6 Kasım 2002

o

Galatasaray, o yıllarda benim için büyük bir anlam ifade ederdi. O yenince çok mutlu olurdum. Yenilince de mahvolurdum. Hele hele Fenerbahçe’ye yenilmesi beni bitirirdi.

6 Kasım 2002’de Fenerbahçe Galatasaray’ı 6-0 yendi. Bu mağlubiyet benim için travmatiktir. O günlerde başıma gelenler bu mağlubiyeti daha da travmatik yapmıştır benim için.

O tarihte Sinop’un Dikmen ilçesinde çalışıyordum. Gerze ilçesinde de yaşıyordum. Aslında bunları yapmayı henüz bir aydır başlamıştım. İlk defa yalnız yaşamaya başlıyordum. Sudan çıkmış balıktım adeta. Ne yapacağımı bilemiyor, ne söyleyeceğimi kestiremiyor, elimi kolumu nereye koyacağımı bilemiyordum. Tıpkı fotoğraf çektirirken başıma geldiği gibi…

6 Kasım travmasının öncesinde bir de 3 Kasım travması vardı.

O tarihte yapılan seçimle AKP tek başına iktidar olmuştu. Seçimden önce TKP’li bir arkadaşıma TKP’ye oy vereceğime dair söz vermiştim. Etkili arkadaşa hayır diyemeyen apolitik tipin sağlıksız bir şekilde politikleşmesi ve sonrasında ilk olumsuzlukta apolitik tipin çekip gitmesi hikayesi işte, tanıdık sol siyaset hikayesi… Sandık başında ise CHP’ye oy verdim. Bu seçim çok kritik diyerek… Burada ironi yapmıyorum, gerçekten de Ak Parti iktidarda olduğu sürece yapılan her seçim o ana kadarki en kritik seçimdir. Seçimlerden sıkılınmaz (?)

O tarihten önce “solcuların” (Atatürk’ün) iktidarı vardı. Eğitim-Senli ilçe müdürü sağcı öğretmenlere mobbing yapardı. Eğitim-Sen torpil yapardı. 3 Kasım’da o sonuç çıkınca 4 Kasım sabahı din öğretmeni öğretmenler odasının kapısını açtı ve provokatif bir edayla “Selamın aleyküüüüm!” dedi. Ben “Merhaba!” dedim. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. O tarihten beri her sene olan şey yani… Bugün gelinen noktada hala insanların her ortamda çekinmeden selamın aleyküm diyemediklerini görüyoruz. Dinle ilgilenmek hala ve artan bir oranda bir dalga geçilme konusu. O travmaları yaşadık, yaşıyoruz ama gelecekte bunların olmayacağını görmek, sezmek tarihin bize ironisi. TR halkı gerçek dindarların arzuladığı hayatı reelde hiçbir zaman yaşamayacak!

3 Kasım günü oynanması gereken maç, o ana kadarki en kritik seçim yüzünden 6 Kasım Çarşamba günü oynandı.

Gerze’de yaşamaya başlayınca maçları izleyecek bir yer aradım. Yanılmıyorsam tek yer veya iki yerden biri sahildeki Özlem Meyhanesi idi. Şu anda internette Özlem Restoran olarak görülüyor. Yüksek tavanlı, sekiz on masalı, sobalı, pejmürde bir yerdi. Garsonu ifadesizdi ve burnu kapalı olduğu için ağzından nefes almak zorunda olan her insan gibi karizma yoksunuydu (bir diğer versiyonu da kolları sallamadan yürüyen insan.) Umarım ameliyat olmuştur.

Orayı bulmuştum ve her GS maçında oraya gidiyordum. Pardon bir kere de Ankaragücü, Gençlerbirliği maçını izlemeye gitmiştim. O yıllarda dört büyükler haricinde kimsenin maçı yayınlanmazdı ama o sene GB, bir sene önce Ankaragücü’yle harikalar yaratan Ersun Yanal’ı transfer ettiği için o maç iyice ilgi çekici hale gelmişti ve tvden yayınlanmıştı. TVden (Digiturk’ten) canlı yayınlanan ilk Anadolu maçı olabilir. Gencer başkan bilir bunu veya araştırır veya iplemez belki bilmiyorum.

Hep aynı masaya oturur ve iki bira artı Arnavut ciğeri tüketirdim. Bira elbette tombul şişe Efes’ti. Tekrar söyleyeyim kitle biraları ve bunların tüketilme şekilleri arasında uçurum olduğunu düşünmüyorum. Arnavut ciğeri ise bana iyi geliyordu.

O gün elbette ortam çok kalabalıktı. Ortama küfür ve sigara dumanı hakimdi. İkisinden de nefret ederim. Sinoplular yaygın düşüncenin aksine “sakin” ve “efendi” bir Karadeniz halkıydılar.

Fenerbahçe maçları başlamadan bir hafta önce gerilmeye başlardım. Onlardan nefret ediyordum. Gerçi TR’de Fenerli olmayıp da onlardan nefret etmeyen var mı? Bu nefreti adım adım Aziz Yıldırım inşa etmişti bana göre. Bir de hep rakiplerinin sembol oyuncularını para vererek almış olması. Galatasaraylılar üzerindeki FB etkisi yine de bu 6-0’la bambaşka bir hal aldığını da belirtelim…

O sene FB şampiyon olmadı ama o maçın sayesinde ve TR için o zamanlar (şimdi değil) çok fark yaratan bir stadyum inşa etmesiyle büyük bir psikolojik üstünlük ve somut üstünlük ele geçirdi. Bana göre 2011’e kadar her sene yürüye yürüye şampiyon olması gerekiyordu. Şimdilerin Juventus’u veya PSG’si gibi olmalıydı ama olamadı. Dört kere başka takım şampiyon oldu.

Maç başlamıştı. GS aslında FB’den daha iyi bir görüntü sunuyordu ligde. Yanlış hatırlamıyorsam tabii… Tuncay adlı biri bir gol attı birden. Sonraki yıllarda star olacak ama bana göre düz futbolcunun allahı bir tipti. Sadece Türkiye’de star olabilecek bir tipti. Sonra sansasyonel Ortega bir gol attı. Daha sonra kırmızı kart görecekti.

Sanırım başka gol olmadı ve devre 2-0 bitti. Her halde bir şeyler olur diye düşünmüştüm. İkinci yarı goller gelmeye başladı. 4-0’dan sonra mekanı terk ettim. Normalde böyle bir şey yapmam. Olacakları hissetmiş olmalıyım. Eve geldiğimde bilgisayarı açtım. Bilgisayarıma tv kartı takılıydı. Maçın altıya gittiğini öğrendim ve yıkıldım resmen.

Ertesi gün o din öğretmeni FB provokasyonları da yapmaya başladı. Hayatımda mütevazı bir Fenerliyle karşılaşmadım. Ezici bir çoğunluğu arsız insanlardan oluşuyordu. Bilmiyorum belki de bu travmadan dolayı bana öyle geliyordur.

Daha sonra Türk futbolunu takip etmeyi bıraktım. GS bu dönemde büyük başarılar da elde etti ama ben ilgilenmedim. Hatta ŞL’de Real Madrid’e karşı çeyrek final maçı oynarken GS, ben diğer kanaldaki Messi maçını izliyordum.

Bu sürede tabii GS bana göre Türk futbolunun en büyük kulübü oldu. Bu sene de şampiyon olursa sanki Fenerle olan bu fark kıyamete kadar kapanmaz. 2011 süreci yaşanmasaydı ne olurdu tabii orası önemsiz değil ama 10 sene sonra kimse bunları hatırlamaz. Bu arada GS’deki FB travması gitmez. Bir gün GS, FB’yi 6-0 yenerse biter. Veya 10 sene sonraki çocuklar için bu durum ne ifade eder, ona bakmak lazım bir de…

Dün yine GS bir takımdan altı gol yedi ama Real Madrid’den altı gol yenir, bu normaldir. Sanırım şu aralar kötü giden GS’nin altı yemesi işleri biraz da karmaşık kılacak. Neyse bana ne ya

Hayatında çok önemli değişiklikler olan bir gencin kısa zamanda iki önemli travma yaşamasının hikayesini okudunuz. Ne dersiniz, travmaların izleri hala görülüyor mu?

 

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

“Zamanımızın Bir Kahramanı” Roman Eleştirisi

302707_1d34b_1564042241

Rus şair ve yazar Lermantov’un “Zamanımınız Bir Kahramanı” adlı romanını okudum ve çok beğendim…

Roman 1840 yılında basılmış yani yazar 26 yaşındayken… 26 yaşında olan bir insanın böyle bir metni kaleme almış olması gerçekten inanılmaz bir şey. Bu tespitleri, hayata ve insanlara dair bir gözlemleri yapmış olması gerçekten insanı şaşırtıyor. Acaba 1821 doğumlu olan Dostoyevski bu romanı yazdı da takma ad mı kullandı diye insan aklından geçirmiyor değil.

Hayır, elbette insan aklında böyle bir şeyi geçirmiyor ancak bu romanı Dostoyevksi adı altında piyasa sürseniz kimse bu durumu yadırgamaz. Lermantov, bu kitapta en az Kara Bela kadar başarılı bir şekilde insan ruhunun karanlık taraflarına yolculuk yapıyor…

RUS MARLOWE

Kara Bela ve Lermantov ile ilgili olan komplo teorim akıllara Shakespeare ve Christopher Marlowe komplo teorsini getiriyor. 27 yaşındayken bir düelloda ölen Lermantov gibi, Shakespeare’nin çağdaşı olan Christopher Marlowe da 29 yaşındayken bir bar kavgasında kafasına aldığı bir kama yarasıyla ölür. Komplo teorisine göre ateizm ve eşcinsellik temalarına değinen Marlowe aslında Shakespeare adıyla oyunlarını yazmaya devam etmiştir. Yani Shakespeare diye birisi aslında hiç olmamıştır. Orhan Pamuk’a göre romana yani bireyin iç dünyasına yolculuk yapan edebi janra ilham veren şey Shakespeare’dir… İddialara göre o koskoca Shakespeare aslında Christopher Marlowe’dur… En ünlü oyunu “Dr.Faust” olan Marlowe çok az eser üretmiştir ve yaşasaydı Shakespeare’i geçecek olması da edebiyat çevrelerinde öne sürülen bir iddiadır. Ben Shakespeare’nin doğduğu evi gördüm İngiltere’de fakat tıpkı Kayseri’deki Mimar Sinan evi gibi onun da kolpa olduğunu düşünüyorum… Lermantov, Dostoyevski miydi? Dostoyevski, Lemantov muydu? Lermantov yaşasaydı Kara Bela’yı gölgede bırakır mıydı? Şu son iddiaya ben “Hadi canım, olmaz öyle şey!” diyemiyorum örneğin… Yani oldukça iddialı bir metinle karşı karşıyayız…

İNSAN EFSANESİ

İnsan efsanesini sarsan edebi eserlere ilgi duyuyorum. İnsan efsanesi yani insanın yüce bir varlık olduğu ve bu dünyada muhteşem şeyler başarma potansiyeline sahip olması ile ilgili olan efsane… Onun çok mutlu olabileceğine dair olan efsane… Bu karmaşık zihinsel yapısı ve ondan bin kat daha  karmaşık olan “kültürüyle” insanın çok mutlu ve huzur içinde bir yaşam süreceğine olan inancım yok. Mizantropikler gibi ondan ölesiye nefret etmiyorum ama onun sıkı bir hayranı hiç değilim. İçindeki kötülük potansiyeli ve kendi içerisinde sahip olduğu acıklı eşitsizlik durumu (aptallık vs.) insanı hayran olunacak bir varlıktan çok “dikkat edilmesi” gereken bir varlık yapıyor. 100, 200 sene sonra (komünizm gerçekleşmese bile) ortaya koyacağı “pürüzsüz düzen”de neler olur, bilemiyorum yalnız… Evet bu süre sonunda insan yaşam koşullarını oldukça iyi bir seviyeye çıkaracak. İnsanın yaşaması için gerekli olan şeylerin hepsi, kolaylıkla tüm insanlara sunulabilecek duruma gelecek ama o zaman “küçük şerefsizimizin” nelerle haşır neşir olabileceğini tahmin edemiyorum. Yaptıkları yapacaklarının teminatıdır…

İnsanın yüce bir varlık olmadığını aksine karanlık tarafları bol bir zavallıdan hallice olduğu gerçeğini teşhir eden romanlara ilgi duyuyorum dedim. Bunların şahbazı “Yeraltından Notlar”dır. Kara Bela, küçük şerefsizi epeyce bir hırpalıyor. Camus’nun (?) “Yabancı”sı da fena değildir. “Aylak Adam”ı unutur muyuz? Zaten bu kitabın önerisi “Aylak Adam”a olan ilgim sayesinde geldi. Gerçekten de Bay O. ile Peçorin’in benzerliği dikkat çekici. Rus aylak adamı diyebiliriz Peçorin için. “ZBK” ile beraber dört büyükleri sıralamış olduk böylece.

NARSİZM

“ZBK”yı okurken aklıma eskiden okumuş olduğum “50 Soruda Psikiyatri” kitabı geldi. Orada bir narsizm tanımı yapılıyordu. Şu hayatta şerefsizin karşılığı narsizmdir. Empati duygusundan tamamen yoksun olan bu kişi, kendi ruhsal dünyasında zafer naraları atmak için insanları maniple etmede bir ace’dir. İlgi çekicidir ve sevimli görünmeyi başarır narsist ancak kendi PR’ı için insanları kolayca harcamaktan, onlara zarar vermekten hiç çekinmez. Bilimsel bir şekilde tespit edilmiş bir kişilik bozukluğudur narsistlik ama yanlış hatırlamıyorsam tedavisi yoktur ve uzak durulması gereken bir tiptir.

PİÇORİN

Zamanımızın bir kahramanı olan Piçorin’in (Peçorin) yapıp ettikleri bana o kitaptaki narsizm tanımını anımsattı ve açıp baktığımda kendime hak verdim. Çok çok iyi bir manipülatör. “Huzur”daki Suat ile rekabet edebilir. “HUZUR” SPOILER, OKUMAK İSTEMİYORSAN BÜYÜK HARFLİ YERE ZIPLA! Suat insanları maniple etmek için kendisini öldürüyorken, Peçorin başkalarını öldürüyor… “HUZUR” SPOILER BİTTİ! Piçorin merak duygusunun öneminin farkında. İnsanı şu hayatta “bitirecek” olan en önemli şey merak duygusunu yitirmek olsa gerektir. Bu sadece yaşlıların yaşadığı bir şey değil önemli oranda gencin de yaşadığı bir şeydir. Merak duygusu bitmiş veya olmayan bir insan intihar ederse üzülmemek gerekir. Piçorin merak duygusu olan bir insandır. Yani türlü türlü projeler üretir kafasında ama hepsi kendi kendisini bir nevi onaylamak içindir veya “gerçekleştirmek” için diyelim… Kafasındaki Peçorin’i, özür diliyorum Piçorin’i “gerçekleştirmek” için her türlü eylemi yapabilmektedir. Bu eylemler içerisinde cinayet ve hırsızlık gibi oldukça fena işler de vardır.

Peçorin, insanlığa dair yaptığı cesurca tespitlerle gönlümüzü mü fethediyor? Bunu yapabilir ancak diğer insanlara kötülük etme potansiyeli kendisini otomatikman başka bir pozisyona sokuyor. İnsanların bu kötülüklerden daha fazlasını, kolaylıkla yapabilme potansiyeli; Peçorin’in budala bir ezik de olsa bir insanı kolayca öldürebilmesini veya bir Asya vahşisinin duygularıyla oynamasını haklı çıkarmamalı. O kadar da değil…

RUSYA

Asya vahşisi dedik, kimden bahsettik acaba? Rusya oldukça ilgi çekici bir ülke. Ekol edebiyat olarak (ve yüzölçümü olarak) dünyada en iyisi olmayı başarabilen Rusya başka hiçbir şeyde dünyada en iyisi değildir. Olmak istemektedir ama… Karşısında Batı Avrupa (Amerika, Kanada ve Avustralya uzantılı) vardır. Rusya’nın sınırsız insan sayısı ve yüzölçümüne sahip olması ancak bu medeniyetlerden geri olması 19. ve 20. yüzyılları oldukça renklendirmiştir.

KUZEY – DOĞU

Batı medeniyetinin öncelleri olarak sırasıyla Yunan ve Roma medeniyetlerini alabiliriz. Bu yersiz de değildir. Yunan medeniyetinin izlerinin üzerinde yükselen Roma medeniyeti dünyayı çok değiştirmiş ve hüküm sürdüğü birkaç yüz yılda inanılmaz tarihsel ilerlemeler gerçekleştirmiştir. Roma medeniyeti (aynı şekilde Yunan medeniyeti için de) için kuzeyden ve doğudan gelenler vahşi, medenileşmemiş, kaba saba, adam edilmesi gereken insanlardır. Bu durum hala geçerlidir. TR için de geçerlidir. TR için daha çok doğudan gelenler alt insanlardır. Kuzey ve doğuya yönelik bu çekinceli tutum Ruslar için de geçerlidir. Esasında kendileri Avrupa için bir “Kuzey” ve “Doğu”durlar ama bu durum onların da birer “Kuzey”leri ve “Doğu”ları olmasını engellemez. Ruslar Hristiyan olmalarına rağmen (ki bazıları Katoliklik ve Ortodoksluğu ayrı iki din olarak kabul eder) Batı Avrupalılar tarafından küçümsenirler. Ruslar da doğuda kalan halkları (Orta Asyalılar) küçümserler. Kafkasyalılar da biraz doğuda kalır, onlar da küçümsenir. Bonus olarak Güneyde yer alan Ukraynalıları ve batıda kalan Polonyalıları ve Finleri verebiliriz. Yani egemen ulusa ait olan bireyler o devlet bünyesinde veya güdümünde olan farklı milletlere ait olan halkları küçümserler. Onları çevrelerinde görmek istemez, gettolaşmaya iterler. Bu kibrin yansımalarını “Zamanımızın Bir Kahramanı”nda apaçık görüyoruz. Özellikle de romanın birinci bölümünde Asyalılar için yazılanlar bu kibrin boyutlarını ortaya koyuyor. Peçorin bunu yaparken Rusları övmek gibi bir tutum içerisine girmiyor çünkü zaten insanlığın kendisine düşman. Ancak her seferinde Asyalıların adını anarak bu bombardımanı canlı tutuyor.

“KRİZ”

Burada Türk edebiyatıyla ilgili yazılar yazdım. Özellikle ilk dönem romanlarının ve milli edebiyat dönemi romanlarının neredeyse tek teması Batılılaşma temasıydı. Daha doğrusu Batılı yaşam tarzı ve geleneksel yaşam tarzı arasındaki çelişkiler ve bunların siyasi temsilcilerinin mücadeleleri sonucunda toplumun ne yapacağını bilememesi (daha doğrusu sürekli güçlü olanın peşinden gittiği için kimin peşinden gideceği konusunda başının dönmesi) romanların konusuydu. Buna ben “Kriz” demiştim. Bu kriz Rusya’da da vardır. Çar Petro sırf Batı şehirlerine benzesin diye St. Petersburg şehrini kurmuştur. Rus romanlarında Batı özentisi tipler sıkça karşımıza çıkar. Batılı yaşam tarzı pratiklerini gündelik hayatına sokmaya çalışan insanların trajikomik halleri ele alınır. “Araba Sevdası”nın Bihruz Beyi gibi olur olmaz yerde Fransızca kelimeler kullanır “ZBK” karakterleri de. Bu romanda “Kriz” bir numaralı tema değildir ancak vardır.

İNSAN DAVRANIŞLARI VE EVRİM

İnsan davranışlarını anlamaya çalışırken onun milyonlarca yıllık evrimi hep göz ardı edilir bana göre. Birkaç bin yıl önce Tarım Devrimi’yle birlikte yerleşik hayata geçen insanoğlu, birkaç yüzyıl önce de Sanayi Devrimi’ni yapmıştır ve bu iki olay onun hikâyesinde oldukça önemli yerler tutarlar. Toplumsal yaşantı altüst olmuştur. Ortaya yepyeni bir toplumsal yaşantı çıkmıştır ama on bin yıllık dönem insanın yaşam döngüsü içerisinde yüzde bir bile etmez. Ondan önce üç, dört milyon yıllık başka bir hikayesi vardır insanoğlunun. Avcı toplayıcı bu dönemde yaşadıkları insanın genlerine işlenmiştir. Endişe, korku, sevinç, heyecan, merak, stres, adrenalin, yalan, dolan, hile, hurda, katliam, zarar, ziyan, cinayet, tecavüz, göç, kaybolma, arayış vs. Bunlarla doludur bu dört milyon yıllık zaman. Avcı-toplayıcı olarak geçirdiğimiz bu dönemde hep hile yaptık, manipülasyon yaptık, suçlar işledik. Çaldık, çırptık, yaktık, yıktık. Bu dört milyon yıl boyunca tek derdimiz hayatta kalmak ve üremekti. Medeniyet diye adlandırılan ve sadece 12 bin yıl önceye giden bir dönem kariyerimizin yüzde biri bile değil dediğim gibi. Dört milyon yıl boyunca neredeyse hayatta kalmak ve üremekten başka bir şey düşünmemiş atalarımızın kodları bizim genlerimizde hala büyük oranda var. 12 bin yıllık “medeniyet” bunu sıfırlamadı. İnsan davranışlarını ele alırken genelde medeni dönemdeki maddi koşullar baz alınır ama bana göre bu yetersizdir. “Zamanımızın Bir Kahramanı” olaya bu açıdan değil de daha çok kadın erkek ilişkileri ve rolleri üzerinden bakıyor.

KADIN ERKEK ROLLERİ VE PRESTİJLİ İŞLER

Esasında bir memeli türü olan insanın dişisinin ve erkeğinin ayrı ayrı davranış kalıplarına sahip olmasına şaşmamak gerek. Memelilerde dişiler yuva (varsa) ve yavrularla ilgilenirler. Erkekler dışarıdadırlar. İnsanda da durum çok farklı değildir. Bu dört milyon yılda erkek atalarımız avcılıkla meşgulken kadın atalarımız güvenliği alınmış ve steril bir bölgede yavruların bakımıyla ilgileniyorlardı çoğunlukla. Bu bölge erkeklerin dolaştığı bölgelerden çok daha az risk barındırıyordu. Merak uyandıracak çok fazla bir şey yoktu. Bazı yiyeceklerle yapılan deneme yanılmalar son bin yılların işiydi. Toplanacak malzemeler belliydi, getirilen av etiyle yapılacaklar belliydi. Buna karşın erkekler av esnasında sürekli bir stres altındaydılar ve bilinmez tehlikelere doğru yolculuk yapıyorlardı sık sık. Adrenalin en üst seviyede idi. Rekabet en üst seviyede idi. Dört milyon yıllık bir süreçten bahsediyoruz. Bu şekilde yaşamış insanlar. Prestijli işler hep erkeklerin tekelindeydi. Avcılık en prestijli işti. Avcılıkta en başarılı olan erkek birey, akıllıysa o topluluğun liderliğini eline almakta zorluk çekmezdi. En iyi dişileri de o alırdı. Erkekler etken kadınlar edilgendi. Şimdi bu durum büyük oranda hala devam ediyor. Prestijli işler yani avcılık, savaş, siyaset, felsefe, sanat, devrim, karşı-devrim, ticaret, seyahat, din (araba sürmek) hep erkeklerin tekelindeydi. Bu alanlarda bazı çok etkili kadınlar çıkmış olmakla beraber bu durum istisna olarak kabul edilmelidir. Son 30, 40 yılda kadınlar prestijli işlerde yer kazanmaya başlamışlardır ve bu da yine onların mücadelesi sonucu gerçekleşmiştir.

Kadınlar için çocukların bakımı hala en önemli gündem maddesidir. Gerçekten de öretmenler odasındaki kadınlara bakın, bunlar eğitimli insanlar ve prestijli bir işte çalışıyorlar ama en önemli gündem maddeleri hala birinci doğum, ikinci doğum, evlilik, nişan, kına, yemek, mobilya gibi şeylerdir. Elbette istisnalar vardır. Sokaklara çıkan ve isyan eden bir avuç cesur kadın da vardır ama kadınların yapısı büyük mücadeleler için uygun değildir. En prestijli ve en adrenalinli faaliyet olan savaşa bakalım. Savaşlarda özne olan yer alan kadın sayısı tarih boyunca yok denecek kadar azdır.

Bu esnada bana itirazlar gelecektir. Öyle değil, bunlar toplumsal cinsiyet meselesi denecektir. Günümüzde neslin yok olması tehlikesi kalmamıştır. Dolayısıyla dört milyon yıllık pratikleri aynen doğru kabul etmek geçersizdir. Üretici güçlerde büyük ilerlemeler yaşanmıştır. Dolayısıyla kadınlar erkeklerle aynı haklara sahip olmalıdırlar. Ancak evrimsel süreç sonucunda bütün canlıların erkeklerinin ve dişilerinin ayrı ayrı davranış kalıpları vardır. Bunları yok saymak da hiç olmamaktadır işte! İlkokul bahçelerine bakınız, kız çocuklarını el ele tutuşmuş bir şekilde gezerken ve barışçıl bir şekilde oynarken görürsünüz. Saldırgan değillerdir kesinlikle. “Zamane kızları fena.” şeklindeki yargılara kulak kapayınız. Kızlar hiçbir zaman erkekler kadar “fena” olamazlar. Erkek çocuklar ise sürekli bir itiş kakış, kavga dövüş, aksiyon, rekabet, mücadele içerisindedirler. Yani erkekler fenadırlar ve hep öyle olacaklardır. Aradığımız kelimeyi bulduk mu ne? Fena…

Peçorin fenanın allahıdır resmen. Kadınla erkeğin milyonlarca yıllık evriminin çıktısını “ZBK”de çok başarılı bir şekilde gördüğümüzü düşünüyorum. Erkekler başka başka da prestijli işlerle uğraşırken, kadınlar erkeklerle ilgileniyorlar sadece. Hangi erkekle ne yapacakları onların bir numaralı gündem maddesi. Oysa erkekler kadın için rekabet de olmak üzere türlü türlü heyecanlara kapılıyorlar.

Bu kitapta kadınlarla ilgili rahatsız edici cümleler var. Birileri bu yazımda da olduğunu düşünebilir ama kitabın kadın ve erkek davranış kalıplarını iyi yansıttığını düşünüyorum. Yanlışlıkları ve sinir bozucu şeyleri de iyi yansıtıyor.

Peçorin tarih boyunca karşımıza çıkmış ve her şeyin sorumlusu olan bir “etkili erkek birey”den başka nedir?

İktidar etkili erkek bireyindir. Korkarım her zaman da öyle olacaktır. Kadınların iktidarı alma hevesi hiçbir zaman olmayacaktır. Dört milyon yıl sonra olacakları merak etmiyor değilim yalnız.

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Zengin Olsaydım

*Sazları akort etmek için bir eleman tutardım.

*Yazın kereviz yemek için Güney Amerika’ya giderdim.

*Erzincan’dan bir eleman işe alıp kendime her gün o kalori bombardımanı şeyden, adı kömbe, kete, lokma, gıllor, anık vs. olan şeyden pişirttirirdim.

*Siyah ankastreleri ve siyah mermeri temizlemek için ayrı bir eleman tutardım.

*Üç eleman tutup Anadolu’ya salardım. Bir şekilde bir yerlerde gördüğüm ve çok beğendiğim ama bir daha bulamadığım karikatürleri (özellikle Lombak karikatürlerini) bulmaları için.

*Meclisi rüşvetle bağlayıp “Sanat sanatçı içindir.” yönetmeliğini çıkartırdım.

*Evrim Ağacı sitesini bilbort manyağı yapardım.

*Eşli batağı bilen ve ondan zevk alan üç kişiyi mülakatla işe alırdım.

*Her hafta sonu Avrupa’daki en önemli maçı yerinde seyrederdim.

*Bahçeyle uğraşmazdım.

*Türkiye’deki tüm ilçeleri gezme projesini başlatırdım.

*Kitle birası içmezdim.

*Ben Kindle’dan kitap okurken onu tutacak bir eleman işe alırdım.

*Aktif siyasete geri döner ve CHP’nin yani geleceğin iktidar partisinin başına geçerdim. Bütün arkadaşlarımı YMYK’ya toplardım.

*Gorki Okuryazar’ın dağınıklığını toplamak için bir taşeron şirket kurardım.

*Metin Çulhaoğlu’na internet üzerinden bir soru sorduğumda oturup onu cevap yazmaya itecek (kibarca iplemek) bir eleman tutardım.

*Utku Kayan’ın evl… Evlatlık alırdım.

*Güven Uygun için de bir eleman tutardım. Bu eleman bütün indirimleri anbean takip ederek kendisini zahmetten kurtarırdı.

*Gorki Okuryazar’a 3000 tane sikindirik kitap hediye ederek -çöp okurluğunu elindeki kitaplar bitene kadar bırakmayacakmış- onu cezalandırırdım.

*Ali’ye tutacak, fırlatacak, kıracak, ezip suyunu çıkaracak şeylerle dolu bir oda oluştururdum.

*UFO’nun ısısını çok sevdiğim için evi 15 tane UFO’yla ısıtırdım.

*Gencer Ergünay’a dostlarını ağırlaması için bir ilçe kurardım.

*İstanbul’da yaşamaya devam ederdim.

Devam etmez bence…

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bir Orhan Gezisi

O gün hava karlıydı…

Hayır, karlı değildi. Orhan Pamuk evreninde sıkça karşımıza çıkan kar olgusuna anıştırma yapmak için böyle başlamayı düşünmüştüm. O gün hava güneşliydi. Yazdan kalma bir havaydı ama kalma bir havaydı işte… Kış kendisini hissettirmeye başlamıştı. Birileri pikeye geçmişti, birileri yorgana geçmişti, birileri şortla vedalaşmıştı, birileri kış biralarına geçmişti. Şu son maddeye giren 16, 17 kişi olmalıydı İstanbul’da. Dışarıda gezmeyi imkânsız kılacak kadar –Bu arada benim için en ideal gezi derecesi 17, 18 falan diye düşünmüştüm hep. 12’de de yapardım şehir gezilerini ama aşağısı sıkıntı doğururdu. İki sene önce Kars’ta 14, 15 derecelerde yaptığım şehir gezileri tadına doyulmazdı- soğuk olmayan o perşembe gününde “Bir Orhan Gezisi”ni gerçekleştirmiştim… 21. yüzyıldaydık…

Gorki Okuryazar iç ses: Öff ya bıktım bu özel derslerden! Özel dersin parası tatlı ama kendisi çok acı… Bir tane veledin ki çoğunlukla mal olurlar yoksa neden özel ders aldırsın ki ailesi, ilgisini sürekli canlı tutmak için türlü türlü hokkabazlıklar yaparsın. Geçen neydi o? Baran Doğan bir şey demişti… Ailesini aramıştı bir şehir gezisindeyken ve “Eğer Sayısal’dan para çıkarsa hemen beni arayın. Arayın ki ben de burada her yere taksiyle gideyim…” Ulan, ne matrak adam ya! Bunu ben düşünmeliydim… Baran Doğan’ı çok matrak buluyorum. Ben de matrağım ama onda böyle bir tılsım var. Bende de olsun isterdim. Neyse, özel derse giderken bu otobüs yolculukları da hiç çekilmiyor. Bari feyse bakayım… O da ne? Baran Doğan yeni bir yazı yayınlamış… “Bir Orhan Gezisi”… Hımm, Orhan Gencebay’ın evine mi gitmiş? Hiç sevmem arabeski. Beş dakika bile tahammül edemem. Ne demişti Baran Doğan: “Hatasız Kul Olmaz”daki yapı bozucu bağlama solosu… Neyse, kafam ağrıyor. Yazı çok uzun. Eve gidince okurum. Dur ya, ben en çok koltuğa uzanıp kendi yazılarımı okumayı severim… Yoksa, yoksa! Bu yazıyı ben mi yazdım? Yoksa ben Baran Doğan mıyım? Yoksa ben Baran Doğan mıyım, he?

“Kara Kitap” en etkilendiğim romanlardan biri olmuştu kesinlikle! Ondan önce “İstanbul: Hatıralar ve Şehir”i iyi ki okumuştum. Bu otobiyografik kitabın romanıydı “Kara Kitap”. Yani bir bakıma… Fark etmeden –Orhan Pamuk fark etmeyi birleşik yazıyordu- doğru bir sırayla okumuştum kitapları. Keşke “Yeni Hayat”ı da “Kara Kitap”tan sonra okusaydım. Sıralama böyle olmalıydı. “Bir kitap okudum hayatım değişti.” diye başlayan “Yeni Hayat”taki o kitap “Kara Kitap”tı. İnsanın bir kitap okuyup hayatı değişebilir miydi? Sayısı bilinmez ama roman olayına dalan bir kişinin hayatı bir daha eskisi gibi olamazdı. “Ağır” romanları okuyup, anlayan hele hele onları yazan bir insan normal bir insan olamazdı. Normal insan! Normalliğin kibri… Bunu akılda tutmalı. İleride bir roman yazacak olursam adını “Normalliğin Kibri” koymayı düşünüyordum. O sarışın arkadaşı “O tuhaf öyküleri sen mi yazıyorsun?” diye sorduğunda aklına gelmişti bu isim. “Biz normaliz! Biz normaliz! Ona göre ha!” “Normalliğin Kibri” diye bir kitap yazabilen bir insanın bir veya dört yüz tane kitap okumuştum ve hayatı değişmiştir…

Gorki Okuryazar iç ses: Acaba bu o mu? “Kreşendo” öyküsünü yazan kişi Orhan Pamuk mu? Yok yok kesinlikle o… Bir insan bunu hayal edemez. Mecbur yaşamıştır. Bari mail atayım… Merhaba ben Baran Doğan, o öyküdeki karakter siz misiniz Orhan Bey?

“Kara Kitap” demek Nişantaşı demekti. Alaaddin’in dükkânının hala orada olduğunu öğrenmiştim Ekşi Sözlük’ten. Bak Orhan Pamuk’a olduğunu tahmin ettiğim şey bana da oldu burada… Cümleyi yazmayı bitirmek üzereyken aklıma son anda bir öge geldi ve tembellikten onu gidip de olması gereken yere eklemedim. Ne çok devrik cümle var! Bu, tembellikten olmalı diye içimden geçirmiştim.

A: Haydi, vakit geliyor.

GO: Tamam, tamam hazırım. Kaç dakika var iftara?

A: Yirmi dakika. Ulan var ya, oruç tutmadığımızı bilseler iftar çadırının ortasında sikerler bizi!

GO: Öğrencilik olum, na’palım?

Nişantaşı’ndan sonra da Cihangir’e Kemal Orhan’ın müzesine giderdim… O “Yeşilçam Mekanları Gezisi”nde görmüştüm orayı. Az ilerideki Güneşli Sokak’ta “Çöpçüler Kralı”nın çekildiği ev, filmdeki haliyle duruyordu. Oradan ayrılınca görmüştüm Kemal Orhan Müzesi’ni. Gezide; ben, Baran Doğan, Abbas Işık ve Gencer Kayan vardı. Çok güzel bir gündü…

Orhan Kemal’in tarzı için Baran Doğan “gözlemci gerçekçilik” diye bir tanım yapmıştı. Yoksa ben mi yapmıştım? Ha ben ha Baran Doğan, ne fark eder? Pardon farkeder? “BTÜ”yü okurken çok eğlenmiştik. “Emmim derdi ki…” “Emmim derdi ki…” Dudu yengenin çerçiyle olan mevzusu mu yoksa iki kafadarla olan mevzusu mu daha iç gıcıklayıcıydı? Çerçiyle ne konuştular acaba? Gorki Okuryazar, köylünün bir numaralı gündeminin cinsellik pardon onların deyimiyle “sikiş” olduğunu söylemişti. Ben ise onunla beraber mülkiyet ilişkileri daha doğrusu ufak da olsa bir mülkiyet elde etme arzusu olduğunu eklemiştim ama evet bir numarada cinsellik vardı. “Bereketli Topraklar Üzerinde”de gözlemci gerçekçilik bunun ipliğini pazara çıkardığında Abbas Işık bunu abartılı bulmuştu.

Merhaba dizgici, artık okur bu diğer sesin Gorki Okuryazar’a ait olduğunu anlıyor. Her seferinde “Gorki Okuryazar iç ses” diye belirtmeyeceğimi deklare ederim. Ya bıktım şu her şeyi deklare etmenden! Ben öyle biri değilim işte… Hangi Gorki Okuryazar mı? Hikâyenin sonunda Baran Doğan’la özdeşleşme yaşayacak olan Gorki Okuryazar. Malum ya Orhan Pamuk’tan bahsediyoruz, özdeşleşme onun favori temasıdır ya… Ney!

Yazı dursun da eve gidince okurum…

Üzerime ne giyecektim? Bu sıcaklık değeri için bir gömlek en idealiydi ama Boğaz bölgesi 365 gün eserdi. Gömlek üstü bir şey giyemezdim, yük olurdu. Dışarıda sürekli hareket edeceğim için vücut ısım yüksek olacaktı. Durduğumda ise bir mekanda olacaktım yüksek ihtimalle.

Otobüse binmiştim. O da neydi? Böyle bir mont kokusu olamazdı. İnsanların ter kokmaları bir klasikti ama kış geldiğinde ceket, mont, palto gibi giysilerinin kokuları dayanılmaz oluyordu. Yazın tişört ve gömleklerini kısa sürede yıkıyorlardı ama nedense kış geldiğinde CMP’lerini kış boyunca bir kere falan yıkıyor olmalıydılar. Orhan Pamuk halkı küçümsüyor muydu? O cümleleri kurabilen, o hayal gücüne sahip olan bir insanın halkı küçümseyip küçümsememesi bir yana onunla hiçbir yerde, hiçbir şekilde buluşamaması kesin olmalıydı. Berbat kokan bu mont bana hesap kitap yaptırdı… O gün mont giyilen ilk günlerden biriydi. Bu montun bu kadar kötü kokması akıllara iki ihtimali getiriyordu: ya bu kişi çıplak gövdesinin üstüne bu montu giyip on gün boyunca inşaatlarda çalışmıştı ya da bu montu en son 2017 Mayısında yıkamış olmalıydı. Yani 2018 yılını yıkanmadan geçirmişti mont. Bak yine özne sonradan aklıma geldi ve gidip onu doğru yere koymaya üşendim…

522 SK adlı otobüsle Mecidiyeköy’e kadar gitmiştim. Şimdi Baran Doğan’ın romanlarında yaptığı gibi semt, sokak, bina tasvirleri mi yapacaktım? Oysa ben Orhan Pamuk’tum ve idolüm Gorki Tanpınar gibi olmalıydım. Mecidiyeköy’de Nişantaşı’na yürüyeyim dedim. Yol üzerinde ilginç binalar vardı. Bunların videolarını çekip TikTok’tan paylaşmalıydım. Prim yapmalıydım. Prim peşinde 80 yıl… Ne muhteşem bir karikatürdü o… Hala karikatür dergileri biriktirdiğime inanamıyorum. Bütün biriktirilen şeyler bir gün atılacaktır. Ünlü veya zengin biri değilsen. Gorki Okuryazar hem ünlü hem de zengin bir romancıydı. O sayede son “Masumiyet Müzesi” romanı için bir evi alıp müzeye çevirebilmişti.

GO: Merhaba, Arapkir otobüsü ne zaman varır acaba? Saati geçti de.

A: O otobüs dündü abi, neredesin bir gündür?

GO: Eski garajlardaki amele hanındayım.

İşte caddenin başındaydım… Rumeli Caddesi… Her apartmanın üzerine tek tek bakıp “Pamuk Apartmanı” ibaresini görmeliydim. Ekşi Sözlük’te bina numarası da yazıyordu ama bu şekilde yaparsam sanki heyecana heyecan katacaktım. Can Saday’la Facebook’tan girdiğimiz polemiği hatırlamıştım. Ben adres tarif ederken bina adı vermenin gereksiz olduğunu, bina numarası sayesinde her yerin kolayca bulunabileceğini öne sürmüştüm. Afyon’da mühendislik şirketinde ofis boyluk yapıyorken –ama utandığımdan dolayı kendimi tercüman diye satıyordum- her gün bir sürü adrese giderdim ve hepsini apartman numarasıyla bulurdum. Can Saday ise Halaskargazi’deki bina ön cephelerine bakarsam kaotik bir manzarayla karşılaşacağımı öne sürmüştü. Sürekli değişen bina numaraları yüzünden her binanın kapısının civarında bir sürü numara varmış… Yoktu işte. En son olan kırmızı beyaz numaralar gayet muntazam bir şekilde yerleştirilmişlerdi.

A: Hocam bizim oğlan nasıl gidiyor?

GO: Ee, sizin oğlan… Kem… İyi, iyi! Zaten anlıyor. Biraz daha başarıl… Pardon, bir saniye… Alo! Efendim amcaolu? Ne? Sana Sayısal mı çıktı? Bana yüklü miktarda para mı vereceksin? Çok teşekkür ederim amcaolu, görüşürüz. Ne diyorduk, ha sizin oğlan… Sizin oğlan tam bir mal, ondan bir bok olmaz. Elifi görse baston zannediyor. Sizin de özel dersinizin de vereceğiniz paranın da amına koyim! Hatta, alın şu parayı! Alın alın, üstüne de şu 250 lirayı alın benden. Bunun karşılığında oğlunuzu döveceğim. Gel lan buraya Ortanç piçi… (Çocuğu döver ve evden çıkar.)

Ne güzel yazı yazmış ya! Muhteşem basacağım da yeterli olmaz. Hele şu özel ders hayali diyalogu… Leziz. Ne zaman iyi edebiyat tüketsem gider bir sigara yakarım. O adam sen miydin amcaolu? Kafam karıştı! O on yıllık buluşma olayını sadece ben biliyordum. Kimseye anlatmamıştım ki… Evet, şüphelerimde haklı olmalıyım. Ben Baran Doğan’ım.

B: Hayır bu “Bir Orhan Gezisi” için editörlük hizmeti kabul etmiyorum. Boşuna ısrar etmeyin. Hatalarıyla sevaplarıyla yazı benimdir.

E: Ama efendim, skandal/ayıp denebilecek hatalar var.

Her apartmanın ön yüzüne bakmaktan yorulmuştum. Ekşi Sözlük’ten bakmaya karar vermiştim. Zaten ben Teşvikiye Caddesi’ni Rumeli Caddesi’yle karıştırmıştım. Bina Teşvikiye Caddesi üzerinde idi. Teşvikiye Caddesi nu: 135 yazıyordu Ekşi Sözlük’te. Yürümeye başlamıştım.

Birden karşımda gördüm Pamuk Apartmanı’nı… O Kars gezisinde Chetlikov Oteli’ni gördüğüm anı hatırladım. Veya Bursa Otogarı’nda Nurettin Rençber’i gördüğüm anı… Birden olmuştu her şey. Ne düşüneceğimi bilemedim. Hemen durup “İstanbul: Hatıralar ve Şehir” kitabındaki ayrıntıları aklıma getirmeliydim. Veya “Kara Kitap”taki Şehrikalp Apartmanı bölümlerini düşünmeliydim. Ama öyle –bağlaçlarla cümle başlamaz Orhan Bey- olmadı. Kalakaldım. Hemen en üst kata baktım. Orada yaşıyordu Celal Okuryazar. Onun yerine geçen –disguises himself as bla bla bla- Osman Doğan… “Yeni Hayat”taki otobüs yolculuklarının videosu olsaydı keşke. Bir gün uzaylıların gelip kendisine bir bilgisayar vereceklerini ve o bilgisayara tarih ve konum girerek istediği tarihte istediği bölgede olmuş şeyleri izleyebileceğini hayal etmişti. Tamam bunu hayal edebilen biri başarılı bir “Normalliğin Kibri” yazabilirdi. İş hayal etmekte… Baksana Gorki Okuryazar’a, skandal/ayıp denebilecek yazım yanlışları yapıyor ama adama Nobel verdiler. Alo, efendim? Ne? Bana Nobel mi verdiniz? Bir milyon dolar da ödül mü? Peki, teşekkür ederim. Ödülü kabul ediyorum. İyi günler. Nerde kalmıştık, sizin de özel dersinizin de paranızın da Digiturk Play’inizin de…

Yani 50’li yıllarda o hengameli Pamuk Ailesi o olayları bu binada mı yaşadılar? Dur, daha yakından bakayım.

Zillerde R.A. Pamuk ibaresini görmüştüm. Acaba Rüya Aleyna Pamuk gibi birisi miydi? “Kara Kitap”ı yazan Orhan Pamuk, kitabın yayınlandığı sene doğan kızının adını Rüya koymuştu. En üst zilin üstünde bir isim daha vardı: Atalar Reklam Ajansı… Yani ünlü romancı artık burada oturmuyor muydu? Oysa öyle biliyorduk biz. Tıpkı Celal gibi yıllar sonra gelip o çatı katını tekrar satın alıp oraya yerleşmişti Orhan Pamuk. Bu süre esnasında Cihangir’de ve Türkiş bloklarında oturmuştu.

Yok yok ben kesin Baran Doğan’ım. Benden başka hiç kimse Alaaddin’in dükkânının peşine düşmez…

İlerlemeliydim. O büyüleyici mekân yani Alaaddin’in dükkanı Teşvikiye polis karakolunun tam karşısındaydı. Ekşi Sözlük’e göre şu anki adı Necdet Güler Tekel Bayi… İlerliyordum. Şimdi burada Orhan Pamuk gibi uzun, iç yolculuk cümleleri kurmalıydım kafamda. Oysa yapamıyordum. İlgisiz şeyler düşünüyordum. Karakol çıkmıştı karşıma. Alaaddin’in dükkânını fark etmem kolay olmuştu. Tam karşısındaydı işte… Coca Cola tabelasını yadırgamıştım. Daha eski bir şey olmalıydı. Yedikule’deki “Aile Bakkaliyesi” tabelası gibi bir şey olmalıydı sanki… Fotoğraf kursu öğrencileri orada mutlaka fotoğraf çekerlerdi. Kurslar? Bu konudaki düşüncelerimi yazmalı mıydım? Ne de olsa bu bir post-modern öyküydü? Yani atış serbestti…

Dükkânı inceledim. Sağdan, soldan. Orhan Kemal’in Çukurova’ya drone’la bakması gibi ben de ona drone’la bakabilmeliydim. İçine girdim. Kasadaki kadın hiç oralı olmayacak birine benziyordu. Ünlü romancı bu dükkâna karakter verirken çok abartmış olmalıydı.

Abartmak ve provokasyon benim karakterimdir. Bunu Whatsapp durumum yapmalıyım. Ben Baran Doğan’ım. Her cümlem vurucu olmalı. Ben Baran Doğan, ünlü Türkçe öğretmeni. Türkçe öğrenmek imkânsızdır!

Dükkâna girdim. Dükkânın için tipik bir 21. yüzyıl bakkalı gibiydi. Sol taraftaki bölüm ise kitaptaki dükkândı. 1990’dan bugüne nasıl gelmesi gerekiyorsa o şekilde gelmiş şekildeydi. “Kara Kitap” büyüsünü orada içimde hissettim işte.

Öykülerde SPOILER verebilir miydik ya? Ya Baran Doğan “Kara Kitap”ı okumamışsa. Şimdi bu yazımı okuyunca ve ben dükkânda gerçekleşmiş o önemli eylemi yazarsam –ki yazmak için inanılmaz bir istek duyuyorum şu anda- bana “Aydın Açmazı” karikatürünü gönderir mi acaba?

O SPOILER diyelim artık, o SPOILER da işte oradaydı… Dükkânın içinde bozulmadan 21. Yüzyıla taşmıştı –öff be Word, yüzyılın Y’sini neden büyütüyorsun her seferinde? Gorki Okuryazar gibi romanlarımızı yeşil tükenme kalemle, deftere mi yazalım illa ki?- SPOILER.

Bu dükkâna gelip de “Merhaba, biliyor musunuz bu dükkân Orhan Pamuk’un ünlü ‘Kara Kitap’ romanında geçiyor, haberiniz vardır herhalde, duygularınızı alabilir miyiz?” diyenler var mıdır acaba? Hiçbir ünlüye yanaşıp, bir şey diyebileceğimi zannetmiyordum. Kimsenin buna değmeyeceğini de düşünüyordum. Ünsüz insanlar da diyaloga girmeye mecalim yoktu.

A: Selamın aleyküm hemşerim. Yolculuk nereye?

B: Arapkir’e. (Kulaklığı tekrar takıp, adama karşı kayıtsız kalmaya çalışır ki sohbet etmesin.)

Fiyatları merak etmiştim. İçimden sanki milyonlarca insanın buraya benim gibi gelip dükkândaki büyüyü koklamaya çalıştığını ve dolayısıyla nihayetinde bir esnaftan başka bir şey olmayan Alaattin’in bu durumu maniple etmemesinin imkânsız olduğunu düşünmüştüm. Ne de olsa esnaflar Türkiye’yi yönetiyorlardı ve Türkiye belediyesinin durumu ortadaydı… Gerçeği içimde kavramam uzun sürmedi. “Kara Kitap”ı okuyacak çok az insan vardı. Onlar içerisinde bir “Alaaddin’in dükkânı Gezisi” organize edecek insan sayısı ise çok çok azdı. Ama yine de –bakın Orhan Bey bağlaçla cümle başlamaz, siz bizimle dalga mı geçiyorsunuz?- fiyatları merak ettim. İnternette üç iki buçuk liraya satılan Alpella Bonibon’un üç lira olduğunu gördüm. Görmüştüm mü demem lazımdı burada editör? Orası Nişantaşı’ydı… Normaldi…

GO: Merhaba, siz belediyenin bedava psikologluk hizmeti veren X miydiniz? Ben kendimi bir başkası sanıyorum da… Düzelteyim, her gün birisi bana telefon edip kendisinin ben olduğunu iddia ediyor. Derhal o benliği terk etmem gerektiğini aksi takdirde beni mahkemeye vereceğini söylüyor. Sizce o ben miyim yoksa o adam mı o?

O zamiri büyük yazılmaz Orhan Bey, Allah belanızı versin! Yeter artık!

Aşağıya doğru gitmeye başlamıştım caddede. Amacım Belveder Apartmanı’nı bulmaktı. Bu sefer tek tek apartman ön cephelerine bakmıştım ve onu bulduğumda her şeye hazırdım. Şok olmamıştım Pamuk Apartmanı’nı gördüğümdeki gibi.

S: Başvekil geliyor Hulusi. Beni şey edecek. Sen biraz dışarılarda takılsan…

N: Peki, hayatım.

Başka bir diyalog başlıyor:

G: Selamın aleyküm dayı. Sana bir şey söyleyeceğim: Senin bu çok sevdiğin sağ parti lideri var ya, o bir seks skandalına karışmış.

Ahmet Mehmetoğlu: Onun sikine helal olsun. Oy vermeye devam edeceğiz biz.

Orhan Pamuk: O zaman ben de senin kafanı sikeyim! Bir dakika ya, benim ne işim var bu diyalogda? Umurumda değil böyle şeyler. Yani gözlem yapacak bir şey varsa yaparım da böyle halkla bire bir diyaloglara girmem çünkü bir şeyleri değiştirebileceğime inanmam. Hele hele argo ifadeler hiç kullanmam yazılarımda. Gel Baran sen yap bu işi, rica ediyorum arkadaşım.

B: Tamam Orhancığım. Dayı, senin kafanı sikeyim! Oksijen israfı seni! Sike sürülecek kadar akıl yok lan sizde!

Nişantaşı faslı kapanmıştı. Cihangir’e doğru yollanmıştım. Yol üstünde Notre Dame De Sion’u görünce bir tuhaf olmuştum. Burası Orhan Pamuk’un 19 yaşında mimarlık okurken edindiği sevgilisinin okuduğu okuldu. “İstanbul”da bu kızdan bahsetmişti. Onu son gördüğü an olarak lisenin karşısında onu beklediği bir günü işaret etmişti. Yani benim o anda umarsızca (bak çakala bak, bunlar Orhan Pamuk kelimeleri) üzerinde yürüdüğüm o kaldırımda, yazarımız 20. Yüzyılda o kızı beklemişti.

Orhan Pamuk’u neden çok sevdiğimi veya neden onun edebiyatına çok ilgi duyduğumu o an anlamıştım. O da benim gibi nesnelere bağlanıyordu, onlarla konuşuyordu. Güneşli Sokak’taki “Çöpçüler Kralı” evine bakarken, o evin o film çekerken neler hissettiğini düşünmüş ve eve bakarak o hisleri anlamaya çalışmıştım. “Broken Flowers” filmimde aynı konuya değinmiyor muydum zaten?

Baran Doğan’ın “Broken Flowers” filmini çok beğendim gerçekten. Böyle bir filmi ancak ben çekebilirdim ama adam çekmiş işte. Çok da şey etmemek lazım! Çok sevdiğim bu cümleyi Whatsapp durumum yapayım en iyisi…

Orhan Kemal Müzesi’ne varmıştım.

Editör: Bir dakika abi, bu yazı çok uzun oldu. Orhan Kemal işine de girersen iyice uzar. Sen en iyisi onu seneye bırak. “Dekreşendo” romanında nasıl da bir milyon doları götürmüştün? Hem saat de 21.46, gecikirsen yazının okunurluk şansını azaltırsın.

Gorki Okuryazar: Haklısın editör kardeşim. Yazıyı burada bitiriyorum. Bu yazıyı bir milyon dolar için yazmadı yalnız çünkü bir milyon dolarım var. Bu yazıyı eğlenmek için yazdım. Ne de olsa katıksız bir Baran Doğan’ım ben. Onunla özdeşleştim. Eğlenmek için yazı yazarım ben. Hadi geç oldu, sen de git evine.

Editör: Tamamdır abi, görüşürüz.

Baran Doğan: Görüşürüz.

 

 

 

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Bir İngilizce Kursu Öğretmeninin Anıları

5F112727-C813-43BB-9810-BC70DE83D743-22716-00000572C6BE7F2C

Yaklaşık altı ay boyunca bir İngilizce kursunda, part-time çalıştım. İzlenimlerimi yazacağım…

*İlk defa böyle bir şey yaptım. Daha önce İŞKUR bünyesinde ve bir sivil toplum kuruluşunda yetişkinlere kurs vermiştim. Onlar profesyonel şeyler değillerdi. Dolayısıyla elde patladılar. Zaten kurs denen şeyin elde patlamaması çok zordur. İlk defa profesyonel bir yerde çalıştım.

*Firma oldukça kurumsal bir firmaydı. TR’deki en kurumsal olanlarından. Franchising usulü çalıştıkları için bu firmanın her şubesi birbirinden farklıdır. O aboneliği alan adamın yapısı o kurs merkezini belirler.

*Bütün kurslar sönümlenmek üzere başlar. Neden? Çünkü kurs insana her şeyi sağlayamaz. Biraz katkı sağlar gerisi kursiyerin kurs dışında gösterdiği performansa bağlıdır. Kursiyerlerin hemen hemen hiçbiri bu öz disiplini göstermez ve kurs elde patlar.

*Kurs merkezi bununla ilgilenmez. O aldığı paraya bakar. İlk başta çok güzel vaatler sunar, bu vaatler de işin özünü bilmeyenler için çok çekicidirler ama kursiyerler, kurs haricindeki gerekli çalışmaları yapmadıkları için sonuç hüsran olur.

*Suç sadece kursiyerde değildir. Kurs da suçludur. Öğretmenlikle alakası olmayan tipler öğretmen yapılır. Kitaplıkla alakası olmayan nesneler kitap yapılır.

*Kursu neden bıraktım? Çünkü parayı alamadım. Bu sene her yerde ciddi bir kriz ortamı var. Patlayan patlayana… Bu adamların politikası insanları çalıştırıp da para vermemek değil ama mecburen böyle yapıyorlar. Neyse büyük bir meblağı geride bırakacağımı düşünürken ufak bir meblağ geride kalacak.

*Hayatımda ilk defa grev yaptım. Grev emekçinin kazanımıyla sonuçlandı. Yazın dersler devam ederken, yönetime paramı vermezlerse her şeyi bırakacağımı söyledim ve onlar da verdiler. Çünkü ben değerli bir öğretmenim, buna geleceğiz, uyduruk bir öğretmen olsaydım bana siktir git derlerdi.

*Burada tamamen gayrı resmi çalışıyorum. Elimde hiçbir belge yok. Zaten çalışmam yasak. O yüzden adamları hiçbir yere şikayet edemem. İnternette şikayetler yapıp tahribat yaratmaya çalışacağım. TR’de siyasal anlamda hukuk yok ama teknik meselelerde sabırlı olursan hukuk yanında. Mesela ben resmi bir çalışan olsaydım mutlaka orayı dava ederdim. Beklerdim ve kazanırdım.

*Bir grev, birtakım restler, birtakım uyanıklıklar sonucunda paramın önemli bir bölümünü aldım. Az miktarda param kaldı.

*Bu kursta A1 ve A2 kurlarına girdim. Ondan sonrasına yabancı hocalar giriyor. Yabancı hoca hiçbir şeyin garantisi değildir. İnsanlarda böyle bir algı var. Sonuçta sen yine ona gidip “Teacher, go I water drink?” diyeceksin o da ne demek istediğini anlayıp “Yes.” diyecek ve sen İngilizce öğrendiğini zannedeceksin. Yabancı değil nasıl bir hoca olduğu önemlidir. TR’de hiçbir kursun eğitim fakültesi mezunu yabancı hoca çalıştırabileceğini zannetmiyorum. Varsa da çok azdır. Yani bu insanların öğretmenlik meslek bilgisi ve tecrübesi yok. Sadece dil biliyorlar. Ayrıca zenci olanlarının, güney doğu Asyalıların telaffuzları çok kötü. TR’de bal gibi ırkçılık olduğu için bu insanlar mutsuz ve motivasyonsuz. Bunlardan iyi performans beklemek biraz hayal. Genelde de öyle oluyor zaten.

*Sonuç olarak kurslar yalan dolandır. Görüntüdür. Kişiyi kandırmaya yöneliktir. Buna rağmen asgari bir katkı sunabilirler, ama hiçbir kursiyer yapılması elzem olan ders dışı çalışmaları yapmadığı için kurslardan İngilizce öğrenilmez. TR’de kursa gitmiş de İngilizceyi öğrenememiş milyonlarca insan vardır.

*Çalışan insanların eve gelip bu işe vakit ayırmaları çok zor oluyor. Hele kadınsa yani evde de biz şerefsiz erkekler yüzünden ekstra bir mesaiye tabiyse bu iş çok daha zor. Devlette öğretmen olarak çalışanların dünya kadar boş vakitleri olduğu için onlar bir adım öndeler.

*Kocası demokratik olmayan (yani hemen hemen herkes), çalışan ve çocuklu bir kadının İngilizce öğrenmesi imkansıza yakındır. Her şeyde olduğu gibi erkekler burada da öne geçmişlerdir.

*Bu iş için en uygun zaman üniversite öğrenciliği zamanıdır.

*Ben değerli bir öğretmenim dedim. Öğretmenlik esasında bir iletişim olayıdır. Öğrettiğin şeyi bilmen ve onun nasıl öğretileceğini bilmen de önemlidir ama öncelikle iletişim becerisi gelir. Bir yetişkin grubunu beş dakikada avucumun içine alıp o kur bitene kadar orada tutabiliyorum. Benim girdiğim sınıflardan idareye şikayet gelmez. Ayrıca kendimi çok iyi ifade ediyorum ve dilin nasıl öğretileceğini de biliyorum. Otorite de koyabiliyorum. Bu da çok önemli bir şey. Şu hayatta inandırıcı bir otoriteden daha değerli bir şey yoktur. Yeni mezun öğretmenler bu sorundan çok muzdaripler. Bir de renkli bir insanım.

*Bu özelliklerimin farkında değildim. Bu anlamda kendime olan güvenim yoktu bu kurstan önce. Biraz para bıraktım geride ama bunları fark etmek benim için iyi oldu. MEB’deki öğretmenlikler sayılmaz. Orada bambaşka bir şey var. Profesyonel, paralı kurs er meydanıdır. Bu özelliklerimin farkına varmam gelecek kariyerim için iyi oldu.

*Bir ara proficiency dersi de verdim. Yani en zor olanı. Evde hazırlık yaptım ve üstesinden geldim. Diğer çalışmalar için evde hiç hazırlık yapmadım, gerek yok.

*Çocuk grupları da var ama onları hiç sevmedim, istemedim. Ailesinin zoruyla gelmiş bir sürü ergen bir an önce gitmek istiyor veya yatmak istiyordu. Yetişkinler ise iradeleriyle gelmişler (kandırılmışlar), para ödemişler ve motivasyonlular. Onlarla ders yapmak keyifliydi. Aralarda arıza tipler yok değildi. Zengin kocasının ailesi tarafından onay görmek isteyen tiki kız buna örnekti mesela.

*Bu kurs para vermediği için sık sık hoca değişiyordu ve bu yüzden büyük sıkıntılar yaşanıyordu. Şu anda sanki biraz toparlamış gibiler.

*İşler iyi çünkü İngilizcenin TR’de müthiş bir piyasası var. Bu kadar olmayan bir şeyin nasıl oluyor da bu kadar büyük piyasası oluyor… Neyse bana ne ya! Ben işime bakarım.

*Bu arada kontrol bende olsun, şımarık ve tembel teneke olmayan herkese İngilizce öğreteceğimi garanti ediyorum.

*Gerekli tekrarları/çalışmaları yapıp da İngilizce öğrenememek imkansızdır. Mal olması lazım insanın…

*İngilizce öğrenmekle ilgili bir sürü yalan yanlış şey vardır. Hangi birine gireceğiz? Facebook yazılarımda bazılarına değinmiştim. Neyse bana ne ya!

*Derslerin ilk saatinde kelime çalışmaları yapıyorduk ve bu bölüm “konuşmak” için en uygun zaman dilimiydi. TR’de insanların dil becerileri içerisinde “konuşmaya” haddinden fazla (neredeyse efsane boyutunda) önem verdikleri de bir gerçektir. Dilin ağzını burnunu kırarak konuş ama yazama falan TR’de çok başarılısın…

*Sonraki saatte gramer işliyorduk. Grameri Türkçe anlatıyordum çünkü o kişinin neyin ne olduğunu anlaması lazım. “Derslerde tek bir kelime bile Türkçe kullanılmayacak.” gibi pazarlama hileleri vardır kursların. Bu da hiçbir şeyin garantisi değildir. Gramer yapılarını, bunların genel iç mantığını kavrayamayan insan dil öğrenemez. Bunlar üzerinde kafa patlatmak gerekir. Soruları herkese sırayla cevaplandırıyordum. Bu da otorite koyabilmekle ilgili bir şeydir. Yeni mezun veya üni dördüncü sınıf öğrencisi bunu kolay kolay yapamaz. Yerli hocaların çoğu öyle tipler.

*Listening çok az yaptım çünkü bu üç saat gibi az bir zamanın her gün önemli bir bölümünü alacak kadar önemli bir beceri değil. Evde de yapılabilir.

*Writing hep yaptım, yaptırdım. Ödevleri her gün düzenli bir şekilde kontrol ettim. Yapmayanların kendilerini kötü hissetmelerini sağladım. Sonuçta yaptırım yok ama işte inandırıcı otoriterlik burada işe yarıyordu.

*Çaba sarf eden herkesi iyi bir yere getirdim ama sonrasında neler olur bilemem. Vicdanım oldukça rahat.

*Kurslardaki satıcılar bomba. Önemli olan insanları konuşarak ikna etmek ve imzayı attırmak. Bunların müşterilerle diyaloglarını sık sık dinledim. Bomba diyaloglar bunlar. Araya girip “Hayır o öyle değil.” demek çok geldi içimden ama diyemedim elbette. Neyse bana ne ya!

*Sınavlar bence iyi hazırlanmış sınavlar değildi. Sınavlarda kopya çekmeye çalışan yetişkinler olmadı değil. Gerekeni yaptım.

*Am, is, are konusunu oturtmak Türkçe düşünen insanlarda o kadar zor ki… Bahsetmiştik bundan. Bu konuda özel olarak ısrar ettim ama diğer hocaların bu ısrarı yaptıklarını zannetmiyorum. Kaos devam edecektir o durumda.

*İngilizce öğrenmek için haftalık ders saati çok önemlidir. 10 veya 15 olmalıdır bana göre. Dört ile iki ile bu iş zordur. Haftalık 10 saatlik İngilizceyle bir senede bu iş tamam ama o bahsettiğim zahmetlere girerek.

*Dil öğrenmek sıkıcı bir şeydir. Koskoca insanlar işten çıkıp gelip bu sıkıcı işleri yapıyorlar. Sıkıcı, kabul etmek lazım ancak tıpkı matematik gibi başarınca insana kendisini çok iyi hissettiren bir şey.

*Şimdi özel ders piyasasına girdim. Eskiden özel ders teklifleri geliyordu kabul etmiyordum. Hayatımın yüzde 85’inden dolayı pişmanım zaten… Artık edeceğim ve dünyayı gezme projem için gerekli olan parayı kazanacağım. Bu arada özel ders çok sıkıcı bir şeydir. En zevkli dil öğretmenliği motivasyonlu beş altı düzgün yetişkin tiple grup tipi ders yapmaktır.

İyi günler.

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Prestijli İşler ve Kadın/Erkek Rolleri

14kpjr

Kadınlarla erkeklerin fıtratlarının farklı olduğuna inanıyorum. Tayyip Erdoğan

(Trafikte, bir saçmalık anında) Kesin bayandır. Anonim (erkek)

Siz onları Allah’ın emaneti olarak aldı­nız. Veda Hutbesi

Cehennemde diğer kadınlara yardım etmeyen kadınlar için özel bir yer vardır. Madeleine Albright

Dün Yeni Şafak’ın bir haberini paylaştım. Bir kaza videosu vardı haberde ve başlıkta “kadın sürücü” şeklinde sürücünün cinsiyeti belirtiliyordu. Diğer kaza haberlerinde, kaza yapan sürücü erkek ise cinsiyeti, başlıkta “erkek sürücü” diye belirtilmiyordu. Yorumlar tam da tahmin ettiğim gibiydi. Kadınları “prestijli işlerde” görmek istemeyen erkek yorumcular iğrenç yorumlar yapmışlardı. Bu haberi Yeni Şafak gibi İslamcı tonları ağır basan bir gazetenin paylaşması gayet doğaldı. İslamcı olmayan insanlar da kadınları prestijli işlerde görmek istemiyorlar. Onları küçümsüyorlar. Muhtemelen siz de bu insanlardan birisiniz. Bu, genel bir sorundur. Açalım:

Nedir prestijli işler?

Erkeklerin ve kadınların prestijli işlerde durumu nedir?

Çok kısa bir insanlık tarihi özeti verelim. İnsan bir tarihte allah tarafından zart diye, bu şekliyle yaratılmadı. İnsanın bir evrimsel süreci vardı. Bizler bilimsel olarak “anatomik olarak modern insan” şeklinde adlandırılıyoruz. Yani diğer adıyla Homo Sapiens… Homo Sapiens’in en eski fosili 200, 250 bin yıllıktır. Ondan önce ise milyonlarca yıllık başka insan türlerinin yaşantıları vardır. Homo Erectus vardır, Neandertal insanı vardır, Homo Habilis vardır. Hominidler vardır. Yani Homo cinsi vardır en tepede ve onun türleri vardır. Bizler en son tür olan Sapiens’iz.

Sapiens diğer türlerin aksine bilişsel bir devrim yapmış ve bu sayede gezegenin en tehlikeli canlısı olmuştur. Kültür denen karmaşık olguyu ortaya çıkarmıştır fakat bu, Sapiens’in kendisinden önceki milyonlarca yıllık davranış kalıplarını reddettiği veya onları radikal düzeyde değiştirdiği anlamına gelmez. Bütün Homo türleri arasında süreklilik vardır.

Ve bu Homolar milyonlarca yıl avcı-toplayıcı bir yaşam tarzı sürmüşlerdir. Sapiens de yaşam döngüsünün yüzde 95’ini avcı-toplayıcı olarak geçirmiştir. 10, 12 bin yıl önce tarıma geçmiştir ve yerleşik hayatı başlatmıştır. Bu sayede üretim fazlalığı olmuştur ve bu fazlalık sayesinde kültür, daha öncekinden çok farklı bir hal haline gelmiştir. Devletleşme süreci başlamıştır, paralı askerler ortaya çıkmıştır, önceden de var olan metafizik düşünceler siyasallaşarak dinler haline gelmişlerdir, nüfus korkunç boyutlarda artmıştır, sanatsal faaliyetlerde inanılmaz bir artış olmuştur, karmaşık politik ilişkiler başlamıştır. Prestijli işlerin ne olduklarını anlamaya başlıyoruz sanırım.

Bütün bunlar bir köşede kalsın fakat biz biraz kadın erkek olayına bakalım. İnsanın nihayetinde bir hayvan olduğunu ve de bir memeli olduğunu aklımızdan çıkarmayalım. Bugün hayvan kelimesi bir hakarete dönüşmesi insanın karmaşık kültürünün bir ürünüdür ama bilimsel olarak insan bir hayvandır. Bütün hayvanlarda bütün memeli hayvanlarda olan bazı klişe davranışlara sahiptir. Konumuzla en çok alakalı olan klişe davranış türü kadının yani dişinin yavrunun bakımıyla ilgilenmesi davranışıdır. Bütün hayvan türlerinde yuva ve yavru bakım işleri dişinin görevidir. Erkek ise avlanmak (prestijli iş) ile ilgilenir, çoğu zaman da gider.

Erkekle dişinin bu görev bölüşümünde fiziksel farklılıklar hayati derecede rol oynar. Erkek daha iri ve güçlüdür. Bu avantajını iyi kullanır erkek.

İnsan türü de milyonlarca yıl böyle yaşadı. Tekrar ediyorum, milyonlarca yıl böyle yaşadı. Erkek avlandı, dişi ise yuva ve yavru bakımıyla ilgilendi. Tayyip Erdoğan’ın altını çizdiği fıtrat farkı vardı yani. Erkeklerle kadınların olaylar karşısında tepkileri farklı oluyor. Erkek örgütlü hareket etmeye daha yatkın örneğin… Çünkü bu konuda milyonlarca yıllık bir tecrübesi var. Erkekler sürprizlerle dolu tehlikeli maceralara atılırken, kadınlar o esnada güvenliği büyük oranda sağlanmış, steril bir bölgede klişe davranışlarda bulunuyorlardı. Tarihte “anaerkil” bir topluluk olmadığı düşüncesindeyim. Etkili kadın bireyler olmuştur (sürprizdir bu da) elbette ama önemli kararlar hep erkekler tarafından alınmış ve hayata geçirilmiştir. Bazen bir erkekler koalisyonu ama çoğu zaman da tek bir erkek (etkili birey işte), topluluğun kaderini değiştiren kararı almış ve uygulama geçirmiştir.

Bu milyonlarca yıllık avcı-toplayıcı insan topluluklarında avlanmak işte prestijli iştir. Güç, akıl ve yaratıcılık gerektirir. Avlanma bir prestijli iş olarak o erkek bireye sayısız avantaj sağlarken kadınlara düşen görevlerin o topluluklarda özel bir hayranlık uyandırdığı görülmez. Tarıma geçilirken kadınların rolünün erkeklerden daha fazla olduğu düşünüyor ancak bu oldukça faydalı hamle de mutlak erkek iktidarını kadınlara geçirmemiştir kesin olarak.

Tarım devrimi olduktan sonra prestijli işlerin sayısı artmıştır. Yukarıda bahsettiğim üretim fazlalığı, insan topluluklarının ilerlemesini sağlamıştır. Bu fazlalığın ne yapılacağı meselesi insan topluluklarının kafalarını karıştırmıştır. Çok da fazla karıştırmamıştır gerçi. En etkili erkek birey kendisini o fazlalığın sahibi ilan etmiş ve kendisine de birtakım yüce özellikler atfetmiştir. Bu fazlalıklar sayesinde bazı erkeklerin masraflarını karşılayabilmiş ve onları her dediğini yapan insanlar haline getirmiştir. devlet, bürokrasi ve ordu bu şekilde oluşmuştur. Din de bu aşamada siyasallaşmıştır. Ürün fazlalılığını korumak, bu mekanizmaya isyan edecek diğer sıradan erkekleri dizginlemek gibi sebeplerden dolayı birtakım ruhani şeyler tüm topluma dayatılmıştır. Tarihteki ilk rahipler buğday silloları bekçileridir. Ürün fazlalığı bazı insanlara boş vakit yaratmıştır. Ürün fazlalılığın depolandığı büyük yerler inşa etmek ve bu yerleri sıradan insanları etkileyecek şekilde dekore etmek sanata ivme kazandırmıştır. Avcı-toplayıcı dönemlerde de sanatsal üretim (simgelerle kendini ifade etme diyelim) varken yeni dönemde sanatsal üretim inanılmaz artmış ve başka başka formları da doğurmuştur.

O halde prestijli işleri sıralayalım: Politika yapmak, sanat yapmak, din kurmak, savaşmak, barışmak,  devrim yapmak, karşıdevrim yapmak, eğitim, icatlar yapmak, buluşlar yapmak, felsefe yapmak…

Peki, bütün bunları kim yaptı?

Elbette erkekler…

Yeni dönemde insanın bir tür olarak yok olması, vahşi hayvanlara yem olması falan söz konusu değildi ama kadınlar yine çocuk bakımıyla ilgileniyorlardı. Hiçbir erkek de “Ya şu prestijli işleri kadınlara devredelim.” diye içinden geçirmedi. Böyle bir talep de yoktu zaten. Tarihte bu tür faaliyetlerle ilgilenen tek tük kadınlar vardır ama bu anomalidir. Herkes o durumu yadırgamıştır. O durum çoğunlukla reddiye yemiştir. Kısa süreliktir.

Yani erkek fiziksel/biyolojik sebeplerden dolayı iktidarını ilan etmiştir ve kadınlardan da herhangi bir iktidar veyahut da eşitlik talebi gelmemiştir.

Artık geliyor…

Sorun da buradan kaynaklanıyor…

10 bine sene önce gerçekleşen tarım devriminden binlerce yıl sonra bile kadınlar çocuk bakımı ve ev işleriyle ilgilenmeye erkekler de “prestijli işlerle” ilgilenmeye devam etmişlerdir. 300 sene önce çok önemli bir şey daha olmuştur. Sanayi devrimi… Bu son devrim de insan topluluklarının yaşantılarını radikal düzeyde değiştirmiştir. Üretim korkunç boyutlara ulaşmıştır. Aydınlanma ile birlikte sadece erkeklerin değil kadınların da bilinç düzeyleri artmıştır.

Artık insan türünün neslinin tükenmesi tehlikesi kalmadığı için önce üremek sonra da o çocuğun bakımı bir topluluğun en önemli meselesi değildir. İşler iyice karmaşıklaşmıştır.

Kadınlar bilinç düzeyleri arttığı oranda, kişisel zenginlikleri arttığı oranda “prestijli işlerden” pay almak istemeye başlamışlardır. Almışlardır ancak bu yalnızca onların mücadelesiyle, isyanıyla olmuştur çünkü erkek politika yapıcıları düzenin değişmesini istememişleridir hiçbir zaman. Erkeklerin sadece politika yapıcıları değil sıradan olanları da düzenin değişmesini istememişlerdir/istememektedirler. Erkekler kadınları hala küçümsüyorlar. Prestijli işlerde onları görmek istemiyorlar. Böyle olmayan erkek sayısı o kadar azdır ki… Çok çok az… Bu erkeklerin Marksist, devrimci, sosyalist ne bileyim ateist falan olanları da büyük oranda bu yaklaşıma sahiptirler. Kendi kendilerine bile itiraf edemezler kadınları küçümsediklerini… Bunun farkında bile değildirler. Sınıfın kurtuluşunu istiyorlardır ya… O kurtulunca bütün sorunlar çözülecektir. Milyonlarca yıldır devam eden ve genlere işlenmiş olan davranışlar da birden (yüz senede falan) değişecektir.

Trafik meselesinde olan biten şey de bundan ibarettir. Araba sürmek de bir prestijli iştir. Kadınların bunu beceremeyeceğine inanırlar. Oysa araba sürmek çok basit bir iştir. İstatistikler de bizim tezimizden yanadır. Araba sürenlerin %75’i erkektir ama kazaların %93’ünü erkekler yapar. Bu konuda özel bir ülke var: Amerika’da kadın sürücü sayısı erkek sürücü sayısını 2012 yılında geçmiştir ama kazaların %73’ünü erkekler yapmışlardır. Araba sürerken en riskli grubu 18-24 arası erkekler teşkil eder. Bunların allah belasını versin tabiri caizse…

Erkekler berbat araba kullanırlar. Bir de trafikte kadınları bakışlarla, el kol hareketleriyle, kornalarla taciz ederler. Zaten normal yaşam içerisinde sürekli kadın karşıtı söylemleri ederler…

Erkekler yeni döneme (100 yıllık) alışacaklar. Eşşek gibi değişecekler.

Kadınlarla erkeklerin “fıtrat” farklarına itiraz etmiyorum. Olaylara ve olgulara farklı yaklaşırlar. Bu kesin ama artık prestijli işler erkeğin tekelinde olmayacak. Seve seve bunları kadınlarla da paylaşmayı öğrenecekler.

Not: Yazıyı hiç durmadan yazdım. Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

 

Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

“Tutunamayanlar” Roman Eleştirisi: Hayat Güzel Midir?

fft371_mf31990846

O kadar çok “Tutunamayanlar” okuyacağınıza biraz da tutunmayı öğrenin. Sinan Çetin

Bugüne kadar “Tutunamayanlar”ı 15 kere okumuşumdur. Okan Doğan

“Madem edebiyat öğretmenisin, nasıl olur da ‘Tutunamayanlar’ı okumamış olursun?” diyorlardı. “Bi’ ‘Tutunamayanlar”, ‘Tutunamayanlar’, kal geldi.” Ben de okudum. Kendimi zorladım. Kafamı duvarlara vura vura okudum. Kitap bitti ve “Eee, yani?” oldum. Sevda Çakır

Çek Mustafa çek çek / Çek çek rakı çek/ Benim için bir de akademik rakı çek (şarkı)

“Tutunamayanlar”ı okuyunca hiçbir şeye benzemediğini göreceksin amcaolu. Gorki Okuryazar

Tayanç: Merabalaaar… Bizler Tatavla Organik Tohum Atölyesi’nden geliyoruz da bu tohumları sizler nasıl sakladınız amcacıım, bize anlatabilir misiniz? / Ahmet Mehmetoğlu: Ney? / Olgaç Su: Amca biraz yorgun bugün galiba. Normaldir çünkü insanlık ve doğa için çok doğru bir duruş sergiliyorsun amcacıım. Siz bu konuda bize bilgi verebilir misiniz teyzeciim? / Ayşe Fatmaoğlu: Yavrııım, isterseniz 39,99 milyona gözleme var yavrııım. Atim mi bir tane saca, yavrııım? / Ahmet Mehmetoğlu iç ses: Amını eşşek sikesice yabanlar, hem gözleme almıyorlar hemi de konuşuyorlar…

Bir Facebook yorumu: Ne olursan ol ama bir Oğuz Atay meftunu olma. Metin Çulhaoğlu

Oğuz Atay’ın “bir edebiyat olayı” olan romanı “Tutunamayanlar”ı okudum ve bir Oğuz Atay meftunu oldum mu?..

Elbette!

Nasıl olunmaz? Gorki Okuryazar’ın belirttiği gibi hiçbir şeye benzemeyen bir eser. Kesinlikle bir deha ürünü. Üstelik, bunu aslında romanı hakkını vererek okumamış biri olarak öne sürüyorum. Gerektiği kadar iyi odaklanamadım romana çünkü zihinsel anlamda başarılı bir yoğunlaşma talep ediyor. Bu konularda (yabancılaşma, sosyalleşme, mizantropi, toplumsal ön kabuller, ritüeller) olgunlaşmış fikirlerin olması gerekiyor. Bu ikincisinde eksiğim olduğuna inanmıyorum ama yorucu metne yoğunlaşma konusunda kendimi çok beğenmedim. O yüzden bir 10 sene sonra (belki de o kadar sürmez) bir kere daha okumayı düşünüyorum romanı. Her şeye rağmen romanın ruhunu kavradığıma inanıyorum. Romanda klasik anlamda bir kurgu olmadığı için aslında okuyucu ara ara kopunca tamamen geriye düşmüyor. Bir yerde bıraktığı ayrıntıları başka bir yerde heybesine doldurmaya (bu deyime ayarım ve Oğuz Atay tarzı dalga geçiyorum onunla şu anda) devam edebiliyor.

Yeri gelmişken, Oğuz Atay sarkazmı diye bir şey var mıdır? Kesinlikle vardır… Sarkazm üzerine çok şey yazdım ve de sarkazmı çok yoğun olarak kullandım. Bu mecradaki (Facebook) arkadaşlarım bunu çok iyi bilirler. Dolayısıyla Atay tarzını beğenmemem olmazdı. Çok beğendim. Elbette “Tutunamayanlar”a edeceğimiz sözler de var. Yavaş yavaş başlayalım…

Bazı başlıklarda notlar aldım, sırayla onlarla ilgili bir şeyler yazacağım:

ROMANIN KONUSU

Oğuz Atay böyle bir tabirle karşılaşsaydı sinsi sinsi gülerdi. Aslında roman eleştirisine de gülerdi. Romanda hemen hemen her türlü kurumu yerin dibine sokuyor. Edebiyat eleştirisine de tabii ki… Önsözlere cepheden saldırıyor ama yine de romanına iki tane önsöz yazılmış… Üstelik bu önsözlerde yazarlar Oğuz Atay’ın romanda önsözlerle nasıl da alay ettiğini belirtiyorlar. Bunlara “Anlamsızlık” başlıklı bölümde geleceğiz. Romanın bir konusu var mı? Var gibi görünüyor ama aşağıda ele alacağımız üzere roman bir post-modern roman. Bu kelime Türkiye’de çok itibarsızlaştırılmıştır. İki dünya savaşı yıkımı yaşayan insanların hayal kırıklıklarının bir sonucu olan post-modernizmi sabırlı ve anlayışlı bir şekilde tartışmak yerine olur olmaz her şeyi post-modern diye yaftalayan bir kesim olduğunu düşünüyorum. Milyonlarca yıllık yaşam macerasında yıkıcılıktan başka bir şey yapmamış olan insanoğlunun neden yüce bir varlık olduğunu veya neden yüce şeyler başarma potansiyeline sahip olduğunu daha inandırıcı bir şekilde ortaya koymalılar. “Yalan mı?” diye sormazlar mı? Yakmış, yıkmış, “amına koymuş” ortalığın… Not: Bu son küfürlü ifade insanoğlunun erkek boyutunu vurgulamak için kullanılmıştır.

Romanın konusuna dönecek olursak, Selim Işık adlı genç bir mühendisin intiharı ve onun yakın arkadaşı Turgut Özben’in bu olay peşinde koşması öne sürülebilir ancak Gorki Okuryazar’ın ısrarla vurguladığı üzere bu roman hiçbir şeye benzememektedir. Bir gazetecinin Turgut Özben’den yayınlanması isteğiyle aldığı bir pakettir roman. Bu paketin içinde Selim Işık’la ilgili yaptığı araştırmaların sonuçları yer almaktadır. İşte roman budur yani ancak burada karmakarışık bir iç yolculuk vardır. Selim Işık’ın yazmış olduğu günlükten, sevgilisi Günseli’nin anlattıklarına, arkadaşı Süleyman Kargı’nın Turgut’a anlattıklarından, Turgut’un kendi yaşamından aktardıklarına, Selim’in şiirlerinden, şuna buna… Edebiyat eleştirmeni Berna Moran’ın vurguladığı gibi kitap bir iç monologlar bütünüdür ve hedefte küçük burjuva yaşam tarzı vardır. Bana göre sadece o yoktur, onunla birlikte toplumun geneli veyahut da insanın kendisi vardır.

ROMAN TEKNİĞİ

Post-modern edebiyatın roman tekniği üzerinde yapmış olduğu deformasyonlara geleceğiz (ne kadar çok geleceğiz, geleceğiz dedik ama gerçekten geleceğiz) fakat şunu belirtmeliyiz ki “Tutunamayanlar” kendisinden önce hiç denenmemiş bir teknikle yazılmıştır. Belki biraz “Aylak Adam” (bak ona da geleceğiz) klasik roman kalıplarını zorlamıştır ama “Tutunamayanlar” bu klasik roman kalıplarını yer ile yeksan etmiştir. Bu yüzden okuması çok zordur. Türkiye’de milyonlarca İngilizce kursuna gidip de bırakmış insan vardır, roman okuyan milyonlarca insan yoktur ama onların içerisinde de önemli oranda “Tutunamayanlar”ı okumaya çalışmış ve vazgeçmiş insan vardır. Bu açıdan benzerlik var bu iki olguda… Bunun sebebi çok basittir çünkü bu roman karmaşık bir kurguyla yazılmıştır. Klasik okuyucu “üç birlik” kuralına uyulmasını ister. Zaman, mekân ve olay tutarlı bir şekilde ele alınmalıdır Aristo’ya göre. Roman yazarları bu kurala uzunca bir süre uymuşlardır. Post-modernistler bu düşünceyi reddetmişlerdir. Klasik okuyucu başı sonu belli kurgu isterler. Ağır zihinsel faaliyete girmeye üşenirler. “Tutunamayanlar”da değil üç birlik kuralı üç yüz birlik kuralı vardır. Daha doğrusu bunlar da darmadağın edilir. Lineer değildir en başta. Oğuz Atay’ın karşısına geçip “lineer” diyebilseydik muhtemelen yerlere yuvarlanırdı… Kitaptaki uzun pasajları kimin kurduklarını takip etmek veya bunlar arasında mantıksal bir sıralama yapmak kolay değildir. Zaten yoktur bu. Yani teknik böyle. Taktik yok bam bam bam…

ON DOKUZ BUÇUĞUNCU YÜZYIL

Birçok yazımda bu kavramı öne sürdüm. İnsanlık tarihinde yüzyıl şeklinde dönem adlandırmaları çok yapılır ama 1850-1950 arasında yaşanılanların “özel” bir süreklilik sahibi olduğunu ve insanlık tarihini oldukça radikal bir şekilde etkilediğini öne sürmüştüm. Bu sürecin zirve anları olan iki dünya savaşı, sırasıyla modernizmi ve post-modernizmi ortaya çıkarmıştır. Roman açısından ele alacaksak, modernizm akımı insanlara “gerçek” diye sunulan şeyin gerçekliğini sorgulamıştır ama klasik roman kalıplarına uymaya devam etmiştir. Post-modernizm ise bu sorgulamadan geri durmamış ve bununla birlikte biçimsel olarak da yapı bozucu (subversive) olmuştur. “Tutunamayanlar” işte bu olgunun TR şubesidir. İlk ve en tipik (hatta birçok açıdan tek) 19,5. yüzyıl romanıdır…

“AYLAK ADAM”

“Tutunamayanlar” romanının ismi Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” romanındaki şu pasajdan gelir: “dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. tramvaydaki tutamaklar gibi. uzanır tutunurlar. kimi zenginliğine tutunur, kimi müdürlüğüne, kimi işine, sanatına. çocuklarına tutunanlar vardır. herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. gülünçlüğünü fark etmez. kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. herkesin, “- veli ağa’nın öküzleri gibi öküz, yoktur”, demesini isterdi. daha gülünçleri de vardır. ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: gerçek sevgiyi! bir kadın. birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!” Romanı bitiren Atay, romanı Atılgan’a postayla gönderir. Atılgan’dan bir reaksiyon gelmez. Atay romanının beğenilmediğini düşünür. Yıllar sonra bir röportajda Atılgan böyle üstün bir eseri yorumlamaya gerek kalmadığını söylemiştir. Atılgan’ın “Canistan” romanının arkasında yer alan şu cümlesini ilginç buldum: Benim için yazarlık gündelik işlerimden önemli değildir. Kendisinin ölmeden önce TRT’de yayınlanmış olan röportajını da izledim. Gerçekten duyarsız, hissiz, nihilist bir havası vardı. Atılgan için intihar etmemiş Selim Işık diyebiliriz. O iki romanla (“Canistan”la değil) inanılmaz şeyler yazan bu adamın Oğuz Atay’a ilham vermiş olması sürpriz olmamalı. Gorki Okuryazar, “Aylak Adam” da hiçbir şeye benzemiyor ve bu da bilmediğin bir şey değil…

Topluma yabancılaşma konusunda Selim Işık’ın performansının Bay C.’den “iyi” olduğunu düşünmüyorum… Selim Işık’la Turgut Özben’i toplasak üzerine de biraz “Yeni Hayat” Osman’ı koysak olur bu iş…

KİMDİR TUTUNAMAYAN?

Kimdir bu tipoloji? Disconnectus Erectus… Adı üstünde. Toplumsal ön kabulleri kabul etmekte zorlanmış ve giderek bunları reddetmiş kişi… Bununla birlikte bütün “kurumları” da reddeden kişi. Tabii, “Tutunamayanlar”a göre iki tane tutunamayan vardır: birincisi Selim Işık gibi bilerek kırmızı kart görerek oyun dışı kalanlar, ikinci olarak da Turgut Özben gibi olan bitenin farkında olup oyunda kalmaya devam edenler… Selim Işık önermesi oldukça radikal bir önermedir ve etik açıdan tartışmaya açıktır. Turgut Özben tarzı ise biliriz ki Oğuz Atay tarafından etik olarak mahkûm edilmiş bir tarzdır. Turgut Özben’in oyunu daha ılımlı bir şekilde reddetmesi yani sahip olduğu şeyleri geride bırakarak modern bir dervişe dönmesi nasıl okunmalıdır? Tıpkı “Yeni Hayat”ın Osman’ı gibi trenlerle belirsiz bir arayışa çıkıyor. Osman zamanında artık daha gelişkin bir otobüs ağı olduğu için o, aradığı şeyi otobüs yolculuklarıyla arıyor. İntihar edip etmediğini bilmiyoruz. Peki Oğuz Atay her şeyin saçma olduğunu ve dolayısıyla yapılacak en yerinde ve onurlu davranışın intihar etmek olduğunu mu öne sürüyor. Kendi hayatında bunu yapmadığını internetten okuduğumuzu yazılardan biliyoruz ama romanı okuyan bir kişi bunu öne sürse kimse “Neler saçmalıyorsun sen?” demez herhalde. Selim Işık fazlasıyla olumlanan bir karakterdir. Teşhir edilen bütün arızalarına rağmen okuyucuda hayranlık duygusunu uyandıracak bir yapısı vardır. Turgut Özben’in sır olmasından önceki hayatı ise zaman zaman bizzat kendisi tarafından bile itibarsızlaştırılır. Madem tutunamıyoruz o zaman düşelim… Kitap açıkça bunu önermese de KPSS’ye hazırlanıp devlet memur olarak atanmayı, evlenmeyi, ev kredisi çekmeyi ve sosyal biri olmayı (hepsini yaptım) önermiyor kesinlikle… İnsanı bütün hayatını sorgulatacak bir şekilde sarsan bu roman, sonrasında ne yapması gerektiğini önermiyor. Ortalık yerde bırakıp kaçıyor. “Subversive” işte adı üstünde. Sarsıyor ve yıkıyor…

KÜÇÜK BURJUVA YAŞAM ALIŞKANLIKLARI

Birçok yerde kitabın küçük burjuva yaşam alışkanlıklarını sert bir şekilde eleştirdiği yazıyor. Bu küçük burjuva meselesine “Eskici ve Oğulları” romanıyla ilgili yazdığım yazıda değinmiştim. Küçük burjuva demek sahip olduğu üretim aracında yalnız başına veya aile bireyleriyle veya çok az sayıda emekçiyle üretim yapan demektir ancak bu kavramın Türkiye’de neyi işaret ettiği da gayet açıktır. Tıpkı orta sınıf kavramı gibi. Küçük burjuva derken iyi bir geliri olan, az ya da çok edebiyat, felsefe, siyaset, tarih okumuş olan, toplumun ortalamasının ilerisinde beğenileri olan insanlar kastedilmektedir. Oğuz Atay’ın hedef tahtasında o okumaları yapmamış olan ama B sınıfı insanlar da vardır. Bu yüzden normalde “aydın” kavramını kullanmayı arzu ederken, Dostoyevksi okuyup okumadığını bilmediğimiz devlet dairesi genel müdürü gibi tipler de paylanmadan payını aldıkları için ben de küçük burjuva kavramını kullanmayı tercih ediyorum. Fakat çoğunlukla “aydınlar” hedef tahtasında, bu da bir gerçektir. Bunların düşünsel anlamda içinde bulundukları durum kadar pratik yaşamdaki alışkanlıkları da alaya alınıyor. Okudukları, yazdıkları, izledikleri, düşündükleri kadar yedikleri, içtikleri, giydikleri, satın aldıkları da alaya alınıyor. Bu pasajlar içerisinde “benzersiz”, “olağanüstü” diyebileceğimiz tahliller var. Yalan mı? Elinde kadehle ayakta dikilen ve zevzeklik yapan küçük burjuva o kadar çok ki… Peşinde olduğu yegane şey de “prim”. Prime de geleceğiz. Bu arada yazının başında geleceğiz diye altını çizdiğimizi birçok şeye satır aralarında gelmiş bulunuyoruz.

KADIN

“Kadınla erkeğin fıtratı farklıdır.” diyen Tayyip Erdoğan’ı haklı bulurum. Gerçekten farklılar. Olayları ve olguları ele alış şekilleri, hareket tarzları oldukça farklı. Erdoğan buna fıtrat der, bilim evrim der. Milyonlarca yıllık hikâyesinde kadınla erkek arasında, avcı toplayıcılık dönemin esnasında doğal bir iş bölümü oluştu. Fiziksel dayanıklılık isteyen işleri yapan erkek prestij sahibi oldu. Bütün memelilerde dişiler yavruyla ilgilenir. İnsan türünün kadını da en çok bununla ilgilendi doğal olarak. Milyonlarca yıldır böyle devam ediyor bu işler. 10 bin yıllık modern yaşam henüz bunu önemli ölçüde değiştirmedi. Günümüzde yaşamak için gerekli şeylere erişim konusunda ölümcül tehlikeler olmamasında rağmen erkekler hala prestijli/önemli işlerde kadınları görmek istemiyorlar. Özellikle 20. yüzyılda kadın hareketi bu konularda çok şey değiştirdi ve çok kazanım elde etti ama kadınlar hala erkekler tarafından küçümsenmeye devam ediyorlar. 1970’li yılların insanı olan Oğuz Atay’dan aksini beklemiyorum. O da kadınları küçümsüyor. Satır aralarında kadınlarla daha doğrusu kadınca davranışlarla özel olarak haşır neşir oluyor. Bu konunun altının çizilip çizilmediğini bilmiyorum. Benim değerlendirmemdir bu… Tutunamayanlık bir erdemse Oğuz Atay’a göre bunu başarabilecek bir kadın yok gibidir.

MİZANTROPİ

Yani insan türünü sevmemek… Bu tartışılır da dinlerin veya bazı ortalamacı düşünsel akımların öne sürdüğü gibi insanın çok yüce bir varlık olması, bu dünyaya iyilik, güzellik getirmek için var olması kabul edilebilir değildir benim açımdan. İnsan her şeyden önce bir hayvandır ama bilişsel devrimi sayesinde fiziksel olarak handikaplı olmasına rağmen gezegenin efendisi olmuştur. Bunu yaparken de sadece kendi çıkarını düşünmüştür. Kültür adlı karmaşık yapıyı ortaya çıkarmıştır ve bu yapı diğer türler bir yana kendi türüne de çok acılar çektirmiştir. Dolayısıyla burada bir idealize etmekten uzak durmak lazımdır. Nefret etmek gerekir mi? Bir reddiye, onun yok olmasını arzu etmek bence doğru değildir. Eğer mizantropi buysa ben mizantrop değilim ancak ayağını denk alması gerektiğini düşünmek daha doğrusu bu konuda umutsuz olmaksa mizantropi ben mizantropum. İstediği kadar uygun yaşam koşulları oluştursun kötülük yapma potansiyelini tamamen yok edeceğine inanmıyorum. Neyse onu da gelecek nesiller düşünsün… Biz mevcut haliyle ve tarihine bakarak insanın ne kadar şerefsiz olduğunu net bir şekilde görüyoruz. Bu konuda opus magnum “Aylak Adam”dır. Ondan esinlenerek yazılan “Tutunamayanlar” da madalya kürsüsüne çıkar sanırız…

ANLAMSIZLIK

“Meaninglessness of life”… Bu tabir üniversitede post-modernizmi ele alırken çok karşıma çıkmıştı. “Angry Young Man”ler böyle düşünüyordu. Hayatın anlamsız olduğuna inanıyorlardı. Kandırıldıklarına inanıyorlardı. Allahından başbakanına, romancısından tüccarına herkes onları aldatmıştı… Anlamsız nesneler dünyasına fırlatılmış olan insan çok da şey etmemeliydi… Hayatın anlamsız olduğunu düşünmüyorum. Bunu düşünseydim intihar ederdim. O halde Selim Işık tutarlı birisi. Dünyayı kurtaramayacağını anlayınca yaşamına son vermişti. Roman boyunca övgülere mazhar oluyor. Ona bakıp da utanmamız talep ediliyor. O halde Oğuz Atay da hayatın anlamsız olduğunu düşünüyor.

MÜNZEVİ OLMAK, SOSYAL OLMAK, MUTLULUK

Böyle düşünüyor ama “ilgi”nin büyüsünden kaçamıyor. Böyle düşünen bir insanın roman yazıp TRT yarışmasına göndermesi büyük bir tutarsızlıktır. İnternette yaşamdan keyif aldığı, ilgi odağı olmaktan hoşlandığı, uzun boylu olmaktan memnun olduğu, parayı sevdiği falan yazıyor. Romanını Atılgan’a göndermesi, bahsettiğim gibi TRT yarışmasına katılması, ansiklopedi yazma komisyonunda görev alması aslında “tutunmaya” çalışan biri olduğu anlamına mı geliyor? “İlgi” kötü bir şey değildir ve de herkes ilgi görmek ister. Göremeyen hayal kırıklığına uğrar ve ilgi reddiyesi işine soyunduğu yanılsaması işine girer sıklıkla… İnsanların ilgisini çekecek nitelikleri olan birisi (fizik, zeka, zenginlik, yaratıcılık, etkin birey olma, yetenekli olma) münzevi olursa (bir nebzeye kadar Atılgan veya Salinger ki ikisi de genç ve güzel hayranıyla birlikte olmuştur) tutarlıdır derim. Alexander Supertramp’in yaptığını onaylamasam da böyle biridir ama o bile dağ başında bir selfie çekmiştir… O zaman böyle olup da intihar edenlere bakmalı… Şimdi onların listesini çıkarmak için uğraşamayacağım… Yani insanları reddetmek, münzeviliği önermek doğru bir şey olmasa gerektir. Bu şekilde dizayn (fıtrat) edilmemiştir insanoğlu. Mutluluk münzevilikte değildir. Kimsenin münzevilikten keyif alacağını düşünmüyorum. Mal bellidir. Bir parti insanı, bir zübük, bir Mehmet Ali Erbil de olmasın yalnız…

İNTİHAR

Kitap intiharı özendiriyor mu? Eğer böyleyse bu etik açıdan sakıncalıdır. İnsanın dünyada cenneti inşa edebileceğine olan inancım yok ama olmuyorsa kendisini öldürmeli şeklinde bir şey önermek de doğru olmasa gerek. Zaten bu hiçbir zaman bir trende dönmez. O yüzden rahat olalım. Oğuz Atay bir röportajında buna değiniyor zaten. TR’de kitap okuyan, nitelikli kitap okuyan insan sayısının çok çok az olduğunu dolayısıyla yazdığı romanın toplumsal bir infial yaratma riski taşımadığını belirtiyor. Milyonlarca kişi “Tutunamayanlar” okuyup intihar etmeyecektir hiçbir zaman. Bu toplum bu kadar insanın bu kitabı okuyabilecek seviyeye çıkartsa bile insanın hayatta kalma içgüdüsü o kadar güçlüdür ki bir şekilde tutunmasını bilir o… On milyonlarca insana ulaşmayı başarabilen Murat Kekilli bile işleri tehlikeye atamadı.

ÖZDEŞLEŞME

Romanda Turgut Özben ve Selim Işık arasında nasıl bir bağlantı var? “Beyaz Kale” romanındaki Hoca ve Venedikli gibi bir özdeşleşme mi vardır? Bu kişiler birbirlerinin anti’leri midir? Turgut, Selim’in tahlilleri kavrayabilecek, aynı hissiyata sahip ancak reddiye içine girebilecek cesareti olmayan birisidir. Yani tutunmuş bir tutunamayandır… Fakat Hoca ile Venedikli gibi bir dönüşüm sürecine de girmiştir. Giderek Selim Işıklaşmaya başlamaktadır. Ölüp ölmediğini bilmiyoruz sadece Osmanlaştığını biliyoruz. O zaman Selim’in böyle bir amacı olup olmadığını bilmememize rağmen Turgut’u radikal düzeyde değiştirdiğini ve kendisine benzettiğini söyleyebiliriz. Bunun Selim’in umurunda olmadığını da biliyoruz yalnız… Hayattan hiçbir beklentisi olmayan birisi için başka birisinin ona benzemesi hiçbir şey ifade etmez. İntiharını engellemez en başta… O zaman bu konu üzerinde çok da durmaya gerek yok…

Yavaş yavaş toparlayalım…

Başlıkta hayatın güzel olup olmadığını sordum? Bence güzel… Yaşamı güzelleştiren çok şey var. İnsan nadiren de olsa hayatı güzelleştiren şeylerden birisi. Sıklıkla onu çekilmez yapıyor ama… bence tarihsel anlamda bir kırılma noktasındayız veya oraya çok yakınız… Somut yaşam koşulları yakın bir gelecekte oldukça iyi bir duruma gelecek. O zaman neler olacağını gerçekten çok merak ediyorum. Lenin devrim sonrasında Kremlin Sarayı’ndaki bir hizmetçiye Bolşevik Devrimi’nden memnun olup olmadığını sormuştur. O da sadece ekmeğiyle ilgilendiğini söylemiştir, gerisinin kendisi için fark etmediğini… Ekmek yakın gelecekte (insanlık tarihi düşünüldüğünde yakın gelecekte, yoksa bu yazıyı okuyanların önemli bir bölümü 80 yaşına gelip de hala bunu görmemişlerse benden hesap sormasınlar) bir sorun olmaktan çıkacak. Dediğim gibi o zaman neler olacağını çok merak ediyorum…

 

 

 

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Gorki Okuryazar’ın İki Sırrı

Uzatmadan açıklayalım; bu sırlar, çöp okuru olması ve damak zevkine sahip olmamasıdır.

ÇÖP OKURU OLMAK

Bir, düşük bütçeli kanaat önderi olarak buradan kaç kere belirttik: Kitap okumak çok özel bir eylemdir, nokta atışı yapılmalıdır. 35 yaşından büyük birinin çöp okuru olması bir skandaldır. Tıpkı 21 yaşından büyük birinin rap dinlemesi gibi… Çöp okuru ne demektir? Mis gibi binlerce nitelikli kitap dururken eline geçen her kitabı okumak… Bu yarrak-kürek kitaplar kişinin saatlerini, günlerini, yıllarını bir sülük gibi emer. Sonuçta ele hiçbir şey geçmez, hayata herhangi bir anlam katılmaz, kişinin ufku genişlemez, boşa vakit harcanır… Oysa nitelikli kitaplar kişiyi her sayfada başka (daha iyi) bir insan yapar. Kendisi bunlardan da ziyadesiyle okumuş biriyken, “Sefiller”, “Suç ve Ceza”, “Anayurt Oteli”, “Kara Kitap” gibi kitapların zehirlerine damarlarında sahipken gidip niteliksiz kitapları okuyabilmektedir. Migros’ta satılan vampir romanlardan ver okur, cemaatlerin dağıttığı sikindirik romanlardan ver okur, emeklilerin ilgi gösterdiği komplo tarih kitaplarını ver okur… Geçenlerde artık yaşının verdiği olgunlukla çöp okurluktan istifa ettiğini deklare etmişti ama dün tekrar madde kullanmaya başladığını itiraf etti. Yazık… Hayat; kötü şarap, kötü kitap, Türk futbolu ve diziler için yeterince uzun değil…

DAMAK ZEVKİNE SAHİP OLMAMAK

Aslında dün yaşanan bir “bomba anı” bu yazıya ilham verdi. Çöp okurluğuna sefer düzenlemeyi düşünüyordum ama dünkü olay bu yazının doğum sürecini hızlandırdı. Dün evde buluşup Türk futbolu izleme etkinliği yapalım dedik. Uzun zamandır elemanlarla görüşmüyorduk ve bu, bahane oldu. Kahramanımız tuttuğu takımın maçı olduğu için (TS’li olmasını hep takdir etmişimdir) bir hovardalık yapmış ve iki tane dokuzuncu senfoni (Weihenstephaner) almıştı. Ortamda bulunan bir diğer kişi Adem Soy da iki tane Mustafa Keser (Tuborg) almıştı. GO Weihen’i bardağa döktü, o esnada bölgeye ulaşan Utku Kayan’a evin yolunu tarif etmek üzere elinde telefon balkona gitti. Mutfaktan salona (!) gelen AS ise aynı tarz bardağa Tuborg’u dökmüştü, aklına bir cinlik geldi ve bardakları değiştirdi. Telefon konuşması sona eren kahramanımız içinde Mustafa Keser olan bardağı aldı ve yudumlamaya başladı. AS şakayı itiraf etmeseydi sonuna kadar gidecekti. Elbette dalgınlıktan oldu bu, ikisi arasındaki farkı biliyordu kahramanımız… Burada vurgulamak istediğimiz şey, kendisinin de itiraf ettiği üzere, gelen her şeyi birlikte yeme huyudur. Böyle bir şey olmaz… Bırakın insanlar istediğini yapsın… Yok böyle bir şey… O yüzden zaten insanlık bir türlü kurtuluşa eremiyor. İnsanlığa serbestlik tanımayacaksın, onu döve döve yola getireceksin… Skandal eşleşmeler hayatın her alanında var ve adeta bir “normal” olmuş durumda. Bir insan “Sevmiyorum!” şeklindeki tılsımlı cümleyi kurduğunda her şey duruyor ve ağzını açamıyorsun. Nuri Bilge sinemasını “sevmiyormuş”, müze gezmeyi “sevmiyormuş”, Barcelona tiki takasını “sevmiyormuş”, ağır türküleri “sevmiyormuş”, tereyağını “sevmiyormuş”, sakalı “sevmiyormuş”, tarihi “sevmiyormuş”, yeşili “sevmiyormuş”, Woolf’u “sevmiyormuş”… Orada durmak zorundasın, tek laf edemezsin. Neden? “Sevmiyormuş.” ya! O sevmez ama gider oy verir… Sana ne? Bırakın insanlar istediğ… Bundan sonra istediğin her şeyi “sevmek” veya “sevmemek” üzerinden yapamayacaksın Ahmet Mehmetoğlu veya Ahmet Okuryazar! Ensendeyiz… Seni döve döve sofistike biri yapacağız…

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

İz TV’yle İlgili Düşüncelerim

maxresdefault

*Dikkat, bu yazıda sempatik ukalalık vardır… 2006 yılında Digiturk yetkilileri bir toplantı yaptılar ve “Ne yapsak da Baran Doğan’ın ilgisini televizyonlara çeksek…” diye beyin jimnastiği yaptılar. Yaklaşık sekiz sene televizyonsuz yaşadım, sonra tv aldığımda da sadece maç izledim. “Tartışma” programlarına ve dizilere beş dakika tahammül edemem. Neyse, bir yetkili “Onun ilgi duyduğu konularla ilgili bir belgesel kanalı başlatalım.” diye öneride bulundu. Tasarı oy birliğiyle kabul edildi. Görev Coşkun Aral’a verildi.

*Şaka bir yana gerçekten sanki benim için kurulmuş bir kanal gibi. “Tutunamayanlar”da Selim Işık “bütün önsözlerin kendisi için yazıldığını” (bakın bu tırnak içinde büyük harfle başlanmayacak ve tırnak noktalama işaretiyle sonlanmayacak) düşünüyordu. İz TV de bana benzer bir hissiyat yaşatıyor. Arkeoloji, mimari, seyahat, sinema, edebiyat, spor, müzik, yeme içme, tarih… İlgi alanlarım o kadar çok ki iradeyle yenilerini (şarap, felsefe, zihinsel anomaliler) almıyorum hayatıma. İz TV bunlarla ilgili 7/24 yayın yapıyor.

*Sadece Digiturk üzerinden izlenebiliyor.

*Belgeseller 30 dakika sürüyor, devam ederken reklam vermiyor. Aralarda iki, üç dakikalık reklamlar olabiliyor.

*Bu arada ben İz TV izlemeye 2015-2016 gibi başlamışım. Boşa geçmiş bir 10 yıl daha… Şöyle bir şey de oldu: İki senede falan İz TV’yi tükettim. Radyonun açık olması gibi evde sürekli İz TV açıktı. Bu süreçte bütün önemli belgeselleri tükettim. Her gün yayın akışına bakarım. İzlemediğim bir şey çok nadir çıkıyor.

*Zaten ilk yıllar günde dört saatlik yayınlar yapmışlar. Bol bol da tekrar etmişler. Dolayısıyla sağlam ir tempoyla iki, üç senede tüketmek anormal bir durum değil.

*Ayrıca izlemediklerim de var: Mesela sualtı dünyası pek ilgimi çekmiyor. Onları geçiyorum. Wilco belgeselleri de ilgimi çekmiyor. Epeyce var ondan. Hayranı bol ama Ayhan Cisimoğlu da beni sıkıyor. Gereksiz geyik yapıyor ve verdiği bilgiler çok yüzeysel. Onu da geçiyorum. Fransız bir adamın yiyecek belgeselleri de çok sıkıcı benim için. Tan Sağtürk bale belgesellerini de geçiniz.

*O zaman sırası gelmişken teker teker ele alalım: Bedia Ceylan Güzelce diye biri var, belgesellerinde ele aldığı konular ilgimi çekiyor ama kendisi nasıl desem çok yapay geliyor bana. Konuşma tarzı robotvari. Sanki bu işi sırf para için yapıyormuş ve etrafındaki şeyleri umursamıyormuş gibi bir tarzı var. Can Yücel’in kızı Su Yücel de iletişimi çok kötü olan biri. Köylüleri esasında küçümseyip onlara yapay bir şekilde yakın davranan birine benziyor. Kanalın önemli bir dış sesi olan bir elemanla oğlunun serisi var, “Baba Oğul Çelebiler”… İstanbul’u iyi geziyorlar ama çocuk çok kopuk olaydan. Babasının zoruyla gelmiş belli ve sık sık sorulara “Hı?” diye cevap veriyor. Bitse de gitsek modunda. Ebeveynlerin çocukların yaşlarıyla uyumsuz dayatmalarına ayarım. Enstrüman, İngilizce, kültür turu falan zorlamaları ortaya trajikomik görüntüler saçıyor. Renk olsun diye alakasız ünlülere belgesel çektirilmemeli, bu olayı şarkıcıların, konserlerde seyirciye vokal yaptırmaya çalışmasına ve kakafoni oluşturmalarına benzetiyorum. Seni dinlemek için para verip geldik biz… Alakasız ünlüler genelde belgeseli katlediyorlar. “Ula sen nediysun burada? / Ula, ben buraliyum!”

*İyi olanlar ise Serkan adlı bir eleman örneğin. Yurt dışı gezileri yapıyor. Sempatik biri. Gerçekten sempatik. Tolga Karaçelik”in “Gişe Memuru” filminden tanırsınız kendisini. İki eleman var, kameramanın adı Yiğit diğerinin adını anımsamıyorum. Sempatiklik konusunda bazen abartıya kaçsalar da işlerini keyifle izliyorum. Rehber Bülent Saraloğlu da seçtiği konular ve verdiği bilgilerle iyi işler çıkarmış. Coşkun Aral, engin tecrübesini başarılı bir şekilde yansıtıyor. Son zamanlarda orman belgeselleri çeken beyaz saçlı eleman iyi. Kovboy şapkalı biyolog Rıfat Çiğ en iyisi. Roman belgeselleri çeken dış sesi iyi eleman çok iyi. Bana hep Baransel Ağca’yı hatırlatan o iki yaşlı eleman, tarihçi Rüknü ve edebiyatçı Eray çok iyi. Ünlü bebek yüzlü provokatörün gezdiği yerler olan suriçini işleyen belgeselleri çok iyi. Çıtı pıtı bir kız var bir de, aynı kameramalı ikili gibi sempatiklik konusunda bazen şartları zorlasa da iyi iş çıkartıyor. Beyaz saçlı ve keçi sakallı bir elemanın arkeoloji belgeselleri çok iyi. Eleman çok iyi bilgiler veriyor ama tavırları bomba. Benim fotoğraf çektirirken yaptığım gibi elini kolunu nereye koyacağını bilemiyor. Bazen de sadece dış sesli belgeseller oluyor. Son zamanlarda, sanırım maliyet meselelerinden dolayı, görüyoruz bu işleri. Bunlar aslında daha iyi.

*Maliyet demişken, Ekşi’ye baktığımızda İz tvnin (TV yazmayı bıraktığımı deklare ederim) sürekli bir kapanma tehlikesiyle karşı kaşıya olduğunu görüyoruz. Elbette belgesel (öğrenme, merak etme, aydınlanma, bilinçlenme) TR’de piyasası olan bir şey değil. Bir gün kapanması sürpriz olmaz benim için. Tıpkı o alengirli biraların bir gün geri çekilmesinin sürpriz olmayacağı gibi… Zaten Metro’ya gittiğimizde çeşidin epeye azaldığını görüyoruz. Bu arada bira demişken eski belgesellerde alkol de zaman zaman arz-ı endam ediyor. Umarım kapanmaz ve yeni şeylerle devam eder.

*İki senede İz tvyi tükettiğimi yazdım ama son altı aydır yeni yeni belgeseller görüyorum. Az da olsa bir kıpırdanma var.

*Drone teknolojisinden sonra bütün belgesellerin yeniden çekilmesi gerektiğini yazmıştım. Drone ile hem çok daha iyi görüntüler elde edebiliyoruz hem de bu, maliyeti çok düşüren bir şey. Alakasız ünlüyü beş gün yurt dışında konaklatacağına, ver yetenekli bir elemanın eline drone’u, TR’den veya yurt dışından süper görüntüleri çeksin, stüdyoda uzmanın yazdığı metni güzel dış sese okut, al sana mis gibi belgesel… Yapıyorlar da bunu.

*Yaklaşık bir senedir de program aralarında TR’nin şehirlerinin drone görüntülerini veriyorlar. Bir, iki dakikalık görüntüler ama çok iyi. Bir de o esnada arkada çalan müzik çok iyi. Herkesin dikkatini çekiyor. Bu yerlerin çoğunu görmüş olmanın sevinci ise benim için paha biçilemez.

*Reklam jeneriğindeki balık çok hoş. Leopar bence en güzel hayvanlardan biridir ama elbiselerde leopar desen masum bir şey değildir. Öyledir yani. Mesela, leopar desenli bir türban olabilemez. Olmaz arkadaşım, kes sesini ya, ne demek “Bırakın isteyen istediğini giysin.” Yok öyle sorumsuzca skandallar imza atmak. Hem bizim hayatımızı etkileyen siyasal tutum alıyorlar hem de bilinçsiz ve gayri ciddiler… Abi, sakin…

*İz tvye belgesel önerilerim olacak… İlçelere yoğunlaşabilirler çünkü TR’de gerçekten kültürel anlamda çok zengin olan ilçeler var. İllerin önemli bir bölümü kolpa zaten. Bomba ilçelere örnek vermek gerekirse; Ödemiş (has paid), Beyşehir, Zile, Kemah, Midyat, Uzundere, İznik, Merzifon, Kalecik, Alanya, Silvan, Doğubeyazıt, Sivrihisar, Selçuk, Vize, Mudanya, Taraklı, Göynük, Mudurnu, Amasra, Beypazarı, Domaniç, Bergama, Didim, Tarsus, Samandağ, Tomarza, Sarıkaya, Divriği, Arguvan, Harran, Nusaybin, Ovacık, İliç, Maçka, Hemşin, Hopa, Çıldır, Tatvan, Yüksekova, Cizre… Buralardan belgesel çıkar. Bazılarının yapıldı zaten.

*Türk filmleri mekanları diye bir seri yapılabilir. Bu işi TR’de başlatan Instagram fenomeni Kürşat Çetin danışman olarak alınmalı, hakkı teslim edilmeli ama program ona sundurulmamalı. Diksiyonu ofsayt.

*Unutulmaz futbol maçları diye bir seri olabilir ama taraftarlık uzak tutulmalı, nasıl başarılır bilemem…

*Tek tek binaların hikayeleri ele alınmalı, daha doğrusu daha çok ele alınmalı.

*Alkol belgeselleri yapılabilmeli ama yapılamaz! Belki de CHP bir daha gitmemek üzere iktidara geldiğinde yapılabilir. Unutulmaz tv programları belgeselleri yapılabilir. Arabaların belgeselleri yapılabilir. Yürüyüş rotaları daha çok ele alınabilir. Abur cuburların belgeselleri yapılabilir. Unutulmaz konserler, unutulmaz reklamlar, ilk Türk filmleri, figüranlar (ne kadarı yaşıyorsa), ilk kurulan fabrikalar, ilk bilgisayarlar ve oyunları, inşaat sektörü, köprüler, bulvarlar ve hikayeleri, tv gafları, futbol dışındaki sporların trdeki hikayeleri, ormanlar (daha çok), İstanbul’un drone çekimleri, karayolları, antik yollar, Gencer Ergünay’ın pişmanlıkları, Baran Doğan’ın pişmanlıkları… Yapacak çok şey var. Para yok…

İyi ki varsın İz TV. Bu klişeyi senin için kullanırım….

 

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Tüm TR’yi Gezme Projesinde Son Durum


görsel

*2015 yılında bu projeyi başlatmıştım ve son durum görselde gördüğünüz gibi.

*Bu yaz kütlüye gittiğimden dolayı hiçbir seyahat yapamadım. Mağdurum.

*Seyahat etmeyi, yeni bir yer görmeyi hep sevmişimdir. Hatta 4-5 yaşlarındayken bizim köye (Sivas) gitmiştim ve yolda zürafa gördüğümü zannetmiştim. Muhtemelen rüyamda gördüm. Zürafaların Afrika dışında bir yerde yaşamadıklarını öğrenene kadar Sivas’a giderken yolda zürafa gördüğüme inanmaya devam etmiştim.

*2015 yılından önce sadece 17 şehir gezdiğim görülüyor, bu tarihten sonraysa 50 yeni şehir daha gezmişim. Bunun sebebine geleyim: O tarihte Sevan Nişanyan adlı kıl kuyruğun kendi kendine yazmış olduğu otobiyografisini okudum. Adam dünyayı adım adım, TR’yi de karış karış gezmiş… Çok özendim bu olaya. Ve bu projeyi başlatmaya karar verdim.

*Tabi bu geziler davar gibi yapılmadı. Gidilecek yerler önceden araştırıldı, rotalar belirlendi. Görülmesi gereken yerler not edildi. Öyle yapıldılar…

*Aynı döneme tekabül edecek bir şekilde bende arkeoloji merakı da başladı. Bu merak uğruna kitaplar, dergiler, makaleler okudum. Bunu daha önce yapmamış olmam hayatımdaki 12 bininci pişmanlığımdır. 16 yaşındayken yoldan giderken Aspendos’u görmüştüm ve onu gidip görmek için dayanılmaz bir istek duymuştum ama yapamamıştım. İnsan, hayattan ne istediğini, ne beklediğini neden bir türlü 20’li yaşlarda belirleyemiyor?

*Arkeoloji merakı ve bu merakın altını doldurmam yaptığım gezilerin kalitesini yukarıya çekti.

*Bence Türkiye insanı Türkiye’nin hakkını veremiyor… Burası bu anlamda o kadar zengin bir coğrafya ki bunun farkında değiliz. Ankara, Polatlı’da Friglerin başkenti Gordion’a giderken minibüs şoförü doğma büyüme oralı olduğunu ve henüz oraya gitmeye tenezzül etmediğini büyük bir pişkinlikle söylemişti bana. Arkeolojinin en büyük düşmanı köylülerdir, genel anlamda halktır. Orada dünya tarihini farklı bir şekle sokacak bir şey olmasıyla hiç ilgilenmez, parası verilse de gidecek olan kıçı kırık tarlasına yanar. Bu vatan bu haliyle olmamalıydı… Sonra şey desen şey derler…

*Bu gezileri neden yaptığımı insanlara anlatmaktan yoruldum. (Evet, GE bunu bir kez sen de yaptın…) Onların içlerinden benimle dalga geçtiklerini çok iyi biliyorum. Bir insan Ardahan’a neden gider ki… Kilis güzel mi ki… Ne var Bayburt’ta… Ya böyle denince “Eşeğin siki var!” dememek ne kadar zor size anlatamam… Bir insanın ülkedeki bütün şehir merkezlerini görme projesi geliştirmesi anormal bir davranıştır. Onun yerine arsa işine falan girmek gerekir.

*Bu proje esas olarak kent merkezlerini (!) kapsar. Yani bir ilin ilçesinde önemli bir değer varsa o es geçilmiş olabilir. Mecburen….

*Kent merkezlerinde dolaşmayı, halkın gelişmişlik düzeyini anlamaya çalışmayı ayrıca çok severim.

*Elbette gezmesi keyifli olmayan şehirler var. Tarihi, kültürel değeri çok az olan (olmayan Karabük, Kırıkkale) yerler vardı fakat projeydi işte… “Tüm TR’yi gezdim.” diyebilmekti amaç. Kafama bir şeyi koyarsam, onu %79 oranında yapmışlığım var hayatımda. Sizin kaç?

*Bu iş üç evrede oluştu diyebilirim. İlk evre 2016 yazında Ankara’dan günübirlik gidilen şehirler evresiydi. Sonraki evre çeşitli zaman dilimlerine yayılan İstanbul’dan günübirlik gidilen şehirler evresiydi. Son evre de İstanbul’dan uçakla hafta sonları gidilen evreydi.

*Proje başladıktan sonra gezdiğim 50 şehrin 35 tanesini falan arabasız gezmişimdir. Arabasız çok zor bu işler. Bir iki yerde kiraladığım da oldu.

*Bu işe tahminimce şimdinin 30 bin TL’sini ayırmışımdır. Bugün olsa yine ayırırım. Ucuz seyahat etmenin püf noktalarını çok iyi bilirim. Ayrıca seyahat ederken konfor aramam, o bölgede çok özel bir şey yoksa lezzet peşinde koşmam. Tavuk döner stayla takılırım.

*Yeri gelmişken TR’de mantıksız bir Metro Turizm düşmanlığı olduğunu düşünüyorum. Bayramda iki, üç tane otobüs yandı. Yanan otobüs Metro’nunsa “Metro Turizm’in otobüsü yandı.” diye özel olarak belirtildiğini gördüm. Metro’nun sahibinin mafyatik bir tip olduğu ve çok pis yandaş olduğu doğrudur. Diğer firmaların sahiplerinin durumlarını biliyor muyuz? Bu bir… Ayrıca Metro diğer firmaların belki de toplamı kadar seferi tek başına düzenliyor. Metro garantidir. Bir yere otobüs yoksa Metro’nun mutlaka vardır. Vukuatların bol olmasını ben buna bağlıyorum. Bu seyahatlerde her firmadan bolca seyahat yaptım. Hepsi üç kağıtçı, hepsi uyanık, hepsi şerefsiz… Metro, diğerlerinin aksine hepsi mafya çetesi olan elemanlardan oluşmuyor. Metro’da çalışıp sosyalist örtgütlere üye olanlar vardır. Neyse bana ne ya…

*Bu gezileri o şehrin yerlisine de anlatmak zor. Neden geldiğini anlamıyor. Defineci zannediyor. Tek başına gezen bir erkeğe kuşkuyla yaklaşıyorlar.

*Bu geziler ışığında Anadolu’da büyük bir değişim olduğunu düşünüyorum. Yani kapalı toplum yapısı büyük bir darbe alıyor. Dinin kamusal alandaki etkinliği giderek azalıyor. Anadolu’da bulunmamışsanız, sizler bunu büyük şehirlerdeki kent merkezlerinde rahatlıkla görebilirsiniz. Siyaset evreninde ise bunun tersi olduğu düşülüyor. Normaldir ama ben bu gözlemi yaptım. 30, 40 sene sonra din prangasından epeyce kurtulmuş bir toplum olacağına inanıyorum. 30’lu yıllara geri dönülemez şeklinde bir iddia vardır. Bence dönülüyor. 30’lu yılların arzuladığı toplum geliyor. Atatürkçülüğün TR’nin merkez ideolojisi olacağına inanıyorum. Radikalliğinden arınmış bir merkez sağ ile beraber TR’yi yönetecekler. Ekrem İmamoğlu bu ülkenin tama olarak aranan lideridir. Yalnız bu ideoloji Kürtleri kapsayamaz. O konuda ise ne olacağını bilemiyorum.

*TR’nin arkeoloji olarak en zengin bölgesi Ege’dir. Dediğim gibi sonra şey desek şey derler…

*Manzara olarak ise en güzel yer bana göre Marmara Bölgesi’dir.

*Karadeniz yaz dışında çekici değildir.

*İç Anadolu TR’nin en renksiz coğrafyasıdır. En kalın kafalı halk burada yaşar ve bu halk Karadeniz halkıyla birlikte TR’yi yönetir. Yani bu bölgelerin orta sınıfları TR siyaseti üzerinde belirleyici olur.

*Kent merkezi ve şehir dokusu ararsak Kars, Mardin ve Amasya’nın öne çıktığını görürüz. Bunların dışında, mimarinin bir bütün olarak kent merkezine imzasını attığını göremiyoruz. Unutmuş olduğum bir iki yer olabilir. Henüz görmediğim 14 şehirde karşıma bunun çıkacağını zannetmiyorum. Elbette birçok şehirde old town vardır ama dediğim gibi bir bütün olarak mimari imzayı göremiyoruz.

*Alevilerin kent merkezinin tamamını oluşturduğu şehirler Tunceli ve kısmen Hatay’dır. Hatay şehir merkezinin hepsi Alevi değildir ama üstünlük Alevilerdedir. Bu iki şehir TR’den farklıdır. Zihinler açık, gelişime oldukça elverişlidir.

*Sıfır tarihi eserli şehir var mı? Karabük’te uyduruk bir türbe tabelası gördüm. Kırıkkale’de üç, dört tane eski evi Kırıkkale Evleri diye restore etmişler. Elazığ’da eski garnizon binası dışında eski yapı yok. Gitmedim ama Erzincan şehir merkezinde hiçbir şey olmadığını tahmin ediyorum. Hakkari şehir merkezi de öyle bir yer olabilir.

*Bir gün şehirlere puanlar verip bir sıralama yapacağım. Belki kalan 14 şehri de gezdikten sonra… İstanbul ve İzmir’i ayrı tutarsak ilk üç sırayı Mardin, Kars ve Gaziantep paylaşacaktır diye tahmin ediyorum. Sıralamayı tahmin edemiyorum. Gerçekten tahmin edemiyorum. Üçüne de bayıldım.

*Bu gezilerim içerisinde en çok dalga geçileni Bayburt oldu. Benden önce de internette, SM’de sürekli dalga geçilen bir yerdi. Ak Parti’ye en yüksek oranda oy veren il olması da bunda etkili olmuş olabilir. Oysa meraklısı için çok iyi bir kalesi vardır. İlgi çekici bir saat kulesi vardır. Gitmeye değmez diye düşünmedim kesinlikle.

*14 il kaldı şu anda. Gümüşhane, Rize, Artvin ve kabaca Van Gölü çevresi. Bu şehirler içerisinde kent merkezini görmek için en çok heyecanlandığım il Van’dır.

*Bu projeyi iki sene içerisinde tamamlarım diye tahmin ediyorum. Bu sene yazın çalışmak zorunda kalmasaydım biterdi.

*Kültür gezisi olarak Edirne ve Bursa’ya üç kere gittim. Rekor bu ikisinde. Özellikle Bursa’ya her zaman varım. Bursa gezilerim çok iyiydi. Bursa’yı bir insana her şeyi elimle koymuş gibi gezdirebilirim.

*Kültür gezisi anlamında İznik ilçesine de dört kere gittim. Orası da çok iyidir. İznik ilçesi sevimliliğiyle insana iyi gelir.

*TR’de gezilecek çok iyi ilçeler de vardır ama elbette TR’deki tüm ilçeleri görme projesini başlatmayacağım. O kadar da salak değilim.

*Bu gezilerde kahvelere gidip insanlarla sohbet etmek gibi arzum hiç olmamıştır. Tanımadığım insanlarla sohbet etmeyi hiç sevmem ayrıca bu insanlar sana kuşkuyla yaklaşıyorlar. Aradığın şeyi sana verebilecek insan sayısı da çok azdır. “Ney?” duyarsınız bol bol. Veya “Biz ekmeğimizdeyiz…” Ha, bir yerlere gidip oturmayı ve insanların konuşmalarını dinlemeyi severim. Orada satır aralarından çok önemli çıkarımlar yaparsınız işte. “Melaba, biz Cihangir Organik Gezi Atölyesi üyesiyiz de, bize kentinizle ilgili neler söylemek isterdiniz acaba?” Bu soruya karşılık size önce “Ney!” derler. “Kent ney!” diye sorarlar. Size arsalarını değerinden yükseğe satmayı düşünürler önce. Sonra da sizi emekli öğretmen Metin Bey’e veya Deli Duran’a (bir diğer versiyonu Piç Emin) yollarlar.

*Çekinmeden, dürüstçe söyleyebilirim Anadolu halkını hiç beğenmiyorum. Ondan kendi kendine bir cacık olmayacağına olan inancım tam. Bunları döve döve dönüştürmek lazım, olabileceği kadarıyla…

*Yeri gelmişken de hatırlatalım, İstanbul bu anlamda dünyanın en iyi şehirlerinden biridir. Bana trafikle gelmeyiniz lütfen. İstanbul’un -meraklısı için- sundukları yanında trafiğin lafı olmaz.

*Proje bittiğinde görüşmek üzere…

 

Seyahat, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın