“Ankara” Roman Eleştirisi

“Eskiden, bir yolcu, bir köye yaklaşırken her bir kovuğa saklanan köylüler, şimdi, civarlarında geçenleri yolun yarısında güleryüzle karşılamaya çıkıyor: ‘Bize buyurmaz mısın?’ diye sesleniyordu ve bunlar, artık hiç tezek yakmıyordu. Kömür ve odun işin en modern tekniğe göre eline almış olan Devlet, artık, bu tarihöncesi, bu taşdevri yakıt adetini, köylünün başından aşarı, fesi, sarığı nasıl kaldırdıysa öyle kaldırmıştı.” “Ankara”, sayfa değil Kindle versiyonu %87. Hamiş: Yazar, 1934 yılında yazdığı romandaki bu bölümde 1943 yılını hayal etmektedir.

“90’lı yıllarda Ankara’nın merkezindeki bazı mahallelerde tezek yapıldığını gözlerimle görmüştüm.” Baran Doğan

Yazarın romana 1964 yılında eklediği not: “Ya romanın son bölümünde hayalini kurduğum Türkiye’nin gerçekleşmesine doğru bir gelişme olmuş mudur? Ben, romanı yazdığım 30’lu yılların başında bir gün gelip de öleceğini aklımdan bile geçirmediğim Atatürk’ün öncülüğü ve rehberliğiyle bu ideal Türkiye’ye yirmi yıl içinde varacağımızı umuyordum. Şimdi, o yirmi yıl üstünden bir yirmi yıl daha geçmiş bulunuyor. Fakat, biz, sosyal, kültürel ve ekonomik devrim şartları bakımından hala romanımın ikinci bölümünde verdiğim ve karikatürünü yaptığım Ankara’nın içinde tepinip durmaktayız.”

“Köylüleri neden s**kmeliyiz?” Henüz, sadece başlığı yazılmış olan bir şiir; şairi Gencer Ergünay.

Yakup Kadri’nin “Ankara” romanını okudum. “Kiralık Konak”, “Yaban” ve “Sodom ve Gomore”den sonra okuduğum dördüncü romanı oldu. Orhan Pamuk’un “saf” ve “düşünceli” olarak ikiye ayırdığı roman yazarları kategorisinde “saf” romancıya örnek olarak verilebilecek bir insandır. Devlet memuru bir “aydın”dır. Dünyanın en sürükleyici yazarlarından biri olabilir.

FETİŞ ROMAN OLARAK “YABAN”

Yazarın eserlerine beklenilenden fazla ilgi göstermemin sebebi “Yaban” romanını fetiş romanım olarak kodlamamdır. Ve bu “Ankara” romanın da “Yaban”la birtakım ruh ortaklığına sahip olduğunu öğrendiğimden dolayı okudum. Kendisiyle ayrı ideolojik kamplarda yer almamıza rağmen Yakup Kadri’nin halka, köylülere, insanlara ve onların nasıl yönetilmesi gerektiğiyle ilgili düşüncelerine katılıyorum.

“Ankara” ile “Yaban”ın ruh ortaklıklarına değineceğim. Roman üç bölümden oluşuyor, bu üç bölümden sırayla bahsedeceğim ve oralarda “Yaban” alakası ele alınacak…

Romanın üç bölümünü sırayla ele almak lazım ama şunu belirtmeden geçemeyeceğim, bu romanı önemli kılan şey üçüncü bölümdür. Yazar, romanı 1934 yılında yazmıştır. O esnada yaklaşık 10 yıldır yeni rejimin maaşlı ideologlarından, “aydınlarından” biridir. Yazar, üçüncü bölümde 1943 yılını hayal etmektedir. Bu anlamda ütopik bir romandır. Girişte gördüğümüz üzere 1964 yılında ütopyasının bir distopyaya evrildiğini düşünmektedir…

BİRİNCİ BÖLÜM: SAKARYA

Romanın birinci bölümü Sakarya Savaşı’nın hemen öncesine denk geliyor. Selma karakterini tanıyoruz. Üç bölümün de ortak iki karakterinden biri. Diğeri Ankara. İstanbul’dan gelen Selma, banka memuru kocası ile birlikte Ankara’ya atanmıştır. Yakup Kadri’nin okuduğum romanlarda bel altı vurmalarına sıkça tanık oldum. Ne kadar Batıcı olsa da bir Osmanlı erkeğinden fazlası olmadığı için kadının bedeni onun için bir tabu. Hatta “Sodom ve Gomore”den bildiğimiz kadarıyla (Türk) erkeğ(in)in bedeni de bir tabu. Romanlarındaki karakterleri sevişip sevişmemesi üzerinden değerlendirmeye tabi tutması sık görülüyor. Muhtemelen özel hayatında “güzel kadın terörü”nden muzdarip olmuş bir insandır. O yüzden karakterlerini sevişip sevişmemesini Hitchcock’un aktrislerine yaptığı gibi gözetliyor. Burada Selma üzerinden bir gözetleme olayı olduğunu düşünüyorum. Selma’nın flörtlerinden heyecan duyarak bahsediyor. Bunu yaparken “Sodom ve Gomore”de ayan beyan yaptığı milliyetçi reflekslerini ve de siyasi reflekslerini sergiliyor. Selma roman boyunca onun önerdiği erkekle sevişiyor. Selma’yı yabancıya kaptırmıyor. Onun namusunu kirletmiyor.  

Birinci bölümdeki Selma’yı Ankara Kalesi etrafındaki renksiz yaşamın içerisinde buluyoruz. Savaş koşulları pek hissedilmez. Bu bölümde “Yaban”la benzerlikler görüyoruz. Halkın sefil durumu, siyasete ve savaşa isteksizliği teşhir ediliyor. Hala Kurtuluş Savaşı denilen olayda yedi düvele karşı topyekûn bir mücadele verildiği anlatılıyor okullarda, oysa olayın böyle olmadığını alternatif tarih okuyucuları çok iyi biliyorlar. Yakup Kadri’nin romanlarında da bunun böyle olmadığını anlayabiliyoruz. Evet, yazdıkları roman ama tamamen yalan söylüyor da olamaz. “Bağımsız” bir ülkede yaşamayı arzu eden, bunu umursayan, bunun için bir şeyler yapan 50 bin kişiden biri. Kocası öyle biri değil. Öyle değilse artık Selma’yı cezbetmesi pek mümkün olmuyor. Yakup Kadri’nin Selma’yı doğru adrese teslim etmesi lazım. O kişi de subay Hakkı Bey’dir.

Önce ikisini flört ettiriyor. Sonra savaşta buluşturuyor. Gerçi Selma’nın cephedeki duruma tahammül edememesi ve Cebeci Hastanesi’ne tayin olunması da kafalarda soru işaretleri doğurmuyor değil. Bu bölümde Ankara’nın bağları denen yerleri görüyoruz. Yani benim doğduktan sonra 23 yıl yaşadığım Etlik, Keçiören gibi yerleri görüyoruz. Tabii şu anda oralarda bağ falan yoktur. Apartman dağları vardır. Bu bölümleri ilgiyle okudum. Hem bildiğim yerlerdi hem de bu bölümde sadece bu yerleri tasvir etmekle kalmıyor o dönemin tiplerini de karşımıza çıkartıyordu. Yakup Kadri Selma’yı Hakkı Bey’e teslim eder ve ikinci bölüm başlar.

İKİNCİ BÖLÜM: KURULUŞ

İkinci bölümde 1926, 27 yıllarındayız. Bu yıllar Ankara iktidarının İstanbul’daki etkili 10 bin adama kendisini kabul ettirmeye çalıştığı yıllardır. Yunanlara karşı savaşı kazandıkları için elleri güçlüdür. Tarihi her zaman savaşı, fiziksel mücadeleyi kazanan erkekler yazar, sınıflar falan değil. Savaş kazanmış bir irade ve başlarında da Atatürk kadar etkili bir erkek birey varsa İstanbul’daki o 10 bin adamın hiç şansı yoktur. Pasif direnişe geçebilirler, gizli gizli memnuniyetsizlik de geliştirebilirler ama bir 10, 15 yıl onları tasfiye etmek daha doğrusu yanına çekmek için yeterlidir. İdeolojik uyuşmazlık yaşanacak olan dinci kesimi ise gerçekten tasfiye etmek gerekecekti ve onu da büyük oranda yaptılar. Dinciliğin, dinin kökleri çok sağlam olduğu için hala direniyorlar ama toplumsal yaşama baktığımızda Atatürk’ün kazandığı, kazanmakta olduğu gayet açık.

İstanbul’daki 10 bin adama karşı mücadeleye giren Atatürk Ankara’da kendisini izole ederek akıllıca bir iş yapmıştır çünkü yeni dönem eskiye olan bütün bağlarını atmak isteyen insanların dönemidir. İttihat ve Terakki deneyiminde gerçekten çok şeyler öğrenmiştir Atatürk. İstanbul’da iktidarını tam olarak istediği gibi kuramamıştır İTC, gerçi bunda dünya savaşının çıkması çok etkili olmuştur ama yine de yeni sembollere, mitolojilere ihtiyaç duyan iktidar bir kopuş yaşamayı tercih etmiştir akıllıca.

Bütün bunlar olurken Ankara’da da bir şeyler olmaktadır elbette. Romanın ikinci bölümünde bunları görüyoruz. Ak Parti iktidarı boyunca muhalefetin yolsuzluk ve hırsızlık iddialarını sürekli gündeme getirdiğini benim gibi sizler de fark etmişsinizdir. Elbette bunu yapmalı ama muhalefet eğer iktidarı yolsuzluk ve hırsızlık üzerinden çökertebileceğini düşünüyorsa yanılıyor demektir. Bütün bunlar ayyuka çıkmışken insanların nasıl oluyor da hala onlara oy vermeye devam ettiklerine şaşırıyorlarsa ben de onlara şaşırıyorum. Bir kere bu olay zannettikleri gibi ayyuka çıktı mı çıkmadı mı oradan emin değilim. Ayrıca Türkiye hırsızsız yapamaz! İşte bu romanda görüyoruz. Savaş koşulları bitmiştir ve Atatürk gibi etkili bir birey de iktidardadır ama hırsızlık kaldığı yerden devam etmektedir. Türkiye’de iktidarlar hırsızların, rantçıların üzerine gidemezler. Bunu Atatürk bile başaramamıştır. Muhtemelen o da zaten bu işin doğasında bunun olduğunu düşünüyordur. TR’de iktidarlar son 200 yıldır ideolojiktirler ve hırsızlık bu işin bir numaralı gündem maddesi değildir. O zaten vardır. Aksi akıllara gelmez. Bu halkta da böyledir, yöneticilerde de böyledir. Halk kendi hırsızını sever, karşı kampın hırsızını devlet düşmanı olarak görür. Yakup Kadri’yi bu konuda fazla idealist buldum. Bu bölümdeki Neşet karakteri yazarın kendisidir. İdealidir. Neşet Ankara’nın yeni sahiplerini, İstanbul’dan oraya yanaşmış olan hırsızları eleştirir. Onlardan hoşlanmaz. Bunların inkılabı yanlış yola sürüklediklerini düşünür. Oysa yanlış olan bir şey yoktur bana göre. Hırsızlar memnun edilecektir, bu esnada da işe bakılacaktır. Yani şekil olarak yapılan işler. TR’de hiçbir iktidarın çok uzun süre halkın kendi istekleri doğrultusunda güzellikle dönüşmesini bekleyecek zamanı olamaz. Çünkü bu ülke homojen bir ülke değildir. Ortadan ikiye bölünmüştür. Ayrıca son 30 senede de iki buçuğa bölünmüştür. İktidarı eline alan kendi ideolojisi için zorlayacaktır. Hırsızlarla uğraşacak vakit bulamaz.

Kahraman asker Hakkı Bey bir komisyoncuya dönüşmüştür, o halde Selma’nın hamisi Yakup Kadri onu başka birisine teslim etmesi gerekmektedir. Yabancıya gitmemelidir Selma. Hali hazırda kendisi romanda bir karakter olarak belirmiştir, o halde baştan beri gözü olduğu Selma’yı almak için daha ne beklemektedir? Yazar Selma’yı alır ve kendisine yani idealist oyun yazarı Neşet’e teslim eder.

Bu bölüm “Yaban”la çok ortaklıklar içerir. Yenişehir’deki (Kızılay) yeni vurguncu kesimle uğraşıyor gibi görünürken bir taraftan da hiçbir şeyden anlamayan halkla da uğraşmaktadır. Kafası karışık gibidir. Bir yerde tepeden inmeciliği savunur gibi görünür, bir yerlerde de dünya tarihinde görülmemiş bir şeyi yani tabandan gelen devrimi hayal eder. Zaten her zaman iddia ederim, Türkiye’de kimse Batılılaşma ile ilgili ne yapacağını, ne yapılması gerektiğini tam olarak bilmiyor…

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: HAYALLER VS. GERÇEKLER

Bu bölüm gerçekten çok ilgi çekici. Bölüm 1933’te başlıyor ve 1943’te son buluyor. Yani yazar güncel anı ve 10 yıl sonrasını yazmış. Sanırım burada Kadro Hareketi’nden ve de 1939 Buhranı’ndan bahsetmemiz gerekecek.

1929 BUHRANI

İşte kriz diye buna derim. 15 yıldır Korkut Boratav’ın bahsettiği ama hiçbir somut değişikliğe sebep olmayan kriz gibi değildir bu kriz. Birinci Dünya Savaşı’nın maliyetiyle ortaya çıkmıştır. En çok Amerika’yı etkilemiştir. Avrupa’yı da etkilemiştir. Dolayısıyla Türkiye’yi de etkilemiştir. Hitler’in iktidara gelmesinde bile bu krizin rolü vardır. Hitler bu kriz sonrasında halka maddi vaatler sunduğu ve bunları gerçekleştirdiği için iktidara gelebilmiştir. Siyasi olarak kendisini sağlama alan Ankara iktidarı bu ekonomik zorlukla baş başa kalmıştır. Ve zorunlu olarak devletçilik uygulamalarına yönelmiştir. Taha Akyol’un çok beğendiğim “Ama Hangi Atatürk?” kitabında altı çizildiği üzere Atatürk liberal birisiydi. Siyasi (yaşam tarzı) meselelerinde ne kadar zorlayıcı olsa da ekonomik meselelerde liberal birisiydi. Hatta bu kitapta İsmet İnönü’nün ona nazaran oldukça devletçi olduğu yazar. Zaten bu anlaşmazlık sonucunda İnönü tasfiye edilmiştir ve yerine liberal fikirleri olan Bayar gelmiştir. Atatürk öldüğünde İnönü ile küstür.

1929 Buhranı’nın ortaya çıkardığı olağanüstü koşullar sermaye birikimi (hırsızlığı) kısıtlı olan Türkiye’yi devletçilik uygulamalarına yöneltmiştir. Bunun için eski müttefik Sovyetler Birliği’nin yardımına başvurulmuştur. Ancak bilinmez Atatürk Sovyet yardımından önce bir heyeti Amerika’ya kredi aramaya yollamıştır. Bugün en büyük anti-emperyalist hatta bazılarınca komünist olarak bilinen Atatürk Amerika’dan umduğunu bulamayınca Sovyetler yardımına başvurmuştur. Kendisine müttefik arayan SSCB de olumlu yanıt vermiştir.

Devletçilik uygulamalarıyla beraber bir şey daha vardır. Atatürk önemli üst yapısal dönüşümler gerçekleştirmeyi planlamaktadır. Batılı yaşam tarzını ikna ederek değil dayatarak hayata geçirmeye karar vermiştir. Tüm insanlık tarihinde olan şey olmuştur yani. Hem devletçiliği hem de tepeden inmeciliği parlatacak bir ideoloji aygıtına ihtiyaç duymuştur. İşte Yakup Kadri’nin beyni olduğu Kadro Hareketi böyle ortaya çıkmıştır. Bu hareket içerisinde ayrıca eski komünistler de vardır. Şevket Süreyya gibiler komünizmin hayal olduğunu anlamışlardır. Biraz da sopa yemişlerdir. Bu ekip oluşmuştur. İdeolojik aygıt derken bir dergiden bahsediyoruz. Ve 15. 20 bin okuyucusu olan bir dergi. Halkın umurunda değildir olan biten. Ama işte siyaset yapan o, 20 bin erkeği bir şekilde ikna etmek gerekmektedir. Kadro Harekatı budur. Aslında “Yaban” romanı da “Ankara” romanı da bunun sonucudur. “Yaban” romanını Atatürk’ün sipariş ettiği söylenir. Kadro Dergisi’nde tefrika edilir roman.

1934 yılında yazılan bu romanda Yakup Kadri’nin hayalleri zirvenin doruğundadır. 1943 Ankara’sı gerçekten karikatür kalmaktadır. O yıllarda bir şey daha olur ve devletçilik uygulamasına artık gerek olmadığı ve Kadro’nun da artık abartılı yorumlar yaptığı şekilde düşünceler olgunlaşmıştır. İsmet İnönü daha da ileri gidilmesini isterken liberal görüşlü Atatürk bu düşünceleri hemen dikkate alır ve Yakup Kadri’yi yurt dışında bir göreve atayarak fiili olarak Kadro Hareketi’ni bitirir. Gerçek kodlara dönülmüştür.

“Ankara” romanını ve bahusus bu romanın üçüncü bölümünü Kadro dergisinin son sayısı olarak kabul edebiliriz…

Ama gerçekten çok eğlenceli bir bölüm! Zafer taklarıyla donatılmış bir Ankara… Ergenekon Destanı’nın anlatıldığı tak yüzeyleri… Monden değil modern bir köylü… Coğrafyası güzelleşmiş bir Ankara…

Peki, Selma? Neşet’le nikahsız birlikte yaşamaya başlarlar. Yakup Kadri’nin en ileri bölümüdür o bölüm. 1943’lerde evlidirler ama…

Gerçekten kötü bir roman ama hem eğlenceli hem de öğretici. Zevkle okudum…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.       

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Ümit Cingöz’ün Bir Günü

Ne zaman şarap içsem ertesi gün başağrısı çekerdim ama o gün kafamda bir tuhaflık yoktu. Bir gün önce, dört yıldır beklettiğim şarabımı içmiştim. Onu özenerek yapmıştım ve özel bir gün için ayırmıştım. Bir önceki gün benim için özel bir gündü.Karantinamın son günüydü. 10 günlük karantina bana o kadar zor gelmişti ki! Pir Sultan’ı düşünmüştüm, Nesimi’yi, Baba İshak’ı, Nazım Hikmet’i! Ne kadar zordu esir olmak. Hastalığı kapınca son beş günüm kalıp kalmadığını düşünmüştüm çünkü Baran Doğan beni “Peygamberin Son Beş Günü” adlı romanın romantik devrimci ozanı olan Peygamber’e benzetmişti. Karantina sürem dolunca ilk iş olarak o kitabı almaya karar vermiştim. Son beş günüm kalmamıştı. 10 günüm de kalmamıştı. Bir sincap gibi yaşamayı ciddiye alıyordum. Ne iş yapıyorsam ciddiyetle yapıyordum. Sendikal ve siyasal görevlerimi bir sincapın kozalağı yuvasına ciddiyetle taşıması gibi yerine getiriyordum. Peygamber falan değildim ben. Necip halkımın onurlu bir üyesi, devrimci sınıfımın bir neferiydim. Ben halktım. Ben emekçiydim. Onlara diz çökmemiştim. Bu da onlara dert olmalıydı. Kahvaltımı yapmalıydım önce. Zevcem işte gitmişti. Yalnız kahvaltı yapmayı da severdim. Yalnızlıktan hiçbir zaman sıkılmazdım. Mutfakta denemeler yapmayı severdim. Arayışçı biriydim. Bir sincap gibi! Evet, bir sincap gibi… Veya arı gibi, gelincik gibi, ahtapot gibi, bir leopar gibi arayışçı olmalıydım. Öyleydim. O gün; o denenmemiş, o hayal edilmemiş, o planlanmamış menemeni tarih sahnesine çıkarmalıydım. 1848’de sınıfım nasıl tarih sahnesine çıkmışsa, 1923’te Genç Cumhuriyet nasıl tarih sahnesine çıkmışsa o gün, o hayal edilmemiş menemen de tarih sahnesine çıkmalıydı. Kuş konmazlı menemen olamaz mıydı? Bir gün önce programını izlediğim Ayhan Cisimoğlu’nun dediği gibi “löö kuşkonmaaağzzh” menemene koyulmaz mıydı? Koyulurdu. Koyardım. Kimdi bunu belirleyen! Hangi AKP’li? Zaten yönetememe krizindeydiler, bir de mutfağımıza karışıyorlardı. Çeksinlerdi bıyıklarını çorbamızdan! “Löö kuşkonmaaağzzh”, “löö ıspanaaağğğh”, “löö brokoliiiğh”. Hepsini menemenime doğradım. Baharat atmadım. Baharata karşıydım. Baran Doğan baharata karşı olduğumu, sadeliğe inandığımı duyunca beni peygambere benzetmişti. Olsundu. Yaşasındı malzemelerin kardeşliği! Her şeyi atardım, karıştırırdım, hiçbir AKP’li de gelip bıyığını sokamazdı yemeğimin içine. Kahvaltımı yaptım. Kahvaltımı sindirmek için bir yarım saat televizyon izlemeye, bir şeyler okumaya karar verdim. Sonrasında spor yapacaktım. Halk TV’deki hortum reklamı çok uzayınca canım sıkıldı ve birkaç fanzin okumak istedim. Fanzinleri okudum. Bir iki şiir çok hoşuma gitti. Onların olduğu sayfaları kopartıp beğendiğim şiirleri koyduğum klasörün içindeki poşet dosyalardan birine koydum. Isınma hareketlerimden sonra ağırlık kaldırma çalışmalarına başladım. Hastalık beni biraz yorduğu için bir hafta ara vermiştim ağırlık kaldırma çalışmalarına. Üç gün önce tekrar başlamıştım. Büyük bir ciddiyetle ağırlık çalışmalarını tamamladım. Duşa girdim. Uzun zamandır şampuan kullanmayı bırakmıştım. Artık saçlarımı da zeytinyağı özlü yeşil sabunla yıkıyordum. Çocukken Tuzluçayır’daki kondumuzda, geniş metal leğende, pazar akşamları güzel güzel yeşil sabunumuzla yıkanırdık. O zamandan beridir en sevdiğim kokulardan biri yeşil sabun kokusuydu. Güzelce kurulandım.Dışarı çıkmadan önce mutlaka yapmam gereken, bir sincap gibi ciddiyetle yapmam gereken tek bir iş kalmıştı. Arko tıraş köpüğünü fırçamla köpürttüm. Maltepe Pazarı’ndan 1998’de aldığım tıraş fırçamla aramda bir bağ vardı. Can yoldaşımdı bu kadar zamandır. Yoldaşlık ne güzel bir şeydi. Permatik tıraş bıçağımı altı gün kullanırdım en fazla. O gün üçüncü gündü. Eyüp Sabri Tuncer limon kolonyamı da sıktım. Biraz yaktı. Artık dışarı çıkabilirdim. Gazetelerimi alacaktım. Her gün alırdım. Dışarı çıkamadığım günler için gazetelerin hesaplarına para yatırmıştım. Zaten ikisi de dayanışma kampanyası düzenliyordu. Son iki, üç senede sık sık dayanışma kampanyası düzenlemişlerdi. Hepsine katılmıştım. Gazeteler yaşasındı. Gazeteler bizim son kalelerimizdi. Hiçbir gazeteyi de ziyan etmemiştim. Otobüste, metroda, berberde, parkta düzgünce bir yere bırakırdım okuduğum gazeteleri. Halkım da onları okusundu. Hava ne güzeldi! Özgürlük ne güzeldi! Ey özgürlük! Okulda defterime, sırama, ağaçlara yazarım adını! Ah ne olurdu saz çalabilseydim! Ankara’da biraz daha para verip Musa Eroğlu Müzik Merkezi’ne gitmek varken, hesap kitap yapıp daha ucuz olan Abidinpaşa Cemevi’nin saz kursuna gitmiştim. Sınıftaki 40, 50 çocuk müzik öğrenmeyi imkansız kılıyordu. O paraya ihtiyacım yoktu aslında. Korsan kitap satışından iyi bir gelirim vardı. Musa Eroğlu Müzik Merkezi’nde sınıflar yedi kişilikti. Tren kaçmıştı bir kere. Olsundu, yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmazdım ben. O deneyimden de bir şeyler öğrenmiştim mutlaka. Gazete bayime ulaşmıştım. Tokatlı Selman Dayı ile güzel bir dostluğumuz vardı. Her sabah gazeteyi alınca üç, beş muhabbet ederdik. Memleket meselelerini tartışırdık. Aydın bir esnaftı Selman Dayı. “Günün aydın olsun Selman Dayı!” Artık gazete gelmeyeceğini duyunca çok üzülmüştüm. Nasıldı yani! AKP benim gazeteme ne karışırdı! Saray Türkleri, beni gazete okumaktan alıkoyamazdı. Faşizme karşı koyma günüydü gün! Direnecektim. Halkım bana bu görevi yüklüyordu. Genç Cumhuriyet nasıl direnmişti emperyalizme! Bir burjuva devrimi yapılmıştı. Hatasıyla, sevabıyla. Tarihsel ilerlemeye küsmek olmazdı. Ne de olsa bir devrimdi. Ama burjuva devrimiydi. Sonra tercihini işçi sınıfından değil de sermayeden yana kullanmıştı. Atatürk tercihini işçi sınıfından yana kullanmak istese de çevresindeki güç odakları tercihi sermaye sınıfından yana yapması için Gazi’yi baskı altına almışlardı. O da Genç Cumhuriyeti sermaye sınıfına teslim etmek zorunda kalmıştı. Sermaye sınıfı 1950’den sonra Genç Cumhuriyetin altını adım adım oymuştu. Bu sefer öyle olmayacaktı. Direnecektim. Son bayi kalana kadar pes etmek yoktu. Nasılsa yürüyüş de yapıyordum! Başladım son bayiyi aramaya. Ümraniye Çarşı’da son bayiyi buldum. “Gününüz aydın olsun!” “Ney! Ha, aleyküm selam abi!” Sohbet etmeye pek hevesli değil gibiydi son bayi. “Bir Cumhuriyet, bir Sözcü” dedim. Sözcü’yü kısa bir sürede verdi ama Cumhuriyet’i epeyce bir aradı. “Abi Cumhuriyet bugün gelmedi galiba, haa işte bir tane var!” dedi. “Pazar eki yok ama abi sorun olur mu?” dedi. Yapacak bir şey yoktu. Belki bir emekçi Pazar ekini taşıma esnasında okumak üzere gizlice cebine atmıştır. “Sorun olmaz!” Gazetelerimi aldım ve yakınlardaki bir parkta bir banka oturup okumaya başladım. Sözcü’nün başlığı “Ne Ara Yaptınız O İşi!” idi. Esat’ın karısının hamile olması üzerine atılmış bir başlıktı. Sayfanın altında Tokmak adlı yazarın “Arap Boş Durmuyor, Şam’ın Şekerinden Vazgeçmiyor” adlı köşe yazısı vardı. Cumhuriyet ise Korkut Boratav’ın kriz haberi vermesi üzerine yapılan bir ankete istinaden “Kriz Anketlere Yansıdı” başlığını atmıştı. Gazeteleri okudum ve bankın üstüne bıraktım. Sincap gibi, ahtapot gibi, gelincik gibi, leopar gibi başlamıştım güne. Öyle de devam ettirecektim o günü. Her gün yaptığım gibi. Bir gün Peygamber gibi son beş günüm kaldığını öğrenecek olsaydım bile büyük bir ciddiyetle yaşamaya devam edecektim. Örnek Mahallesi’ne doğru yürümeye başladım sonra.

Ne zaman şarap içsem ertesi gün başağrısı çekerdim ama o gün kafamda bir tuhaflık yoktu. Bir gün önce, dört yıldır beklettiğim şarabımı içmiştim. Onu özenerek yapmıştım ve özel bir gün için ayırmıştım. Bir önceki gün benim için özel bir gündü.

Karantinamın son günüydü. 10 günlük karantina bana o kadar zor gelmişti ki! Pir Sultan’ı düşünmüştüm, Nesimi’yi, Baba İshak’ı, Nazım Hikmet’i! Ne kadar zordu esir olmak. Hastalığı kapınca son beş günüm kalıp kalmadığını düşünmüştüm çünkü Baran Doğan beni “Peygamberin Son Beş Günü” adlı romanın romantik devrimci ozanı olan Peygamber’e benzetmişti. Karantina sürem dolunca ilk iş olarak o kitabı almaya karar vermiştim.

Son beş günüm kalmamıştı. 10 günüm de kalmamıştı. Bir sincap gibi yaşamayı ciddiye alıyordum. Ne iş yapıyorsam ciddiyetle yapıyordum. Sendikal ve siyasal görevlerimi bir sincapın kozalağı yuvasına ciddiyetle taşıması gibi yerine getiriyordum. Peygamber falan değildim ben. Necip halkımın onurlu bir üyesi, devrimci sınıfımın bir neferiydim. Ben halktım. Ben emekçiydim. Onlara diz çökmemiştim. Bu da onlara dert olmalıydı.

Kahvaltımı yapmalıydım önce. Zevcem işte gitmişti. Yalnız kahvaltı yapmayı da severdim. Yalnızlıktan hiçbir zaman sıkılmazdım. Mutfakta denemeler yapmayı severdim. Arayışçı biriydim. Bir sincap gibi! Evet, bir sincap gibi… Veya arı gibi, gelincik gibi, ahtapot gibi, bir leopar gibi arayışçı olmalıydım. Öyleydim. O gün; o denenmemiş, o hayal edilmemiş, o planlanmamış menemeni tarih sahnesine çıkarmalıydım. 1848’de sınıfım nasıl tarih sahnesine çıkmışsa, 1923’te Genç Cumhuriyet nasıl tarih sahnesine çıkmışsa o gün, o hayal edilmemiş menemen de tarih sahnesine çıkmalıydı. Kuş konmazlı menemen olamaz mıydı? Bir gün önce programını izlediğim Ayhan Cisimoğlu’nun dediği gibi “löö kuşkonmaaağzzh” menemene koyulmaz mıydı? Koyulurdu. Koyardım. Kimdi bunu belirleyen! Hangi AKP’li? Zaten yönetememe krizindeydiler, bir de mutfağımıza karışıyorlardı. Çeksinlerdi bıyıklarını çorbamızdan!

“Löö kuşkonmaaağzzh”, “löö ıspanaaağğğh”, “löö brokoliiiğh”. Hepsini menemenime doğradım. Baharat atmadım. Baharata karşıydım. Baran Doğan baharata karşı olduğumu, sadeliğe inandığımı duyunca beni peygambere benzetmişti. Olsundu. Yaşasındı malzemelerin kardeşliği! Her şeyi atardım, karıştırırdım, hiçbir AKP’li de gelip bıyığını sokamazdı yemeğimin içine.

Kahvaltımı yaptım. Kahvaltımı sindirmek için bir yarım saat televizyon izlemeye, bir şeyler okumaya karar verdim. Sonrasında spor yapacaktım. Halk TV’deki hortum reklamı çok uzayınca canım sıkıldı ve birkaç fanzin okumak istedim. Fanzinleri okudum. Bir iki şiir çok hoşuma gitti. Onların olduğu sayfaları kopartıp beğendiğim şiirleri koyduğum klasörün içindeki poşet dosyalardan birine koydum.

Isınma hareketlerimden sonra ağırlık kaldırma çalışmalarına başladım. Hastalık beni biraz yorduğu için bir hafta ara vermiştim ağırlık kaldırma çalışmalarına. Üç gün önce tekrar başlamıştım. Büyük bir ciddiyetle ağırlık çalışmalarını tamamladım. Duşa girdim. Uzun zamandır şampuan kullanmayı bırakmıştım. Artık saçlarımı da zeytinyağı özlü yeşil sabunla yıkıyordum. Çocukken Tuzluçayır’daki kondumuzda, geniş metal leğende, pazar akşamları güzel güzel yeşil sabunumuzla yıkanırdık. O zamandan beridir en sevdiğim kokulardan biri yeşil sabun kokusuydu. Güzelce kurulandım.

Dışarı çıkmadan önce mutlaka yapmam gereken, bir sincap gibi ciddiyetle yapmam gereken tek bir iş kalmıştı. Arko tıraş köpüğünü fırçamla köpürttüm. Maltepe Pazarı’ndan 1998’de aldığım tıraş fırçamla aramda bir bağ vardı. Can yoldaşımdı bu kadar zamandır. Yoldaşlık ne güzel bir şeydi. Permatik tıraş bıçağımı altı gün kullanırdım en fazla. O gün üçüncü gündü. Eyüp Sabri Tuncer limon kolonyamı da sıktım. Biraz yaktı.

Artık dışarı çıkabilirdim.

Gazetelerimi alacaktım. Her gün alırdım. Dışarı çıkamadığım günler için gazetelerin hesaplarına para yatırmıştım. Zaten ikisi de dayanışma kampanyası düzenliyordu. Son iki, üç senede sık sık dayanışma kampanyası düzenlemişlerdi. Hepsine katılmıştım. Gazeteler yaşasındı. Gazeteler bizim son kalelerimizdi. Hiçbir gazeteyi de ziyan etmemiştim. Otobüste, metroda, berberde, parkta düzgünce bir yere bırakırdım okuduğum gazeteleri. Halkım da onları okusundu.

Hava ne güzeldi! Özgürlük ne güzeldi! Ey özgürlük! Okulda defterime, sırama, ağaçlara yazarım adını! Ah ne olurdu saz çalabilseydim! Ankara’da biraz daha para verip Musa Eroğlu Müzik Merkezi’ne gitmek varken, hesap kitap yapıp daha ucuz olan Abidinpaşa Cemevi’nin saz kursuna gitmiştim. Sınıftaki 40, 50 çocuk müzik öğrenmeyi imkansız kılıyordu. O paraya ihtiyacım yoktu aslında. Korsan kitap satışından iyi bir gelirim vardı. Musa Eroğlu Müzik Merkezi’nde sınıflar yedi kişilikti. Tren kaçmıştı bir kere. Olsundu, yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmazdım ben. O deneyimden de bir şeyler öğrenmiştim mutlaka.

Gazete bayime ulaşmıştım. Tokatlı Selman Dayı ile güzel bir dostluğumuz vardı. Her sabah gazeteyi alınca üç, beş muhabbet ederdik. Memleket meselelerini tartışırdık. Aydın bir esnaftı Selman Dayı. “Günün aydın olsun Selman Dayı!”

Artık gazete gelmeyeceğini duyunca çok üzülmüştüm. Nasıldı yani! AKP benim gazeteme ne karışırdı! Saray Türkleri, beni gazete okumaktan alıkoyamazdı. Faşizme karşı koyma günüydü gün! Direnecektim. Halkım bana bu görevi yüklüyordu. Genç Cumhuriyet nasıl direnmişti emperyalizme! Bir burjuva devrimi yapılmıştı. Hatasıyla, sevabıyla. Tarihsel ilerlemeye küsmek olmazdı. Ne de olsa bir devrimdi. Ama burjuva devrimiydi. Sonra tercihini işçi sınıfından değil de sermayeden yana kullanmıştı. Atatürk tercihini işçi sınıfından yana kullanmak istese de çevresindeki güç odakları tercihi sermaye sınıfından yana yapması için Gazi’yi baskı altına almışlardı. O da Genç Cumhuriyeti sermaye sınıfına teslim etmek zorunda kalmıştı. Sermaye sınıfı 1950’den sonra Genç Cumhuriyetin altını adım adım oymuştu. Bu sefer öyle olmayacaktı. Direnecektim.

Son bayi kalana kadar pes etmek yoktu. Nasılsa yürüyüş de yapıyordum! Başladım son bayiyi aramaya. Ümraniye Çarşı’da son bayiyi buldum. “Gününüz aydın olsun!” “Ney! Ha, aleyküm selam abi!” Sohbet etmeye pek hevesli değil gibiydi son bayi. “Bir Cumhuriyet, bir Sözcü” dedim. Sözcü’yü kısa bir sürede verdi ama Cumhuriyet’i epeyce bir aradı. “Abi Cumhuriyet bugün gelmedi galiba, haa işte bir tane var!” dedi. “Pazar eki yok ama abi sorun olur mu?” dedi. Yapacak bir şey yoktu. Belki bir emekçi Pazar ekini taşıma esnasında okumak üzere gizlice cebine atmıştır. “Sorun olmaz!”

Gazetelerimi aldım ve yakınlardaki bir parkta bir banka oturup okumaya başladım. Sözcü’nün başlığı “Ne Ara Yaptınız O İşi!” idi. Esat’ın karısının hamile olması üzerine atılmış bir başlıktı. Sayfanın altında Tokmak adlı yazarın “Arap Boş Durmuyor, Şam’ın Şekerinden Vazgeçmiyor” adlı köşe yazısı vardı. Cumhuriyet ise Korkut Boratav’ın kriz haberi vermesi üzerine yapılan bir ankete istinaden “Kriz Anketlere Yansıdı” başlığını atmıştı. Gazeteleri okudum ve bankın üstüne bıraktım.

Sincap gibi, ahtapot gibi, gelincik gibi, leopar gibi başlamıştım güne. Öyle de devam ettirecektim o günü. Her gün yaptığım gibi. Bir gün Peygamber gibi son beş günüm kaldığını öğrenecek olsaydım bile büyük bir ciddiyetle yaşamaya devam edecektim.

Örnek Mahallesi’ne doğru yürümeye başladım sonra.

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Messi Ne Yapacak?

Bilmiyorum…

Merakla bekliyorum…

Son 12 yılıma anlam ve güzellik katan en önemli unsurlardan biri. Her Messi maçı izlediğimde “Bir Messi maçı daha!” diye içimden geçiririm. Bir gün gelecek ve o Messi maçının son Messi maçı olduğunu düşüneceğim. O kara güne şimdiden kendimi hazırlıyorum.

Her güzel şeyin bir sonu yoktur. Bu da herkesçe, sorgusuz sualsiz doğru kabul edilen binlerce şeyden biridir. Her güzel şeyin bir sonu yoktur, olmak zorunda değildir ama çoğunun vardır…

Messi’nin de sonu gelecek. Messi’nin Barcelona’da sonu gelecek mi? Gelmek üzere mi? Buna odaklanacağız.

Bence her şey Neymar’ın o yanlış kararı almasıyla başladı. PSG’ye gidip Messi’yi geçebileceğini düşündü. Neymar’ın gidişiyle beraber Barcelona’daki psikolojik çöküş başladı. Bu psikolojik çöküş sonra somut çöküşü de getirdi. Yazının görseline bakınız: Messi geçen haftaki Real Madrid maçında o kadar çaresiz kaldı ki kornerden gol atmayı düşündü. Bu maçta yanılmıyorsam Messi’li Barcelona’yı ilk defa iki forvetle izledim. Gerçi defans üçlü oynuyordu ve bekler Alba ve Dest sürekli ilerideydiler ama dediğim gibi ilk defa Messi’yi bir partnerle izledim.

Neymar’a dönersek, onun gidişi ile Messi “Hücum gücümüz azaldı ama daha dengeli bir takım olduk.” demişti fakat dengeli takımı kim ne yapsın! Messi’li Barcelona senede 110+ lig golü atmalıydı. Neymar gitti ama çok önemli olduğu düşünülen transferler yapıldı. Dembele örneğin. Onu ilk izlediğimde “Aranan Neymar bulundu!” yorumunu yapmıştım ama hem geçirdiği sakatlıklar hem de büyük futbolcu karakterinden yoksun olması, Dembele’yi tarihin en büyük balonlarından biri yaptı. Sonra yine 150 milyon üstü bir Coutinho alındı. Bu transfere yanlış demek zor. Zira alındığı hafta dünyanın en iyi gole dönük orta sahalarından biriydi ama tıpkı Fernando Torres gibi birkaç haftada inanılmaz bir düşüş yaşadı. Griezman’a 120 milyona alındı. Alındığında çok iyiydi ve o da Torres vari bir düşüş yaşadı. Bu arada Brezilya milli takımın liberosu ve bana “Xavi gibi olacak!” yorumunu yaptıran Arthur Melo’yu katarsak boşa harcanan bir 500 milyon Euro hem kulübü zora soktu hem de psikolojik çöküşü hızlandırdı.

Bütün bunlar olurken 2019’daki inanılmaz Liverpool mağlubiyeti geldi. Hala inanamıyorum! O olmasaydı ve Messi ŞL’yi alsaydı bence kara bulutlar dağılacaktı ve Messi’yi bırakana kadar Barcelona’da görecektik. O inanılmaz maça ek olarak bir sene önce Roma’ya, yine 4-1 gibi inanılmaz bir ilk maç sonucundan verilen ŞL yarı finali travmaları başlatan maç olabilir. Geçen sene Bayern’den 8 yemek de iyice krizi derinleştirdi.

Bu esnada Messi sahada yine inanılmaz işler yapıyordu. Hala yapıyor. Her sene gol ve asist kralı oldu ama yanındaki sıradan oyuncularla keyfi kaçıyordu. Bu sene gönderilen Suarez de son üç, dört senede oldukça tutuktu.

Messi şımarık bulunuyor. Tüm takım ve tüm kulüp ona çalışıyormuş ama o mutsuz olmaya devam ediyormuş. Tarihin en iyi oyuncusu elinizdeyse ve bu oyuncu size dünyaları kazandırmışsa bunu yapar mısınız yapmaz mısınız? Bence Real Madrid tarihin en büyük kulübüdür. Barcelona da ikincidir ama Messi döneminde ikinciliğe ulaşmıştır. Bunu yapan Messi’dir.

Bu esnada bir kere Arjantin maçında kırmızı kart gördü. İlk ve tek kırmızı kartını 2006 yılında sakatlık dönüşü heyecanla girdiği bir dostluk maçında, haksız yere görmüştü. Kariyeri boyunca ne tekmeler yiyen, ne faüllere maruz kalan Messi’nin bir kere bile dönüp de bir şey dediğini görmemiştim. Şili maçında biraz da Medel’in şovuyla kırmızı kart gördü. Birkaç ay önce de Barcelona formasıyla ilk kez kırmızı kart gördü. Bunlar önemli. Psikolojisinin bozuk olduğunu gösterir.

Sürekli kazanmak isteyen Messi’nin Barcelona’nın köy takımı haline tahammülü kalmadı ve bu senenin başında ayrılmak istediğini kulübe iletti. Bir yıllık daha kontratı olduğu için bu gerçekleşmedi. Gerçekleşmedi ama Messi Barcelona’yla mahkemelik olmak istemediği için gerçekleşmedi. Messi’nin takımda kalmasına sevinmiştim ama bu senenin kabus gibi geçeceğinden emindim.

Tarihinde hiç üçüncülük görmemiş, kupasız sezon geçirmemiş Messi bunları yaşayacaktı. Takım berbattı. Eski Barcelona’dan eser yoktu. Atletico Madrid bir ara 12 puan öne geçti. Sonra ne olduysa oldu ve Messi’yle beraber bir seri yakalayan Barcelona liderin bir puan gerisine gelebilmeyi başardı. Bu arada yönetim değişti ve kulübü batıran ve Messi’yi elde tutmayı başaramayan adam unvanını alan başkan gitti. Yerine efsanevi başkan Laporta geldi. Laporta Messi’yi tutacağını vadetmişti.

Ayrılacağına kesin gözüyle bakılan Messi için şimdi kalacağı şeklinde önemli bir beklenti var. Aguero’nun olası transferi, Neymar’ın dönmek istediği dedikodusu bu beklentiyi besliyor. Ne olacak göreceğiz…

Bu arada takım balon transferle yaptı ama birkaç tane genç süper star adayı olarak ortaya çıktı. Bence Pedri ve Ansu Fati süper star olacaklardır. Dest ve De Jong da büyük Barcelona oyuncusu olabilirler. Neymar transferi tekrar Barcelona’yı ŞL adayı yapabilir. Bunun için süper bir defans oyuncusu lazım yalnız. Hatta iki.

Bu esnada Real Madrid Mbappe’yi alırsa işler iyice zor girer yalnız. Barcelona’nın Mbappe’yi alabileceğine zannetmiyorum.

Onu iddialı bir Barcelona’da izlemek kadar keyifli az şey var benim için. Bekleyip göreceğiz. Messi’yi başka bir kulüpte düşünemiyorum. 34 yaşında ve hala çok iyi ama psikolojik faktörler devreye girince işler zor girer. Messi’nin asperger olduğu konuşulur. O zaman psikolojik faktörlerden etkilenmez pek. Bilmiyorum. Dediğim gibi bekleyip göreceğiz.

Messi ne yapacak diye sorduğumuzda Ronaldo’nun da ne yapacağını konuşmalıyız. Juventus’la şampiyon olamayan kadronun içinde yer almak üzere. Bir gün Ronaldo’nun Amerika’ya gideceğinden adım gibi eminim. Juventus yönetimi seneye de onunla devam edeceklerini açıkladı ama onun için de işler iyi gitmiyor. Bence onun artık düşüncesi Messi’nin geçemeyeceği kadar gol atmak. Bir seneye kadar Josef Bican’ı geçip tüm zamanların en çok gol atan oyuncusu olacaktır ama Messi’yle aralarında 36 gol var ve Messi kendisinden iki yaş küçük. Sayılarda ufak tefek hatalar olabilir. Herkesin sorduğu soru şu: Ronaldo fizik olarak düşüş yaşayıp Messi’den iki sene önce mi futbolu bırakacak? Veya Messi, Ronaldo’dan iki sezon daha fazla mı etkili futbol oynayacak? Fiziki dayanıklılığı bilinen Ronaldo için bu ihtimaller biraz düşük. Messi o 30, 40 gollük farkı kapatabilecek mi? Hala ikisi de oynadıkları ligin gol kralı olmaya devam ediyorlar. İkisinden biri bir ŞL daha alabilecek mi? Bu da merak ediliyor.

Messi ve Ronaldo rekabetini ölene kadar unutmayacağım. Bir daha böyle bir şey görmezsek de hiç şaşırmam. Ronaldo’nun İspanya’dan gitmesi La Liga’yı temelden sarstı. Bir dönem dünyada 300, 400 milyon insanın izlediği el clasico bir ara Türkiye’de yayıncı bulamadı.

Her güzel şeyin bir sonu olmak zorunda değildir ama son 12 yılıma anlam ve güzellik katmış bu güzel şeyin yavaş yavaş elimden kaydığını görüyorum…

Not 1: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Not 2: Bugün aklımda başka iki yazı daha vardı: “Ümit Cingöz’ün Bir Günü” ve “Muhalefet Ne Yapmalı? / Bilmiyorum!” yazıları… İlerleyen günlerde artık…

Futbol kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Charles Bukowski’yle İlgili Düşüncelerim

*Bukowski’nin üç romanını, bir tane de şiirini okudum. Toplam altı romanı var. Hiçbir insanın bir şiirden fazla şiirini okuyamam. Bu benim eksikliğim, kimse savunmaya geçmesin lütfen. Öykülerini okumaya gerek yok. Zira er meydanı romandır. Edebiyat tarihinde hem roman hem de öykü yazmış ama öyküleriyle anılan kaç kişi vardır? Bütün bunların üstüne sanırım Bukowski’yle ilgili bir şeyler söyleyebilirim.

*Kendisine bir lakap taktım: Bum… Bum yani İngilizce serseri veya evsiz demek. O anlamını düşünmedim çoğunlukla… Bu kelimenin bir diğer anlamı da popodur. Kendisine bu lakabı takmamın arkasında Bukowski’nin hal ve tavırlarının, poponun Türkçede insanları tarif etmek için kullanıldığı anlama denk gelmesidir. Yani ona taktığım “bum” lakabını ancak Türkiye’de yaşayan ve İngilizce bilen insanlar anlayabilir. Nasıl bir insan olduğuna geleceğiz.

*Bazı insanlar Bum’ın yazdıklarının edebiyat olmadığını öne sürüyor. Bana göre roman olarak basılmayı başarmış her roman bir romandır… Bir insan roman yazmayı planlayıp, yazıyorsa ve bunu bastırmayı başarıyorsa artık o aşamada birisinin gelip onu aforoz etmeye hakkı yoktur. Burada benim en gıcık olduğum yargılardan biri olan “Bırakın da isteyen istediği gibi…” yargısıyla başlayan cümlelerden birini kurmak niyetinde değilim. Roman yazmak en sıra dışı insan faaliyetinden biri olsa gerektir ve çok az insan bunu yapmayı düşünür. Bunu düşünmek ve eyleme geçmek gerçekten önemli bir iş. Başarılı olur veya olmaz o ayrı bir mesele ama buna karar vermiş ve bunu gerçekleştirmiş bir insanı aforoz etmek kimsenin hakkı değil. Zaten roman en geç icat edilmiş sanat dallarından biri. Uzun yıllar halkın süzgecinden geçip gelmemiş. Birileri bir şeyler yapmış, sonra birisi gelip başka bir şey yapmış. Aşağı yukarı 200 yıldır olan bir sanat dalı ve Bum bu olayı 150. yılında yakaladı.

*Bum’ın yazdıkları edebiyat. Peki, iyi bir edebiyat mı? Bence çok iyi değil. Ama fazlasıyla dikkate değer… İlginç…

*Bum’ın edebiyatının en göze çarpan kısmı samimiyeti. Yani bir şeyler yazarken birilerini incitirim, kırarım, kendime küstürürüm diye gram düşünmemiş. Bu anlamda oldukça ilgi çekici buluyorum kendisini. Hatta benzersiz buluyorum. Evet bu anlamda benzersiz. Ayrıca büyük cesaret isteyen bir şey.

*Kendisini olduğu gibi ortaya koymuş. Bütün arızalarıyla. Epeyce de arızası var. Empati duygusundan oldukça uzak, insan nefreti konusunda tereddütsüz, serserilik konusunda kararlı biri.

*Cinsellik ve alkol kullanımı temel iki tema. Daha doğrusu cinsellik ve düşkün yaşam… Kural tanımaz bir cinsel hayatı var. Meşhur olmanın getirdiği avantajları sonuna kadar kullanıyor. Son 4, 5 senede açığa çıkan taciz bilincine göre Bum’ın yaşadıklarının bir bölümü direkt tutuklanmayı gerektirecek suçlar, saldırılar. Edebi gücünü kullanarak kadınları istismar etmek Bum için en temel hobi. Çoğu zaman buna gerek de kalmıyor. Bir telefon geliyor, şiir okuma gecesinin ardından verilen partide biri kendisine yanaşıyor, hatta bazen evde otururken zil çalıyor ve Bum kendini yatakta buluyor. Kurduğu cümle kısa ve net: “Let’s fuck!” Bum ve sadakat… Bu şeye benzer: baklava ve kırmızı biberin yan yana gelmesi…

*Bum kadınlara değer veriyor mu? Genel olarak insanlardan nefret ettiğini sık sık dile getiriyor zaten. Kadınları ayrıca “sevdiğini” söyleyemeyiz. Kadınlardan da nefret ediyor. Bence onları küçümsediği de gerçek. Ayrıca yine bence cinsel davranış bozukluğuna sahip. Bu yüzden de yaraladığı kadın sayısı epeyce fazla. Edebi gücü sayesinde çok fazla kadına ilgi çekici geliyor. O da bunları bozuk kişilik yapısından dolayı istismar ediyor. Ona ilgi gösteren kadınlar da genelde kafası kırık tipler.   

*Bum’ın dil kullanma becerisi nasıl? Romanlarını İngilizce okudum. Üçü de 70’lerde yazılmış romanlardı. Bütün küfürlü ifadeleri aynen kullanıyor. Türkçe çevirileri nasıldır bilmiyorum. Eğer “sıkı bir şekilde düzdüm” falan gibi ifadeler varsa bence yanlış çevirmişlerdir. 70’li yıllar “fuck” kelimesinin daha yeni yeni sinemaya girdiği yıllar. Edebiyatta bunu ilk başlatan Bum olabilir. Bu kadar yoğun kullanan ilk kişi olduğu bence kesindir. Oldukça sade bir dili var. Basit ve anlaşılır. İngilizce roman okumaya başlangıç yapmak isteyen varsa direkt Bum’a yönelebilir. Romanlarda görmeye alışık olmadığımız kelimeler olduğu için romanları dikkat çekici. Parlak tasvirler, karmaşık yapılar yok romanlarında. Oldukça basit “Geldim, yedim, içtim, sıçtım, kustum, siktim ve yattım” tarzı cümleler var. Ayrıca yaptığı serseriliklerden büyük keyif aldığını da belli eden cümleler var. Kadınlara yaptığı fenalıklardan da büyük bir keyif aldığı belli.   

*Romanları otobiyografik. “Post Office” romanı adı üstünde yazar olarak meşhur olmadan önce postanede geçirdiği günleri anlatıyor. İşten kaytarmak Bum için bir ata sporudur ki bu konuda onu fazlasıyla destekliyorum. “Factotum” romanı ise postane günlerinden önceki aylaklık yıllarını anlatıyor. Factotum vasıfsız eleman, ne iş olursa yapan eleman demek. Kendisi de böyle biri. Girdiği bütün işlerden rahat durmadığı, işi savsakladığı için atılıyor. Bu esnada yazarlığa merak sarıyor ve geceleri sürekli yazıyor. Nihayet çabaları sonuç veriyor ve yazar olarak ünleniyor. “Women” romanı ise yazar olarak ünlendikten sonra baş döndürücü bir tempoyla yatıp kalktığı kadınları ele alıyor. Bunların hepsi saçma sapan ilişkiler ve Bum hepsinde kadınlara kötü davranıyor. Alan memnun satan memnun olduğu için bize yorum yapmak düşmez.

*Hep aynı karakteri karşımıza çıkıyor romanlarda: Henry Chinaski. Bu, onun alter-ego’su.

*İçkiler çok anılıyor romanlarında. Altılı bira ve skoç artı su en çok karşımıza çıkanlarından. Sonra şarap geliyor. Uyuşturudan çok az bahsediyor. Bilmiyorum belki bu yasak olduğu içindir veya içkiyi çok sevdiği için o işlere girmemiştir pek.

*Irkçılık da var Bum’da. Amerikan yerlileri için ırkçılık olarak kabul edilen tabirleri kullanıyor. Injun gibi. Siyahlardan hiç iyi bahsetmiyor. Yahudilerden de kötü konuşuyor. Dönemin koşullarına göre mi değerlendirmeliyiz? O dönemlerde ırkçılık çok daha beter durumdaydı. Kimseyi sevmeyen ve erdemli olmak gibi bir derdi hiç olmayan Bukowski’nin kimsenin sevmediklerini daha bir sevmemesi şaşırtıcı olmasa gerek.

*Evlat olsa sevilmeyecek bir insan Bukowski.

*Ama yazdıkları çok ilgi çekici.

*Etrafındaki kalitesizlikleri çok iyi tasvir ediyor. Külüstür arabalarını, leş evlerini, hırpani giysilerini, dandik ev eşyalarını çok iyi tasvir ediyor.

*Son karısının Bum’a ev aldırdığını okudum. Bence tarihin en büyük ironilerinden biridir.

*”Kızlar piç erkek sever!” Böyle bir düşünce var. Bence doğru değil bu. Kızların geneli kendileri ve doğacak çocukları için iyi bir “tedarikçi” arar öncelikli olarak. Macera yaşayacaksa öncelikle fiziksel olarak çekici olana sonra da enteresan bir insan olana yönelir. Macera yaşamak isteyen kız sayısı da azdır. Bunları uydurmuyorum. Yapılmış araştırmalar var. Kızların sadece %20’si, yalnızca bir yatak macerasını tolere edebilecek bir insandır. Erkeklerde bu oran %97 falandır. İstisnalara bakıp onları genel durum zannetmeyiniz. Bum enteresan insan kategorisinde oldukça yüksek bir mevkide bulunduğu için fazla sayıda kadının ilgisini çekmiştir.  

*Öyle işte. İlginç bir adam. Okuyunuz.

Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Nasıl Türk Halk Müziği Koro Şefi Oldum?

Evet, bir kere Türk halk müziği koro şefi oldum. Türk halk müziğiyle değil ama koro şefliğimle alakam yoktu…

Bayıldığım bir şey değildi. Özlediğim bir şey değil. Zaten ilk fırsatta da bıraktım işi…

Bir faaliyet gerçekleştirmek üzere bir araya gelmiş veya getirilmiş bir yetişkin topluluğunun sorumlusu/başkanı/lideri olmakla ilgili neler düşünüyorsunuz?

Soruya benim cevabım “Allah belasını versin!” şeklinde olmaktadır.

Ölene kadar bir yetişkin topluluğunun sorumluluğunu almak istemiyorum.

Ben böyle düşünüyorum ama çoğunluk böyle düşünmez. Bu tür işlerin heveslisi boldur. İnsanlar kavga bile edebilirler böyle şeyler için. Kavga etmezlerse içten içe birbirlerini kıskanırlar. Ayaklarını kaydırmak ve pozisyona zıplamak isterler. Sebebi basittir: Bu tür pozisyonlar kişiye statü kazandırır. Özellikle erkekler için statüden daha değerli bir şey yoktur. Kadın lider pek az görülür. Hem toplumsal koşullar buna müsaade etmez, ondan önce kadınların doğaları buna müsait etmez. Liderlik erkek işidir. Öyle!

Tekrar vurgulamak istiyorum: Allah belasını versin!

Hayatım boyunca birçok kez bana sorumluluk “kitlendi”. İş başa düştü şiarıyla görevimi yerine getirdim ama zevk almayarak yaptım işimi. Hepsini de ilk fırsatta bıraktım.

Bir keresinde de işte Türk halk müziği koro şefliği kitlendi bana. 2008’de Bolu’da oldu olay…

Ondan önce üniversitede ve öğretmenlik görevine başladığım şehir olan Sinop’ta birçok koroda çalıştım. Korolarda korist olarak da bulundum ama esas olarak orkestralarda bağlamacı olarak görev yaptım. Bağlama çalmayı çok sevdiğim için bu faaliyeti zevk alarak yaptım. Hala, müziği neresiyle yapıp neresiyle dinleyeceğini bilen insanlara denk gelsem kolektif bir müzik yapma faaliyeti içinde bulunmak isterim. Çok isterim.  

Sinop merkeze atandığım gün Belediye Konservatuvarı adlı binadan içeri girdim. Orada Ferruh Hoca adlı adamı buldum. Kendisi dinozorlara benzeyen bir anlayışa sahip, muhafazakara kaçan bir halk müziği icracısıydı. Onun şefliğindeki koroda bağlama çalmak istediğimi söyledim. Beni dinledi ve orkestraya aldı. Çok disiplinli biriydi. Bu işlerde disiplinli şef çok önemlidir. Orada geçirdiğim süre boyunca çok keyif aldım ve kendimi çok geliştirdim.

Araya girelim: İnsanlar neden koro faaliyetlerini giderler? Çok basit, sosyalleşmek için. Partner bulmak için. Siyasi faaliyetlerin arkasında bile “büyük oranda” bunlar vardır. Tabii “rahat solculuk” veya güvenli sendika faaliyetleri arkasında… Ben koroya, yemin ediyorum, kendimi geliştirmek için gittim. Sosyalleşmek hiçbir zaman umurumda olmadı. O zamanlar partnerim de vardı. İnsanlar korolara (veya kolektif faaliyetlere) giderler çünkü sosyalleşmek isterler, kendilerini bir topluluğun parçası olarak hissetmek ölümcül derecede önemlidir insanoğlu için. Bunun için mesela, çok saygın bazı evrimsel biyologlar bile dinlere inanırlar… Neyse bana ne! Ben, yemin ediyorum, kendimi geliştirmek için gittim ve de geliştirdim. Sahnede müzik yapmayı da çok severim. Sahnede başarılı olmak, “halkı coşturmak” kadar keyif verici az şey vardır.

2007’de Bolu’ya atanınca aynı belediye konservatuvarından orada da olduğunu gördüm. Hemen gittim. Koro toplanmak konusunda sıkıntı çekiyordu. Sinop, biraz da yaşlı nüfusunun çok olmasından dolayı çok fazla koroya sahipken, Bolu’da nüfus iki katı olmasına rağmen bir tane bile koro, toplanmakta zorlanıyordu. Birkaç hafta sonra koronun ilk toplantısını yapacağına dair telefon geldi.

Gittim. Koronun şefi benim gibi o şehre yeni atanmış bir müzik öğretmeniydi. İncecik, upuzun, çubuk kraker gibi bir adamdı. Pek konuşkan değildi. Bir gruba liderlik edebilecek bir insana benzemiyordu. Koro da allaha emanetti. Üç, dört ses ve karakter olarak sağlam insan vardı. Geride kalan 10, 12 kişi çöptü. Orkestra da allaha emanetti. Üç, dört tane bağlama çalan çocuk vardı. Hiçbiri bir koroda çalmak için yeterli değildi. Tecrübeli ve işi götürübilecek bir tek ben vardım.

Çalışmalara başladık. TR’deki her topluluk çalışmasında artık neredeyse kural olmuş olan, etkinliğin “en az” yarım saat başlaması olayı orada da vardı. Hoca ve etrafındaki birkaç kişi, ayrı bir yerlerde öbeklenmiş diğer birkaç topluluk geyik muhabbeti yapıyordu. Birden hocanın aklına esiyordu, “Hadi, başlayalım!” diyordu hoca ve salona geçiyorduk.

Bu şekilde bir ay falan gittik. Bu bir ayda sekiz, 10 tane türkü çalıştık. Ben bırakmayı düşünmeye başladım.

Bir gün yine çalışma için beklerken hoca bir türlü gelmedi. Bekleyiş başladı. Konservatuvarın müdürü hocayı arıyordu ama hocaya ulaşılamıyordu. Sonra beni odasına çağırdı. Gittim ve hocanın sorunları olduğunu, gelemeyeceğini, belki de hiç gelemeyeceğini, koroyu zor topladıklarını, o gün çalışmayı halletmem gerektiğini ve en yakın zamanda yeni hocayı bulacaklarını söyledi. Ben öğretmen olduğum için insanların bana itimadı varmış. Öğretmenler, öğretmenin prestijinin kalmadığını ciyaklarlar sık sık. Oysa gerçek öyle değildir, hala en prestijli iki, üç meslekten biridir öğretmenlik. Bir sürü kapıyı açar.

Bu haber hoşuma gitmedi değil. Çünkü çubuk krakerin işini yapamadığını ve benim keyif aldığım faaliyetlerden biri olan koroculuğu engellediğini düşünürdüm. Belki de yeni gelecek hoca tam aradığım gibi, “çelik gibi disiplinli ve renkli” bir adamdı…   

Salona girdim ve koroya hocanın bir rahatsızlığı olduğunu, o gün beraber çalışacağımızı söyledim. Çalıştığımız parçaları sıradan çaldı(m)k ve söyledik. Sonra ben Hacettepe korosundan bildiğim bir şeyi uygulamaya koydum. Solo türkü söylemek isteyen varsa sahneye buyurmasını ilettim. Eskiden böyle bir uygulama yoktu. Yedi, sekiz kişi kalktı ve çeşitli solo türküler söylediler. Bu olaydan çok keyif aldılar.

Bu esnada müdür kapıdan bizi dinliyormuş. Çalışmadan sonra beni odasına çekti ve yeni hocayı bulmanın uzun zaman alacağını söyledi. Beni dinlediğini ve bu işi benim yapabileceğime inandığını söyledi. İstersem hoca arayışından vazgeçecekti. Hiç aklımda böyle bir şey yoktu çünkü ben –o zamanlar- topluluk önünde türkü söylemekten utanan biriydim. Sonra yalama olduk gerçi… Söyleyemediğim için bu görevi yapmaya uygun değildim. Beni katakulliye getirdi. Tamam, onlar hoca bakacaklardı ama ben o esnada aynı şekilde koroyu çalıştırmaya devam edecektim.

Ertesi çalışmada ekibi topladım. Karşılarına geçtim ve eski hocanın artık gelmeyeceğini ve yeni bir hoca bulunana kadar koroyu benim çalıştıracağımı kendilerine söyledim. Bazı temel kurallarımız olacağını söyledim. En önemlisi dakiklikti. Bu meseleyi ileride yapacağım topluluk sorumluluklarında da aynen uyguladım. Sorumlu kişi dakiklik konusunda kararlı ve tutarlı olursa topluluk da buna uyuyordu. İnsanlar rahattılar ama karşılarında kararlı ve tutarlı birisini görünce boyun eğiyorlardı. İnsanlar edilgendir. Yani insanların ezici çoğunluğu. Çalışmalarımız zamanında başlamaya başladı. Aralar zamanında ve olması gerektiği kadar oldu. Geç kalanları çalışmaya almadım ve arayı beklemelerini söyledim. Tabii bunları yapabilmek için inandırıcılığınız da olmalı. Kendimden emin bir öğretmen ve de hiçbir şeyi kaybetmekten çekinmeyen biri olarak o inandırıcılığa fazlasıyla sahiptim.

Her çalışmada çalışmış olduğumuz sekiz, 10 türküyü icra ediyorduk. Bir iki hareketli parça da ben monte ettim repertuvara. Çünkü halk müziği koro konserleri hareketli ağırlıklı olmak zorundadır. Seyircileri bu şekilde memnun edebilirsiniz. Bu konuda fazlasıyla tecrübem vardı. Repertuvar hareketli ağırlıklı olmalı. Slow parçalar ise nokta atışı damar olmalı… Halay potpuriyi bilgisayardan dinlettim kendilerine ve söylemeye başladık. Yani hiç ses çalışması yaptırmadım.

Günler geçiyordu. Özellikle çalışmadan sonraki solo performans bölümünden çok keyif alıyorlardı. Koroda iyi sesli elemanlar vardı. Bunlar her hafta bir parçayı çalışıyorlardı ve gelip çalışmada icra ediyorlardı. Neredeyse her hafta bir dinleti dinliyormuş gibi oluyorlardı.

Benim kararlı ve tutarlı davranmam sonucunda koronun sayısı artmaya başladı. Yeni yeni insanlar gelmeye başladılar koroya. Orkestranın acıklı hali devam ediyordu.

Herkes benden memnundu ama ben memnun değildim. Müdür bu işi çok iyi yaptığımı ve yeni hocaya gerek olmadığını söylüyordu. Beni gaza getirmeye çalışıyordu. Bazı insanların lakayt tavırları hiç hoşuma gitmiyordu. Müdür istemediğim kişileri çıkarabileceğimi söylüyordu. Bu insanları tıpkı öğrencilerle uğraşır gibi kontrol altına almayı başardım. Oturma düzenini değiştirdim ve birbirleriyle cozutma olanağı olan insanları ayırdım.

İstediğim ortamı yaratmış olmama rağmen insanlarla uğraşmaktan nefret ediyordum. En kısa sürede bu işten sıyrılmanın yoluna bakmaya başladım. Müdürle konuştum. Onun çok istediği ve beklediği şey olan konseri gerçekleştireceğimi ve sonra bırakacağımı söyledim. Kabul etti ama yine beni ikna edebileceğine inanıyordu.

Topluluğa birkaç ay sonra bir konser vereceğimizi söyledim. Heyecanlandılar. Çünkü bu işin en heyecan verici kısmı konser vermektir. Daha önceki koro tecrübelerimden çok iyi bildiğim bir şey vardı: Herkes kendisinin çok iyi olduğunu düşünürdü. Herkes solo performans hak ettiğini düşünürdü. Solo performansı alamayanlar, konserden sonra küsüp giderlerdi. Bunu çok iyi bildiğim için ilk zaman yoklama almaya başlamıştım. Tabii konser olacağını duyan bazı kişiler de koroya gelmeye başlamışlardı. Hep böyle olurdu bu işler. Konser olacağı zaman tıpkı seçim kazanan bir siyasi partinin etrafının kalabalıklaşması gibi koro da kalabalıklaşırdı. Şu insanlar ne şerefsizlerdi! Bu gelenler içerisinde gerçekten iyi olanlar da vardı. Ama ben kararlıydım. Soloları yoklama listesine göre yani verilen emeğe göre dağıttım. Ayrıca bir iki kişiye de yeterince iyi olmadıkları için solo vermedim. Bu, bir tarz koro şefliğidir. Diğer tarz ise tamamen tribünlere oynayan tarzdır. Bu şefler, verilen emeğe bakmazlar. Konser zamanı en iyi performansı verecek kişiye soloyu verirler. Son bir ay gelmiş olsalar bile… Ayrıca bunlar iyi olmasalar bile güzel kadınlara solo verme eğilimindedirler. Çünkü seyircinin hoşlandığı bir diğer şey de sahnede güzel kadın görmektir. Bazen bu şefler katlanılmayacak kadar kötü sesi olan ama çok güzel olan kadınları sunucu yaparlar. Bu sunucular iddialı bacak dekolteli elbiseleriyle her parça arasında kürsüye gidip parçayı anons ederler, sonra da yerlerine dönerler. Bu esnada seyirci de istediğini elde eder. Bacak görür. Ritmik kalça hareketleri görür. Yani bugün Türk dizilerini izlemenin bir numaralı motivasyonlarından olan şey, bacak görmek; halk müziği konserlerinde de mevcuttur. Bizde bacak macak yoktu, ful adalet vardı. Fırsatçılara solo vermedim.

Müdürden de orkestraya birilerini bulmalarını istedim. Üniversiteden bir ritmçi ve bir gitarcı buldu. Bağlamayı tek başıma idare ediyordum. Aslında bir ritmcimiz vardı ama adam yetersizdi. Yeni canavar ritmciye bozulmamış gibiydi ama konser günü provadan sonra çekti, gitti ve telefonunu açmadı. O esnaya kadar bana hiçbir şey demedi.

Günler geçti. Disiplinli bir şekilde çalışmalarımızı yaptık. Konser zamanı yaklaşıyordu. Girişler, çıkışlar hepsi çok iyi çalışıldı.

Konser zamanı geldi. Konserlerde şef anons edilir, sahneye gelir o esnada da bütün orkestra ayağa kalkar. Sonra şef de onlara oturmalarını işaret eder. Ben orkestranın başında hafif onlara dönük bir şekilde oturuyordum. Hem bağlama çalıyor hem de koroyu yönetiyordum. Bana bu ritüel çok saçma geldiği için müdürden bunu yapmamayı talep ettim ama ikna edemedim.

Salon ful doluydu. Konser başladı. Birtakım sıkıcı şiirler ve duygusal konuşmalardan sonra beni anons ettiler. En kötü orkestranın ayağa kalkmamasını kabul ettirebilmiştim. Seyirciyi selamladım ve yerime geçtim.

Çok iyi bir konser oldu. Görselde dediği gibi halkı coşturdum. Onlara istediklerini verdim. Bol bol harkeketli türkü ve nokta atışı slow parçalar verdim. Bacak veremedim. Bilmiyorum belki sololar içerisinde beğendikleri birileri vardır. Konserden önce herkese siyah ağırlıklı giyinmelerini söylemiş olmama rağmen bir tanesi Bolu yerel kıyafeti olan bindallı giymiş gelmişti. Ne yapacaktım! Onu çıkartmayarak ufak bir krize sebep olabilirdim. Artık insanları gütmekten bıkmıştım. O kadar söylemiş olmama rağmen yine birisi prim peşindeydi. Lanet olsun bu insanlara! Konserden sonra bırakacağım kesin olduğu için bir şey demedim.

Çıktık yaptık. Herkes mutlu gibiydi. Ritmci adama üzülüyordum. Yeni eleman darbuka ve davul çalıyordu. O ise bendir çalıyordu. Bir parçada bendiri ona vermesini talep ediyordum. Adam meğersem bunu gurur yapmış. Hiç aklıma gelmiyordu çünkü çalışmalarda veriyordu. Son saatte çekti gitti. Neyse, onun adına sevinmiştim. Tepkisini koymuştu.   

Sonra bir kutlama yemeği yaptılar. Her konserden sonra böyle olurdu. O yemekte her zamanki gibi çok sıkıldım. O yemekte yeni yeni insanlar gelip beni tebrik ediyorlardı. Disiplinime hayran kaldıklarını ve en kısa zamanda koroya katılmak istediklerini söylüyorlardı. Aslında tüm şartlar benim lehimeydi. İstediğimi yapabilecek seviyeye gelmiştim ama insanları düzeltmekten o kadar bunalmış ve sıkılmıştım ki daha fazla orada kalmaya niyetim yoktu. O yemek biraz da beni devam etmeye ikna etme yemeğiydi. Ama ertesi gün müdüre gittim ve kararımın kesin olduğunu söyledim. Müdür o seneyi kurtarmıştı. O yüzden rahattı. Fazla ısrarcı olmadı.

Bu da böyle bir anımdı. Toplulukları düzeltmeye, bir rotaya sokmaya çalışmak üstesinden gelebileceğim ama hiç meraklısı olmadığım bir şeydi. Onu anlamıştım. Gerçi anlamış mıydım? Daha sonraki yıllarda birçok kez böyle şeylerle karşı karşıya kaldım. Bunların hepsi bana önerilen, giderek dayatılan şeylerdi. Bazıları siyasiydi. Hepsini aynı disiplinle yaptım. Her şeyi zamanında yaptım. Kimseyi “Geliyor musunuz?” diye aramadım. Bir de bu vardır: Geliyor musunuz? Gelmezse gelmesin arkadaşım! Sen kararlı ve tutarlı ol, bak nasıl geliyor! Veya gelmiyor! Bana ne! İnsanları yontmanınn getireceği “statünün” “maliyeti”, benim karşılamaya gönüllü olduğum bir şey değil. İnsanlarla uğraşılmaz! Onlar tamir olmaz!

Yazım yanlışlarına bakamayacağım.      

müzik kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Tek Kişlik Ölüm

Vedat Türkali’nin “Tek Kişilik Ölüm” adlı demi-romanını okudum. Demi-roman (demi, Latince yarım demek) diyorum çünkü bu kitabın yarısı her zamanki gibi roman yazmak için yazılmış ama diğer yarısı başka bir amaç için yazılmış. İlk yarısı her zamanki gibi çok iyiydi. Vedat Türkali sıçsa okurum. Adam bu dünyaya “iç dünyaya dalmak için” gelmiş resmen. Ondan iyisi zor bulunur. İkinci yarısı ise baştan sonra bir iç dökme seansı. Neyle ilgili? TKP ile ilgili. Tarihsel, yeraltı TKP’si. O zamanlar Twitter Flood’u olmadığından dolayı yazar içindekileri dökmek için roman yazma yoluna gitmiş. Ama ne iç dökme! O TKP’nin bütün önemli isimlerinin yanlışlıklarını, ahmaklıklarını, hayınlıklarını anlatıyor. Bel altı pek vurmuyor. Bir tek Zeki Baştımar’ın Sevim Tarı’ya yürüdüğünü yazıyor. Bütün bunlar doğru mu değil mi bilmiyorum. Konuyla ilgili ilgisi ve bilgisi olmayanların pek ilgi duyacağı bir kitap değil. Bana bir şeyleri anımsattı bu kitap:

A- Devrim yapma hülyasına kapılan insanlar normal insan değillerdir.

B- O illegal topluluk çoğunlukla büyükşehirlerin orta sınıflarından oluşan küçük bir topluluk oldukları ve herhangi bir başarı şansına sahip olmadıkları için bu insanların birbirlerine sarmamaları imkansızdı.

C- Normal tip olan emekçiler devrime ilgi duyarlarsa gerçekten şaşırırım.

D- Erkekler için diğer erkekler üzerinde söz sahibi olmaktan daha keyif verici bir şey yoktur.

E- İşkencede konuşmak üzerine herkes iyice bir düşünmeli.

F- Stalin’in Hitler’i ve Beyazları yenerken, hiçbir sevimsiz iş yapmamış olmasını beklemek tutarsızlıktır.

G- SSCB, Almanya’dan gelmeyen dünya devriminin TR’den gelmeyeceğini biliyordu.

H- Büyük ve önemli siyasal mücadeleleri verenler gerektiğinde insan öldürülebileceğini çok iyi bilirler.

J- 70’li yıllarda Türkiye’deki sol yükseliş bazı insanların saygıdeğer emeğine rağmen yeterince politik bir temel oluşturamamış ve neredeyse bir moda boyutunda kalmıştır.

Romanda en çok hırpaladığı üç TKP’liyi görüyoruz. Sırayla Laz İsmail, Zeki Baştımar ve Reşat Fuat Baraner… En çok hakareti Laz İsmail (Bilen) görüyor. Onunla ilgili yazılmış şeyler yenilir, yutulur türden değil. Sonra Zeki Baştımar geliyor. Bu ikisi genel sekreterlik yapmışlar. Zeki Baştımar’ın özellikle poliste verdiği bilgilerden çok bahsediliyor. Reşat Fuat Baraner bildiğim kadarıyla genel sekreterlik yapmadı. Atatürk’ün teyzesinin oğludur. Buna rağmen hem de Atatürk yaşıyorken işkence görmekten kurtulamamıştır. O da epeyce kalaylanıyor. Dediğim gibi bu yazılanların ne gerçek ne de yalan olduğunu bilebiliriz. Vedat Türkali de 1950’den önceki o 200 orta sınıftan biriydi sonuçta. Bana göre bir gizli devrimci örgüte en son alınması gereken kişi roman yazarıdır. Yani ülkü ocakları başkanı bile ondan sonra gelir. Devrimci örgüte fazla sorgulama yapmadan enerjik bir şekilde çalışacak adam lazımdır. Bu da (başarılı) roman yazarının başaramayacağı bir şeydir. Durur, karar alan şefi gözlemler, onun iç dünyasına girer. Sonra karar elde patlayınca yerinde duramaz ve mekanizmaya zarar verir. Örgütün kapısının içeriye sokmamak lazım (başarılı) roman yazarını…

Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Sinema mı, Edebiyat mı?

*Sinema ve edebiyat… Hangisi daha iyi? Hangisi daha güzel? Şeylerin ayrı ayrı değerli olduklarını öne sürmenin “bazen” zihinsel faaliyetten kaçmak için olduğuna inanırım… Kategorize etmek, sıralamak manyaklık değildir. Bazen oldukça faydalı olabilen, kişiye küçük aydınlanmacıklar yaşatabilen bir işlerdir bunlar. Şeyler ayrı ayrı değerlidir… Bulgur pilavı da ayrı değerlidir, sebzeli soslu antrikot yemeği de ayrı değerlidir. Bu arada ikisine de taparım ama bunlardan biri diğerinden daha değerlidir. Bunu dile getirmekle bulgur pilavı tarihe karışmıyor. Sadece dile getirmiş oluyoruz. Bunu öğrenmek için ölen birileri vardır belki…

*Sinema mı edebiyat mı? Bu ikisinin de sıkı hayranı bol. Bazılarına göre hiç tartışmaya gerek yok, kendi tercihleri elbette daha değerli/güzel. Bazıları ise fikir beyan etmek istemiyor. Ben edebilirim. Bunu duymak için ölen birileri vardır belki. Edebiyat diyorum.

*Aslında edebiyattan kastım romandır. Edebiyatın diğer türlerini dahil etmiyorum bunun içine. Yani kendi adıma konuştuğum için böyle yapıyorum. Roman yazmak en sıra dışı insan etkinliklerinden biridir bana göre. Savaş çıkartmak, devrim yapmak, karşı devrim yapmak, aşık olmak, üremek, devlet kurmak, çok önemli bir şeyi icat etmek, bir sporu başka bir seviyeye çıkartmak, akılalmaz bir seyahat yapmak gibi bir şeydir roman yazmak.

*Bunu öne sürüyorum ama hayatımda sinemaya, romana ayırdığım vaktin 10 katını ayırmışımdır. Pişmanım. Bugün olsa yapmazdım. Keşke o vaktin %71’ini romana ayırsaydım. Kafamı seveyim.

*İkisi birbiriyle temel mantık olarak aynı şey aslında. Bir kurmaca oluşturuluyor… Bir şey anlatılıyor. Sinemada göstermek zorunda olmak başka birçok faktörü devreye sokuyor. Bunların avantaj yanları da var ve bana göre dezavantaj yanları da var.

*Sanat dalları ile ilgili konuşurken bir ayrımı yapmanın elzem olduğuna inanıyorum. Yüksek sanat ile popüler sanat arasındaki ayrım ortaya konmalı. Popüler sanatları sanat bile saymayan insanlar vardır. Terbiyesizlik etmiş olmamak için susmayı tercih ederler. Sanat olmadıklarını öne süremem ama yüksek sanatlarla kesinlikle ayrı değerlendirilmeleri gerektiğini savunurum. Sinemada popüler işler ezici bir çoğunluğa sahiptir. Romanda durum nedir? Bu ezici çoğunluğu romanda göremeyiz. Zaten çok az roman yazılır. Bunların para kazandırma durumu da birkaç istisna haricinde söz konusu olmadığı için yazılan romanların, ezici olmasalar da çoğunu popüler sanattan ziyade yüksek sanat içerisine koymakta herhangi bir sakınca göremiyorum.  

*Bir insanın roman yazamaya yönelmiş olması onun normal biri olmadığının kanıtıdır bana göre. En basitinden bir halk ozanının bile normal biri olmadığını düşünüyorum, o halde daha fazlasını söylemeliyim: Başarılı bir roman yazmış bir insanın kafası kırık biri olmama ihtimali epeyce düşüktür. Durup dururken insanın iç dünyasına yolculuk yapmayı düşünmek, bunları zihninden geçirmek, bunları keşfedip başkalarına aktarmak istemek veyahut bunları kendisinin oluşturması üzerinde dikkatle durulmalı.

*Sanat kategorisinden filmler çeken yönetmenler de tekin insan değillerdir ama romana yönelmiş insan yani tek başına kalarak kimsenin dile getiremediği şeyleri ortaya koymayı düşünen bir insan daha bir manyak olmalı gibi geliyor bana.

*Bu arada şeyden bahsedelim, sanat sanat için midir toplum için midir? Bu bana çok saçma geliyor. Sanat sanatçı içindir. Yani alabildiğine bireysel bir faaliyettir sanat. Ve kişinin kendisini tatmin etme dürtüsü en baskın olanıdır. Bütün insanlar ilgi orospusudur! Herkes ilgi görmek ister. Bazıları provoke etmeyi sever. Bazıları sarsmayı sever. Sanatla bunları başarabildiğini anlayan insan yine kendisi bunu istediği ve sanat sayesinde bunları elde ettiği için sanata yönelir. İlla sanatın kendisi için veya toplum için olduğu seçeneklerinden birini seçmek zorundaysak, yani başımıza silah dayamışlar ve birini seçmemizi istiyorlarsa sanat için derdim. Çünkü toplum sanattan anlamaz. Yani yüksek sanattan. Hiçbir şeyden anlamaz. Toplum denen şey bir sığır sürüsüdür. En “ikna edici” kabadayı, o sığırları güder. Yüksek sanat 2021 itibarıyla çok az sayıda insanın hakkını verebileceği bir şeydir.   

*Bazı sanatçılar aynı zamanda sığır sürüsünü kurtarma hülyalarına da sahip olabilirler. Onların eserlerinde bunların izleri görülebilir. Ama bu, onlar böyle insanlar oldukları içindir. Düşünce dünyalarından bunlar geçtikleri içindir. Böyle olması gerektiği için değil. Dedik ya roman iç dünyaya dalmak gibi sıra dışı bir faaliyet, o iç dünyaya dalınca da karanlık tarafla karşılaşmamak imkansızdır. Örnek olarak Sevgi Soysal ve Sabahattin Ali’yi öne sürmek istiyorum. Toplumu kurtarma hülyalarına sahip oldukları bilinen bu iki insanın romanlarında karanlık tarafları bal gibi görüyoruz. Umutsuzluk ve hayal kırıklığı var bunların romanlarında. Propaganda çalışması olmayan bir romanda zaten bu ikisinin olmaması bence mümkün değildir.

*Sinemanın çok pahalı bir sanat dalı olması onun en büyük dezavantajı. Bugün bir film çekmek için milyonlarca liraya ihtiyaç vardır. Bunu bir şekilde bulmuş olan bir insanın gerilimini hayal edebiliyor musunuz? Bugün TR’de, ilk filmini çekmek için ev, araba, köydeki arsa, annenin babanın birikimi falan ne var ne yok satmış olan ve sanat sineması para kazandırmadığı için mahvolmuş olan bir sürü vardır. Bir tanesiyle ben tanıştım. Geçmiş ve gelecek 10 senesinin gittiğini söylemişti. Bunlar hep sinema üzerinde etkili oluyor.

*Sinema üzerinde etkili olan bir diğer faktör de geniş kitlelerin onu sevmesi, ona ilgi göstermesidir. Bu, kötü bir şey midir? Böyle olunca politik faktörler devreye giriyor ve sinema üzerinde büyük bir baskı kurulmasına sebep oluyor. Devreye giren bir diğer faktör de para faktörüdür. Kısa yoldan para kazanmak isteyen yatırımcılar sinemaya yatırım yapıyorlar ve sığır sürüsünün görmekten hoşlandıkları şeyleri çekmek için yönetmen üzerinde yani film bir sanat eseriyse onun sahibi üzerinde baskı kuruyorlar. Safa Önal 395 senaryo yazmıştır. Akıl almaz bir şey. Zavallı Metin Erksan, kendi parasıyla “Sevmek Zamanı”nı çekmiştir ama onu gösterime sokamamıştır. Üstelik filmde politik bir sakınca da yoktur. Ama insan yaratıcıdır ve mücadelecidir. Yanlış anlaşılması şimdi, az sayıda insan böyledir. Bu az sayıdaki insan ne yapıp ne edip bu dezavantajları yenip ortaya iyi filmler koyabilmektedirler. İyi ki varlar diyorum ama biliyorum ki bu çabaların bir karşılığı olmuyor.

*Sinemanın kolektif bir sanat olması da bence dezavantajdır. Film çekilirken neredeyse 100 kişi çalışır. Bir insanla herhangi bir bağ geliştirmek asgari de olsa bir ödünü barındırır. Buna inanıyorum. En star “auteur” yönetmenler bile filmin çekimi esnasında ödünler verirler.

*Şu bahsettiğim dezavantajlara roman sahip değildir. Sinema kadar yakıcı derecede sahip değildir. Yazar roman yazarken kendisiyle baş başadır. Sınırsız bir özgürlük alanına sahiptir. Kendisini frenleyecek en önemli şeyler yine kendisinin tercihleridir. Ne güzel! Yönetmenin arayıp da bulamadığı bir şey. Zaten çok satmayacaktır. Zaten hayatını romandan alacağı para ile geçindirmiyordur. Gerçi bilmiyorum yayınevinin, editörün müdahalesi ne kadardır ama yapımcının yönetmene yaptığından daha fazla değildir.

*Günümüzde tamamen kendi iradenizle bir roman yazıp onu paranızla bastırabilirsiniz. Veya kitapyurdu sitesine ücretsiz yükleyebilirsiniz. Bir roman yazmış ve onu bastırmış olursunuz. En sıra dışı insan etkinliklerinden birini yapmış olursunuz. Büyük ihtimalle insanların dikkatini çekmeyecektir. Yarışmalara katılabilirsiniz. Bir şekilde keşfedilme ihtimaliniz sıfır değildir işte. Film çekmek ise imkansıza yakındır. Hele hele tamamen istediklerinizi yansıtabildiğiniz bir film çekmek star yönetmenler için bile neredeyse imkansızdır. Orta karar bir romancı suç işlememek şartıyla istediğini yazabilir.    

*Sinemaya takıntı düzeyinde bağlı iken elbette yönetmen olma hayallerine sahiptim. Bunun için hikaye düşünme boyutunda bir şeyler yapmadım da değil. Ama bunun imkansıza yakın olduğunu o zamanlar bile görüyordum. Roman okuyuculuğuna (10 sene planladıktan sonra) başlayınca da roman yazma hayallerine kapıldım. Ama bu sefer imkansız olmadığını biliyorum. Yazmaya ufak ufak da başladım zaten. İki, üç sene sonra elime alabileceğimi düşünüyorum. Elimden geleni yapacağım ama bir kapı bulamazsam kendi paramla bastırırım veya kitapyurdu sitesine veririm. Bir romanım olacak ama bir filmimin olması mümkün değildi.

*Teknolojik gelişmelerle birlikte film çekmek de belki daha insani maliyetlere inebilir. Şu anda kameralar ucuz. Kevin Smith’in 90’larda yaptığı gibi arkadaşlarınızla bir film çekip Youtube’a yükleyebilirsiniz ama dağıtım tekellerini size ilgi göstermeye ikna etmek an itibarıyla imkansız olmaya devam ediyor, uzunca bir süre de imkansız olmaya devam edecek gibi duruyor. Hayvan gibi yaratıcıysanız bir şey diyemem.

*Bence sinemanın sahip olduğu gösterme olanağı romanın tam olarak da daha değerli olmasını sağlayan şey. Romanda göstermiyorsunuz. Okuyucuyu zihin emeğine çağırıyorsunuz. Yarattığınız evreni ona sunuyorsunuz, o da o evreni kendi içinde yaratıp içinde dolaşmaya başlıyor. Bu büyüleyici bir şey bana göre. Bunun iyisini yapmak ne zor olsa gerek! “Sonbahar” filmindeki meşhur iskele sahnesini hatırlayalım: O sahnede seyirci bir bakıma edilgen. Kendisine hadi dayatılan demeyelim de gösterilen bir şey var. Gösteriliyor. Adres tarif ediliyor. Gidilecek yer belli. Erkan Oğur müziğin kaydedilmesine karşıdır. O anda, etraftaki üç beş kişiyle canlı olarak tüketilmelidir müzik ona göre. Uber fantastik bu düşünceden hareketle diyorum ki bir gün yönetmen olsaydım ve deneysel bir “film” çekmek isteseydim siyah ekrana sadece cümleler yansıtan bir film çekerdim. Hatta tek bir cümle yansıtırdım. “Adam eve girer!” Sonra 90 dakika boyunca (bir film ortalama 90 dakikadır) simsiyah bir ekrana seyircileri baktırırdım. Kendileri inşa etsinler kurmacayı…

*Sinemayı o kadar da eşeğin şeyine sokmak niyetinde değilim. Değerinin farkındayım. Hatta göstermek demişken, filmlerde diğer ülkelerin sokaklarını, yaşantısını görmeyi seviyorum. Okumak için belirlediğim 150 önemli romandan 74 tanesi kaldı. Onlar bitince tekrar sinema seyirciliğine döneceğim. Şerefimle Mubi üyesi olup oradan haftada iki tane falan film izleyeceğim. Ana akım sinemaya beş dakika bile bulaşmak istemiyorum. Romanın en sıra dışı insan faaliyetlerinden biri olduğunu düşünmeye devam edeceğim. Hala aklım almıyor! Bir insan nasıl olup da 400, 500 sayfa yazı yazıp orada bir evren oluşturmak istiyor! Alternatif bir hayat oluşturmayı hayal edebiliyor!  

*Sinema ve edebiyat bazen ortaklık geliştirir. Ben buna karşıyım. Roman uyarlaması filmler genelde hayal kırıklığıyla sonuçlanırlar zaten. Az sayıda iyi örnek çıkar. Kurmacasının yaratıcılığı onaylanmış bir eseri alıp kullanmak bana dürüstçe gelmiyor. O yüzden en sevdiğim yönetmenler senaryolarını kendileri yazanlardır. Kendisi yazamıyorsa bir senariste yazdırsın, sıkıntı yok. Ama gidip de insanların ilgi gösterdiği bilinen bir eseri alıp sinemaya uyarlamak… Nasıl, başarılı örnekleri olmasına rağmen cover müzikleri sevmediğim gibi bu olayı da sevmiyorum.

*Word’de üç sayfa yazı yazdım ama hala söylemek istediklerimi söyleyememiş gibi hissediyorum kendimi. Neyse budur! Sinema iyidir hoştur ama çevresi kötüdür. Sinema, öğrenci konseyine aday olup kazanan, lisede flört etmeye başlayan popüler öğrenciyken; roman en arka sırada tek başına oturan asosyal 31’cidir.  

Sinema kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Kemal Tahir Gerçekleri Nasıl Çarpıttı!

Kemal Tahir’in “Devlet Ana” romanında gerçeklerin çarpıtıldığını ben de düşünmüştüm. İlk Osmanlıları makul, akıllarında talan/yağma olmayan topluluk gibi göstermişti. Mecbur kaldıkları için savaşmak zorunda kalmışlardı. Bu zorlamaydı. Ayrıca 15. yüzyılında kalmış bir topluluğun yağmacılığından utanıp, bunları inkar etmeye gerek yok. Herkes öyle o zamanlar. “Yorgun Savaşçı”yı çok beğendim. Zaten benim Türkiye’nin 1800’lerden sonraki yolculuğuyla ilgili düşüncelerim vardı. Bunları orada buldum. Çarpıtılan tarih neydi? Bana göre yoktu. Bazı tarihi kişiliklerin, örneğin Bekir Sami Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa, Atatürk’ün cümleleri, maceraları vardı, bunlar mıydı çarpıtılan? Bunların önemi yok. TR’nin Batılılaşma çabaları, Abdülhamit’in yarattığı çelişkiler, o 10 bin asker/bürokratın bu çelişkilere yanıtı, 1. Dünya Savaşı’nın sonuçları, TR’nin bu savaşa bilerek ve isteyerek girmesi, neredeyse bütün Ermenilerin öldürülüp mallarına el konulması, bütün Rumların bu sefer akıllıca öldürülmeden kovulmaları ve yine mallarına el konulması, Atatürk’ün fırsattan istifade ederek yaptığı radikal düzenlemeler, istibdattan kaçanların başka bir istibdata tutulmaları ve bütün bunlar olurken gerçekleşen (sikko) burjuva devrimi. İki gruba ayrılmış 20 bin asker/bürokrat elitinin yaptığı karşılıklı siyaset… Bunları romanda buldum. O yüzden beğendim romanı. Şimdi üşenmiyorum ve romanın bir bölümünde karşımıza çıkan Alman arkeologun tiradını yazıyorum. Bu arkeologun tiradı Osmanlı toplumuyla Batı toplumu arasındaki farklılıkları çok iyi özetliyor bence:

“…Bu yüzden Adana, Küçük, Büyük Menderes ovaları gibi verimsiz ovalarınız ancak 19. yüzyılın ortalarında tarıma açılabilmiştir. Daha önceleri buralarda göçebeler hayvan otlatıyorlardı. Bu özellikteki topraklarda, Batı’da olduğu gibi, özel mülkiyet yerleşip gelişemez, zenginlikler sayılı ellerde toplanamaz. Sizde batı anlamında feodalitenin bulunmaması bundandır. Çünkü ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir feodal böyle topraklarda serflerini doyurup kendisini zengin edecek tarımı, yalnız kendi gücüyle sürdüremez. Türkçesi, toprakları tarımda tutmak için gerekli bayındırlık işlerini sizde ancak devlet yapabilir. İşte bu sebepten sizin topraklar haklı olarak devletin mülkiyetindedir. Gene bu sebepten Batı’da devlet, sırasında bir sınıfın öteki sınıfı ezmek için kullandığı bir araç haline geldiği halde sizin devlet ana ödeviyle toplumu ihya edicidir. Yani Batı’da devletin olmadığı zamanlar, toplumlar var olmuştur ama Doğu’da devletsiz toplum görülmemiştir. Sizde devlet toplumun var olma yok olma şartıdır. Siz, farkına varın varmayın her şeyi devletten beklersiniz. Bizde ağalık almakla olduğu halde sizde elbette vermekle olacaktır. Siz devletinizi talancılıkla suçlarken Batı kültürünüzle, Batılı devletmiş gibi yargılıyorsunuz. Batıda ilkçağların kölelik sisteminden bu yana özel mülkiyet kutsal olduğu halde, sizin beş bin yıllık toplum tarihinizde devletten başka kutsal bir şey yoktur. Sizde devlet tehlikeye düştüğü zaman devletten sorumlu olanlar bir dakika önce en korkunç suçlamalarla geri ittikleri en akıl almaz sistemi kabullenmekte bir an duraklamazlar. Batı’da bütün monarklar geriliği tuttuğu halde sizin padişahların apansız ilerici kesilmeleri bundandır. Buradaki ilericilik bilinçle imanla kazanılmış bir şey değildir, beyin ameliyatı gibi ister istemez katlanılan bir durumdur. Tersanelerini, baruthanelerini, dökümhanelerini, madenlerini işleten, tarım topraklarının mülkiyetini elinde tutan, bayındırlık işlerini, yol şebekelerini, postayı, kervansarayları, okulları, üniversiteleri, merkezden idare edilen bütün imparatorluğa yaygın yargılama örgütlerini, loncaları, hatta dini bile devletleştirip devletçilikle yürüten, ana tüketim maddeleriyle besin maddelerini tekele alan, iç ticareti, dış ticareti aralıksız denetleyen, pazarda fiyatları belli bir çizgide tutan bir ekonomik sosyal örgütün ana özelliği talancılıkla belirlenemez. Bütün bu işleri başarabilmek, kısacası toplumun var olabilmesini savunmak için sizin devletiniz sırasında despot olmak da zorundadır. Sizin devlet merkezcilikten, bürokratlıktan hatta despotluktan vazgeçtim dese, siz bunalınca ayaklanır, bunları geri getirmesini ister, hatta bunun için zorlarsınız…”

İşte böyle. Her cümlesine kefil olunamaz ama TR’de bir burjuva devrimi olmadığını gösteriyor. Çünkü burjuva yok. Sınıf yok. Halk bir sığır sürüsü… 20 bin asker/bürokrat var, bunların karşısında ise zenginden fakire halk var. Halkın içindeki zenginler, önemli politik süreçlerde maddi çıkarını savunan bir politik güç olarak dahil olmuyorlar. Edilgenler. Hala bu zenginler yaşam tarzları kendilerine benzeyen insanları hükümette görmek istiyorlar. Yaşam tarzı ve kimliklere bakıyorlar. Bir padişah olsa ve onlar gibi yaşasa itiraz etmezler. Halk zaten sığır sürüsü olduğu için her şeye eyvallah der…

siyaset kategorisine gönderildi | Yorum yapın

TR’de Siyaset SİKİ Üzerinden Yapılır

Türkiye’de siyaset SİKİ üzerinden yapılır ✍🏼Yani simge, imge, kimlik ve imaj kelimelerinin baş harfleri. Kimileri buna maneviyatı (M) da ekler. Ekonomik kaygılar, sınıfsal refleksler bunlardan sonra gelir 🧠 Abdülhamit’in torunu bir hareketler, bir şeyler yaptı, birileri ona “Şehzadem!” diye bağırdı 😱😱😱 Veya halifelik meselesi. İlan edilecek diye geceleri uykuları kaçanlar var 😭😭Yeni anayasa tartışmalarındaki “yeniden kuruluş” ibaresi… 😢 Cumhuriyet yıkılır mı? Raa tolun, biraz esnek olun. Cumhuriyet, siksen yıkılmaz 🤗 Ak Parti’nin Osmanlıyı tekrar ilan edeceğine ve babadan oğula mutlak iktidarın geçeceği bir düzeni getireceğine gerçekten inanıyor musunuz 🥸 2021 itibarıyla biraz akıllı ve etkili bir erkek birey zaten seçimleri kazanıyor. 1700’lerden itibaren tek başına her şey üzerinde etkili olan padişah sayısı üçtür. IV. Murat, II. Mahmut ve II. Abdülhamit 🦶🏼Yedirmezler, raa tolun. Halifelik… Yarın bir gün halifelik tekrar ilan edilebilir🥳 Tüm dünyaya rezil olmak pahasına olsa da bu yapılabilir ama o kişinin tüm dünya Müslümanları üzerinde etkili olacağına ve Türkiye’deki dindar yaşamı şaha kaldıracağına inanıyor musunuz 🤷🏽‍♂️ Varken kimsenin siklemediği bir kurumdu halifelik 🎯 Abdülhamit’in çöküşü engellemek için tekrar ısıtıp servis ettiği, unutulmuş bir kavramdı 🧠 Kendi topraklarındaki Müslümanların isyan etmelerini bile engelleyememiştir. Bir tek Hint Müslümanlar -İngiliz karşıtlığı için o da- biraz para göndermişlerdir. O parayı da Atatürk ezmiştir 🤝 A: Merhaba Jamal, biz halifeliği tekrar ilan ettik 🥳🥳 J: Ya bi’ siktir git 🤧 Bunlar hep SİKİ işte ama… Simgeler üzerinden neler yapılabileceğini oturup tartışıyorlar. Birileri de dehşete düşüyor. Cumhuriyet demek Türk milliyetçiliği 🐺 artı modern yaşam (bira, şort, flört) demektir 🕺🏽💃🏼 Bunların başına da bir şey gelmez. Cumhuriyet kazandı ✍🏼Resmiyette değil ama normal hayatta kazandı. Dağılın. Diğerleri şu anda zaten Türk milliyetçiliğinin sahibidirler. Bununla beraber modern yaşamı boğmak için savaşmaktadırlar ama karşı taraf hiçbir şey yapmasa bile kazanamayacaklardır.🤠İsteseler Selçukluyu, Hun imparatorluğunu falan tekrar ilan etsinler… Kayı beyliğini falan ama durun bir dakika, Kayı beyliği bunlarda kaldı zaten. Raa tolun, esnek olun. Bir bira açın, sonra da yerli kanallardaki dizileri açın ve biraz bacak seyredin🦵 Tinder’da 35 kişiyi sağa, 45 kişiyi sola yatırın 🛏 Asgari ücret, rant ekonomisi, liyakat karşıtlığı, trafik kuralları, yere çöp atmamak, doğaya saygı, hayvan sevgisi… Bu gibi şeylerde iki tarafın da SİKİ’si benzerdir 🫂

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Kadınlarla Erkeklerin Arasındaki Dindarlık Seviye Farkı

Kadınların dine zaafı var!

Evet, böyle düşünüyorum…

İstediğiniz kadar skandal ayet, hadis falan gösterin; “tarihsel” gerçeklerden dem vurun bir işe yaramıyor. Bir kadının net, kararlı, deklarasyoncu bir ateist olması gerçekten çok zor. Öyle görünen kadınların bir bölümü bile ölüm, hastalık, çıkışsız durum gibi anlarda bu zaafa yenik düşüyorlar.

Zeki Demirkubuz’un “Kader” filmindekio meşhur sahnede, Bekir Uğur’a ne diyordu? “Herkesin inandığı bir şey var şu amına koduğum hayatında! Benimkisi de sensin! Ne yapayım…”

Peki, herkesin inandığı bir şey mi vardır bu amına koduğumun hayatında?

Bunun evet veya hayır gibi tek bir cevabı yok. Evet, insanların çoğunun inandığı bir şey var bu hayatta ama o şey onlar için ne anlam ifade ediyor ve ne kadar önemli? Ve de kadınlarla erkeklerde durum nedir?

İlk cümledeki (hafif provokatif) cümleye ben içgüdülerimle varmıştım yine. Sonra biraz araştırma yaptım ve bilimsel araştırmalar sonucunda da bunun böyle olduğunu gördüm.

Din, dindarlık, öteki dünya, ibadet, bir siyasal kimlik olarak din… Bunlar farklı şeyler ve bunları değerlendirirken farklı şeyleri göz önünde bulundurmalıyız. Ayrıca üç büyük dinde durumlar farklı olabiliyor. Hristiyanlıkta dinin toplumsal yaşama etkisi Müslümanlıktaki gibi değil. Yahudiliğin siyasal bir kimlik olarak geçmiş olduğu süreçler diğerleriyle oldukça farklı. Müslümanlıktaki kadın erkek ilişkileri diğerlerinden çok daha farklı. Falan… Bunlara, o araştırma ayrı ayrı değiniyor. Şunu ekleyeyim ama o araştırma, kesin bir sonuç olarak tüm dünyada kadınların erkeklerden daha çok dine “bağlı” olduklarını ortaya koyuyor. Hristiyan dünyasında büyük farklar gözükürken, İslam dünyasında genelde eşite yakın çıkıyor. İslam dünyasında erkeklerin önde olduğu ülkelerin hiçbirinde fark iki puanı geçemiyor. Yahudilerde erkeklerin bağlılık oranı kadınlardan oldukça fazla, bu da 2021 itibarıyla –üzülerek söylüyorum- hala bir erkek işi olan siyasetin Yahudilikte dinle ne kadar iç içe geçmiş olduğunun bir kanıtı.  

Benim kadınlarda bir zaaf olarak gördüğüm şey dini inancı da kapsayan bir metafizik şeyler merakı. Yani bence inançlı olmakla, burçlara inanmak arasında önemli bir fark yoktur. Bunu, bir zihinsel faaliyet olarak ele alıyorum, fayda zarar maliyeti açısından değil. Nazara inanmakla, öldükten sonra dirilip cennete gideceğine inanmak arasında uçurum yoktur bana göre. Veya rüyaların etkisinde kalmak… Gördüğü rüyalardan geleceğe dönük mesajlar çıkarmak, rüyalara bakarak günlük işlerinde konum almak… Sizce bu durumda kadınlarla erkeklerin durumları nedir? Kim bunları daha çok yapıyor? Hayırlısı neyse o olsun, hayırlısı değilse olmasın… Hızır işleri falan… Geçenlerde bir Alevi evine misafir oldum. Kadın, sendika aktivisti, (olabildiği kadar) HDP aktivisiti “Ben hiçbir şeye inanmıyorum ama Hızır’a inanıyorum bir tek!” dedi bana. Lokma ikram etti. Lokmaya bayılırım. Sorgulamadım ve gömdüm lokmayı. O zaman Bekir haklı mı? Herkesin (her kadının) inandığı bir şey var şu geçmişini sevdiğimin dünyasında… Yakın çevremdeki erkeklerin hepsi kararlı, tereddütsüz ateist. Böyle çok insan tanıdım. Sol çevrelerden olmayan, ne bileyim Atatürkçü, liberal, ANAP’lı erkekler falan. Bunların içerisinde ateist erkek çok tanıdım. Veya toplumsal ilişkilerden dolayı bunu rahatlıkla deklare edemeyen ama iç dünyasında bu şeylere itibar etmeyen çok erkek tanıdım ama dar sosyalist çevreler haricinde hiçbir yerde böyle kararlı ateist kadına, erkekler kadar rastlamadım. O kadınların bir bölümünü de ölüm, doğum, hastalık, zor durum gibi anlarda yelkenleri suya indirdiklerine de şahit oldum.

Yani kadınların metafizik şeylere zaafları var. Zaaf kelimesi hoşa gitmeyebilir. Meyil diyelim.

Peki, bu durum toplumsal mı fizyolojik mi?

Kadın ve erkek beyinlerini inceleyen kitapları okuduktan sonra adeta yeniden doğmuştum. Farklıyız ve kıyamete kadar da farklı olmaya devam edeceğiz. Duygu durumlarımız üzerinde oldukça belirleyici olan hormonlarımızın seviyeleri arasında uçurum var. İki milyon yıl sonra belki eşitlenecek, bilemiyorum. Ama insanlık tarihinin geldiği 2021 itibarıyla bu durum böyle. O halde dine (metafizik şeylere) olan yaklaşım üzerinde de beyin fonksiyonları etkili olmuş olmalı.

Araştırma bu konuda çok fazla bir şey yapmıyor çünkü bu işin uzmanı değil ama bu konuyu internetten araştırırken başka bir araştırmayla karşılaştım. Kadınların daha dindar oldukları evrensel gerçeğinden hareketle bu durumun testosteron seviyesiyle alakalı olabileceğini düşündüklerini ifade ediyorlar. Erkeklere özgü rasyonel davranamama ve direkt amigdalaya erişme olayı da bu sonuç üzerinde etkili olabilirmiş.

Toplumsal boyutu da yoktur demiyorum. Ama bence iş beyin çalışma biçiminde bitiyor. Öyle olmasa kadın esir almanın meşru olduğu İslam coğrafyasında kadınların dine yüz vermemesi gerekirdi ama veriryorlar. Bayılıyorlar. Hayırlısı neyse o olsun, hayırlısı değilse olmasın ama hayırlısıysa olsun…

BÜYÜMEK HAYAL KIRIKLIĞI

Burada kendi uydurduğum bu kavrama dikkatleri çekmek istiyorum: Büyümek hayal kırıklığı… Günümüzde 80’li yıllarda çocuk olanların mis gibi doğalgazlı evler varken sobayı özlemelerini ne ile açıklayacağız? Soba baş belası bir şeydir. İnsanı hayattan soğutur. Yaşam kalitesini dibe çeker. Sobayı yakmakla yükümlü olan kişiler için ama… Her insana çocukluğu çok iyi gelir. Önemli bir travma, canavar bir ebeveyn falan yoksa çocukluk insanın hayatının en mutlu dönemidir. Büyümek hayal kırıklığına uğrayan insan (neredeyse hepimiz) o eski günlerdeki mutluluğu özlüyor ve bir sembol olarak soba, sikindirik perde, ömür törpüsü lastik ayakkabı, sikko kalem açacağı gibi şeyler aracılığıyla bu özlemini yansıtıyor. Bu insanlar bir şekilde gelişmemiş bir ilçede yaşamaya başlasalar üç günde sobaya ana avrat küfretmeye başlarlar ve bir şekilde büyük şehirlerdeki doğalgazlı evlere kapağı atmanın yolunu ararlar. Banyodan sonra; kurulanıp, giyinip de sobanın olduğu alana gelirken yaşanılan berbat hissi duymamak için haftada bir banyo yaparlar.

Yani burada bahsedilen büyümek hayal kırıklığı hemen hemen herkeste vardır. İnsanların çoğu aradığını bulamaz. Zenginler hariç yoksullar veya alt orta sınıflar için hayat pek zevkli değildir. İşte bu insanlara büyümek hayal kırıklığını bir nebze unutturacak bir şeydir din… Marx’ın “halkların afyonu” dediği din aslında onlara iyi gelen bir şey anlamındadır. Yanlışım varsa düzeltilsin… O yüzden din insanlara iyi gelir. İyi gelebilir. Hayata anlam katma konusunda işlevli olabilir. Dinin hep siyasal boyutu öne çıkarılır ama psikolojik boyutu da önemlidir. Bir de bu yazımızla pek alakası olmayan, insanın kendisini bir topluluğa ait hissetme boyutu vardır ki o da epeyce önemlidir.

Büyümek hayal kırıklığını kadınlar erkeklerden daha çok yaşarlar. Dünyanın her yerinde depresyona girme oranlarında kadınlar erkeklerden daha yüksek oranlara sahiptir. Dünyanın her yerinde kadınların daha fazla adaletsizliğe uğradıklarını bilmiyorum söylemeye gerek var mı… Hem eksikliği hissedilen hayata anlam katma olayı hem de yakıcı adalet sorunu için din işlevli olabilir.

Herkesin inandığı bir şey vardır şu hayatta! Ama artık bu pek işlemiyor. Hem insanları gözü açılıyor, hem de her şeye rağmen, tarihsel olarak insanlık iyiye gidiyor. Yani yavaş yavaş bu işler geride kalıyor. Kısa sürede değil ama orta ve uzun vadede bugün bildiğimiz anlamda bir dinin kalmayacağını düşünüyorum. Ama insanlar yine bir şeylere inanmaya devam edebilir şu amına koduğumun hayatında. Bugünkü dinler gibi hayatı direkt ve çok fazla etkileyen bir şey olmazsa o şey, kim takar bu durumu… Varsın inansınlar… İster Yoga yapıp “içerindeki barış sesini” duymaya çalışsınlar, ister “içlerindeki çocuğu” büyütmemek için mücadele etsinler, ister evlerinin eşyalarını Feng-Şui felsefesine göre döşesinler, ister her insanın kalbinde gömülü olarak geldiklerine inandıkları sikkoherbal ağacını sulamaya çalışsınlar… Charles Bukowski’nin “Women” romanındaki bir karakterin vajinasında Dryer Baba adlı bir ruh vardı. Bu ruh Bum’ın oraya girmesini engelliyordu her seferinde. Bum bununla çok dalga geçiyordu esasında. Dryer Baba ve Dryer Babalar bir gün gelecek hem vajinalardan hem de hayatlarımızın her yerinden çıkacaklar! Her ülke şimdinin İsveç’i gibi olacak. O zaman acaba yine birileri Hızır’la İlyas’ın buluşmalarını bekleyecek mi? Herkes benim yakın çevremdeki erkekler gibi mi olacak? Çok merak ediyorum…

Not: Yazıyı hiç durmadan yazdım. Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Alakasız Not: Dünyanın değeri 5 katrilyon dolardır.      

siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın