Şampiyonlar Ligi Finallerinin Adaleti Var Mıdır?

26-mayıs-1999-manchester-united-bayern-münih-maçı_1231855

Merhaba, arkadaşlar, nasılsınız?

Böyle bir totem vardır. Derler ki ŞL finalinde dramatik bir şekilde kaybeden bir takım birkaç sene sonra kupayı alır. Hatta bazıları kaybetmenin dramatik bir şekilde olmasının zorunlu olmadığını da iddia eder. Elbette totemlere, şansa, kadere, kısmete, burçlara inanmıyoruz. Bakalım bakalım böyle bir totemin dillendirilmesine sebep olan finaller hangileridir.

Şampiyonlar Ligi’nin eski adı Şampiyon Kulüpler Kupası. İngilizcesi European Cup. Zamanlar üstü ismi Kupa 1.

En dramatik kaybediş herhalde Bayern Münih’in kaybedişi olmalı ama eminim bazı futbolseverlerin aklına bu cümleyi okumaya başladıklarında Milan da gelmiştir. Onlara da geleceğiz. Bayern Münih 1999 yılındaki finalde son dakikaya 1-0 önde girdi. Rakibi Manchester United üç dakikada iki gol bulup şampiyon oldu. 2001 yılında Bayern, penaltılarla şampiyon oldu. Milan’ın başına gelenleri hatırlıyor muyuz? ŞL finalleri genelde “unutulmaz” olmazlar. Takımlar aşırı derecede kontrollüdürler. Kırmızı kart da çok nadir olur finallerde. Milan’ın 2005 yılında başına gelenler, o finali unutulmaz kılıyor. İlk yarıyı 3-0 önde kapadı Liverpool karşısında. Mutlak favoriydi zaten. Fatih Terim devre arasında “Bir İtalyan takımının 3-0’dan maç vermesi düşünülemez” diyordu yorumcu olarak. Haklıydı da. Ama verdi. Kahrolmuş olmalılar. 2007’de karşılarında yine Liverpool’u buldular. Parçalamadılar, 2-1 kazandılar.

2008 yılında Chelsea, penaltılarda kazanacaktı. Son penaltının başına Terry geldi. Tam topa vuracakken ayağı kaydı ve top maçın oynandığı şehrin (Moskova) meydanına (Kızıl) gitti. Manchester United bedavadan şampiyon oldu. Aynı Chelsea 2012’de bedavadan şampiyon oldu. Kariyer anlamında bi’ “bebe” olan emanetçi teknik adamla (Di Matteo), kötü oldukları bir dönemde yine finale çıktılar. Karşılarında bir canavar vardı: Bayern Münih. Top göstermediler ama bir tane attılar. Uzatmada Drogba insan üstü bir kafa golü attı. Uzatmada Bayern bir penaltı kazandı. Bu sefer Robben topu o şehrin meydanına (kızıl değildi) gönderdi. Penaltılarda ise Chelsea maçı aldı. Dramatik şekilde finali kaybeden Bayern bir sene sonra kupayı kazandı. Bu toteme en çok Münihliler inanıyor olmalı. 2010’da Inter’e kaybettiklerinin totemini de üç sene sonra toptan çalıştırdıklarını düşünmüş olanları da var mıdır acaba?

Bu totemi geçersiz kılan da örnekler mevcuttur. Bu toteme en çok da bu sene finali oynayacak olan Juventus “hadi oradan” der herhalde. Kendileri 1996’da kazanmışlar ve sonra 1997, 1998, 2003 ve 2015’te kaybetmişlerdir. En çok final kaybeden takım (İngilizce’si runners-up) Juventus’tur. Ya Valencia ne düşünüyordur acaba? 2000 yılında Real Madrid’e kaybettiler ve bir sene sonra tekrar finale çıktılar. Bu sefer de Bayern’e penaltılarda kaybettiler. Ya Atletico Madrid? 2014’te son dakika golüyle Real’e kupayı verdiler. İki sene sonra yine aynı Real’in aynı (şerefsiz) oyuncusu Ramos canlarını yaktı ve maçı uzatmaya götüren skorda golü atan kişiydi. Bu sefer penaltılarla verdiler. Hatta bu sene yarı finalde aynı Real’e elendiler. 2009’da Barcelona’yı karşısında bulan Manchester United, iki sene sonra yine aynı takımı karşısında buldu ve yine yenildi.

Totem falan hikaye. Hiçbir şeyde olduğu gibi futbolda da toteme yer yoktur. İşin gerçeği, bazı takımlar üç dört sene boyunca Avrupa’yı domine eden kadrolar kuruyorlar ve hep finallerde boy gösteriyorlar. Almanya, İngiltere, İspanya ve İtalya’dan 7, 8 tane takımın her sene final oynama ihtimali var. Para faktörü çok önemli. İngiliz araştırma şirketi Deolitte her sene en çok iş yapan 20 takımı açıklar. Ayrıntısını tam hatırlamıyorum ama 2004 finaline kadar gitmiştim ve final oynayan takımlar içinde o senenin ilk yedisi dışında bir takım bulamamıştım. Hatta yarı finallerde bile o liste dışında doğru dürüst bir takım yoktu.

Bu sene Real Madrid ile Juventus oynayacak. Mutlak favori olan bir takım yok. Juventus iki sene önce ezilerek kaybetmişti. Real Madrid ise son üç yılda iki kere şansla kupayı alıyor. Bu sene alırlarsa 1989 ve 1990’da Milan’dan sonra seriye bağlayan ilk takım olacak. Juventus ise çok formda ve çok istekli. Merakla bekliyorum. %51 Juventus diyorum.

Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

İyi günler.

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Harika Bir Gündü 15 – Selanik

Selanik ve Kavala’da geçirdiğim günlerin izlenimleri ve fotoğrafları için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Top 13 Futbol Filmi

18157479_1011015035700731_1750752484708524829_n

Bir zamanlar günlük bir gazetede haftalık futbol yazıları yazardım…

İlk zamanlar, editör bana star muamelesi yapardı. Sonra katakulliye getirilip el çektirildim/kovuldum. “Yılmaz Elver” kod adıyla yazdığım yazılarda, bir hafta, futbol üzerine genel bir yazı; sonraki hafta da “Futbol Filmleri” başlıklı bir yazı yazardım. Şimdi baktım da bu serinin 23 yazısı var. Bu yazıları biraz esnafça yazardım. Seriyi devam ettirmek adına bazen iyi olmayan filmleri veya futbola şöyle bir değinip, geçinen filmleri yazdığım da olmuştu. Bunlardan 13 tanesini izlemeye değer buldum ve tanıtmak istiyorum.

Sinema eleştirmeni Tunca Arslan’ın “Futbol ve Sinema” adlı bir kitabı vardır. Filmleri seçerken bu kitaptan yararlanmıştım ancak kitap 2003 tarihli. Bu tarihten sonra, listeden de görüleceği üzere güçlü futbol filmleri çekildi.

Futbol filmi ne demek? Futbolun, futbolcuların, futbol tutkusunun önemli bir tema olarak ele alındığı filmleri kast ediyorum. Yoksa şöyle bir değinen çok film var.

13- Ya Ya Ya Şa Şa Şa, Ümit Efekan, 1985.

İlyas Salman’la ilgili yazımda bu filmden alınan bir kepsi kullanmıştım. Çok severim. Listedeki tek Türk filmi bu. “Dar Alanda Kısa Paslaşmaları” zayıf bir film olarak görüyorum. Bir İlyas Salman filmi, İS filmi olmak zorundadır ancak bu filmde futbolu etraflıca işlenen bir tema olarak görüyoruz. O yılların “sorunlu starları” günümüzde olabilemez bence. Her şey çok değişti. Artık bir alemci futbolcu bırakın maça çıkmayı, neredeyse antrenmana bile çıkamaz. Yerine gelecek beş yüz kişi de hazırda bekliyordur. O yüzden filmi bir laboratuar çalışması olarak izleyebiliriz.

12- Gol Üçlemesi.

2005, 2007, 2009 yıllarında farklı yönetmenlerle çekilmiş olan bu film, bir proje olarak başladı. Bir futbolcunun gittiği takımlarda yaşadıkları, gerçek futbolcuların “cameo”larıyla anlatılacaktı. Oldu da. Serinin birinci filmi başarılıydı, diğerleri oldukça zayıf filmler oldu. Çekilmiş için çekilmiş izlenimi yarattı izleyicide. İlk filmde Meksikalı göçmen Santiago Munez’in hareketli yaşamı ve Newcastle United’da zirveye varan futbol kariyeri izlemeye değer. Diğerlerini at gitsin!

11- “O que e isso, companheiro?/Merhaba Yoldaş”, Bruno Barreto, 1997.

1960’ların sonlarında Brezilya’da geçen bu filmde, futbol önemli bir tema değil. Ondan daha önemli olarak MR8 adlı sol “terör” örgütünün, o yılların askeri diktatörlüğüne karşı giriştiği mücadele ele alınıyor. Militanlar arasındaki ilişkiler, militanların kaçırdığı Amerikan büyükelçisiyle militanların çelişkileri seyirciye sunuluyor. Maracana Stadyumu’nda oynanan bir milli maçın kitleler üzerindeki etkisi ve bu etkinin politik mücadeleye düşündürdükleri ve yaptırdıklarına bir bakın…

10- Rudo y Cursi, Carlos Cauron, 2008.

Meksikalı iki fırlama kardeşin aptallıkta birbirleriyle yarışmaları ve iyi oldukları tek iş olan futboldan ekmek yemeye çalışmaları üzerine eğlenceli, kıvrak, dinamik bir film. Dolandırıcı filmlerine bayılırım.

9- “Bend It Like Beckham/Hayatımın Çalımı: Beckham”, Gurinder Chadha, 2002.

Hindistanlı yönetmenin İngiltere’de çektiği film, futbol oynama tutkusu dayanılmaz olan Hintli kızın alt etmek zorunda olduğu toplumsal baskıların üzerinden gelmesini ele alan iyi bir eğlencelik. Bu filmi öğrencilere çok izletmişimdir ve beğenilmesi garantidir. Sinemaya “sürükleyici” film arayışıyla yaklaşanlar varsa kaçırmasınlar derim.

8- “Divine Intervention / Kutsal Direniş”, Elia Suleiman, 2002.

Film, futbolu temel bir tema olarak ele almasa da izlenmeyi hak ediyor. Devrimci/namuslu Ortadoğu sineması diye bir şey varsa, bu filmi oranın en tepelerine bir yerlerine rahatlıkla koyabiliriz. “Hayat devam ediyor.” diyebiliyor muyuz her şeye rağmen? Diyebiliyorsak veya demek istiyorsak bu filmi izleyelim derim. 2002 Dünya Kupası oynanırken Filistin’de İsrail emperyalizminin zalimliği ve karşısında halkın yaratıcılıkla dolu gündelik hayatı…

7- “Two Half-Times in Hell/Cehennemde İki Devre”, Zoltan Fabri, 1961.

En iyi futbol filmi hangisidir? Bu soruya cevap arayan anketler sağda, solda mevcuttur. Bu listelerde iki filmin sıkça kendilerine yer bulabildiklerini görüyoruz. Bunlardan biri Amerikan yapımı “Escape to Victory/Zafere Kaçış” (1981) diğeri de Macar yapımı “Two Half-Times in Hell/Cehennemde İki Devre”dir (1963). Egemen sinema dünyanın çeşitli yerlerinde çekilen nitelikli filmleri, Amerikalılar alt yazı okuma tembeli oldukları için, kendi diline ve ideolojisine uyarlayarak yeniden çeker. “Zafere Kaçış”ı da “Cehennemde İki Devre”nin bire bir yeniden çevrimi değil ama bir tür asalağı olarak değerlendirebiliriz. Bu filmler 9 Ağustos 1942’de Ukrayna’nın Kiew şehrinde yapılan bir maçtan esinlenerek çekilmişlerdir.

Sovyet vatandaşlarının “Anayurt Savunması” adını verdikleri 2. Dünya Savaşı esnasında, faşistlerin işgal ettiği Kiew kentinde bazı eski Dinamo Kiewli tutsak futbolcuların oluşturduğu bir takım ortaya çıkar. FC Start adındaki bu takım yine bazı toplama takımlar karşısında seri galibiyetler almaya başlar ve Kiew halkına moral verir ama -kıyamam- faşistler de insandır ve onların da morale ihtiyacı vardır. Nazi subaylarından oluşan bir futbol takımı Start’ın karşısına dikilir. Yenilmeleri konusunda aldıkları uyarıya rağmen maçı kazanan komünistler bu galibiyetin bedelini hayatlarıyla öderler. İşte bu iki film bu olaydan esinlenerek çekilmiştir. Daha doğrusu “Cehennemde İki Devre” bu olaydan esinlenerek çekilmiştir, “Zafer Kaçış” ise “Cehennemde İki Devre”den esinlenip üstüne para kazanmak bir de ideoloji pompalamak istemiştir.

“Cehennemde İki Devre”, sosyalizmin yaratıcılığı öldürdüğünü üfleyen kişilere izlettirilmesi gereken nice başyapıttan biridir. Destansı bir havası, olağanüstü bir sinematografisi ve dürüst bir bakış açısı vardır. Birinci filmin eksik kaldığı şey olan gerçek olayın ruhunu yansıtmanın hakkından gelebildiği gibi üstüne bir de o ruhu çağırır. Filmi izlerken o ruhu yanı başınızda hissediyorsunuz. Basit bir futbol maçının halklar için ve halk düşmanları için ne anlama gelebileceğini şaşırarak anlıyorsunuz. “Ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik!” diye bağıran taraftarlar geliyor aklınıza. Bir insanın nasıl da gerçek anlamda “ölümüne” top oynayabildiğini görüyorsunuz.

6- “Green Street Hooligans / Holiganlar”, Lexi Alexander, 2005.

Bu film sayesinde dünyada West Ham United ve FC Millwall arasındaki rekabetten daha büyük bir rekabet olmadığını öğreniyoruz. Londra’ya Amerika’dan gelen Matt’in bu çatışmanın tam göbeğine düşmesi ve bir kişilik hesaplaşması içine girmesini izliyoruz. Çok başarılı bir film. Sonra çekilen devam filminden ise uzak durun.

5- “Offside”, Jafar Panahi, 2006.

Ünlü halk aydını KT İran sinemasını da keşfetti ama nedense Jafar Panahi’ye ısınamadı. Kendisinin en dinamik filmlerinden biri de “Offside”dır. Futbol tutkunuyla baş edemeyen İranlı bir genç kadın, kendisine yasak olan stadyuma girmek için çareler aramaktadır. Bulduğu çare ve başına gelenler İran toplumunda kadının yerini teşhir eder. Filmin asıl amacı budur. Futbol tutkusu da çok iyi fon olur.

4- “O Ano em Que Meus Pais Sairam de Ferias/Annemler Tatilde”, Cao Hamburger, 2006.

Bir numaraya giderek yaklaşıyoruz ve heyecan dorukta. Tabi bu yazıyı buraya kadar okuyan Gorki Hayırsever, Fırat Eren Kaplan (bebek yüzünden okuyamayabilir) ve Metin Çulhaoğlu dışında biriyseniz sizi tebrik ederim. Zaten bu yazıyı arşiv amaçlı yazıyorum daha çok. Brezilyalı yönetmen Cao Hamburger’in (yanlış okumadınız) bu filmi futbol ve sinema tutkunu arkadaşlarla izlenebilecek filmlere iyi bir örnek olabilir. Aslında politik bir film. 70’ler Brezilya’sındayız. Faşist cunta yönetimi iş başında. 1970 Dünya Kupası oynanıyor. Anne ve babası cuntacılarca aranan bir çocuk dedesinin yanına gitmek zorunda kalır. Çocuğun futbol tutkusu ve etrafındaki olayları anlamlandırma çabası beraber veriliyor. Mükemmel bir film. Bu filmi ayrı bir yazıda ele almalıyım ve tekrar izlemeliyim.

3- “Looking For Eric/Hayata Çalım At”, Ken Loach, 2009.

Yine çok kötü bir film adı çevirisi olmuş. Ken Loach (Looç FEK) sinemasına aşinaysanız ve seviyorsanız üstüne üstlük de bir futbolseverseniz bu film tam size göre. Eric Cantona’yı “Top 10 Şerefsiz Futbolcu” listeme almıştım. Cantona’nın “felsefesine” inanmıyorum ama filmde bu, bayağı varmış gibi bir hava var. Çok iyi bir film.

2- “Fever Pitch/Aşk Kupası”, Bobby Farrely, Peter Farrely, 2005.

Arsenal’in 1988-89 sezonu efsodur. Bulabilirsem bu sezonla ilgili yazılmış çok iyi bir yazıyı yorum bölümünde paylaşacağım. 18 yıl sonra gelen bu şampiyonlukla ilgili bir film çekilmemesi düşünülemezdi. Hem çok iyi bir aşk filmi hem de çok iyi bir futbol filmi. Bir ilişkinin arefesinde olan (ne komik tabir!) Ben’in hayatında aslında Arsenal’in paha biçilemez bir değeri vardır. İlişkinin diğer öznesi bunu kavramakta pek başarılı olamaz ama işte o son maça doğru her şey zirveye varıyor gibidir. Tekrar izlemeliyim ve ayrı bir yazı olarak hem filmi hem de sezonu ele almalıyım.

1-“The Damn United/Lanet Takım”, Tom Hooper, 2009.

Brian Clough’u tanıyor muyuz? Peki Nothingham Forest takımını? Tarihteki en başarılı futbol takımıdır bana göre. Bunun arkasında Brian Clough adlı teknik direktör ve onun Don Rewie takıntısı vardır. İşte bunu mükemmel bir şekilde işleyen bir film. Tarantino “Taxı Driver” için “Bir insanı ele alan en iyi film.” demiştir. Bu tanım üzerine bir Top 10 listesi hazırlansa, bu film listeye girmelidir diye düşünüyorum.

Bitti. Çok uzun oldu. Bu yazıyı altı kişinin beğeneceğini düşünüyorum ama arşivlik iyi iş çıkardığımı da düşünüyorum. Yazım yanlışlarını kontrol edemeyeceğim.

Haberleşiriz.

Futbol, Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

66 Tezleri

18157479_1011015035700731_1750752484708524829_n

Bu yazıyı kendi kendime eğlenmek için yazıyorum manalı üç nokta

Daha önce “Tavla Tezleri” ve “Eşli Batak Tezleri” yazmıştım. Şimdi de iki kişinin oynayabileceği en ekşın oyunlardan biri olan 66’nın tezlerini yazıyorum. Bir gün de çok sevdiğim 51’in tezlerini yazmak isterim ama o oyun, her bölgede hatta her bölgenin her lokal bölgesinde farklı kurallara sahip olduğu için, tez yazmak pek akıl karı değil.

*İki kişinin oynayabileceği çok az kozlu oyun vardır. Kozlu oyun alengir ve dolayısıyla adrenalin demektir. Adalet mekanizmasına ciddi darbe indirdiği için oyunda “hoş gerilim” sürekli yüksektir.

*Bu oyun genelde “köylü sınıfının” oynadığı bir oyundur. Not: Köylülük bir sınıf değil bir yaşam tarzıdır. Türkiye’de 30 yaşın altında olup da bu oyunu oynayan kişi yoktur diye düşünüyorum.

*Oyun 24 kağıtla oynanır. 9’lular, 10’lular, As’lar ve “Surat”lar. 24 kağıt az bir sayı. Bu yüzden oyunun kuralları basit olmalı diye düşünülebilir ama ayağın kazı öyle değil. dediğim gibi “alengir” mekanizması bu oyunda çok canlıdır.

*Bu oyunu birisine öğretirken, öğrenen kişinin sıkılıp vazgeçmesi sık görülür. Oyunu mantıksız ve gereksiz bulabilir kolaylıkla. Kuralları kavramak biraz zor olduğu içindir bu. Çakmanın ve geçmenin mecburi olmadığı ilk söylenmesi gereken şeydir. Bu söylenmediği için “Kapatmak” durumunda ve diğer bir milyon oyunda mecburi olan bu şeyin normalde mecburi olmadığı geç kavranır.

*Bu oyunda meziyet rakibinin elini saymaktır. Kendi elini saymaya gerek yoktur çünkü istediğin zaman sayabilirsin.

*Kapatmak yani rakibine istediği her şeyi yapması gerektiğini deklare etmek bir sanattır. Oyun %60 oranında birisinin diğerini “kapatması” üzerine biter.

*Kapatırken 10 sayılık riskler alınmalı rahatlıkla. 20 sayılık riskler de alınabilir ama 25 ve üstü sayı aranan riskler iyice düşünülmeli.

*Elde 10’luyu tek bırakmamak da önemlidir. As’a 10’lu vermek Tunceli’ye bağlı bir sunni köyünde doğmak gibi bir şeydir (üç, beş tane var bildiğim kadarıyla).

*Rakibin üstüne gitmek de iyi bir taktiktir. Sık yaparım. Rakibin bir tarafının zayıf olduğunu görünce sabaha kadar oradan yürürüm. Rakibi 40’ın parçasını harcamaya zorlarım.

*Ele 40 ve 20 gelmişse ve de diğer taraflar zayıfsa önce 20 söylenmelidir.

*Oyunun sonunda rakip ikinci 20’ye de sahip olabilir. Dolayısıyla 20’ler de takip edilmelidir ve el rakibe teslim edilmemelidir. Dediğim gibi alengir mekanizması çok canlı.

*Rakibe eli vermemek sık sık önemli olabilmektedir. Bunun için gerekirse kozun As’ı ve 10’lusu da feda edilebilir.

*Yerde bir kağıt kalmışsa, kişiye yar olmayacağı belli olan küçük kozlarla çakılmalıdır.

*40 söylendiğinde rakibin polim yapıp onu almaması da bazen oyun kazandırabilir. 40’ı söyleyen rakibinin elinin tarla olduğunu düşünür ve kapatır ama işler değişiktir.

*Bu oyunda hızlı giden atın boku seyrek düşmez. Hızlı gitmek gerekir.

*Rakip As veya 10’lu oynamışsa kozla onu almak gerekir çoğunlukla. Hatta kozun As’ı veya 10’lusuyla. 20 sayı alarak yolun üçte birini geçmiş olursunuz.

*20’nin parçasını mecbur kalmadıkça vermemek gerekir.

*Son kağıtta tek kalmış 10’lu da verilebilir. Duruma göre…

*Aradığım 66’cıyı nihayet buldum. Şefim Serkan Zorel’e bu oyunu öğrettim. Kendisi zaten uzun yılların batakçısı olduğu için ve de mühendis olduğu için kısa sürede oyunu kavradı. Benim gibi işin “piji” olmasına biraz daha süre var ama rahatlıkla bana arefeyi gösterip bayramı göstermeyebiliyor. Marmara Bölgesi 66’cım tamam.

*Hüseyin Doğanoğlu’nun bu oyunun Messi’si olduğunu düşünüyorum. Çünkü kendisi briççi. Briççiler sizi batakta veya briç dışındaki oyunlarda bayır karşı yatırırlar, tırmalarlar, kaşırlar.

*Daha önce de demiştim, böyle ıvır zıvır meseleler üzerine sanki dünyanın en önemli konusuymuş gibi yazılar yazmaya bayılıyorum.

İyi günler.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Top 19 Yol Filmi

18157479_1011015035700731_1750752484708524829_n

Bir yere “gitmek” heyecan vericidir ve de sürprizlere açıktır. Güzel/çirkin her yere ve de yalnız da olsa (hatta bazen tercih sebebidir) giderim.

“Gitmek”, kurgusal sanat eserlerine avantajlar sağlar. Olay örgüsü daha alengirli ve dolayısıyla daha çekici hale gelebilir. Tek mekanda, spesifik (bu kelimeden tiksiniyorum ama başka bir şey bulamıyorum) bir olay üzerine geçen filmler de benim için ilgi çekicidir ama yol filmleri herkes için ilgi çekicidir.

Bu yol filmlerine suç unsuru bulaşırsa, filmler daha bir ilgi çekici olurlar. İki insanın yolculuğu olması da onları biraz daha öne çıkarabilir. CCA diye bir kısaltma vardır. Yoktur da ben şimdi önerdim. Yani couple-crime-adventure. Sahi, bu filmler imdb.com’da “Adventure” etiketiyle sunulurlar. “Adventure” yani Türkçe kelime karşılığı macera olan kelime…Oysa biz macera filmi deyince başka bir şey anlıyoruz. Neyse imdb.com’da “adventure” etiketiyle bir film görürseniz bilin ki orada bir yolculuk vardır.

Arşivime baktım ve 19 filmin beni derinden etkilediğini gördüm. Çoğuyla ilgili bağımsız yazım da vardır ama bugün bunları kısaca tanıtacağım. Sıralama ölçütüm en iyiye doğru değil tarih sırasına göredir. En iyi diye bir liste yaparsam, ilk beşi şu şekilde seçerdim herhalde:

5- Stranger Than Paradise
4- Sideways
3- Ulysses’ Gaze
2- Where Is the Friend’s Home?
1- Scarecrow

19- Easy Rider, Dennis Hopper, 1969.

Filmlerin Türkçe isimlerini yazmayacağım bu yazıda çünkü işim var…Easy Rider, motosiklet üzerinde geçen bir film. 70’ler Amerikan sinemasına ne kadar hayran olduğumu birçok yazıda yazmıştım. İşte o uyanış, o silkiniş bu filmler başlar. Jack Nicholson’un Guguk Kuşu’ndan önce (burada yazar esnaflık yapmaktadır ve İngilizce ismi çok uzun olduğu için bu filmin Türkçe adını kullanır) bir dolu harika ama bilinmeyen filmde oynamışlığı vardır. Pardon ben de aynı hataya düştüm ve bu filmde JN’nin oynadığını zannettim. Afişteki adamı yani Peter Fonda’yı JN’ye benzettim. Yönetmen Dennis Hopper, Blue Velvet’teki unutulmaz sapık rolünde izlediğimiz adam.

18- Scarecrow, Jerry Schartzberg, 1973.

Al Pacino’nun iki Baba arasında oynadığı iki filmden biridir ve bana göre bir başyapıttır. Top 3’ün (De Niro, Pacino, Nicholson) gördüğü saygıyı görmeyen ama bence onlardan iki üç santim daha geride olan Gene Hackman’a bir bakın derim. Dolandırıcı filmleri yol unsuruyla buluşunca tadından yenmez demiştim. Bir de üstüne kişilik çatışmalarını ekleyin, alın size Mona Lisa gibi bir film.

17- Bring Me the Head of Alfredo Garcia, Sam Peckinpah, 1974.

Sam Peckinpah’ın lakabını bir daha tekrarlayalım: Şiddetin ozanı…Gerçekten de ozanvari bir uslüpla hikayeler anlatır. Yüzlere yapılan zumlarla karakterlerin duygusal dünyalarını çok iyi gösterir. Hikayelerini tarihten de alır. Meksika’da yaşanan kanun dışı bir olay ve bu olayın çetrefilleşmesidir bu filmde ele alınan. Filmin tek kusuru baş karakterin sürekli bina içinde güneş gözlüğü takmasıdır. Onun dışında harika bir film. Bir de başlığın ne kadar önemli olduğunu bir kere daha görüyoruz. Herhangi bir şeyin adı çok önemlidir.

16- Sürü, Zeki Ökten, 1978.

“Feodalite çözülürken” filmlerine bayılırım. O eski egemenlerin idealize edilmediği filmleri kast ediyorum yalnız. Bu anlamda Züğürt Ağa’yı sempatik gösteren filme karşı herkes gibi bir duygum yoktur. Hamo ağanın da egemenliği elinden akıp gidiyor ve yönetmen Zeki Ökten (Yılmaz Güney) bize bunu destansı bir şekilde anlatıyor. Not: Ankara’yı sevmem ama Ankara’da geçen filmlere ayrı bir ilgim vardır.

15- Yol, Şerif Gören, 1982.

Tıpkı Sürü gibi bu filmde de feodalitenin çözülüşünü destansı bir şekilde izliyoruz. Başka başka şeylerin sarsıldığını da görüyoruz. Bu film dublajlı olmasaydı dünya sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olabilirdi.

14- Stranger Than Paradise, Jim Jarmusch, 1984.

Yeni yeni sinefil olan KT neden o kadar zarf atmama rağmen Jim Jarmusch evrenine dalmıyor? Neden 3766 kişi olmuyoruz bu cennet vatanda? Bu filmi ben ekmeğin üstüne sürer yerim. Ayrıntı seven bir insansanız benim gibi, bayılacaksınız aksi takdirde o meşhur cümleyi kuracaksınız: “Bu nedir şimdi?” Sonra “Vay ben bilmedim vay ben duymadım” demeyin.

13- Paris, Texas, Wim Wenders, 1984.

Bir yol filmi olmasına rağmen duygusal yükü çok ağır olan bir film. İkinci kez izlenince aynı etkiyi yapmıyor ama ilk izlendiğinde dağlıyor. Yollar, çöller aşılmak içindir. Ne için? Nastasia Kinski’nin güzelliği olabilir mi? Sadece o olamaz ama etkendir.

12- Where Is the Friend’s Home?, Abbas Kiarostami, 1987.

Bu filmi ne kadar çok sevdiğimi birçok yazıda anlattım. Arkadaşının defterini yanlışlıkla kendi çantasına koyan bir çocuk, o defteri o arkadaşına ulaştırmak isterken tüm dünyanın ve insanlığın sırlarını deşifre edebilir mi?

11- Thelma and Louise, Ridley Scott, 1991.

Feminist düşüncenin de tuttuğu bir filmdir ve yol filmlerinin şahı değil adeta şahbazıdır. Bir keresinde bir evli arkadaşım “Geçen kovaya tekme atıp evden koşarak uzaklaşmak istedim” demişti. İşte bunun filmini yapmışlar.

10- Sarı Mersedes, Tunç Okan, 1992.

En sevdiğim yerli filmler listemde yer alan bu filmde yolculuk başlı başına bir karakterdir. Almanya’dan mersedes alan işçi Bayram memlekete gidip “bir şeyleri başardığını” dosta düşmana göstermek istemektedir.

Şimdi çıkmak durumundayım. Yazının geri kalanın akşam yazacağım ve buraya ekleyeceğim. Görüşürüz.

Tekrar merhaba. Akşam oldu ve yazıma kaldığım yerden devam ediyorum.

9- Natural Born Killers, Oliver Stone, 1994.

Suç unsurunun bu kadar bulaştığı başka bir yol filmi yoktur. İki sevgilinin mecburen bulaştığı bir suç giderek çok keskin bir sistem eleştirisine dönüşüyor. Oliver Stone arıza bir karakterdir. İlgiyle takip ediyorum kendisini.

8- Ulysses’ Gaze, Theo Angelopulos, 1995.

90’lı yıllarda dünyada özellikle de Avrupa’da inanılmaz şeyler olmuştur. Emir Kusturica’nın “Underground”u tam o dönemde, olan biten şeylerin göbeğinde Avrupa’nın özellikle de Balkanların fotoğrafını çekerken büyük sanatçı Angelopulos da aşağıdan başlayarak bir Balkanlar turu yapar ve esaslı bir tarih sorgulaması gerçekleştirir. Benzersiz sinema duygusuyla zaten ne çekse inanılmaz bir iş çıkartıyor. Bu arada görüp görebileceğiniz en iyi çocuk oyuncu bu filmdedir.

7- Masumiyet, Kader, Zeki Demirkubuz, 1997-2004.

Esnaflık yapıyorum ve Masumiyet’le Kader’i tek maddede ele alıyorum. Bekir’in Uğur’un peşinden neredeyse tüm Anadolu’yu dolaşmasını izliyoruz iki filmde. ZD’nin her zamanki sarsıcı tarzıyla.

6- Her Şey Çok Güzel Olacak, Ömer Vargı, 1998.

Cem Yılmaz’la ilgili ne düşünüyorsunuz? Bir gün ayrı yazacağım da kendisiyle ilgili fobim var benim. Hiçbir stant-up’ını izlemedim. İzleyip, beğenmeyip yine kendimi toplumdan ayrı hissedeceğim diye korkuyorum. İnsanlar ayılıp bayılırken gerileceğim ve kendimi paketlemek için uğraşacağım diye korkuyorum. Sinemada ise Cem Yılmaz’ı beğenirim. Bu filmdeki oyunculuğu tatmin edici düzeyde. Gora ve Arog kötü filmlerdir bence. Suç ve yolculuk yine bir ikiliyi buluşturuyor ve tatlı bir seyirlik çıkıyor ortaya.

5- Im juli, Fatih Akın, 2000.

Son filmini izlemedim, o yüzden bilemeyeceğim ama Fatih Akın’ın bütün filmlerinde birileri Almanya’dan İstanbul’a gider. Bu gidişi filmin önemli dayanak noktası yapan filmse Im juli’dir. Mutlu olmak, kafa dağıtmak isteniyorsa başka kapı çalınmasın.

4- Sideways, Alexander Payne, 2004.

Bu filmi dördüncü sırada gören birisi şaşırabilir. Kimse bu filme kötü film demez elbette ama beşinci en iyi yol filmi olarak da seçmez herhalde. Bazı filmler izlendiği anki ruh haliyle iyi bütünleşiyorsa o kişi için unutulmaz olur. Bu film benim için öyledir. Filmi izlediğim zaman kendimden çok şey buldum. Kafamdaki sorulara iyi yanıtlar buldum. Film sayesinde düşünce ve duygu dünyamda iyi parçalar birleştirdim. Bu yüzden filmi çok severim. Tekrarlıyorum sinek ikilisi değildir kesinlikle.

3- Transamerica, Duncan Tucker, 2005.

Filmin adı bir kere yolculuğu vurguluyor. Bir insan Amerika’yı baştan başa gidiyor. Ne için? Yıllar sonra bir oğlu olduğunu öğreniyor ve onu görmek için bu yolculuğu yapıyor. Filmi ilginç kılan şeyse, bu kişinin bir hafta sonra cinsiyet değiştirme ameliyatı (erkek to kadın) olacak olması. Bir transseksüelin nasıl oluyor da çocuk sahibi olabildiği bilimin konusu ama film epeyce ilginç.

2- İklimler, Nuri Bilge Ceylan, 2006.

NBC’nin bence Uzak’tan sonraki en iyi filmi. Kendi kötü oyunculuğu bile filmi batıramıyor. Film aslında kişisel bir film ama hem yollarda geçip hem de kişisel olmayı başarması ayrı bir övgü sebebidir.

1- Little Miss Sunshine, Jonathan Dayton, Velirie Faris, 2006.

Bu filmle ilgili kaç tane yazı yazdım bilmiyorum. Filmi kaç kişiye tavsiye ettim, kendim kaç kere izledim onları da bilmiyorum. Hatta filmle ilgili bir hikaye bile yazmıştım. Yorum bölümünde bulacaksınız. Yol filmi budur ve de benim fetiş filmlerimden biridir.

Bu yazıyı da arşiv amaçlı yazdım. Çok az insanın okuyacağını biliyorum ama olsun.

Kolay gelsin. Görüşürüz.

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Birikimli Adam İletisi

Tarihte “Kolomb Takası” diye bir şey vardır. Kolomb’un Amerika’dan mısır, patates ve domatesi Avrupa’ya getirmesi; karşılığında da oraya buğday, şeker ve muzu götürmesi kastedilir. Yiyecekler, onların üretimi ve paylaşımı her zaman fena halde politik şeyler olmuşlardır. Kolomb, bu hamlesiyle, bilinçsizce de olsa çok önemli değişikliklere sebep olmuştur. Küba’ya vardığı ilk günlerde mısırı keşfetmiştir. Amerika’dan getirdiği mısır ve de patates yığınların doymasını önemli ölçüde kolaylaştırmıştır. Bunun sonucu olarak nüfus artmış ve tarihsel ilerlemeler daha kolay hale gelmiştir. Halil Selim‘in duvarında Colomb’un resminin olması bu yüzdendir. Avrupa’ya yaptığı bu güzelliğin karşısında Amerika’ya götürdüğü şeker kamışı, amiyane tabirle, oranın “amına koymuştur”. Büyük el emeği gerektiren şeker kamışı üretimi, köleliğe “tekrar” ilham vermiştir. Yüz yıllar boyunca milyonlarca Afrikalı köle Amerika’ya taşınmıştır. Yollarda ölenler de milyonlarla ölçülür. Şeker kamışı üretimine Afrikalı siyahi halkları köle olarak koşma ilhamını nereden aldılar dersiniz? Müslüman Araplar, 11, 12. yüzyıllarda, bu işi çatır çutur başlatmışlardı. Böyle işte…Yediğimiz, içtiğimiz her şeyde kanlı bir tarih var. Tabi bir de bitki ve hayvanların duyguları var…Şimdilik onlara girmiyoruz.

Not: Birikimli adam diye kendimle dalga geçiyorum. Sizler o kadar şımarıksınız ki illa ironilerimizi açıklamak zorunda kalıyoruz.

nitelikli goygoy, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Mikro Çelişkilerin Sineması

17862818_1001379863330915_6862433191795079401_n

İki insan arasındaki tahakküm kurma mücadelesi, her dönem, sanatın ilgi alanı olmuştur. Psikoloji ve psikiyatri bilimlerindeki (kimileri bunların bilim olmadığını düşünür) ilerlemeler bu olguyu daha da çetrefilli hale getirmiştir. İki insan arasındaki mikro çelişki derken; iki kardeşi de iki arkadaşı da duygusal bağ hisseden iki insanı da iki yöneticiyi de veya iki sıra arkadaşını bile kastediyoruz. Şu anda burada yazmamıza gerek olmayan –örneğin otobüs yolculuğu arkadaşlığı- iletişim türlerini de kastediyoruz. Bazen sayı ikiyi biraz aşabilir de…Dört kişilik bir aile de mikro çelişki üretebilir ve bir tahakküm mücadelesine davetiye çıkarabilir…

Ben burada fikrimi belirtmiyorum. Tahakkümün her durumda ve her zaman berbat bir şey olduğunu da iddia etmiyorum. Tahakküm var tahakküm var…

Dünyadaki en eski metinlerden biri olan İlyada Destanı nedir özünde? Agamennon’un Aşil’e tahakküm kurması ve dirençle karşılaşması değil midir?

İlyada demişken, insanların başka insanlar karşısında davranış geliştirirken fena halde etkili olan sosyol-politik etmenleri göz ardı eden yaklaşımları ciddiye almadığımı belirtmek isterim ancak…İnsanlar (herhangi bir) davranış geliştirirken sınıfsal reflekslerinden (ama sadece bir sınıf), toplumsal cinsiyetlerinden, biyolojik cinsiyetlerinden, entelektüel donanımlarından, (fena halde) kimliklerinden, (fena halde) ekonomik durumlardan, anlık psikolojilerinden, yaşlarından, yaşadığı yerlerden etkilenirler. Etkilenir oğlu etkilenirler…

Bütün bunları aşıp “Faşizm ikili ilişkilerde başlar.” dendiği zaman birçok şey eksik kalır bana göre. Yani faşizm denen şey ne ise, o zaten vardır, ikili ilişkiler de bu genel durumu yansıtır…

Böyle düşünen sinemacılar vardır. Örnek, Zeki Demirkubuz…Çok üstün bir sinema duygusuna sahip olmakla birlikte, yanlış çıkış noktası (bana göre) onu kötü bir sanatçı yapar. Alman provokatif yönetmen Fassbinder de böyle düşünür…Bataklıkla değil de sineklerle uğraştığı için bir şeyler eksiktir onda da ama onun da benzersiz bir sinema duygusuna sahip olması işleri içinden çıkılmaz hale getirir. Keşke bütün iyi sinema duygusuna sahip olan insanlar benim gibi düşünse )))

Neyse uzatmayalım, Türkiye’de mikro çelişkileri ele almak isteyen ve zaman zaman da bunu çok iyi yapan bir yönetmen var, hem de kadın: Yeşim Ustaoğlu…

Kadın olduğunun altını çizmemiz lazım çünkü ben Türkiye’de kadın olmanın başlı başına önemli bir şey/sorun olduğunu düşünüyorum…

Türkiye’de ana akım dışı sinema seyircisi genelde Kubu Zekirdemiz ve NBC’yi konuşurlar. Bir veya iki tane iyi film çekmiş sinemacılar da vardır ama onlar bu sayı azlığı nedeniyle çok konuşulmazlar. Kanımca Reha Erdem’e ve de Yeşim Ustaoğlu’na haksızlık yapılır. Altı filmle hem iyi bir sayıya ulaşmıştır ve bence zaten nitelikçe ZD ve NBC arasında bir yerdedir.

1960 doğumlu. Robert Koleji mezunu ki bu boru değildir!

Ve de mimar…Üç, dört yıldır mimarlıkla ilgileniyorum ve ondan önceki yıllarıma yanıyorum. Bence mimar olmak veya mimarlıkla ilgilenmek kişiyi oldukça geliştirme potansiyeli olan bir şeylerdir. Mimarlıkla “ilgilendiğiniz” zaman her şeyle ilgileniyorsunuz. Her şeyi bilmek, anlamak istiyorsunuz. Bu anlamda mimar olması, Ustaoğlu’nun sahip olduğu ilgi çekici bakış açısına etki etmiş olmalıdır mutlaka.

Şimdi filmografisine kısaca odaklanalım:

İZ (1994)

İzleyemediğim tek filmi…Bu film de birçok ödül almış. Birçok yazımda Masumiyet’ten önce Türk sinemasında ciddi bir “gerçekçilik” sorunu olduğunu ve bunun Masumiyet’le alışılmaya başlandığını düşündüğümü yazmıştım. Eşkıya değildir kesinlikle bu işi başaran film! Türk sinemasının acıklı bir döneminde, ödüller alacak kadar iyi bir “ilk film” çekmek dikkate değer diye düşünüyorum ve bu filmi izlemek için elimden gelen her şeyi yapacağıma dair size söz veriyorum.

GÜNEŞE YOLCULUK (1998)

Ustaoğlu’nun filmografisi yavaş yavaş ete kemiğe bürünüyor işte. Makro bir sorunu fon yaparak mikro çelişkiler üzerine yoğunlaşmaksa eğer bu yaklaşım, bunun ilk örneğini Güneşe Yolculuk’ta görüyoruz. Belki kendisine sorulsa bunu inkar edecektir ama sonraki filmografisinde makro sorunu fon yaparak mikro çelişkilere odaklanan filmler görüyoruz. Nedir bu filmdeki makro sorun? Türkiye’nin en makro sorunu, Kürt sorunu…Bu filmi 1998 yılında çekmiş olması ayrıca üzerinde durulmayı gerektiriyor. Büyük cesaret isteyen bir hamle. Neredeyse gelecekteki kariyerini ana akım dışına hapsetmiş oluyor öncelikle. 100 yıllık sorunu fon yapıyor ve İstanbul’da yolları kesişen iki Kürt gencinin yarı politik yarı kişisel hikayelerini bize aktarıyor. Filmi sinematografi olarak zayıf bulduğumu belirtmek istiyorum yalnız.

BULUTLARI BEKLERKEN (2003)

Bu filmi de teknik olarak zayıf buldum. Bu seferki makro sorunumuz.
Karadeniz Bölgesi’nin Hristiyan kökleri ve bunların başına gelenler. Bireysel duygu durumları ve bireyler arasındaki çelişkiler hemen devreye giriyorlar ama bence dağınık diyebileceğimiz sinematografisi filmi batırıyor. Yani çıkartmıyor. Başyapıt için biraz daha beklemesi gerekecekti…

PANDORA’NIN KUTUSU (2008)

Mikro çelişkiler sineması için bundan daha iyi bir film adı olamazdı. Pandora’nın kutusu açılacak ve uğursuz mikro çelişkiler açığa çıkacak. Belki de bu filmde olduğu gibi sadece bakışlardan, eslerden, göz kaçırmalardan, jestlerden yayılabilecek. 90 yaşındaki Fransız aktris Tsilla Chelton’un Alzheimer hastası rolünde efsoluk mertebesine yükseldiğini hatırlatalım. Pandora’nın Kutusu bence Yeşim Ustaoğlu’nun ilk harika filmi. Sonra çektiği iki filmde harika düzeyinde.

ARAF (2011)

Kadın sorunu her zaman ilgisini çekmiştir. Bu filmde de taşrada yaşayan genç bir emekçi kadının, kararlı bir şekilde üstüne gelen erkek egemen topluma isyanını görüyoruz. Bu büyük “mevzuyu” yine mikro çelişkilerden hissediyor ve soyutlayamıyor. Kim yapabiliyor ki??? Neyse, bu şekilde çok iyi film karşımıza çıkıyor. Filmde Özcan Deniz’in olmasını fena halde yadırgadığımı belirtmek istiyorum. NBC’nin “Üç Maymun”da Yavuz Bingöl’ü kullanması gibi…Bu popüler ve “kirli” figürler nitelikli filmlerin içine ediyorlar bana göre. Teknik olarak iyi performans gösterebilirler ama siz izleyici olarak onları ÖD’lüklerinden YB’liklerinden ayrı göremiyor ve düşünemiyorsunuz. Onlara bir karakter gibi yaklaşamıyorsunuz. Neden böyle bir şey yaparlar ki? Reklam mı? Bilemiyorum ama ben yönetmen olsam popüler ve “kirli” figürü kapıdan içeri sokmazdım. Çok iyi film…

TEREDDÜT (2015)

Geçenlerde bu filmle ilgili bir yazı yazmıştım ve bu filmi izlemeden önce yazdığım “Top 39 Film” listeme ekleyeceğimi belirtmiştim. Yorum bölümünde paylaşıyorum. Mikro çelişkilerin en dramatik olduğu film budur. Yeşim Ustaoğlu’nda yükselen bir dramatik etki durumu var. Nereye varacağını merakla bekliyoruz. Mükemmel bir film…

Not 1: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Not 2: Yeşim Ustaoğlu’nun artist tavırlara sahip biri olduğu yazıyor Ekşi Sözlük’te. Sanatçıları karakterlerine göre değerlendirmemek gerektiğini düşünüyorum. Bunu yaparsanız elde avuçta pek bir şey kalmadığını göreceksiniz. Benim gibi çok sevdiğiniz ve gerçekten çok büyük olduğunu düşündüğünüz bir kişinin pedofil olduğunu duyarsanız ne yapardınız?

Not 3: Tam bu yazıyı yazarken ünlü halk aydını KT mesaj attı ve “Güneşe Yolculuk”u izleyeyim mi dedi. Tesadüfe bak…

Alakasız Not: Bir adet mango 7,5 TL ama bence şeftali onu her türlü döver.

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Top 13 Futbol Filmi

424927_o210c.jpg

Bir zamanlar günlük bir gazete haftalık futbol yazıları yazardım…

İlk zamanlar, editör bana star muamelesi yapardı. Sonra katakulliye getirilip el çektirildim/kovuldum. “Yılmaz Elver” kod adıyla yazdığım yazılarda, bir hafta, futbol üzerine genel bir yazı; sonraki hafta da “Futbol Filmleri” başlıklı bir yazı yazardım. Şimdi baktım da bu serinin 23 yazısı var. Bu yazıları biraz esnafça yazardım. Seriyi devam ettirmek adına bazen iyi olmayan filmleri veya futbola şöyle bir değinip, geçinen filmleri yazdığım da olmuştu. Bunlardan 13 tanesini izlemeye değer buldum ve tanıtmak istiyorum.

Sinema eleştirmeni Tunca Arslan’ın “Futbol ve Sinema” adlı bir kitabı vardır. Filmleri seçerken bu kitaptan yararlanmıştım ancak kitap 2003 tarihli. Bu tarihten sonra, listeden de görüleceği üzere güçlü futbol filmleri çekildi.

Futbol filmi ne demek? Futbolun, futbolcuların, futbol tutkusunun önemli bir tema olarak ele alındığı filmleri kast ediyorum. Yoksa şöyle bir değinen çok film var.

13- Ya Ya Ya Şa Şa Şa, Ümit Efekan, 1985.

İlyas Salman’la ilgili yazımda bu filmden alınan bir kepsi kullanmıştım. Çok severim. Listedeki tek Türk filmi bu. “Dar Alanda Kısa Paslaşmaları” zayıf bir film olarak görüyorum. Bir İlyas Salman filmi, İS filmi olmak zorundadır ancak bu filmde futbolu etraflıca işlenen bir tema olarak görüyoruz. O yılların “sorunlu starları” günümüzde olabilemez bence. Her şey çok değişti. Artık bir alemci futbolcu bırakın maça çıkmayı, neredeyse antrenmana bile çıkamaz. Yerine gelecek beş yüz kişi de hazırda bekliyordur. O yüzden filmi bir laboratuar çalışması olarak izleyebiliriz.

12- Gol Üçlemesi.

2005, 2007, 2009 yıllarında farklı yönetmenlerle çekilmiş olan bu film, bir proje olarak başladı. Bir futbolcunun gittiği takımlarda yaşadıkları, gerçek futbolcuların “cameo”larıyla anlatılacaktı. Oldu da. Serinin birinci filmi başarılıydı, diğerleri oldukça zayıf filmler oldu. Çekilmiş için çekilmiş izlenimi yarattı izleyicide. İlk filmde Meksikalı göçmen Santiago Munez’in hareketli yaşamı ve Newcastle United’da zirveye varan futbol kariyeri izlemeye değer. Diğerlerini at gitsin!

11- “O que e isso, companheiro?/Merhaba Yoldaş”, Bruno Barreto, 1997.

1960’ların sonlarında Brezilya’da geçen bu filmde, futbol önemli bir tema değil. Ondan daha önemli olarak MR8 adlı sol “terör” örgütünün, o yılların askeri diktatörlüğüne karşı giriştiği mücadele ele alınıyor. Militanlar arasındaki ilişkiler, militanların kaçırdığı Amerikan büyükelçisiyle militanların çelişkileri seyirciye sunuluyor. Maracana Stadyumu’nda oynanan bir milli maçın kitleler üzerindeki etkisi ve bu etkinin politik mücadeleye düşündürdükleri ve yaptırdıklarına bir bakın…

10- Rudo y Cursi, Carlos Cauron, 2008.

Meksikalı iki fırlama kardeşin aptallıkta birbirleriyle yarışmaları ve iyi oldukları tek iş olan futboldan ekmek yemeye çalışmaları üzerine eğlenceli, kıvrak, dinamik bir film. Dolandırıcı filmlerine bayılırım.

9- “Bend It Like Beckham/Hayatımın Çalımı: Beckham”, Gurinder Chadha, 2002.

Hindistanlı yönetmenin İngiltere’de çektiği film, futbol oynama tutkusu dayanılmaz olan Hintli kızın alt etmek zorunda olduğu toplumsal baskıların üzerinden gelmesini ele alan iyi bir eğlencelik. Bu filmi öğrencilere çok izletmişimdir ve beğenilmesi garantidir. Sinemaya “sürükleyici” film arayışıyla yaklaşanlar varsa kaçırmasınlar derim.

8- “Divine Intervention / Kutsal Direniş”, Elia Suleiman, 2002.

Film, futbolu temel bir tema olarak ele almasa da izlenmeyi hak ediyor. Devrimci/namuslu Ortadoğu sineması diye bir şey varsa, bu filmi oranın en tepelerine bir yerlerine rahatlıkla koyabiliriz. “Hayat devam ediyor.” diyebiliyor muyuz her şeye rağmen? Diyebiliyorsak veya demek istiyorsak bu filmi izleyelim derim. 2002 Dünya Kupası oynanırken Filistin’de İsrail emperyalizminin zalimliği ve karşısında halkın yaratıcılıkla dolu gündelik hayatı…

7- “Two Half-Times in Hell/Cehennemde İki Devre”, Zoltan Fabri, 1961.

En iyi futbol filmi hangisidir? Bu soruya cevap arayan anketler sağda, solda mevcuttur. Bu listelerde iki filmin sıkça kendilerine yer bulabildiklerini görüyoruz. Bunlardan biri Amerikan yapımı “Escape to Victory/Zafere Kaçış” (1981) diğeri de Macar yapımı “Two Half-Times in Hell/Cehennemde İki Devre”dir (1963). Egemen sinema dünyanın çeşitli yerlerinde çekilen nitelikli filmleri, Amerikalılar alt yazı okuma tembeli oldukları için, kendi diline ve ideolojisine uyarlayarak yeniden çeker. “Zafere Kaçış”ı da “Cehennemde İki Devre”nin bire bir yeniden çevrimi değil ama bir tür asalağı olarak değerlendirebiliriz. Bu filmler 9 Ağustos 1942’de Ukrayna’nın Kiew şehrinde yapılan bir maçtan esinlenerek çekilmişlerdir.

Sovyet vatandaşlarının “Anayurt Savunması” adını verdikleri 2. Dünya Savaşı esnasında, faşistlerin işgal ettiği Kiew kentinde bazı eski Dinamo Kiewli tutsak futbolcuların oluşturduğu bir takım ortaya çıkar. FC Start adındaki bu takım yine bazı toplama takımlar karşısında seri galibiyetler almaya başlar ve Kiew halkına moral verir ama -kıyamam- faşistler de insandır ve onların da morale ihtiyacı vardır. Nazi subaylarından oluşan bir futbol takımı Start’ın karşısına dikilir. Yenilmeleri konusunda aldıkları uyarıya rağmen maçı kazanan komünistler bu galibiyetin bedelini hayatlarıyla öderler. İşte bu iki film bu olaydan esinlenerek çekilmiştir. Daha doğrusu “Cehennemde İki Devre” bu olaydan esinlenerek çekilmiştir, “Zafer Kaçış” ise “Cehennemde İki Devre”den esinlenip üstüne para kazanmak bir de ideoloji pompalamak istemiştir.

“Cehennemde İki Devre”, sosyalizmin yaratıcılığı öldürdüğünü üfleyen kişilere izlettirilmesi gereken nice başyapıttan biridir. Destansı bir havası, olağanüstü bir sinematografisi ve dürüst bir bakış açısı vardır. Birinci filmin eksik kaldığı şey olan gerçek olayın ruhunu yansıtmanın hakkından gelebildiği gibi üstüne bir de o ruhu çağırır. Filmi izlerken o ruhu yanı başınızda hissediyorsunuz. Basit bir futbol maçının halklar için ve halk düşmanları için ne anlama gelebileceğini şaşırarak anlıyorsunuz. “Ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik!” diye bağıran taraftarlar geliyor aklınıza. Bir insanın nasıl da gerçek anlamda “ölümüne” top oynayabildiğini görüyorsunuz. Aynı kampın iki ayrı tetikçisi olan endüstriyel futbol ve egemen sinema arasındaki kirli bağı teşhis edebiliyorsunuz.

6- “Green Street Hooligans / Holiganlar”, Lexi Alexander, 2005.

Bu film sayesinde dünyada West Ham United ve FC Millwall arasındaki rekabetten daha büyük bir rekabet olmadığını öğreniyoruz. Londra’ya Amerika’dan gelen Matt’in bu çatışmanın tam göbeğine düşmesi ve bir kişilik hesaplaşması içine girmesini izliyoruz. Çok başarılı bir film. Sonra çekilen devam filminden ise uzak durun.

5- “Offside”, Jafar Panahi, 2006.

Ünlü halk aydını KT İran sinemasını da keşfetti ama nedense Jafar Panahi’ye ısınamadı. Kendisinin en dinamik filmlerinden biri de “Offside”dır. Futbol tutkunuyla baş edemeyen İranlı bir genç kadın, kendisine yasak olan stadyuma girmek için çareler aramaktadır. Bulduğu çare ve başına gelenler İran toplumunda kadının yerini teşhir eder. Filmin asıl amacı budur. Futbol tutkusu da çok iyi fon olur.

4- “O Ano em Que Meus Pais Sairam de Ferias/Annemler Tatilde”, Cao Hamburger, 2006.

Bir numaraya giderek yaklaşıyoruz ve heyecan dorukta. Tabi bu yazıyı buraya kadar okuyan Gorki Hayırsever, Fırat Eren Kaplan (bebek yüzünden okuyamayabilir) ve Metin Çulhaoğlu dışında biriyseniz sizi tebrik ederim. Zaten bu yazıyı arşiv amaçlı yazıyorum daha çok. Brezilyalı yönetmen Cao Hamburger’in (yanlış okumadınız) bu filmi futbol ve sinema tutkunu arkadaşlarla izlenebilecek filmlere iyi bir örnek olabilir. Aslında politik bir film. 70’ler Brezilya’sındayız. Faşist cunta yönetimi iş başında. 1970 Dünya Kupası oynanıyor. Anne ve babası cuntacılarca aranan bir çocuk dedesinin yanına gitmek zorunda kalır. Çocuğun futbol tutkusu ve etrafındaki olayları anlamlandırma çabası beraber veriliyor. Mükemmel bir film. Bu filmi ayrı bir yazıda ele almalıyım ve tekrar izlemeliyim.

3- “Looking For Eric/Hayata Çalım At”, Ken Loach, 2009.

Yine çok kötü bir film adı çevirisi olmuş. Ken Loach (Looç FEK) sinemasına aşinaysanız ve seviyorsanız üstüne üstlük de bir futbolseverseniz bu film tam size göre. Eric Cantona’yı “Top 10 Şerefsiz Futbolcu” listeme almıştım. Cantona’nın “felsefesine” inanmıyorum ama filmde bu, bayağı varmış gibi bir hava var. Çok iyi bir film.

2- “Fever Pitch/Aşk Kupası”, Bobby Farrely, Peter Farrely, 2005.

Arsenal’in 1988-89 sezonu efsodur. Bulabilirsem bu sezonla ilgili yazılmış çok iyi bir yazıyı yorum bölümünde paylaşacağım. 18 yıl sonra gelen bu şampiyonlukla ilgili bir film çekilmemesi düşünülemezdi. Hem çok iyi bir aşk filmi hem de çok iyi bir futbol filmi. Bir ilişkinin arefesinde olan (ne komik tabir!) Ben’in hayatında aslında Arsenal’in paha biçilemez bir değeri vardır. İlişkinin diğer öznesi bunu kavramakta pek başarılı olamaz ama işte o son maça doğru her şey zirveye varıyor gibidir. Tekrar izlemeliyim ve ayrı bir yazı olarak hem filmi hem de sezonu ele almalıyım.

1-“The Damn United/Lanet Takım”, Tom Hooper, 2009.

Brian Clough’u tanıyor muyuz? Peki Nothingham Forest takımını? Tarihteki en başarılı futbol takımıdır bana göre. Bunun arkasında Brian Clough adlı teknik direktör ve onun John Dewey takıntısı vardır. İşte bunu mükemmel bir şekilde işleyen bir film. Tarantino “Taxı Driver” için “Bir insanı ele alan en iyi film.” demiştir. Bu tanım üzerine bir Top 10 listesi hazırlansa, bu film listeye girmelidir diye düşünüyorum.

Bitti. Çok uzun oldu. Bu yazıyı altı kişinin beğeneceğini düşünüyorum ama arşivlik iyi iş çıkardığımı da düşünüyorum. Yazım yanlışlarını kontrol edemeyeceğim.

Haberleşiriz.

Futbol, Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Çelişkilerim 1

11817269_10153490951117402_7875431444011374673_n

Ne demişti Hegel: Yaşam çelişkilerle yol alıyor…

Bunu yazınca Hegel okuduğum falan düşünülmesin. Bir kitapta denk gelmiştim (Anti-dühring) ve hafızaya not etmiştim. Hegel’i okuyup, anlayanın elinden öperim. Bugün Almanya, Almanya’ysa bunu felsefeye yani Hegel’e borçludur. Şimdi çelişkilerimi yazacağım. Başta İbrahim Toy olmak üzere bütün kesimleri kendi sayfalarında veya bu yazının yorum bölümünde çelişkilerini yazmaya davet ediyorum. Meydan hodri!

*Ev disiplinim yerlerde sürünüyor ama aynı zamanda ev işlerinden bıkmış durumdayım.

*Lezzetlere düşkünüm. Bunun için bir yerlere gittiğim de oluyor. Kötü bir şey yiyince mutsuz oluyorum ama çok kötü bir aşçıyım. Şinitzel bile pişiremiyorum. Kendimi geliştirmek için de hiçbir şey yapmıyorum.

*AKP kitlesine hem ulaşılabileceğini hem de kıyamete kadar ulaşılamayacağını düşünüyorum.

*Arabeskin ideolojik öneminin farkındayım ama özellikle Orhan Gencebay dinlemekten geri duramıyorum.

*Daha önce 978 kere “içime sinmeyen kıyafeti almama” yemini etmeme rağmen genelde böyle yapıyorum.

*Konuşurken de yazıdaki gibi tırnak işareti işlevi gören bir mekanizmanın olması gerektiğini düşünüyorum ama var olan ve iki parmakla tırnak işareti yapma mekanizması bana itici geliyor.

*Kendi klişelerimin sıkı alıcısıyım ama başkalarının klişeleri bana itici geliyor.

*Refleks küfür etmiyorum. Bana çok itici geliyor ama küfürlü deyimlere, tabirlere, atasözlerine çok gülüyorum.

*Kubu Zekirdemiz’i hiç sevmiyorum ama kendisi hakkında kitap yazabilirim.

*Kadir Taşdelen’le hemen hemen hiçbir konuda anlaşamıyorum ama onunla arkadaşlığı seviyorum.

*Okan Do kendisini etiketlememem üzerine beni uyarmış olmasına rağmen, kendisinin 66 oynamayı bilen ve saz çalabilen bir insan olduğunu açıklamak istiyorum.

*Sırma Doğan a karşı değilim ama kendisinin “örtük triplerine” gıcık oluyorum.

*Tarihteki devrimlerin aslında birer “darbe” olduklarını düşünüyorum. Bunları güzelce açıklayabileceğimi de düşünüyorum ama yapmayacağım.

*Eskiyi her anlamda özlüyorum ama asla eskiye dönmek istemem.

*Hitchcock’un bütün filmlerini izledim ama aslında buna gerek olmadığını düşünüyorum.

*Futbolun bir din olduğunun farkındayım ama futbol tutkunu olmaktan vazgeçemiyorum.

*Evin insan hayatında ne kadar önemli olduğunun yıllardır farkındayım ama bugüne kadar “adam gibi” bir evde yaşamadım neredeyse.

*Bazen özgüvenim çok yerinde olur, bazen de olmaz. Olduğu zamanlar dünyayı fethedebilirim.

*Rafine sanat eserlerinin de “lame” sanat eserlerinin de alıcısı olabilirim. Ankara’nın Bağları’nı çok içli buluyorum. Kız Bahçende Gül Var Mı türküsünü bilen ve seven 649 kişiden biriyim.

Şimdilik bitti…Burada veya kendi mahallenizde çelişkilerinizi yazmayı geç esmeyin derim.

Cu

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Gıllor Rocks!

11205048_780778178724419_3556753447898195321_n

“Bizim köylülerin” gıllor dedikleri bu yiyeceğe tapıyorum.

Bizim köylüler, açıkça ifade etmek gerekirse bilime, sanata, kültüre önemli bir katkı sunmamışlardır bugüne kadar. Fiat’ın ürettiği Doblo tipi araçların %78’ini satın almış olmaları veya birisinin “kimin oğlu olduğuyla” ölümüne ilgilenmeleri bu dediğimi geçersiz kılmıyor. Gılloru hala yaşatan bir topluluk olmak kültüre hizmet etmekse eğer, evet kabul ediyorum kültüre hizmet ediyorlar…

Gıllor dedik, bu yiyeceğin çeşitli bölgelerde çeşitli adları var. Kömbe, lokma, kete gibi türevleri mevcuttur.

Oldukça basit bir içeriği vardır: Un, margarin, tuz ve su…Bunlar karıştırılır ve fırında pişirilir. Kimileri arayışçılık adına az miktarda süt veya yumurta da koyar ama temel elemanlar değişmez.

Ağır ve kalori değeri yüksek bir yiyecektir.

Fakat dediğim gibi ona tapıyorum…Çayın yanında mükemmel gidiyor.

Cemevlerinde Perşembe akşamları olan ibadetten sonra insanlara dağıtıldığı da olur.

Bir anımı paylaşayım: Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nde İngilizce kursu veriyordum (Not: Bütün kurslar sönümlenmek üzere açılır.) Saat sekizde kursumuz bitiyordu. Orada öylece duruyordu gıllorlar. Fakat insanların onu yemesi için dedenin ona bir takım dini hareketler yapması gerekiyormuş. Üflemek, kutsamak tarzı bir şey. 22.30’da bitecek olan cem törenini beklemeye hiç niyetim yoktu zira bütün kutsal ritüelleri saçma/mantıksız bulurum. Görevliye bir rica, minnet; amacıma ulaşıyordum. Gılloru üflenmeden yemek de bir takım aforizma mekanizmalarını devreye sokuyormuş ama önemli değil.

Parayla bulsam alırım.

Isdırırım, yalarım (tekrar edelim, tıpkı diğer bir sürü saçma şey gibi, AKP kitlesinin ‘ısdırırım, yalarım’dan da haberleri yok. Bu espriyi birisine yaparsanız muhtemelen bön bön bakacaktır ve sizi büyük davayı kesmek uğruna bir araya gelmiş PKK, PYD, DHPK-C, FETÖ, CHP, HDP, MFÖ, CIA, DİA, A101, ESED, DAEŞ, ABD, BM, AB, TC, ABC, XYZ, TİKKO, MLKP, 123, 789, %&#, 🙂 , 🙁 , ÇBS, DYO gibi terör örgütlerinin bir mensubu sanacaktır.)

İyi günler.

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın