Süper Kupa Finali İzlenimleri

2513165_810x458

*Dün, Vodafone Park Stadyumu’nda (eski İnönü Stadyumu) Süper Kupa finalin izledim. Liverpool ve Chelsea arasındaydı maç… İzlenimlerimi, duygu ve düşüncelerimi aktaracağım.

*Büyük harf ve kesme işareti kullanımını bıraktığımı deklare ederim. Ama yazıyı wordde yazdığım için bazı yerlere otomatikman büyük harf atacaktır. Bu ne diye sormayın, aha bunun gibi…

*bu izlediğim dördüncü süper kupa finali oldu. 93 ve 94 yıllarında ankarada Galatasaray Beşiktaş maçlarını izledim. 2017de barcelonada Barcelona real Madrid maçlarını izledim. Böyle çok saçma oluyor ya, dur facebooka geçeyim de rahat rahat yazayım…

*aslında süper kupa maçları tatsız oluyorlar. ezelden beridir böyleydi bu. çünkü zaten çekişmeli lig bitmiştir, ak göt kara göt belli olmuştur. ağustos ayında, futbolcular tatilden yeni dönmüşken, turistik seyirci önünde yapılan maçlar büyük bir heyecan dalgasına sebep olmuyorlar. süper kupaların köklü olanları da var ama yine de olmuyor işte…

*çocukken annem beni kandırmıştı. gs lig şampiyonu olmuştu. o da güya bjk yi tutuyordu, bjk; o zamanın süper kupası olan cumhurbaşkanlığı kupasını alınca “biz en büyük kupayı aldık, naber?” demişti bana. bu futbol bilincine nereden ulaştı bilmiyorum. şimdi sokakta top bulsa, karakola bomba diye götürür.

*93 ve 94 teki maçların izlenimlerini yazmıştım. el clasico nun izlenimlerini de yazmıştım. şu hayatta messi ve ronaldo golü görmüş bir insanım, çok şanslı sayıyorum kendimi.

*aslına gözüm mayıs ayında olimpiyatta yapılacak olan şl finalinde. o maça (finale kim çıkarsa çıksın) gitmek için elimden gelen her şeyi yapacağım. bunu öğrendikten kısa bir zaman sonra süper kupa finalinin de istanbulda yapılacağını öğrenmiştim ve uefa sitesini takibe aldım.

*bilet için kuraya giriyorsunuz. kontenjanın üstünde başvuru olursa ki oluyor kuraya giriyorsunuz. bunu facebookta duyurdum ve başvurumu yaptım. bir gün osman buluttan mesaj geldi, kurayı kazandığına dair. ürkerek mailime baktım. muhtemelen benden duymuştu ve o kazanır da ben kazanamazsam tuhaf hissedecektim kendimi. ben de kazanmıştım. çok mutlu oldum. şans diye bir şey varsa ve mayıs ayında limitimi tükettiğim için bilet çıkmayacaksa bunu feda ederdim. ama elbette şans diye bir şey yoktur. işe gelen işe gelmeyen tesadüfler vardır.

*en ucuz yerden aldım bileti. merak edenler için 323 TL.

*biletin karaborsada satılabildiğini öğrendim. 2500-3000 veren olsaydı hiç düşünmeden satardım ama o işlerle uğraşacak vaktim yoktu.

*maça osman bulut ve serkan çağlayan la beraber gittik. öncesinde taksim bölgesinde dolaşıp ingilizleri izleyelim dedik. istiklalde tek tük liverpool lular vardı. nevizadenin şenlikli olacağını düşündük. oraya gittiğimizde her tarafta liverpool forması giyen insan vardı ve içiyorlardı doğal olarak. garsonlar da liverpool forması giymişlerdi. bir yer bulup oturduk ve biz de bira içmeye başladık. ama pek gösteri falan olmadı.

*sonra yürüyerek stada gittik. yol üstünde tek tük eğlenceli ingiliz taraftar vardı.

*stada çok kolay girdim. zaten modern statlar hep böyle ve tr bu açıdan son 10 yılda çok büyük ilerleme gösterdi. her şehire modern stat yaptılar. eski, jimnastik pistli atatürk statlarını yıktılar. 19 mayıs bile yıkılmış. geçen gördüm boş alanı ve hüzünlendim. bu ideolojik ve ticari bir şey. trde futbol çok çok önemli. hem ideolojik hem ticari açıdan. dünyada böyle gerçi. tryi yönetenler ve ana akım adam bunu asla kaynak israfı olarak görmez.

*inönüde bir kere maç izlemiştim. 2008 yılında boluspor eskişehir play off maçını. yeni inönü diyelim. eskisinde hiç izlemedim. ali sami yende de izlemiştim. bu sene de saraçoğlunda izleyeceğim. passolig aldım. mülhitler whatsapp grubundaki elemanlarla (go, ge, uk) ve katılacak başka insanlarla türlü türlü maçlara gitmek gibi bir planımız var. türlü türlü ve antin kuntin… muhabbet maksat olsun. bakın mülhitlerden bahsedince hemen nasıl da şebeğe bağladım…

*maç öncesi seramoni çok amatördü. sanki beşiktaş eml beden eğitimi öğretmeni sencer arkuzey e yazıyla görev vermişler, o da iki haftada gösteriyi çıkarmış gibiydi. halk oyunları fikri yaratıcı değil ama anadolu ateşi gibi bir şey olsaydı fena olmayabilirdi.

*takımlar ısınmaya çıktığında futbolculara dikkat kesilirim ve onların tv karşısından bana yaşattıklarını düşünerek ve az ötede olduklarını akla getirerek şaşırırım. messi yi gördüğümde transa geçmiştim.

*burada odaklanılan kişi salah tı elbette. salah yani geçen sene baransel mısıroğlu nun messiden daha iyi olduğunu iddia ettiği futbolcu… transa geçmedim. statta çok sayıda salah hayranı arap turist vardı. bu arada alakasız hatırlatma: x, y taksim falan arap doldu gibi cümleler ırkçılıktır. buradaki yaşam tarzı kavgasında geriye gitme varsa suç arap turistlerde değil bizlerdedir.

*ilginçtir klopp da takım ısınırken sahadaydı. daha önce hiçbir td yi o aşamada sahada görmemiştim.

*chelseade doğru düzgün star yok artık. gördüğüm için beni heyecanlandıran kişi lamparddı. ben gerardcı değil lampardcıydım. yani tercih yapacaksak… bana unutulmaz anlar yaşatmış bir adamdır lampard. kusursuz bir futbol karizmasıdır.

*chelseade en çok ilgimi çeken kişi pedroydu. futbol izleyiciliği tarihimin en unutulmaz takımı olan guardiola barcelonasının asıydı. ama onu o zaman da o takıma yakıştıramazdım. kaliteli ama sıfır fizik gücü, sanki günümüz futbolunda olmamalı duygusu yaşatıyor insana. düşündüm real madrid e attığı golleri, 2011 mayısında bükreşteki kafede bana yaşattıklarını düşündüm falan…

*futbol açısından çok sıkıcı olur süper kupa finalleri ve öyle oldu. chelsea diri ve daha atak gözüktü ama liverpool sanki bir süper takım gibiydi ve kritik anlarda işi bitirdi. liverpool un gerçek süper takımlığına erişemedik, yavaş yavaş oluyor.

*chelseayi sevmem. çünkü sermayeyle yaratılmış proje takımların ilkidir. 2004 yılında paraları saçan rus oligarkı abramaviç herkesi almıştı. ondan önce sıradan bir takımdı. chelsea çok güçlü oldu ve unutulmaz futbol anları yaşattı bize ama sevmiyorum bu tür takımları.

*elbette tribünlerin ezici çoğunluğu liverpoollu idi. %80e %20. tr seyircisi liverpool u sever. 2005 finalinin etkisi vardır. ingiliterenin yakın zamana kadar en büyük takımı olması da etkendir. işçi sınıfı takımı diyorlar liverpool için. bu iddiaya temkinli yaklaşırım. köklerinde bu vardır ama çok uzun zamandır dünyanın en zengin kulüplerinden biridir.

*goller büyük oranda önümde oldu.

*ilk defa penaltılara giden bir maç izledim. uzatmalarda karşılıklı goller olması da maçı daha bir ilginç kıldı. bunlar kolay kolay yaşanmayan şeyler.

*bence stadyumda da spiker olmalı. spikerle maçı izlemek maçı daha heyecanlı yapıyor. stadyumda maç izlerken kopabiliyorsun. zaten kale arkasını hiç sevmem. konsantre olamıyorum. kale arkasından maç izleyeceğime evde tvden izlemeyi tercih ederim.

*kadın hakem futbola uygun değil bence. “mansplaining” kavramını ele almıştım. futbol evreninin kadın otoritesine ciddiye alması olacak iş değil. zaten bu yaygınlık kazanmyor. böyle hoş etkinliklerde jestler yapıyorlar en fazla işte… futbol net bir şekilde bir erkek evreni. bunu sevimsiz bulduğumu belirteyim. kadın olsaydım futbolla işim olmazdı. futbol seven kadınlara hayret ediyorum.

*ingilterede bir kasabada üçüncü lig maçı izlemiştim. çok heyecanlıydı. bütün seyirciler olaya dahildi. burada onu göremedim çünkü stadyumun çoğu turistti.

*gundi gs liler ve gundi bjk liler istiklalde ve statta tezahürat yaptılar. çok gereksiz şeylerdi. ingilizler “so fucking what!” tavırlarıyla onları süzdüler.

*abramoviç artık chelseaye yatırım yapmıyor. işi zor lampard ın. şampiyon olamayacağı kesin. %90 city şampiyon, %10 liverpool. city çok üstün bir takım. şl nin de en büyük favorisi. zaten city için mesele şl yi alabilmek olmalı.

*liverpool un orta sahasına bir yaratıcı adam lazım. ilkay veya david silva geçen sene liverpoolda olsaydı şampiyon olurlardı. aslında iyi para kazandılar. coutinho yu 170 e sattılar. orta sahaya şöyle 100 üzerinde bir adam bulmaları lazımdı. gerçi öyle de pek kimse yok. ben olsam ilkayı transfer etmek isterdim.

*güzel bir anı oldu. benzersiz deneyim daha doğrusu. dönüşte osman bulutla fındık iboda uykuluk çaktık. o da iyiydi.

görüşmek üzere…

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Umut Var Mı?

original-2461207-1

 

“Bana ölümden sonra hayat var mı diye soruyorlar. Ben de diyorum ki asıl doğumdan sonra hayat var mıdır?” Woody Allen

“You don’t like anything that’s happening.” Phoebe, “The Catcher In The Rye”

“Onlardan nefret etmiyorum. Sadece etrafımda olmadıkları zaman kendimi daha iyi hissediyorum.” Charles Bukowski

“Her zaman manastırları sevmişimdir çünkü 2000 metre yükseklikte aşağıda olduğundan daha az aptal vardır.” Jean Giono

“İnsan orospu çocuğudur.” Cemil Kaya

“İnsan nedir? Küçük, sefil bir sırlar yumağı…” Andre Malraux

Mizantropi yani insan türünden nefret etmek, o zaman mizantrop veya mizantropik de insan türünden nefret eden insan demek… Başlayalım:

Hiçbir zaman bir köşe yazarı okuru olmadım. Köşe yazıları beni hep baymıştır. Çünkü o kısacık alanda, o belirli günde, o belirli ihtiyaç (neyse artık) karşılanmalıdır köşe yazısında… Köşe yazısı şu açıdan diziye benzer: İlk ve en önemli özelliği sürükleyici olmasıdır… Bu arada keşke olsalar… Fakat bir dönem, her nasılsa Oray Eğin adlı köşe yazarını takip ettim. Yani üç, dört ay; disiplinsiz bir şekilde… 2007, 2008 yıllarında bir kitaptan bahsetmişti. Amerikalı yazar J. D. Salinger’in “The Cathcher In The Rye” kitabından bahsetmişti. Bu kitabı okumak için dayanılmaz bir istek duymuştum. Ancak kendi dilinde okumalıydım kitabı mutlaka. Çünkü zaten her kitap mümkünse kendi dilinde okunmalı, çeviri kitabın ruhundan %30 falan götürür, mümkün değilse yapacak bir şey yok. Kitabın pdf formatını bulup, bilgisayarıma indirmiştim. Elbette bilgisayardan okumak mümkün olmadı…

Kindle’ı aldıktan sonra İngilizce kitaplar okumak benim için çok kolay olmaya başladı. Arada sırada çıkan bilmediğim kelimelere iki, üç saniyede bakabilerek, kitaptan kopmadan okuyabiliyorum. Bu sürede üç tane İngilizce roman okudum. Nihayet “The Catcher” önümdeydi işte…

“Notorious” bir kitap yani kötü şöhretli… Oray Eğin de bundan bahsetmişti. John Lennon’a suikast düzenleyen sıkı hayranının cebinden “The Catcher” çıkmıştı. Birkaç suikastla da ilişkilendiriliyordu ama diğerleriyle ilgili, Wikipedia’da Lennon suikastı kadar net bir bağ göremedim.

Kitaba yavaş yavaş gelelim. Önce adından başlayalım. “Rye” çavdar demek fakat burada çavdar tarlası kastediliyor. Kitabın sonlarına doğru (SPOILER bu arada) Holden ve kız kardeşi, Holden’in mizantropisi üzerine konuşma yaparlarken, Holden ne olmak istediğinden bahsediyor ve çavdar tarlasında oynarken aşağıya yuvarlanan çocukları tutan (the catcher yani tutan, tutucu) bir insan olmak istediğini söylüyor. Çocukluğu, şerefsiz yetişkinliğin hemen öncesindeki son masum an olarak görüyor ve onların zarar görmelerini engellemek isteyen bir meslek (the catcher) sahibi olmak istediğini söylüyor. Türkçeye ilk çevrildiğinde “Gönülçelen” adıyla çevrilmiş. Çok alakasız bir seçim bana göre. Ne kitabın ruhuyla ne de Holden’le bir ilgisi yok. Bu isimde bir Teoman şarkısı da varmış, az önce sözlerine baktım da şarkının ruhunda mizantropi yok değil. Acaba kitaba anıştırma yapmış olabilir mi? Neyse, diğer çevirisinin ismi “Çavdar Tarlasında Çocuklar”… Evet, alakalı ama işte aynı yere geliyoruz, çeviri her şeyden bir parça alıp götürür. Şu İngilizceyi ne zaman öğreneceksiniz? Benim kursa yazılın, halledelim… İki kişi falan kaldı 😀

Kitap milyonlarca baskı yapmış. Bazı eyaletlerde, müstehcenlik barındırdığı ve dini değerlere hakaret ettiği gerekçesiyle (sene 1951) yasaklanmış. Okullarda okutulması da yasaklanmış. Bu kitabı tavsiye eden bazı edebiyat öğretmenleri işten atılmış. Yine de Amerika’da liselerde en çok okunan kitaplardan biri. Aslında kitap yetişkinlere yönelik yazılmışken, asi gençlik kitaba daha çok ilgi göstermiş.

Yazar J. D. Salinger, yönetmen Terence Malick’e benziyor. Malick de 1970’lerde birkaç başarılı film çektikten sonra 1998’deki “The Thin Red Line”a kadar başka film çekmemişti. Birkaç fotoğraf karesi dışında kendisiyle ilgili hiçbir bilgi yoktu. Salinger de bir lise gazetesine verdiği röportaj dışında hiçbir şekilde ortalıklarda görünmedi. Münzevi bir hayat yaşadı. Kimseyle (kadınlar hariç) görüşmedi, röportaj vermedi. Başka bir roman yazmadı, öyküler yazdı ama… Bu durum insanın kitabı daha da bir merak etmesini sağlıyor.

Kitap Holden Caulfield’ın ağzından yazılmış. 17 yaşında bir ergen. Okullardan sürekli atılıyor. Kitap başladığında, en son gittiği okuldan atılmış ve bir sonraki çarşamba günü başlayacak olan Christmas tatilinden sonra okula gelmemesi gerektiği kendisine tebliğ edilmiş durumda. O da çarşambaya kadar okulda beklemek ve geri kalan üç, dört günü okulda geçirmek yerine New York’ta ucuz otellerde takılarak vakit geçirmek istiyor. Kitap da bu iki, üç günü ele alıyor. Martin Scorsese’nin “Taxi Driver” filmiyle ilgili bir yazı yazmıştım ve orada Travis Bickle’ın “anti-kahraman”ın allahı olduğunu yazmıştım. Holden Caulfield da peygamberi sayılmalı o halde… Anti-kahramanlar özel ilgi alanıma girerler ve böyle bir anti-kahraman daha görmedim.

Holden nasıl biri? Yazar o tek röportajında “evet” Holden’i yaratırken kendi ergenliğinden beslendiğini ifade etmiştir. Herkese merak ettiği sorunun cevabını vermiştir yani. Holden’den bahsetmeden önce “ergenlik” olgusunu ele almamız gerekmekte sanırım… Yanlışım varsa düzeltilsin, ergenlik insan için en önemli iki dönemden biri. Zihinsel gelişim, karakter oluşumu açısından bir ergenlik bir de 0-3 yaş arası kritik düzeyde önemli diye biliyorum. Ve ergenlik evrimin insana sunduğu ikinci bir şanstır. 0-3 arasında oluşan arızaları gidermek için ergenlikte bir şans daha elde eder insan. Bu yüzden ergenlere yaklaşırken çok dikkatli olunması gerekir. Beyinlerinde fırtınalar kopar ergenlerin. Aynı zamanda vücutlarında oluşan önemli değişiklikler, hormonların seviyelerinin aşırı derecede yükselmesi onları patlamaya hazır bir bomba haline getirir. Yıllarca liselerde öğretmenlik yaptım. Aslında onlardan uzak durmak niyetindeyim. İyi bir lisede, yani hayatta bir şeyler başarabileceğini hisseden bir ergenle çalışmak, muhatap olmak aslında güzel bir duygudur. Ancak meslek liseleri veya genel anlamda kötü liselerde “allahın bile kendisini umursamadığını” hisseden bir ergenle çalışmak zordur. Arzu etmem pek. Böyle bir durumda bir öğretmenle bir ergenin çatışmaması pek olası değildir. Teknik olarak öğretmen otoriteyi temsil eder ama o otoritenin kendisine hiçbir faydası olmayacağını hisseden ergen dersleri çekilmez hale getirebilir.

Soruya tekrar dönelim, Holden nasıl biridir? Kitap boyunca tüm insanlığı, herkesi yerin dibine sokan Holden nasıl biridir? Ağzından düşürmediği “phony” kelimesini kendisine de yakıştırmakta mıdır? Yani yapay, sahtekar, samimiyetsiz (evet, bu daha iyi)… Kendisiyle ilgili pek fikir beyan ettiğini görmüyoruz. Bazı pratik meselelerde örneğin kısa sürede çok para harcayabilme potansiyeli gibi, kendisini teşhir ettiğini görüyoruz ancak Travis Bickle gibi kendisini sahtelikten uzak bulduğunu tahmin edebiliriz. Hatta ateist olduğunu beyan etmesi, İngilizce dersinde iyi olmasını öne sürmesi, kız çocuklarının okul duvarlarına yazılan “Fuck You” yazılarını temizlemeye kendisini adaması, çavdar tarlasındaki mesleğini falan düşündüğümüzde kendisini “phony” bulmadığını anlayabiliriz.

Kendisi değil ama yaşayan herkes “phony” Holden için… Bu düşüncedeki arızayı çok başarılı bir şekilde gideren konuşmayı kendisine yapan ve evinde misafir olduğu öğretmeni Bay Antolini de pedofil çıkınca ne yapsın Holden?

Mizantropiye gelelim o zaman… Kendi adıma bir mizantrop değilim ama mizantropinin kapısının önünde bir yerlerdeyim. İnsan türüne hayran olmadığım kesin. İnsanın evrimsel sürecini iyi incelediğimi veya incelemeye çalıştığımı düşünüyorum. Bu yüzden 10 bin yıldır modern hayata geçen insanın, o 10 bin yıldan önce milyonlarca yıl çalarak, çırparak, dolandırarak, öldürerek, katlederek, samimiyetsizlikler yaparak yaşadığı gerçeğini sürekli göz önünde bulunduruyorum. Kaldı ki o 10 bin yılda da kısa süreler hariç, aynı şekilde yaşamaya devam etti insanoğlu. Fakat 20. yüzyılda çok önemli değişiklikler oldu ve olmaya devam ediyor. İnsanlık tarihi düşünüldüğünde kısa bir süreye tekabül eden ve içinde olduğumuz bu dönemde, insanlığın kendi yaşamını çok kolay hale getirecek teknik gelişmeler yaptığını görüyoruz. Bu gelişmeler tamamlandığında, yani bir insanın gündelik yaşamını idame ettirecek şeylere erişmesi çok kolay olduğunda insanlık nasıl bir ruh hali içinde olacak, onu merak ediyorum… Çünkü insan milyonlarca yıl boyunca “öncelikle” maddi ihtiyaçlarını karşılamak için çaldı, çırptı, dolandırdı, öldürdü. Öncelikle diyorum çünkü aslında insan karmaşık zihinsel ve kültürel süreçler de yaşayan bir canlı. Marksizme ters düşer mi düşmez mi bilmiyorum ama insanın maddi faaliyetlerinin arkasında yalnızca maddi süreçler olduğuna inanmıyorum; bireylerin zihinsel yapıları, tutkuları, takıntıları, anlık psikolojileri ve hatta arızları da olan bitenden önemli oranda sorunlu… Maddi koşullar, kaçınılmaz halde, örneğin bir 50, 60 sene sonra iyi hale geldiğinde yani kaynaklara erişim ve onları insanlara ulaştırma sorun olmaktan çıktıktan sonra insan neler neler yapacak? Neyse bana ne ya! Lenin, devrimden sonra Kremlin Sarayı’nda yerleri silen bir kadına yanaşmış ve Bolşevik Devrimi’nden memnun olup olmadığını sormuş, o da kendisi için fark etmediğini “ekmeğine baktığını” söylemiştir… 50, 60 sene sonra her yere metro, hızlı tren olduğu zaman, her yer Kanada olduğu zaman, ev fiyatları ucuzladığı zaman, günlük çalışma saatleri 5 saate indiği zaman kim mizantropiyi ne ederse etsin… İnsanın “samimiyetsizliği” inkar edilemez bir şekilde vardır. Bana göre şu anda bunu test etmek için uygun anda değiliz. Bu samimiyetsizlik, maddi koşullar (çok önemli) halledildiği zaman (50, 60, 100 sene sonra ve o ya da bu şekilde) ne hale gelecek, ona bakmak lazımdır. 50, 60, 100 sene sonra bu yazıyı okuyacak olanlara buradan sesleniyorum: Kendinize bu soruyu sorun…

İkinci Dünya Savaşı’nda cephelerde savaşmış olan Salinger’in, 1951 yılında mizantropik bir roman yazmış olması kimseyi şaşırtmamalı. Bunu bu kadar iyi yapabilmesi bizleri şaşırtmalı. Katıksız gerçekçiliğe bayılırım. Araya edebiyat “phony”likleri katmadan, gerçeği olduğu gibi yansıtmayı başarabilen Salinger’e ilk başta hayran olunur. Çünkü gerçekten pek benzeri yok bu gerçekçiliğin… “Aylak Adam”ı okuduktan sonra nasıl “Yalan mı?” diye soruyorsak “The Catcher”ı okuduktan sonra da aynı soruyu soruyoruz. “Aylak Adam” deyince cinsellik mefhumunun tıpkı orada olduğu gibi burada da gerçekçiliği sağlayan en önemli şeylerden biri olduğunun altını çizelim. Hemen hemen her ergen erkeğin yaşadığı şeyleri Salinger büyük bir ustalıkla aktarmayı başarıyor. İnsan samimiyetsizliğini veya İngilizcesi “shortcoming” olan arızlarını net bir şekilde görüyor. Bu anlamda, bu kitabın erkekler üzerinde olacak olan etkisi ile kadınları üzerinde olacak olan etkisi aynı olmayacaktır. Bu kesindir.

Kitap umutsuzluk mu yayıyor? Sonu önemli oluyor bu durumda (SPOILER demiştim, bir de zaten roman eleştirisi yazısı herkesin o romanı okuduğunu kabul eder peşinen.) Holden’in otostopla Batıya gidip, sağır taklidi yaparak insanlardan uzak kalma projesini geride bırakarak okula gitmeye karar vermesi, kitabın “umut yaydığı” şeklinde yorumlanıyor. Fakat bizce pek öyle değil. Holden bunu bir yenilgi gibi görüyor. Bunu açıkça yazmasa da onun, bunu böyle yorumlayacağını bizler, okuyucular, Holden’i tanıyanlar yorumlayabiliriz. Salinger’in kendi hayatında inzivaya çekilmesi romanın içeriğinden ayrı ele alınmaması gereken bir olgudur diye düşünüyoruz.

Umut var mı? Bilmiyorum. Kitabı mutlaka okumalısınız diye düşünüyorum ama…

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

İngilizce Kursu Projesi

*Merhaba arkadaşlar, şimdi “İngilizce Kursu Projesi”nden bahsedeceğim. Bir İngilizce kursu açmayı planlıyorum. Katılımcıları buradan bulmak istiyorum. Bu kurs, her şeyiyle bir kurs değildir. 8-10 kişiye yönelik, Kadıköy-Üsküdar-Ataşehir (veya Sarıgazi) gibi merkezi bir yerde,  bir eğitim kurumuyla anlaşılarak, oranın bünyesinde açılacaktır.

*Dört, beş ayı aşkın bir süredir, bir İngilizce kursunda part-time çalışıyorum, neden kendim bu işi yapmayayım diye düşündüm. İlk defa profesyonel bir kursta çalışıyorum ve bu işi çok iyi yaptığımı gördüm. MEB’deki öğretmenlikte birçok faktör vardır, şimdi oralara girmeyelim.

*Daha önce Facebook üzerinden “İstanbul Gezi Grubu” projesini  hayata geçirmiştim ve o proje başarıyla sonuçlanmıştı. Şimdi de aynısını arzu ediyorum ama o beleşti, bu ise paralı…

*Evet, paralı olacak. Yalan yok, şu aralar paraya biraz sıkışığım ve para kazanmam lazım ama bu işi çok iyi yapacağımdan emin olabilirsiniz. Dediğim gibi bu işi çok iyi yapıyorum, bundan emin olabilirsiniz.

*”Bu işi para için yapıyorum ve de çok iyi yapacağım.” diyorum ama kimseyi de kazıklamak istemem. Verdiğim ödevleri yapacak, evde gerekli tekrarları yapacaksanız bu işe giriniz, aksi takdirde bu iş olmaz…

*Bu kurs bayramdan sonra başlayacaktır ve mayıs ayının sonlarına doğru son bulacaktır.

*Dediğim gibi merkezi yerledeki bir eğitim kurumuyla anlaşılıp, dersler orada sınıf ortamında, teknolojik aletler eşliğinde yapılacaktır.

*Dersler hafta içi iki akşam 19.00-22.00 arası olacaktır veya hafta içi bir akşam o saatlerde ve hafta sonu bir gün 10.00-13.00 arasında olacaktır. Katılımcıların tercihleri belirleyecektir gün ve saatleri ama dersler haftada toplam sekiz saat olacaktır.

*Ücrete gelelim çünkü herkes bunu merak ediyor. Kurslar, böyle bir sürede verilecek olan eğitim için 6000 TL talep ederken, ben 3000 TL talep ediyorum. İki hafta deneme süresi vardır, beni beğenmezseniz ayrılabilirsiniz. Kurslarda her kurda hoca değişmektedir ve tecrübesiz veya tecrübeli ama dandik hocalar gelebilmektedir. Benim kurumu bitiren sınıflar gidip idareye benimle devam etmek istediklerine dair taleplerini iletmektedirler.

*Derslerde dört beceriye de önem vereceğiz yani speaking, listening, reading ve writing. Speaking her şeyin başı ve sonu değildir. Diğerlerini de hakkıyla yapmak gerekmektedir. Yaparsanız zaten speaking’i de yaparsınız.

*Tekrar ediyorum, evde gerekli çalışmaları yapmanız gerekmektedir. Yoksa bu iş olmaz. Yaparsanız kesinlikle olur.

*Biliyorum uzun zamandır “İngilizce öğrenmek imkansızdır.” başlıklı yazılar yazdım. Şimdi “Dalga mı geçiyorsun bizimle?” diyebilirsiniz. Fakat o yazıların içeriğini okumuş olduğunuzdan emin değilim. Sadece başlığa bakmış ve geçmiş olabilir misiniz acaba? O başlıklarda ironi vardı.

*Derslerimizde çok iyi kitaplar kullanacağız. Dakik olacağız. Esprili ama ne yaptığını bilen bir hoca bulacaksınız.

*Bu kursa katılmak isteyenlerin veya daha ayrıntılı bilgi almak isteyenlerin özelden benimle iletişime geçmelerini rica ediyorum.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Whatsapp Grupları, İnsan Modelleri

*İYİ NİYET ELÇİSİ

İnsanlık tarihinde İNE kadar “Hayırlı olsun canım.” “Tebrikler.” “Allah tamamına erdirsin canım.” “Rabbim hayırlısını nasip etsin müdürüm.” “Geçmiş olsun.” “Mübarek şeker bayramımız kutlu olsun.” “Başınız sağolsun” yazan bir kişi olmamıştır. Ve hiçbir İNE “sağ olsun”u ayrı yazmaz. Ve bu kişi özel bir yazılım geliştirmiş, grupta iyi niyet elçiliği yapacak bir ileti yazıldı mı, telefonunun itfaiye aracı gibi ses çıkarmasını sağlamıştır. Sokakta, telefonu itfaiye aracı gibi ses çıkardıktan sonra işini yarım bırakıp “Rabbim şunu yapsın.” “Rabbim bunu yapsın.” gibi şeyler sayıklayan birisini görürseniz bilin ki o İNE’dir.

*GÜNDEM KATİLİ

Yani başkasının gündemini katleden model… Birisi bir şey yazmıştır veya bir şey sormuştur, 8 salise sonra GK kendi gündemini gruba dayatır. Diğer kişinin kızı olacaktı oysa ki…

*KUUL KİŞİ

Bu kişi Whatsapp icat edildiğinden beridir grupta olmasına rağmen henüz bir ileti, bir baş parmak, bir “Rabbim şunu yapsın.” göndermemiştir gruba. Bu kadarı da olmamalıdır. Porto’nun baş gözlemcisi bile bu kadar gözlem yapmamıştır hayatında.

*AZILI AK PARTİ KARŞITI

“Çöpçüler Kralı”ndaki yaşlı adam sürekli gazeteye şikayetler yazar, Çöpçü “Gazeteye yaza yaza hükumeti düşürdün amca.” der kendisine. AAPK da Whatsapp’ta sergilediği duyarlılıkla Ak Parti’yi yıkacak gibi durmaktadır. Herkesin Ak Parti karşıtı olduğu gruplarda da boş durmaz ve sürekli Ak Parti’yi zorda bırakacak açıklamalar yapar. Gece yarıları Sütlüce’deki Ak Parti il binasının ışıklarını açtırır sıklıkla. Her siyasal düşünceden insanın olduğu gruplarda ise kinaye üstüne kinaye yapar. Örneğin apartman yöneticisi “Bu akşam evdeyim, lütfen aidatları getiriniz.” yazar, AAPK “Hükumetiniz o kadar yol yaptı, artık bir zahmet getirirsiniz aidatları.” yazar. Bu partinin AAPK’den çektiği ve çekeceği vardır.

*NE YAZDIĞI ANLAŞILMAYAN

Genellikle tekaüt veya tekaütlüğü gelmiş kişilerdir. Telefon klavyesini kullanma konusunda çok kötü oldukları için anlamsız anlamsız şeyler yazarlar. Çok sık birilerine kurban olurlar. Gruba sık sık Facebook gruplarından elde ettikleri, sırtından hançerlenmiş insan kepsi gönderirler. Bazen de erkek olanları gruba porno içerikli materyal gönderirler. Sonra “Virüs girmiş.” yalanını atarlar.

Devam edebilir…

Not: Bu yazıyı yazarken Umut Sarıkaya’dan etkilendim.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Dost Olamam

*Uzun yolda giderken klimayı değil de pencereyi açanla,

*15 yaşından büyükken smack down izlemiş biriyle,

*Basketbolda biri blok yapınca “Obaaa!” diyenle,

*Tanışırken önce “ben”i sonra ismini söyleyenle… Selam, Tankut ben… Selam, Oral ben… Selam, Atınç ben… Selam, Almina Su ben….

*”İslam dinini en iyi anlayan ve yaşayan kişi Atatürk’tü.” diyenle,

*”Atatürk sosyalistti.” diyenle,

*Lahmacunu soğanla tüketenle… Not: Soğana taparım.

*Çalıştığı iş yerini aşırı sahiplenip, konuşmalarda birinci tekil şahıs iyelik eki kullananla… “Kerestelerim meşedir.” “Gruplarım eylül ayında başlayacak.” “Kiralık araçlarım sorunsuzdur.”

*Dizileri movie-buff’lara satmaya çalışanlarla…

*Çöp okurlarla,

*Evinde beyaz ışık bulunduranlarla,

*Canlı müzik yapılırken gevezelik edenlerle,

*İyi olmayan canlı müzik yapanlarla,

*Teknoloji düşmanlarıyla,

*”Koyun eti kokuyor.” diyenlerle,

*Yaşadığı hiçbir şeyden pişman olmayanlarla,

*İngilizce bilgisi hakkında yalan söyleyenlerle,

*Sigara içme eyleminin son 10 yılda başına gelenlerden dolayı bir mağduriyet üretenlerle,

*Ana yemeğin kalitesinden ziyade yanında ikram edilenlerin çokluğuna bakanlarla,

*Çaya şeker atanlarla…

*”Ben manuel vites olmayınca araba sürdüğümü hissedemiyorum.” diyenlerle,

*”Ben e-reader’a karşıyım. Kitaplara dokunmam, onları koklamam lazım.” diyenlerle,

*Yön duygusu çok kötü olanlarla,

*Pratik olmayanlarla,

*Her yere geç kalanlarla,

*Sürekli kendisi konuşup, ara sıra numaradan karşısındakini dinliyormuş gibi görünenlerle,

*Karşısındaki insan konuşurken sürekli “Hı, hı!” “Hı, hı!” diyenlerle… Eşeğin…

*Instagram’da sürekli kendi fotoğrafını yayınlayanlarla, daha doğrusu Instagram’ı amacına uygun kullananlarla,

*Twitter’da sürekli başkalarına sataşanlarla,

*Pul biberi yiyeceklere boca edenlerle,

*Kadınları eleştiren kadınlarla,

*Mağdur kesimlerin dertlerine derman olmayıp, onları eleştirenlerle,

*Benzemezler arasında benzerlik kuranlarla,

*Farklı ölçeklerdeki şeyleri birbirlerine eşitleyenlerle,

*48 dakikadan fazla sanat müziği dinleyenlerle,

*”Aşkım” kelimesini kullanabilenlerle,

*Herhengi bir hayvanı iğrenç bulanlarla,

*Dünya Kupası gibi turnuvalara liglerden daha fazla önem verenlerle,

*Arabada geri geri gidecekken sigarayı ağza alıp, geri bakanlarla,

*Yeni tanıştığı müşterisine “Bizi bilen bilir.” veya “Sana dost işi yaptım.” “Biz kardeşiz.” gibi cümleler kuran esnaflarla

Dost olamam…

Açıklama: Bu yazı; geyik muhabbeti, abartı ve provokasyon doludur. Az oranda gerçek duyguları da barındırır.

Diğer, nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Sanat Sanat İçindir: Chimay Blue

2019-07-12_17-19-22

Belçika “Trappist” birası Chimay Blue ile tanışmam beş sene öncesine aittir. O zamanlar Tuborg içtiğimiz için kendimizi “solcu” sanan, heyecanlı çocuklardık. Alengirli biralar TR’ye yeni yeni gelmeye başlamıştı. (Bunu, o dönem bildiğimden dolayı söylemiyorum, sonradan öğrendim…) Ben Becks içerek kendimi enternasyonalist zannetmiştim ve bu durumu Facebook’tan ilan etmiştim. Daha önce Belçika’ya gitmiş olan bir arkadaşım içtiği en iyi biranın Chimay Blue olduğunu yazdı.

Hayatıma bu şekilde girdi. Ben de hemen internetten bir araştırma yaptım ve Kadıköy, Moda’da yer alan bazı dükkanlarda satıldığını öğrendim. Bir gün arkadaşlarla gidip aldık. Satıcıya aletin soğuk olmadığını söyledik. O da o aletin ılık tüketildiğini söyledi. Bunu bilmesi aslında sürpriz sayılmalı çünkü şu anda barlardaki elemanlar doğru dürüst bir şeyler bilmezler biralarla ilgili… Neyse biz aleti alıp Moda laiklik bara (Moda sahil, yazar burada çok derin bir siyasi ironi yapmaktadır ama kim anlayacak?) gidip, şişeden içtik. Bu bira şişeden içilirse hiçbir şeye benzemez. Yani bunu şişeden içmek, “Stalker”ı meslek lisesinde izletmek gibi bir şeydir. Bu ilk deneme fiyaskoyla sonuçlandı.

Sonra Metro Grossmarket’ten bulup, evde, gerekli ön okumaları yaparak, uygun içim koşullarını sağlayarak içtim birayı ve çok sevdim. Şu anda favori biralarımdan biridir.

Bu birayı hakkıyla içmek için görselde görülen orijinal bardağını amazon.de’den getirttim. Kimileri bu hareketi çılgınca buldu. Orijinal bardak yoksa Paşabahçe’nin ürettiği lale bardaktan da içilebilir.

Telaffuzu “şimey bulü” şeklindedir. Bir dakika… Blue (mavi) olanı varsa başka renkte olanları da olmalı… Doğrudur. Kırmızı ve beyazı da vardır. Onlar da TR’de mevcuttur. Mavisi ender bulunur. Tezgâha gelirse kısa sürede satılır. Diğer renklerini her daim bulabilirsiniz.

Nerede? Tabi ki herkesin aklına bira severlerin beytullahı olan Metro Grossmarket gelmektedir. Geçen seneye kadar orada vardı ancak döviz krizinden sonra Metro’da bulunabilen biralar önemli oranda azaldı. Geçen sene şubat ayında orada bulunabilen biralardan 10 tanesi falan bu sene bulunamadı. Peki, nerede bulacağız? Mekânlarda buz gibi servis edilenini 50 TL’ye içerek kendimizi ayakta mı kazıklatacağız? Chimay’lar Carrefour Gurme’lerde bulunabiliyor. Bunlar daha çok kışın tüketilen biralar, belki gelecek sene oraya da ithalatı duracak. Belki de bu yazıyı boşu boşuna yazıyorum. Carrefour Gurme’de sanırım 18 TL’ye satılıyordu. Fransa’da 1.10 Euro’ya bulmuştum. Avrupa’da ortalama fiyatı o kadardır.

Kısaca Trappist biralarından bahsedelim: Trappist biraları “Belçika birası” zannedilir. Oysa Belçika birası diye özel bir tür yoktur. Trappist biralarının adı Fransa’nın Normandiya bölgesinde yer alan La Trappe Manastırı’ndan gelir. Bu elemanlar 1600’lerde Katollikliğin bozulduğunu iddia edip bir hareket geliştirmişler ve Sisteryen denilen bir alt tür oluşturmuşlar. Bunlar St. Benedictus’un öğretilerini takip etmişler. O da el emeğine önem veriyormuş. Et yememek de bu tarikatın bir özelliğiymiş. Dolayısıyla bu mezhebi/tarikatı benimseyen keşişler manastırlarında üretim faaliyetlerine girişmişler. Trappist biraları bu şekilde ortaya çıkmış. Sonra her önüne gelenin ürününe Trappist birası etiketi vurmasından hareketle 1997’de bir örgütlenme gerçekleştirmişler ve bir birlik kurmuşlar. Bu birlik Trappist biralarını onaylayan ve denetleyen bir birlik olmuş. İlk başta altısı Belçika’da biri Hollanda’da olmak üzere yedi Trappist birası belirlenmiş. Şu anda Avusturya ve Amerika’da da üretimi yapılan 11 tane farklı Trappist birası var. Trappist birasının dört ana özelliği var: manastırda üretimi yapılacak, keşişlerin bir numaralı faaliyeti olmayacak, üretimden gelen gelirler masraflardan sonra hayır işlerinde değerlendirilecek, sürekli ITA (o örgüt işte) tarafından denetlenecek.

Trappist biralarının özelliği daha çok kışın tüketilmesidir. Oda sıcaklığında içilir. Bu arada ayak yapmayın! Biliyorum, burada birçok yazımda bunu yazdım ama hiçbiriniz bunu inandırıcı bulmuyor ve eline hangi bira geçerse geçsin onu soğuk içiyor… Bu biralar yüksek alkollüdürler. 7-11 arasıdırlar. Şeker vardır bu biralarda. Bu yüzden yüksek alkol oranı damağı acıtmaz. TR’deki Efes Tuborg savaşının bir çıktısı olarak, biraya şeker katmak esasında orospu çocukluğu değildir! Aromaları vardır. Tatlı, karamelize, meyvemsi kimi zaman da acımsıdırlar. Şerbetçiotu aroması çok hissedilmez. Şaraba yakındırlar. Etli yemeklerle, sebzelerle, makarnayla falan bence çok iyi giderler. Tuzlu yiyeceklerle –bana göre- iyi gitmezler. Yani bu biranın yanında tuzlu fıstık yemek çok büyük bir hatadır bana göre. Tuzlu fıstık ağızın babasını ağlatır ve ağızın kendisine gelmesi için beş dakika falan gerekir. Bu birayı tatmak bir etkinliktir. Birayı özel bir şey olarak görmüyorsanız ve yanında tuzlu fıstık olmadan onu tüketemiyorsanız, bu yazıyı okumayı hemen bırakın. Hadi naş! Hadi anam, hadi anam…

Chimay Belçika’nın 10 bin nüfuslu bilmem ne kasabasındaki bilmem ne manastırında üretiliyor. Manastırın başında iki erkek kardeş var. Evet, iki kişiler. Bu haliyle 1947 yılında üretilmeye başlanmış. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar manastırın üretimini durdurunca, 1944’te tekrar üretilmeye başlanmış. Ancak bu elemanlar Amerika’dan uzman bir biracı getirip daha önce uzman tarafından “içilemez” bulunan biralarını uzmana “adam ettirmişler”. Yılda 150 bin hektolitre üretiliyor. Hesap yapalım: Hektolitre 100 litre demek. Yani yıllık 15 milyon litre üretiliyor. 33’lük şişelerde satıldığı hesaba katıldığında yılda 45 milyon şişe üretiliyor. Yıllık gelirleri 50 milyon dolarmış. Prensipler gereği bu parayı masraflar kesildikten sonra hayır işlerinde kullandıklarına inanmalıyız. İnanalım bari…

Bir de “yıllanma” olayından bahsedelim. Normalde bira ne kadar tazeyse o kadar iyidir fakat bu Chimay tıpkı şarap gibi şişede yıllanıyor. Şişeleme esnasında şişeye katılan bir takım mayalar onu şişede ikinci bir fermantasyon işlemine tabi tutuyor. Biraların üzerlerindeki tüketim ve son kullanma tarihleri arasında genelde altı ay vardır. Şu anda benim kışın her renginden ikişer tane aldığım Chimay’lerin son kullanma tarihleri 2020. Bakalım, 2020’de bu yazının altına fotoları ve yorumları koyarım.

TR’de bir Trappist birası daha vardır. Yani rafta satılanından. Mekanların dolaplarına bazen bakarım ve başka bir tane görmedim. Belki başka ciks mekanlarda diğerleri de vardır ve 100 TL’ye satılıyordur… La Trappe bulunur TR’de ve bence o da harikadır.

Aynı tarz biralar olan Duvel ve Leffe de çok iyidirler. Duvel’i Efes, Leffe’yi Tuborg ithal ettiği için büyük marketlerde bulunabilirler. Leffe’nin ithalatının durduğu şeklinde bir bilgiye sahibim ve çok sık bulunmaması da bu iddiayı destekliyor.

Neyse… Sanat sanat içindir. Bu yazı da sınırlı sayıda insan içindi… Çoğunluk, dana kavurma artı rakıya veya soğumuş (soğumamış olsa da pek bir şey değişmiyor) balık artı rakıya devam etsin… Hadi anam, hadi anam… Sempatik gıcıklık her zaman sempatiktir 😀

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

E-Okuyucuyla İlgili Düşüncelerim

 

2019-07-12_15-42-19

E-okuyucu, e-reader, Kindle, Kobo… Bunlar nedir? İyi şeyler midir? Yoksa teknoloji her şeyi yok mu ediyor? Eskiden her şey daha mı güzeldi? Kitaplar; dokunulmadan, koklanmadan okunamazlar mı? Bakalım.

*E-okuyucu yalnızca kitap okumak için dizayn edilmiş bir aygıttır.

*Öncelikle e-okuyucu ile tablet arasındaki farkları bilip bilmediğimizi gözden geçirelim. E-okuyucu görmüş olmanız pek olası değil çünkü TR’de pek yaygın değil. Tablet ise çok yaygın (laf aramızda telefon varken tablet almayı çok gereksiz buluyorum) ancak tablet satışları ciddi düşüş yaşıyor. Çünkü dediğim gibi tabletin yaptığı her işi telefon yapabiliyor. Tablet büyük ve hantal. Google dramatik bir şekilde düşen tablet satışlarını arttırmak için birtakım projeler geliştiriyor.

*Tabletten PDF okumuş iseniz bunun nahoş bir şey olduğunu düşünmüşsünüzdür büyük ihtimalle. Ben bir kere okudum ve de bir daha okumam. Baş ağrısı yapar, gözü yorar ayrıca tablet ağırdır. Şarjı az gider. Işığı ayarlayamazsınız. Bunlara geleceğiz. Apple’ın çıkardığı ibook diye bir uygulama vardır. Bu da sonuçta bir uygulamadır ve aslen kitap okumak için dizayn edilmemiş olan telefon veya tablette kullanılır. Tekrarlayalım, e-okuyucu ise sadece kitap okumak için dizayn edilmiş bir alettir.

*İnsanlar e-okuyucu ve tabletin aynı şey olduklarını düşünürler.

*TR’de iki e-okuyucuya erişebilirsiniz. Amazon’un ürünü Kindle ve Kanada menşeili (?) bir ürün olan Kobo. Kobo’ları D&R mağazalarından satın alabilirsiniz. Gidip oralarda inceleyebilirsiniz. Kindle’ı görebileceğiniz bir yer yok. İnternette bazı alışveriş sitelerinde karşımıza çıkıyor. Muhtemelen eşi, dostu Amerika’ya gitmiş kişiler, onlara siparişi veriyorlar ve satıyorlar. Amazon’dan getirtirseniz bazı ek masraflar çıkıyor.

*Amerika’ya giden arkadaşıma rica ettim ve 140 dolara mal oldu bana yani bir ayki kurla 820 TL. Paperwhite 4 modelini aldım. 8 GB. 32 GB da vardı, onu tercih etmedim çünkü bir kitap beş MB falan. N11 sitesinde 1119 TL’ye var ama muhtemelen dediğim gibi Amerika’dan eşe dosta getirtilmiş aletler olsa gerek. Çok kitap okuyan birisi telefon değil e-okuyucu almalı.

*Şarjı bir ay gitti. Daha agresif bir okuma yapsaydım da iki hafta giderdi. Şarjı üç saatte doluyor. USB çıkışlı bir şarj kablosu var. Telefonunuzun şarj aletinin başlığına takıp şarj edebilirsiniz.

*Kurulumu çok basit. Düğmeye basıyorsunuz ve aleti kuruyorsunuz. Alet İngilizce ama bunu kuramamak gerçekten imkânsıza yakın. Kuramazsanız ben yardımcı olurum.

*Bir Amazon hesabı oluşturuyorsunuz. alitırrek@amazon.com gibi bir e-mail hesabı oluşturuyorsunuz. Kitapları o mail adresine gönderiyorsunuz, iki dakika sonra kitap ekranınızda beliriyor.

*Kindle’ın en büyük avantajlarından biri hafifliği. Sizi bilmem ama ben ağır kitap okurken rahatsız olurum. Ağır kitaplara “dokununca” keyif alamam. “Karamazov Kardeşleri” okurken kas yaptım. Ağır kitapları okurken ciddi fiziksel güçlükler çekiliyor. Tablet de en az “Karamazov Kardeşler” kadar ağır.

*Diğer bir önemli avantajı ışık mevzusudur. Normalde basılı kitap okurken ışığı ayarlamak lazımdır. Dışarıda gölgeler oluşur. Evde oturma açınızı iyi oluşturmanız lazım. Hiç bunları düşündünüz mü? 😀 Kindle ile böyle bir sorun söz konusu değildir. Kindle’daki kitabı her türlü ortamda, her türlü açıyla okuyabilirsiniz. Karanlıkta da okuyabilirsiniz. İster içeriyi 80’li yıllar disko topu gibi aydınlatırsınız ister güzel hoş bir ışıkta okursunuz kitabı. Issız bir adaya düşseniz, yukarıdan geçen jetlere Kindle aracılığıyla işaret çakabilirsiniz.

*Boyutları nasıl? Yorum bölümünde yanında normal bir kitap olan fotosunu koyacağım. Kimileri onu küçük buluyor ama dikdörtgenden ziyade kareye yakın olduğu için bir sayfada oldukça fazla karakter var aslında. 17’e 12 santim boyutlarında. Ceket cebi gibi aşağı yukarı. Bu arada tablet boyutlarında olan ve tablet işlevi gören (doğal olarak daha ağır) Kindle da mevcuttur ama biraz daha pahalıdır elbette. Ben yine bunu tercih ederdim çünkü hafiflik bence çok önemli bir avantaj.

*Not alma özelliği var mı? Evet highlight yapabilirsiniz ama klavye kullanarak bunu yapmak elbette çok pratik bir şey değildir.

*Kelimenin üstüne basılı tutarak birkaç saniyede sözlükten o kelimeye bakabiliyorsunuz. İngilizce çalışan veya okuyan insanlar bunun ne kadar önemli ve büyük bir mucize olduğunun farkındalar mı acaba? Hiç sanmıyorum. İngilizce okumak (veya çalışmak), Kindle ile, eskiye nazaran kıyaslanamayacak kadar kolay.

*Peki kitapları nereden buluyoruz? Normalde Kindle bizlerin para vererek e-book alacağımız hesap eden bir aygıttır. E-book’u inernetten alıyorsunuz, onlar sizin mailinize gönderiyor, siz de Kindle’a gönderip okuyorsunuz… Fakat bedavadan kitap indirme olanakları var. Direkt Google’a yazabileceğiniz gibi bazı Facebook (veya başka bir platform) gruplarından kitapları indirebilirsiniz.

*PDF formatındaki kitaplar mecbur kalınırsa okunuru ama e-pub dene bir format tercih edilmelidir. E-pub e-okuyucuya göre ayarlanmış bir formattır. Kenarda boşluklar oluşmaz ve kitap alete cuk oturur. E-pub da biligisayara kurulacak olan “Calibre” adlı bir programda mobi formatına dönüştürülmelidir. Çok mu alengirli? Bence değil. Bir kere yapınca işi öğreniyorsunuz.

*Her kitabın e-book’u bulunmuyor. Fakat idefix’te 25 bin sayfalık edebiyat e-book’u gördüm. Her sayfada da beş altı tane vardı. Yani hali hazırda 125 bin romanın e-book’u var. E-pub’lar içinse, bir site buldum ve benim üç sene boyunca okuyacağım kitapları bilgisayarıma indirdim çünkü bu linkler zamanla ölü link haline gelebiliyor. Neyse üç sene sonra tekrar bakarım 😛

*”Olasılıksız” adlı kitap 23,80 iken e-book’u 14,20 TL. Normalde e-book’un iki lira falan olmasını bekleriz çünkü sanal bir şey. Peki neden pahalı? Pek bir fikrim yok ama tahminimce TR’deki yayıncılık sektörü çok kötü olduğu için o kadar ucuza kitap sağlamayı tercih etmiyorlar. Zarar edeceklerini düşünüyor olabilirler. Kitap iki lira olsa 100 kindle sahibinin 90 tanesi alacaktır ama 14 lirayken belki 30 tanesi alıyordur. Diğer 70 kişi indiriyordur ama o 30 kişi yayınevini kurtarıyordur… Bilemiyorum.

*E-okuyucuyu çok (her gün) kitap okuyan insanlar almalı. Onlar için anlamlı olur bu hareket. Yılda iki kitap okuyan birisi için e-okuyucunun pek bir faydası yoktur. Çok kitap okuyan kişi, benim gibi sahtekarsa yani kitapları indirecekse, birkaç senede kara bile geçer. Sahtekar değilse ve de e-kitapları satın alacaksa bir kitapta 10 lira kara geçer. 100 kitapra Kinle’ın parasını çıkartır.

*Kindle yavaş mı? 90’lı yılların, altı yıllık Celeron bilgisayarları gibi… Evet, yavaş çünkü o güçlü bir bilgisayar değil. Fakat e-okuyucunuzu elinize aldıktan 20 saniye sonra kitabı açmış olursunuz ve açtıktan sonra sayfaları çevirmek çok hızlıdır.

*Ben kitapları muhafaza etmiyorum, aletten siliyorum. Bilgisayarımda bir yerlerde duruyorlar ama… Muhafaza etmeye kalkarsanız ne olur? 8 GB’a 1500 tane kitap sığdırırsınız.

*”Ben kitaplara dokunmak isterim. Ben kitapları koklamak isterim.” Kusura bakmayın da geçiniz bunları… Kindle elime geçtikten sonra böyle düşünenleri “muhafazakar” ve “ön yargılı” bulmaya başladım. Sonuçta bu kitap okumak için dizayn edilmiş bir alettir. Yani bin yıllardır süre gelen bir teknolojinin son aşamasıdır. Matbaa bulunduğu zaman birileri “Ben el yazması olmayan kitapların ruhu olmadığına inanıyorum.” demişler midir? Bence demişlerdir. Her yeni şey asgari de olsa bir dirençle karşılaşır. Bir de bütün bunların üstüne gelecek e-kitabındır. Ben gelecekte kağıda kitap basma işinin, bizler ne yaparsak yapalım, çok ender ve özel durumlarda gerçekleşeceğini düşünüyoum. Doğa için de daha faydalı bu.

*Kitap kokusu denen şey romantik bulunur ama bunu sağlayan şeyin selüloz olduğu bilinirse acaba bir şeyler değişir mi? Selüloz kelimesi hiç de romantik bir kelime değildir. Ve bu madde zamanla çürümeye başlar. Eski kitap kokusu aslında bir bozulmadır.

*Dokunmak meselesi… Ekşi Sözlük’te biri çok iyi yazmış: Kitaplar dokunulmak için değil okunmak içindir… Bir kitabın ne anlattığı önemli olmalıdır çünkü dediğim gibi kitabın fiziki hali çağlar içinde çok fazla değişikliğe uğramıştır. Bergamalılar papirüs diye tuttursalar bence daha az mantıksız olmaz.

*Teknoloji düşmanlığı da çok dikkat edilmesi gereken bir şeydir. Teknoloji her şeye rağmen iyi bir şeydir. Ayrıca insanlık tarihinde yeni teknolojiyi tamamen bırakıp eskiye dönen bir topluluk var mıdır? 1800’lü yıllarda Japonlar silahı bırakıp kılıca geri dönüyorlar ama bu da çok ekstrem bir durumdur. Ve sonuçta dayanamamışlarıdır. 1900’lü yılların başında, şu anda ismini hatırlayamadığım birisi “Artık her şey icat edildi, icat edilecek başka bir şey kalmadı.” demiş. 1900’lü yılların başına dönmek ister miydiniz?

*Sonuç olarak, hayatımda yaptığım ikinci en doğru şey Kindle almaktır. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Titreyin ve kendinize gelin, hemen bir e-okuyucu alın. HAYDİ, HEMEN ŞİMDİ!!!

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

1 Mayıs 1998 Denizli Seyahati

koro

Gorki Okuryazar ve Ümit Cingöz, bu tarz yazıları en çok siz seversiniz… O ne, kaos mu?

1 Mayıs 1998 Denizli seyahatinin izlenimleri…

Gününü nereden hatırlıyorum?

Çünkü lisedeyken Hakan Şükür’ün Torino kariyeri gibi bir solculuk kariyerim vardı. Eylemlere giderdim. O ilk eylemlerin hikayesini de bir ara yazacağım. 1998 yılının 1 Mayıs’ında Denizli’ye seyahat ettiğimi o tarihlerde 1 Mayıs’ların benim için önemli olmasından dolayı hatırlıyorum. Hala önemli gerçi ancak arada uzunca bir süre, 2010 yılına kadar çok da önemli olmadı maalesef…

1995 yılında ilk kez 1 Mayıs’a gittim. Ankara’daki Sıhhiye Köprüsü üzerinden şu anda yerinde kocaman bir YHT Garı olan alana doğru yürümüştük. Köprüden aşağıya doğru baktığımda gördüğüm manzaradan çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Sonra 1996 yılında yine gittim. Tabi bunlar hep ailemden (annemden) gizli yani onu kandırarak oluyordu. Kendi çocuğunu örgütleyen var mıdır? 1996 yılında İstanbul’da malum olaylar olmuştu. 1997 yılındaki 1 Mayıs çok gergindi. Korka korka gitmiştim. Herhangi bir örgütle bağım yoktu. O zaman olayların çıkacağı kesin olarak görülüyordu. Başıma bir şey gelmesin diye CHP ile yürümüştüm.

1 Mayıs’lar benim için önemliydi, ilk defa (üç yıldır) 1 Mayıs’a gidemeyecektim. O yüzden seyahatin gününü hatırlıyorum. Arkadaşlarım benim halk inisiyatifleri federasyonu mahkemesine çıkarmışlardı ve öz eleştiri yazmıştım. Şaka!

Peki, Denizli’ye neden gittim? Üniversiteler arası halk müziği yarışması için…

1997 yılında Hacettep Üniversitesi’ne başladım ve ilk iş olarak halk müziği topluluğuna üye oldum. İlk kez koro çalışmasına katılıyordum. Benim için çok geliştirici bir ortamdı. İki sene o koroya devam ettim. Normalde korodaydım ama bu yarışmada orkestranın bir bölümünün öğrenci olması şartı olduğu için bu yarışmada orkestrada yer aldım. Bir sene sonra da Antalya’ya gidecektik. O Antalya seyahatinin benim için pek bir önemi yok ama Denizli seyahati benliğimde yeni ufuklar açmıştı.

Halk müziği camiasının yakından tanıdığı (muhtemelen siz onları tanımıyorsunuz) iki insanla o koro esnasında tanıştım. Birisi Mehmet Ali Gürsoy’du diğeri de Okan Murat Öztürk idi. Okan Murat bize bağlama dersi verirdi. Mehme Ali hoca koroyu çalıştırırdı. Her cumartesi sabahı bağlama dersimiz olurdu. Odayı ben açar, çayı demlerdim. Muhtemelen berbat demliyordum çünkü üstten verme yöntemini henüz iki yıldır biliyorum. Sonra Okan Murat gelirdi. O zamanlar ben kendisine tapardım resmen. Bir iki albümü vardı ve de TRT’de bazen çıkardı. Onunla sohbet etmek isterdim, o bana “Baran baba!” falan derdi ama heyecandan bir şey diyemezdim çünkü gerçekten çok büyük hayranıydım. Şu anda bir hayranı değilim. Öğleden sonra da koro çalışması olurdu.

Bu faaliyetler HÜ tıp fakültesi binasında olurdu. Şu anda orası ve çevresi bir cazibe merkezi. Eski Ankara evlerini restore etmişler ve tarihi bir mahalleye dönüştürerek bir turist merkezi haline getirmişler ancak o yıllarda oralar ipsiz, sapsız, keş, şarhoş, fuhuş mekanıydı. Dolaşmak için tekin yerler değillerdi. Berbat büfelerde berbat tavuk dönerler yerdim.

Neyse, koronun ilk yılında bu üniversiteler arası yarışma fikri ortaya çıktı. Bu arada ben ilk defa sahneye çıktım. İlk konserde bağlama öğrencileri olarak bir şeyler çaldık. Sahneye çıkmak benzersiz bir duygudur. Hele ki orada başarılı olmak, beğenilmek insanı mutluluktan öldürür. Sanatla uğraşan insanların neden artık zamanlarının geçtiklerini bir türlü anlamak istemediklerini çok iyi anlıyordum. “İlgi” için yaşıyoruz biz sapiensler. Yarışma fikri belirdi. Orkestranın bir bölümü öğrencilerden olmak zorundaydı. Çalışmaları hızlandırdık.

Dört parçayla katılacaktık: Şeker Oğlan, Eklemedir Koca Konak, Muhabbet Eyledim Sadık Yar İle, dördüncü parçayı hatırlamıyorum.

Seyahat vakti gelmiş, çatmıştı.

Hacettep merkez kampüsünden hareket ettik. En önde üniversitenin bir yöneticisi vardı. Yanında karısı olup olmadığı belli olmayan bir kadın vardı. O yıllarda otobüslerde sigara yasağı yeni yeni başlamıştı. Bu adamın bu yasağa uymayarak sigara içmeye çalıştığını hatırlıyorum. Şoför adamı uyarmıştı, adam da şoföre bir şoför parçası olduğunu kendisinin de koskocaman bilmem kim olduğunu hatırlatmıştı. Sonra şoför otobüsü kenara çekti ve grev yaptı. Kıl adam da mecburen geri adım attı. Ayrıca sabahın yedisinde matarasından viski içmeye başlamıştı.

Otobüste giderken Gülşen Kutlu’nun “Zahide”yi söylediği çok iyi bir albüm çalıyordu. Birden Okan Murat bir kaset çıkardı. Teybe koydular. Teyp nedir!!! Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu’nun yeni çıkardığı “Gülün Kokusu Vardı” adlı albümdü bu. Geleneksel müziklere bir saygı duruşu niteliğinde olan bu albüm yine de o otobüste bulunan birçok insan için “değişik” bir albümdü. Ben beynimden vurulmuştum. O albümü kaç milyon kere dinledim, o albümü kaç kişiye hediye ettim hatırlamıyorum. Üç sene sonra aynı ekibin (İHD hep es geçilir ve Erkan Oğur star muamelesi görür, biraz da öyledir, proje ve ana kumanda Oğur’undur) çıkardığı “Anadolu Beşik” de aynı etkiyi yaratmıştı bende. Bir, iki sene önce aynı ekip üçüncü albümü çıkardı. Bilbordlarda falan görmüştüm albümü. 2001 yılından 2016 yılına o kadar çok şey değişti ki…

Yol üzerinde Dinar’dan geçmiştik. Birkaç yıl önce büyük bir deprem yaşaran Dinar’da evler kırık döküktü. Bir yerlerden geçerken haşhaş tarlalarını da gördüğümüzü hatırlıyorum.

Nihayet otele vardık. Otel mi? Otelde kalmaya bayılırım ve ilk defa otelde Denizli’de kaldım. Merkezde güzelce bir oteldi. Üç yıldızlı falandır. Şansıma tek kişilik oda düşmüştü. Yemeğe kadar bize bir dinlenme süresi verdiler. Hemen küvette yıkandım. Köyden yeni gelmişler gibi 😀 Küvetten çıktım ve odada bir mini buzdolabı olduğunu gördüm. İçinde şu anda olup olmadığını bilmediğim 25’lik Efes kutu birasını gördüm. Ufak bir de cips vardı. Bunları hemen götürdüm. Akşam da çikolatayı götürdüm. Ertesi sabah lobici bunların parasını isteyince bunların ikram olmadığını anladım.

Akşam yemeği için oteldeydik. Bir şeyler yedik. Sonra bir prova aldık.

Herkes odasına çekildi. Lobide altı, yedi kişi kaldı. Okan Murat bizim sazların perde ayarlarını yapacaktı. Mehmet Ali hoca her zamanki gibi rakısını söylemişti. Biz de o esnada biraları söyledik. TRT bağlama sanatçısı Sadi Pirkoca’nın da olup olmadığını, en azında o sene olup olmadığını hatırlamıyorum.

Birden spontane bir şekilde çalıp söylenmeye başlandı. Okan Murat ve Mehmet Ali Gürsoy çalıp söylemeye başladılar lobide. Saz söz muhabbetleri, arkadaşlar arasında müzik yapma denemeleri bence genellikle başarısızlıkla sonuçlanır. Bir kere müziği üreten kişilerin iyi olmaları gerekir. Ama yeterince iyi olmayan bir dolu insan arkadaş ortamlarında iddialı çıkışlar yaparlar. Abi, sakin! İkinci olarak, oradaki topluluğun o kişileri dinlemekten keyif almaları gerekir. Bu da yoksa muhabbet işkenceye dönüşür. Üçüncü olarak da yine o topluluğun müzik dinlemeyi bilmeleri gerekir. Müziği götleriyle dinlerle genelde insanlar. Konuşurlar, gülerler, şarkının en iyi anında bir şey sorarlar… O yüzden bence arkadaş ortamlarındaki canlı müzik denemeleri genellikle fiyaskoyla sonuçlanır. Sonuçlanmazsa tadından yenmez ama… Bizim muhabbet on numaraydı. Bu üç şart fazlasıyla mevcuttu.

Ertesi gün yarışmaya gidecektik. Bu yarışmaları her sene ya Gazi Üniverstiesi ya da Ege Üniversitesi kazanıyormuş. Biz o sene ya üçüncü ya da dördüncü olduk. Bir sonraki sene Antalya’da daha iyi ve daha tecrübeliydik. İkinci olmuştuk çünkü diğer iki üniversiteden birisi katılmamıştı… Yarışma, Pamukkale Üniversitesi kampüsünde, bir spor salonunda oldu. Mikofon yoktu. Gram hata yapmadım. Ama işte bizden çok daha iyiler (müzik bölümü öğrencileri) vardı.

Sonra akşam oldu ve aynı muhabbet bir kere daha yaşandı.

Ertesi gün bize bir Denizli gezisi yaptırdılar. Merkezde biraz turladıktan sonra ciks bir restorana götürdüler. Pardon, o restorandayken çekilmiş bir fotoğrafımız var. Bulabilirsem koyacağım. O fotoda sahne kostümleriyleyiz. Facia bir kostüm tabi ki…

Ertesi gün Pamukkale’ye gittik. Gidenler oranın ne kadar etkileyici bir yer olduğunu anımsayacaklardır. Sonra geri döndük.

Şehirler arası yolculukları ne kadar çok seviyorsam dönüşleri de o kadar sevmem. Tatil bitmiştir ve gerçeklik başlamıştır. Geri dönüş yolculuğu çok sıkıcıydı. Çok da geç varmıştık. O geç saatte çok acıktığım için hayatımda ilk defa (ikinci defa, çünkü ilk defa 1993 yılında falan Ankara oto sanayisine beraber gittiğimiz bir akrabamızla yemiştim) kokoreç yemiştim.

Benim için unutulmaz bir seyahatti. 1 Mayıs’ı satmştım (Yaşasın 1 Mayıs!) ama ilk defa yetişkin bir insan olarak seyahat yapmıştım. Otelde kalmıştım. Büyük adamlarla diyaloga girmiştim. Bir kez daha sahneye çıkmıştım. Bir şehir daha görmüştüm. İlk defa yalnız kalmıştım bir dört duvar arasında.

Böyle işte…

Yazı bitti.

Not 1: Yzım yanlışlarına bakamayacağım. Bu nottakine bile…

Not 2: Pamukkale’ye bir kere daha gittim.

Not 3: Ege Bölgesi TR’nin en iyi bölgesi ama en iyi şehri İstanbul.

Not 4: Bir sene sonra repetuarı hep misket düzeninden seçmiştik.

Not 5: Jüride Salih Turhan ve ismini hatırlamak için 10 dakika uğraştığım, çok önemli bir halk müziği sanatçısı vardı.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bu Sene Futbolda Tanıklık Ettiğimiz Tarihler

c7a7e-15572957396622-800

Bu sene birçok tezimin yerle yeksan olduğu bir sene oldu. Normalde geçen sene ŞL’nin unutulmaz olacağını ve DK’yı geride bırakacağını düşünüyordum ama bu sene ŞL unutulmaz oldu. Liglere, takımlara, oyunculara bakalım bakalım:

*Bu sene yerle yeksan olan en önemli tezim ciddi liglerde 7, 8 puanlık farkların kapanmayacağı, olsa da 20 senede bir falan olacağı şeklindeki tezimdi. Tezim hala geçerli ama bu sene bu konuda takımlar sözleşmiş gibi işin bokunu çıkardılar.

*Liverpool bir anda yedi puan öne geçti, kendisi bile inanamadı buna çünkü şu andaki Manchester City tarihin en etkili takımlarından biri. Ama bir şekilde bu gerçekleşti ve şampiyon olmalıydı. Sezon başı Liverpool taraftarına sorsanız ŞL mi PL mi diye, hepsi PL der… Manchester’daki maçta gol çizgisi sayesinde milimetreyle ölçülen bir gol oldu ve Liverpool yenildi. Olsundu, ondan sonra çok ucuz puanlar verdiler. Ligi 97 puanla ikinci bitirdiler. BU, tarihin en iyi ikinci puanlarından biriydi. Ama kimse ikincileri hatırlamaz.

*City üst üste 14 maç kazandı. Avrupa’da 19 maçlık Bayern Münih seri galibiyet rekoru kırılabilir. Bu rekor her yerde Guardiola’ya aittir.

*Asıl büyük saçmalığı Dortmund yaptı. 9 puanlık farktan şampiyonluğu verdiler. Onlar için de tıpkı Liverpool için OSBS (o sene bu sene) idi ama inanılmaz bir şekilde şampiyonluğu verdiler. İlk haftalarda bir ara Bayern dört puan öne geçiyor. Yani Bayern’e 1 puan fark atıyorsun ama finişi göremiyorsun…

*Sanırım Galatasaray da böyle bir şey yaptı ama TR’yi “ciddi ligler” kategorisine sokmadığım için olan bitenden haberim yok.

*Juventus üst üste sekizinci kez şampiyon oldu ama üst üste beşinci kez double yapamadı. İnanılmaz. ŞL’de Ajax karşısında tarumar oldular. ŞL aldırsın diye alınan Ronaldo inanılmaz Atletico maçı dışında bir şey yapamadı.

*PSG bedavadan Manchester United’a elendi. Her sene bedavadan eleniyorlar. ŞL alsın diye, parayla ortaya çıkarılmış bir takım ama her sene acemiliklerle dolu işler yapıyorlar.

*Yenilgisiz şampiyonluk PSG’den beklenirken bu olay Yunanistan’dan PAOK takımından geldi. Geçen sezon sondan ikinci maçta bir takımdan saçma bir şekilde 5 yiyen Barcelona bunu başarmalıydı. City geçen sezon veya bu sezon bunu başarsaydı kimse şaşırmazdı. Seneye yapabilirler.

*İnglitere’de küme düşen takım 80 milyon pound gelir elde etti.

*Efsanevi Leeds United ikinci ligi forse etti ve geleceği düşünülüyordu. Herkesin çok övdüğü Bielsa adlı bir adam takımı play off a taşıdı. Play off’ta Lampard’ın Derby’sine geri dönüş imkanı yaşattılar. Finalde Lampard’ın Derby’si Aston Villa’ya yenildi. Lampard tam TD olacak adam.

*City İngiltere’de lokal triple yapan ilk takım oldu. Yani lig, FA Cup ve League Cup’u aldılar. Ağustos ayında komüniti şiıld’ı alırlarsa (Chelsea ile oynayacaklar) dörtte dört yapacaklar. Ağustos ayında oynanan süper kupa maçlarının bir önceki sezona ait olmasını bir türlü kabullenememişimdir. Mayıs, haziranda oynansa sıcağı sıcağına daha heyecanlı olur.

*TR’de hiç kimsenin Fatih Terim’in sekiz şampiyonluğunu geçemeyeceğini düşünüyorum. Gelecek senenin en büyük şampiyonluk adayı yine GS’dir.

*Geçen sene ve bu sene Barça, Real, City, PSG dışında kimsenin ŞL alamayacağını düşünüyordum.

*Barcelona’nın iki sene üst üste üç gollük farkı koruyamaması inanılmaz. Liverpool maçı ve ertesi gün oynanan Ajax-Tottenham maçı yüz senede tekrarlanamayacak şeyler. Bu sene çok acayip geri dönüşler oldu ama ben bunun da geçici bir tesadüf olduğunu ve yine önümüzdeki yıllarda saçma sapan geri dönüşlerin çok az yaşanacağına inanıyorum.

*Daha önce final oynanmamış bir takım ilk defa ŞL finaline yükseldi. Tottenham Baran Doğan’ı en çok şaşırtan takım oldu. 2008 yılında finale ilk kez çıkan Chelsea bence sayılmaz. Çok büyük paralarla herkesi alan bir takım Çelsi. Totnım bunu kendi kendine, hiçbir sermaye grubuna dayanmadan başardı. Ama o BD tezi işlemeye devam etti. ŞL’yi ne zengin 10 takımdan başkası alamaz.

*İngilizler bu sene İspanyolların 10 senelik forsunu kırdılar. Ama dediğim gibi inanılmaz tesadüfler ve saçmalıklar yaşandı. İlk defa yarı finalin ilk maçında evinde yenilen bir takım finale yükseldi örneğin.

*Ronaldo Real Madrid’e katıldığından beri hiçbir kulüp karşılaşması el clasico’dan daha çok ilgi görmemişti. Bu seneki City-Liverpool maçı bu olayı geçersiz kılan ilk maç oldu. Bu senenin maçı City-Liverpool maçıydı. İlk defa Messi ve Ronaldo’nun olmadığı el clasico’lar oynandı bu sene. Bu maçları eskiden de büyük bir zevkle izlerdim ama bu sefer tuhaf oldum.

*Bu sene Copa America da var. Japonya ve Katar da davetli olarak katılacaklar turnuvaya.

*Oyunculara geçelim. Messi Ronaldo rekabetine bakalım. Bu sene Messi Ronaldo’yu lig golü sayısında ve kulüp golü sayısında ilk defa geçti. Messi’den iki yaş büyük olan Ronaldo’nun milli takımda ve ŞL’de fazladan attığı goller de giderek eriyor. Toplama bakıldığında arada 18 gollük bir fark kaldı. Messi 816 maçta 668 gol atmışken, Ronaldo 960 maçta 686 gol atmış. Messi’nin gol oranı 0,82 iken Ronaldo’nun gol oranı 0,71. Messi bu sene de 50 golden fazla gol attı. Ona en çok yaklaşan futbolcu 38 gol attı. Ronaldo ilk defa 30 golü geçemedi bu sene. Messi altıncı kez altın ayakkabı sahibi oldu. Altıncı kez ŞL gol kralı oldu (Ronaldo yedi).

*Ballon d’Or’u Messi’nin alacağından emindim ama Liverpool maçında yaşananlar bunu biraz tehlikeye attı. Adaylar Messi, M’bappe veya Benardo Silva, Van Dijk olacaktır ama kimin alacağını kestiremiyorum.

*Van Dijk bu sene kimseden çalım yemedi.

*Messi’den daha fazla çalım atan bir oyuncu var. Celta Vigo’da oynayan Sofian Boufal Messi’den 10 fazla çalım attı. 144’e 134. En fazla 80 falan atan var.

*Xavi futbolu bıraktı. Bana göre gelmiş geçmiş en iyi orta saha oyuncusu olan Xavi’nin son maçı olan kupa finali TR’de yayınlandı. Heyecanlandım. Katar’da TD oldu ve hedefinin Barcelona olduğunu açıkladı.

*Ronaldo’nun bu sene de Juventus’ta ŞL alamazsa seneye Amerika’ya gideceğini düşünüyorum.

*Messi 10. lig şampiyonluğunu yaşadı. İnanılmaz bir şey. 50’li yıllarda Gento diye bir adamın 12 şampiyonluğu var. Onu geçer mi geçer.

*Bir futbolcunun 10 şampiyonluk yaşaması gerçekten inanılmaz. Bayern Münih’te bile bunu yapamazsınız. Ribbery sekiz şampiyonlukla ayrıldı Bayern’den. Ribery’nin Allianz’daki son golü tarihteki en iyi son gol olabilir.

*Puşkaş gol ödülünü büyük ihtimalle Messi’nin Liverpool’a attığı gol alacaktır. Kompany’nin şampiyonluğu getiren ve Aguero’nun “Vurmaaaa!” diye fikrini belirttiği gol de alabilir.

*26 yaşındaki Rafael Varane’nın kazandıkları inanılmaz.

*Arsenal Avrupa kupası finali kaybetme belasından sıyrılamadı.

*Süper Kupa finali Vodafone’da. Seneye ŞL finali de Olimpiyat’ta. İkisine de gitmek için elimden gelen her şeyi yapacağım.

*Roma’lı De Rossi 17 sene sonra Roma’dan ayrıldı. Milan’da Maldini Costacurta ilişkisi gibi Roma’da da Totti De Rossi ilişkisi var.

*60 yaşındaki Sarri ilk kupasını kazandı ve Juventus’a transfer oldu.

*İmamoğlu İstanbul’u kazandıktan sonra Başakşehir inanılmaz bir şekilde form düşüklüğü yaşadı. Belki de sadece tesadüftür ama çok göze çarpıcı.

*İlk defa şampiyon olmuş bir takım küme düştü. Bursaspor’un faşist taraftarı için sevindim.

*Hatayspor Adanademirspor play-off yarı finali inanılmaz bir maçtı. Adanademirspor yine birinci lige çıkamadı.

*TR’de düşen takım da 30 milyon TL gelir elde etti.

*Doğduktan sonra 23 sene yaşadığım Keçiören’in takımı ikinci lige yükseldi. Üçüncü lig play-off maçında Sakaryaspor’un taraftarı çok gösterişliydi ama Karagümrükspor finalde Sakarya’yı silkeledi.

*Tekrar Messi ve Ronaldo’ya gelmek istiyorum. Tek başına Messi ve bununla birlikte Messi Ronaldo rekabeti benzersiz ve tekrar edilemezdir. Bu sene ilk defa bunun sonuna yaklaştığımızı hissettik. Keşke bu dönem hiç bitmese…

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Adamın Dibi: Aylak Adam

0001719411001-1

Son yıllarda erkek ergenlerin ve lümpenlerin sıkça kullandığı bir tabir vardır: Adamın dibi…

Aslında övgü düzücü bir tabir olarak kabul edilir. O adam o kadar nitelikli bir adamdır ki… Ancak “dip” kelimesi olumlu bir içeriğe sahip olmamıştır genellikle. Bir şey, bir şeyin dibiyse genelde ondan daha kötüsü yoktur. Kötülükte ve niteliksizlikte gidilebilecek en ileri noktaya gidilmiştir…

Yusuf Atılgan’ın ilk romanı, tamamlanmış iki romanından biri “Aylak Adam”ın başkarakteri C. (adı bile yok) bana “adamın dibi” tabirini hatırlatıyor.

Yusuf Atılgan’la tanışıklığım çok eskiye dayanır. Tamamlanmış iki romanından diğeri olan “Anayurt Oteli”ni yıllar önce okumuştum. Peki, neden bunca zaman diğer romanını okumadım? Çünkü iyi bir roman okuru değil(d)im. Yakın arkadaşlarım hayatımın şu ana kadarki olan bölümüne sığdırdıklarımdan dolayı bana imrendiklerini söyleseler de ben, esasında hayatımın yüzde sekseninden dolayı pişmanım. Yaklaşık 10 yılımı sadece ve sadece sinemayla doldurduğum ve aslında hep hayranı olduğum bir şey olan romanı boşladığım için amiyane tabirle eşek gibi pişmanım!

“Anayurt Oteli”ne de sinema dolayısıyla yönelmiştim. Ömer Kavur’un 1987 tarihli uyarlaması, Türk sinemasının en iyi filmleri anketlerinde hep karşıma çıkardı. Bu filmin peşinden yıllarca koştum. O yıllarda internet yoktu. “Madem filmini bulamıyorum bari romanını okuyayım.” dedim. Ve yaşım 19, 20 iken falan romanı okudum. Tabi ki hiçbir şey anlamadım! İnsanın, ilk gençlik yıllarında aklı 25 karış havada oluyor. Ek bilgi: Genelde bu yıllar geçince de aklın havada olması, iyimser bir tahminle 19’a falan düşüyor, o ayrı… Gerekli okumaları yapmamış, gerekli sorgulamaları yapmamış, gerekli tabu devirme işlerini halletmemiş; hayata, yaşadığı topluma, tarihe, insanlığa, doğaya dair bilgileri ve dolayısıyla bir fikri olmayan bir insanın Yusuf Atılgan evreninden bir şeyler kapması imkansızdır! 19 yaşında böyle biri değildim. (Laf aramızda, böyle biri olmam henüz iki, üç yıllık bir mevzudur.)

Filmin, dünyanın en kötü kopyası olan visidisini 2008 yılında falan bir yerlerden buldum ve filmi izledim. O kötü kopyayla hiçbir şey anlaşılmıyordu. Nihayet, geçtiğimiz aylarda Ömer Kavur filmografisi üzerine çalışırken bir kez daha izledim. Artık “olmuş” biriydim ve film, olgun bir filmdi. Hatta Türk sanat sinemasının kurucusu olan Ömer Kavur, aynı yıl çektiği “Gece Yolculuğu” ve bu filmle Türk sanat sinemasını kurmuş oluyordu…

Romanların filme uyarlanmasıyla ilgili burada çok şey yazdık. Başarılı olanları çok nadiren çıkıyor ama ben kategorik olarak karşıyım buna… Yusuf Atılgan yapıtlarını iç çözümlemeler ve anlık tespitler üzerine kuruyor. Sinema için hiç olmaz. “Anayurt Oteli” filminde olduğu gibi sürekli iç ses mi sunacak yönetmen? Olmamış, olmayacağı kesindi. “Yaprak Dökümü” gibi romanlar sinemaya uyarlansın, buna mecbursak… Madem romanı 19 yaşında okudum, filmin de romanı aktarması imkansız; o halde romanı bir daha okumalıyım.

Gelelim “Aylak Adam”a… Romanı o kadar çok beğendim ki ölene kadar onunla yakın olmaya devam edeceğim.

Kimdir aylak adam?

Aylak adamı sinizm, mizantropi ve nihilizmle tanımlayabiliriz.

Ben yani Baran Doğan bunlardan hiçbiri değilim. Kendimi şanslı sayan, hayattan keyif alan, insanları seven (bazılarını), ilgi ve merakları oldukça çeşitli (hatta yenilerini iradeyle hayatıma dahil etmiyorum mecburen), siyasetle ilgilenen bir insanım. Motive olduğum şeylerde de oldukça çalışkan ve özveriliyimdir. Motive olmadığım şeyler yanmıştır yalnız…

Yani aylak adamın tersiyim ama onu çok sevdim.

Çünkü yaptığı tespitler benzersiz…

“Aylak Adam”dan hemen sonra okuduğum Sevgi Soysal’ın “Şafak” romanında çok iyi bir cümle var: Oya karakteri kendisini düşünürken “kahrolası bir gözlem düşkünlüğü” şeklinde bir tabir kullanıyor. Yani, bu kahrolası gözlem düşkünlüğü bende de vardır ve bunu “Aylak Adam” daha önce tecrübe etmediğim bir şekilde giderdi.

O ne cümleler öyle!

O ne tespitler öyle!

Bir adam bunları nasıl düşünmüş de yazmış olabilir!

Yıllardır çözmeye çalıştığınız bir puzzle’ı bir cümleyle çözüyor.

SİNİZM VE MİZANTROPİ

Sinizm yani iyi ve güzel olana veda etmek ve hiçbir değeri kabul etmemek… Mizantropi ise insan türüne duyulan nefret duygusu… C’nin sinizmi ve mizantropisi kabul edilebilir gibi değil. O kadar da değil! Ancak… Bu “O kadar da değil!”e “Yalan mı?” kalkıp itiraz etse, mücadeleyi kaybedeceği kesin değildir. “Yalan mı?” da çok güçlüdür.

Çünkü insan, insanı bir mit haline getirmiştir…

Bir gün, bir sohbet esnasında, bir arkadaşımız “İnsan orospu çocuğudur!” demişti. Yani, insanın doğaya ve diğer canlılara yaptıklarını kastediyordu. Bu argo tabiri öne sürmesek de insanın çok da yüce bir varlık olmadığını, dahası bünyesinde çok ciddi arızalar barındırdığını düşünüyoruz. Yani insan yüce bir varlık değildir. Evrim sürecinde var olmak için türlü türlü numaralar geliştirmiştir. Diğer hayvanlara nazaran fiziksel olarak dezavantajlarının üstesinden, bilişsel beceriler geliştirerek gelmiştir. Bu bilişsel beceriler daha sonra “kültür”ü ortaya çıkarmıştır. Kültür kulağa hoş gelen bir tabir olsa da aslında karmaşık ruhsal durumlar şeklinde olumsuz çıktısı da olmuştur. Hiçbir canlı hareket ederken duygusal bir çelişkiyle boğuşmaz ama insan hep bunlarla boğuşmak zorundadır. Romanlar yazar bunun için…

İnsanın duygusal çelişkileri yokmuş, olamazmış gibi davranan milyarlarca insanın ortaya koyduğu “genel/normal durum” karşısında bunları cesaretle ele alan ve ancak on binlerce insana hitap edebileceği belli olan “Aylak Adam” gibi romanlar da vardır.

Aylak Adam bir Don Kişot’tur. Genel/normal duruma karşı gülünç bir şekilde hücuma geçmiştir.

Aylak adamın ortaya koyduğu tespitler, teşhir ettiği durumlar insana “Yalan mı?” dedirtir ama sonra bir şey söyler, bir hareket yapar ve o insan “O kadar da değil!” der.

Adamın dibi işte…

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın