“Notre Dame’ın Kamburu” Roman Eleştirisi

images

Marx’ın, Victor Hugo için kullanmış olduğu bir tabir ve sarf etmiş olduğu bir cümle hatırlıyorum. Tabir “duru gökte çakan şimşek” idi… Cümle ise “Bana yağmuru anlatma, yağ!” cümlesiydi… Yanlış hatırlamışsam düzeltilsin…

Bunları neden yaptı Marx? 1800’lü yıllar dünya için ama özellikle Fransa için oldukça hareketli geçmiştir. Dananın kuyruğu kopmuştur tabiri caizse. Hugo da politik bir kişiydi. Bütün bu gelişmelere kayıtsız kalmamış hareketin içinde direkt olarak yer almıştır. Hayatının ilk döneminde kralcı ve muhafazakar sonrasında ise cumhuriyetçi olduğunu biliyoruz. Marx bu yorumları ilk dönemleri için yapmış olmalı. Gerçi belli olmaz o dönemde saflar oldukça hızlı ve şaşırtıcı bir şekilde (devrim süreci) değiştiği için ikinci döneminde de kullanmış olabilir. Biz yine de birinci dönemi için yapıldığını var sayalım. Devrim karşıtı bir tutum takınan Hugo, benzersiz bir edebiyat yeteneğine sahip olduğu için Marx onu “duru gökte çakan şimşek” olarak değerlendirmiş olabilir. Yine benzersiz edebi yeteneğine ithafen kendisine yağmuru “anlatmamasını” bahusus yağmasını talep etmiş olabilir.

ROMANTİZM

Evet, böyle bir yazardır Hugo. Romantizm akımının kurucusu ve en önemli temsilcisidir. Bir tiyatro eserinin önsözünde romantizmin ilkelerini sıralamıştır. Bu akımlar öncelikle mimaride ortaya çıkarlar ve sonra edebiyat, resimde falan yansıtılırlar. Romantizmin önceli klasisizmdir. Bilmiyorum Türkçede böyle mi kullanılıyor…

Antik Yunan ve Roma medeniyetinin devamcısı olarak kendilerini gören Avrupalılar (ki haklıdırlar) 17. yüzyılda bu dönemin estetik ve sanat anlayışını yeniden gün yüzüne çıkarmışlardır. Buna hangi siyasal gelişmelerin sebep olduklarını bir kenara bırakalım. İşte Victor Hugo’nun kurduğu romantizm bu anlayışa karşı çıkar. Yazdığı o önsözden üç maddenin önemli olduğunu düşünüyorum… Bunların en önemlisi yazarların kendi düşüncelerini açıklamalarının sakıncası olmadığını düşündüğünü belirtmesidir. Gerçekten de “Notre Dame’ın Kamburu”nda yazar birçok konuda kendi düşüncesini özgürce ortaya koyuyor. Aforizmalar yapıyor. İroniler, sarkazm, abartılı övgüler falan yapıyor.

Diğer bir husus, edebi eserlerde sıradan insanların da protagonist olabileceğini belirtmesidir. Klasisizmde krallar, generaller, din otoriteleri falan işlenmişti yoğun olarak. Sıradan insanlar komedide daha çok yer bulabiliyorlardı. Komedi ile trajedi hiçbir zaman eşdeğer olmamıştır ve olmayacaklardır. Komedi yapmak da oldukça zor olmasına rağmen er meydanı dramdır. Dramlarda sıradan insanların ele alınması romantizm sayesinde yaygınlık kazanmıştır. NDK’de başkarakterler sıradan da öte bir yerde alt kültürün insanlarıdır. Çıtayı en yükseğe koymuştur Hugo. Üçüncü maddenin ne olduğunu unuttum ancak klasik “üç birlik” kuralına karşı eleştirel bir tutum takındığını hatırladım… Bu anlamda yenilikçi ve başkaldıran bir akımdır romantizm. Daha sonra kendisine yöneltilen eleştiriler bir yana saygı duyulması gereken bir akımdır romantizm.

Victor Hugo romantizmi kurdu ve ardından “Notre Dame’ın Kamburu”nu yazdı yani edebiyat tarihinin en önemli eserlerinden birini…

MİMARLIK

Bu esere odaklanmadan önce mimarlıkla ilgili bir şeyler yazmamız gerekecek… Çok severim! Sadece bakmakla kalmadım, birtakım kitaplar da okudum mimarlıkla ilgili. Bunu yapmak şart… neye, nasıl bakmamız gerektiğini bilmemiz lazım. Bu, angarya bir iş değildir. Hayatınızda farklı ufuklar da açmış olursunuz. Daha renkli bir hayatınız olur. Bir de mimarlıkla ilgilenen kişi aslında her şeyle ilgilenmiş olur… Romanda bir yerde bahsedildiği üzere, kitaptan önce yapı vardı… Yani bir yapı o dönemin toplumunun en başta siyasal yapısı, kültürü, gelişkinlik derecesi hakkında önemli bilgiler verir. Yaptığı bu şey aslında paha biçilemez bir şeydir. Geçmişten günümüze ayakta kalmış yapılar tapınaklar, kamu binaları veya saraylardır yalnız… Konutlar yüzyıllar boyunca dayanamazlar genelde. Çatalhöyük gibi paha biçilmez bir değerin bu ülkede olduğunu biliyor muydunuz? Yani dünyanın en eski konutları… Birçok kişi oraya gitse “Bu ne ya!” der eminim. Onlara göre tarihi eser “muhteşem” olmalıdır. Çatalhöyük’ün anlattığı muhteşem hikayeyi okuyamaz çoğu insan. Bunun yanında, yaşam görüşleri tapınağa, saraya, bürokrasi merkezine karşı olanlarda da bu eserlere karşı ilgisizlik gözlemlenir sıklıkla… Ne kadar yanlış bir tutum! Camiye karşı olan biri, bir Selçuklu “camiikebir”inden o kadar çok şey öğrenebilir ki… Ama nerde… Neyse bana ne ya!

NDK’de yazar mimariye oldukça fazla değiniyor. Bu konuda oldukça da bilgi sahibi olduğu anlaşılıyor.

NOTRE DAME DE PARIS

“Notığğ dam dö pağii” diye telaffuz edilir. Yapımı yüzyıllar boyunca sürmüştür. 1876 yılında geçirdiği dönüşümle dünyanın en yüksek yapısı olmuştur. Bu unvanı dört sene sonra Köln Katedrali’ne kaptırmıştır. Bir ulusal kimliktir zaten her başkentte veya her önemli kentte diyelim, o ülkenin ulusal kimliği iddiasında olan bir yapı vardır ve bunlar çoğunlukla tapınaktırlar. Notre Dame ayrıca Batı medeniyetinin genel bir sembolü olarak da görülebilir. Bu kitap da adeta bir karakterdir Notre Dame. Her şeyi gören, bilen ve gerektiğinde olaylara müdahale eden bir karakterdir. Bir yapının bu kadar etkin bir şekilde romana iliştirilmesi takdir edilmesi gereken bir şeydir. Hava atmak için söylemiyorum ama ben Notre Dame’ı gördüm… İçine girdim. 20, 30 yüro verip kulelerine çıkmamıştım fakat bugün gitsem mutlaka kulelerine çıkardım. Romanın en önemli bölümleri orada geçiyor. Zaten Fransa devleti bunu bildiği için oralara da turistik ziyaretin önünü açmış. Bazı katedrallere giriş paralı bazılarına ise ücretsizdir. Buraya ücretliydi diye hatırlıyorum. O dönem fazla para harcamamam gerektiği için kuleye çıkmamıştım. Notre Dame’ı görmüş olmanın veya görecek olmanın bu romanın içine girmek konusunda avantaj sağladığını düşünüyorum. Zira içine girmesi kolay olmayan bir roman.

PARİS

Paris’i görmüş olmak da romanla kurduğunuz ilişki üzerinde belirleyici oluyor. 1400’lerin Paris’inin nasıl olduğunu hayal etmeye çalışmak için Paris’in günümüzde neye benzediğini bilmek avantaj sağlıyor. Tekrar ediyorum hava atmak için bunu yapmıyorum. Beni maddi olarak zorlasa da Avrupa’ya yaptığım her ziyareti için oldukça mutluyum. Bugün olsa yine yapardım. Paris romanda, İstanbul’un bazı Orhan Pamuk romanlarında yaptığı gibi rol oynuyor. Mekanların ruhu olduklarına elbette inanmıyoruz ama mekanlar insan psikolojisi üzerinde her halde en çok etki eden faktörlerden biridir diye düşünüyoruz. Roman bu potansiyel psikolojiyi iyi yansıtıyor.

KARAKTERLER

NDK hacimli bir roman. Bir, iki günde okunabilecek bir roman değil. Bu kalınlığın önemli bir bölümü, nerdeyse yarısından fazlası tasvir, fikir beyanı, tarihi olay anlatımı olarak değerlendirilmiş. Karakterler için romanın yarısı bile ayrılmamış diyebiliriz. Tabii 1836 yılında yazılan bir eser olarak çok güçlü karakter çözümlemeleri, şaşırtıcı iç yolculuklar da barındırmıyor. Yine de karakter işlenmesinin yetersiz olduğunu düşünüyorum. 20. yüzyılda neredeyse tüm romanı buna ayıran eserler de olacaktı ama NDK karakter işlemesini eksikli yapıyor işte. Oysa Quasimodo ve Frollo gibi oldukça ayrıksı iki karaktere sahip. Bu ikisi üzerinde çok daha derin incelemeler yapılabilirdi. Özellikle Quasimodo karakteri unutulacak gibi değil… İnsanı hüzün bombardımanına maruz bırakıyor. Anti-kahramanlarla daha çok ilgilendiğimi birçok yazımda belirtmiştim, Quasimodo mükemmel bir anti-kahraman. Bedensel deformasyonları hakkında destan yazılmayı olanaklı kılıyor. Ve ölüş şekli… akıl alır gibi değil. Bu aşkın nesnesi Esmeralda ise beni hayal kırıklığına uğrattı. Hayranı bolsa şaşırmam ama ben onlardan biri değilim. Oldukça düşük profil buldum Esmeralda’yı. Kadınlar, erkekler dünyasında neredeyse “sadece” güzellikleriyle vardır yalnız… Bunu biliyoruz. Büyüleyici bir güzelliğe sahip olması onu bu destansı romanın baş kadın karakteri yapmaya yetiyor mu? Yorum sizin…

TASVİRLER

Tasvirlerin çok fazla yer tuttuğunu söylemiştik. Marx Hugo’dan yağmuru anlatmamasını talep etmiş ancak Usta’ya katılamıyoruz bu noktada… Kaç kişi yağmuru böyle anlatabilir ki…

MUHAFAZAKARLIK

Nefret ederim! Hugo oldukça muhafazakar bu romanda… Devrim karşıtlığını romanda fazlasıyla hissettiriyor. Her şeyin devrim öncesindeki haline dönmesini arzu ediyor gibi. Kilise ve kralın yediği darbelerden epeyce içerlenmiş. Satır aralarında bunları sezebiliyoruz. Devrimin güncel kahramanlarını anmaktan bile çekinmiyor. Kiliselerin yağmalanmalarından sık sık bahsediyor. Vandalizmi “tek başına” ele alamayız. Onu tek başına savunmak veya ona karşı çıkmak da apolitik bir tutumdur. Bugünün özgürlükçüleri, demokratları, cumhuriyetçileri Fransız Devrimi’nin bir bölümünde direkt “Terör Dönemi” olarak adlandırılan döneme neler borçlu olduklarını bilirler mi acaba? “Her şeyden önce şu şiddeti bir kınayalım…” gibi yaklaşımlar apolitiktir. Şiddet kınanmalıdır elbette ama “her şeyden önce” değil! Çünkü şiddet çok daha önemli bazı bazı şeylerin farklı sonuçlarından biridir yalnızca ve dolaylı, görünmeyen şiddet de hep göz ardı edilir. Kiliselerin yağmalanması “birtakım serserilerin canı öyle çektiği” için olmamıştır. Bunlar politiktir. O politik süreçle ilgili ne düşünüldüğü ortaya konulmalıdır. Victor Hugo, yüzyıllardın kiliseye inanan bu insanların nasıl da onları yakıp yıkacak seviyeye gelebildiklerini kendisine sormalıdır. Muhafazakar süreçten ziyade sonuçla ilgilenir zaten. Sonucu geçersiz kılıp tekrar eskiye dönüşü savunur. Eski dönemde kimlerin neler yaşadığıyla ilgilenmez… Victor Hugo’nun çeşitli konularda takındığı muhafazakar tutum beni rahatsız etti. Yine de çok büyük ve önemli bir roman diyorum ancak…

ORYANTALİZM

Bundan da nefret ederim! Oryantalizm yani Batılıların Doğu’yu egzotik gözle görmeleri, ona bakılacak bir nesne olarak yaklaşmaları. Mardin’de uzaktan çocuk fotoğrafı çeken kişi büyük ihtimalle oryantalizm yapıyor demektir. Hem onları sevmez, küçümser, onların haklarına/taleplerine karşı duyarsızdır ama onlar bir fotoğrafın nesnesi olabilmektedirler. Bir film gibi, bir tiyatro oyunu gibi “gidilip görünecek” şeylerdir Doğulular. Avrupa ülkeleri, ABD, Avustralya ve Kanada yapar oryantalizmi. Kendi içlerinde doğudan gelme olan Çingeneler oryantalizmin ilgi odağıdır. Bu romanda Victor Hugo Çingenelere ziyadesiyle, “serseriler” diye kodlanan alt kesim Fransızlara da dolaylı olarak küçümser bir tavırla yaklaşıyor. Kilise görevlileri ve bürokratlara da eleştirel bir yaklaşımı var ancak Çingeneler için kurduğu cümleler yenilir yutulur gibi değil. Serseriler de dediğimiz gibi sıklıkla kalaylanıyor. O yüzden biraz da mezarı Pantehon’da…

Dönüşüm yaşadıktan sonra yazdığı “Sefiller”i de okumayı düşünüyorum.

 

 

 

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Tipik Genç Davranışları

IMG-6946

*Akılları 35 karış havadadır.

*Ne olduklarını, kim olduklarını ve hayatta ne istediklerini bilmezler.

*Verdikleri vaatleri yerine getirmezler. Güvenilmezdirler.

*Kızları yarı bilinçli bir şekilde s harflerini düzgün telaffuz etmez.

*Erkekleri Ronaldo veya İbrahimoviç hayranıdır.

*Ayaklarını yere sürterek yürürler.

*Şarjı 11.27 gibi bitirirler. Şarja şarz derler elbette.

*Cigabaytlarını ayın altısında, Instagram yüzünden bitirirler ve sonra 24 gün boyunca ulaşılmaz olurlar.

*Bir sürü Facebook, Twitter, Instagram hesabına sahiptirler. 20 yaşın altında olup da Facebook kullananı azdır. Twitter kullanıcısı da azdır. Instagram ve Tik-Tok (?) en popüler olan sosyal medya araçlarıdır.

*Her yere geç kalırlar. Gerçi bu maddeyi geri çektim. Genç, yaşlı herkes her yere geç kalır. Her etkinlik geç başlar.

*Bir insanı takıntı haline getirip yıllarca hayatlarını mahvederler.

*Uyanık olanları, bir insanı takıntı haline getirmiş gibi görünüp arka planda türlü türlü projeler geliştirirler. Bu projeler gerçekleşirse devam ederler, gerçekleşmezse (yeni kişinin ondan daha iyi olmadığını anlarlarsa) sanki o kişiye takılıp kalmış ayağına yatarlar.

*Sıklıkla soytarı gibi giyinirler.

*Saç sakal kombinasyonları da sıklıkla soytarı gibidir.

*Siyasetten anlamazlar. Tarih, evrim, sosyoloji, psikoloji bilmezler. Gaza gelmek temel siyasi motivasyonlarıdır.

*Her şeyi ketçap ve mayonezle tüketirler.

*Bolca gazlı içecek tüketirler.

*Sigara içtikleri için kendilerini bir halt zannederler. Biraz daha yaşları ilerleyince sigarayı bırakma iradesini gösteremedikleri için sigara içme eylemine sahip olmadığı türlü türlü anlamlar yükleyip kendilerini kandırırlar.

*Öğrenci ve erkek olanları alkışlarken avuç içlerindeki hava boşluğundan yüksek volümlü ses çıkartır.

*Kız olanları günde üç tane lolipop tüketir.

*Kıyafetleri genelde kapüşonludur.

*Tırnaklarıyla kazıyarak bir yerlere gelmiş bir genç pek bulunmaz.

*”Yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmam.”safsatası, bu gençlerin skandallarla, hatalarla ve mallıklarla dolu hayatlarını ileride yatıştırmak için maaşlı, popüler filozoflarca atılmış bir yalandır.

*Arabayı bok gibi sürerler. 18-24 yaş aralığındaki insanlar trafikteki en riskli gruptur.

*İçkiden çok çabuk etkilenirler ve sıklıkla rezil olurlar.

*Erkek ve öğrenci olanları okulun bahçesinde sık sık topuyu havaya diker ve oyunu katleder.

*İsyanları temelsiz ve haksızdır.

*Konuşma performansları çok kötüdür. Kitap okumazlar.

*Twitter için tröl yazı, görsel ve video üretmeye bayılırlar.

*TikTok tam onlara göre bir şeydir.

*15, 16 yaşında ve erkek olanları Facebook’ta “Yaşadığı Bölge” olarak esasında Avustralya’da bir bölge olan “Yarram” adlı bölgeyi seçerler.

*Bir genç için şu yaşlar sınırdır: 13 yaşından büyük olup da smack down izleyeni pek bulunmaz. 16 yaşından büyük olup da sigaraya başlamamışı azdır. 17 yaşına gelmiş de Tinder’a üye olmamışı azdır. 26 yaşından büyük olup da rap dinleyeni pek görülmez.

*Kendilerinin çok önemli ve çok nitelikli olduklarını, başkalarının ise birer ezik olduklarını düşünürler.

*Erkek ve öğrenci olanları kavga etmiş izlenimi yaratmak için kolpa yara bandı, sargı beziyle falan okula gelirler.

*”Sıkıntı yok” tabiri UNESCO tarafından “Somut Olmayan Kültürel Varlıklar” listesine eklenmiştir. “Aynen” ve “kardeşim” tabirleri de geçici listede yer almaktadır. Gelecek sene Türkiye’de düzenlenecek olan kurul toplantısında kurul üyeleri Sn. Cumhurbaşkanımız tarafından yoğun bir kulis faaliyetine alınacaklar ve inşallah bu iki tabirimiz de asıl listeye alınacaklardır.

*Muhafazakâr olanları dinle ilgili gibi görünmelerine rağmen her türlü naneyi yeme eğilimindedirler.

*Kız ve öğrenci olanları sevgililerine göre takım değiştirirler.

*Üniversitede okuyanlarının yüzde 90’ı bu dönemi asosyal olarak geçirip sonrasında kafalarını taşa vururlar.

*Erkekleri metroda öküz gibi oturur.

*Kız olanlarının ağır feminist olmayanları hariç hepsi, hangi siyasal-felsefik arka plana sahip olurlarsa olsunlar, nişan, düğün, dış çekim, dış çekim klibi gibi şeyleri özel bulurlar.

*Sinemada telefonla uğraşırlar veya türlü türlü gürültüler üretirler. Sinemaya sosyalleşmek için giderler. Kurgu ihtiyaçları için yerli ve yabancı dizileri kullanırlar esasında.

*Facebook adlarında parantez içinde saçma sapan bir şey yazabilir sıklıkla. Bağcılar Cadde, Zlatan 58, Arsız Bela, Çılgın Kantır, Ronaldo 34, Big Show, Happy Smile, Aşka Susuz gibi…

e480ee36-f364-4132-a050-3fc5273bdb7b

 

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Tipik Yaşlı Davranışları

2019-04-26-08-26-52-1200x800

*Birbirleriyle uyumsuz ceket, pantolon, gömlek ve kravattan oluşan bir ekipman giyip başlarına kep takarlar.

*Facebook’taki “Bitirdiği Okul” bölümüne “Hayat Üniversitesinden Mezun” yazarlar.

*Yüzlerini yıkarken yüzündeki suları elleriyle ağızlarına toplayıp tükürürler.

*Otomatik ödeme talimatı vermiş bir yaşlı olmamıştır bugüne kadar.

*Dini gerekçelerle sakal bırakılmadığı sürece bir yaşlının “adamlık” kriteri sinek kaydı tıraştır.

*Facebook’taki “İş” bölümüne “Kendi İşinde Patron” yazarlar.

*Bir yaşlının hayatının anlamı; çocuklarının evlenmeleri, çocuk sahibi olmaları ve bir “daire” almalıdır.

*CHP’li olanları 50 yıl bıyık bıraktıktan sonra eğreti top sakal bırakırlar ve aksesuar kaşkol kullanırlar.

*Yüzlerce Youtube kanalından biri, bir yaşlıya röportaj teklif etse, yaşlı kabul eder ve oldukça agresif bir şekilde zamları eleştirmeye başlar. Röportajın sonunda “Hangi kanal bu?” diye sorar. Bu röportajı izleyen tüm Türkiye’nin aydınlanıp bir sonraki seçimlerde iktidarı değiştireceğini düşünür. Bu gerçekleşmeyince şaşırır.

*Bol cepli bej yelek giyerler.

*Kadın olanları başkalarının mal, mülk, evlilik ve nişanları üzerine çok dedikodu yaparlar.

*Okumayı sevenleri komplo tarih kitaplarını severler ve bunları doğru kabul edip, hararetle savunurlar.

*Spor yapmaktan utanırlar ve normal kıyafetlerle, gizlice yürüyüş parkuruna gidip yürüyüş yaparlar. Yürüyüş esnasında etrafta kimsenin olmadığına bakarlar ve buna emin olduktan sonra 15 saniye falan koşarlar.

*İçki içenlerinin kafasını kesseniz rakıdan başka bir şeyi onlara sevdiremezsiniz.

*Facebook profil fotosu olarak o anki görüntülerine pek benzemeyen bir vesikalık fotoğraflarını kullanırlar. Bazen hiç uğraşmazlar, vesikalığı kanepenin üzerine koyup, onun fotoğrafını çekerler ve kenarları kırpmadan onu profil fotosu olarak kullanırlar.

*Çok tehlikeli araba kullanırlar. Araba kullanmamaları gereken zaman geldiğinde bunu kabullenmeyip oldukça tehlikeli ve agresif araba kullanırlar.

*Hayatları boyunca dindar olmasalar bile sosyalleşmek için namaza başlarlar.

*500 bin TL yılda 80 bin TL faiz getirse bile, bir yaşlının kafasını kesseniz o parayla iki daire alıp yıllık 20 bin TL kira gelirinden onu alıkoyamazsınız. Kiracının bin türlü derdi onu yolundan alıkoymaz.

*Güney Marmara bölgesini çok severler.

*Kadın olanları üç kıyafetle ortalama 10 yıl geçirirler.

*Bir yaşlı gençliğinde şerefsiz biriyse yaşlılığında da şerefsiz biri olmaya devam eder. Yeterli alan bulamadığı için bu özelliğini iyice tatbik edemez yalnızca.

*Facebook’ta güzel kadın fotosu kullanan dolandırıcı hesaplarıyla arkadaş olurlar ve onların duvarlarına “Arkadaşlığımı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim X hanım.” yazarlar. Duvara arada sırada “Günaydın!”, “Hayırlı akşamlar!” da yazabilirler.

*Telefonla arayan dolandırıcılara hala kanarlar.

*Saçları olanlar mutlaka ceplerinde bir tarak taşırlar ve her sabah ve gün içerisinde ara ara o tarakla saçlarını yana doğru tararlar.

*Kadife pantolon artık sadece onlar için üretilir.

*Pazara gitmeye bayılırlar.

*Facebook’taki “Anlamlı Sözler” gibi sayfaların paylaştığı “Sırtından Hançerlenmiş İnsan” kepslerine çok ilgi gösterirler. Bunları sık sık “Anlayana…” notuyla paylaşırlar.

*Sırf yaşlı oldukları için gençleri irrasyonel istekleriyle parmaklarında oynatmak isterler. Gençler de sırf yaşlı oldukları için bu isteklere boyun eğerler.

*Cepli dayı tişörtü sektörü Türkiye’deki en dinamik sektörlerden biridir.

*Teknolojiyle araları hiçbir zaman iyi olmaz. Bunun sebebi emek verip onu kavramaya çalışmanın onlara zul gelmesidir. Bu zorluk yüzünden, günümüzdeki teknolojinin eski zamanlardakinin aksine insan ilişkilerini öldürdüğü düşüncesini öne sürerler.

*Kadın olanlarının insanı süzmek gibi bir huyları vardır. Bu huy erkeklerinde pek yoktur.

*CHP’li olanları “Ak Parti’yi bitirecek video. Slinmeden izleyin.” başlıklı videoları paylaşırlar ve televizyonu açıp hükumetin düşmesi haberi için kanal kanal dolaşırlar.

*Metrekare yerine metre derler.

*Hala eski para birimi tabirlerini yani milyon, milyar gibi tabirleri kullanırlar.

*Ayları sıra sayılarla ifade ederler. Onuncu ay, dördüncü ay gibi…

*Gençliğinde metroseksüel olanları çok komik kıyafetler giyerler. Maalesef hiçbir kıyafet yaşlılara yakışmaz, pek yapacak bir şey yoktur… Onlar da bunu gayet iyi bildikleri için salarlar. Şık bir yaşlı maalesef olabilemez. Modaya uysa da gülünç olur, uymasa da gülünç olur. Çok üzgünüz bunun için.

*Akıllı telefon için bile kılıf alanları vardır. Bu kılıflar Ankara’da Ulus civarlarında, diğer yerlerde ise çok çeşitli yerlerde bulunabilir.

*Okeyde çifte gitme eğiliminde olurlar çoğunlukla. Batakta fena üflerler. Çok iyi 66 oynarlar. Hoşgin (elde 656 kağıtla oynanan bir tür 66) adlı bir oyunu sadece yaşlılar oynar.

Bitti.

1035511799

78692247_1740858422716385_7414803540922597376_n

78301643_1740858529383041_3631266094238400512_n

77341852_1740858779383016_3790808968050245632_n

75258550_1740858212716406_3188516929513979904_n

69706103_1740858656049695_3051450787793207296_n

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Top 21 Benzersiz Deneyim

1182476_1920x1080

İnsanın hayatında benzersiz deneyimler vardır. Burada açıktır ki insana kendisini iyi hissettiren deneyimlerden bahsediyoruz. İnsanın hayatında kötü deneyimler de vardır. Bende şu ana kadar çok az oldu kötü deneyim. Bunları unutma eğilimindeyim. Benzersiz deneyimleri ise yazısını yazacak kadar severim. Aslında bu yazı Gorki Okuryazar ve Ümit Cingöz için yazılmıştır çünkü en çok o ikisi eski zamanlardan bahseden yazıları severler. Pro-nostaljik olmak tehlikesini unutmamaya dikkat ederek eski zamanları ben de severim. Mutlu olmanın sırrı, küçük şeylerden (stadyumda el clasico izlemek, Japonya’ya gitmek gibi) mutlu olmayı bileceksin ve hayatında merak duygusunu hiç yitirmeyeceksin. Şu sonuncusu çalışarak olacak bir şey değil gerçi. İnsanın başına iyi olarak ne gelmişse meraktan gelmiştir. Biliyorum adı anılan iki insandan birincisi hariç (o da belki) ve bir, iki sürpriz kişi hariç hiçbiriniz yapmaz ama kendi sayfanızda benzersiz deneyimlerinizi yazmanızı rica ediyorum.

Kronolojik sırayla yazacağım.

İLK TV

İlk kez evde TV izlemem mi daha önce oldu yoksa ilk kez sinemaya gitmem mi daha önce oldu hatırlamıyorum. İlk TV deneyiminden bahsedelim. Bir gün bir komşumuz bizim eve televizyonunu getirdi. O alet beni büyülemişti. 10 yaşındayken yazdığım günlükte şöyle bir cümle var: Kendime inanamıyorum, yeni yayın dönemi başladı ve bitiyor ama ben hala yeni bir yazı yazmadım… Demek ki hayatımı TV’ye göre ayarlıyormuşum. O alet eve geldi ve ben Zonguldakspor-Galatasaray maçının özetini izledim. O gün Galatasaraylı olmaya karar verdim. 2011 yılına kadar devam etti bu olay. Neyse, TV izlediğim o anı unutamıyorum. Renkli TV 1984 yılında geldi TR’ye. Maçkolik sitesine göre o zaman 12 Mayıs 1985 tarihine denk geliyor bu benzersiz deneyim. Birkaç hafta sonra biz de renkli TV satın alacaktık zaten.

İLK SİNEMA

İlk sinemaya da o yıllarda gittim ve elbette büyülendim. Normalde sinemada film izlemeyi sevmem. Evet, yanlış okumadınız sinemada film izlemeyi sevmem. Evde kendi yarattığım konfor içerisinde severim film izlemeyi. Sinemada insanlar çok duyarsız. Rahatsız ediyorlar diğerlerini. Neyse, konumuza dönelim. Akrabamız ve komşumuz, deli dolu karakter İso yine akrabamız ve komşumuz olan Erkan’ı sinemaya götürmüştü. Erkan benden iki yaş büyüktü. Ben çok kıskanmıştım ve çok üzülmüştüm. Neyse bir süre sonra İso beni de götürdü sinemaya. Sanırım semtlerde yer alan son sinemalardan biriydi o da. Artık TV 2014’lerin sosyal medyası gibi olmaya başlamıştı. Bu yüzden merkezlerdeki sinemalar hariç mahalle sinemaları ve yazlık sinemalar kapanıyorlardı. İso’ya Keçiören’deki bir sinemaya gittik. İki film vardı. Birincisi benim o yıllarda dünyamda pek bir şey ifade etmeyen erotizmi konu edilen bir filmdi. Sonra ise beklediğim şey oldu. Karate filmi başladı. Büyülenerek izledim filmi. Karate filmlerine bayılırdım. Sonra biraz daha büyüyünce Hong Kong yapımı bu sikindirik filmlerin ne kadar sikindirik olduklarını kavramıştım. 1991 yılında Menekşe Sineması’nda “Amerikan Ninja 37”ye gidene kadar bir daha sinemaya gitmedim ama o deneyim unutulmazdı benim için. Mahalleye geldiğimde herkesi dövebilecek gibi sanıyordum kendimi. Gözlerim Erkan’ı arıyordu ama her zamanki gibi o beni dövmüştür.

OKULUN İLK GÜNÜ

Okulun ilk günü de unutulmazdı benim için. Okulla bizim ev “next to” idi. Dolayısıyla çıkışta kendim gelmiştim eve. Okulda ne yaptığımızı anımsamıyorum. Bu günü benzersiz kılan şey eve geldiğimde annemin en sevdiğim iki şeyi yapmış olduğunu görmemdi. Patates kızartması ve aşure. Benim yaşımda olup da benden daha çok patates kızartması yemiş biri olabileceğini düşünemiyorum. Aşure sevmeyenler ise dost olamayacağımı yazmıştım.

İKİNCİ SINIF BİRİNCİLİĞİ

Bu da unutulmaz bir anıdır benim için. Başarı, beğenilmek, övülmek… Türümüz bunlar için şeyini bile verir. Onurunu… Hele ki bir çocuk için başarılı olmak, öğretmeninin övgüsünü almak inanılmaz değerlidir. İlkokulda hep sınıf birincisiydim. Ortaokulda hep ilk üçteydim. Lisede ilk beşte. Üniversitede ise hep sondan 5 veya 10 içerisindeydim! İlkokul üçe giderken bir gün okuldan sonra sınıf birincileri için ödül töreni yapılacağını duyduk. Bana kimse bir şey söylemediği için çıkışta eve gittim ve üstümü değiştirip bahçeye geldim. Duvarın üstüne çıkıp töreni izlemeye başladım. Kaymakam bile gelmişti. Birinciler anons edildiğinde adımı duydum. Şaşkınlıktan dona kaldım. Sahneye doğru yöneldim elbette. Sahnede herkes önlüklüyken ben eşofmanlıydım. Kaymakam mikrofonla bana hangi takımı tuttuğumu sordu. Böyle ilginç bir şeydi. Öğretmen ve müdür yardımcısı arasındaki bir iletişimsizlikten dolayı bu olay yaşanmıştı. Kendimi çok iyi hissediyordum. Ödül olarak da yine bir eşofman takımı vermişlerdi. Griydi.

İLK TOPLU TAŞIMAYLA YAPILAN YOLCULUK

Ya sekiz ya da dokuz yaşındayken tek başıma otobüse binip bir yere gittim. 23 Nisan günü Ulus’taki birinci meclis binasını ziyarete gittim ama kapalıydı. Kendimi yine Nobel kimya ödülü almış gibi hissediyordum.

İLK İSTANBUL YOLCULUĞU

İstanbul’da yaşamak benim için hep bir tutku olmuştur. Bunun sebebi de deliler gibi izlediğim Türk filmleriydi. 2011 yılında bu hayalimi gerçekleştirdim. Daha önce de gerçekleştirebilirdim. Keşke yapsaydım. Neyse 1988 yılında ilk kez İstanbul’a geldim. Yazısını yazmıştım. Köprüden geçerken o dört dakikada gözlerimle sağ tarafı ve sol tarafı yağmalamıştım. Unutamam. Fonda “Sezen Aksu 88” albümü (kasedi) vardı.

STAR 1’İN ERİŞELEBİLİR OLMASI

Televizyonun benim için ne kadar önemli olduğunu yazmıştım. Sadece TRT vardı eskiden. Bir de kulaktan kulağa ismini duyduğumuz Star 1 adlı efsane bir kanal varmış. Bu kanal hem maçları canlı veriyor hem de heyecan dolu programlar yayınlıyormuş. Özel ve paralı bir uydu anteni aracılığıyla izlenebiliyordu Star 1. Bizim komşumuzda da vardı ve birkaç kere izlemiştim onu. Amerikan Güreşi denen saçma sapan şey beni büyülüyordu. Onu izlemek için neler vermezdim! İnternete göre 4 Ağustos 1990’mış. Ya o “Amerikan Ninja 57” filmini izlediğimiz gündü ya da benden büyüklerden oluşan o arkadaş grubumla gittiğimiz bir düğünün olduğu gündü… Eve geldim ve annem Star 1’in artık her TV tarafından izlenebildiğini söyledi. Hemen açtım, baktım. Ömrümde o kadar mutlu olduğum an azdır. Beni asıl büyülen şey ise Show TV’nin açılması oldu. Kibar Feyzo, Terminatör, Rocky, Feldkamp, Hakan Şükür, Tutti Frutti, Paris Düşleri, Süpermarket, Hababam Sınıfı falan…

1993 GS-BEJK MAÇI

O Show TV sayesinde aşkım Galatasaray’ın 1992-93 sezonundaki bütün maçlarını izlemiştim. Beşiktaş’ı da izliyordum. Bu iki takım arasında o sene nefes kesici bir rekabet yaşanmıştı. Şampiyon biz olmuştuk. 1993 Ağustos ayında Cumhurbaşkanlığı Kupası maçına gittim Ankara’da. 19 Mayıs Stadyumu’nun üstü o zaman kapalı olmadığı için sıcaktan ve açlıktan perişan bir halde saatlerce maçı bekledim tribünde. Bir sene boyunca TV’den izlediğim ve hayran olduğum adamlar önümdelerdi işte. Unutulmazdı. Yazısı yorum bölümünde.

İLK 1 MAYIS

Lisede ve üniversitede oldukça zayıf bir solculuk kariyerim vardır. Hatta üniversitedeki yok denebilecek kadar azdır. Zaten bu işlere üniversitede başlamayınca bu işi bir yaşam tarzında döndürmüyorsun. “Ne olursa olsun mücadele etmeliyim!” demiyorsun. Siyasal mücadele vermede insan psikolojisinin hatırı sayılır oranda etkisi vardır. Neredeyse yüzde yüz. Kişinin neredeyse tamamen kendisiyle mücadelesi belirler siyasal mücadelesini. Ve her siyasal mücadeleye birisi vesile olur. Liseden arkadaşım Hasan beni bu konuda etkilemiştir. Kendisi önce bir illegal örgüte sempati duyuyordu sonra da EMEP’li olmuştu. Daha sonrasını bilmiyorum. En son feyste karısıyla ortak hesabı vardı. İlk eylemlerimi yazacağım bir gün. İlk eylem MEB önünde yapılan 15, 20 kişilik bir korsan liseli eylemiydi. Beş dakika falan sürmüştü. Yoldan geçen heyecanlı bir çocuk eyleme spontane katılmış ve “Genciz, güçlüyüz, Atatürkçüyüz!” sloganın atmıştı. Kimse katılmamıştı slogana. 1994 olmalı. O sene Sivas Katliamı anması katıldığım ilk kitlesel eylemdi. Sıhhiye Köprüsü üzerinde devasa bir kalabalık vardı. Büyük bir üzüntü olduğu için o eylemde çoşku duygusunu hissetmemiştim. 1995 1 Mayıs’ında ise o coşku duygusunu hissettim. Tarif edilemez bir coşku ve mutluluktu o.

ATEİST OLMAK

Alevi bir ailenin çocuğu gelip de ailesine “Ben ateist oldum!” dese “Eee, napalım?” derler herhalde. Ben de Alevi bir ailede doğduğum için benim adıma çok kolay oldu ateist olmak. Ben 14, 15 yaşımdayken, bir gün bir yerde birisi birileriyle bir konuşma yaptı. “İnsan maymundan gelmedir. İnsanda kuyruk sokumu vardır. Orası maymundan gelme olduğunu kanıtlar.” dedi ve ben o dakika ateist oldum. Nasıl rahatladım anlatamam… Çünkü inanç “düşünen insan” için bir yüktür. Bu yük, bundan kurtulduğun zaman toplumla yaşayacağın çelişkiden daha ağır gelir “düşünen” insana. Bu çelişkiyi yaşamaya götü yemeyenler veya biraz yumuşatalım hadi, inancın verdiği sahte konfordan olmak istemeyenler kendilerini kandırmaya devam ederler. Çok da yumuşatmadık sanki… Elbette o kişinin o sığ cümleleriyle yetinmedim. Hemen Turan Dursun’un “Din Bu” kitaplarını okudum. Kuran’la karşılaştırarak okudum bu arada. Zaten bunu yapan biri korkak biri değilse ateist olmaması mümkün değildir. Alevi olmayanlar için çok daha zordur, kabul ediyorum çünkü orada göğüslenmesi gereken –yakın-çevre-çelişkisi daha ağırdır. Kendi adıma çok çok rahatlamıştım. Okulda din öğretmeniyle derslerde radikal bir düzeyde tartışmaya başladım. Sonra dinden dönem ödevi aldım ve adam bana ödev olarak “Turan Dursun’dan Beş İddia” konusunu vermişti. Kafasız bir din öğretmeni değildi muhtemelen. Aile zoruyla o yola yönelmiş ama inançlılık konforunu da bozamayacak biri olmalıydı.

KONSERLER

Gittiğim ve benzersiz deneyim diye kodlayacağım konserleri ayrı ayrı yazsaydım bu yazı bitmezdi. Neşet Ertaş’ı ve Ahmet Kaya’yı canlı izlediğimi belirteyim. Bir de 1993 yılında Ankara Hipodrom’da verilen efsanevi Zülfü Livaneli konserini izledim. Hayatımda en çok keyif aldığım konser geçen sene 1 Eylül onuruna verilen Kardeş Türküler konseriydi. Çok konsere katıldım ve bunların dörtte biri benzersiz deneyimdi benim için.

İLK SAHNE DENEYİMİ

Bugüne kadar sayısız kere sahneye çıktım, bağlama çaldım. Sahneye çıkmak, teknik anlamda rezil olmadıysan, her seferinde benzersiz bir keyiftir. İlk kez 1998 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde çıktım sahneye. Hocamız Okan Murat Öztürk eşliğinde bağlama grubu olarak çıkıp dört, beş parça çalmıştık. Yine dünyayı kurtarmış gibi hissediyordum kendimi.

 

ATANMAK

Mezun oldum ve birkaç ay sonra öğretmen olarak atandım. Birkaç ay önce korkunç fakirlikler çekerken birden cebimde deve yüküylen para oldu. İnsan olarak sınıf atladım. İlk dersimde hatırlıyorum çocuklar ne söylesem alkışlıyorlardı. Böyle bir şey olamazdı… Yalnız yaşamaya başladım. Yani hayatım birkaç haftada oldukça radikal bir şekilde değişmişti. O kadar radikaldi ki Ankara’yı bile özlüyordum.

MOVIE-BUFF OLMAK

Daha önce yazmıştım, hayatımda 2004-2012 yılları arasında sadece sinema vardı. Bu sürede 1200 tane film izledim. Ve bundan eşekler gibi pişmanım. Keşke yapmasaydım ama o yıllarda çok büyük heyecan duyarak yaptım bunu. Olağanüstü güzel filmler izledim. Düşünce dünyam çok zenginleşti fakat izlediğim filmlerin yarısından fazlasını izlemesem de olurdu. Bunun yerine daha çok roman okumalıydım. Şimdilerde yaptığım bu işi o zamanlar yapmalıydım. Hayatımda her şeyi 10 sene gecikmeli yaptım.

İLK YURT DIŞI SEYAHATİ

2008 yapmama rağmen hayatta en çok sevdiğim şeylerden biri olduğunu geç fark ettim. Aslında biliyordum da yeşil pasaportu bekliyordum da denebilir. 2008 yılında iki haftalığına İngiltere’ye gittim. Bedavaya getirdiğim bir seyahatti bu. Yurt dışında bambaşka bir insan oluyorsun. TR’deki gündelik işleri yapman gerekmediği için ve telefonunu kapattığın için (o zamanlar) sanki rüyada gibisin. Hiç görmediğin ve bir daha muhtemelen bir daha görmeyeceğin şeyler görüyorsun. Bayılırım yurt dışına çıkmaya ve ölene kadar çıkmayı düşünüyorum.

PARTHENON’U GÖRMEK

Muhtemelen bir daha görülmeyeceğini yazdım az önce fakat Atina’daki Parthenon’u iki defa gördüm. İlki benim için benzersiz bir deneyimdi. 2014 yılının Ekim ayında yeşil pasaportu alınca hemen bir yurt dışı seyahati planladım. Sömestr tatili için Atina’ya bilet aldım. Atina’ya ayak basınca Akropolis’i fark etmemek imkansız. Derhal çıktım oraya. Ve resmen dibim düştü. Bu yapı sayesinde tarih, mimari ve arkeoloji merakım başladı. Bu merakı davar gibi değil bilinçli bir şekilde hayatıma soktum. Kitaplar, dergiler ve makaleler okudum. Tarih, arkeoloji ve mimariyle ilgilenmek kişiyi çok geliştiren bir şey. Bugünlerde profil fotosu için trend yerler buralar ama sahip oldukları hikayelere dalınca düşünce dünyanız oldukça dallanıp, budaklanıyor. Bu yüzden Parthenon’u görmek benim için bir milattır.

GEZİ DİRENİŞİ

Kronolojik sırayı mecburen bozduk. 2013 Mayıs ayında katıldığım Gezi Direnişi’ne gelelim. O günlerde oralarda olmak anlatılmaz duygulardı. Bugün bakınca ise kafada bir sürü soru işaretleri var. Tarif etmesi zor bir şeydi Gezi. Sıradan halk olarak asla bilemeyeceğimiz şeylerin varlığı kafaları karıştırsa da o an yaşanılanlar unutulmaz şeylerdi.

TÜM TR’Yİ GEZME PROJESİ

Yazısını yazmıştım. Bu projeyi 2015 yılında başlattım ve 2018 Kasım ayına kadar toplam 50 şehri, bilinçli bir şekilde gezdim. Daha önce de 17 şehri gezmiştim. Geriye 14 il kaldı. Van Gölü çevresinde yer alan şehirler bunlar. Bu projeyi de mesela 10 sene önce yapsaydım keşke… Biraz geç kalmış olsam da yine de büyük oranda tamamladığım bu proje bana en çok heyecan veren şeylerden biri oldu hayatımda.

2017 YAZI

Seyahat etmeyi bu kadar çok geç hayatıma dahil etmeyebilirdim… Pişmanlıklarla ilgili ne düşündüğümü birçok kez yazmıştım. İnsan pişman olmalı ve oturup zırlamalıdır… Ben öyle yapıyorum. Bunu kendime itiraf ettiğimden beri önemli pişmanlıklar da yaşamadım. Planlı, programlı hareket etmek gerekir hayatta. Spontane yaşam yıllarınız alır ve döner geriye bakarsınız, koskocaman bir hiç görürsünüz elinizde. Yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmam, bööööğğğh! 2017 yazında yaptığım seyahatleri daha önce yapabilirdim. Bu dönemde önce Japonya-Güney Kore gezisi yaptım. Japonya’yı görmüş olmak başlı başına bir benzersiz deneyim maddesi olabilirdi. Mükemmel bir ülke… Bu seyahati unutamam. Birkaç hafta sonra Madrid-Barcelona-Paris seyahati yaptım. Hayatımda gördüğüm en güzel şehri görmüş oldum o sayede. Bugün olsa yine giderdim. İleride tekrar gideceğiz zaten.

MESSI’Yİ GÖRMEK

Hayatımda gördüğüm en güzel şehre gitmeden birkaç ay önce, benim orada olacağım tarihlerde orada bir El Clasico oynanacağını fark ettim. 100 Euro’luk bileti hiç düşünmeden aldım. Hayatımda bana en güzel anları yaşatmış olan insanlardan birini görebilecektim işte… Messi ve Ronaldo’nun birer golünü canlı seyretmiş biriydim artık. Benzersiz deneyim nedir ki zaten…

PİRAMİTLERİ GÖRMEK

Geçen sene karımla yaptığımız Mısır gezisinin tek bir amacı vardı zaten. İnsanlar Mısır’a o yüzden giderler. Piramitleri gezdiğimiz gün hayatımda yaşadığım en güzel günlerden biriydi. O kadar etkileyiciler ki… İnsan olmanın limitsizliğini bu kadar büyüleyici bir şekilde hissettiren çok az mekan vardır yeryüzünde. Piramitlere gidemiyorsanız Göbeklitepe’ye gidebilirsiniz örneğin. O da benzer duygular hissettiriyor. Unutamıyorum o günü…

Benzersiz deneyimler bitti… Biliyorum yapmazsınız ama yine de yapan çıkarsa tutmayacağız. Yazın benzersiz deneyimlerinizi…

Görüşürüz.

 

 

 

 

 

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

“Kıskanmak” Romanı Eleştirisi

indir

Nahid Sırrı Örik’in iki önemli romanından biri olan “Kıskanmak”ı okudum…

Diğeri “Sultan Hamit Düşerken” adlı romandır.

“Kıskanmak” romanı üzerinde durulmayı hak eden bir roman. İyi bir roman…

Zeki Demirkubuz bu romanı aynı adla perdeye taşımıştı. Yaklaşık 10 sene önce filmle ilgili yazılar yazmışım. Filmi beğenmemişim. Film çekilirken, o filmin bir Zeki Demirkubuz filmi olamayacağını öne sürmüşüm. En önemli sebep olarak filmin bir dönem filmi olmasını işaret etmişim. Zeki Demirkubuz’un en önemli özelliği gerçekçilik imiş fakat bir dönem filmi bunu zedeliyormuş. Doğrudur, dönem filmleri bendeki gerçekçilik duygusunu zedeliyorlar. Sevmem yani. Daha önce hiç yapmadığı bir sürü “sinema hilesi”ni (kendi tercihi bu) o filmde kullanmıştı. Belki de paraya ihtiyacı vardı fena halde. Bununla birlikte romanın hakkını da veremiyordu filmde. Veren roman kaç tanedir ki zaten? Bu konuda düşüncelerimi sıkça dile getirmiştim: Roman bir kurgudur, sinemanın da bir kurgu olması beklenir. O halde yönetmen daha önce sunulmuş ve beğenilmiş bir kurgu yerine kendi özgün kurgusunu önümüze koymalıdır. Neyse, “olmamış” filmi bir kenara koyalım ve romana odaklanalım.

Bir paragraf daha odaklanmayalım: Romanla ruh birliği kurulacak başka bir film var aslında. Halit Refiğ’in 1962 yılında, Vedat Türkali’nin senaryosundan çektiği “Şehirdeki Yabancı” Zonguldak’ta geçmesi ve elit kesimleri ele alması açısından romanla benzeşiyor. Sadece bu açıdan yalnız…

1930’lu yılların Zonguldak’ında geçiyor roman. Batılılaşma Krizi tüm şiddetiyle devam ediyor. 30’lu yıllar önemlidir. Türkiye’nin artık Batılı yaşam tarzından geri basmayacağı neredeyse kesinleşmiştir bu yıllarda. Daha sonra ne olursa olsun veya şu anda neler olursa olsun Türkiye bir daha asla dindarların kafalarındaki yaşam tarzını yaşamayacaktır…

30’lu yılların Zonguldak’ındaki elit kesimin yaşantısına baktığımız zaman şort-bira-flört (yani TR siyasetinin özeti) üçgeninin egemenliğini ilan ettiğini görüyoruz. Grotesk görüntüler de olmuyor değil. Balo denen olgu yeni yeni TR elit kesimlerinin hayatına girmeye başlamıştır örneğin.

Bölgede bulunan Fransız şirketlerinin temsilcileri de elit kesimin yaşamlarını etkilemektedir belli bir oranda.

KARAKTERLER

Önceden, Türk edebiyatındaki ilk psikolojik romanın “Eylül” olmasının üniversite sınavında sorulması kesindi. İlk psikolojik roman, “Eylül”… “Kıskanmak” da ilklerden biri olmalı. Bu romanda karakterlerin psikolojilerini gözlemleme olanağı buluyoruz çokça… “Protagonist” (baş kahraman) Seniha’nın ruhsal dünyası romanın çoğunu teşkil ediyor zaten. Ön planda, başka başka insanlar farklı farklı şeyler yaşıyorlar ama biz bunların hepsinin Seniha ile olan ilgilerine odaklanıyoruz. Bu ilgileri kavramaya çalışıyoruz. Seniha’yla beraber Mükerrem’in, Halit’in ve Nüzhet’in de iç dünyalarını kavramaya çalışıyoruz. En az Nüzhet’inkini kavrıyoruz çünkü kendisinin pek bir iç dünyası yok; nefes alan, yemek yiyen ve yürüyen bir penisten fazlası değil kendisi… Eşek kadar adam olmasına rağmen ortaokulu bir türlü bitiremiyor. Halit’in ve Mükerrem’in ilişkilerinden kaynaklı psikolojileri analiz edilebilir bir durumda…

SENİHA

Zeki Demirkubuz’un filmlerinde genelde bir “yılan kadın” karakter vardır. Bu romanı seçmesi tesadüf değil. Peki, Seniha bir yılan kadın mı? Ben bu noktada rezerv koyuyorum… Bir anti-kahraman olduğu kesindir. İnsanlığın “kurgu” tarihinde ilk dönemlerde ortaya çıkmasına rağmen (İlyada’daki Aşil) ancak bu tarihin son dönemlerinde kendisine yer bulabilmiştir anti-kahraman. Osuruğundan şimşekler çakarak büyük ve önemli işler başaran, kusursuz “kahraman”ın aksine kişiliğinde ve de görüntüsünde birçok deformasyonlar barındırır anti-kahramanımız. Travis Bickle’ı hatırlayalım… Seniha’nın dış görüntüsündeki deformasyonlara ayrıca değineceğiz. Kişiliğindeki deformasyonlar ise bence derinlikli ve çok yönlü bir şekilde ele alınması lazım.

Klasik dönem Amerikan sinemasının “femme fatale”leri gibi fena bir planı adım adım hayata geçirip bir erkeği mahvetmeye çalışsa da ben “Hırsızın hiç mi suçu yok?” sorusunu ortaya atmak istiyorum. Kimdir hırsız? Başta abisi Halit ve annesi olmak üzere tüm toplumdur…

KADIN OLMAK?

Bu toplumda sadece kadın olmanın bile başlı başına bir problem kaynağı olduğunu düşünüyorum. Sınıfsal konumlanışlardan bağımsız bu dediğim. Zaten sınıfsal konumlanışlarından dolayı insanlar acı çektiklerini fark edemezler ama kimliklerinden dolayı acı çektiklerini çok iyi bilirler. Kadın olmak bilincin oluşmaya başlamasından itibaren kadınlara gergin olmayı dayatır. Bunu bir kenara yazalım. Hayattaki en büyük ve neredeyse tek çelişkinin sınıfsal çelişkiler olduğunu düşünen insanlar bu yazdığıma katılmayacaklardır. Erkek olanları hiç mi hiç katılmayacaklardır. Neyse hedef kitlem sadece onlar değil.

DIŞ GÜZELLİK ÖNEMLİDİR

Seniha hem bir kadın hem de çirkin bir kadın… Bunun önemini kavrayabiliyor muyuz? Dış güzellik önemlidir. Kim önemli değil derse ona inanmam. Herkes karşı cinsi beğenmek ister. Beğendiklerine ilgi duyarlar. Zorunlu olarak evlendirilmiş olabilirler veya kendileri bir “proje” olarak birisiyle evlenmiş olabilirler dediğimi geçersiz kılmaz bu. Güzel bir insan güzel olmayana göre çok şanslı bir insandır ve güzellikten kasıt da fizik olarak güzelliktir, tek başına yüz güzelliği değil. Yüzü güzel ama fiziği güzel değilse o da bir anlam ifade etmez. Güzel insan daha şanslıdır, bir kere sürekli beğeni ve ilgi alır ki bu ikisi insan için ne kadar da çok önemlidir! Sürekli bunları alanlar, bunları almayanların ne hissettiklerini kavrayamazlar ve sık sık boş boş konuşurlar… “Benim nerem güzel ki…”, “Allah herkese güzel bir yan vermiş…”, “Önemli olan iç güzellik…”, “Sempatik bir kızsın sen de canım…” Geçiniz… Çirkin ama gerçek anlamda çirkin bir insanın psikolojisinin normal olmasını beklemem ben. Hele ki bu çirkin insan kadınsa daha bir yanmıştır çünkü bir erkek güzel olmasa bile güç, zeka, zenginlik, yaratıcılık, çakallık gibi şeyler sayesinde bir kadını etkileyebilir ama güzel olmayan kadının ne bileyim zekasıyla bir erkeği etkilemesine… Ben şaşırırım. Kadından güzel olması ve kendisini topluma beğendirmesi beklenir. Erkeklerden daha çok… Prestijli işler mevzusunu hatırlatmak isterim. Kadın prestijli işlerde olmadığı için toplum yani erkekler tarafından sadece güzellikleriyle değerlendirilirler. Lütfen kimse kendi 150, 200 kişilik Kadıköy, Beşiktaş çevresine bakıp itiraz etmesin. Burada insanlık tarihinin özeti ve toplumun ezici çoğunluğu ele alınmaktadır.

Seniha’nın çirkinliği sürekli önüne konuluyor. Romanın “climax”i (önemli değişiklik) Seniha’nın gençliğinde evde yaşadığı bir sahnedir. Güzel olan abisi Halit, Avrupa’daki tahsili devam ederken tatile gelmiştir. Bazı genç kızlar Halit’i görmek bahanesiyle Seniha’yla diyaloga geçip kendilerini eve kabul ettirmişlerdir. Güzelliği dillere destan olan Halit, kız kılığına girip diğer genç kızlara bir şov yapar. Annesi o esnada “Ah ne olaydı da bu çirkin kız biraz sana benzeseydi…” der. Şimdi… Şu travmaya bir bakar mısınız? Bunu tahayyül edebiliyor musunuz? Sürekli ailesi ve abisi tarafından çirkinlik mobbing’ine uğrayan Seniha’nın bir “yılan kadın” olması sürpriz bir sonuç mudur? Abisinden intikam almak için onu adım adım bir suça itmesini kınamaya devam edelim ama intikamla ilgili ne düşünüyoruz, kendimize dürüstçe soralım.

PARTNER BULDURTMA FAŞİZMİ

Çirkin olarak toplumu (erkekleri) hayal kırıklığına uğratan Seniha, doğal olarak Partner Buldurtma Faşizmi’nin de (PBF) ilgi alanına giriyor. PBF sadece kadınlarla ilgilenmez bu arada…Bu toplumda PBF vardır. Herkes mutlaka bir partner bulmalıdır… Tabii partner bulmaktan kasıt evlenmesidir. Bu arada toplumun ezici bir çoğunluğu da zaten partner bulmak ister. Bu, ayıp veya kabahat değildir bu arada… Ancak bazı insanlar bundan vazgeçmiş olabilir. Bir araştırmaya göre her toplumun yüzde biri aseksüel… Veya örneğin çirkin ama akıllı bir kadın haklı bir şekilde “Lanet olsun!” deyip partner bulmaktan vazgeçmiş olabilir. Bulamıyor olabilir. Eşcinsel olabilir… Yoğun ilişkiler yaşamaktan kaçınmak isteyebilir… Olmaz ama… İlla “normal” insan partner bulacak ve onunla evlenecek. Olmuyorsa, o kişi “tuhaf”, “anormal” bir kişi. Çevrede istenmeyen bir unsur.

Partner bulamayan Seniha herkesin içten içe hor gördüğü bir insan. Bu hissiyatı anlamıyor olabilir mi? Bundan dolayı acı çekmiyor olabilir mi? İlgi ve beğeni adlı o iki büyüleyici şeyden mahrum kalmasının ruhunda açtığı yaralara PBF nasıl bir etki ediyor olabilir acaba?

Bu arada romanın sonlarına doğru Seniha’nın aslında bakire olmadığı ve başından iki macera geçtiğini öğreniyoruz. Bunu sonda öğrenmemiz bence teknik olarak bir kusur çünkü roman boyunca Seniha’nın hayatı boyunca heyecan duygusundan yoksun olduğunu zannediyorduk ve ona bu ön bilgiyle yaklaşıyorduk fakat sonlarda bunu öğrenmiş olmamız okuyucu olarak bir aldatılmışlık duygusu yüklüyor bize. Gerçi bu ilişkilerden birinin, ilkinin oldukça travmatik ve ruhta derin yaralar açan bir ilişki olduğunu da öğreniyoruz. Bir gün bir işçi eve gelir ve olan olur. Adam giderken Seniha’dan iki lire harçlık ister! Travmaya bakabilir miyiz lütfen?

TR toplumu bir “aradığını bulamamışlar” cennetidir. Neredeyse kadınların tamamı, erkeklerin de önemli bir bölümü bu kümeye dahildir. Seniha aradığını bulmazken sürekli darbe yiyen bir insan. Tekrarlamak istiyorum, Seniha’nın bir “yılan kadın” olması kesinlikle bir sürpriz değil doğal bir sonuçtur.

DOLAYLI ÖFKE

Derler ki kadınlar dedikoduyu severmiş… Erkeklerin hiç sevmediği anlamına geliyorsa bu, karşı çıkarım ancak kadınların evrimsel süreçte bu konuyla bağını araştıran ve ortaya atan bilimsel tezler vardır. Kadınlar rakiplerini dolaylı öfkeyle yani dedikoduyla zayıflatır demek istemektedir bu tez. Bakmak zorunda oldukları yavruları olduğundan dolayı erkekler gibi fiziki mücadeleye girmekten kaçınırlar ve rakiplerini dedikodu, haset, entrikayla çökertip etkili erkek bireyin kendilerini beğenip almasını sağlarlar… İlginç buluyorum bu tezleri. Bunlar saçmalık değil ciddi bilim insanlarının üzerinde düşündükleri tezlerdir. Erkek ve kadın davranışlarının tamamen farklı olmasını göz ardı edemeyiz. Bunun bir sebebi olmalı. Sadece toplumsal yapı olamaz bunun arkasında yatan sebepler.

Lermantov’un “Zamanımızın Bir Kahramanı” romanıyla ilgili yazımda, insan davranışlarını anlamaya çalışırken dört milyon yıllık evrimsel sürecinin göz ardı edilip çoğunlukla yerleşik hayata geçtiği son 10 bin yıllık sürece odaklanıldığını ve bunun hatalı olduğunu öne sürmüştüm… Oysa orada çok uzun bir süreç vardı ve biz o sürecin ürünleriydik bir dereceye kadar… Gerçi dolaylı öfke o kadar uzun yıllar önce gözlemlenecek bir şey değil çünkü dil becerilerinin gelişmiş olması gerekiyor. Homo Erectus’un alet yapan alet ürettiğini, sandal yaptığını, ateşi kontrol altına almayı başardığını biliyor olmamı “dolaylı öfke”yi iki milyon yıl öncesine götürmemiz için yeterli midir? Benim tahminim –varsa” dolaylı öfke Sapiensin işidir. Not: Bu arada karım şu anda içeride telefonda biriyle dolaylı öfke egzersizi yapıyor.

Seniha’da dolaylı öfkeyi görüyoruz. En büyük öfkesi abisine. Yazar bunu bize açıklıyor zaten. Seniha’nın Mükerrem’e öfke duyduğunu, onu kıskandığını öne sürebilir miyiz? Yoksa onu sadece büyük projesinin bir enstrümanı olarak mı kullanıyor? Kadın kadının kurdudur derler. Kadınlar birbirleriyle çok uğraşırlar. Yüzlerine gülüp arkadan düşmanlık beslerler. Erkekler açıktan rekabet içerisinde oldukları için düşmanlıklarını da açıktan (ama son dakikada çünkü bu, fiziksel karşı karşıya gelişi getirecektir) belirtirler. Seniha’nın Mükerrem’in beğenilen kadın olması dolayısıyla ona karşı da bir şeyler tasavvur ettiğini düşünen var mıdır? Varsa dinlemek isterim. Benim kafam karışık. Filmin büyük bir bölümünde bunu anlıyoruz. Seniha’nın dolaylı öfkesi yani dedikodu ve entrika mekanizmasını çalıştırması evrimsel sürece fikri veriyor. Bu anlamda oldukça ilginç bir roman diye tekrarlayabiliriz.

KİM KAZANDI?

Çoğunlukla güçlüler kazanır. Futbolda son 20 yılda şampiyonlar ligini kazanan takımların o senenin en zengin 10 kulübünden biri olmaları, hatta 2005 şampiyonu Liverpool hariç en zengin yedi kulüpten biri olduklarını araştırdığımı hatırlıyorum. Porto hariç böyleydi bu. Hayat da farklı değil. Çoğunlukla güçlüler kazanıyor. Arada sırada güçsüzlerin kazanması sahte umut veriyor insana çünkü bu tür kazanmalar tesadüfi oluyor ve hiçbir zaman işin normali olamıyor. “Kıskanmak” romanında da güçlü olan yani erkek kazanıyor. Seniha intikamını alamıyor ve ölesiye kıskandığı abisi Halit badireleri atlatıp romanın sonunda yine prestijli bir pozisyona erişiyor. Hatta Mükerrem’e bir haber salsa sanki genç kadın koşa koşa tekrar ona gidecek… Zavallı Seniha o zaman… Hayatının özeti “olmamışlıklar”. Etik olarak bir suç olan büyük projesine kadar sürekli haksızlığa uğradığını, toplum (erkekler ve onların müttefiki kadınlar) tarafından sürekli hor görüldüğünü inkâr edemeyiz.

Seniha’yı kötü bir karakter olarak damgalayıp, onu kınamak en kolay şey oysa kadın bedeni üzerinden iktidar ilişkileri kurulmasını ne yapacağız? Oraya söyleyecek hiçbir sözümüz yok mu? Bu sorunu nasıl düzelteceğiz?

Kafa karıştıran bir roman. Kafa patlatmaya yol açan bir roman. O zaman iyi bir romandır…

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

İmkansızdır

75354806_10221426706121212_3466356014545108992_o

*Yayla çorbası yapmak.

*İngilizce öğrenmek.

*Dış çekim fotoğraf albümüne önem vermeyen, onu özel bulmayan bir kadına rast gelmek.

*Helva yapmak.

*Türkçe öğrenmek.

*Üç kere üst üste iyi kek yapmak.

*Bir Türk takımının ŞL kazanması.

*Melek Özcan’ın çay, meyve suyu, su, ayran vb. şeyleri sonuna kadar içmesi.

*Gorki Okuryazar’ın çöp okurluktan vazgeçmesi.

*Ümit Cingöz’ün köşe yazısı paylaşmaktan vazgeçmesi.

*Tüm isteklerin gerçekleşmesi.

*Baran Doğan’ın tüm ironilerinin anlaşılması.

*Batakta 12 demek.

*51’in başlangıcında joker bulmak amacıyla kağıdın kesildiğinde iki jokerin üst üste gelmesi.

*Bir otobüs şoförünün yolcular uyarmadan klimayı açması.

*Devrim gibi kısa zamanda, çok büyük ve önemli dönüşümlerin yaşanması.

*Bir Coen Kardeşler filminde Steve Buscemi’nin ölmemesi.

*Gencer Ergünay’ın bir hafta yatılı misafirinin gelmemesi.

*Sırma Doğan’ın evinde ekmek olması.

*Aleviliğin İslam’ın içinde mi dışında mı olduğuna dair fikir birliği oluşturmak.

*Basılı yayının veya akılsız telefonların geri gelmesi.

*Yaşlıların uyumsuz takım elbiselerin üzerine kep şapka giymekten vazgeçmeleri.

*CHP’nin AKP’leşmesi.

*İngilizcedeki S takısının Türkçe düşünen biri tarafından halledilmesi.

*Nişanlanmamak.

*Türkiye’nin Irak veya Suriye gibi olması.

*Busquets’in hat-trick yapması.

*Bundan sonra bir oyuncunun 700 resmi gol barajını geçmesi.

*Türklerin batılılaşması.

*Utku Kayan’ın köye yerleşip, organik tohum atölyesi kurması.

*Mükemmel bir hamur işi yapmak.

*3. Dünya Savaşı’nın çıkması.

*Doğanın intikam alıp tüm insanlığı yok etmesi.

*Evde çok iyi bira yapmak.

*Kadınlar için tayt haricinde bir pantolon modelinin tekrar ana akım pantolon modeli olması.

*Sinek kaydının tekrar popüler olması.

*Büyücü’nün bir konuya el atmamış olması. Bu yazıya ilham veren şey “dış çekim”e el atmış olduğunu görmemdir.

 

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

6 Kasım 2002

o

Galatasaray, o yıllarda benim için büyük bir anlam ifade ederdi. O yenince çok mutlu olurdum. Yenilince de mahvolurdum. Hele hele Fenerbahçe’ye yenilmesi beni bitirirdi.

6 Kasım 2002’de Fenerbahçe Galatasaray’ı 6-0 yendi. Bu mağlubiyet benim için travmatiktir. O günlerde başıma gelenler bu mağlubiyeti daha da travmatik yapmıştır benim için.

O tarihte Sinop’un Dikmen ilçesinde çalışıyordum. Gerze ilçesinde de yaşıyordum. Aslında bunları yapmayı henüz bir aydır başlamıştım. İlk defa yalnız yaşamaya başlıyordum. Sudan çıkmış balıktım adeta. Ne yapacağımı bilemiyor, ne söyleyeceğimi kestiremiyor, elimi kolumu nereye koyacağımı bilemiyordum. Tıpkı fotoğraf çektirirken başıma geldiği gibi…

6 Kasım travmasının öncesinde bir de 3 Kasım travması vardı.

O tarihte yapılan seçimle AKP tek başına iktidar olmuştu. Seçimden önce TKP’li bir arkadaşıma TKP’ye oy vereceğime dair söz vermiştim. Etkili arkadaşa hayır diyemeyen apolitik tipin sağlıksız bir şekilde politikleşmesi ve sonrasında ilk olumsuzlukta apolitik tipin çekip gitmesi hikayesi işte, tanıdık sol siyaset hikayesi… Sandık başında ise CHP’ye oy verdim. Bu seçim çok kritik diyerek… Burada ironi yapmıyorum, gerçekten de Ak Parti iktidarda olduğu sürece yapılan her seçim o ana kadarki en kritik seçimdir. Seçimlerden sıkılınmaz (?)

O tarihten önce “solcuların” (Atatürk’ün) iktidarı vardı. Eğitim-Senli ilçe müdürü sağcı öğretmenlere mobbing yapardı. Eğitim-Sen torpil yapardı. 3 Kasım’da o sonuç çıkınca 4 Kasım sabahı din öğretmeni öğretmenler odasının kapısını açtı ve provokatif bir edayla “Selamın aleyküüüüm!” dedi. Ben “Merhaba!” dedim. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. O tarihten beri her sene olan şey yani… Bugün gelinen noktada hala insanların her ortamda çekinmeden selamın aleyküm diyemediklerini görüyoruz. Dinle ilgilenmek hala ve artan bir oranda bir dalga geçilme konusu. O travmaları yaşadık, yaşıyoruz ama gelecekte bunların olmayacağını görmek, sezmek tarihin bize ironisi. TR halkı gerçek dindarların arzuladığı hayatı reelde hiçbir zaman yaşamayacak!

3 Kasım günü oynanması gereken maç, o ana kadarki en kritik seçim yüzünden 6 Kasım Çarşamba günü oynandı.

Gerze’de yaşamaya başlayınca maçları izleyecek bir yer aradım. Yanılmıyorsam tek yer veya iki yerden biri sahildeki Özlem Meyhanesi idi. Şu anda internette Özlem Restoran olarak görülüyor. Yüksek tavanlı, sekiz on masalı, sobalı, pejmürde bir yerdi. Garsonu ifadesizdi ve burnu kapalı olduğu için ağzından nefes almak zorunda olan her insan gibi karizma yoksunuydu (bir diğer versiyonu da kolları sallamadan yürüyen insan.) Umarım ameliyat olmuştur.

Orayı bulmuştum ve her GS maçında oraya gidiyordum. Pardon bir kere de Ankaragücü, Gençlerbirliği maçını izlemeye gitmiştim. O yıllarda dört büyükler haricinde kimsenin maçı yayınlanmazdı ama o sene GB, bir sene önce Ankaragücü’yle harikalar yaratan Ersun Yanal’ı transfer ettiği için o maç iyice ilgi çekici hale gelmişti ve tvden yayınlanmıştı. TVden (Digiturk’ten) canlı yayınlanan ilk Anadolu maçı olabilir. Gencer başkan bilir bunu veya araştırır veya iplemez belki bilmiyorum.

Hep aynı masaya oturur ve iki bira artı Arnavut ciğeri tüketirdim. Bira elbette tombul şişe Efes’ti. Tekrar söyleyeyim kitle biraları ve bunların tüketilme şekilleri arasında uçurum olduğunu düşünmüyorum. Arnavut ciğeri ise bana iyi geliyordu.

O gün elbette ortam çok kalabalıktı. Ortama küfür ve sigara dumanı hakimdi. İkisinden de nefret ederim. Sinoplular yaygın düşüncenin aksine “sakin” ve “efendi” bir Karadeniz halkıydılar.

Fenerbahçe maçları başlamadan bir hafta önce gerilmeye başlardım. Onlardan nefret ediyordum. Gerçi TR’de Fenerli olmayıp da onlardan nefret etmeyen var mı? Bu nefreti adım adım Aziz Yıldırım inşa etmişti bana göre. Bir de hep rakiplerinin sembol oyuncularını para vererek almış olması. Galatasaraylılar üzerindeki FB etkisi yine de bu 6-0’la bambaşka bir hal aldığını da belirtelim…

O sene FB şampiyon olmadı ama o maçın sayesinde ve TR için o zamanlar (şimdi değil) çok fark yaratan bir stadyum inşa etmesiyle büyük bir psikolojik üstünlük ve somut üstünlük ele geçirdi. Bana göre 2011’e kadar her sene yürüye yürüye şampiyon olması gerekiyordu. Şimdilerin Juventus’u veya PSG’si gibi olmalıydı ama olamadı. Dört kere başka takım şampiyon oldu.

Maç başlamıştı. GS aslında FB’den daha iyi bir görüntü sunuyordu ligde. Yanlış hatırlamıyorsam tabii… Tuncay adlı biri bir gol attı birden. Sonraki yıllarda star olacak ama bana göre düz futbolcunun allahı bir tipti. Sadece Türkiye’de star olabilecek bir tipti. Sonra sansasyonel Ortega bir gol attı. Daha sonra kırmızı kart görecekti.

Sanırım başka gol olmadı ve devre 2-0 bitti. Her halde bir şeyler olur diye düşünmüştüm. İkinci yarı goller gelmeye başladı. 4-0’dan sonra mekanı terk ettim. Normalde böyle bir şey yapmam. Olacakları hissetmiş olmalıyım. Eve geldiğimde bilgisayarı açtım. Bilgisayarıma tv kartı takılıydı. Maçın altıya gittiğini öğrendim ve yıkıldım resmen.

Ertesi gün o din öğretmeni FB provokasyonları da yapmaya başladı. Hayatımda mütevazı bir Fenerliyle karşılaşmadım. Ezici bir çoğunluğu arsız insanlardan oluşuyordu. Bilmiyorum belki de bu travmadan dolayı bana öyle geliyordur.

Daha sonra Türk futbolunu takip etmeyi bıraktım. GS bu dönemde büyük başarılar da elde etti ama ben ilgilenmedim. Hatta ŞL’de Real Madrid’e karşı çeyrek final maçı oynarken GS, ben diğer kanaldaki Messi maçını izliyordum.

Bu sürede tabii GS bana göre Türk futbolunun en büyük kulübü oldu. Bu sene de şampiyon olursa sanki Fenerle olan bu fark kıyamete kadar kapanmaz. 2011 süreci yaşanmasaydı ne olurdu tabii orası önemsiz değil ama 10 sene sonra kimse bunları hatırlamaz. Bu arada GS’deki FB travması gitmez. Bir gün GS, FB’yi 6-0 yenerse biter. Veya 10 sene sonraki çocuklar için bu durum ne ifade eder, ona bakmak lazım bir de…

Dün yine GS bir takımdan altı gol yedi ama Real Madrid’den altı gol yenir, bu normaldir. Sanırım şu aralar kötü giden GS’nin altı yemesi işleri biraz da karmaşık kılacak. Neyse bana ne ya

Hayatında çok önemli değişiklikler olan bir gencin kısa zamanda iki önemli travma yaşamasının hikayesini okudunuz. Ne dersiniz, travmaların izleri hala görülüyor mu?

 

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

“Zamanımızın Bir Kahramanı” Roman Eleştirisi

302707_1d34b_1564042241

Rus şair ve yazar Lermantov’un “Zamanımınız Bir Kahramanı” adlı romanını okudum ve çok beğendim…

Roman 1840 yılında basılmış yani yazar 26 yaşındayken… 26 yaşında olan bir insanın böyle bir metni kaleme almış olması gerçekten inanılmaz bir şey. Bu tespitleri, hayata ve insanlara dair bir gözlemleri yapmış olması gerçekten insanı şaşırtıyor. Acaba 1821 doğumlu olan Dostoyevski bu romanı yazdı da takma ad mı kullandı diye insan aklından geçirmiyor değil.

Hayır, elbette insan aklında böyle bir şeyi geçirmiyor ancak bu romanı Dostoyevksi adı altında piyasa sürseniz kimse bu durumu yadırgamaz. Lermantov, bu kitapta en az Kara Bela kadar başarılı bir şekilde insan ruhunun karanlık taraflarına yolculuk yapıyor…

RUS MARLOWE

Kara Bela ve Lermantov ile ilgili olan komplo teorim akıllara Shakespeare ve Christopher Marlowe komplo teorsini getiriyor. 27 yaşındayken bir düelloda ölen Lermantov gibi, Shakespeare’nin çağdaşı olan Christopher Marlowe da 29 yaşındayken bir bar kavgasında kafasına aldığı bir kama yarasıyla ölür. Komplo teorisine göre ateizm ve eşcinsellik temalarına değinen Marlowe aslında Shakespeare adıyla oyunlarını yazmaya devam etmiştir. Yani Shakespeare diye birisi aslında hiç olmamıştır. Orhan Pamuk’a göre romana yani bireyin iç dünyasına yolculuk yapan edebi janra ilham veren şey Shakespeare’dir… İddialara göre o koskoca Shakespeare aslında Christopher Marlowe’dur… En ünlü oyunu “Dr.Faust” olan Marlowe çok az eser üretmiştir ve yaşasaydı Shakespeare’i geçecek olması da edebiyat çevrelerinde öne sürülen bir iddiadır. Ben Shakespeare’nin doğduğu evi gördüm İngiltere’de fakat tıpkı Kayseri’deki Mimar Sinan evi gibi onun da kolpa olduğunu düşünüyorum… Lermantov, Dostoyevski miydi? Dostoyevski, Lemantov muydu? Lermantov yaşasaydı Kara Bela’yı gölgede bırakır mıydı? Şu son iddiaya ben “Hadi canım, olmaz öyle şey!” diyemiyorum örneğin… Yani oldukça iddialı bir metinle karşı karşıyayız…

İNSAN EFSANESİ

İnsan efsanesini sarsan edebi eserlere ilgi duyuyorum. İnsan efsanesi yani insanın yüce bir varlık olduğu ve bu dünyada muhteşem şeyler başarma potansiyeline sahip olması ile ilgili olan efsane… Onun çok mutlu olabileceğine dair olan efsane… Bu karmaşık zihinsel yapısı ve ondan bin kat daha  karmaşık olan “kültürüyle” insanın çok mutlu ve huzur içinde bir yaşam süreceğine olan inancım yok. Mizantropikler gibi ondan ölesiye nefret etmiyorum ama onun sıkı bir hayranı hiç değilim. İçindeki kötülük potansiyeli ve kendi içerisinde sahip olduğu acıklı eşitsizlik durumu (aptallık vs.) insanı hayran olunacak bir varlıktan çok “dikkat edilmesi” gereken bir varlık yapıyor. 100, 200 sene sonra (komünizm gerçekleşmese bile) ortaya koyacağı “pürüzsüz düzen”de neler olur, bilemiyorum yalnız… Evet bu süre sonunda insan yaşam koşullarını oldukça iyi bir seviyeye çıkaracak. İnsanın yaşaması için gerekli olan şeylerin hepsi, kolaylıkla tüm insanlara sunulabilecek duruma gelecek ama o zaman “küçük şerefsizimizin” nelerle haşır neşir olabileceğini tahmin edemiyorum. Yaptıkları yapacaklarının teminatıdır…

İnsanın yüce bir varlık olmadığını aksine karanlık tarafları bol bir zavallıdan hallice olduğu gerçeğini teşhir eden romanlara ilgi duyuyorum dedim. Bunların şahbazı “Yeraltından Notlar”dır. Kara Bela, küçük şerefsizi epeyce bir hırpalıyor. Camus’nun (?) “Yabancı”sı da fena değildir. “Aylak Adam”ı unutur muyuz? Zaten bu kitabın önerisi “Aylak Adam”a olan ilgim sayesinde geldi. Gerçekten de Bay O. ile Peçorin’in benzerliği dikkat çekici. Rus aylak adamı diyebiliriz Peçorin için. “ZBK” ile beraber dört büyükleri sıralamış olduk böylece.

NARSİZM

“ZBK”yı okurken aklıma eskiden okumuş olduğum “50 Soruda Psikiyatri” kitabı geldi. Orada bir narsizm tanımı yapılıyordu. Şu hayatta şerefsizin karşılığı narsizmdir. Empati duygusundan tamamen yoksun olan bu kişi, kendi ruhsal dünyasında zafer naraları atmak için insanları maniple etmede bir ace’dir. İlgi çekicidir ve sevimli görünmeyi başarır narsist ancak kendi PR’ı için insanları kolayca harcamaktan, onlara zarar vermekten hiç çekinmez. Bilimsel bir şekilde tespit edilmiş bir kişilik bozukluğudur narsistlik ama yanlış hatırlamıyorsam tedavisi yoktur ve uzak durulması gereken bir tiptir.

PİÇORİN

Zamanımızın bir kahramanı olan Piçorin’in (Peçorin) yapıp ettikleri bana o kitaptaki narsizm tanımını anımsattı ve açıp baktığımda kendime hak verdim. Çok çok iyi bir manipülatör. “Huzur”daki Suat ile rekabet edebilir. “HUZUR” SPOILER, OKUMAK İSTEMİYORSAN BÜYÜK HARFLİ YERE ZIPLA! Suat insanları maniple etmek için kendisini öldürüyorken, Peçorin başkalarını öldürüyor… “HUZUR” SPOILER BİTTİ! Piçorin merak duygusunun öneminin farkında. İnsanı şu hayatta “bitirecek” olan en önemli şey merak duygusunu yitirmek olsa gerektir. Bu sadece yaşlıların yaşadığı bir şey değil önemli oranda gencin de yaşadığı bir şeydir. Merak duygusu bitmiş veya olmayan bir insan intihar ederse üzülmemek gerekir. Piçorin merak duygusu olan bir insandır. Yani türlü türlü projeler üretir kafasında ama hepsi kendi kendisini bir nevi onaylamak içindir veya “gerçekleştirmek” için diyelim… Kafasındaki Peçorin’i, özür diliyorum Piçorin’i “gerçekleştirmek” için her türlü eylemi yapabilmektedir. Bu eylemler içerisinde cinayet ve hırsızlık gibi oldukça fena işler de vardır.

Peçorin, insanlığa dair yaptığı cesurca tespitlerle gönlümüzü mü fethediyor? Bunu yapabilir ancak diğer insanlara kötülük etme potansiyeli kendisini otomatikman başka bir pozisyona sokuyor. İnsanların bu kötülüklerden daha fazlasını, kolaylıkla yapabilme potansiyeli; Peçorin’in budala bir ezik de olsa bir insanı kolayca öldürebilmesini veya bir Asya vahşisinin duygularıyla oynamasını haklı çıkarmamalı. O kadar da değil…

RUSYA

Asya vahşisi dedik, kimden bahsettik acaba? Rusya oldukça ilgi çekici bir ülke. Ekol edebiyat olarak (ve yüzölçümü olarak) dünyada en iyisi olmayı başarabilen Rusya başka hiçbir şeyde dünyada en iyisi değildir. Olmak istemektedir ama… Karşısında Batı Avrupa (Amerika, Kanada ve Avustralya uzantılı) vardır. Rusya’nın sınırsız insan sayısı ve yüzölçümüne sahip olması ancak bu medeniyetlerden geri olması 19. ve 20. yüzyılları oldukça renklendirmiştir.

KUZEY – DOĞU

Batı medeniyetinin öncelleri olarak sırasıyla Yunan ve Roma medeniyetlerini alabiliriz. Bu yersiz de değildir. Yunan medeniyetinin izlerinin üzerinde yükselen Roma medeniyeti dünyayı çok değiştirmiş ve hüküm sürdüğü birkaç yüz yılda inanılmaz tarihsel ilerlemeler gerçekleştirmiştir. Roma medeniyeti (aynı şekilde Yunan medeniyeti için de) için kuzeyden ve doğudan gelenler vahşi, medenileşmemiş, kaba saba, adam edilmesi gereken insanlardır. Bu durum hala geçerlidir. TR için de geçerlidir. TR için daha çok doğudan gelenler alt insanlardır. Kuzey ve doğuya yönelik bu çekinceli tutum Ruslar için de geçerlidir. Esasında kendileri Avrupa için bir “Kuzey” ve “Doğu”durlar ama bu durum onların da birer “Kuzey”leri ve “Doğu”ları olmasını engellemez. Ruslar Hristiyan olmalarına rağmen (ki bazıları Katoliklik ve Ortodoksluğu ayrı iki din olarak kabul eder) Batı Avrupalılar tarafından küçümsenirler. Ruslar da doğuda kalan halkları (Orta Asyalılar) küçümserler. Kafkasyalılar da biraz doğuda kalır, onlar da küçümsenir. Bonus olarak Güneyde yer alan Ukraynalıları ve batıda kalan Polonyalıları ve Finleri verebiliriz. Yani egemen ulusa ait olan bireyler o devlet bünyesinde veya güdümünde olan farklı milletlere ait olan halkları küçümserler. Onları çevrelerinde görmek istemez, gettolaşmaya iterler. Bu kibrin yansımalarını “Zamanımızın Bir Kahramanı”nda apaçık görüyoruz. Özellikle de romanın birinci bölümünde Asyalılar için yazılanlar bu kibrin boyutlarını ortaya koyuyor. Peçorin bunu yaparken Rusları övmek gibi bir tutum içerisine girmiyor çünkü zaten insanlığın kendisine düşman. Ancak her seferinde Asyalıların adını anarak bu bombardımanı canlı tutuyor.

“KRİZ”

Burada Türk edebiyatıyla ilgili yazılar yazdım. Özellikle ilk dönem romanlarının ve milli edebiyat dönemi romanlarının neredeyse tek teması Batılılaşma temasıydı. Daha doğrusu Batılı yaşam tarzı ve geleneksel yaşam tarzı arasındaki çelişkiler ve bunların siyasi temsilcilerinin mücadeleleri sonucunda toplumun ne yapacağını bilememesi (daha doğrusu sürekli güçlü olanın peşinden gittiği için kimin peşinden gideceği konusunda başının dönmesi) romanların konusuydu. Buna ben “Kriz” demiştim. Bu kriz Rusya’da da vardır. Çar Petro sırf Batı şehirlerine benzesin diye St. Petersburg şehrini kurmuştur. Rus romanlarında Batı özentisi tipler sıkça karşımıza çıkar. Batılı yaşam tarzı pratiklerini gündelik hayatına sokmaya çalışan insanların trajikomik halleri ele alınır. “Araba Sevdası”nın Bihruz Beyi gibi olur olmaz yerde Fransızca kelimeler kullanır “ZBK” karakterleri de. Bu romanda “Kriz” bir numaralı tema değildir ancak vardır.

İNSAN DAVRANIŞLARI VE EVRİM

İnsan davranışlarını anlamaya çalışırken onun milyonlarca yıllık evrimi hep göz ardı edilir bana göre. Birkaç bin yıl önce Tarım Devrimi’yle birlikte yerleşik hayata geçen insanoğlu, birkaç yüzyıl önce de Sanayi Devrimi’ni yapmıştır ve bu iki olay onun hikâyesinde oldukça önemli yerler tutarlar. Toplumsal yaşantı altüst olmuştur. Ortaya yepyeni bir toplumsal yaşantı çıkmıştır ama on bin yıllık dönem insanın yaşam döngüsü içerisinde yüzde bir bile etmez. Ondan önce üç, dört milyon yıllık başka bir hikayesi vardır insanoğlunun. Avcı toplayıcı bu dönemde yaşadıkları insanın genlerine işlenmiştir. Endişe, korku, sevinç, heyecan, merak, stres, adrenalin, yalan, dolan, hile, hurda, katliam, zarar, ziyan, cinayet, tecavüz, göç, kaybolma, arayış vs. Bunlarla doludur bu dört milyon yıllık zaman. Avcı-toplayıcı olarak geçirdiğimiz bu dönemde hep hile yaptık, manipülasyon yaptık, suçlar işledik. Çaldık, çırptık, yaktık, yıktık. Bu dört milyon yıl boyunca tek derdimiz hayatta kalmak ve üremekti. Medeniyet diye adlandırılan ve sadece 12 bin yıl önceye giden bir dönem kariyerimizin yüzde biri bile değil dediğim gibi. Dört milyon yıl boyunca neredeyse hayatta kalmak ve üremekten başka bir şey düşünmemiş atalarımızın kodları bizim genlerimizde hala büyük oranda var. 12 bin yıllık “medeniyet” bunu sıfırlamadı. İnsan davranışlarını ele alırken genelde medeni dönemdeki maddi koşullar baz alınır ama bana göre bu yetersizdir. “Zamanımızın Bir Kahramanı” olaya bu açıdan değil de daha çok kadın erkek ilişkileri ve rolleri üzerinden bakıyor.

KADIN ERKEK ROLLERİ VE PRESTİJLİ İŞLER

Esasında bir memeli türü olan insanın dişisinin ve erkeğinin ayrı ayrı davranış kalıplarına sahip olmasına şaşmamak gerek. Memelilerde dişiler yuva (varsa) ve yavrularla ilgilenirler. Erkekler dışarıdadırlar. İnsanda da durum çok farklı değildir. Bu dört milyon yılda erkek atalarımız avcılıkla meşgulken kadın atalarımız güvenliği alınmış ve steril bir bölgede yavruların bakımıyla ilgileniyorlardı çoğunlukla. Bu bölge erkeklerin dolaştığı bölgelerden çok daha az risk barındırıyordu. Merak uyandıracak çok fazla bir şey yoktu. Bazı yiyeceklerle yapılan deneme yanılmalar son bin yılların işiydi. Toplanacak malzemeler belliydi, getirilen av etiyle yapılacaklar belliydi. Buna karşın erkekler av esnasında sürekli bir stres altındaydılar ve bilinmez tehlikelere doğru yolculuk yapıyorlardı sık sık. Adrenalin en üst seviyede idi. Rekabet en üst seviyede idi. Dört milyon yıllık bir süreçten bahsediyoruz. Bu şekilde yaşamış insanlar. Prestijli işler hep erkeklerin tekelindeydi. Avcılık en prestijli işti. Avcılıkta en başarılı olan erkek birey, akıllıysa o topluluğun liderliğini eline almakta zorluk çekmezdi. En iyi dişileri de o alırdı. Erkekler etken kadınlar edilgendi. Şimdi bu durum büyük oranda hala devam ediyor. Prestijli işler yani avcılık, savaş, siyaset, felsefe, sanat, devrim, karşı-devrim, ticaret, seyahat, din (araba sürmek) hep erkeklerin tekelindeydi. Bu alanlarda bazı çok etkili kadınlar çıkmış olmakla beraber bu durum istisna olarak kabul edilmelidir. Son 30, 40 yılda kadınlar prestijli işlerde yer kazanmaya başlamışlardır ve bu da yine onların mücadelesi sonucu gerçekleşmiştir.

Kadınlar için çocukların bakımı hala en önemli gündem maddesidir. Gerçekten de öretmenler odasındaki kadınlara bakın, bunlar eğitimli insanlar ve prestijli bir işte çalışıyorlar ama en önemli gündem maddeleri hala birinci doğum, ikinci doğum, evlilik, nişan, kına, yemek, mobilya gibi şeylerdir. Elbette istisnalar vardır. Sokaklara çıkan ve isyan eden bir avuç cesur kadın da vardır ama kadınların yapısı büyük mücadeleler için uygun değildir. En prestijli ve en adrenalinli faaliyet olan savaşa bakalım. Savaşlarda özne olan yer alan kadın sayısı tarih boyunca yok denecek kadar azdır.

Bu esnada bana itirazlar gelecektir. Öyle değil, bunlar toplumsal cinsiyet meselesi denecektir. Günümüzde neslin yok olması tehlikesi kalmamıştır. Dolayısıyla dört milyon yıllık pratikleri aynen doğru kabul etmek geçersizdir. Üretici güçlerde büyük ilerlemeler yaşanmıştır. Dolayısıyla kadınlar erkeklerle aynı haklara sahip olmalıdırlar. Ancak evrimsel süreç sonucunda bütün canlıların erkeklerinin ve dişilerinin ayrı ayrı davranış kalıpları vardır. Bunları yok saymak da hiç olmamaktadır işte! İlkokul bahçelerine bakınız, kız çocuklarını el ele tutuşmuş bir şekilde gezerken ve barışçıl bir şekilde oynarken görürsünüz. Saldırgan değillerdir kesinlikle. “Zamane kızları fena.” şeklindeki yargılara kulak kapayınız. Kızlar hiçbir zaman erkekler kadar “fena” olamazlar. Erkek çocuklar ise sürekli bir itiş kakış, kavga dövüş, aksiyon, rekabet, mücadele içerisindedirler. Yani erkekler fenadırlar ve hep öyle olacaklardır. Aradığımız kelimeyi bulduk mu ne? Fena…

Peçorin fenanın allahıdır resmen. Kadınla erkeğin milyonlarca yıllık evriminin çıktısını “ZBK”de çok başarılı bir şekilde gördüğümüzü düşünüyorum. Erkekler başka başka da prestijli işlerle uğraşırken, kadınlar erkeklerle ilgileniyorlar sadece. Hangi erkekle ne yapacakları onların bir numaralı gündem maddesi. Oysa erkekler kadın için rekabet de olmak üzere türlü türlü heyecanlara kapılıyorlar.

Bu kitapta kadınlarla ilgili rahatsız edici cümleler var. Birileri bu yazımda da olduğunu düşünebilir ama kitabın kadın ve erkek davranış kalıplarını iyi yansıttığını düşünüyorum. Yanlışlıkları ve sinir bozucu şeyleri de iyi yansıtıyor.

Peçorin tarih boyunca karşımıza çıkmış ve her şeyin sorumlusu olan bir “etkili erkek birey”den başka nedir?

İktidar etkili erkek bireyindir. Korkarım her zaman da öyle olacaktır. Kadınların iktidarı alma hevesi hiçbir zaman olmayacaktır. Dört milyon yıl sonra olacakları merak etmiyor değilim yalnız.

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Zengin Olsaydım

*Sazları akort etmek için bir eleman tutardım.

*Yazın kereviz yemek için Güney Amerika’ya giderdim.

*Erzincan’dan bir eleman işe alıp kendime her gün o kalori bombardımanı şeyden, adı kömbe, kete, lokma, gıllor, anık vs. olan şeyden pişirttirirdim.

*Siyah ankastreleri ve siyah mermeri temizlemek için ayrı bir eleman tutardım.

*Üç eleman tutup Anadolu’ya salardım. Bir şekilde bir yerlerde gördüğüm ve çok beğendiğim ama bir daha bulamadığım karikatürleri (özellikle Lombak karikatürlerini) bulmaları için.

*Meclisi rüşvetle bağlayıp “Sanat sanatçı içindir.” yönetmeliğini çıkartırdım.

*Evrim Ağacı sitesini bilbort manyağı yapardım.

*Eşli batağı bilen ve ondan zevk alan üç kişiyi mülakatla işe alırdım.

*Her hafta sonu Avrupa’daki en önemli maçı yerinde seyrederdim.

*Bahçeyle uğraşmazdım.

*Türkiye’deki tüm ilçeleri gezme projesini başlatırdım.

*Kitle birası içmezdim.

*Ben Kindle’dan kitap okurken onu tutacak bir eleman işe alırdım.

*Aktif siyasete geri döner ve CHP’nin yani geleceğin iktidar partisinin başına geçerdim. Bütün arkadaşlarımı YMYK’ya toplardım.

*Gorki Okuryazar’ın dağınıklığını toplamak için bir taşeron şirket kurardım.

*Metin Çulhaoğlu’na internet üzerinden bir soru sorduğumda oturup onu cevap yazmaya itecek (kibarca iplemek) bir eleman tutardım.

*Utku Kayan’ın evl… Evlatlık alırdım.

*Güven Uygun için de bir eleman tutardım. Bu eleman bütün indirimleri anbean takip ederek kendisini zahmetten kurtarırdı.

*Gorki Okuryazar’a 3000 tane sikindirik kitap hediye ederek -çöp okurluğunu elindeki kitaplar bitene kadar bırakmayacakmış- onu cezalandırırdım.

*Ali’ye tutacak, fırlatacak, kıracak, ezip suyunu çıkaracak şeylerle dolu bir oda oluştururdum.

*UFO’nun ısısını çok sevdiğim için evi 15 tane UFO’yla ısıtırdım.

*Gencer Ergünay’a dostlarını ağırlaması için bir ilçe kurardım.

*İstanbul’da yaşamaya devam ederdim.

Devam etmez bence…

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bir Orhan Gezisi

O gün hava karlıydı…

Hayır, karlı değildi. Orhan Pamuk evreninde sıkça karşımıza çıkan kar olgusuna anıştırma yapmak için böyle başlamayı düşünmüştüm. O gün hava güneşliydi. Yazdan kalma bir havaydı ama kalma bir havaydı işte… Kış kendisini hissettirmeye başlamıştı. Birileri pikeye geçmişti, birileri yorgana geçmişti, birileri şortla vedalaşmıştı, birileri kış biralarına geçmişti. Şu son maddeye giren 16, 17 kişi olmalıydı İstanbul’da. Dışarıda gezmeyi imkânsız kılacak kadar –Bu arada benim için en ideal gezi derecesi 17, 18 falan diye düşünmüştüm hep. 12’de de yapardım şehir gezilerini ama aşağısı sıkıntı doğururdu. İki sene önce Kars’ta 14, 15 derecelerde yaptığım şehir gezileri tadına doyulmazdı- soğuk olmayan o perşembe gününde “Bir Orhan Gezisi”ni gerçekleştirmiştim… 21. yüzyıldaydık…

Gorki Okuryazar iç ses: Öff ya bıktım bu özel derslerden! Özel dersin parası tatlı ama kendisi çok acı… Bir tane veledin ki çoğunlukla mal olurlar yoksa neden özel ders aldırsın ki ailesi, ilgisini sürekli canlı tutmak için türlü türlü hokkabazlıklar yaparsın. Geçen neydi o? Baran Doğan bir şey demişti… Ailesini aramıştı bir şehir gezisindeyken ve “Eğer Sayısal’dan para çıkarsa hemen beni arayın. Arayın ki ben de burada her yere taksiyle gideyim…” Ulan, ne matrak adam ya! Bunu ben düşünmeliydim… Baran Doğan’ı çok matrak buluyorum. Ben de matrağım ama onda böyle bir tılsım var. Bende de olsun isterdim. Neyse, özel derse giderken bu otobüs yolculukları da hiç çekilmiyor. Bari feyse bakayım… O da ne? Baran Doğan yeni bir yazı yayınlamış… “Bir Orhan Gezisi”… Hımm, Orhan Gencebay’ın evine mi gitmiş? Hiç sevmem arabeski. Beş dakika bile tahammül edemem. Ne demişti Baran Doğan: “Hatasız Kul Olmaz”daki yapı bozucu bağlama solosu… Neyse, kafam ağrıyor. Yazı çok uzun. Eve gidince okurum. Dur ya, ben en çok koltuğa uzanıp kendi yazılarımı okumayı severim… Yoksa, yoksa! Bu yazıyı ben mi yazdım? Yoksa ben Baran Doğan mıyım? Yoksa ben Baran Doğan mıyım, he?

“Kara Kitap” en etkilendiğim romanlardan biri olmuştu kesinlikle! Ondan önce “İstanbul: Hatıralar ve Şehir”i iyi ki okumuştum. Bu otobiyografik kitabın romanıydı “Kara Kitap”. Yani bir bakıma… Fark etmeden –Orhan Pamuk fark etmeyi birleşik yazıyordu- doğru bir sırayla okumuştum kitapları. Keşke “Yeni Hayat”ı da “Kara Kitap”tan sonra okusaydım. Sıralama böyle olmalıydı. “Bir kitap okudum hayatım değişti.” diye başlayan “Yeni Hayat”taki o kitap “Kara Kitap”tı. İnsanın bir kitap okuyup hayatı değişebilir miydi? Sayısı bilinmez ama roman olayına dalan bir kişinin hayatı bir daha eskisi gibi olamazdı. “Ağır” romanları okuyup, anlayan hele hele onları yazan bir insan normal bir insan olamazdı. Normal insan! Normalliğin kibri… Bunu akılda tutmalı. İleride bir roman yazacak olursam adını “Normalliğin Kibri” koymayı düşünüyordum. O sarışın arkadaşı “O tuhaf öyküleri sen mi yazıyorsun?” diye sorduğunda aklına gelmişti bu isim. “Biz normaliz! Biz normaliz! Ona göre ha!” “Normalliğin Kibri” diye bir kitap yazabilen bir insanın bir veya dört yüz tane kitap okumuştum ve hayatı değişmiştir…

Gorki Okuryazar iç ses: Acaba bu o mu? “Kreşendo” öyküsünü yazan kişi Orhan Pamuk mu? Yok yok kesinlikle o… Bir insan bunu hayal edemez. Mecbur yaşamıştır. Bari mail atayım… Merhaba ben Baran Doğan, o öyküdeki karakter siz misiniz Orhan Bey?

“Kara Kitap” demek Nişantaşı demekti. Alaaddin’in dükkânının hala orada olduğunu öğrenmiştim Ekşi Sözlük’ten. Bak Orhan Pamuk’a olduğunu tahmin ettiğim şey bana da oldu burada… Cümleyi yazmayı bitirmek üzereyken aklıma son anda bir öge geldi ve tembellikten onu gidip de olması gereken yere eklemedim. Ne çok devrik cümle var! Bu, tembellikten olmalı diye içimden geçirmiştim.

A: Haydi, vakit geliyor.

GO: Tamam, tamam hazırım. Kaç dakika var iftara?

A: Yirmi dakika. Ulan var ya, oruç tutmadığımızı bilseler iftar çadırının ortasında sikerler bizi!

GO: Öğrencilik olum, na’palım?

Nişantaşı’ndan sonra da Cihangir’e Kemal Orhan’ın müzesine giderdim… O “Yeşilçam Mekanları Gezisi”nde görmüştüm orayı. Az ilerideki Güneşli Sokak’ta “Çöpçüler Kralı”nın çekildiği ev, filmdeki haliyle duruyordu. Oradan ayrılınca görmüştüm Kemal Orhan Müzesi’ni. Gezide; ben, Baran Doğan, Abbas Işık ve Gencer Kayan vardı. Çok güzel bir gündü…

Orhan Kemal’in tarzı için Baran Doğan “gözlemci gerçekçilik” diye bir tanım yapmıştı. Yoksa ben mi yapmıştım? Ha ben ha Baran Doğan, ne fark eder? Pardon farkeder? “BTÜ”yü okurken çok eğlenmiştik. “Emmim derdi ki…” “Emmim derdi ki…” Dudu yengenin çerçiyle olan mevzusu mu yoksa iki kafadarla olan mevzusu mu daha iç gıcıklayıcıydı? Çerçiyle ne konuştular acaba? Gorki Okuryazar, köylünün bir numaralı gündeminin cinsellik pardon onların deyimiyle “sikiş” olduğunu söylemişti. Ben ise onunla beraber mülkiyet ilişkileri daha doğrusu ufak da olsa bir mülkiyet elde etme arzusu olduğunu eklemiştim ama evet bir numarada cinsellik vardı. “Bereketli Topraklar Üzerinde”de gözlemci gerçekçilik bunun ipliğini pazara çıkardığında Abbas Işık bunu abartılı bulmuştu.

Merhaba dizgici, artık okur bu diğer sesin Gorki Okuryazar’a ait olduğunu anlıyor. Her seferinde “Gorki Okuryazar iç ses” diye belirtmeyeceğimi deklare ederim. Ya bıktım şu her şeyi deklare etmenden! Ben öyle biri değilim işte… Hangi Gorki Okuryazar mı? Hikâyenin sonunda Baran Doğan’la özdeşleşme yaşayacak olan Gorki Okuryazar. Malum ya Orhan Pamuk’tan bahsediyoruz, özdeşleşme onun favori temasıdır ya… Ney!

Yazı dursun da eve gidince okurum…

Üzerime ne giyecektim? Bu sıcaklık değeri için bir gömlek en idealiydi ama Boğaz bölgesi 365 gün eserdi. Gömlek üstü bir şey giyemezdim, yük olurdu. Dışarıda sürekli hareket edeceğim için vücut ısım yüksek olacaktı. Durduğumda ise bir mekanda olacaktım yüksek ihtimalle.

Otobüse binmiştim. O da neydi? Böyle bir mont kokusu olamazdı. İnsanların ter kokmaları bir klasikti ama kış geldiğinde ceket, mont, palto gibi giysilerinin kokuları dayanılmaz oluyordu. Yazın tişört ve gömleklerini kısa sürede yıkıyorlardı ama nedense kış geldiğinde CMP’lerini kış boyunca bir kere falan yıkıyor olmalıydılar. Orhan Pamuk halkı küçümsüyor muydu? O cümleleri kurabilen, o hayal gücüne sahip olan bir insanın halkı küçümseyip küçümsememesi bir yana onunla hiçbir yerde, hiçbir şekilde buluşamaması kesin olmalıydı. Berbat kokan bu mont bana hesap kitap yaptırdı… O gün mont giyilen ilk günlerden biriydi. Bu montun bu kadar kötü kokması akıllara iki ihtimali getiriyordu: ya bu kişi çıplak gövdesinin üstüne bu montu giyip on gün boyunca inşaatlarda çalışmıştı ya da bu montu en son 2017 Mayısında yıkamış olmalıydı. Yani 2018 yılını yıkanmadan geçirmişti mont. Bak yine özne sonradan aklıma geldi ve gidip onu doğru yere koymaya üşendim…

522 SK adlı otobüsle Mecidiyeköy’e kadar gitmiştim. Şimdi Baran Doğan’ın romanlarında yaptığı gibi semt, sokak, bina tasvirleri mi yapacaktım? Oysa ben Orhan Pamuk’tum ve idolüm Gorki Tanpınar gibi olmalıydım. Mecidiyeköy’de Nişantaşı’na yürüyeyim dedim. Yol üzerinde ilginç binalar vardı. Bunların videolarını çekip TikTok’tan paylaşmalıydım. Prim yapmalıydım. Prim peşinde 80 yıl… Ne muhteşem bir karikatürdü o… Hala karikatür dergileri biriktirdiğime inanamıyorum. Bütün biriktirilen şeyler bir gün atılacaktır. Ünlü veya zengin biri değilsen. Gorki Okuryazar hem ünlü hem de zengin bir romancıydı. O sayede son “Masumiyet Müzesi” romanı için bir evi alıp müzeye çevirebilmişti.

GO: Merhaba, Arapkir otobüsü ne zaman varır acaba? Saati geçti de.

A: O otobüs dündü abi, neredesin bir gündür?

GO: Eski garajlardaki amele hanındayım.

İşte caddenin başındaydım… Rumeli Caddesi… Her apartmanın üzerine tek tek bakıp “Pamuk Apartmanı” ibaresini görmeliydim. Ekşi Sözlük’te bina numarası da yazıyordu ama bu şekilde yaparsam sanki heyecana heyecan katacaktım. Can Saday’la Facebook’tan girdiğimiz polemiği hatırlamıştım. Ben adres tarif ederken bina adı vermenin gereksiz olduğunu, bina numarası sayesinde her yerin kolayca bulunabileceğini öne sürmüştüm. Afyon’da mühendislik şirketinde ofis boyluk yapıyorken –ama utandığımdan dolayı kendimi tercüman diye satıyordum- her gün bir sürü adrese giderdim ve hepsini apartman numarasıyla bulurdum. Can Saday ise Halaskargazi’deki bina ön cephelerine bakarsam kaotik bir manzarayla karşılaşacağımı öne sürmüştü. Sürekli değişen bina numaraları yüzünden her binanın kapısının civarında bir sürü numara varmış… Yoktu işte. En son olan kırmızı beyaz numaralar gayet muntazam bir şekilde yerleştirilmişlerdi.

A: Hocam bizim oğlan nasıl gidiyor?

GO: Ee, sizin oğlan… Kem… İyi, iyi! Zaten anlıyor. Biraz daha başarıl… Pardon, bir saniye… Alo! Efendim amcaolu? Ne? Sana Sayısal mı çıktı? Bana yüklü miktarda para mı vereceksin? Çok teşekkür ederim amcaolu, görüşürüz. Ne diyorduk, ha sizin oğlan… Sizin oğlan tam bir mal, ondan bir bok olmaz. Elifi görse baston zannediyor. Sizin de özel dersinizin de vereceğiniz paranın da amına koyim! Hatta, alın şu parayı! Alın alın, üstüne de şu 250 lirayı alın benden. Bunun karşılığında oğlunuzu döveceğim. Gel lan buraya Ortanç piçi… (Çocuğu döver ve evden çıkar.)

Ne güzel yazı yazmış ya! Muhteşem basacağım da yeterli olmaz. Hele şu özel ders hayali diyalogu… Leziz. Ne zaman iyi edebiyat tüketsem gider bir sigara yakarım. O adam sen miydin amcaolu? Kafam karıştı! O on yıllık buluşma olayını sadece ben biliyordum. Kimseye anlatmamıştım ki… Evet, şüphelerimde haklı olmalıyım. Ben Baran Doğan’ım.

B: Hayır bu “Bir Orhan Gezisi” için editörlük hizmeti kabul etmiyorum. Boşuna ısrar etmeyin. Hatalarıyla sevaplarıyla yazı benimdir.

E: Ama efendim, skandal/ayıp denebilecek hatalar var.

Her apartmanın ön yüzüne bakmaktan yorulmuştum. Ekşi Sözlük’ten bakmaya karar vermiştim. Zaten ben Teşvikiye Caddesi’ni Rumeli Caddesi’yle karıştırmıştım. Bina Teşvikiye Caddesi üzerinde idi. Teşvikiye Caddesi nu: 135 yazıyordu Ekşi Sözlük’te. Yürümeye başlamıştım.

Birden karşımda gördüm Pamuk Apartmanı’nı… O Kars gezisinde Chetlikov Oteli’ni gördüğüm anı hatırladım. Veya Bursa Otogarı’nda Nurettin Rençber’i gördüğüm anı… Birden olmuştu her şey. Ne düşüneceğimi bilemedim. Hemen durup “İstanbul: Hatıralar ve Şehir” kitabındaki ayrıntıları aklıma getirmeliydim. Veya “Kara Kitap”taki Şehrikalp Apartmanı bölümlerini düşünmeliydim. Ama öyle –bağlaçlarla cümle başlamaz Orhan Bey- olmadı. Kalakaldım. Hemen en üst kata baktım. Orada yaşıyordu Celal Okuryazar. Onun yerine geçen –disguises himself as bla bla bla- Osman Doğan… “Yeni Hayat”taki otobüs yolculuklarının videosu olsaydı keşke. Bir gün uzaylıların gelip kendisine bir bilgisayar vereceklerini ve o bilgisayara tarih ve konum girerek istediği tarihte istediği bölgede olmuş şeyleri izleyebileceğini hayal etmişti. Tamam bunu hayal edebilen biri başarılı bir “Normalliğin Kibri” yazabilirdi. İş hayal etmekte… Baksana Gorki Okuryazar’a, skandal/ayıp denebilecek yazım yanlışları yapıyor ama adama Nobel verdiler. Alo, efendim? Ne? Bana Nobel mi verdiniz? Bir milyon dolar da ödül mü? Peki, teşekkür ederim. Ödülü kabul ediyorum. İyi günler. Nerde kalmıştık, sizin de özel dersinizin de paranızın da Digiturk Play’inizin de…

Yani 50’li yıllarda o hengameli Pamuk Ailesi o olayları bu binada mı yaşadılar? Dur, daha yakından bakayım.

Zillerde R.A. Pamuk ibaresini görmüştüm. Acaba Rüya Aleyna Pamuk gibi birisi miydi? “Kara Kitap”ı yazan Orhan Pamuk, kitabın yayınlandığı sene doğan kızının adını Rüya koymuştu. En üst zilin üstünde bir isim daha vardı: Atalar Reklam Ajansı… Yani ünlü romancı artık burada oturmuyor muydu? Oysa öyle biliyorduk biz. Tıpkı Celal gibi yıllar sonra gelip o çatı katını tekrar satın alıp oraya yerleşmişti Orhan Pamuk. Bu süre esnasında Cihangir’de ve Türkiş bloklarında oturmuştu.

Yok yok ben kesin Baran Doğan’ım. Benden başka hiç kimse Alaaddin’in dükkânının peşine düşmez…

İlerlemeliydim. O büyüleyici mekân yani Alaaddin’in dükkanı Teşvikiye polis karakolunun tam karşısındaydı. Ekşi Sözlük’e göre şu anki adı Necdet Güler Tekel Bayi… İlerliyordum. Şimdi burada Orhan Pamuk gibi uzun, iç yolculuk cümleleri kurmalıydım kafamda. Oysa yapamıyordum. İlgisiz şeyler düşünüyordum. Karakol çıkmıştı karşıma. Alaaddin’in dükkânını fark etmem kolay olmuştu. Tam karşısındaydı işte… Coca Cola tabelasını yadırgamıştım. Daha eski bir şey olmalıydı. Yedikule’deki “Aile Bakkaliyesi” tabelası gibi bir şey olmalıydı sanki… Fotoğraf kursu öğrencileri orada mutlaka fotoğraf çekerlerdi. Kurslar? Bu konudaki düşüncelerimi yazmalı mıydım? Ne de olsa bu bir post-modern öyküydü? Yani atış serbestti…

Dükkânı inceledim. Sağdan, soldan. Orhan Kemal’in Çukurova’ya drone’la bakması gibi ben de ona drone’la bakabilmeliydim. İçine girdim. Kasadaki kadın hiç oralı olmayacak birine benziyordu. Ünlü romancı bu dükkâna karakter verirken çok abartmış olmalıydı.

Abartmak ve provokasyon benim karakterimdir. Bunu Whatsapp durumum yapmalıyım. Ben Baran Doğan’ım. Her cümlem vurucu olmalı. Ben Baran Doğan, ünlü Türkçe öğretmeni. Türkçe öğrenmek imkânsızdır!

Dükkâna girdim. Dükkânın için tipik bir 21. yüzyıl bakkalı gibiydi. Sol taraftaki bölüm ise kitaptaki dükkândı. 1990’dan bugüne nasıl gelmesi gerekiyorsa o şekilde gelmiş şekildeydi. “Kara Kitap” büyüsünü orada içimde hissettim işte.

Öykülerde SPOILER verebilir miydik ya? Ya Baran Doğan “Kara Kitap”ı okumamışsa. Şimdi bu yazımı okuyunca ve ben dükkânda gerçekleşmiş o önemli eylemi yazarsam –ki yazmak için inanılmaz bir istek duyuyorum şu anda- bana “Aydın Açmazı” karikatürünü gönderir mi acaba?

O SPOILER diyelim artık, o SPOILER da işte oradaydı… Dükkânın içinde bozulmadan 21. Yüzyıla taşmıştı –öff be Word, yüzyılın Y’sini neden büyütüyorsun her seferinde? Gorki Okuryazar gibi romanlarımızı yeşil tükenme kalemle, deftere mi yazalım illa ki?- SPOILER.

Bu dükkâna gelip de “Merhaba, biliyor musunuz bu dükkân Orhan Pamuk’un ünlü ‘Kara Kitap’ romanında geçiyor, haberiniz vardır herhalde, duygularınızı alabilir miyiz?” diyenler var mıdır acaba? Hiçbir ünlüye yanaşıp, bir şey diyebileceğimi zannetmiyordum. Kimsenin buna değmeyeceğini de düşünüyordum. Ünsüz insanlar da diyaloga girmeye mecalim yoktu.

A: Selamın aleyküm hemşerim. Yolculuk nereye?

B: Arapkir’e. (Kulaklığı tekrar takıp, adama karşı kayıtsız kalmaya çalışır ki sohbet etmesin.)

Fiyatları merak etmiştim. İçimden sanki milyonlarca insanın buraya benim gibi gelip dükkândaki büyüyü koklamaya çalıştığını ve dolayısıyla nihayetinde bir esnaftan başka bir şey olmayan Alaattin’in bu durumu maniple etmemesinin imkânsız olduğunu düşünmüştüm. Ne de olsa esnaflar Türkiye’yi yönetiyorlardı ve Türkiye belediyesinin durumu ortadaydı… Gerçeği içimde kavramam uzun sürmedi. “Kara Kitap”ı okuyacak çok az insan vardı. Onlar içerisinde bir “Alaaddin’in dükkânı Gezisi” organize edecek insan sayısı ise çok çok azdı. Ama yine de –bakın Orhan Bey bağlaçla cümle başlamaz, siz bizimle dalga mı geçiyorsunuz?- fiyatları merak ettim. İnternette üç iki buçuk liraya satılan Alpella Bonibon’un üç lira olduğunu gördüm. Görmüştüm mü demem lazımdı burada editör? Orası Nişantaşı’ydı… Normaldi…

GO: Merhaba, siz belediyenin bedava psikologluk hizmeti veren X miydiniz? Ben kendimi bir başkası sanıyorum da… Düzelteyim, her gün birisi bana telefon edip kendisinin ben olduğunu iddia ediyor. Derhal o benliği terk etmem gerektiğini aksi takdirde beni mahkemeye vereceğini söylüyor. Sizce o ben miyim yoksa o adam mı o?

O zamiri büyük yazılmaz Orhan Bey, Allah belanızı versin! Yeter artık!

Aşağıya doğru gitmeye başlamıştım caddede. Amacım Belveder Apartmanı’nı bulmaktı. Bu sefer tek tek apartman ön cephelerine bakmıştım ve onu bulduğumda her şeye hazırdım. Şok olmamıştım Pamuk Apartmanı’nı gördüğümdeki gibi.

S: Başvekil geliyor Hulusi. Beni şey edecek. Sen biraz dışarılarda takılsan…

N: Peki, hayatım.

Başka bir diyalog başlıyor:

G: Selamın aleyküm dayı. Sana bir şey söyleyeceğim: Senin bu çok sevdiğin sağ parti lideri var ya, o bir seks skandalına karışmış.

Ahmet Mehmetoğlu: Onun sikine helal olsun. Oy vermeye devam edeceğiz biz.

Orhan Pamuk: O zaman ben de senin kafanı sikeyim! Bir dakika ya, benim ne işim var bu diyalogda? Umurumda değil böyle şeyler. Yani gözlem yapacak bir şey varsa yaparım da böyle halkla bire bir diyaloglara girmem çünkü bir şeyleri değiştirebileceğime inanmam. Hele hele argo ifadeler hiç kullanmam yazılarımda. Gel Baran sen yap bu işi, rica ediyorum arkadaşım.

B: Tamam Orhancığım. Dayı, senin kafanı sikeyim! Oksijen israfı seni! Sike sürülecek kadar akıl yok lan sizde!

Nişantaşı faslı kapanmıştı. Cihangir’e doğru yollanmıştım. Yol üstünde Notre Dame De Sion’u görünce bir tuhaf olmuştum. Burası Orhan Pamuk’un 19 yaşında mimarlık okurken edindiği sevgilisinin okuduğu okuldu. “İstanbul”da bu kızdan bahsetmişti. Onu son gördüğü an olarak lisenin karşısında onu beklediği bir günü işaret etmişti. Yani benim o anda umarsızca (bak çakala bak, bunlar Orhan Pamuk kelimeleri) üzerinde yürüdüğüm o kaldırımda, yazarımız 20. Yüzyılda o kızı beklemişti.

Orhan Pamuk’u neden çok sevdiğimi veya neden onun edebiyatına çok ilgi duyduğumu o an anlamıştım. O da benim gibi nesnelere bağlanıyordu, onlarla konuşuyordu. Güneşli Sokak’taki “Çöpçüler Kralı” evine bakarken, o evin o film çekerken neler hissettiğini düşünmüş ve eve bakarak o hisleri anlamaya çalışmıştım. “Broken Flowers” filmimde aynı konuya değinmiyor muydum zaten?

Baran Doğan’ın “Broken Flowers” filmini çok beğendim gerçekten. Böyle bir filmi ancak ben çekebilirdim ama adam çekmiş işte. Çok da şey etmemek lazım! Çok sevdiğim bu cümleyi Whatsapp durumum yapayım en iyisi…

Orhan Kemal Müzesi’ne varmıştım.

Editör: Bir dakika abi, bu yazı çok uzun oldu. Orhan Kemal işine de girersen iyice uzar. Sen en iyisi onu seneye bırak. “Dekreşendo” romanında nasıl da bir milyon doları götürmüştün? Hem saat de 21.46, gecikirsen yazının okunurluk şansını azaltırsın.

Gorki Okuryazar: Haklısın editör kardeşim. Yazıyı burada bitiriyorum. Bu yazıyı bir milyon dolar için yazmadı yalnız çünkü bir milyon dolarım var. Bu yazıyı eğlenmek için yazdım. Ne de olsa katıksız bir Baran Doğan’ım ben. Onunla özdeşleştim. Eğlenmek için yazı yazarım ben. Hadi geç oldu, sen de git evine.

Editör: Tamamdır abi, görüşürüz.

Baran Doğan: Görüşürüz.

 

 

 

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın