Şeytan da Bir Melektir

dasf

Ünlü Belçika birası Duvel, kelime olarak Flamanca’nın yerel bir lehçesinde “şeytan” demektir.

Neden şeytan dediler bu biraya? Lezzetli bir tada ve bununla beraber yüksek alkol oranına (%8,5) sahip olduğu için, zamanında adamın biri buna şeytan demiş ve adı da öyle kalmış.

Yüksek alkollü bira mı dediniz? Geçenlerde bir Efes Extra fotoğrafının altında “Kendime saygım yok birası” yazıyordu… Çok gülmüştüm.

Gerçekten de öyle. Kırmızı Tuborg ve Efes Extra bence berbat biralar. Tıpkı rakı gibi, ağızda berbat bir tat bırakıyorlar. Amaç kısa yoldan kafa bulmak olduğu için bu berbat tada katlanıyor TR bira içicisi. Duvel var işte, olmadı Amsterdam var. Gideri var.

Birayı incelemeye başlayalım. 1871 yılından beridir Belçika’da üretiliyor. Tombul Efes şişesine sahip  O yüzden belki çekici gelebilir ama TR’de 33’lük bira satılmaz pek. Ciks mekanlar insanları daha fazla kazıklamak için bulundururlar genelde.

Bir Belçika Golden Ale. Yani sarışın ale. Ale’lar (ale değil eyyıl) genelde koyu renkli olurlar ama bu hem bir ale hem de sarışın.

Tadı bence çok güzel. Özellikli biraların yüksek alkollüleri bile güzel tatlı oluyorlar. Lütfen Metro Grossmarket’e bir ara uğrayınız. Narenciye tatları geliyor.

Yüksek gövdeli bir bira. Ne demek yüksek gövde düşük gövde? Yani ağızda kıvam olarak hissedilmesi yüksek gövdelilik oluyor ve bu iyi bir şey. Kitle biraları su kıvamında olurlar neredeyse.

Beş derece sıcaklıkta tüketilmesi gerekiyor. Yani dolaba koyarsın ve 10 dakika sonra çıkartıp içersin. Buz gibi içilmez. Bu önemli çünkü bunu yapmayacaksınız. Biranın sadece ve sadece buz gibi içilebileceğine inanıyorsunuz.

Bir diğer şeyi daha yapmayacaksınız. Bu birayı şişeden içen zaten derhal bu yazıyı terk etsin de bu birayı bardağa dökerken şişenin dibinde bir santim kalan bölümü atacaksınız/dökeceksiniz. Evet, doğru okudunuz. Şişenin dibinde kalan bölüm biranın tadını bozuyor. Duvel’de şişede ikinci bir fermantasyon gerçekleştiği için o tatsız mayalar şişenin dibine birikiyor ve istenmiyor o mayalar. Ama şişenin dibinde kalan birayı içmeden dökmek TR’de ancak 27 kişinin falan yapacağı bir şeydir. Resmi sitesinde yazıyor bunlar. Ayrıca Youtube’da “Duvel’i bardağa boşaltma” videoları var.

Bir tane de Türk barmen elemanın videosu var. Şimdi buğday biralarının dibi çalkalanır ve bardağa dökülür, eleman bunu barda çalışırken öğrenmiş. Bütün yabancı biralara aynısının yapılması gerektiğini bellemiş. Duvel’in dibini de karıştırıyor. Ulan ne güldüm ya… İşte TR’de biracılığın acıklı hallerini o videodan görebiliyoruz.

Lale bardaktan da bahsetmeliyiz. Mutlaka onunla tüketilmeli. Bana inanmıyorsanız resmi sitesine bakınız.

Neyse böyle işte. Tuborg’un Leffe hamlesine (iyi oldu) Efes’in hamlesi de Duvel’i getirtmek oldu. Bu biraların ithalatı her an durabilir. TR’deki bütün ithal biralar için bu tehlike her zaman vardır.

Olduğu sürece bu güzel biraları tatmaya devam ediyoruz. Üç tane içemem bundan yalnız.

Ratebeer. com puanı 99’dur.

Afiyet olsun.

Not: Yetti artık dayanamıyorum, yakında rakı efsanesine bilimsel tezlerle kafa göz dalacağım, haberiniz olsun.

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Ronaldo’nun Juventus Transferiyle İlgili Düşüncelerim

Önce rakamlara bakalım mı?

1985 Ocak doğumlu Cristiano Ronaldo (Salieri) 875 maçta 650 gol atmıştır. Tüm kariyer gol ortalaması 0,74. 25 kupa kazanmıştır.

1987 Haziran doğumlu Messi (Şah-ı Merdan) 764 maçta 617 gol atmıştır. Tüm kariyer gol ortalaması 0,80. 33 kupa kazanmıştır.

Bu rakamları neden verdim? Çünkü Salieri’yi Salieri yapan şey, onu gelmiş geçmiş en iyi ikinci futbolcu yapan şey Messi rekabetiydi. Aynı olgu 2008 sonrası Real Madrid için de geçerlidir.

Bunu neden yaptı anlamadım. Burada kalıp Messi’nin o 33 gollük farkı kapatmasını engellemeye çalışmalıydı. Gerçi iki senedir ligde 20’lerde kalıyor ve onun bütün maçlarını izlemiş biri olarak diyebilirim ki oyun üzerinde belirleyici olduğu anlar çok kısıtlı, zaten hep öyleydi. Juventus’ta Real Madrid kadar gol bulabilir mi? İtalya’ya en formda döneminde bile gitmiş olsaydı bu sayılara ulaşamazdı.

*Sahi bunu neden yaptı?* Vergi cezası ise vermeliydi 20/30 milyon yüro cezayı ve işine bakmalıydı. Maaşta elde edeceği 10, 20 milyon yüroluk fark mı? Zaten 500 milyon yüro kazandı bugüne kadar, ne önemi var ki… Challenge/meydan okuma mı? Bugüne kadar efsane olduğu yerden, iyi durumdayken başka yere macera/meydan okuma/para arayışıyla giden futbolcular silinip gitmişlerdir çoklukla (Dani Alves, Valdes, Şıvaynşıtayger, Beckham, Henry, Adebayor, Owen vs)

Taş yerinde ağırdır.

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Kalecik İzlenimleri

Kalecik

*Üç sene önce Sevan Nişanyan’ın kendi kendisine yazmış olduğu kişisel otobiyografisini okuduktan sonra TR’nin bütün illerini görme projesini başlatmıştım ve bu projede sona doğru yaklaşıyorum. Elbette TR’deki tüm ilçeleri görme projesi gibi bir proje başlatmayacağım. İlçelerin yüzde doksanını görmeye gerek yok. Gerçi illerin de bir bölümünü görmeye gerek yok ama o projeyi başlattım bir şekilde…

*Görülmeyi, gezilmeye hak eden ilçeler vardıra varmak istiyorum. Ankara’nın Kalecik ilçesi de öyle bir ilçedir.

*Ankara’nın tarihi, kültürel ve mimari açıdan gezilmeyi hak eden ilçeleri var. Örneğin Beypazarı… Bir on dokuz buçuğuncu yüzyıl kenti olarak (1850-1950) görülmeyi hak ediyor, epeyce de popüler oldu. E5 yapılmadan önceki Ankara-İstanbul yolu üzerinde yer alması dolayısıyla bir 19,5. yüzyıl kenti. Bu rota üzerinde yer alan Nallıhan da gezilmeyi hak ediyor. Burası da Mudurnu, Göynük, Taraklı gibi ilgi çekici bir yer. Bir de Kalecik var.

*Kendisine önceden Küçük Mısır denilirmiş. Ticari faaliyetler dolayısıyla oldukça gelişkin bir yer imiş.

*Şu anda NBC filmlerde geçen boğucu taşra kasabalarından biri. Dinamizm yok.

*Tarihsel değeri var. Ankara’dan Çankırı’ya ve dolayısıyla Karadeniz bölgesine giden yol buradan geçermiş, o yüzden burası da bir 19,5. yüzyıl kasabası.

*O halde bu durumun mimari kalıntılarını görmeliyiz. Bir de Gayrımüslimlerin izleri olmalı burada. Dediğim gibi bir old town’u var. Veya old town izleri diyebiliriz. Eski Osmanlı sivil mimari unsurları hala yer yer görülebiliyor. Ne demiştik bir yerde kale varsa, eteklerinde old town izleri olmalı. Kalecik’te de kale eteklerinde old town unsurları hala var. Otomobilin veya iki otomobilin giremeyeceği kadar dar sokaklar bir 19,5. yüzyıllık ipucudur.

*1915 yılında önce kasaba nüfusunun yarısı Ermeni imiş. O zaman kasaba nüfusunun toplam 3000 kişi olduğunu tahmin ediyorum. 1500’ünü göndermişler, yol üzerinde kesmişler. Ermeniler bayındırlık işlerinde çok iyidirler, onların izleri hala Kalecik’te hissediliyor.

*Bu kasabalarda bir de ana arter vardır. Kalenin aşağılarında yer alır bu arter. Yol boyunca eski konak pek göremezsiniz, 60’lı 70’li yılların dört beş katlı apartmanları görülür genelde. Bu sekiz, 10 apartmanın alt katları genelde kahve, market, kasap, tarım aletleri satıcısı falan olur. Üst katları da sürücü kursu, Ak Parti ilçe binası, MHP ilçe binası falan olur. Bazılarında CHP ilçe binası ve hatta İyi Parti ilçe binası falan da görülür. HDP mümkün değil.

*Bu ana arter üzerinde bir Osmanlı kamu binası da olabilir veya Cumhuriyet dönemi okulu. Veya Cumhuriyet döneminden önce yapılmış ama sanki onun döneminde yapılmış izlenimi verilen bir okul da olabilir (örnek Taraklı). Kalecik’te şu anda adliye olarak kullanılan bina bir “hükumet konağı”dır aslında.

*Kalecik adı üzerinde bir kale etrafında oluşmuş bir kasabadır. Bu kaleyi ilk olarak Hititlerin yaptığı düşünülmektedir. Sonra Romalılar burayı kullanmıştır. Bölge Selçuklular tarafından alınınca onlar burayı kullanmaya başlamış olmalı. Bir de Timur mutlaka buraya uğramış olmalı. Şu anda “cillop” gibi bir kale. Kale restorasyonları tartışmalı. Restorasyona karşı değilim ama geçmişe yağmacı, yalancı, rantçı ve cahil avutucu bir şekilde yaklaşan bir ülkede yaşıyoruz.

*Kaleye arabayla çıkılabiliyor. Yürüyerek de çıkabilirsiniz. Yol arka tarafta yalnız.

*Kaleden çok güzel bir manzara var. Anadolu’daki en dehşet verici kale Afyon’dakidir. Onun kadar olmasa da iyi adrenalin yaşatıyor insana.

*Kalenin tepesinde elinde şapka olan bir Atatürk heykeli var. İlçede yaşamış olan yaşlılar, Atatürk’ün Kastamonu’ya giderken Kalecik’e uğradığını ve şapkayı ilk olarak orada giydiğini söylemişler. Not: Şapka bir semboldür ve üstyapısal dönüşümler ikna ile olmaz, zorla olur, olacaksa…

*Kalecik karası… Meşhur bir üzümmüş ve şarabı meşhurmuş. Eylül ayında festivaller olurmuş. AKP belediyeyi almadan önce şarap üreticileri de katılırmış festivale ama artık katılmıyorlarmış. Rakım olarak oldukça düşük bir yer. Zaten arabayla böyle yukarıdan aşağıya iniyorsunuz. Güzel üzüm olabilir ama ben bu meşhurmuş bilgisine şüpheyle yaklaşıyorum. Birkaç Pantokrator (Vedat Milor) yazısı okuduktan sonra da ikna oldum. Potansiyelli bir üzümmüş ama ondan şaheserler yapıldığı falan yok.

*İlçenin girişinde ayağıyla üzüm ezen bir kadın heykeli var.

*Kalecik’te bildiğim kadarıyla Alevi köyleri de var. Ama bu Orta Anadolu Alevileri MHP’lileşmeye yakınlar. Türk milliyetçiilği bunları çok cezbediyor. 40, 50 yıl sonra bunlara ne olacak gerçekten çok merak ediyorum.

*Bu yüzden şehir merkezinde bol bol tekel bayi var. Açık kadın oldukça fazla.

*Kalecik’e yedi kilometre uzaklıkta, Kırıkkale yolu üzerinde tarihi bir köprü var. Köprülere zaafım vardır. Hele ki tarihi olanlarına. Kızılırmak tüm güzelliğiyle akıyor ve köprü de üzerinde çok zarif duruyor. Bir Selçuklu köprüsü. İsmi kimilerine göre Develioğlu Köprüsü. Zaten Yandex’te bu isimle yer alıyor. Irmaklar güneş ışığı altında çok güzel görülürler. Renkleri çok hoş olur. Örneğin Yeşilırmak etrafındaki ağaçların yansımasıyla gerçekten yeşil görünür. Köprüye çok zarif dedim ama aslında yokluktan öyle dedim. Oldukça sıradan bir köprü aslında. Tokat’ta, Sivas’ta çok daha güzel Selçuklu köprüleri vardır. Bu köprü üzerinden Timur ve ordularının geçtikleri düşünülüyor. Mutlaka görülmeli.

*Yiyecek, içecek anlamında özel bir şey yok Kalecik’te. Tavuk döner staylaya devam.

*Sonuç olarak güzel bir gündü ve Melo da bana askerlik yaptırmadı. Sevdim o günü.

İyi günler.

Seyahat, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Sadberk Hanım Müzesi

Sadberk Hanım Müzesi’yle ilgili hazırlamış olduğum albüm için tıklayınız.

Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Sergio Busquets İçin Ne Dediler?

31061CA000000578-3441944-image-a-5_1455184432866

*Eğer futbolcu olarak reenkarne edilseydim, onun gibi bir futbolcu olmak isterdim. Pep Guardiola.

*Terlikleriyle maça çıksa dahi aynı performansı gösterebilir. Rio Ferdinand.

*Bir aşamadan sonra Busquets’e pres yapmayı bırakırsınız. Ondan top alamazsınız, ona yaklaşamazsınız. Ona karşı oynamak bir kabustur. Steven Gerard.

*O olmasaydı, Barcelona ve İspanya milli takımı olarak başardıklarımızı başaramazdık. Xavi.

*Eğer oyunu izlerseniz, Busquets’i göremezsiniz ama Busquets’i izlerseniz tüm oyunu görebilirsiniz. Vicente Del Bosque.

*Dünyadaki en iyi defansizf orta saha oyuncusudur. Pep Guardiola.

*Eğer bir futbolcu olsaydım, onun gibi bir futbolcu olmak isterdim. Vicente Del Bosque.

*Benim için Busquets dünyadaki en iyi futbolcudur. Hiçbir zaman kötü oynamaz, bütün problemleri çözer. Pacho Maturana.

*Gerçekten mükemmel bir futbolcu. Alan sezisi benzersiz. Gary Lineker.

*Herhangi bir teknik adam için bir ödüldür. Pas şiddeti olağanüstü. Ona hiçbir şey anlatmanıza gerek yoktur. Takıma koyarsınız o da yapılması gerekeni yapar. Cruyff.

*Dün bir pas hatası yaptım. (Gol attığı bir maçtan sonra) Busquets.

Evet, dünya futbolunun otoriteleri Sergio Busquets için bunları söyledi ancak benim dün yaptığım ankette Busquets bir “süperstar” olarak görülmedi kitle tarafından. Çünkü gösterişsiz bir tarzı var ama onu dikkatle izlerseniz ne kadar olağanüstü bir futbolcu olduğunu görürsünüz. Türkiye’ye gelse ıslıklanır…

Neyse, banane ya…

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Video Hakem Teknolojisiyle İlgili Düşüncelerim

Kafam karışık… Hakem hatalarının futbolun bir rengi olduğunu iddia edenler var. Doğrudur. Futbol, kısa sürede çok çeşitli duyguları, şiddetli bir şekilde harekete geçirdiği için bu kadar popülerdir. Belki de değildir, politik olarak futbolun popüler olması birilerinin işine gelmiş de olabilir… Neyse, hakem hataları da çeşitli duyguları harekete geçirmiştir ve o yüzden üzerinde örtük bir destek vardır. Renk olduğu düşünülür ancak adaletsizlik de futbolda o kadar yaygındır ki insan sık sık lanet olsun diyor. Şimdi bu adaletsizlik önemli oranda ortadan kalkacak. O zaman da futbol bambaşka bir şey olacak. Sapiens pek değişiklik sevmez, garanticidir. Mecbur kalırsa da hemen ona adapte olur yalnız. Bu yeni “şeye” alışmak zor olacağı için belki direnç gösteriyoruz. Hiçbir takımın veya futbolcunun hakkının yenmemesi kulağa hoş geliyor. Bakacağız… Bu sistem TR’de mutlaka uygulansın çünkü büyük takımların kayrılması ve eyyamcılık burada efsanevi yapılıyor. Beni Türk futbolu düşmanı yapan en önemli şey budur. Bir diğer konu da bu yeni sistemle her takım sezon başı 7, 8 fazladan penaltı bulacak. İstatistikler ne olacak? Son günlerde ünlü provokatör Baransel Ağca ‘yla mücadele ediyorum. Neyse bu 7, 8 fazladan bulunacak olan penaltı da Şah-ı Merdan’ın istatistiklerini tarihe gömemeyecek, göreceksiniz. 2011-2012 sezonunda 50 lig golü atmıştı Şah-ı Merdan. Durun ve bir daha okuyun, 50 lig golü… Kıyamete kadar kimse 50 lig golü atamayacaktır. VAH (video asistan hakem) teknolojisi de kimseyi 50 gole ulaştıramayacaktır. Abi 50 ya, titreyin ve kendinize gelin…

İç Ses: Nasılsa şu anda yaşı 10’dan büyük olan kimse Şah-ı Merdan’ı geçemez. Öyle biri olsaydı videolarını izlemiş olurduk. Şu anda 4, 5 yaşlarında olup da gelecek de Şah-ı Merdan’ı geçebilecek biri varsa da xtir et… Bu kişi en iyi ihtimalle 2050’de onu geçebilir. O zaman da kim öle kim kala…

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Cengiz Han İle İlgili Ayrıntılar

w

*Planladığım üzere Moğollarla ilgili genel bir bilgi verdikten sonra Cengiz Han’la ilgili önemli ve ilginç bilgiler veren yazıyı yazıyorum. İlerleyen günlerde de genel olarak Moğollarla ilgili önemli ve ilginç bilgiler veren bir yazı yazacağım.

*Bana göre tarihteki hem en şerefsiz hem de en başarılı insanlardan biridir.

*Moğol Dünya Savaşı tek başına onun marifetidir. Bu, sınıflar mücadelesi falan değil; tek etkin erkek bireyin kontrolden çıkıp dünyanın “amına koyması”dır. Çok özür dilerim… Cengiz Han’ın tam olarak yaptığı budur. Bir yıkım, soykırım ve tecavüz imparatorluğu yaratmıştır.

*1162 yılında doğmuştur. Cengiz Han adını aldığı kurultay 1206 yılında gerçekleşmiştir.

*Asıl ismi Temuçin’dir.

*Babası bozkırın daha da yüksek ve verimsiz bölgelerinde yaşayan bir çapulcu kavmine aittir. Yağma ve kan davası bu insanların hayatlarında sıradan şeylerdir. Annesi bozkırda göreceli olarak daha gelişkin bir kültüre sahip olan bir Moğol kavmi olan Tatar kavmine aittir. Babası annesini gelin olarak bindiği bir düğün arabasında görmüştür. Konvoya saldırıp kadını kaçırmıştır.

*Babasının iki karısı daha olup bunlardan da çocukları vardır. Temuçin’in annesinden de birkaç çocuğu olur.

*Temuçin, babasının öldürdüğü bir düşmanın ismidir.

*Cengiz Han ve Moğollar hakkında üç kaynak çok öne çıkmaktadır. Biri İranlı tarihçi Cüveyni’nin kitabıdır. Bir diğeri Marco Polo’nun seyahat notlarıdır. Son olarak da 1240 yılında Çin alfabesiyle Moğolca olarak yazılan ve 19. Yüzyılda Çin’de ele geçirilen anonim bir eser olan “Moğolların Gizli Tarihi” adlı eserdir. Bu kitap Cengiz Han’ın bir biyografisi gibidir. Elbette bu kitapta mitolojik unsurların var oldukları düşünülür. Ayrıca Moğollar, tıpkı benim gibi, abartı ve provokasyonu metinlerinde sıkça kullanmışlardır. Bunların düşmanları üzerinde yaratacağı intihalden, siyasi ve askeri olarak fayda sağlamak istemişlerdir.

*Bu kitaba göre, Cengiz Han doğarken annesinin rahmindeki bir kan pıhtısını tutmuş ve bırakmamıştır.

*Bence Freudyen bir vaka olarak incelenmesi gerekir. Babası ve annesi tarafından pek sevgi görmediği bir gerçektir. Hatta çocukken bir kere babası göç esnasında onu bilinçli olarak geride unutmuştur.

*Çocukluğu adam/kadın kaçırma, cinayet, kölelik, yetersiz beslenme, şiddet ortamında geçti. Muhtemelen birkaç yüz insandan daha fazla insan görmedi.

*8, 9 yaşlarındayken gelenekler icabı kendisine eş bulmak için başka kavimlerle iletişime geçti ve karısı Börte’yle tanıştı. Başlık parası olarak o aileye bedensel hizmet vermesi gerekiyordu. İki, üç yıl o aileye ırgatlık, hizmetçilik yaptı.

*Bu emekçilik esnasında babası bir düşmanı tarafından öldürüldü. Cengiz de Börte’yi geride bırakıp ailesinin yanına geldi.

*Baba ölünce, kabile, iki kadın ve yedi çocuktan oluşan bu topluluğu vahşi doğanın ortasına, kışın, hayvanlarından mahrum bir şekilde bırakıp gitmiştir. Bu dokuz kişi açlıktan ve soğuktan ölmedi. Meyve, bitki kökü topladılar. Temuçin fare avladı falan.

*Doğanın ortasında avcı toplayıcılığa terk edilmiş bir çocuk nasıl oldu da dünyanın en başarılı insanlarından biri oldu? Moğol İmparatorluğunun sınırları içerisinde bugün üç milyar insan yaşıyor. O dönemde yaşayan 150 milyon insandan 20, 30 milyon kadarını öldürmüş olmalarına rağmen…

*Aile toparladı ve birtakım topluluklarla birlikte hareket etmeye başladı. Bu insanlardan biri olan ve Temuçin’den biraz büyük olan Camoka ile Temuçin kan kardeşi oldular. İleride bu birliktelik büyük bir siyasi ve askeri çelişkiye dönecekti. Yoldaşlar birbirlerini yemeye çalışacaktı. Büyük ve önemli siyasi işlerde kardeşlik, yoldaşlık falan hikayedir.

*Cengiz Han’ın asla boyunduruk altına alınamayacağını bize kanıtlayan ilk hadise yine bu çocukluk döneminde yaşanmıştır. Üvey abisini ego savaşları sonucunda henüz bir çocukken öldürmüştür.

*Bölgenin hakimi olduklarını düşünen kabilenin önde gelenleri Temuçin’in bu korkunç vakası sonucunda onu gelecekte başlarına bela olmaması için cezalandırmak istediler. Onu kaçırıp başka bir kabileye köle olarak verdiler. Bu sürenin ne kadar olduğu muammalı. Bu süre boyunca Temuçin tahta boyunduruğa vurulmuştur. Köle olarak bu şekilde yıllarca çalıştırılmış ve hakaretlere uğramıştır. Bir gün kendisine bakan zihin engelli çocuğu öldürerek kölelikten kaçmıştır.

*16, 17 yaşlarında karısı Börte’yle tekrar bir araya gelmiş ve ufak çaplı bir aile oluşturmuştur kendisine. Annesi, üvey kardeşleri ve karısının dahil olduğu bu topluluğun mutlak lideri kendisidir.

*Bir gün birtakım yağmacılar karısını kaçırır. Kaçıranların kim olduklarını bilmektedir ve onlar sayıca kalabalıktırlar. Önünde iki seçenek vardı: Ya o bölgeyi terk edecekti ve karısını kaçırtmış biri olarak silik bir yaşam sürecekti ya da kazanması garanti olmayan bir mücadeleye girip karısını ve dolayısıyla onurunu geri elde edecekti.

*Bunun için babasının dostu Tuğrul Han’a başvurdu. Tuğrul Han Türktür. Han demişken öyle çok büyük sayılara hükmeden biri olduğu düşünülmesin. Tuğrul Han Temuçin’in teklifini kabul etmiştir ve işte burası climax olarak değerlendirilmelidir. Belayı salan bir Türktür.

*Karısını geri alan Temuçin artık müthiş bir prestije sahiptir. Bu arada bir sorun vardır. Börte hamiledir. Temuçin karısını kabullenir, çocuğu da. Onu kendi oğlu gibi görür. Adını da misafir anlamına gelen Cuci koyar. Bu oğulun babasının Temuçin olmaması ileride siyasi çelişkilere sebep olacaktır.

*Bu andan itibaren Temuçin’in bir örgütçü ve kudretli komutan olarak başarılarına tanık oluyoruz. Camoka ve Tuğrul Han’la kurdukları ittifak sayesinde epeyce güç ve prestij toplamışlardır. Elbette Temuçin bu ikisini de sırayla tasfiye etmiştir.

*Cengiz Han’ın fiziksel görünümü hakkında 1221’de kendisine yollanan Song elçisi, Çinli general Meng-hung ve onu Horasan’da görmüş olan insanlardan bilgi alan İranlı tarihçi Cüveyni’nin anlattıkları dışında hiçbir bilgi yoktur. Meng-hung, onun uzun boyu, geniş yüzü ve uzun sakalıyla diğer Moğollardan faklı olduğunu söylerken Cüveyni, hanı yapılı, beyaz saçlı ve kedi gözleri olan biri olarak tasvir eder.

*Temuçin 27 yaşındayken ilk kurultayını toplayıp Han unvanını aldı. Fakat aslında hala güçlü değildi. Tuğrul Han’a bağlılığı devam ediyordu. Bu olay sonucunda Camoka’yla savaştılar. İki grup da birkaç yüz kişiden oluşuyordu. Sonra büyük fırsat doğdu. Tuğrul Han, bir Moğol kabilesi olan Tatarlara karşı işbirliği teklif etti ve Tatar savaşı sonunda Temuçin büyük bir ganimet elde etti. Sayıca arttı ve nihayetinde Tuğrul Han’ı da tasfiye edip bozkırın tek büyük hanı oldu.

*1206 veya 1207 yılında Camoka ve Tuğrul Han’ı tasfiye etmiş bir insan olarak, emri altında bulunan bir milyon insan ve 26 milyon hayvanla meşhur kurultayı topladı ve Cengiz Han adını bu kurultayda aldı. Türklerden ödünç aldığı 10luk askeri sistemle ve bizzat oluşturduğu yeni hukuk sistemiyle artık çok güçlü ve kudretli idi. Bu ulusa Moğol ulusu adını kendisi verdi.

*Bu kadar büyük ve etkili bir oluşun Çin’in dikkatini çekti. Kuzey Çin kendisine itaat etmesini buyurdu fakat CH kabul etmedi. Ve iki büyük seferinden biri olan Doğu seferi başladı. Çin’de daha önce hiç görmedikleri bir şeyi gördüler: Sur.

*CH kendi askeri taktiklerini yoktan var etti. Kuşatma konusunda uzmanlaştılar. Bugünkü Pekin bölgesine denk gelen bu bölgeyi fethettiler ve inanılmaz büyüklükte bir ganimet elde ettiler.

*CH orduda liyakat önem veriyordu ve ganimeti adaletli bir şekilde paylaştırıyordu. Bu sayede müthiş bir güven kazandı.

*CH bu ilk büyük seferde dehşet aygıtını kullandı. İnanılmaz işler yaptı. Erkekleri öldürmek, kadınlara tecavüz etmek en önemli taktikleriydi.

*İşlerine yarayacaklarını düşündükleri nitelikli insanları esir aldılar ancak şehirlerin ortaya koydukları kültürel birikimleri dümdüz ettiler. Uzunca süren bu taktiğin fikir babası CH’dir.

*Ona mutluluk veren tek insanın karısı Börte olduğu yazıyor. Kadın düşkünü müydü? Elbette CH de tecavüzleri ediyordu ama onun kafasında yapmayı planladığı şeyler çok daha büyük siyasi şeylerdir. Hiçbir kral, padişah, han veya diktatörün birincil işi kadın düşkünlüğü olamaz. Uzun süre hüküm sürmüş ve kukla olmayanları kast ediyoruz.

*Müziğe, sanata, estetiğe düşkün olduğuna dair bir şey okumadım.

*İnsanlara büyük trajedi yaşatan CH hayvanlara da soykırım yapmıştır. Nişabur’da Moğol birlikleri şehirdeki tüm kedi ve köpekleri de öldürmüşlerdir.

*CH hangi dine inanıyordu? Şamanizm yazıyor. Bozkırdaki ilkel yaşam koşulları altında egemen olan o kaos ve şiddet ortamı, bizim şu anda tanıdığımız anlamda bir dinin varlığını bence şüpheye düşürüyor. Zaten antropologlara göre bir şeyin din olup olmadığına karar vermek sıkıntılıdır. Ve üç büyük dine inanan insanlar her pratiği kendi inançlarına benzetme eğilimi içerisindedirler. Bu aynı zamanda kibirli bir yaklaşımdır. CH hiçbir dini yaymak veya hiçbir dini baskılamak niyetinde değildi. Yaptıklarını da ruhani bir sebeple yapmadı. Fakat somut olarak İslam’a çok büyük zararlar verdiği bir gerçektir. Buhara, Semerkant ve Bağdat dümdüz edilmiştir.

*CH’nin dinlere özgürlük sağladığı yazıyor. Doğru ama ortada dinlere inanacak insan bırakmayıp sonra özgürlük tanımıştır.

*Çin zaferinden sonra Batı’yla ilişki geliştirmek istedi fakat Harezmşahlılar taktik olarak büyük hata yaptılar ve elçileri öldürdüler.

*Batı seferi hem çok büyük katliamlar ve yıkımlar getirdi hem de Moğolları bir imparatorluk haline getirdi. Harezmşah sultanı CH nin dümen suyuna gitseydi ve zaman kazanıp, bütün İslam alemini örgütleseydi (böyle bir şey olamazdı) ne olurdu?

*Cengiz Han’ın hayatı boyunca içine girdiği tek mimari yapı Buhara Ulu Camisi’dir. Buraya atıyla girip içeride içki içmiştir ve kadın oynatmıştır.

*Batı seferinden sonra inanılmaz bir zenginleşme olmuştur ve bazı oğulları lüks düşkünlüğüne başlamışlardır.

*Kendisinden sonra gelecek kişiyi işaret etmek üzere kurultay toplamıştır. Niyeti Cuci’yi işaret etmektir ama diğer oğulları onun bir piç olduğunu iddia ederek direnişe geçmişlerdir. O da küçük oğlu Ögedey’i işaret etmiştir.

*Hindistan’ı da fethetmeyi düşündü ama iklim şartları Moğolları zorladığı için vazgeçtiler.

*1225 yılında bir av sırasında attan düşerek ölmüştür. Suikasta uğradığı düşünülmemektedir.

*Adları bilinen dört erkek çocuğu ve bunların torunları imparatorluğu paylaşmışlardır.

*İnsanlık tarihine oldukça ağır bir fatura çıkarmış olan Cengiz Han ile ilgili yazacaklarım bu kadardır.

siyaset, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Cengiz Han’ın Antogonisti Türk Sinemasında

tarkan_camokaya_karsi_1969_width300_1

Cengiz Han’ın çocukluğunda kan kardeşi olduğu sonra da ilk askeri ve siyasi ittifakı yaptığı Camoka; 60’ların, 70’lerin tarihi Türk filmlerinde kendisine yer bulmuş. Elbette dünyanın gelmiş geçmiş en büyük egolarından birine sahip olan Cengiz Han’ın başka bir “tek adam”la sonsuza kadar uyum içinde bulunması beklenemezdi. İkili gün geldi düşman oldu. Sonuç olarak da elbette Camoka yenildi ve tasfiye edildi. Başlığında Camoka olan üç film göünüyor: “Karaoğlan: Camoka’nın İntikamı” (1966), “Tarkan Camoka’ya Karşı” (1969) bu filmlerde baş rolde Kartal Tibet vardır. Hikayeyi tahmin edebiliyoruz. Bir de “Camoka’nın Dönüşü” (1968) adlı bir film var. B sınıfı bir macera filmiymiş. Kartal Tibet yok bu filmde. Acaba burada Camoka mı esas oğlan? Bakmak lazım. Bir ara göz gezdiririm filmlere, olmadı Giovanni Scognamillo’nun kitabından araştırırım.

Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Zamanın IŞİD’i Moğollar

cengiz-han-turk-mudur

“Bir adamın bilebileceği en büyük zevk, düşmanlarını yenmek ve önünde sürmektir. Atlarını sürmek ve mallarını almaktır. Sevdiklerinin gözyaşlarıyla ıslanmış yüzlerini görmek, karılarını ve kızlarını kendi kolları arasına almaktır.” Cengiz Han

Görselde gördüğünüz devasa heykel yukarıda sunduğum cümlenin sahibi olan Cengiz Han’a ait…

Son zamanlarda Moğollarla ilgili kitaplar okudum. TV programları seyrettim. Araştırmalar yaptım.

Bunları “Moğollarla İlgili Her Şey” başlıklı bir yazıda sunmayı düşündüm fakat bunun okunmayacak kadar uzun olacağını anladım. Sonra yazıyı “Moğollarla İlgili Ayrıntılar” ve “Cengiz Han’la İlgili Ayrıntılar” şeklinde ikiye bölmeyi planladım. Madde madde şeklinde sunulan ilginç bilgiler okuyucunun ilgisini çekiyor fakat bu sefer de Moğolların tarihiyle ilgili genel bir bilgi verme ve kendi analizlerimi özet olarak sunma ihtiyacı ortaya çıktı. Bu yazıda bunu yapıyorum. Yakın gelecekte yazacağım yazılara için hazır bulunuşluk seviyesi yaratmam lazım. Yani ilginç ve çarpıcı bilgileri okurken olay nedir bilmeniz lazım.

Başlayalım:

Alınamayan Japonya’dan Viyana surlarına…

Çin’den, Kuzey Hindistan’a; oradan Buhara, Semerkand, Bağdat, Kiev, Kayseri, Seul, Diyarbakır, Erzurum, Tebriz…

Coğrafi büyüklük olarak gelmiş geçmiş en büyük imparatorlukla karşı karşıyayız.

O zaman bilinen dünyanın üçte birini fethettiler ve 150 milyonluk dünyada 20, 30 milyon kişiyi öldürdüler.

Bunu neden yaptılar?

Marksist tarihçi Hobsbawm’a göre “II Dünya Savaşı’nın neden çıktığı” sorusunun iki kelimelik cevabı vardır: Adolf Hitler… Moğolların bunu neden yaptığı sorusunun cevabı da Cengiz Han’dır.

Bozkırın vahşi dünyasında dağlara kaçıp fareyle beslenmek zorunda kalan bir kabile reisiyken dünyanın görmüş olduğu en fena “dünya lideri”ne dönüşmüştür ve bu işi kendisi istemiştir. İradeyle yapmıştır bunu.

Marksistler kızacaktır ama bu iş tarihe yön vermede etkisiz olduğu savunulan (savunuluyorsa) “bireysel tutkuların” en görünür, net olanıdır işte.

Cengiz Han tarihteki en “başarılı” insanlardan biridir. Stalin gibi, Hitler gibi, Muhammet gibi, Sargon gibi, Spartaküs gibi, Lenin, Atatürk, Augustus, Tayyip Erdoğan, Fidel Castro, Mao, Tuğrul Bey gibi…

Bu “tek adamlar” kafalarındaki büyük projeleri gerçekleştirmek üzere askerleri ikna etmişlerdir ama kafalarındaki büyük projeyi gerçekleştirmek için askerleri ikan edemeyen nice insan vardır tarihte…

Cengiz Han ise askerleri kendisi ortaya çıkarmış, yeni bir halk örgütlemiştir. Çok kısa sürede ve çok etkili bir şekilde.

Elbette olağanüstü bir insandı. Asla kabına sığmayan bir yapısı vardır. Böyle olmayanlar önemli politik işler başaramazlar. Bozkırın vahşi yaşamında birçok düşmanı vardı. Zaten bozkırda kan bağıyla akraba olmayan herkes birbirine düşmandı. Oldukça hareketli bir hayatı vardı. O hengamede bir gün düşmanları karısını kaçırdı. Ya karısını kaçırmış bir insan olarak neredeyse her şeyden vazgeçip avcı toplayıcı bir yaşamı seçecekti ya da karısını geri almak için bir askeri hareket örgütleyecekti. Bunun için Toğrıl Han denen bir adamla ve önce çocukluk arkadaşı sonra düşmanı olacak olan Camuka’yla bir ittifak yaptı. Artık sanki kader ağlarını örmüştü. Geri dönülemez bir yola çıkmıştı artık. Orada durabilirdi çünkü kabileleri örgütleyerek bir konfederasyon ortaya çıkarmayabilirdi. Bu federasyonun kodlarını bizzat oluşturmayabilirdi.

1206 yılında yani 50 yaşındayken Moğolistan’da büyük bir kurultay topladı ve Moğol ulusunu oluşturdu. Ve de devletini. Bu kurultaya katılan 26 kabilenin 19’u Türk’tür geri kalanı ise Moğolca konuşan kabilelerdir.

Bir milyon nüfus 100 bin kişilik ordusu olan bu yeni oluşumun dikkatleri üzerine çekmemesi düşünülemezdi. Moğolca konuşan bir kabile olan Tatarları (adları uzunca bir süre Tatarlar olarak bilindi) yenmesi iyice gücüne güç katmıştı. Pekin bölgesindeki irade kendisine itaat etmesini söyledi ve böylece iki seferinden biri olan Batı seferi başladı.

Çin’den büyük zenginlikle ve askeri tecrübeyle dönmesi artık iyice işleri içinden çıkılamaz hale getirdi.

Doğu’daki büyük Harezmşahlarla ticaret yapmak istiyordu. Dünyanın altını üstüne getirmek gibi bir düşüncesi ilk başlarda yoktu. Harezmşah sultanının kendisine “Sen benim oğlumsun.” demesi ve nihayetinde elçilerini öldürmesi meşhur Doğu seferinin başlamasına sebep oldu. Ne olduysa orada oldu aslında.

Türkistan, İran, Azerbaycan, Levant’ta taş üstünde taş kalmadı. Büyük bir medeniyet sıfırlandı.

Moğollar nüfus olarak az oldukları için büyük sayılara ulaşan katliamlar yaptılar. Çözemeyeceklerini düşündükleri medeniyetlerin değerlerini yok etmeyi tercih ettiler. Dehşet dedikodusu yaymak ve nihayetinde gidip o dehşeti hayata geçirmek gibi bir taktikleri vardı. Dedikoduları yaydılar, abartı yapılmasına izin verdiler önden. Sonra da gidip bunları hayata geçirdiler.

Cengiz Han’ın ölümünden sonra oğulları ve torunları imparatorluğu paylaştılar ve her biri bölgesinde şansını denedi. Merkezi bir büyük hanın varlığı söz konusu olsa da her bir oğul/torun kendi bölgesinde otonom davranmaya başladı. Kubilay Çin’de, Çağatay Türkistan’da, Hülagü İran’da, Batu ise Karadeniz’in kuzeyinde iş yapmaya çalıştılar.

Moğollara başarıyı ulaştıran en önemli faktör olan lidere bağlılık olmadığı için bu oğulların her biri zamanla ya devrildi ya da asimile oldu.

Birkaç asır boyunca etkileri devam etti. Göçebe kavim oldukları için elbette şansları yoktu ve sadece zorbalık kısa süreliğine etkili oluyordu.

Bu başarıdaki en etkili şey olarak lidere bağlılık ve liderin sağlam olmasını verdik. At faktörünü de etkleyelim. At, tank icat edilene kadar tank görevi gören bir şeydi. Moğolistan bozkırları milyonlarca atı besleyebiliyordu ve bunu yapabilen dünyadaki tek yerdi. Okçulukta da çok iyilerdi. Uzun zamandır şehir savunmakta tecrübeli olan profesyonel askerleri kendi var ettikleri yöntemlerle ve atın avantajıyla yendiler. Sonra da kesinlikle kimseye aman vermediler. Propoganda aygıtını çok iyi kullandılar ve bu sayede dünyayı dize getirdiler.

Cengiz Han’dan sonra onun kadar etkili bir kişi daha olabilseydi, zaten bir tek Avrupa ve Kuzey Afrika kalmıştı, oraları da hallederlerdi. Dünya da bir daha kendisini çok zor toparlardı. Belki bugün bu hayatı yaşamıyor olurduk.

Dünya Moğolları unutmadı. 2002 yılında Amerika’nın müdahalesine mazur kalan Taliban, etki yaratmak için bölgede 800 yıldır yer alan binlere Moğolu öldürttü. Saddam, mahkemesinde Moğollara atıfta bulundu. Eskişehirli Tatarların şimdilik başları dertte değil yalnız…

İşte böyle.

Bu yazıda kısaca Moğol tarihini anlatmaya çalıştım ama yaşanılanlar öyle yıkıcıydı ki yazının basitliği bu korkunç olayın önüne geçmemeli.

Dünyanın altını üstüne getirdiler. Yaktılar, yıktılar, kestiler, biçtiler. Medeniyet sıfırlama gibi bir taktikleri vardı. Bazı şehirlerdeki kedi ve köpekleri bile komple yok ettiler.

Moğollar övgüyü değil ama ilgiyi hak ediyorlar. O zamanın şartları falan diye düşünmemek lazım. Tarihsel bakmak adına tarihteki yaşamış en büyük ikinci felaketi (birincisi II Dünya Savaşı) normalleştirmemek lazım.

Şimdilik bu kadar…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

siyaset, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Ahlat Ağacı

2793

Bu yazı için çarpıcı bir başlık aradım. Öyle ya yazılarda ilgi çekici, merak uyandırıcı (bende çoğunlukla provokatif oluyorlar) başlıkların iyi bir yazı için atılması gereken ilk adım olduğunu düşünüyorum. Bulamadım… Belki yazı ilerledikçe çarpıcı başlık kendisini ortaya çıkaracaktır ama Ahlat Ağacı başlığıyla yola çıkıyorum.

Nedir Ahlat Ağacı? Nuri Bilge Ceylan’ın son filminin adı…

Doğada ise uyumsuz, ayrıksı, şekilsiz bulunmasıyla öne çıkıyor. Olur olmaz her yerde bitiyor ve çevreyle uyumsuz, şekilsiz bir karakter alıyor. Bir önceki cümlede aynı zamanda Türkiye’deki aydının tarifini yapmış olduk.

AYDIN AÇMAZI

Umut Sarıkaya’nın efsanevi karikatürünün adı da “Aydın Açmazı” idi. Türkiye’de aydınlar… Gerçek, samimi aydınlar demeliyiz burada. Olur, olmaz her şeye “gerçek, samimi” sıfatlarını eklemek son yıllarda moda oldu. Özellikle İslam için yapılıyor bu. Ben gerçek, samimi İslam’ı halkın ezici çoğunluğunun bilmediğini düşünüyorum. Bilmeye çalışsalar başları belaya girer. Neyse konumuza dönelim; gerçek, samimi bir aydın Türkiye’de umuşuz, ayrıksı, şekilsiz olmak zo-run-da-dır. Bu toplumun ortalaması ölümcüldür.

Tekrar edelim: Bu toplumun ortalaması ölümcüldür.

Türkiye’de şehirlerin nüfuslarıyla ters orantılı bir şekilde ortalama kendisini açığa çıkartır. Elbette bu durumun istisnaları yok değildir ama nüfus azaldıkça o yerdeki lokal faşizm daha görünür hale gelir ve ortalamayla uyumsuz olanları hırpalamaya başlar.

Ceylan da filminde bunu işliyor.

Ama bir roman gibi…

Bir anıt film çekmiş…

Bir kültür mirası…

“Uzak”ta yapmıştı bunu. “Uzak”taki ayrıntılar sevimliydi. O da bir anıt filmdi ama naif tarafları vardı. “Uzak” tan bugüne Nuri Bilge sinemasında diyalog ve hikaye filmlerde daha fazla yer işgal etmeye başladılar. Kötü oldu anlamında söylemiyorum bunu. Nihayetinde hayat ve tarih akıyor, hiçbir şey aynı kalamıyor.

Bu filmde, diğer filmlerine nazaran, farklı olan bir şey de oyunculuğun ilk defa bu kadar ön plana çıkmış olmasıdır. Teknik ayrıntılara geleceğiz…

Filmdeki iki önemli tema var gibi gözüküyor. Biri, aydın-farklı-ayrıksı-sorgulayan-arayışta olan-gören karakter Sinan’la Çanakkale’nin Çan ilçesi gibi küçücük olan ama dolayısıyla kocaman bir lokal faşizm üreten bir yer arasındaki uyumsuzluk. Diğer tema da baba oğul ilişkisi.

Ben baba-oğul ilişkisinin diğer tema kadar ön plana çıkmadığını iddia ediyorum. Fon oluşturmuyor diğer bir deyişle. Fonda farklı birey-toplum çatışması var. “Uzak”taki Mahmut büyümüş ve olgunlaşmış. İstanbul’da sadece bir ev içerisinde lokal faşizmle muhatap olan Mahmut, burada kendi odası dışındaki her şeyle ilişkiye geçiyor ve fena halde hırpalanıyor.

NEY!

Birçok yazımda, hikayemde, Facebook yorumlarımda Anadolu “Ney!”ine gönderme yapmıştım. Küçümsemeyle karışık merak içeren bu ünlemvari şey, lokal alan faşizmini bence çok iyi özetliyor.

A: Sinemasındaki anlamın giderek biçimden daha çok ön plana çıkması…
B: Ney!

Üniversiteyi yeni bitirmiş ve yazar olarak bir şeyler üretmek hayalleri olan Sinan, Çanakkale’nin Çan ilçesinin her yerinde bu “Ney!”le karşılaşıyor.

Bu arada bu yazı SPOILER içerir…

Müteahhitten imamına, bakkalından çakkalına, simitçisinden kahvecisine ve de gazozcusuna, hatta “yazarına” kadar herkes ona karşı. Onu çemberden dışarı çıkartmayacaklarına dair ant içmişler. Sinan zorluyor.

Bu uğurda epeyce yalpalıyor. Tavizler veriyor. Yanlışlar yapıyor ve nihayet filmin sonunda galip geliyor. Nuri Bilge sineması karanlık bir evren değildir. Orada umut hep vardır. Belki birkaç yıla kadar dünyayı kurtaramayacak ama kuyuyu kazmaya devam edeceğini deklare ediyor Sinan.

Şu son iki paragrafta anlattıklarım çok basit gibi görünebilir. Bu anlattıklarımı Nuri Bilge anıtsal bir şekilde üç saatlik filminde işliyor yalnız…

O kadar görkemli işliyor ki ağzının açık bir şekilde perdeye bakıyorsunuz. Kurulan her bir cümle, yansıtılan her bir mimik, çıkartılan her bir ses, gördüğünüz her bir an kolektif bir destanın olmazsa olmaz mısrası gibi. Bu, bir filmden ziyade bir romandır ama olağanüstü bir filmdir de aynı zamanda.

Abartmıyorum.

Gelelim baba-oğul ilişkisine… Sinan ahlat ağaçlığını babasından almış gibi duruyor. Babası da gerçekten toplumla gemileri yakmış, annesinin kendisinin gençliğini anlatırkenki halinden pek eser kalmamış biri. Buradaki ilişki ve etkileşim aydın toplum etkileşimini aşan bir şey mi? Sorumuz budur. Sinan’ın düşünce dünyası babasının kendisi ve diğer aile bireylerinin hayatları üzerine kondurduğu kara gölgeyle mi dolu yoksa sanata ilgi duyan bir birey olarak toplumla nasıl ilişkileneceğine dair sorularla mı dolu? Bence net bir şekilde ikinciyle doludur.

Sinan’ın babasıyla girdiği etkileşim bir sinema hilesidir. Hile derken yanlış anlaşılmasın, olumsuz bir şey anlamında söylemiyorum bunu. Baş çelişkiyi diyelim, besleyen bir ırmak kolu gibi. Ama en güçlü ırmak kolu…

Burada da bir şeyler söylenebilir. Nuri Bilge’nin röportajında “Yeni temalar denemeyi sevmiyorum.” gibi bir cümlesi var. Baba-oğul ilişkisi birçok filminde işlendi ama farklı birey-toplum çelişkisi hemen hemen her filminde vardı. Zaten bence kendisi bu çelişkileri yaşıyor ve sinema yaparak zihninde bu çelişkileri çözmeye veya anlamaya çalışıyor. Bu filmleri çeken, bu diyalogları yazan bir insanın Kastamonu’nun Araç ilçesinde bir kahvehanede oturduğunu düşünsenize… O kadar zorlamaya gerek yok. Ülkenin en güçlü diğer sinemacısı Zeki Demirkubuz’la küsler…

Filmde bir vicdan work-out’u da var. Yine birçok NBC filminde karşımıza çıktığı üzere. Röportajında özdeşleşme yapılamayacak bir karakter ortaya çıkarmak için çaba sarf ettiklerini söylüyor. Aksi durumda her şey çok sıradan ve sıkıcı olurdu. İnsanlık binlerce yıldır kahraman hikayeleri anlatıyor ama anti-kahramanlar şurada iki yüz yıldır falan anlatı sanatında ön plana çıkmaya başladılar. Sinan’ın pragmatizmi kafaları karıştırıyor. Toplumun hırpaladığı bu genç adamın durumu bizi üzüyor ama onun giderek şerefsizliğe giden pragmatizmi filmin ihtiyaç duyduğu dengeyi bence sağlıyor.
Çok çok iyi bir film bu. Öyle böyle değil. Katıksız ve destansı bir gerçekçiliği var.

Teknik özelliklere geleceğimizi yazmıştık. Nuri Bilge sinemasında teknik özelliklere gelmeye gerek var mı? Nuri Bilge sineması öncelikle bir anlatı sanatıdır. Bununla birlikte; bir gösterim sanatı olarak Türkiye’deki en iyi, dünyadaki de en iyilerden biridir. Bu filmde de böyle olmaya devam ediyor.
Bu filmde farklı olan şey bir oyuncunun ilk defa bu kadar ön plana çıkmış olmasıdır. Sinan karakterini oynayan Doğu Demirkol adlı oyuncu inanılmaz bir iş çıkartıyor. Gerçekten ağzım açık bakakaldım. Kendisiyle ilgili hiçbir malumatım yoktu çünkü televizyon izlemeyen bir insanım. Filmi izledikten sonra internetten araştırdım ve şaşkınlığım iki kat arttı. Tam bir şebek, tam bir fırlatma… Bu filmin derdini asla kavrayamayacak biri. Ama işte oyunculuk teknik bir iştir. Birçok insanla bu konuda tartışma yürütmüşümdür. Sinemanın bir sanat dalı olarak sahibi yönetmendir. Nuri Bilge’nin büyüsü bu oğlanı bambaşka bir şey yapmış ve göreceksiniz bir daha bu yaptığının yakınından bile geçemeyecek. Neyse, bize ne… Biz destansı performansla ilgileniyoruz.

Filmde genç kızla olan sahneyi beğenmedim bir tek. Gerçekçiliği zedeleyen tek bölüm burasıydı. Oyuncu da çok iyi değildi. Bir kere o kadar düzgün bir şiveyle konuşamaz öyle birisi. O cümleleri kuramaz. Bu sahne hariç filmde aksayan tek bir an bile olduğunu düşünmüyorum.

Bir başyapıt.

“Uzak” aşılmış mıdır benim için?

Fetiş filmim “Uzak”ın aşılıp aşılmadığına henüz karar vermedim. Şeyleri listelemeye bayılırım zira. Sanırım ilk defa bir filmi iki kere sinemada izleyeceğim. O zaman kararımı veririm.

Sözün özü, çok büyük bir sanatçımız var. Bu topluma beş beden büyük gelen bir insan. Hem sanatçı hem filozof. Eline fırsat geçse sadece dünyayı yorumlamakla kalmaz, onu değiştirebilir de…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın