Edebiyat, Basketbol, Şarap, Felsefe

larkin-1561913237

Son yıllarda hayatıma dahil ettiğim edebiyat ve basketbol sayesinde hayatım daha da heyecanlı olmaya başladı. Şarap ve felsefeyi ise iradeyle hayatıma dahil etmiyorum. Hepsine birden yetişemem…

İnsanın hobileri olması gerekir fakat günümüzde bakıyoruz ki gencinden yaşlısına çok az insan hobilere, özel uğraşlara, özel meraklara sahip. İnsanların çoğunun emekli olmaktan neden bu kadar dehşete kapıldıklarını buradan anlayabiliriz. Çünkü hayatlarında çalışmaktan başka yapabildikleri bir şey yok. Üzgünüm. Bunlar için emekli ruhlu çalışanlar diyebiliriz. Beni yarın emekli etseler varım. Emekli olma fırsatım gelsin bir dakika bile fazladan çalışırsam kınasınlar beni… Emekliler böyleyken gençler nasıl? Onların da çoğu “yapacak bir şey bulamadıklarından” şikâyetçiler. 15 sene yalnız yaşadım, bununla birlikte beş dakika bile canımın sıkıldığını hatırlamıyorum. Yapacak, üzerine gidecek, merak edecek hep bir şeyler vardı.

Canım sıkılmadı ama yaptıklarımdan dolayı memnun muyum diye sorarsanız, 50 tane yazıda bahsettiğim üzere bugüne kadarki hayatımın %83’ünden dolayı pişmanım. Yine, o 50 yazıda belirttiğim üzere Gencer Başkan hayatının %98’inden dolayı pişmandır. Utku Kayan gibi Facebook’ta yazdıklarımdan dolayı akrabaların ne düşüneceğini takmayan birisi olsaydım buraya “Kafamı sikeyim!” yazardım fakat öyle biri olmadığım için yazmıyorum. Çevremde benim yaşlarımda olup da hayatına benim kadar çok şey sığdırmış başka birisi yok ama Utku Kayan’a mikrofonu veriyoruz tekrar: Kafamı sikeyim!

Edebiyat ve basketbol hep aklımdaydı. Bunlar, bu son bir, iki senede birden aklıma gelmiş şeyler değillerdi. İngiliz edebiyatı bölümü mezunu olduğumdan dolayı edebiyatla ne yapılması gerektiğini bilmeyen bir insan değildim. Onun ne kadar heyecan verici olduğunu da biliyordum. Bu arada araya girelim, edebiyattan kasıt romandır… Şiir veya öykü veya başka janrlar değildir. Edebiyata bu kadar geç kalmamın sorumlusu sinemadır. Neredeyse 10 senemi sadece sinemaya ayırdım. Genelde sevgilisizdim. Binlerce film izledim ve hayatımdaki en büyük 16. pişmanlığım sinemaya bu kadar vakit ayırmaktır. Kafamı seveyim… Sonra romanlar başladı ve heyecan kasırgası da başladı.

Bu arada şunu da belirteyim, sinemaya haksızlık yapmayalım. Sinema çok etkili bir sanat dalıdır. Çok dinamiktir. Popüler işler anlamında da sanatsal işler anlamında da çok yoğun bir üretim sürecine sahiptir. Edebiyat böyle değildir. Uzunca bir süredir böyle değildir hatta. Birçokları kızacak ama şiirin ölmek üzere olduğunu düşünüyorum. Öykü de… O yüzden… Önümüzdeki üç, dört senede ben bütün klasikleri veyahut da okumaya değer bütün romanları okurum ve tekrar movie-buff’lığa dönerim diye düşünüyorum. Gorki Okuryazar’ın yaptığını asla yapmam yani bir çöp okuru olmam. Hayat, ortalama kitaplar okumak için fazla kısa. Okunmaya değer kitapları okur ve tekrar movie-buff olurum. Bu arada tekrar “teori” kitapları okumaya da dönerim. Tarih de en az edebiyat kadar heyecan vericidir. Hatta bazen ondan daha heyecan vericidir.

Sinemaya dönünce de ana akım film izlemem. “Sanat filmleri” izlerim. Uğraşamam ana akım filmlerle. Zaten bir filmin veya bir romanın her şeyden önce “sürükleyici” olması gerektiği düşüncesine hiç katılmıyorum. Ana akım filmler, popüler romanlar sürükleyici işte. İstiyorsanız tüketin onları ama size hiçbir şey katmayacaklardır.

Basketbola gelince. Yıllar sonra ilk basket maçımı Bursa otogarında otobüs beklerken izledim. 2017 Euroleague finaliydi. Maçkolik’e bakıyoruz, 21 Mayıs 2017 imiş. Bursa’da güzel bir gün geçirmiştim ve otobüsümü beklerken final maçını izledim. Çok heyecanlandım. Sonraki sene izlemedim ama geçen sene tekrar izlemeye başladım. Çocukluk aşkım Efes Pilsen çok başarılıydı. Shane Larkin adlı adamı izlemesi çok keyifliydi. Basketbol çok heyecanlı geçiyor. Denk takımların maçları inanılmaz keyifli. Heyecandan ölüyorum. Karımın belirttiğine göre maçı izlerken kendimden geçip, küfürler falan ediyormuşum. Futbol izlerken küfür etmem mesela. Basketbol da hayatıma heyecan katmaya devam edecek bundan sonra. Elbette futbola haksızlık etmeyelim. 20 senelik üst düzey futbol takipçiliği kariyerimden dolayı pişman değilim kesinlikle. İyi ki futbol var. İşkence masasında olsam ve birini seçmemi zorlasalar da futbolu seçerdim.

Şarabı ve felsefeyi hayatıma iradeyle sokmuyorum. Hiçbir içki şarap kadar sürprizler vadedemez insana. Bir deniz değil bir okyanus o… Biralar gibi denemeler yapmaya kalksam ömrüm yetmez. Vedat Milor 10 bin farklı şarap tatmıştır. Özellikle yemekle çok iyi gitmesi açısından da çok çekici. Fransa’da gördüğüm gibi keşke marketlerde meyve suyu kutularına benzer kutularda satılan bin çeşit şarap olsaydı. Her gün birini denerdim. Şimdi almaya kalksan bir şişe, açınca da tüketmek lazım, alkolik oluruz vesselam. Yine burada da biralara haksızlık yapmayalım. Bugüne kadar 150 tane falan bira denedim ve bundan dolayı da pişman değilim. Piyasadaki kitle biraları bir yana biralar da çok farklı lezzetler sunabilir insana. Türkiye de bira yönünden çok fakir bir ülkedir. Gerçi 2014-2018 yılları arasında bir altın çağ yaşandı. Metro Grossmarket’lerde hiçbiri şimdi olmayan 50 çeşit bira denemişimdir. Bunlardan bazıları sanat eseriydi fakat döviz krizinden sonra artık bunlar yok. Mekanlarda çok pahalıya var bazıları. Neyse ki dünyanın en iyi birası Weihenstephaner’in fıçısı mekanlarda var, marketlerde de Leffe ve Duvel var. Bunların başlarına bir şeyler gelse şaşırmam yalnız… Yalnız ve çirkin ülkem…

Böyle işte… Hayat güzel ve anlamlıdır. Bunun için zengin olmamız da şart değildir. Hele hele devlette öğretmenler isterlerse (ki istemiyorlar) iyi bir hedonizm takibi yapabilirler fakat onlar birinci ev, ikinci ev, (50 sene sonra prim yapacak olan) birinci arsa, (70 sene sonra prim yapacak olan) ikinci arsa falan kafasındalar…

Bu bahsettiklerim çalışarak geliştirilecek şeyler değildir. Küçük şeyler de insanı mutlu edebilir. 50 TL Digiturk aidatı hayatınızı çok güzel kılabilir. Hepinizin her sene 5000 TL’ye yaptığı Antalya tatili yerine çok daha ufuk açıcı şeyler yapabilirsiniz… Neyse bana ne ya 🤧Ne haliniz varsa görün 🥱 İyi günler 🚶🏾‍♂️

 

 

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Sevgililer Günü’yle İlgili Düşüncelerim

gsdfg

Kapitalizmin oyunu mu? Bence o boyut en az önemli olan boyuttur ve de zaten Sevgililer Günü, kapitalizmi ne batıracak ne de çıkartacak bir şeydir. Bu gün ile ilgili en önemli şey “Sevgili Buldurtma Faşizmi” olmalıdır. Yani bu toplumda Sevgili Buldurtma Faşizmi (SBF) vardır. Sevgili bulamıyorsan sende bir eksiklik vardır, sen anormal, tuhaf bir tipsindir, dolayısıyla allah belanı versindir. Oysa bu çok kolay bir şey değildir. Gerilimli bir süreçtir sevgili bulmak. Hata yapmaya çok müsait, insanın içine sinmeyen şeyleri çok barındıran bir süreçtir. (Bu arada araya girelim, eskiye nazaran çok daha kolaydır sevgili bulmak. İki sebebi vardır bunun. Kapalı toplum yapısı giderek çözülmektedir… Teknoloji sayesinde insanların birbirleriyle diyaloga girmeleri çok daha kolaydır… İyi ki de böyle olmuştur. Pro-nostaljikler lütfen çıkıp da eskiden bu işlerin daha iyi olduğunu söylemesinler.) SBF sevgili bulma sürecinde devreye girip insanın kendisini kötü hissetmesine sebep olur. 14 şubatlarda SBF fazlasıyla devreye girer. Sevgilisi olmayanlar kendilerini berbat hissederler bu günde. Kendilerini eksikli, manyak, tuhaf, anormal hissederler. Bunun da sorumlusu bizler yani toplumuz. El alemin derdi bizi mi gerdi! Bence Sevgililer Günü’nün en önemli boyutu bu faşizm boyutudur. Bırakın artık insanlara laf sokmayı…

Sevgililer Günü’ne önem vermek vermemek… Bence önem veren köylüdür ama benim düşüncem önemli değil. Burada sevgilisi olmayanlara sorulmalıdır bu soru. Sevgilisi olanlar; Hz. Toplum’un (SAV) normallik testini geçtikleri için tuzları kurudur, işleri Almanya’dan iyidir, iyi yere dükkan açmışlardır onlar… Sevgilisi olmayanlar Sevgililer Günü’ne önem veriyor musunuz? Veya bu günde kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Yemin ediyorum kadınlar içerisinde Sevgililer Günü’ne önem verenlerin oranı erkeklerinkinden katbekat fazladır 🤧 Yalan mı?

 

84920350_1824693214332905_6740073116547940352_n

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Köylüdür…

kar-yagacagini-duyan-yun-camasirlara-hucum-et-9007301_o

*Yün içlik giyen…

*Hala milyon, milyar gibi eski para birimlerini kullanan…

*İlk kez yerleşik hayata geçenler…

*Binbir derdine rağmen kirada evi olmasından dolayı tarif edilemez bir mutluluk duyan…

*Birayı şişeden içen…

*Babuko, gakko, kavut, kesme çorbası, kete, tarhana (hepsine taparım) gibi yiyecekler tüketen…

*Metrekareye metre diyen…

*Fotoğrafı döndürmeden gönderen…

*Düğün salonundan Facebook canlı yayını yapıp insanlarla röportaj yapmaya çalışan…

*Köy derneği yönetimine giren…

*Halk müziğini üreten…

*Favori küfürü “Amını eşşek sikesice!” olan…

*Bir yerde bir sıra varken kenarda eğreti eğreti durup her an bir uyanıklık yapacakmış gibi durarak insanları geren… (Anadolu’da sıraya girmesini bilenlere gay ithamında bulunulur.)

*Yaya trafik ışıklarına uymayan…

*Kitap okumamakla övünen…

*Renault 12 SW tercih eden…

*Çorap üstü sandalet giyen…

*Pavyona giden…

*Uçak iner inmez ayağa kalkan…

*El bagajı sorunu yoksa uçağa binmek için acele eden…

*Küçük işletmesi için saçma sapan sloganlar bulan…

*66 oynamayı bilen (bayılırım)…

*Tıraş fırçası sahibi olan…

*Geri geri giderken sigarayı ağzına alarak geri dönüp arka cama bakan…

*Son sigara dumanını içine çekip otobüse binen…

*Ortamlarda sesli video izleyen…

*Bol gömlek giyen…

*Geniş paçalı eşofman giyen…

*Lahmacunu soğanla (soğana taparım) yiyen…

*Rakıdan başka içki tanımayan…

*Üzerin geyik motifli kazak giyen…

*Traktörde el gazı olduğunu bilen…

*İlçe minibüslerinde parayı inerken vererek tüm minibüs halklarını bekleten…

*İrrasyonel tasarruf yapan (yeter artık 60 yıl oldu, at artık o Dost Tava Yoğurdu kabını)…

*Çaydanlığı salona getiren…

*Hala gazete okuyan (Ümit Cingöz hariç ama ÜC bu yazıdaki birçok maddeyi sağlıyor, örneğin bir tıraş fırçası sahibidir)…

*Yazın apartman önünde yün eğiren(?)…

*Bulaşık makinesi varken elde bulaşık yıkayan…

*”Gayrı” kelimesini bilen ve kullanan…

*”Gocuk” kelimesini bilen ve kullanan…

*Her gün temizlik yapan…

*Bilgisayar masaüstüsünde yana doğru ikinci sayfası açılmış olan…

*Gelen kutusunda 1000 üzeri okunmamış mesaj olan…

*Bir süperstar olmayıp da Instagram’da 500’den fazla paylaşımı olan…

*Facebook’ta yorum bölümüne selam, sabah ifadeleri yazan…

*Asla değişmeyen köylüdür…

Not: Bu bir mizah yazısıydı.

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Yönetmen Roman Polanski’nin “Trajedileri”

CRIzTAXXAAA76Ht

Polonyalı yönetmen Roman Polanski hiç kuşkusuz sinema tarihinin en iyi yönetmenlerinden biridir.

Hayatı “trajedilerle” doludur. Neden trajediyi tırnak içerisine alıyorum? Çünkü üç olaydan bahsedeceğim ve bunlardan ikisi gerçekten büyük trajedilerdir. Bu insan nasıl bunlara dayanabildi hayret ediyor insan fakat olaylardan biri de tecavüzdür… Roman Polanski birisine tecavüz etmiştir…

Geçen hafta kızıyla beraber korkunç bir şekilde ölen basketbol efsanesi Kobe Bryant’ın aslında bir tecavüz vakası olduğu hatırlandı. Çok az insan bundan bahsetti. İnsanların geneli onun basketbol için ne ifade ettiği üzerinde durdu. Böyle durumlarda çok sinirleniyorum. Spor, sinema, müzik gibi hayatımıza renk katan en önemli olgularda efsane olmuş insanların tecavüz vakaları varsa bu vakalar görmezden geliniyor. Bence affedilmemeli… Bu insanlar aforoz edilmeli… Lanet olsun sanatına da sporuna da sinemasına da Apartman Üçlemesi’ne de… Bir insan cinayet işlemişse onu oturup dinleyebilirim ancak tecavüzün dinlenecek hiçbir şeyi yok. Mahkemelerce net olarak verilmiş tecavüz vakalarının yalnız… Çünkü şu “grouppie”lik kurumuna da değineceğiz. Mahkeme Roman Polanski’yi tecavüzden mahkûm etti ve o da Amerika’dan kaçtı. Amerika’ya giriş yapsa tutuklanacak Polanski… Bakalım bakalım bu ünlü yönetmenin üç “trajedisine”…

Birinci trajedi İkinci Dünya Savaşı esnasında yaşandı. Roman Polanski savaş başladığında ailesiyle birlikte Polonya’da bulunuyordu. Babası Yahudiydi annesi ise yarı Yahudi yarı Katolikti. Kurtulamadılar. Annesi meşhur Austhwitz’te (?) öldü. Babası Avusturya’daki bir toplama kampından sağ kurtulmayı başardı. Savaşın başlarında Krakov’da bir gettoya gönderilen Polanski ailesinin yedi yaşlarındaki oğlu olacakları sezip gettodan kaçmıştır. Adeta avcı-toplayıcılığa dönmüştür Roman Polanski. Taşraya gidip Katolik taklidi yapmıştır. Çiftliklerde hırsızlık yapmıştır. Ormanda saklanmıştır… Ne bulursa yemiştir. Köylerde yediği dayaklardan kaburgaları kırılmıştır. Yedi yaşındaki çocuğun yaşadıklarına bakar mısınız? Hatta bir keresinde ormanda Nazi askerlerine yakalanmıştır ve askerler onun elinde tuttuğu hedef tahtasına atış talimi yapmışlardır. Bilen bilir, Polanski filmleri ruhunuzda derin tahribatlar yapar. Bunları yaşayan birisinde müzikal yönetmeni olmasını bekleyemezdik…

Yaşadığı ikinci trajedi de gerçekten dayanılmaz bir trajedi. 1969 yılının Temmuz ayında oyuncu Sharon Tate ile evliydi Polanski ve karısı sekiz aylık hamileydi. Kendisi Avrupa’da bulunuyordu o esnada. Charles Manson adlı Amerika tarihinin en manyak seri katili müzikteki başarısızlığını bir manyaklar topluluğu oluşturup zengin ve ünlü insanları öldürmek işine soyunmuştu. Manyak müzisyen Marylin Manson sanırım adını ondan alıyor. Neyse, Manson’ın müritlerine verdiği adreste Sharon Tate kalıyordu. Birkaç arkadaşıyla beraber evde oturuyorlardı. Çete evi basıp herkesi öldürmüştür. Sekiz aylık hamile olan Tate’i de bıçak darbeleriyle öldürüp onun kanından evin duvarına “domuz” yazmışlardır. Yazacak veya söyleyecek pek bir şey yok…

Gelelim üçüncü “trajediye”… Roman Polanski’nin Amerika’dan kaçmasına sebep olan mahkeme kararı 1977 yılındaki bir olaydan dolayı verildi. O tarihte 43 yaşında olan Polanski 13 yaşındaki bir kız çocuğuna alkol ve hap içirerek tecavüz etti. Kızın annesiyle tanışıp kızın bir dergi için fotoğraflarını çekmek istediğini söyledi. Anne de kabul etti. Birkaç sefer fotoğraf çekimleri yapıldı. Bu esnada Polanski kızın çıplak fotoğraflarını da çekti. Nihayet bir gün Jack Nicholson’ın Mulholland’daki (David Lynch’in meşhur Mulholland Dr. filmi eleştirmenlerce 21. yüzyılın en iyi filmi seçilmiştir ) evinde tecavüz olayı gerçekleşir. Kızın İngilizce mahkeme tutanakları internette mevcuttur. Yıllar sonraki kitabında yönetmeni affettiğini söylemiştir. Polanski de kitabında kızın “isteksiz görünmediğini” yazmıştır…

Ne olursa olsun, bu büyük bir suçtur. Bu kişi aforoz edilmeliydi. Ben de aforoz etmedim. Bütün filmlerini hayranlıkla izledim. Bu düşüncelere yeni yeni sahibim. Allah belasını versin!

“GROUPPIE”LİK KURUMU

Nedir, kimdir “grouppie”? Rock starların konser çıkışlarında kapı önünden toplayıp kolaylıkla takılabildikleri kızlara “grouppie” denir. Bunlar çoktur. Sadece rock starlar değil bütün ünlü erkekler için takılacak kadın bulmak çok kolaydır fakat Kobe ile ilgili okuduğum bir yazıda doğru bir şekilde altı çizildiği üzere tecavüz eden erkekler nadiren zavallı erkeklerden çıkıyor. Cinsel olarak aktif ve normal hayatları olan insanlar genelde bunlar. Dolayısıyla “tecavüz etmeye ihtiyacı yok” gibi bir yargıya asla ve asla kapılmamalıyız. Bununla birlikte ünlüler dünyasında bazı grouppilerin de bu durumu istismar etttikleri yani para koparmak için iftira attıkları da görülmüştür. Bunu sadece akılda kalsın diye yazıyorum. Polanski’yi veya Kobe’yi savunmak için değil. Kobe’nin tecavüz ettiği kadın o esnada gördüğü bir otel görevlisiydi. Polanski’nin vakasındaki kişi ise 13 yaşında…

Türkiye bu konuda berbat bir şey yapmıştır geçen yıllarda. İtalya’da tecavüz cezası kesinleşmiş futbolcu Robinho’yu Sivasspor transfer etmiştir. Hatta sözleşmeye o davayla ilgili bir madde bile eklemişler. O kişi hala TR’de. Oynadığı takım Avrupa’da İtalya’dan bir takımla eşleşse gitmeyecek oraya… Böyle işte… Spor, müzik, sinema… Bunları benim kadar sevemezsiniz ama süper starım şerefsizse benim için biter. Tekrar edeyim, mevzu cinayetse bir dinlerim…

TOP 5 POLANSKİ FİLMİ

  • Apartman Üçlemesi
  • Chinatown
  • The Pianist
  • Tess
  • Knife In the Water
Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

“Anayurt Oteli” Roman Eleştirisi

raw_anayurt-oteline-yakindan-bakmak_210712077

“Aylak Adam’ı o kadar çok sevdim ki ölene kadar kendisiyle olan dostluğumuz devam edecek.”

Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” romanıyla ilgili yazımda bu cümleyi kurmuştum…

O romandan o kadar çok etkilenmiştim ki kendisini en sevdiğim roman ilan etmiştim. Yazarın diğer eserlerine de yönelme kararı almıştım.

Bu karar insanın önüne meşakkatli bir yol açmıyor çünkü yazarın iki buçuk romanı vardır zaten. Hatta hepsini toplasan nicelik olarak bir “İki Şehrin Hikâyesi” bile etmez fakat romanları, her şeyden önce, sayfa sayılarına bakarak değerlendirmemeliyiz elbette.

“Aylak Adam”dan bir süre sonra yazarın tamamlanmamış romanı olan “Canistan”ı da okudum. Açıkçası diğer iki romanı kadar yapı bozucu bir roman çalışma değildi. Bir kere diğer iki romanının aksine bu roman “akıl almaz derecede tuhaf bir karakter” barındırmıyordu. “Canistan”ı okuyan bir kişi yaşamı ve insanları fazla sorgulamaz fakat diğer iki romanının evrenine girebilen insanlar (ki bu zor bir şey olsa gerek) bu metinlerin etkisinden kolay kolay kurtulamaz diye düşünmekteyim.

Nihayet geçtiğimiz günlerde de yazarın ikinci romanı “Anayurt Oteli”ni okudum…

Bu kitabı okumak benim için ilginç bir deneyim oldu çünkü ilk defa bir kitabı ikinci kez okumuş oldum…

Okumak için seçilecek kitabın “nokta atışı” olması gerektiğine inanıyorum. Hayatta binlerce şey daha yapmak isteyen biri olduğum için böyle düşünüyor olabilirim. Bu binlerce şey içerisinde bütün iyi kitapları okumak gibi bir hedefim de olduğu için ortalama bir kitaba ayıracağım zamana fena halde acırım.

“Anayurt Oteli” ikinci kez okunmayı hak etti. Çünkü çok iyi bir metindi. Unutulmaz bir romandı.

“Aylak Adam” yazımda “Anayurt Oteli” ile ilgili hikâyemden bahsetmiştim. 20’li yaşlarımın başlarında kitabın film uyarlaması sürekli “En İyi Türk Filmleri” anketlerinde karşıma çıktığı için kendisine ilgi duymuştum. O yıllarda internet, VCD, DVD, DivX, Youtube falan da olmadığı için filmi izlemek bir türlü mümkün olmuyordu. Filmini izleyemiyorsam –bari- kitabını okumalıydım. 20’li yaşlarımın başlarında bu kitabı kavrayacak, ona ilgi gösterebilecek birisi değildim. Zaten hep böyledir. İnsan 20’li yaşlarda –kadın, erkek- aklı 15 karış havada olur. Bunun istisnası çok azdır. Ayrıca bu aklın 15 karış havada olması hali insanların genelinde ölene kadar devam ediyor. Bazen aptallığın bir kader olduğu düşüncesi aklıma geliyor. Neyse ki üç, dört senedir bir aptal değilim…

AYLAKYURT ADAMI

Bu yazıda “Anayurt Oteli” romanını ele alırken sık sık “Aylak Adam”a değinmek istiyorum çünkü iki roman birbirlerini tamamlıyorlar bence. Belki de tamamlamıyorlar, karakterlerinin ortak noktaları çok değil az ancak bu iki roman yan yana gelerek bence bir evreni oluşturuyorlar. Bu evrene “aylakyurt adamının evreni” adını takmakta sakınca görmüyorum. Kelimeyi bilerek birleşik yazdım…

Elbette iki roman da iki karaktere odaklanan, onların iç dünyalarına dalan eserlerden. O zaman bu iki karaktere bakalım…

Bay C. İle Zebercet’in en önemli ortak noktası bağ kurmakta zorlanmalarıdır. Herhangi bir insanla veya herhangi bir nesneyle bağ kuramıyorlar. Zebercet oteliyle ve “gecikmeli Ankara treniyle gelen kadınla” bağ kurmuş gibi görünse de aslında bu iki şey, onu ölüme götüren (ölüm olgusuna geleceğiz veya ölüm efsanesine diyelim) zayıf da olsalar hayatla olan son bağlarının kopmasına vesile olan iki şey. Zebercet’in kopuşunun son günlerini okumak bana “Tony Manero” filmini hatırlattı. İki eserde de son bağların kopma süreci çok başarılı bir şekilde ele alınıyordu. Bay C. ise Zebercet’ten birçok anlamda “daha iyi durumda” olan bir karakter. Zengin birisi, kadınların ilgisine erişebiliyor, isterse insanlarla iletişime de geçebiliyor, şehirde yaşıyor, sanatla içli dışlı, belki daha akıllı birisi ancak o da bir şeylerle bağ kurmak konusunda sıkıntılar yaşıyor. Daha doğrusu kuramıyor işte… Kuramadıktan sonra bunu felsefik ve zihinsel açılardan formüle edebilmek ne kadar değerlidir iyi düşünmek lazım.

Yani iki “dış” insan. Öyle gözükmeyi zaman zaman başarsalar bile normallik tarifinin sınırları içerisinde yer almayan iki “dış” insan var elimizde. Bu yazdıklarım basit kaçabilir. Bu iki romanda kelimelerle tarif etmesi zor, iki, karakter işlemesi var. Soluksuz okunan, edebiyat tarihinin en unutulmaz karakter işlemelerinden bunlar.

KASABA-DAR MEKÂN-KLOSTROFOBİ

“Anayurt Oteli”ni ele alırken bu kavramlara değinmek gerekiyor. Klostrofobik bir kitap. Yani klostrofobisi olan bir insan bu romanı okurken gerilebilir. Peki, Zebercet için klostorofobik mi deriz yoksa agorafobik mi? Agora yani antik kentlerde çoğunlukla ticari faaliyetlerin, bununla birlikte başka başka faaliyetlerin de gerçekleştirildiği düz geniş alan… TR’deki hemen hemen bütün Yunan veya Roma antik kentlerinde agora kalıntıları vardır. Dünyanın en büyük agoraları bu ülkededir. Bu agoralar mevcut halleriyle geniş ve boş alanlardır fakat aktif oldukları zamanlarda bu kadar boş değillerdi. Herhalde agorafobi kelimesi bu agoraların mevcut hallerine bakılarak koyulmuş. Agorafobi ise açık alan korkusudur. Tam olarak bilgim yok ama aslında bu korku insanlara yani kalabalıklara duyulan korkuları da barındırıyor çünkü insanlar büyük ve geniş boşluklarda çok sık bulunmazlar. Çarşıda, pazarda yani geniş alanlarda kalabalıklarla çok sık karşılaşırlar. Eğer öyleyse Zebercet’te agorafobi var diyebiliriz. Otelden çıktığı anlarda geriliyor ve bir an önce geri dönmek istiyor. Zaten sadece kitabın ele aldığı hayatının son günlerinde değil son yıllarda çok nadir otelden çıktığını öğreniyoruz.

Zebercet’in oteli kendisi için hayat döngüsünün yer aldığı yere dönmüş. Konak iken olan hikâyesini de ilgiyle okuyoruz ve o yılların (1900-1950) toplumsal düzeniyle ilgili önemli bilgiler elde ediyoruz. Yusuf Atılgan’ın bunlarla çok az ilgilendiğini de unutmayalım bu arada… Otelin tabelasının çivisinin gevşemesi sebebiyle toprağı göstermesi bir “omen” yani kötü kehanet olarak değerlendirilmelidir. Otel Zebercet için hem var olma hem de yok olma sebebidir. Zebercet’i ölüme götüren şey hayatının monotonluğundan ziyade karanlık cinsel düşünce dünyasıdır ve bunu onunla yüzleştiren otel olmuştur. Otelde yaşadıkları ve “yaşayamadıkları”…

Bir dar mekân olarak otelde sonunu hazırlayan Zebercet dar mekânın dışarısında yani kasabada da oldukça kötü bir performans gösterir. Atılgan’ın kitabın başlarında kasaba veya kent arasında pek bir fark olmadığından bahsetmesini nereye koyacağız? Kendi adıma buna katılmıyorum. Yani şöyle: TR koskocaman bir kasabadır ve kasaba düşüncesi TR’de egemendir… Büyükşehirleri dolduran milyonlar kasabalarında (ve de köylerinde) yaşadıkları gibi yaşamaya devam etmektedirler ancak büyükşehirlerin kim bölgeleri farklıdır ve TR toplumsal hayatının dönüşümünde başrole sahiptir. Böyle düşünmekteyim. Zaten bu iki romanı yazmış, böyle şeyleri düşünmüş, böyle şeyleri dile getirebilmiş bir insanın nasıl da 30 sene köyde yaşayabildiğini anlayamıyorum. Hayatımın en büyük sürprizlerinden biri budur diyebilirim… Yazarın kasaba ve kenti eşitlemesini iki romanı arasındaki birliğe yormak eğilimindeyim. Aylakyurt Adamı için kasaba da kent de fark etmiyor gerçekten. İki yerde de hayalet gibi dolaşıyor. Aylakyurt Adamı için dünya bir “dar mekan”. O zaman Aylakyurt Adamı için “orbisfobi” sahibi diyebiliriz. Orbis yani Latince dünya demek… Dünyada yaşıyor olmak kendisine zül geliyor…

ANADOLU CİNSELLİĞİ!

Ne denebilir ki…

Bizim bir arkadaş bir keresinde bir Türk amatör porno filmi izlemiş… Videonun başlığı “Komşunun Karısıyla Cinsel Sikiş” imiş! Evet, bu Anadolu cinselliği için “cinsel sikiş” tabirini kullanabiliriz… Zebercet’i ölüme götüren şey veya Zebercet’i Zebercet yapan şey “cinsel sikiş”tir… Ciddi olmak gerekirse, nedir Anadolu cinselliği? Kapalı toplumlarda cinsellik büyük bir beladır ve bir İslam toplumunun kapalı toplum olmaması imkânsızdır 2020 itibariyle. 1960’lı yılların bir Ege kasabasında Zebercet’in cinselliğini istediği gibi yaşaması imkânlı mıdır? Bu arada belirtelim “Anayurt Oteli” romanı Freudyen analizlere ziyadesiyle olanaklar sunan bir romandır. Cinselliğin insan yaşamındaki en temel dürtü olduğu savı “Anayurt Oteli” için geçerlidir. Her şey gözümüzün önündedir işte… Zebercet‘in kafasının içindekiler insanı duvara çivileyen şeyler… Cinsel olarak ıstırap çeken bir insanın neler yapabileceğini görüyoruz.

Zebercet’in hayatına giren kadınlar (veya şeyler diyelim) çok ilginç… “Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın” en ilginç olanı… Bir fetiş nesneye, takıntıya dönüyor ve Zebercet’i kendisiyle yüzleştirip ona “yolu” gösteriyor… O kadın geldikten sonra o yaşa kadar hissettiği hiçbir şeyi formüle edemediğini anlıyor. Anlıyor da ne oluyor? Filmi kopuyor Zebercet’in. Bastırdığı ne varsa açığa çıkıyor. Gizli eş cinselliği çıkıyor en başta. Bu önemli bir şey olsa gerek. Homofobinin 2020’deki haline bakınca 1960’larda nasıl olduğunu tahmin etmek zor değil. Zoofili, ölüye ilgi duymak gibi insanın sahip olabileceği en büyük kişilik bozuklukları açığa çıkıyor Zebercet’in. Ölmesinin hayırlı olduğu bile akıllara gelebilir.

Bu kitapta tatmin edilmeyen cinselliğin veya genel olarak cinselliğin diyelim, insan hayatında ne kadar da önemli bir yer tuttuğu oldukça cesur bir şekilde ele alınıyor. Bir insanın tek başına bile okurken yüzünün kızartabilecek bir kitap…

ÖLÜM

Kobe Bryant’ın kızıyla birlikte feci bir şekilde öldüğü bu günlerde ölümden bahsetmek zor. Bir keresinde “ölüm efsanesi” diye bit tabir kullanmıştım. Bu konudaki düşüncelerimi açıklamaya pek cesaretim yok. Ölümün kimse için özel olarak icat edilmediğine inanıyorum. Bugüne kadar yaşamış ve ölmüş milyarlarca canlıyı hesaba kattığımızda bir insanın ölmesinin diğerleri için her şeyin bittiğini anlamına gelmesine itiraz ediyorum. Zaten kimse için hiçbir şey bitmiyor. Herkes hayatına devam ediyor ve bu ayıp değil. Elbette şu da var, yaşamlar eşit olmadığı gibi ölümler de eşit değildir. “İnsanların geneli” normal olarak doğarlar, yaşarlar, yaşlanırlar ve ölürler… Bazıları genç yaşta trajik bir şekilde ölür. Bu insanların yakınları için yıkım çok daha büyüktür, bunu inkar edemeyiz ancak o insanlar bile uzunca da sürse belli bir zaman sonra hayatlarına devam ederler. Bu işin doğrusu budur. İnsan ölümü düşünerek yaşamak üzere değil ölümü unutarak yaşamak üzere evrimleşmiştir. Bu bizim genetik kodlarımızda çakılıdır. Bu yazdıklarım birçok insan mekanik gelecektir eminim. Duygusuz ve hissiz olmakla itham edileceğim fakat gerçekler benim yanımda durmaktadır. Şu sıralar “Ivan İlyiç’in Ölümü”nü okudum ve orada da ölüm olgusun varlığının haksızca hayatı anlamsızlaştırdığını gördüm. İlla öleceğiz diye yaşam anlamsız olamaz çünkü bu yeni öğrendiğimiz bir sır değil. Öleceğimizi düşünmek ve bunu dile getirmek bir totoloji değil midir? Yani doğruluğu kesin olan ve dolayısıyla ifade etmeye gerek olmayan şey…

Ölecek olmamız bir totoloji ise buna takılıp kalmak yanlıştır fakat biliyoruz ki karmaşık bir zihinsel yapısı olan insan için hiçbir şey kağıt üzerinde yazıldığı kadar basit değil. Bazı insanların ölüm takıntısı vardır. Bu insanlar için yaşam çok da bir şey ifade etmez fakat dediğim gibi insan ölümü unutacak şekilde evrimleşmiştir. Dinler bile bunu ortadan kaldıramamışlardır.

Zebercet’in ölüm takıntısı var mıdır? Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın’dan önce bu konuyla ilgili bilgimiz yoktur ama ondan sonra sanki babasının yazgısını adım adım yaşamak zorunda hissediyor kendisini. Veya zihnindeki karanlık taraflarla birer birer yüzleşince bu şekilde bir çıkış yolu buluyor kendisine. Tony Manero’nun intihar edip etmediğini hatırlamıyorum. Zebercet’in intiharı için ise, rahatlıkla, bir edebi eserde işlenebilecek en sarsıcı olanlarından diyebiliriz…

Notlarımda yazarın yazma motivasyonuyla ilgili bir şeyler yazmak gerektiğini not aldığımı görüyorum ama yazıyı burada bitirmek niyetindeyim. Bu konuyu başka bir yazıda işleyebilirim belki…

Yazım yanlışlarına bakamayacağım…

Aylakyurt Adamı, seni ömür boyu unutmayacağım!

 

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Öğretmenlerle İlgili Düşüncelerim

en-ilginc-ogretmen-capsleri-en-komik-ogretmen-karikaturleri-46684-8012018145827

*Türkçe bilmezler.

*Küçük dağları onlar yaratmıştır.

*Basına yansıyan münferit olaylara bakmayın, toplumdaki en prestijli işlerden birine sahiptirler. “Öğretmenim.” deyince bütün kapılar açılır. Herkes onların işini görmek için dört döner. Onlar ise bu ilginin altını dolduramazlar.

*”Bayan” olanlarının konuşmalarına kulak kabartırsanız sürekli “Hafta… Hafta… 25. hafta… 32. hafta…” tabirlerini duyarsınız. Konuşmaları bu ve benzeri şeylerden ibarettir.

*”Bay” olanlarının konuşmalarına kulak kabartırsanız sürekli “Tidiay… Efesay… Lepege… Beş nokta iki… Altı nokta bir…” gibi şeyler duyarsınız. Konuşmaları bu ve benzeri şeylerden ibarettir.

*Pasaklıdırlar. Evlerinde değildirler ama öğretmenler odasında inanılmaz pasaklıdırlar. Masaya koydukları hiçbir şeyi geri almazlar.

*Sık sık zırlarlar. (Yaz) tatillerinin aslında iki ay olmasına rağmen üç aymış gibi lanse edilmesinden dolayı mağdur olduklarını öne sürerler.

*Bir dönem boyunca taş çatlasa bir buçuk saat süren e-okuldan not girme işini “eve iş götürme” olarak pazarlarlar.

*Bütün hukuk yolları açık ve işliyorken, idarecilerine kafa tutmaları mümkünken, bütün görevleri tarif edilmişken, basın ve toplum emirlerine amade iken mobbinge uğrarlar. Not: İşini iyi yapan ve öz güvenli olan bir öğretmenin mobbinge uğrayamayacağını düşünüyorum.

*Genç olanları genellikle iyi giyinir.

*Konuşma becerileri berbattır.

*İngilizce öğrenemezler. Gerçi haklarını yemeyelim, kimse İngilizce öğrenemez.

*Masaları çok dağınıktır.

*”Bir veli öğretmenle nasıl böyle konuşur?” sorusunun altında aslında “Bir veli öğretmenle nasıl konuşur?” düşüncesi yatmaktadır. Bir velinin öğretmenle konuşma hakkı yoktur onlara göre. Bütün öğretmenlerin işlerini iyi yaptıklarını farz ederler.

*İdareci olmayı çok isterler. Bunun da bir numaralı sebebi ego tatminidir.

*İdarecilerden öcü gibi korkarlar.

*TR’deki her örgüte olunduğu gibi sendikaya da üye olmalarının bir numaralı sebebi arkadaş iknasıdır. Sendika gibi bir mücadele örgütünün bile kendilerini özel hissettirmesini beklerler. Sendika gelip onları bulmalı ve onlara jestler yapmalıdır.

*Kürt veya dindar olanları numaradan Atatürkçüymüş gibi görünürler.

*Yaşlı olanları eski devirlerin bitip gittiğini bir türlü kabullenmek istemezler. “Öğretmene saygı vardı.” derler. Anketlere göre doktorlardan sonra en çok güvenilen mesleklerin öğretmenler olduğunu bilmezler.

*Entelektüel, sanatsal faaliyetlere ilgi anlamında beklentinin çok altındadırlar. Şifreler: Hafta, yakıt tüketimi, Türk futbolu, kına, Türk dizileri, ana akım siyaset, nişan, abazan muhabbeti, birinci doğum, ikinci doğum, arsa, kredi, iddia, ilçe MEB entrikaları vb.

*Hepsi burçlara inanır.

*Meslekleri çok önemlidir fakat ne devlet bu önemi onlara verir ne de onlar bu önemin farkındadırlar.

*Sayıca çok kalabalıktırlar bu yüzden birbirleriyle iyi geçinmezler. Sayı ne kadar azalırsa; iyi geçinme, iyi geçiniyor gibi görünme artar.

*Büyük bir bölümü “yatar”. Özellikle liselerde. Yalan mı?

Bu yazıyı yazmasaydım çatlardım. Yılların birikimi. Öğretmen kitlesini hiç beğenmiyorum. Büyük bir forsa sahipler ama o forsun altını dolduramıyorlar. Yorum yapmayınız.

 

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

2019 Seyahatleri ve İzlenimleri

Son iki senedir, ocak ayının başlarında bu temaya sahip yazılar yazıyorum. 2017’de 33 şehre gittiğimi ve bir daha o sayının yarısına bile ulaşamayacağımı yazmıştım. Yanılmıştım. 2018’te 32 yapmıştım. 2018’in yarısında bir daha o sayının yarısına bile ulaşamayacağımın ise kesin olduğunu belirtmiştim. Çünkü TR’den 14 şehir kalmıştı. 2019’da tahmin ettiğim oldu ve o sayının değil yarısına ulaşmak ancak 1/10’una ulaştım…

2019 yılında sadece Atina, Kahire ve İznik’e seyahat ettim. Ailemi ziyaret etmek için yaptığım Ankara gezilerini saymıyorum artık fakat dün bir albümle tanıttığım Tarihi Ankara-İstanbul Yolu gezisini de bir etkinlik sayarsak sayı dört oluyor.

TR bitti, Avrupa bitti, para bitti…

Bu sene bu üç faktör 30’ları görmemi engelledi.

Bu sene yazın ful İngilizce kursunda çalıştım çünkü para lazımdı. Krizden dolayı paramı alamadım. Daha doğrusu ekim ayında ayrılmış olmama ve hala ufak ufak almaya devam ediyor olmama rağmen içeride param var.

Bu sene seyahatleri engelleyen en önemli sebep ev almış olmamızdır. Yanlış anlaşılmasın zırlayacak değilim. Bunu ayıp sayarım. Ev sahibi olanlar kiracı olmanın ne demek olduğunu bilmezler ve boş boş konuşurlar…

Her şeyde böyle. (Handikaplı) bir şey olmayanlar örneğin Kürt, Alevi, kadın, eş cinsel, yoksul, asosyal, popüler olmayan insan, şişman, çirkin;, o şey olmanın ne demek olduğunu anlayamazlar ve boş boş konuşurlar sürekli. Ev sahibi olmak çok önemli bir avantajdır. Ev kredisini ödeyebilecek durumda olmak da önemli bir avantajdır. Bunu yapamayan milyonlarca insan vardır. Ev taksitlerinden dolayı mağdur ayağına yatıp zırlayanlar bana çok itici gelir. Ev taksitleri iki, maksimum üç yıl insanları zorlar. Sonra normale dönülür. Borç bitince de oldukça kebap bir hayat başlar.

Kıyaslama yapmak bir sanattır. Ev sahibi olanlar kıyaslamayı, kendilerine göre birçok avantaja sahip insanlara göre değil kendi eski hallerine göre yapmalıdırlar. Dolayısıyla zırlamıyorum. Mağdur falan değilim. Etrafımda benden daha çok seyahat etmiş bir insan yok. Yakın zamanda da krizden çıkacağım ve mağdur olmamaya devam edeceğim. Zırlamak çok popüler bu ülkede. Bu ülkede kafasını çalıştıran, planlı programlı hareket eden mahvolmaz. Bu ülke bir muz cumhuriyeti, kaotik bir ülke değildir. Bu ülkede tarumar olmak kolay değil zordur. Bu paragrafta büyük ideolojik analizler değil gündelik hayatın özellikleri ele alınmıştır.

TR’de 14 milyon hane kendi evinde otururken, 6 milyon hane kira ödüyormuş. 20, 30 sene sonra nüfusun 100 milyona gelip duracağı ve bu süre içerisinde, yeni teknolojiler sayesinde kolaylıkla inşa edilecek, milyonlarca ev hesaba katıldığında TR’nin konut sorunu çözülecektir diyebiliriz. Öldük, bittik, mahvolduk’la nereye kadar? Nüfusun %57’si kira nedir bilmiyor, burası gariban bir ülke midir?

Değildir.

Basına yansıyan münferit, karmaşık ve radikal haberleri bir kenara bırakın ve genel tabloyu bir düşünün derim…

Seyahat, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Tarihi Ankara-İstanbul Yolu İzlenimleri

Tarihi Ankara-İstanbul Yolu üzerindeki şehirlerin ve yapıların hikayeleri ve fotoğrafları için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Tembelliğin ve İradesizliğin Romanı

icimizdeki-seytan---sabahattin-ali-5dac

“Yalnız, benim gibi eş dost arasında akıllı geçinen bir insanın nasıl olup da bu kadar manasız ve bomboş bir gençlik geçirdiğine herkesten evvel kendimin hayret ettiğimi söyleyecektim…”

Sabahattin Ali’nin muhteşem “İçimizdeki Şeytan” romanında geçen bu cümlede kendimi buldum…

Kendimle beraber orada başka bir arkadaşımı (GE) da bulduğumdan dolayı cümleyi ona da gönderdim. İkimiz de “Yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmam.” popüler yargısından hiç hoşlanmayan insanlarız. Yaşadığımız birçok şeyden dolayı fena halde pişmanız.

Bugüne kadar hayatıma sığdırdığım şeyler birçok insanı gıpta ettiriyor. Etrafımda, benimkiler kadar çok hobiyle benim kadar çok vakit geçirmiş kimse yok (özür dilerim) ve bundan da eşek gibi pişmanım ama yine de edebiyata bu kadar geç kaldığım için kendimi ıslak odunla dövesim var. Oysa edebiyat bölümü mezunuydum ve hep aklımdaydı. Birkaç yıldır başlayan edebiyat tüketme sürecim henüz çok yeni olduğu için Top 10 romanım sürekli güncelleniyor. Not: Liste yapmaya bayılırım ve yapmayı sevmeyenlerin bir bölümünün zihinsel tembellikten dolayı bunu yapmadıklarını ve o yüzden “her şeyin ayrı değeri” olduğunu öne sürdüklerine inanırım… Her şey ayrı ayrı değerlidir ama aynı ölçekte değerli değildir. Bunları belirlemek de kötü bir şey değildir. Hatta çok güzel ve faydalı bir şeydir.

“İçimizdeki Şeytan”ı rahatlıkla Top 10 roman listeme koyarım Ocak 2020 itibariyle…

Daha önce yazardan okuduğum “Kuyucaklı Yusuf”u çok iyi bir roman olarak değerlendirmemiştim. Sağda solda Sabahattin Ali’nin “overrated” bir yazar olduğunu okuyordum. “Kürk Mantolu Madonna”nın başına gelenlerden de haberdardım… Bu yüzden romana temkinli yaklaştım ancak İŞ, ilk sayfadan çok iyi bir eser olduğunu belli eden romanlardandı.

1940 yılında yazılmış ve yazarın ikinci romanı…

Romanlarda “yetkinlik” diye bir şey varsa bunun ilk dönemlerden ziyade 1950’lerden itibaren geliştiğini düşünüyorum. Normaldir… Yeni ve ihraç edilen bir janr ancak toplumun yapısının da bunda etkili olduğuna inanıyorum. Toplum geliştikçe, daha doğrusu şöyle diyelim aydın sınıfı geliştikçe yani sanatı üreten ve tüketen insanlar, eserler de yetkinlik kazanıyor. Romanlar birer tarihi belge olması sebebiyle çok değerlidirler ancak eski romanların (yabancılarınkiler de dâhil) atmosferi içine girmeyi zorlaştıracak teknik acemiliklerle doludur. Orhan Pamuk’a göre “İnsanlar romanlardaki kadar muhteşem insanlar değillerdir ve öyle yüce şeyler yaşamazlar.” Bu da gerçekçilik mefhumunu önümüze koymaktadır. Romandan gerçekçi olmasını mı yoksa nasıl yaparsa yapsın bizi büyülemesini mi bekleyeceğiz? İkisini de yapan varsa ne mutlu bize…

İŞ, gerçekçi bir roman mıdır? Soruyu revize edelim, 1940’larda bir insan Ömer’in kurduğu uzun ve derinlikli cümlelerden kurabilir mi? İnsanlar o şekilde mi konuşup, giyinip, yaşıyorlardı? Burada Orhan Pamuk’un fikri devreye girer. Ben insanların o şekilde konuşmadıklarını tahmin ediyorum ancak bu, romanın büyüleyici olmasını engellemiyor. Roman böyle bir şey zaten. Sinemada bunu yapamazsınız, en azından günümüzde sanatsal değer biçilen filmlerde; akıllı, tecrübeli ve gelişkin estetik duygusuna sahip insanların izlediği filmlerde gerçekçi olmayan bir konuşma, sahne, kıyafet barındıramazsınız. Romanda ise bunu yapabilirsiniz. Yani eskiden, roman türü çok canlıyken yapabilirdiniz. Sağladığınız başka şeylerle okuyucuyu tatmin edebilirdiniz.

İŞ, çok da gerçekçi olmamasına rağmen yetkin bir roman tekniğine sahip. Döneminin veya kendisinde 10, 15 yıl önce yazılmış romanların yetkinliğine baktığımızda İŞ’in onlardan ileride olduğunu görüyoruz. Yani teknik olarak masal anlatır gibi olmayan bir roman…

1940’ların bir romanıysa hemen akla “The Kriz” geliyor…

Yazılarımı okuyanlar hemen The Kriz’in ne olduğunu anımsayacaklardır: TR’de sınıflar mücadelesi yoktu. Hepsi aynı sınıfsal kökenden gelen 15, 20 bin etkili erkek bireyden oluşan bir kalabalığın, Batılılaşma-Batılılaşmama kavgası TR siyasetinin 200 yıldır bir numaralı ve en yoğun gündem maddesidir. The Kriz, TR’de romanının da bir numaralı teması olmuştur uzunca bir süre.

“İçimizdeki Şeytan”da The Kriz’i etkin bir tema olarak görmüyoruz nihayet. 1940 yılı için bu şaşırtıcı… Roman bireye yönelir genellikle. Türk edebiyatında bireye dönmeler “İçimizdeki Şeytan”la başlamamıştır elbette ama ilk yetkin ve çarpıcı örneği bu roman olsa gerek.

KÜÇÜK, SEFİL BİR ŞEYTAN OLARAK İNSAN

“Adam olmak değil, enteresan olmak istiyordum.”

Birçok roman yazımda mizantropi ve sinizmden bahsettim. Mizantropi, insan türünden nefret etmek, onu yüce bir varlıktan ziyade sefil bir yaratık olarak değerlendirmektir. Sinizm ise iyi ve güzel olan hiçbir şeye inanmamak, onlara düşman olmak demektir. Ekşi Sözlük’teki bir tanımlama ilgimi çekti: Tutkusuzluk dehşeti…

Roman eğer bireye, bireyin iç dünyasına yöneliyorsa –ve bize yalan söylememek niyetindeyse- oradaki karanlık noktalarla karşılaşmaması ve bunları okuyucuya sunmaması imkânsız. Bazıları bundan sakınır. Bunlardan rahatsız olduğu ve pozitif şeylerden mutlu olduğu için onlara yönelebilir. İtirazımız yok. Çünkü hayatta karanlık veya aydınlık taraf mutlak bir şekilde diğerine karşı üstündür gibi bir düşüncemiz yok. Karanlık taraflara odaklanan romanları daha cesur buluyorum, onları daha ilgi çekici buluyorum.

Ömer, mizantropi ve sinizmin adeta efsanevi bir sunumu… “Dorian Gray’in Portresi” romanında hemen hemen her sayfada özlü söz olabilecek cümleler vardı. Bir süre sonra başım dönmüştü ve bunları not etmeyi bırakmıştım. İŞ’te de o kadar yoğun olmasa da oldukça yoğun bir şekilde “Yazar bu cümleyi nasıl kurabilmiş?” diyebileceğimiz cümleler var sıkça. Ömer’in toplum, hayat ve insan analizleri her başarılı mizantropunkilerin olduğu gibi çok çarpıcı. Hangi birine değinmeli ki… İŞ’teki olağanüstü cümleler başka bir yazıda ele alınabilir.

Ömer’in mizantropisi kendisi de dahil olmak üzere hatta en çok kendisine yöneltilmiş bir şekilde herkesi hedef alıyor. İçimizdeki şeytanı anlamak istiyorsanız “İçimizdeki Şeytan”ı okuyunuz.

Ömer’in romanın sonunda yaşamış olduğu değişikliğe ne demeli? Veya Macide ve Bedri karakterleri erdeme ne kadar sahipler? Yusuf Atılgan veya Oğus Atay mizantropisinden biraz daha sakin bir mizantropisi var Sabahattin Ali’nin. Ömer, meşhur tiradında “Derhal kendimi düzeltmek, ona layık bir hale gelmek icap etmez miydi? Yapamadım ve bu aczimi içimdeki şeytana hamlettim. Halbuki tembel ve iradesizdim.” İnsan doğasında var olup olmadığı tartışılan kötülük meselesi karşımıza çıkıyor. Marksistler böyle bir kötülük fikrinin düzen sahiplerinin ideolojik araçlarıyla pompalandığını iddia ederler. Bu sayede insanlar düzeni değiştirme motivasyonlarını kaybedeceklerdir. İnsanı var eden sahip olduğu maddi koşullardır… Maddi koşulların insanı var etme konusunda oldukça etkili olduğunu inkar edemeyiz ama o dönemlerde çok ilerlemiş olmayan evrimsel psikolojinin çıktıları da göz ardı edilemez.

İNTİHAR ETMEMİŞ SELİM IŞIK

Mizantropinin en destansı örneği olan “Tutunamayanlar”ın Selim’i akıllara geliyor. O halde diyebiliriz ki Ömer, intihar etmemiş bir Selim Işık’tır. Bu arada mizantropiyle ilgili düşüncelerimi hatırlatayım: İnsandan ölesiye nefret eden birisi değilim ancak onun aslında çok erdemli olduğuna, hayatta çok yüce şeyler başarma potansiyeline sahip olduğuna ve nihayet günün birinde bunu başaracağına inanmıyorum. Az önce anılan evrimsel psikoloji çok ilgimi çekiyor. Onun evrimsel sürecine baktığımız zaman hile, hurda ve şerefsizlikle var olduğunu görüyoruz. Milyonlarca yıllık kariyerinde bunlar var. İlerde değişir mi bilemem. Onun evrimsel süreci hesaba katıldığında çok kısa bir süreye tekabül eden 60, 70 yıllık bir süre sonra yaşamak için fiziksel olarak gerekli olan her şeyi kontrolü altına alacak. Yaşamını garanti altına alacak. Görecek ki dünyadaki herkes için yaşam koşulları halledilmiş bir durumda olacak. O zaman ne olacak merak ediyorum… Tutunamamaya sebep olan maddi koşullar halledilince yine yerinde durmayacak mı? Bekleyip görelim diyeceğim ama bizim ömrümüz yetmeyecek buna. Neyse bize ne ya!

YAŞAM ÇELİŞKİLERLE YOL ALIYOR

Hegel’in bu sözünü çok severim…

Yukarıda tam olarak cevaplanmamış iki soru sordum. Ömer’in değişimi ve Macide ile Bedri’nin sahip oldukları erdem potansiyellerini sorguladım. “İçimizdeki Şeytan”ın en beğendiğim yanı insanın çelişkili yapısını çok başarılı bir şekilde ele alabilmesiydi. Hepimiz geceleri uyku uyuyamayacak kadar birer çelişki yumağı değiliz ancak hayatta ne yapmak istediğini net olarak bilen ve bu yolda emin adımlarla ilerleyen göçmen kuşlar gibi şeyler de değiliz…  Yani çelişki yumağı değiliz ama çelişkilerle doluyuz. Hep öyle olduk. İnsanı var eden şu maddi koşullar sorun olmaktan çıktıkları zaman bile çelişkiden azade varlıklar olmayacağız. Bu romanın kahramanı Ömer’dir. Ömer’in Macide’yi de etkileyen cümleleri (bu konuya geleceğiz yani kızlar piç erkek sever konusuna) insandaki çelişkili yapıyı anlamak açısından bire bir. Hapishanede Bedri’ye verdiği tirat ise adeta bir destan. Bir çelişki destanı…

Kitap toplumsal eleştiri yaparken kadın erkek ilişkisine de odaklanıyor. Bu anlamda “Kiralık Konak”a benziyor. Toplumsal eleştiri boyutuna bakalım… Toplumsal eleştiri derken aslında bir aydın eleştirisi var. Ve de aydınların bir bölümü eleştiriliyor. Yani sağcı, milliyetçi, Turancı aydınlar… “Tutunamayanlar”da her türlü aydın eleştiriden nasibini alıyordu. “Tutunamayanlar”ın torunu “İçimizdeki Şeytan”da Turancı aydınlar veya devletçi aydınlar eleştiriden nasiplerini alıyor. Sabahattin Ali, solcu olduğu için kendi mahallesindeki aydınları eleştiriden muaf tutmuş oysa biliyoruz ki onlar da eleştirilecek davranış kalıplarına sahiplerdir. Cemaat olmanın zorunlu kıldığı birtakım saçma ritüellere ve insana inandırıcı gelmeyen tutum ve davranışlara sahiptirler. İnsanın siyasal mücadeleler vermesinde psikolojik faktörler, yani onu yapıyor olmasının ona hissettirdiği duygular önemli oranda rol oynarlar. Ben buna inanıyorum. Bunları ele alsan, solcular kızarlar. Ele alamazsın… Sabahattin Ali de ele almamış fakat bunları görmemiş olamaz.

KIZLAR PİÇ ERKEK SEVER

Popüler bir yargıdır ve de bu konuda Ekşi Sözlük’te başlık bile vardır ama bilimsellikten tamamen uzak bir yargı değildir. Ömer’in “adam olmak değil enteresan olmak” istediğini yazmıştık. Oluyor da… Ve enteresan tipler daha ilgi çekicidir. Bilimselliği nerede peki? Okuduğum bir makalede dünyada şimdiye kadar var olmuş erkeklerin yüzde %40’ının, kadınların ise %80’inin çocuk sahibi oldukları yazıyordu. Bu istatistik genetik biliminin bize sundukları sayesinde bilimsel olarak ölçülebiliyor. Evrimsel süreçte başarının ölçütü üremektir. Peki, kadınlarla erkekler arasındaki bu inanılmaz fark nereden geliyor? Savaşlar öne sürülebilir. Savaşların bu kadar büyük fark yaratamayacağı düşünülüyor çünkü askerlik hep profesyonel bir işti. Ulusların topyekûn askere alınıp savaştırılmaları Birinci Dünya Savaşı’yla başlamıştır. Ondan önce savaşlar uzak yerlerde, gözlerden uzakta, profesyoneller arasında oluyordu. Yani savaşlar böyle büyük bir fark yaratmaz. Burada kadınların (az da olsa) tercihleri bu konuda rol oynamıştır. Yani kadınlar güçlü, kuvvetli, etkili, zengin, ağzı iyi laf yapan, iyi avcı, zeki erkeklerin ikinci karısı olmayı etkisiz erkeklerin birinci ve tek eşleri olmaya “önemli oranda” tercih etmişlerdir. Buna zorlanmışlardır da. Hatta zorlanmalar daha etkilidir ama tercihlerin tamamen etkisiz olduğu da iddia edilemez. Ömer çok yakışıklı ve zengin değil. Macide sokakta kalınca karşısına çıkması da etkilidir ama Macide’yi asıl etkileyen şey Ömer’in kimsenin kurmadığı cümleler kurması, kurabilmesi. “Piç” işte yani enteresan yani ilgi çekici… Kim için? Macide gibi toplumun normallik sınırlarının içerisinde olmayan, melankolik, düşünceli, “çelişkilerle” yaşayan bir kadın için. Fakat Macide’nin de aslında çok da kendisini tanıyan, bilen bir insan olmadığını görüyoruz. Hafif nihilist bir yanı da var. Çelişkileri ise gözlemlenebiliyor. Bedri’nin zaman zaman beliren düşüncesi bile kendisini huzursuz ediyor. Öyle işte… Karakterleri net bir şekilde oraya buraya koyamıyorsunuz. O zaman başarılı.

Tembelliğin ve iradesizliğin romanı yani içimizdeki şeytanın…

 

 

 

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Emojilerin Lakapları, Anlamları

EMOJİLERİN LAKAPLARI, ANLAMLARI

☺️ – Ben masumum
🚶🏾‍♂️ – Daha da bi’ şey demiyorum veya iplemiyorum
😎 – Yavşak
😅- Usturupluyum
😶 – Gardımı aldım, bekliyorum
🤣 – Orospu çocuğu 1
😆 – Orospu çocuğu 2
🤮 – Allah belanı versin
🤧 – Neyse bana ne ya
😘 – Ben bir geri zekalıyım
🙆🏽‍♂️ – Bilemiyorum yani
😂- Her an usturuplu olmaktan çıkabilirim
😉 – Senden nefret ediyorum
🤯 – Beynim yandı
💩 – Ben bir şerefsizim
🙋🏽‍♂️ – Normal bir güle güle
💆🏽‍♂️ – Kes tıraşı 1
🐸 – Şebeklikten ekmek yemek istiyorum 1
☘️ – Ben bir kadınım 1
🎈 – Ben bir kadınım 2
☕️ – Ben bir Instagram kadınıyım 3
🍻 – Ben bir erkeğim 1
⚽️ – Ben bir erkeğim 2
💍 – Bana evlenme teklif et
🙇🏽‍♂️ – Bunların hepsini saçma buluyorum
✌🏽 – Yaşasın halkların kardeşliği
👍🏽 – Kes tıraşı 2
👁 – Stolkçu
😬 – Şu son yazdığım şeyle seni rahatsız etmek istedim
🥶 – Bana bir daha bunu yapma
🤓 – Şebeklikten ekmek yemek istiyorum 2
🎯 – Olay budur
🧐 – Ne diyorsun sen ya
😔 – Işıklar içinde uyusun
🙁 – Yıldızlar yoldaşı olsun
😝 – Piç
😌 – Seni annemle tanıştırmak istiyorum

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın