranamayacağım… Rakının tadı çok kötü…

Bu yazıyı yazacağımı kitleye sezdirmiştim. Aylardır onlara yatırım yapıyordum. Şimdi evimden aldırılma riskini üzerime alarak bu yazıyı yazıyorum.

Neden evimden aldırılıyorum? Çünkü rakı bir efsanedir, giderek bir dindir. Bunun radikalleri vardır ve onlar “kutsallarına” saldırdık diye harekete geçebilirler.

Şöyle bir hikaye dinlemiştim: Bir gün bir grup eleman evde rakı sofrası kuruyor. Ev sahibi ve birbirlerini ilk defa o ortamda gören iki kişi… Sonra misafirlerden biri Can Gox adlı şarkıcıdan bir Neşet Ertaş türküsü çalmaya başlıyor. Diğer misafir “Rakı sofrasında Neşet babanın türküsü Neşet babadan dinlenir!” şeklindeki ayeti hatırlıyor ve bu ikisi birbirlerine giriyorlar…

Ulan işe bak ya! Bu kişilerin Facebook’ta arkadaşlarım olmadığını öğrenerek ve hikayenin sahibinden onay olarak bu aktarımı yaptım.

Bence rakının tadı çok kötüdür. Ağzıma sokamıyorum. Gerçekten de olabilemez mi bu? Objektif bir şekilde bir düşünseniz… Bir de rakı sevmediğini beyan edenlere yapılan örtük baskıyı hatırlasanız falan…

Zevkler ve renkler tartışılmaz mı? Kesinlikle katılmadığım ama herkesin doğru kabul ettiği cümlelerin başında gelir. Zevkler ve renkler değil, birikimler ve yetenekler tartışılmaz. Toplumun genelinde zevk ve renk değil alışkanlıklar vardır. Birikim ve yetenek derken Vedat Milor’a gelelim…

Pantokrator’a hayranım ama onun antipatik bulunduğunun da farkındayım. Ses tonu, konuşma tarzı, nobran havası insanlar tarafından “itici” bulunuyor ama damak zevki inanılmaz ve bilgi, birikim açısından bu yazıyı okuyan ve hatta örneğin benim hayatta tanıdığım herkesin toplamından daha fazla bir müktesebata sahip.

Kendisi şubat ayında rakı efsanesine dalmıştı. Özellikle rakının yanında balığın (veya herhangi bir yemeğin) tüketilmesini çok yanlış bulduğunu yazmıştı. “Rakı yüzde 40 veya üstü olan yüksek alkollü bir içecek. Ayrıca aromatik açıdan çok fukara. Örneğin iyi bir şarapta aşağı yukarı 200 civarında aromatik not veya nüans var. Rakıda ise iki veya üç. Yüksek alkollü ve tekdüze bir içki. Damağı uyuşturuyor ve mideyi kazındırıyor. Bu durum meyhane ve balıkçıların işine geliyor tabii. Müşteriler ne yediklerinin pek farkına varmıyor rakı içince. Özellikle de soğuk ve sıcak mezelerden sonra sıra balığa geldiğinde, müşterinin damağı hiçbir nüansı anlayamayacak durumda oluyor.”

Bu cümleler yıllardır benim formüle edemediğim şeylerdi. Yani yazıda dendiği gibi hiçbir aroma yok, çok yoğun ve kötü anason kokusundan başka bir şey anlaşılmıyor. Bir de Kadıköy çarşıdan geçerken bakıyorum, masalarda balıklar kebaplar saatlerce rakıyla bekliyor. Bunlar 15 dakika sonra yavan olan yiyecekler. Bu uyumsuz birlikteliği devam ettiriyorlar? Neden? Çünkü rakıya sahip olmadığı bir “kişilik” yüklenmiş.

Zevkler ve renkler tartışılır. Hiçbirimiz Vedat Milor kadar bilmiyoruz bu işi. Can Saday’ın altını çizdiği üzere alışkanlıklar devreye giriyor diye düşünüyorum. Rakı TR’ye ilk giren “yüksek alkollü” içki. 19. yüzyılda Balkanlardan giriyor. Tekel ilk viskiyi 1963 yılında üretiyor. Tahminimce çok kötüydü. Votka ve cin de o yıllar girmiş. İyi, kaliteli ve fiyat olarak malı, davarı sattırmayacak kadar ucuz olan diğer yüksek alkollü içkilere erişim ise henüz çok yeni. O yüzden rakı alışkanlıktır demek yanlış olmuyor bence.

Tat konusunu bir tarafa bırakırsak ki bırakmamak lazım, tekrar ediyorum gerçekten net kötü bir tat, rakıda bence diğer iki büyük sorun da var.

Birincisi eril, maço, erkek egemen dili ve ideolojiyi besleyen bir yanı var. “Erkek adam rakı içer” cümlesini ne kadar çok duydum… Rakı içen kadınlara yapılan saçma güzellemeler de biliniyor. “Delikanlı” raconu falan… Birbirlerini tanımayan o iki erkek eleman rakının bu mit, efsane boyutu yüzünden birbirlerine girdi. Rakı masasında Neşet babanın parçası ancak Neşet babadan dinlenirmiş… Ulan ne işler ya 

Bir de rakı muhabbetinin benzersiz olduğu düşüncesi var… Kesinlikle katılmıyorum. Bir koşullanmadır bu. Bütün içkiler ortamı “warm-up” yapar. Yani muhabbeti güzelleştirir. Bunun için bira ve şarap bence daha uygundur hatta çünkü yüksek alkollü içkiler kısa sürede kişiyi zom ettiği için muhabbetin kalitesi de düşer. Bir 70’lik içip de ayık kalmaya devam eden kaç kişi vardır?

Bu yazıyı yazdım. Bir sürü tepki gelecek eminim. Ekşi Sözlük’te Milor’un yazısı üzerine yapılan yorumları okudum. Çok sayıda kişi “Hakkaten ya!” şeklinde yorum yapmıştı. Bir aydınlanma sürecine girmişti. Ayrıca ortamlarda rakıyı sevmediğini söylemeye cesaret edemeyen insanların olduklarını da biliyorum.

Ana fikir: Sosyal alışkanlıklar kişiler için çok değerlidir. Bunların ellerinden alınmasına gönülleri razı gelmez ancak bunlarda bazı yanlışlıklar olabileceği de kimseyi karamsarlığa itmemelidir. Kral çıplak olabilir. Baran’a göre rakıda hayret verici kadar çok yanlışlıklar vardır.

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

UNESCO Dünya Mirası Geçici Listede Türkiye’nin Durumu Nedir?

UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası diye bir listesi var. Çok bahsettim. Tüm insanlık için değerli olduğu ve korunması gerektiği düşünülen kültürel ve doğal değerleri kayıt altına alıyorlar.

Bir de bu listeye girmeye aday değerlerin gözlemlendiği bir liste var. Buna “Geçici Liste” deniyor. Yani o ülkeler bu geçici listedeki değerlere yeterince emek verseler kalıcı listeye girebilir bunlar demektir.

Ve Türkiye geçici listede dünya birincisidir…

Türkiye’nin bu listede 77 tane değeri vardır. Buna en yakın sayı 59 ile Çin’e aittir. İnanılmaz bir şey…

Düşünülebilir ki diğer büyük ve önemli ülkeler zaten asıl elemanlarını kalıcı listeye soktukları için sayı aldatıcıdır. Kalıcı listenin bir numarası olan İtalya’nın 54 eseri vardır. Geçici listede ise 40 eseri vardır. Yani yine toplamda Türkiye’yi geçemiyor. Çin 53+59 ile toplamda Türkiye’yi geçiyor bir tek ama rica ederim: Çin ve İtalya’dan bahsediyoruz.

Yani insanlığın ortak kültürel mirası olduğu düşünülen 100 tane değere sahip iki, üç ülkeden biridir Türkiye. UNESCO’nun emperyalistlerin bir alt örgütü olduğunu biliyoruz ama bu listeye girebilmenin başlı başına bir önem arz ettiğini göz ardı etmiyoruz. Bu yazıda amaç emperyalizm tahlili değil bir nevi haber vermedir zaten.

Bahsetmek isteğim bir diğer konu da “kültürel+doğal değer” diye bir kategorinin varlığıdır. Yani hem önemli bir doğal oluşum olacak hem de o bölgede zengin bir tarihsel kültür kalıntıları olacak… Tüm dünyada bunlardan 38 tane vardır. İki tanesi Türkiye’nindir: Pamukkale ve Hierapolis Antik Kenti, diğeri de Kapadokya. Türkiye’nin geçici listede bu kategoriden iki elemanı daha vardır: Kekova ve Güllük Dağı… Bunlar kalıcı listeye girse dünyanın %10’una tekabül edecek.

Peki bizler bunların hakkını verebiliyor muyuz? Kesinlikle hayır. Devletin resmi internet sitesi kalıcı listeye giren Göbeklitepe’yi halen geçici listede gösteriyor. Site güncellemesini bile yapmamışlar. Paylaştığım bağlantıda inceleyiniz.

Burası gerçekten çok çok tuhaf bir ülke. Çözmeye çalışmaktan vazgeçtiğimi deklare ederim.

mimari, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Harika Bir Gündü – Kütahya, Uşak İzlenimleri

İzlenimler için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın