Ahlat Ağacı

2793

Bu yazı için çarpıcı bir başlık aradım. Öyle ya yazılarda ilgi çekici, merak uyandırıcı (bende çoğunlukla provokatif oluyorlar) başlıkların iyi bir yazı için atılması gereken ilk adım olduğunu düşünüyorum. Bulamadım… Belki yazı ilerledikçe çarpıcı başlık kendisini ortaya çıkaracaktır ama Ahlat Ağacı başlığıyla yola çıkıyorum.

Nedir Ahlat Ağacı? Nuri Bilge Ceylan’ın son filminin adı…

Doğada ise uyumsuz, ayrıksı, şekilsiz bulunmasıyla öne çıkıyor. Olur olmaz her yerde bitiyor ve çevreyle uyumsuz, şekilsiz bir karakter alıyor. Bir önceki cümlede aynı zamanda Türkiye’deki aydının tarifini yapmış olduk.

AYDIN AÇMAZI

Umut Sarıkaya’nın efsanevi karikatürünün adı da “Aydın Açmazı” idi. Türkiye’de aydınlar… Gerçek, samimi aydınlar demeliyiz burada. Olur, olmaz her şeye “gerçek, samimi” sıfatlarını eklemek son yıllarda moda oldu. Özellikle İslam için yapılıyor bu. Ben gerçek, samimi İslam’ı halkın ezici çoğunluğunun bilmediğini düşünüyorum. Bilmeye çalışsalar başları belaya girer. Neyse konumuza dönelim; gerçek, samimi bir aydın Türkiye’de umuşuz, ayrıksı, şekilsiz olmak zo-run-da-dır. Bu toplumun ortalaması ölümcüldür.

Tekrar edelim: Bu toplumun ortalaması ölümcüldür.

Türkiye’de şehirlerin nüfuslarıyla ters orantılı bir şekilde ortalama kendisini açığa çıkartır. Elbette bu durumun istisnaları yok değildir ama nüfus azaldıkça o yerdeki lokal faşizm daha görünür hale gelir ve ortalamayla uyumsuz olanları hırpalamaya başlar.

Ceylan da filminde bunu işliyor.

Ama bir roman gibi…

Bir anıt film çekmiş…

Bir kültür mirası…

“Uzak”ta yapmıştı bunu. “Uzak”taki ayrıntılar sevimliydi. O da bir anıt filmdi ama naif tarafları vardı. “Uzak” tan bugüne Nuri Bilge sinemasında diyalog ve hikaye filmlerde daha fazla yer işgal etmeye başladılar. Kötü oldu anlamında söylemiyorum bunu. Nihayetinde hayat ve tarih akıyor, hiçbir şey aynı kalamıyor.

Bu filmde, diğer filmlerine nazaran, farklı olan bir şey de oyunculuğun ilk defa bu kadar ön plana çıkmış olmasıdır. Teknik ayrıntılara geleceğiz…

Filmdeki iki önemli tema var gibi gözüküyor. Biri, aydın-farklı-ayrıksı-sorgulayan-arayışta olan-gören karakter Sinan’la Çanakkale’nin Çan ilçesi gibi küçücük olan ama dolayısıyla kocaman bir lokal faşizm üreten bir yer arasındaki uyumsuzluk. Diğer tema da baba oğul ilişkisi.

Ben baba-oğul ilişkisinin diğer tema kadar ön plana çıkmadığını iddia ediyorum. Fon oluşturmuyor diğer bir deyişle. Fonda farklı birey-toplum çatışması var. “Uzak”taki Mahmut büyümüş ve olgunlaşmış. İstanbul’da sadece bir ev içerisinde lokal faşizmle muhatap olan Mahmut, burada kendi odası dışındaki her şeyle ilişkiye geçiyor ve fena halde hırpalanıyor.

NEY!

Birçok yazımda, hikayemde, Facebook yorumlarımda Anadolu “Ney!”ine gönderme yapmıştım. Küçümsemeyle karışık merak içeren bu ünlemvari şey, lokal alan faşizmini bence çok iyi özetliyor.

A: Sinemasındaki anlamın giderek biçimden daha çok ön plana çıkması…
B: Ney!

Üniversiteyi yeni bitirmiş ve yazar olarak bir şeyler üretmek hayalleri olan Sinan, Çanakkale’nin Çan ilçesinin her yerinde bu “Ney!”le karşılaşıyor.

Bu arada bu yazı SPOILER içerir…

Müteahhitten imamına, bakkalından çakkalına, simitçisinden kahvecisine ve de gazozcusuna, hatta “yazarına” kadar herkes ona karşı. Onu çemberden dışarı çıkartmayacaklarına dair ant içmişler. Sinan zorluyor.

Bu uğurda epeyce yalpalıyor. Tavizler veriyor. Yanlışlar yapıyor ve nihayet filmin sonunda galip geliyor. Nuri Bilge sineması karanlık bir evren değildir. Orada umut hep vardır. Belki birkaç yıla kadar dünyayı kurtaramayacak ama kuyuyu kazmaya devam edeceğini deklare ediyor Sinan.

Şu son iki paragrafta anlattıklarım çok basit gibi görünebilir. Bu anlattıklarımı Nuri Bilge anıtsal bir şekilde üç saatlik filminde işliyor yalnız…

O kadar görkemli işliyor ki ağzının açık bir şekilde perdeye bakıyorsunuz. Kurulan her bir cümle, yansıtılan her bir mimik, çıkartılan her bir ses, gördüğünüz her bir an kolektif bir destanın olmazsa olmaz mısrası gibi. Bu, bir filmden ziyade bir romandır ama olağanüstü bir filmdir de aynı zamanda.

Abartmıyorum.

Gelelim baba-oğul ilişkisine… Sinan ahlat ağaçlığını babasından almış gibi duruyor. Babası da gerçekten toplumla gemileri yakmış, annesinin kendisinin gençliğini anlatırkenki halinden pek eser kalmamış biri. Buradaki ilişki ve etkileşim aydın toplum etkileşimini aşan bir şey mi? Sorumuz budur. Sinan’ın düşünce dünyası babasının kendisi ve diğer aile bireylerinin hayatları üzerine kondurduğu kara gölgeyle mi dolu yoksa sanata ilgi duyan bir birey olarak toplumla nasıl ilişkileneceğine dair sorularla mı dolu? Bence net bir şekilde ikinciyle doludur.

Sinan’ın babasıyla girdiği etkileşim bir sinema hilesidir. Hile derken yanlış anlaşılmasın, olumsuz bir şey anlamında söylemiyorum bunu. Baş çelişkiyi diyelim, besleyen bir ırmak kolu gibi. Ama en güçlü ırmak kolu…

Burada da bir şeyler söylenebilir. Nuri Bilge’nin röportajında “Yeni temalar denemeyi sevmiyorum.” gibi bir cümlesi var. Baba-oğul ilişkisi birçok filminde işlendi ama farklı birey-toplum çelişkisi hemen hemen her filminde vardı. Zaten bence kendisi bu çelişkileri yaşıyor ve sinema yaparak zihninde bu çelişkileri çözmeye veya anlamaya çalışıyor. Bu filmleri çeken, bu diyalogları yazan bir insanın Kastamonu’nun Araç ilçesinde bir kahvehanede oturduğunu düşünsenize… O kadar zorlamaya gerek yok. Ülkenin en güçlü diğer sinemacısı Zeki Demirkubuz’la küsler…

Filmde bir vicdan work-out’u da var. Yine birçok NBC filminde karşımıza çıktığı üzere. Röportajında özdeşleşme yapılamayacak bir karakter ortaya çıkarmak için çaba sarf ettiklerini söylüyor. Aksi durumda her şey çok sıradan ve sıkıcı olurdu. İnsanlık binlerce yıldır kahraman hikayeleri anlatıyor ama anti-kahramanlar şurada iki yüz yıldır falan anlatı sanatında ön plana çıkmaya başladılar. Sinan’ın pragmatizmi kafaları karıştırıyor. Toplumun hırpaladığı bu genç adamın durumu bizi üzüyor ama onun giderek şerefsizliğe giden pragmatizmi filmin ihtiyaç duyduğu dengeyi bence sağlıyor.
Çok çok iyi bir film bu. Öyle böyle değil. Katıksız ve destansı bir gerçekçiliği var.

Teknik özelliklere geleceğimizi yazmıştık. Nuri Bilge sinemasında teknik özelliklere gelmeye gerek var mı? Nuri Bilge sineması öncelikle bir anlatı sanatıdır. Bununla birlikte; bir gösterim sanatı olarak Türkiye’deki en iyi, dünyadaki de en iyilerden biridir. Bu filmde de böyle olmaya devam ediyor.
Bu filmde farklı olan şey bir oyuncunun ilk defa bu kadar ön plana çıkmış olmasıdır. Sinan karakterini oynayan Doğu Demirkol adlı oyuncu inanılmaz bir iş çıkartıyor. Gerçekten ağzım açık bakakaldım. Kendisiyle ilgili hiçbir malumatım yoktu çünkü televizyon izlemeyen bir insanım. Filmi izledikten sonra internetten araştırdım ve şaşkınlığım iki kat arttı. Tam bir şebek, tam bir fırlatma… Bu filmin derdini asla kavrayamayacak biri. Ama işte oyunculuk teknik bir iştir. Birçok insanla bu konuda tartışma yürütmüşümdür. Sinemanın bir sanat dalı olarak sahibi yönetmendir. Nuri Bilge’nin büyüsü bu oğlanı bambaşka bir şey yapmış ve göreceksiniz bir daha bu yaptığının yakınından bile geçemeyecek. Neyse, bize ne… Biz destansı performansla ilgileniyoruz.

Filmde genç kızla olan sahneyi beğenmedim bir tek. Gerçekçiliği zedeleyen tek bölüm burasıydı. Oyuncu da çok iyi değildi. Bir kere o kadar düzgün bir şiveyle konuşamaz öyle birisi. O cümleleri kuramaz. Bu sahne hariç filmde aksayan tek bir an bile olduğunu düşünmüyorum.

Bir başyapıt.

“Uzak” aşılmış mıdır benim için?

Fetiş filmim “Uzak”ın aşılıp aşılmadığına henüz karar vermedim. Şeyleri listelemeye bayılırım zira. Sanırım ilk defa bir filmi iki kere sinemada izleyeceğim. O zaman kararımı veririm.

Sözün özü, çok büyük bir sanatçımız var. Bu topluma beş beden büyük gelen bir insan. Hem sanatçı hem filozof. Eline fırsat geçse sadece dünyayı yorumlamakla kalmaz, onu değiştirebilir de…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Baran Doğan Tüm Zamanlar 11’i

Adsız

Adı üstünde tüm zamanlar ilk 11’im…

Bu yazıyı okuyanlardan kendi tüm zamanlar ilk 11’lerini yazmalarını rica edeceğim fakat bunu yaparken belli bir formasyona bağlı kalarak yapmalarını rica edeceğim.

Yoksa bence tarihin en iyi üç forveti sırasıyla Messi, Ronaldo ve Henry’dir. Hatta Neymar bile Henry’yi fean halde zorlar ama kurguladığım saha dizilişinde bunları almam mümkün olmuyor. Henry ileride merkez bölgede olması lazım. Arsenal’de bu pozisyonda efsane oldu. Veya sağ ayaklı Neymar’ın ileri üçlünün sağında yer alması gerekiyordu ama orada tarihin en iyi ikincisi Ronaldo var. Messi, 2010 yılında Guardiola’ya merkeze geçmek istediğini belirtti ve Ibrahimoviç kesildi. Bu sayede tarihin en iyi “sporcularından” biri ortaya çıktı.

Şimdi tek tek inceleyelim oyuncuları.

CASILLAS

2013 yılının ocak ayında Mourinho tarafından kızağa çekilen Casillas’ın büyük bir form düşüklüğüne tanık oluyoruz. Dolayısıyla birçok insan “Neden Buffon değil?” diye sorabilir. Doğrudur, bir el clasico sonrası Xavi’yi aradığı için Mourinho’nun gazabına uğradı ama asıl sebep, Moruinho’nun Casillas’ı köstebek olarak düşünmesi idi. Real Madrid birisini transfer etti. Fakat büyük bir profesyonel olması beklenen Casillas o zaman dağıldı. Altı ay sonra Mourinho’nun gitmesine rağmen bir daha toparlayamadı. 32 yaşında dünyanın en iyi kalecilerinden biri olarak düşünülmemeye başlandı. Ancak… Ondan önceki 10 sene boyunca tarihte hiç görülmemiş bir yoğunlukta güven verdi. Ona gol atmak imkansızdı. Bu kadar olaya hakim bir kaleci ve bu kadar “iyi” bir kaleci gördüğümü hatırlamıyorum. O yüzden Casillas…

ROBERTO CARLOS

Dünyanın en iyi hücum bekiydi. Bununla birlikte defansta da asla geçit vermeyen bir yapısı vardı. İnanılmaz süratliydi. Sanırım Sergio Ramos’tan sonra en çok gol atan defans oyuncusu. Yerine gelen Marcelo da çok iyi olmasına rağmen dünyanın gelmiş geçmiş en iyi sol beki R. Carlos’tur. Sanırım bu listede üzerinde tartışılmayacak üç isimden biridir.

SERGIO RAMOS

Ünlü orospu çocuğunu (Not: Etkiyi arttırmak için küfürlü ifade kullanılmıştır.) almamak olmazdı. Aslında uzunca süre Real Madrid’de ve İspanya milli takımında sağ bek oynadı. Son yedi, sekiz senedir tandem oyuncusu olarak oynuyor. Kabul etmek lazım ki çok çok iyi. Tarihteki en çok gol atmış defans oyuncusudur. Bir de işte geçenlerde yazdım bence en çok kırmızı kart görmüş oyuncudur. Real Madrid’de 24 kırmızı kart 80 falan sayılmalı ki bu anlamda Bedoya reyizi geçiyor. Messi sayılmayacağına göre onu alt edebilen bir oyuncu görmedim.

PIQUE

Ömer Üründül ve bana göre tarihteki en iyi defans oyuncusu. Pique’nin adam geçirmemesi bir yana oyun zekası olarak üç, dört defans oyuncusunun toplam oyun zekasına sahip olması onun tarihin en iyisi yapıyor.

DANI ALVES

Sağ ayaklı Roberto Carlos diyebiliriz kendisi için. Başka da bir şey söylemeye gerek yok bence.

PAUL SCHOLES

Benim kafamdaki formatta topu Pique’den alıp Xavi’ye ulaştıran bir adam lazımdı. Aslında Buquest de bu işi çok yapıyor ve bu sayede tarihin en iyi takımı ortaya çıkmıştı fakat Scholes varken onu harcayamazdım. Busquest’ten daha hücümcu bir oyuncudur. Sanırım Lampard’dan sonra en çok gol atmış orta saha oyuncusudur ama Lampard penaltı da kullanıyordu. Ve evet bu görev için Scholes’u en çok zorlayan isim Lampard oldu. Ondan sonra da Kross. Adamın dibiydi. Hiç tartışmasız…

XAVI

Bana göre uzak ara, hiç tartışmasız tarihin en iyi orta saha oyuncusudur. Zidane değildir bu kişi, Xavi’dir. Zidane gibi estetik hareketler yapmaması birçok kişi tarafından yadırganmasına sebep olabilir ama Xavi kusursuz bir kusursuzluğa sahipti. Maç başı beş yüz altı yüz isabetli pas atıyordu. Bu da küçümsenecektir eminim. Bunun yarısını yapamıyor diğer futbolcular. Çok basit bir kural var: Futbol top ile oynanır. Ve Xavi varsa top sizdedir. Bu sıkıcı falan değil kusursuzluktur.

INIESTA

TR’de hemen hemen herkes mahalle arasında veya okulda futbol oynamıştır. Bu oyunlarda en antipatik şey çalışma kaçan ve pas vermeyen genellikle adı Cem veya Orçun olan çocuklardır. İnsanlardaki Cem nefreti futbolu izleme niteliklerini düşürüyor. Adam geçmenin ne kadar önemli olduğu bence yeterince anlaşılamıyor. O yüzden Barcelona’nın 40 milyon Euro verdiği Arda Turan’ın “adam olmadığı” dile getirilebiliyor. Iniesta leblebi gibi adam geçiyordu… Evet inanılmaz bir özellik. otomatikmen bir kişi fazlasınız ve gol pozisyonuna girmeye yakınsınız. Iniesta’nın olduğu takımlar oyunu bence 12 kişi oynuyorlar. Bu arada kimsenin itiraz etmeyeceği adam sayısı dörtmüş aslında…

MESSI

Burada Baransel Ağca’dan bir provokasyon gelebilir. Geçen bir rüya gördüm ve ünlü provokatör Salah’ın Messi’den daha iyi olduğunu ima ediyordu. Ne biçim bir rüya gördüm diye uyanınca kendime hayıflandım. Rüya bile olsa o kadar ileri gidemezdi. Ibrahimoviç’in anılarında Messi’nin Guardiola’ya giderek forvet hattının merkezinde oynamayı istediğini okuyoruz. Guardiola, 80 milyon Euro’luk Ibra’yı kesiyor ve Messi’nin isteğini kabul ediyordu. O gün bugündür inanılmaz şeylere tanık oluyoruz. Messi’nin büyün maçlarını izledim. Kendisini canlı da izledim. O topu alınca dünya pause alıyor. İstediği her şeyi yapabilecek gibi duruyor, yapıyor da zaten. Geçenlerde Messi’nin gol olmamış asistlerini izledim. Onlar bile inanılmaz şeyler. Ronaldo’dan iki yaş küçük olmasına, ondan 150 daha az maç oynamasına rağmen toplamda onun 30 gol gerisinde. Böyle bir şey bir daha izleyebileceğimizi zannetmiyorum. Tarihin en iyi sporcularından biri. Bence Michael Jordan’la, Bolt’la, Phelps’le, formülacı Şumaher’le (şimdi Almanca yazılışına bakayamayacağım), Federer’le kıyaslanabilir ancak. Bu arada aynı pozisyona Henry’yi alamadığım için çok üzgünüm çünkü tarihteki en iyi üçüncü forvettir bana göre ama o bölgede tanrıvardı, ne yapalım… Tanrıyı da yedek bırakamayız ya…

RONALDO

Hiç tartışmasız tarihin en iyi ikincisidir. Ronaldo’yu oyun içinde izlemekten zevk almam. Skor üzerine direkt olarak etkilidir. Top ona gelir o da vurur gol olur. Topu sürerek kimseyi çalımlayamaz. Topa vurup allah ne verdiyse koşup ona yetişme işinde örneğin Bale bile ondan daha iyidir. Ama işte çok çok gol atar. Büyük bir tehlikedir. Onun gol atmasını engelleyemezsiniz. Messi’nin merkezde yer aldığı forvet hattının solunda oynayacak ve sağ ayaklı olan en iyi adam budur ama bence Neymar ve Ronaldinho’ya yazık olmuştur.

RIVALDO

Keşke Neymar veya Ronaldinho sol ayaklı olsaydı. Hiç tereddütsüz buraya onlardan birini alırdım ama bu sağ kanatta sol ayaklı bir hücumcu gerekiyordu. Eskiden yazdığım “İzlediğim Top 23 Forvet” yazıma baktım ve en üst sıralarda sol ayaklı ve kanattan hücum edebilecek adam olarak Rivaldo’yu gördüm. Bu arada kimse de Rivaldo’nun muhteşem bir oyuncu olduğunu inkar etmeyecektir. Rivaldo’nun şanssızlığı tarihin en zayıf Barcelona’sına denk gelmiş olmasıdır. Bu arada listeme Rivaldo’dan sonra bu özelliklere sahip olan en iyi adam olarak Stoiçkov’u gördüm.

İşte böyle. Herkesi top 11’ini yazmaya davet ediyorum ama belli bir formasyon çerçevesinde.

İyi günler.

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Türk Futbolu İstatistikleri

59c81bc545d2a027e83b65d5

Gaz, kaos, çirkeflik…

İşte Türk futbolunun özeti…

Gorki Hayırsever’e sene başında her ligin futbol istatistiklerini yazacağıma dair söz vermiştim. İngiltere, İtalya, İspanya ve Almanya’yı (Bayern Münih istatistiklerini) yazmıştım. Nihayet Türk futbolu istatistiklerini de yazıyorum. Bu arada o zaman aklımda değildi ama şimdi DK ve ŞL istatistiklerini de yazmayı planladım.

Çocukluğumdan 2011 yılına kadar Galatasaray hayatımdaki önemli şeylerden biriydi. Çocukken bir, iki ay Beşiktaş’a döneklik yapmıştım. Keşke orada kalsaydım. Beşiktaş son yıllarda başkanın arsız üslubu sayesinde antipatik olmaya başladı ama bence TR’de illa bir takım tutmak zorundaysa bir insan, Beşiktaş’ı tutmalı. Gorki Hayırsever kızacak ama Trabzonlu olmayanların Trabzonspor’u tutması bana “Bu Kalp Seni Unutur Mu?” ya remix yapmak gibi gelmiştir hep.

GS’nin 14 yıl aradan sonra (şikeyle, bu arada şikeye herkes yapmıştır bence) şampiyon olduğu sezondan itibaren Türk futbolunu takip ederim. 1986-87 sezonuymuş. Tüdanya diye birinin “Seni Sevmeyen Ölsün” adlı şarkısı o GS’ye uyarlanmıştı ve ben de etkilenmiştim. Sonra işte geçenlerde bahsetmiştim, TRT’de yayınlanan Stüdyo Pazar adlı program sayesinde maçları beş dakikalığına falan canlı izleyebiliyorduk. Ve totemim vardı, ne zaman GS maçına bağlansa Prekazi frikikten gol atıyordu.

1989 yılındaki GS’nin Avrupa başarıları beni çok etkilemişti. Sonra 1992-93 sezonunun ful Show TV’den izledim. Hatta Ankara 19 Mayıs Stadyumu’nda bazı maçlara son 10 dakikalarda girdim. 8-0’lık Ankaragücü maçında stadyumdaydım. Parmaklıklara tırmanıp, o ince aralıktan futbolculara bakıyordum. 1993-94 sezonu da Show TV’deydi.

O yıllar Cruyff Barcelona’sını da izlerdim.

CINE 5 GELİYOR

Cine 5 geldi ve benim futbolseverliğim sekteye uğradı. O karıncalı ekrandan derbi izledim, evet… Yine GS’nin maçlarının özetlerini izlerdim artık. 2000 yılına kadar olan altı yıl futbolseverliğim sekteye uğramıştır. 2000 final maçından sonra tekrar başladı ve halen devam ediyor. 2011 yılında yaşananları belki doğru değerlendiremedim ama bende Türk futbolundan müthiş bir soğumaya sebep oldu. İnsanların sırf küfür etme ihtiyaçlarını karşılamak için maç izlediklerini fark ettim. Koskoca adamlar ağızlara alınmayacak küfürler izliyorlardı maç izlerken. İnsanın en gelişmemiş hallerini Türk futbolu izlerken görebiliyordunuz. Sahada yaşananların da aynı şey olduğunu fark ettim.

Ve lanet olsun! O seneden beridir takip etmiyorum Türk futbolunu. Bu sürede GS birçok kez şampiyon oldu. ŞL’de çeyrek final oynadı. GS, son 16 turunda Schalke’yle oynuyorken ben diğer kanalda Barcelona’nın maçını seyrdiyordum. Önceden böyle bir şey olsaydı günlerce önceden kampa girerdim.

Bu uzun girişten sonra istatistiklere girebiliriz.

*En çok şampiyon olmuş takım GS dir. 21. Ve FB’de iki tık önde. Bu farkın önemli olduğunu ve bunu üç olursa bir daha kolay kolay kapanmayacağını düşünüyorum. GS ve FB arasında soluk kesen bir şampiyonluk yarışı var. 1987 yılında GS 6 kez FB ise 11 kez şampiyon olmuştu. Bu otuz senede GS 15 kez FB ise 8 kez şampiyon oldu. İlk defa GS 1999 yılında 13’e 13 yapıyor. Sonra işte hep başa baş gidiyor yarış. İlk kez 15 yapıp üçüncü yıldızı takan GS oluyor. İlk kez 20 yapıp dördüncüyü takan da…

*Avrupa’daki başarılarını da hesaba katarsak TR’nin en büyük takımı GS’dir diyebiliriz rahatlıkla. Eskiden bu takım hiç tartışmasız FB idi. Şu anda ise GS dir. Taraftar sayılarıyla ilgili gerçekçi sayı verebilecek olan yoktur diye düşünüyorum. İlkokul sınıflarında artık BJK’li çocuk sayısının arttığın gözlemliyorum ama yine de TR tarihinin en büyük kulübü GS’dir. FB, 2000’li yıllarda müthiş bir psikolojik üstünlük kurmuştu. Somut olarak da çok güçlüydü. İşi bitirebilirdi ama yapamadı. Aslına GS’nin şampiyon olduğunu 2005-06 yılının FB’si bence Türk futbolunda diğer takımlara en büyük üstünlük sağlayan takımdı.

*BJK’nin 15 şampiyonluk hikayesini de araştırdım, tam bir şark kurnazlığı. Profesyonel lig 1959’da kuruluyor ama BJK’nin 1957 ve 1958’deki şampiyonluklarını da “profesyonel lige benzediği” için sayıyorlar. Sırf bir takım daha ikinci yıldızı taksın ve motive olsun diye. BJK’yi tutsam da yine böyle düşünürdüm.

*En son 1984 yılında şampiyon olan TS o tarihte BJK ile aynı sayıda, GS’den bir sayı aşağıda bir, şampiyonluk sayısına sahipti. Bir daha şampiyon olamadı. Dört büyükler tabiri artık pek kullanılmaz oldu. Bir araştırma yapmıştım: TS ile BJK nin diğerleri olmadan şampiyonluk mücadelesi verdikleri sezon sayısı sadece ikiydi. Aslında üç büyükler tabiri de üzerinde durulmayı hak ediyor.

*Bu dört takım dışında bir tek Bursaspor şampiyon olabildi. Aslında bu da mucizeydi. Yayın gelirleri dağılımı açısından çok adaletsiz bir bölüşüm politikası var TR’de. Dört büyüklerden biri şampiyon olursa 120 milyon TL alırken bir Anadolu takımı şampiyon olursa 55 milyon TL alacak. Reklam potansiyeli ve piyasa değerini de hesaba katın. Dolayısıyla (Dört) büyüklerden, o sene hangisi gaza gelirse o şampiyon oluyor. Bütün bunların yanında bir de Başakşehir gibi bir proje takım ortaya çıktı. Dün Tayyip Erdoğan bizzat ağzıyla “Benim takımım” dedi.

*1970 yılında Altay, 1993 yılında Kocaelispor, 2008 ve 2009’da da Sivasspor ilk yarıyı lider bitiren Anadolu takımları olmuşlar.

*Puan istatistikleri biraz karışık çünkü 1987-88 sezonundan önce iki puanlı sistem var. Galibiyetin önemini azaltan bir sistem bu. Ligde mücadele eden takım sayılarından da keşmekeş var. O yıllardan başlayarak önce 20 sonra 19 takımla oynanmış. İki üç sene de 16 (!) takımla oynanmış ve nihayet 1994-95 sezonunda şimdiki 18 takımlı formata geçilmiş.

*En az puanla şampiyon olan takım Zico FB’si: 70… En çok puanla şampiyon olan takım Lucescu BJK’si: 85… Fatih Terim’in şampiyonluk puan ortalaması 76.

*FB’nin meşhur 103 gollü 1989 şampiyonluğu 20 takımlı ligde gelmişti. 18 takımlı ligden sonra şampiyonların gol sayılarına baktığımızda Fatih Terim’in ilk senesi olan 1996-97 sezonunda GS’nin 90 gol attığını görüyoruz. Bu arada az önce bahsettiğim “en üstün kadro” 2005-06 FB’si şampiyon olamamasına rağmen 90 gol atmıştır. Lucescu’nun puan rekorlu sezonunda (2002-03) takımının sadece 63 gol attığını görüyoruz. Ama en az gol atarak şampiyon olan takımlar Denizli’nin 2009 Beşiktaş’ı ve Hamzaoğlu’nun 2015 Galatasaray’ıdır: 60 gol. Bu arada 2006-07’de ikinci olan Beşiktaş 43 gol atmıştır.

*En çok puan toplayan takım FB’dir. 1134, ikinci GS 1118. En çok gol atan takım 3511 ile FB, ikinci GS 3465 gol atmıştır. 620 ve 2096 ise en çok mağlubiyet ve en çok yenen gol sayılarıdır. Sahibi Ankaragücü.

*Sakaryaspor ve Samsunspor dört kez ligden düştüler.

*FB seksenli yılların başında bir sezon, averajla ligde kalmıştır.

*Dört büyükler içerisinde bir tek GS, 2010-11’de ligi eksi averajla bitirmiştir.

*1980-81 sezonunda ikinci ligde oynayan Ankaragücü kupayı kazanmıştır. Kenan Evren spor bakanına baskı yapıp kupayı kazanan takımın birinci lige yükseltilmesi yasasını yürürlüğe koydurtmuştur. Sanırım bir daha da böyle bir şey olmamıştır ve bu yasa hala yürürlüte midir ondan da emin değilim.

*İnönü Stadyumu 1947’de, Ali Sami Yen stadyumu 1964’te açıldı. FB stadının olduğu yerde her zaman bir futbol alanı vardı ama FB 1929 yılında maçlarını burada oynamaya başladı. 1982 yılında da o eski siluetine kavuştu.

*1960’lı yıllarda Beşiktaş’ın 13 maçlık bir galibiyet serisi vardır. Avrupa’dakiler gibi 16, 18 maçlık seriler bence imkansızdır TR için.

*1991-92 sezonunda BJK yenilgisiz şampiyon olmuştur. Zaten bu sene Barcelona ve City bu işe heveslenince Arsenal, Milan, Juventus ve Beşiktaş’ın son otuz senede bunu başaran takımlar olduğunu hatırladık. GS’nin de 80’li yıllarda yenilgisiz ikinciliği vardır.

*Bursaspor 2003-04 sezonunda 40 puanla küme düşmüştür.

*Türkiye Kupası’nı en çok kazanan takım Galatasaray’dır: 17, kinci Beşiktaş’ın 9 şampiyonluğu var.

*Gelelim TD istatistiklerine: Fatih Terim yedi şampiyonluğa sahiptir. Ondan sonra beş ile Ahmet Suat Özyazıcı gelir.

*Mustafa Denizli üç farklı takımla şampiyon olan tek isimdir.

*En çok maça çıkan TD Şenol Güneş’tir.

*En çok takım çalıştırmış kişi elbette o kişidir: 33 takım.

*Futbolculara bakalım: Bence Türk futbolu demek Hakan Şükür demektir. Gelmiş geçmiş en iyi ve en büyük futbolcudur ama Fethullahçı olduğu için Türk futbolundan kazınmıştır. GS müzesini gezdim ve kendisiyle ilgili hiçbir şey yok. Bir tek UEFA kupasını kazanan takımın 11’inde adı geçiyor.

*En çok şampiyon olan futbolcular Hakan Şükür, Bülent Korkmaz ve Suat Kaya’dır. Suat Kaya 1986-87 sezonunda GS kadrosunda yer alıyordu ve üç maça çıktı. Aslında bu rekor Hakan Şükür’e ait olabilirdi. Lucescu’nun şampiyon olduğu kadroda yer almıyordu. O sıralarda Inter’de sefalet içerisindeydi. Sonra gelip GS’de beş sezon daha oynadı ve Gerets ve Feldkamp takımlarında iki şampiyonluk daha yaşadı.

*En çok forma giyen futbolcular sırasıyla Oğuz Çetin (503), Rıza Çalımbay (498) ve Hakan Şükür’dür (488). İlk 10’da yer alıp dört büyüklerde oynamayan futbolcular Mehmet Nas ve Ömer Çatkıç’tır.

*Dört büyüklerde oynamış iki futbolcu vardır. Sergen ve Burak Yılmaz. Sergen’in soyadını yazmaya gerek var mı?

*En çok gol atan kişi Hakan Şükür’dür: 249… Tanju Çolak Hakan Şükür kıyaslaması yapmıştım. Hatta Tanju Çolak Messi kıyaslaması da yapmıştım. Tanju’nun 240 golü vardır bu arada. Lig golü ortalaması Messi’nin 0,91, Tanju’nun 0,92’dir. Bu oran örneğin Ronaldo için 0,77’dir. Hakan Şükür içinse 0,48’dir. Tanju Çolak, Hakan Şükür kadar uzun süre oynasaydı (ki oynadığı dönemlerde formsuz hiçbir dönemi yoktur) dünya rekorlarını darmadağın edebilirdi.

*200 gol atmış beş isim vardır: Hakan Şükür, Tanju Çolak, Hami Mandırları, Metin Oktay ve Aykut Kocaman.

*En çok gol atmış yabancı oyuncu 136 ile Alex’tir. 100 gol barajını geçen yabancılar; Alex, Boliç, Kone ve Mert Nobre’dir.

*1987-88 sezonunda Tanju Çolak 39 golle Metin Oktay’ı geçmiştir. Ancak yorum bölümünde paylaşacağım videoya bakınız. Rambo Yusuf, boş kaleye gol atmak yerine Tanju’nun gelip golü atmasını bekliyor 39. Golde.

*En çok gol atan yabancı futbolcu bu sene 29 ile Gomis olmuştur.

*Bir maçta en çok gol atan futbolcu altı golle Tanju Çolak’tır.

*TR’nin en iyi kalecisi bence Rüştü değil şerefsiz Volkan Demirel’dir. Maç oynama sayıları Rüştü’den yanadır 399’a 359. Bu arada FETÖ’den tutuklu Ömer Çatkıç 485. Bir, iki sezonu ikinci lig olabilir, şimdi ona bakamayacağım.

*En çok kırmızı kart gören futbolcu 12 ile Emre Aşık.

*ŞL’de en çok maç oynayan futbolcu Bülent Korkmaz’dır. 74. İkinci 67 ile Arif Erdem. Yalnız Avrupa kupalarında en çok maç oynayan futbolcu Bülent Korkmaz’ın (101) sadece iki maç gerisinde bir Emre Belözoğlu vardır ve bu sene birinciliği alabilir.

Bu kadar.

Bu yazıyı yazmak çok zahmetli oldu. En çok uğraştıranı bu oldu.

Türk futbolunun ABV.

İyi günler.

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Aziz Yıldırım’la İlgili Düşüncelerim

TR’de siyasi partilerde, derneklerde, işte kulüplerde, şirketlerde, holdinglerde, sendikalarda vs. tabandaki bireyler; baştaki (tek) adamın özelliklerini yansıtırlar. Aziz Yıldırım’ın tarz, üslup, yaklaşım açısından berbat bir insan olduğunu düşünüyorum. Bu şımarık ve kibirli hal her tarafı sardı. Bu sayede, kendi taraftarı dışında herkesin nefret ettiği FB kulübü ortaya çıktı. FB’li olmayıp da Yıldırım’ı seven tek bir insan görmedim. FB’yi seven de hatta FB’den nefret etmeyen bir insan da görmedim. Kendinize gelin, herkes geri zekalı olamaz. Çok uzun bir süredir başkan olduğu için, 1998 gibi endüstriyel futbolun ilk yıllarında başkan olduğu için şimdi bekleyip görelim. FB, kimsenin sahip olmadığı herkesin nefret objesi olma durumundan çıkacak mı bakalım? Başarı? Şu anda TR’de yeni inşa edilen statlardan çok iyi olmayan stadı sayesinde 2000’li yıllarda müthiş bir psikolojik üstünlük elde etmişti. Bence 2003-2011 arası yürüye yürüye şampiyon olması gerekiyordu. Bu yüzden başarılı bulmuyorum. Başarı maşarı umrumda değil. Sizinle aynı ülkede yaşıyoruz ve sizlerin Türk futbolu sevdanız burayı daha kötü bir ülke haline getiren önemli sebeplerden biri. Türk futbolundaki en önemli yerlerden birinde bulunan terbiyesiz ve kibirli bir insanın gitmesi iyi olmuştur.

Not: GS küme düşse umurumda olmaz.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Kıl Adam İletisi 59 – Şanslarım

Geçenlerde kendimi şanssız bulduğumu ima eden bir geyik muhabbeti yazısı yazmıştım. Can Saday geyik muhabbeti olmasına rağmen itiraz etmişti. Elbette o yazı her zamanki gibi abartı, yalan ve provokasyon içeriyordu. Aslında kendimi şanslı bulurum. Maddelere geçelim:

*Platformlu ketılım var.

*Mide ağrısı nedir bilmem. Yenen bir şeyin mideye dokunması nedir bilmem. Her şeyi, iyi yapılmışlarsa, büyük bir zevkle yerim. Olmadı en olmadık şeyleri de yerim ama hiç midem ağrımaz.

*Diş çektirmek, endoskopi olmak, serum yemek, iğne vurulmak falan hiçbiri beni etkilemez.

*Hayatımda beş dakika canımın sıkıldığını, can sıkıntısından yapacak bir şey bulamadığımı hatırlamıyorum. O kadar çok hobim var ki iradeyle yeni hobileri hayatıma dahil etmiyorum.

*Avrupa’yı ve Uzak Doğu’yu neredeyse tükettim.

*Devlette öğretmenim. Sosyalizm koşullarında çalışıyorlar. Bundan daha kek bir iş olamaz. Toplumda, hiç hak etmedikleri ve de altını dolduramadıkları bir krediye sahipler. Riyakarlar (yok kıl yok tüy) beni silsin, engellesin.

*Messi’yi gördüm.

*Alevi bir ailede dünyaya geldim. Bir Alevi çocuğu gelse ve ailesine “Ben ateist oldum.” dese “Ee, napalım?” der ailesi.

*İstanbul’da yaşıyorum. Dünyanın en çok şey vadeden şehirlerinden biri.

*Üşümem ve de terlemem.

*Yorulmam.

*İngilizce biliyorum. Bir insanlık görevidir ve TR’de öğrenmek neredeyse imkansızdır. Bu yazıyı okuyanların çoğunun 10 yıldır falan, hayata geçmemiş İngilizce öğrenme projeleri var.

*Türkiye’yi neredeyse tükettim.

*MÖ çok iyi bir insan.

*Gerçekçi damacana pompasına sahibim.

*İstersem elimden her iş gelir.

*Bazen başım ağrır, her türlü ağrı kesici beş dakikada ağrımı keser.

*Bir şeyi kafaya takarsam 1,5 senede onun uzmanı olurum.

*Her gittiğim yerde dost, arkadaş bulurum.

*Ev boyayabilirim.

*Çocuklarla çok iyi anlaşırım.

*Yetişkinlerle iyi anlaşırım.

*Mitler, efsaneler, genel geçer kabuller her daim hedef tahtamda yer alır. Gerçi bunun şans olarak değerlendirilmesi biraz muammalı, bugüne kadar bu durumdan ekmek yemedim bilakis başım balaya girdi sık sık.

*Kadir Taşdelen’le aynı şehirde yaşamıyorum.

*Barış Can Salman’ın dağıttığı tek güne tanık oldum.

*MÖ çok iyi bir aşçı.

*Türk futbolundan istifa edip futbol severliğe devam ediyorum.

*Benden nefret ettiğini bildiğim iki, üç kişi oldu. Onların da ortamlarda ratingleri çok düşük.

*Ne zaman sınav görevine başvursam çıkar, sonra ben gitmem, yine başvururum yine çıkar.

*Bugüne kadar reddedilen bir tayinim olmadı.

*Formasyonsuz atandım, atandıktan sonra MEB’e bağlı formasyon kursuna gittim, bir de üstüne para aldım.

*2020’de ŞL finaline gideceğim.

*İstersem bir ayda 10 kilo veririm.

*Loş ışıklarda kel gözükmüyorum.

*”Kız Bahçende Gül Var Mı?” türküsünü bilen 625 kişiden biriyim.

*Ahmet Kaya’yı, Neşet Ertaş’ı, Mahsuni Şerif’i canlı izledim.

*İlk defa dokuz yaşımdayken tek başıma toplu taşımayla müze gezmeye gittim. 12 yaşımda yine tek başıma toplu taşımayı kullanarak bir mimari yapıyı görmeye gittim (Atakule.) 14
(veya 12 de olabilir, araştıracağım) yaşımda tek başıma şehirler arası yolculuk yaptım.

*Batakta hiç 12 deyip de batmadım.

*Tavlada dünyanın en iyisiyim.

*HS salatasında dünyanın en iyisiyim.

*Babamın askerden izne geldiğini hatırlıyorum.

*Üç yaşımdan sekanslar hatırlıyorum, yani hafızam iyidir.

*Zaman yönetimim iyidir. Yaşam kalitesini arttırır.

*Hiçbir yere geç kalmam. Bu da şans olarak değerlendirilmeyebilir gerçi.

*Yön duygum iyidir.

*Damak zevkim iyidir ama çok kötü bir aşçıyım.

Devam edebilir.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

En Çok Kırmızı Kart Gören Futbolcu: Bedoya

Bedoya: Lütfen beni yargılamayın!
Kamuoyu: Nasıl yani yargılamayacağız lan?

Bedoya: Bunlar futbolun güzellikleri.
Kamuoyu: Ha siktir oradan lan!

1995-2015 yılları arasında Latin Amerika’nın çeşitli ülkelerinde forma giymiş olan Kolombiyalı Bedoya “reyiz” 47 kez kırmızı kart görmüştür. Sayılar biraz muammalı. Yani muammalı derken 15, 20’ydi de 47’ye tamamlandı değil. Oyuncuyken 45 tane görmüştür. Sonra ilk antrenörlük maçının 21. dakikasında tribünlere gönderilmiştir. Birkaç hafta sonra yine bir maçta tribünlere gönderilmiştir. Lakabı “beast” yani vahşi hayvan… Nasıl bir oyuncu olduğunu bilmiyorum, onu hiç izlemedim. Avrupa’dan uzakta kalması kendisini bir futbolcu olarak tanınır olmaktan alıkoyuyor ama işte bu “notorious” olayı kendisini dünyaca ünlü kılıyor. Şu videodaki harekete bak ya! Yine de Sergio Ramos diyorum…

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yaşam Tarzı Bölücü Örgütünü Kınamıyoruz

15823287_935552859913616_6194617587916113085_n

“Ben bugüne kadar devletin hiçbir evrakına abdestsiz imza atmadım.” II Abdülhamit.

“Vatandaşlarım… Buna rakı derler. Vaktiyle padişahlar gizli içerdi. Ben açık içiyorum.” Atatürk.

“Bira, şort ve zina medeniyettir.” Baran Doğan.

“Turan kıyafetini araştırıp ihya etmeye mahal yoktur.” Atatürk. (Yeni kıyafetler olarak Batıyı işaret ediyor.)

“Velev ki bir siyasi simge olarak taktığını düşünün. Bir siyasi simge olarak takmayı suç kabul edebilir misiniz?” Tayyip Erdoğan.

“Bu demiryolu yapılsın da değil sarayın bahçesinden, isterse göğsümün üzerinden geçsin.” Abdülaziz.

Türkiye toplumunun bir iç huzurunun, bir iç barışının, bir okeyleşmesinin olmadığını düşünüyorum. Bu ülkede 200 yıldır iki elit grup arasında Batılı ve Doğulu yaşam tarzı savaşları yaşanmaktadır. Bütün bunların üstüne, bu 200 yılın son 50 yılında, nüfusça çok kalabalık olan ama bu iki kesim tarafından da sevilmeyen, adamdan sayılmayan, çevrelerinde istenmeyen Kürtlerin siyasallaşarak çelişkileri iyice derinleştirdiklerini görüyoruz. Ayrıca, Kürtlerin kendi ideologlarıyla sahip olduğu yaşam tarzı çelişkileri, işleri iyice içinden çıkılamaz hale getirmektedir.

SİKİ NE DEMEKTİR?

Birçok yazımda, paragrafta, Facebook yorumunda Türkiye’de insanların sınıfsal reflekslerine göre değil SİKİ üzerinden siyasallaştıklarını düşündüğümü yazmıştım. Yani simge, imge, kod, imaj… San Caday buraya maneviyatı veya M ile başlayan başka bir şeyi eklemişti. Yani 200 yıldır Batıcı ve Doğucu yaşam tarzını savunan elitler, bir siyasal kavgaya tutuşmuşlardır ve halk da onların peşlerinden gitmektedir.
Bu elitlerin, tarihsel simgeleri ve dayattıkları yaşam pratikleri vardır. Halk, kimi güçlü görürse veya kim tarafından zorlanırsa o yaşam tarzına ilgi göstermektedir. Batıcı yaşam tarzı daha renkli ve daha çekici olduğu için mutlak bir üstünlüğe sahiptir ama kökleri derin değildir. Doğucu yaşam tarzı ise derin köklere sahip olmanın avantajını sonuna kadar kullanmaktadır. Ayrıca diğerlerine nazaran çok daha fazla devlet aygıtına sahip olmuşlardır, olmaktadırlar.

İddiam odur ki Türkiye’de insanların politikleşmesinin en önemli ittirici gücü yaşam tarzıdır. Bu şeyin sınıfsal refleksler olduğu düşünülüyorsa bu düşünceye katılmadığımı belirtmek istiyorum. Marksizmde “kendisi için sınıf” ve “kendinde sınıf” kavramları vardır. Türkiye’deki işçi sınıfı bence “kendi halinde” bir sınıftır. Burjuvazi ise “kendisi için sınıf” değildir. Politik süreçlere sınıfsal refleksleriyle ve bir bütün olarak dahil olmazlar çünkü buna gerek olmaz. Kim güçlüyse onun yanında yer alırlar ve Batıcı yaşam tarzını (son 10 yıl biraz karmaşık) “yaşarlar”.

Bu yaşam tarzı çelişkileri en rahat üç şeyde gözlemlenir. Giyim kuşam, içki içmek, kültür sanat faaliyetleriyle ilgilenme…
Giyim kuşam konusunda Batıcıların çok önemli bir mesafe aldıklarını görüyoruz. 100 yıl önce kadınlarını burka giyen olmadı en kötü örtünen bir halktan bugün büyükşehirleri Avrupa kentlerine benzeyen bir ülke haline getirilmiştir burası. Ve bu dayakla olmuştur. Başka türlüsü olamaz. Bunu zalimce bulanların derhal örtünmeleri gerekir. Aslında çok dayağa da gerek yoktur. Bu halk, karşısında güçlü bir otorite (ama gerçekten güçlü bir otorite) görsün, her şekle girebilir. Batıcı yaşam tarzı gibi çekici bir şeye ise gençler bayıla bayıla yönelirler. Yaşları 45 ile 70 arasında olan kesim toplumsal doku üzerinde çok etkilidirler ve onlar kendi alışkanlıklarından vazgeçmek istemedikleri/istemeyecekleri için birtakım direnişler sergileyebilirler.

Giyim kuşamda da yine ihale kadına kalmaktadır. Cübbeyi, sarığı falan geçiniz. Bunların TR toplumunda marjinal kaldıkları ve her zaman öyle olacakları artık belli olmuştur. Ama muhafazakar bir dünya görüşüne sahip olan bir erkek, gençse, kıyafetinden belli olmaz artık. Kadın ise her türlü belli oluyor. Türban marjinal bir kıyafet değildir ancak belli kodları yansıtan ve otomatikmen bir yerlerden, bir şeylerden veto yiyen de bir şeydir. Bir resim sergisinde kokteyl varsa orada çok az türbanlı görürsünüz, onlar da orada grotesk kaçarlar. “Enteresan” tiplerdir büyük olasılıkla. Çelişki yumağı olsalar gerektir.

Bir insanı beğenilmek arzusundan kaçırmaya çalışmak beyhude bir çabadır. Kimse bunu başaramaz. Ancak dayakla öyle yapılıyormuş gibi gösterilir. Bunun son yılları da bize denk geldi işte…

Bu savaş tüm şiddetiyle devam ediyor. İkinci gruptakiler devlet aygıtına sahip oldukları için, bahsettiğim derin tarihsel köklerinin sağladığı avantajla, çok başarılı gibi görünebilirler ama bu görüntü yanıltıcıdır. Batıcı yaşam tarzının mutlak üstünlüğü sayesinde orta-uzun vadede bu başarı tuzla buz olacaktır.

İçki içmek meselesi de öyle. Bütün yiyecek ve içeceklerin politik boyutu var demiştik. Alkollü içeceklerin daha bir var. Alkollü içecekler neolitik çağdan beridir oldukça politik şeyler olagelmişlerdir. Bir insan alkol tüketiyorsa veya deklarasyoncu bir şekilde tüketmiyorsa Türkiye’de yaşamı bayağı şenliklidir. Bunu yapıyor veya yapmıyor oluşunuz etrafınızdaki insanları belirliyor. Dolayısıyla politik tercihlerinizi de. Elbette burada amorf bir kitleselleşme vardır. Geçirgenlikler mevcuttur, yok olduğunu iddia etmiyoruz. Ayrıca Ak Parti’ye oy verenlerin önemli bir bölümünün de riyakar olduklarını biliyoruz. Fakat düğünlerde içkinin açıktan mı gizliden mi içileceği halk öbeklerini bölen, onları birbirlerinden uzaklaştıran bir şeydir. Şehirleşmenin artmasıyla (kaçınılmaz) bu konunun da orta-uzun vadede Batıcılar lehine sonuçlanacağı kesindir. Türkiye’deki bok gibi hayatı insanlara yedirmek kolay olmayacaktır.

Kültür sanat faaliyetlerine katılım, ilgi gösterme… Feodal kapalı toplumların sıkıcı ve bunaltıcı gündelik hayat pratiklerinden farklı bir şeylerin peşinde olma… Bu madde diğer ikisine nazaran daha az etkili ama özellikle büyükşehirlerde insanları düşünceden düşünceye sevk eden bir yapısı da yok değil. Kültür sanat faaliyetleri demişken bunların gerçekten nitelikli olanlarının hakkını verenleri kastetmiyoruz. NBC filmleri 15 bin kişiye oynar. Tutunamayanlar’ı okumuş kaç kişi vardır acaba? Yunan mitolojisine kaç kişi ilgi duyar? Çok az. Popüler kültür sanat faaliyetleriyle ilgilenme , bir hobisi olma, her gün yaptığı şeylerden bunalıp değişik bir şeyler arama… Bunları yapan bir kesim de var. İçki ve giyim kuşam gibi toplumu yarısından ikiye bölmüyor ama insanların etkileşime geçeceği kişileri belirleme konusunda etkili oluyor. Doğucu yaşam tarzı savunucusu elitlerin peşlerinden sürüklediği “sağcılar” veya “milliyetçi-muhafazakarlar” diye kodlanan kesimde böyle yapan kimseler var mıdır? AVM’lerde, paralı trekking etkinliklerinde, fotoğrafçılık kurslarında, hatta sanat müziği korolarında görülmeye başlanan tek tük türbanlılar bence “enteresan tip” kategorisindeler hala. Bu, bu işin normali değildir ve olamaz. Tabi bu insanlar müzikle ilgili hadisleri okuyup, araştırmıyorlar. Sadece ve sadece Ak Parti döneminde hiç olmadıkları kadar fayda sağladıkları için ekmek yiyorlar. Bu dönemden önceki muhafazakar kadın modeli nasılsa aslında gönüller de o vardır ve bu yalpalamalar aslında işlerin kontrolden çıktığının bir göstergesidir. Bu çelişkilerle mücadele etmek gibi bir niyetim benim hiç yoktur. Onlar mücadele etsinler. Ve de paşa paşa geri adımlar atsınlar… Mızrak çuvala sığmasın, güneş balçıkla sıvanmasın ama su aksın yatağını da bulmasın. Esnafça paketlemeler olmasın…

Sonuç olarak tekrar vurgulayalım, TR toplumu bir iç huzur, iç barışı, toplum sözleşmesi olmayan bir toplumdur. Aslında büyük çelişkiler barındırır bünyesinde ama halkı direngen ve mücadeleci olmadığı için bu çelişkiler büyük sorunlara yol açmadan ülke bir şekilde idare edilmektedir. Yaşam tarzının geri ve yavan olanı her türlü yıpratılmalıdır çünkü ekonomik çelişkilerden pek ekmek çıkacak gibi durmamaktadır…

siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Futbolun Hızır Paşası Sergio Ramos

Champions League Final - Real Madrid v Liverpool

Şerefsiz çocuğu…

Hayattaki en büyük isteğim bir değnekle Sergio Ramos’u dövmektir. “Top 14 Şerefsiz Futbolcu” yazımda kendisini Pepe’den sonra iki numaraya almıştım.

Şimdi bu fotoğrafa bakalım. ŞL finalinde Ramos’un, Salah’ı sakatladığı pozisyon bu. İnsanların çoğu burada Ramos’un sakatlamaya yönelik bir hareket yaptığı şeklinde fikre sahip. Ramos bu karakterde birisidir ama saniyelerle ölçülen pozisyonlarda kasıt/plan/proje aramak biraz sakıncalı bana kalırsa ama tekrar ediyoruz, Ramos rakip oyuncuları sakatlamayı düşünecek, isteyecek birisidir.

24 KIRMIZI KART

Ramos 24 kırmızı kartla bu alanda rekorun sahibidir. Aslında bu alandaki en yüksek sayı Kolombiyalı Gerardo Bedoya’ya aittir. 46 mevzusu vardır Bedoya’nın. Sonra teknik direktör olmuş ve ilk maçında yine tribüne gönderilmiştir. “Korkusuz Korkak”taki Sansar Selim, kiralık katil Gaddar Kerim için ne diyordu: Babasına bile iş koydular, işi geri çevirmedi…

Ramos’un önünde 27 kartla bir de Cyrill Roll diye bir herif var. Bence yine de rekor Ramos’a aittir. Real Madrid’de oynayarak bu sayıya ulaştı. Büyük takımların korunması olayına itiraz edecek birisi olacağını sanmıyorum. Real Madrid dünyanın en büyük kulübü, orta karar bir takımda oynasaydı herhalde 80 kez atılırdı ünlü şerefsiz.

Babanın kemiğine sıçayım Ramos…

Not: Yakında tüm zamanlar 11’imi yazacağım ve kendisini oraya yerleştireceğim.

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Metrobüsle İlgili Düşüncelerim

Metrobüsün ABV… Ama riyakar da olmamak lazım, İETT otobüslerinin ise aLLAH bin türlü belasını versin! Metrobüs; bir 11ÜS, bir 19E, bir 522 ST ve türevleri değildir kesinlikle. Klimalıdır, trafikte beklemez, 10 saniyede bir gelir. Şoförünün pedallara basma performansı sizin böbrek taşlarınızı düşürmez. Metrobüste hamile kalmazsınız (İETT’de erkekler bile hamile kalabilir) vs. Yani Metrobüsün birçok avantajı vardır. Metrobüse yakın bir yerde oturmayı arzu ederdim. Hayat daha kolay olurdu. Riyakarlık etmiyorum görüldüğü üzere. Hele hele metroya yakın bir yerlerde oturanlar hiç ağızlarını açmasınlar. Metro, dünyanın her yerinde medeniyettir (Kabataş-Bağcılar T1 hariç.) TR’de, sahip olunan çeşitli avantajları ters yansıtıp zırlamak bir genel geçer kuraldır. Yine de Metrobüs insan onuruna yakışır bir toplu ulaşım modeli değildir. Güvenli değildir en başta. Daracık bir şeritte, yüksek hızla ilerler. Şoförün en ufak bir dalgınlığı faciaya sebep olabilir. Bir de işte her toplu ulaşım aracı gibi tıkış tıkıştır. Hiçbir yerde bu tarz bir ulaşım şekli görmedim. 70 sene önce bir E5 yapmışlar, hala ekmeğini yiyorlar.

Not 1: Metrobüs özel isim mi cins isim mi? Gorki Hayırsever

Not 2: Tekrar ediyorum, Metrobüse yakın bir yerde oturmayı arzu ederdim. Bilemezsiniz…

Not 3: Sarı dolmuş son durağına yakın yerde oturmak da avantajlı bir şeydir.

Not 4: Sosyalist devrim olsa, Metrobüs iptal edilemez. 50 sene sonra falan anca… Ama emin olun birileri yok kıl yok tüy demeye devam eder.

Not 5: Şark kurnazlığı nedir diye sorsanız cevap olarak Metrobüsü verirdim.

Not 6: Tekrar ediyorum, Metrobüse yakın bir yerde oturmayı arzu ederdim.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Top 34 Lezzet Durağı

5a71bf337152db2e74c47556

Hedef Gösterme: Siz bakmayın Sırma Doğan’ın benimle dalga geçmesine. Evet, ünlü SM fenomeni, ben bir ergenken, bazı mekanlara atfen “Benim dönercim”, “Benim pidecim” şeklinde tabirler kullanmamla dalga geçerdi.

Hep, bir yerleri bir şeyleri tutmuşumdur. Sonra Pantokrator (Vedat Milor) hayatımıza girdi ve bu listedeki mekanların çoğunu onun sayesinde tanıdım. Bir, iki tane de ölümlülerin bana tanıttığı mekan var. Ayrıca Gaziantep’e gitmeme aylar kaldı.

İlk 23’ü İstanbul içindeki mekanlardır ve en sevdiğimden başlayarak sıralanmıştır. 24’ten başlayarak diğer şehirlerdeki favori mekanlarım sıralanmıştır. Orada aklıma geldikçe mekanları Excel dosyasına iliştirdim. Not: Sistemli çalışmak şerefsizlik değildir.

1- ADANA OCAKBAŞI – KURTULUŞ

Gerek ben gerekse de Pantokrator burayla ilgili çok yazı yazdık. Güven Uygun’la buraya gitmiştik ve ağzımızı yıkamadan çıkmıştık. Aromalar kaybolmasın diye.

2- KARADENİZ DÖNERCİSİ – BEŞİKTAŞ

Her zaman önünde sıra olur. 80’li yıllarda Ankara’daki bütün dönerciler çok iyiydi. O tadı alıyorum orada.

3- VIRGINIA ANGUS – OSMANBEY

Bir hamburgerci. Gerçekten çok farklı. Nasıl pişmesini arzu ettiğinizi soruyorlar. Bir Mehmet Turgut tavsiyesi.

4- FİLİBE KÖFTECİSİ – SİRKECİ

Sirkeci’deki Hocabaşlar Sokak’taki dört olağanüstü yerden biri. Tek kelimeyle mükemmel.

5- NAMLI RUMELİ KÖFTECİSİ – SİRKECİ

Bazen bu mekan, Filibe’den daha iyi gibi geliyor bana. Yan yana Türkiye’nin en iyi iki köftecisi duruyor. Pantokrator’un bir numarası.

6- TATAR SALİM – KADIKÖY

Kadıköy’deki şubesi yeni açıldı aslında. Merkezi Ataşehir’de fakat kalite aynı. Pantokrator’un bir numaralı dönercisi.

7- YUSUF USTA – BOSTANCI

Bu mekanın namını İstanbul’a taşınmadan önce okumuştum. Geldiğimde gittim ve sonuç muazzam. “Koyun eti kokuyor.” “Kuyruk yağı iğrenç” diyenler lütfen beni silsin, engellesin. Hiç birbirimizi yıpratmayalım abiciim.

8) MİS PİZZA – CİHANGİR

İtalyan ustaların yaptığı pizzalar TR’nin en iyisi ona göre. Bazı ürünlerde domuz eti de var. Mekan da çok hoş ayrıca.

9- HOCABAŞ PİDECİSİ – SİRKECİ

Pidede Ankaracıyımdır. Halil Selim‘le anlaşamadığımız 187 şeyden biri de Karadeniz pidesi ile ilgilidir. Kapalı, kıymalı Karadeniz pidesini sevmem. Kavurmalı pideyi hiç sevmem. Kavurma soğuk yenmelidir. Burada kuşbaşılı veya kaşarlı yerim.

10- ŞEHZADE CAĞ KEBAP – SİRKECİ

O sokakta yer alan bu mekan akıllara meşhur Erzurumlu fıkrasını getiriyor. Garson gelip de “Bir şiş daha verelim mi abi?” diye sorduğunda büyük çelişki (maddi anlamda) yaşıyorum.

11- BURSA İSKENDER – KADIKÖY

Hemen PTT’nin arkasındaki bu mekan epeyce iddialı.

12- HACIBEKİR KÜNÇ – SANCAKTEPE

Bizim mahalledeki bu yer bence İstanbul’un en iyi tatlılarına sahip. Eğer bu yerin Karaköy’deki Güllüoğlu olduğu düşünülüyorsa bence burası orayı fena halde döver. Sabahları sıcak servis ettikleri börek adeta bir Messi solo golü.

13- MÜNHASIR KEBAP – BEYOĞLU

Pantokrator’un tavsiyesiyle buraya gittim. Bazen çok iyi bazen vasat oluyor ürünler. En sonra yediğim Antep lahmacunu hala unutamadım yalnız.

14- BÜYÜK ADANA KEBAPÇISI – YENİ SAHRA

Burası bir dostumun mekanı. Geçen hafta ŞL finali izledik burada. Yediğim Adana satır kıymasıydı (başkasını iyi olmuyor) ve de lahmacun da çok iyiydi.

15- GAZİANTEPLİ MEHMET USTA – CERRAHPAŞA

Antep lahmacun yedim burada. Çok iyiydi. Lahmacuna asla soğan veya domatesle tüketmeyiniz ki soğana tapan bir insanımdır.

16- KÖFTECİ MUSTAFA – BEYAZIT

Kapalıçarşı’nın Mercan kapısından çıkınca buraya ulaşırsınız. Bu mekanlar içerisinde en ucuz olanıdır. Evet, bu mekanlar pahalıdırlar ama yapacak bir şey yok. Pantokrator’un eski bir yazısında Top 3 köftecisinden biri. Bugün yazsa bence Top 3 içine koymaz ama yine de her sene çeyrek final, yarı final falan oynar.

17- MERKEZEFENDİ KÖFTECİ AHMET USTA – ZEYTİNBURNU

Gidin.

18- BÜRYAN KEBAPÇISI – FATİH

İsmini unuttuğum bu mekan, Fatih’teki Kadınlar Pazarı’nda yer alır. Kemerden girince sağdaki ilk bina. Az insana hitap eden bir yiyecektir. Dikkatli olun.

19- ODABAŞLAR KÖFTE – SOĞUKSU

Ünlü (çeyrek) halk aydını Kadir Taşdelen’in bana önerdiği bir mekandır. En bol kepçe veren yerdir buradaki mekanlar içerisinde. Mekanın değerini porsiyona göre ölçmüyoruz. Gerçi bazıları da eşşeğin kantarına suyu kaçırıyorlar.

20- HAND MADE – KADIKÖY

Burasının isminin Hand Made mi yoksa Home Made mi olduğunu bir türlü öğrenemiyorum. Tıpkı espiri’nin yazılığını sekiz senede öğrenmem gibi, bir gün bunu da öğreneceğimi biliyorum. Halil Selim’e göre Virgina Angus’tan daha iyi. Katılmıyorum.

21- MİS ET – ATAŞEHİR

Burası bir mekan değil bir kasap. Halil Selim’in hayatıma kattığı en değerli üç şeyden biri. Diğerleri kırmızı soğan ve dereotudur. Burada kasap köfte satıyorlar. Evde demir döküm tavada yapıyorum. Mü-kem-mel.

22- GÜLLÜOĞLU – KARAKÖY

Neyse, hadi, kavga çıkmasın.

23- KIZILKAYALAR – TAKSİM

Buranın ıslak hamburgerine hastayım. Islak hamburger biraz handikaplı bir isim. İlk duyanlarda nahoş çağrışımlar yapıyor. Sanki çorba kasesinde kaşıkla tüketilen bir hamburger olduğu düşünülüyor. Hastasıyız. Bu arada bu mekan Gezi zamanı şerefsizlik yapmıştı, haberiniz olsun.

24- BURSA MAVİ DÜKKAN – BURSA 

Gelelim İstanbul dışındaki yerlere. İskenderin doğduğu dükkan. 11.00’de giderseniz fazla sıra beklemezsiniz. 12.00’de giderseniz iki saat falan sıra bekleyebilirsiniz. Ben beklemem. 11.00’de giderim. Planlı, programlı hareket etmek şerefsizlik değildir.

25- GEL GÖR CAĞ KEBAP – ERZURUM

Dünya dolu malım olsa sarf etsem cilvesine. Neşet Ertaş.

26- KARS KAZ EVİ – KARS

Mevsiminde gitmedim, Somali asgari ücreti bayıldım ama yine de çok hoşuma gitti, napim.

27- ABDİ ÖZCAN – TEKİRDAĞ

Sülalesinden “Siz seri üretime geçtiniz.” diyerek ayrılıp kendi dükkanını açan ve şubeleşmeyen bir yer. Sıcak yiyesiniz diye porsiyonu ikiye bölerek veriyor. Sofralar hazırlanırken yemeklerin sıcak olması gerektiği şeklinde olan fikrimi belirtince yine şerefsiz olduğum düşünüldü bazı kesimler tarafından 

28- ÖZLER DÖNER – ETLİK, ANKARA

Lise yıllarımdan beridir bildiğim bir mekandı ama ilk defa iki, üç sene önce gittim. Ankara’nın en iyisi benim için. İkincisi Kumrular’daki Anadolu Lokantası’dır. Bak onu unutmuşum, neyse bu maddede anayım adını.

29- PROFESÖR -ANKARA

Hala İstanbul’da kokoreççi araştırması yapmadım. Ankara’daki yerimiz hazır.

30- ASPAVA- ANKARA

Aspavanın ne demek olduğuyla ilgili bir geyik çevirmiştik. Ankara’da bir sürü yerde bundan var. Benim iyi olduğunu bildiğim bu yerin adını bilmiyorum. X Aspava. Akay Yokuşu’ndan çıkan Esat dolmuşlarının gittiği yolda, sağ tarafta kalıyor.

31- KÖFTECİ MUSTAFA – ADAPAZARI

Islama köftede bir numara. Bu arada her zaman iddia ederim Mustafa ismi köftecilik için çok uygun. Bir Köfteci Barış Can olmaz. Peki 30 sene sonra ne olacak? Köfteci Pegasus Can?

32- KÖFTECİ YUSUF – İZNİK

Bundan birçok yerde var ama İznik’in mükemmel ambiyansında çok iyi gidiyor.

33- CİĞERCİ AYDIN – EDİRNE

Ne zaman Edirne’ye gitsem buna uğrarım. Önünde sıra olur. Yan ürünleri de çok başarılı.

34- HERHANGİ BİR KAĞIT KEBAPÇISI – HATAY

Gidin.

Yazıyı çok hızlı yazdım, sıralamalarda falan kaymalar olmuş olabilir.

İşte böyle.

Bu arada Feyste 20, 25 liralık yiyeceğin paylaşılmasını yanlış bulmuyorum. Bunun arkasında emek var, araştırma var ve insanlara hoş anlar yaşatma arzusu var. O kadar da kötü durumda değiliz.

Kib.

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın