Japonya İzlenimleri

Japonya, Kyoto şehri ile ilgili izlenimlerim ve fotoğraflar için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Uzak Doğu İzlenimleri 1 – Güney Kore

Fotoğraflar ve izlenimler için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Harika Bir Gündü 18 -Kayseri

Kayseri’ye yaptığım kültür gezisinin notları için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Allah Belanızı Versin 3

*Efes’te sünnet düğünü organize edenler…

Sünnet düğünü veya düğün veya iftar…Bu kadar da olmaz diye düşünüp onların birer birer olmasından yıldım. Aşırılık ve aptallık hiç olmadığı kadar ideolojik olmuştur artık.

*Trafikte ergence hareketlerle diğerlerini gerenler…

Kırk yıl geçse de anlayamayacağım bir şeydir. Ergen evrenine ilgi duymama ve bazen onu sempatik bulmama rağmen bu harekete anlam veremem.

*Kapalıçarşı esnafları…

“Ben şerefsizin bayrak sallayanı ve kraldan çok kralcıyım” diye bas bas bağıran, daha iyi tipler görmedim. Bir keresinde bir okul proje grubunu oraya bıraktım ve ekledim: Eğer 100 derlerse 10 önerin.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Erdal Erzincan Yazısı: Kusursuzlukla Karışık Mütevazılık

EE-P22

İTÜ Bağlama Günleri adlı etkinlikteydim. Program uzamıştı ve seyirciler biraz bunalmıştı artık. Gecenin starı için sahne sırası gelmişti. Spiker, starı anons etmeye başlamıştı. Hepsi doğru olan ama biraz ağdalı ifadelerdi. Spikerin cümleleri bitmeden, star koşarak sahneye çıktı ve gülerek seyircileri dostane bir şekilde selamladı. Spiker şaşırmıştı. Star, halkı anlamış ve onları daha fazla sıkmak istememişti. Normalde konuşurdu ama bu sefer direkt “olaya” girdi ve vurdu sazın teline. O star, Erdal Erzincan’dı.
 
Bundan dört sene önce “Top 11 Bağlamacı” diye bir yazı yazmıştım. O zamandan bu zamana, Youtube üzerinden, birçok iyi mızrapla karşılaştım. Bugün bu yazıyı yazsaydım Sinan Ayyıldız, Cumali Kalkan ve Gökhan Ekim’i de mutlaka listeye eklerdim. Bir de o yazıda “en iyinin” Hasan Genç mi İsmet Topçu mu olduğu konusunda kararsız olduğumu belirtmiştim. Şimdi bu kararsızlığım da yok! Bence en iyisi İsmet Topçu’dur! Bir insanın bir enstrümanla bu kadar bütünleşmesi nadir görülür. Kendisiyle ilgili fazla bilgi elde edemiyoruz, belki bir gün onu da bir yazıyla tanıtırım.
Bu listede bulunan Erdal Erzincan da enstrümanla bütünleşen insanlardan biri. Bağlamayı adeta bir duygusu yapmıştır. Kucağında bağlamayla doğmuş bir insan gibidir. O, sağ eliyle çelik tellere üstten vurduğu zaman sanki dünya durur…
 
Kendisine büyük bir hayranlığım vardır. İlk kez 1997’de Ankara’da Sıla Bar adlı türkü barda kendisini canlı izlemiştim. İçerisi doluydu. Dışarıdan ancak yer bulabilmiştik. Uzaktan seçiliyordu. O, içeride tarih yazarken ben de dışarıdan kendisini seçmeye çalışıyordum. Daha sonra birçok kez kendisini canlı izledim. Toplamda yedi, sekiz kez falan olmalı.
 
En son iki sene önce Cemal Reşit Rey’de bağlama orkestrasıyla bir konserine gitmiştim. Orkestrayla daha bir başkaydı. Ölene kadar gidebileceğim bütün konserlerine gitmek istediğim insanlar listem vardır. Erdal Erzincan o listede en üstlerde yer alır. Bir Erdal Erzincan konseri izlemek muhteşem bir deneyimdir.
 
Hikâyesine bakalım: Youtube’da 12, 13 yaşlarındayken çekilmiş bir video kaydı var. Orada enstrümana ne kadar hakim olduğunu/olacağını anlıyorsunuz. İTÜ’ye ortaokuldan kaydolmuş bir insandır. Şimdi bu İTÜ konservatuara en iyiler gider. Orayı kazanmış ve bitirmiş birisi çok yetenekli bir müzisyendir demektir. Hala ortaokuldan kayıt var mı bilmiyorum. Yani EE ortaokuldan itibaren çok yoğun ve üst düzey bir müzikal eğitime maruz kalmıştır. Aynı eğitime Çetin Akdeniz’in de maruz kaldığını hatırlatalım. Ama şunu da ekleyelim, çok çok yetenekli bir müzisyenin konservatuara gitmesi şart değildir. Yeterli imkânları bulursa, akacak kan damarda durmaz misali o tepe noktaya ulaşacaktır o müzisyen. İsmet Topçu’nun bildiğim kadarıyla konservatuar eğitimi yoktur.
 
Erdal Erzincan için İTÜ ne kadar önemliyse dayısı (?) Arif Sağ da o kadar önemlidir. Metin Çulhaoğlu’nun yazılarında sık kullandığı “içerip aşmak” deyimi işte burada hayat bulur. İki, üç sene önce TRT’de Arif Sağ ve Erdal Erzincan’ın beraber hazırlayıp sunduğu bir program vardı. Orada Arif Sağ ritm çalarken Erdal Erzincan bağlama çalıyordu. Bu, işte içerip aşmanın gerçekleştiği anlamına gelir. Arif Sağ’ın herhangi bir yerde bağlamayı bırakması düşünülemez. Gerçi artık çok yaşlanmış olması da etkendir. Erdal Erzincan, Arif Sağ tarzı bağlama çalıp söyleme olgusunu üzerine yapıştırmış ve farklı lezzetler oluşturmayı da başarmış bir isimdir. Kendisi de röportajlarında idolünün AS olduğunu ifade eder zaten.
Erdal Erzincan’ın herhalde en büyük özelliği elle çalma anlamına gelen şelpe tekniğinde benzersiz bir lezzet yakalamış olması, ulaşılması güç bir mertebeye erişmesidir. Geçenlerde Sinan Ayyıldız’ın bir dinletisine katıldım. O da iki klavye kullanarak bağlamanın teknik imkanını iki katına çıkarmıştır. Ve de bunu yapan ilk kişidir. O da farklı bir mertebeye erişecek gibi duruyor şu anda. Erdal Erzincan’a dönersek kendisinin elle çalma tekniğinde ulaştığı duygu yoğunluğu ve teknik mükemmeliyet kendisini benzersiz kılıyor. Onu adeta bir anıta çeviriyor. Canlı performanslarında gerçekten hayat durur ve büyülenirsiniz. Youtube’da bir dolu videosu mevcut. Onlar da fikir veriyor ama canlı izlemek gerçekten bir başka. Bu arada mızraplı çalmada da kendisine has ve çok lezzetli bir tınıya sahip olduğunu eklemek gerek.
 
Sesinden bahsetmek gerekirse, ben sesini çok beğenmem. Tıpkı Arif Sağ’da olduğu gibi, vasat bir ses rengi olduğunu ama bazı parçaları çok iyi söylediğini düşünürüm. Örneğin kendi bestesi olan “Al Mendil” parçasını çok iyi söyler ki teknik olarak çok çok basit bir ezgidir bu. “Garip” albümünün kendisinin zirvesi olduğuna inanırım ve orada her parçayı iyi söylediğini düşünürüm ama genel olarak Erdal Erzincan’ın bağlama çalmasını görmek isterim ben. O çalsın, saatlerce izleyebilirim. Zaten hem çok lezzetli bir ses sahip olan aynı zamanda da bağlamayı virtüöz düzeyinde çalan insan sayısı bana göre çok azdır. Benim listemde yer alanlardan Musa Eroğlu, Yavuz Top, İsmail Altunsaray ve Gökhan Ekim bunlara örnek olarak verilebilir. Tabi bunlar öznel yargılar…
 
Albümlerine bakalım: Önceden sanatçılar için en önemli faaliyet albüm yapmaktı. Buradan kazandıklarıyla hayatlarını idame ettirirlerdi. İki, olmadı üç yılda bir iyi bir albüm yapmak zorundaydı sanatçılar. Sanırım bu olay 2004, 2005 gibi son buldu. İnternetin yaygınlaşmasıyla beraber albüm yapmak sanatçılar için bir amaçtan araç olmaya evrildi. Albümler; tanınmak, belediye festivallerinde iş kapmak için araç olmaya başladı. İnsanlar albümlere para harcamaz duruma geldi. Ve kalite düştü. Günümüzdeki müzik üretim koşulları ve eski durumu hakkında ayrıca bir yazı yazacağım ve tezlerimi tartıştıracağım…
 
Albümlerin (kasetlerin) altın çağının sonlarına yetişti Erdal Erzincan ve çok iyi albümler yaptı.
 
Spotify’a göre “Gurup Arayış” adlı bir grubun albümünde bulunmuş. 1992 yılında. Bu arada kendisi 1971 doğumludur. Ve bağlama virtüözleri için 45 yaş zirvedir. Ondan sonra kademeli olarak aşağıya düşüşe geçilir. Bence yani…
 
Bu albümde kendisinin seslendirdiği üç, dört parça var. Diğer parçalara da sanki bağlama çalmış gibi. O yıllarda “Grup” bombardımanı vardı. Bu da onlardan ve tutmamışlarından biri olmalı…
 
1994 yılında Arif Sağ’ın destek olmasıyla ilk solo albümü gelir. “Töre” albümü, özellikle albüm isim parçasıyla gündeme bomba gibi düşmüştü. Hatırlıyorum. Özellikle Alevi halk müziği tüketicileri arasında hemencecik efsane konumuna yükselmişti albüm. Çok bilinmez ama Erdal Erzincan’ın bu albümü toplatılmıştır. Töre adlı parçanın bestecisi, şimdi adını hatırlamıyorum ama kendisini canlı dinledim, bir hukuk süreci başlatmıştı ve albümü toplatmıştı. Anonim yazıyordu albümün kapağında Töre için. Dünyanın en iyi insanı olduğu belli olan Erdal Erzincan’dan tuhaf bir davranış ama ben prodüktörlerin böyle davrandığına neredeyse eminim. Emek hırsızlığı Erdal Erzincan’ın en son başvuracağı şey olmalı. Bu albümü, internetsiz yıllarda “çekme kaset” olarak zor bulmuştum. Başarılıydı. Ağalar Gurbetten Geldim, Hey Efendim, Şeytan Bunun Neresinde, Güzel Seni adlı parçalar yaklaşan fırtınanın habercisiydiler bence. Bir virtüözite yaklaşıyordu… Bu albümde yer alan Yayla Yolları’nı, yıllar sonra, arabada dinlerken transa geçmiş ve önümdeki araca tıklatmıştım. Parçanın sonunda yer alan bağlama solo bölümü daha önce benzerini çok görmediğimiz işlerdendi. Ana melodiden sapıp, onu çağrıstırarak solo yapmak önceden olmayan bir şeydi. Hala da fazla yok.
 
1996 yılında bence başyapıtı geldi. Garip…Bu albümde grup bağlamalar kullanılmıştır. İlk ve son kez…Erol Parlak, Arif Sağ parçalarının ana arterlerinde Erdel Erzincan’a eşlik etmişlerdir. Gerekli yerlerde ve de özellikle şelpe kullanımlarında Erdal direksiyona geçmiştir. Çok başarılı bir kullanımdı bence. Her ne kadar kısa sap bağlama dayatması vardıysa da yine de çok iyi bir lezzet vardı bence. Bir daha kullanılmadı bu grup bağlama olayı. Keşke devam etseydi. “Kasetlerin” altın çağında birkaç tane daha Garip gibi albüm olsun isterdim çok. Bağlama Uvertürü adlı parça şelpe enstrümantal eser olarak sanırım bir ilkti. Çok üstün bir eserdi. Yine “Be Felek Senin Elinden” adlı türkünün intro’su o zaman için yapı bozucu ve benzersizdi. Hala aşılmış değildir bana göre. İnanılmaz bir uyum var o intro’da. Çok temiz, uyumlu ve lezzetli basıyorlar. Erdal Erzincan’ın solosu da çok iyi tamamlıyor. Bu intro’yu, parçaya biraz haksızlık yaparcasına milyonlarca kez dinlemişimdir. Bu albümde Gülyüzünü Görüp adlı bir parça vardır. Bana göre tam bir gömülü hazinedir.
 
1998 yılında Gurbet Yollarında’nı çıkarmadan önce 1997 yılında, BGST’nin daha sonra grubun ismini alacak olan Kardeş Türküler albümünde, Erdal Erzincan’ın olağanüstü bir performansı vardır. Demme / Ala Gözlüm adlı parçada bağlamaları Erdal Erzincan çalar ve büyük yeteneğin doğuşu bence gerçekleşmiş olur. Bu performansı yüksek sesle dinleyip de etkilenmeyecek kimse yoktur herhalde. BGST’nin farklı müzikal yaklaşımıyla çok iyi bir uyum sağlar Erdal Erzincan ve özgürce takılıp, potansiyelini açığa çıkarabilmiştir. Mustafa Özaraslan’ın Arayı Arayı ve Zalım Felek Onu Çok Görme Bana parçalarında da benzer bir “tarih yazma” olayı yapar.
 
Gurbet Yolları aslında Erdal Erzincan’ın en bilindik albümüdür ama ben ilk dinlediğimde (eve koşarak giderek) hayal kırıklığına uğradığımı hatırlıyorum. Bir önceki albümde bahsettiğim lezzetli grup bağlama uyumu yoktu. Sadece Erdal Erzincan çalmıştı. Kaytağı’yı şelpe çalarak yine halk müziği çevrelerinin masasına bombayı bırakıp kaçmıştı. Elbette başarılı bir albümdü. Sözümüz yok…
 
2000 yılında Anadolu adlı enstrümantal albüm geldi. Şelpenin Mona Lisa’sıdır bu albüm. Başka bir yazıda bahsedeceğim müzisyen Erol Parlak’ın Göç Yolları albümü benim feleğimi şaşırmış olsa da Anadolu da çok iyiydi.
 
Bu arada 1997, 2001 ve 2005 yıllarında Türküler Sevdamız adlı bir seri albümde başroldedir Erdal Erzincan. 80’li yıllarda çağ değiştirmiş olan Muhabbet serilerine bir saygı duruşudur bunlar. Bağlamaları genelde Erdal Erzincan çalar ve yine tarih yazdığı birçok performans bu albümlerde mevcuttur.
 
Yine 1998 yılında Arif Sağ ve Erol Parlak’la beraber Concierto For Baglama adlı albümde görürüz kendisini. Bu albüm aslında bir konçerto değildir. Bildik parçalar ve de üç müzisyenin birer adet kendi besteleri batı müziği orkestrası eşliğinde, çok sesli olarak icra edilir. Devamı gelmemiştir çünkü Türkiye piyasası için tutacak bir çalışma değildir. Hem enstrümantal hem çok sesli…Bence çok başarılı bir çalışmaydı. Çok çok dinlemişimdir.
 
2002 yılında Al Mendil geldi. Eski albüm üretme dürtüleriyle yapılan son albümdü bence. Sevdiğiniz sanatçının iki yılda bir çıkardığı albüm sizin için garanti gibi bir şeydi. Artık öyle değil. Yapılan albümler sık sık deneysel şeyler olabiliyor.
 
Bu tarihten sonra ben Ankara’dan ayrıldım. Küçük bir şehirde yaşamaya başladım. Yani bu ne demek? Her hafta müzik marketin vitrinine bakıp yeni çıkıp albümleri alamamaya başladım. Yüksek hızlı ve sınırsız internet de yaygınlaşmaya başladı. Youtube doğdu en önemlisi…Ve bahsettiğim gibi eski albüm üreticiliği ve tüketiciliği kalmamaya başladı. Açıkçası Erdal Erzincan’ın bu tarihten sonraki albümlerini takip edemedim. Spotify’da hızlıca dinledim geçenlerde ama o hızlıca dinlemeler işte bir işe yaramıyor. Sanatçılar da genelde insanlar “hızlıca dinledikleri” için fazla özenmeden albüm yapıyorlar.
 
Birçok sanatçıya da stüdyoda eşlik etmiştir Erdal Erzincan. Bazılarına da müzik yönetmeni olarak…Bu ne demek? Kendi tarzını albümün tümüne yayabilmiştir demek. Bu albümler de tadından yenmez.
 
Erdal Erzincan sekiz sene boyunca hemen hemen her sene bir albüm çıkarmış ve bunların iyi dinleyicisi olmuşum. Bu sürede de birçok canlı performansına katılmışım.
 
El lezzeti diye bir şey vardır bağlama icrasında. Yoktur da ben şimdi bu tabiri uydurdum. Erdal Erzincan’da o “el lezzeti” benzersiz ve kusursuzdur. Bu arada sol el işaret parmağında bir deformasyon görüyorum. Sanki önceden yoktu. Bir kaza oldu sanırım. Geçmiş olsun diyorum ve performansını etkilemediği için seviniyorum. Düzgün adamlık konusunda duyduklarımız hep olumlu. “Ya Erdal abi yarın taşınacağım gel bir yardım et” desen gelir gibi bir hali var…
 
Kendisini çok seviyorum. Umarım ölmez…
 
Yazım yanlışlarına bakamayacağım. İyi günler…
müzik, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Askerliğimle İlgili Ayrıntılar

IMG_0042

*Bugün yine, her şeyi geride bırakıp askere alındığım rüyasını görünce bu yazıyı yazayım dedim. Askerlik bittikten sonra, uzunca bir süre, askere alındığım rüyasını gördüm. Not: Ender rüya görürüm. Rüyalara anlamlar biçenler, onlardan dolayı tarumar olan insanları da anlamam. Odunsu bir şekilde yaklaşılması gereken yedi, sekiz şeyden biridir rüyalar. Rüyalara anlamlar biçenler bizden değildir. Makara 88. De ki rüyalar irrasyoneldir. Kasmayın. Mokoko 46.

*Askerlik anısı dinlemek çok sıkıcı bence. Hele bir de içtima, bölük, 1-3, yanaşık düzen, karavana gibi tabirleri bilmeyenler için tam bir işkence. Genelde de o anı yaşandığında o yerde bulunanların psikolojisine sahip olmayanlar için hiçbir şey ifade etmiyor.

*En baştan başlayalım: Üniversite boyunca askerlik tecilim hep sorunlu oldu. Üniversite herkesin tecilini patır patır yaparken benimkini hep savsakladı. Hep karakollardan arandım. Gittim kimlik ibraz ettim, dilekçeler verdim.

*Hatta, son sınıfın yazında öğrenci kimliği teslim etmiştim fakat diplomamı almama birkaç gün vardı. Karakoldan tehditvari bir edayla arandım. O birkaç gün akrabalarda saklandım. Bulsalar götüreceklerdi.

*Hatta!!! Askerliği yaptım bitirdim. Üzerinden üç, beş yıl geçti. Yine karakoldan arandım. Askerliğimi yapmamış gözüküyormuşum. Oha’nın bundan daha iyi gideceği bir durum olabilemez. Bir tek Haziran 2015 seçimlerinden sonra Bülent Arınç “MHP, HDP’ye maddi yardım yapıyor” açıklaması bu durumun absürdlüğüyle yarışır.

*1 Aralık 2003 – 1 Aralık 2004 arasında askerlik yaptım. Ankara’da.

*Aralık dönemini seçtim çünkü diğer dönemler askerliği öğretmen olarak yapma ihtimalim vardı. Bunu istemedim. İmkanları oldukça kısıtlı bir yere gidecektim ve barınma falan problem olacaktı. Uzun dönem çıkacağını hissediyordum. O yüzden Aralık dönemi istedim.

*Üniversite mezunları iki şekilde askerlik yapar. Kısa dönem yani altı ay er olarak yaparsın. Diğer erlere göre rahatsındır ama yine de belli olmaz. KT bunalıma girmişti. Ya da uzun dönem yani bir sene asteğmen rütbesiyle yedek subay olarak yaparsın. Bunun ne olduğunu bilmeyenler için, maaş alırsın ve saat beşten sonra istediğin yere gidersin.

*Bir tane formalite bir sınava girdik ama uzun dönem geldi. Zaten dil bilenler, mühendisler, doktorlar, beden eğitimi öğretmenleri genelde uzun dönem yaparlar.

*Polatlı topçu okulunda “acemiliğe” gittim. O zaman uzun dönemin acemiliği üç aydı. Şu anda bir ay. Bu üç ayda maaş almazsınız ve kışlayı terk edemezsiniz. Asker gibisinizdir yani ama yine de kimse size hakaret edemez, vuramaz.

*İlk bir ay hiç çıkamadım. Hayatımın en zor dönemiydi. Daha önce yurt, öğrenci evi deneyimim olmamıştı. Bir de hapislik…İnsanda psikoloji kalmamıştı ama diğerlerinin askerliğinin yanında bu bir şey değil elbette.

*Teorik ve pratik dersler alıyorduk. Problem yoktu. Soğuk inanılmaz zorluyordu yalnız. Bu derslerin bir işe yarayacaklarını düşünmüyordum. Bir ay sonra hafta sonları çıkabilmeye başladık. Her cumartesi ve pazar Ankara’ya ailemin yanına geldim. Oradan ve Polatlı’dan uzaklaşmak istiyordum.

*Normalde topçu asteğmen olacaktım ama “meslek kurası” diye bir şeye dahil oldum. Ordunun ingilizce öğretmeni ihtiyacı vardı, orada istihdam edildim. Bunun için bir yazılı bir de sözlü sınava girdim. Bu sınavlar sonrasında “iyi öğretmen” ve “çok iyi öğretmen” kategorisinden kura çekilecekti. Yazılı sınav iyi geçti. Sonra sözlü sınav geldi. Bir iki kendini tanıtma cümlesi kurmamı istedi. Sonra bir kelimenin anlamını sordu. Tesadüfen o kelimeyi de benden önce giren elemandan duymuştum. Tuhaf bir kelimeydi, nocturnal mıydı carnivorous muydu unearth müydü neydi. Bunu bilince eleman “Tamam çok iyi öğretmen, sıradaki” dedi. Sekiz kişi “çok iyi öğretmen” kategorisinden kura çekti. Sadece Ankara, İstanbul, İzmir vardı bu kurada.

*Bana Ankara Kara Havacılık Okul Komutanlığı (helikopter pilotu ve teknisyeni okulu) çıktı. Çok sevinmiştim. O zamanlara Ankara’ya aşıktım. Gönül bu…Keşke İstanbul veya İzmir çıksaydı. İstanbul çıksaydı İstanbul’a Bolu’yu atlayıp beş sene önce gelirdim. İzmir de çok iyi olurdu ama o zamanlar ben henüz bir senedir küçük sehirde (Sinop) yaşadığım ve kültür şoku halinde olduğum için Ankara’ya dönmek bana ilaç gibi gelmişti.

*Burada yeni astsubay olmuş 18 yaşındaki gençlerin İngilizce kursu vardı.

*Sabah sekizde evin önünden servis beni alıyordu beşte bırakıyordu. Orada da derse giriyordum. Nöbet tutmuyorduk. Ek ders bile alıyorduk.

*Telefon edenler “nerdesin” diye sorunca kitleniyordum. Okuldayım, işteyim, askerdeyim…

*Maaşım 750 “milyondu”. Öğretmen maaşı artı ful ek ders ücretine denk bir ücretti. 700 milyona dijital fotoğraf makinesi almıştım. Yuh! Ama o zamanlar kız istemeye gidince “Dijital fotoğraf makinen var mı?” diye soruyorlardı.

*Maaşım 750 “milyondu”. Öğretmen maaşı artı ful ek ders ücretine denk bir ücretti. 700 milyona dijital fotoğraf makinesi almıştım. Yuh! Amia o zamanlar kız istemeye gidince “Dijital fotoğraf makinen var mı?” diye soruyorlardı.

*İki ay sonra kurs bitti ve biz dört öğretmen bir odada baş başa kaldık. Bir yüzbaşı, bir binbaşı ve iki asteğmen. Diğerleri öğretmen sınıfına aitlerdi. Görevimiz günde 50 test sorusu hazırlamaktı. Ben bu görevi yarım saatte yapıyordum sonra boş bir sınıfa gidip kitap okumak, DVD filmler izlemek, uyumak, telefondan yılan oynamak falan olaylarına dalıyordum.

*Bazen dört kişi İngilizce Scrabble oynardık. Çok zevkliydi. Şu anda sadece Kelimelik oyunu oynuyorum. O günlerden kalmadır.

*Tatilde İstanbul Fenerbahçe Orduevi’nden yer ayırtıp İstanbul’a kültür gezisi yapmaya geldim.

*Hiçbir sorun yoktu dolayısıyla anı da yoktu. Kurs bitince bize haftada bir nöbet yazmaya başladılar. Bir gece nöbetteyken misafirhanede yer tutup gidip TV’den bir film izlemiştim. Bir yüzbaşı odayı bastı ve beni kalayladı. Bir gün hapis cezası verdiler. Yani kışlada bir gün kalma cezası. Tek anım budur.

*Bazen hafta içi “Sen yarın gelme, dinlen” diyorlardı.

*Helikoptere binemedim, ona yanarım. Çok sıkıydı kurallar. Sınavlarda geçer not 100’dü. 100 alamayanı gönderiyorlardı. Oraya en iyileri seçerlerdi. Dolayısıyla benim öğrenciler astsubay okulunu en tepede bitirenlerdi. Çok zekiydiler ama lümpenlerdi feci. 18 yaşındaki çocuğun cebine bir sürü para ve beline de silah verirsen böyle olur.

*Öğrenciler yedek subay olduğumuz için bizi takmıyorlardı. Yani bazıları. Onlarla mücadeleye girmektense onların uyumalarına (geceleri dağıtıyorlardı) bir şey demeden geri kalanlarla çok verimli ders işlerdim.

*Hep “Aynı şartlarda askere alsalar bir daha yapardım” diyordum çünkü küçük şehirde yaşamaya bir türlü alışamamıştım. ABV küçük şehirde yaşamak!

*Kapitalist bir ülkenin zabıtası olmakla ilgili ne düşünüyorsunuz? Zabıta olmak istemezdim.

*Askerlik 1 Aralık’ta bitecekken 23 Kasım’da bize merkezden telefon ettiler. Mazaret iznini kullanmamışız da. Gönderdiler bizi bir hafta önceden. Normalde insanlar bunları talep ederler ama idare vermez.

*Hiçbir zorluk yaşamadığım üstüne bir sürü avantajlarını gördüğüm için askerliğime karşı nötrüm ama tanıdığım insanların çoğu bunalıma girerek bitirmiştir askerliğini.

*O esnada Ankara’da bir gün gezerken, bir müzik marketten bir ses duydum. Olduğum yere çivilendim ve dinledim parçayı. Sonra MM’ye gidip “Bu çalanı istiyorum” dedim. Kazım Koyuncu “Dido Na”.

*Bu rüyayı yani her şeyi geride bırakıp askere alınma rüyasını uzun zaman gördüm. Sonra bırakmıştım. Geçen bu mevzuyu şefimle konuşunca tekrar rüyayı gördüm. Bir de yıllarca gördüğüm “fare öldürememe” rüyası vardı. Onu da bir gün bir fare öldürünce görmeyi bıraktım.

*Bir şeyi illa yapacaksan en erken zamanda yapmalısın. Atasözü önerisi. Deyim önerisi: Youtube’dan belgesel izleyeceksen şarjın %90’ken izle.

İyi günler.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Top 10 Sevmediğim Yer

otogar_yan_sanayiciler_9

TOP 10 SEVMEDİĞİM YER

Yerlerin” insan psikolojisi üzerinde direkt etkisi vardır. Bu hem görsellikle hem de orada yaşadıklarınızla/ hissettiklerinizle alakalıdır. Herkesin sevmediği yerler vardır yani ama bunun Top 10 yazısını ancak işsiz biri yazar. Siz de yorum bölümüne Top 10 sevmediğiniz yerler listenizi, olmadı bir tanesini yazın lütfen. Sevmediğim yerler genellikle görsellikle ilgili değil, yaşadıklarım/hissettiklerimle ilgilidir. Başlayalım:

10- Çarşamba, Fatih

Malum sebepten dolayı. Çarşamba’ya gittiğinizde başka bir ülke değil de kendinizi başka bir boyutta hissedersiniz. Yabancılaşma duygusunun şahını değil şahbazını yaşarsınız. Siz kimsinizdir? Hayatın anlamı nedir? Sebastian esprisi ne anlama gelir? Bütün bunları sorgularsınız. Ticaretten diskinirim. Rızkın 10’da dokuzu ondan gelse de bir türlü alışamadım ticarete. Çarşamba’da ikinci en yoğun hissedilen şey ticarettir. Ondandır belki soğukluk yaşamam. Aslında mevki olarak oldukça iyi bir yerdir. Yanında yöresinde çok önemli ve estetik yapılar vardır. Hemen aşağısında Fener vardır mesela. Birbirlerine bu kadar yakın olup da bu kadar farklı olan iki şey daha görmedim.

9- Bala

Ankara’nın Bala ilçesi…Bana göre Türkiye’nin en renksiz coğrafyası Orta Anadolu’dur. Hareket yok gibidir. Orta Anadolu’nun ilçelerine bakınca insanların buralarda delirmeden nasıl yaşadıklarını merak ediyorum ama “ekmek” yediğin yer senin için dünyanın en güzel yeridir. İnsanlar buralarda ekmek yedikleri için buralardan vazgeçmiyorlar. Bala da Orta Anadolu ilçelerinin en tipiklerinden biri. Balalı biri (ve türevleri); balet olamaz, deniz börülcesi sevemez, Vietnam’a gitmeyi aklının ucundan bile geçiremez, Richard Linklater’ın kim olduğunu bilemez…CHP oy oranı %11’miş. Fena gömdüm ama goygoy yapıyoruz şurada di mi? Balalı bir arkadaşım varmış bir de…Bak sen kopacak olan filme J Şaka bir yana gerçekten Orta Anadolu’yu bilmem ne yapayım, şey yani çekip hamama bütün kirlerinden arındırayım…

8- İstanbul – İzmir Karayolu

Etrafındaki manzaralara bakınca süper ötesi olması burayı sevmemem üzerine sis perdesi çekse de sevmiyorum. Karmaşık bir cümle oldu. Yeni otoban açıldı açılacak. Tam olarak bilgim yok. Eski yoldan bahsediyorum. Çünkü bu yol üzerinde çok az tesis var. Bir Susurluk’ta var sanırım. Yol da çok kavisli ve dar. Bu yolda yolculuk yapmak hiç de zevkli değil. Hele dönüşse tam bir ızdırap. Zaten dönüyor olmuş olmaktan dolayı bir psikolojik yıkım vardır bir de yolun niteliksizliği eklenir üstüne.

7- Eminönü Yaya Altgeçidi

Çok meşhur bir yerdir. 10 senedir falan içinde plastikten bir kuş döner döner durur. O dükkan o kuştan dünyanın parasını kazanmış olmalı. Her siniri bozulan bir tane alsa milyonlarca satmış olması lazım. Buranın aroması burayı ilginç yapan şeydir. Bir filmde Recep İvedik, “yanık külotlu çorapla karışık apış arası” gibi bir benzetme yapmıştı. Tam hatırlamıyorum ama onun gibi bir şey. Buradan geçmek zorunda kalmak İkinci Dünya Savaşı sonunda Amerika’yla teslim anlaşması imzalayan Japon imparatoru gibi hissettirir insana kendisini. 10 liraya “Nayk” ayakkabılar vardır. Çakallara yönelik dar ve parlak montların yanında bir liraya satılan çatal, kaşık görebilirsiniz. Anlatılmaz da yaşanmaz da…

6- Bütün Hakmar Marketler

Atmosferi en kötü olan market zinciri bence Hakmar’lardır. Bildik markalar dışında satılan şeyler dandik ötesidir. Promosyon ürünler üst üste yığılmış ve açılıp incelenmiştir. Hatta tencereler orada küçük tüp üstünde denenmiş diye bile düşünülebilir. Zeytinyağlı sarmaları dünyanın en kötüsüdür. Rus salataları, kabını açıp da aşağıya tutarsanız saatlerce öyle duracak gibidir.

5- Saklıgöl, Şile

Google görsellere bakarsanız aslında mükemmel bir yer diye düşünürsünüz. Gerçekten de “bakıldığında” gerçekten çok güzel bir yerdir. Buradaki tesislerde hayatımın en kötü çayını içtiğim için burayı unutamıyorum. Kolay kolay kusmam. 10 senede bir falan. Bu çaydan sonra neredeyse kusacaktım. Öyle işte yaşanılanlar unutulmuyor. Kötü çay içince bunalıma giriyorum resmen. Bu arada Hemşin Organik’in demlik poşeti çıkmış. Acil durumlarda hayat kurtarsın diye aldım ama genel-geçerim olacak diye korkuyorum.

4- Atatürk Havaalanı Dış Hatlar Yolcu Koridoru

O uzun koridor insana kendisini çok kötü hissettirir. Rüya bitmiştir de gerçeklik başlamıştır. Yurt dışına çıkmak gerçekten rüya gibidir. Hiçbir sorumluluğunuz yoktur. Telefonu kapatırsınız (ki artık fahiş yazmıyor), hiçbir şeyi düşünmezsiniz, harcadığınız paralar bile sanki bedavadan size gelmiştir. Su içmezsiniz, bira içersiniz. İktidarda CHP vardır. Esnaflar sizi ayakta kazıklamaya çalışmazlar. Doblo değil bolca Mercedes Smart For Two görürsünüz. Toplu taşıma bile, insanları gözlemlemekle meşgul olduğunuz için bıktırıcı değildir. İnsanlık dışı yürüyebilirsiniz, oysa Türkiye’de bazen ekmek almaya gitmek bile acısız ölümle değiş tokuş edilebilecek bir şeydir. Her Sırma Doğan kahvaltısı, tam oturacakken ekmek olmadığı girdisiyle piç edilir. İşte o koridor size gerçekliğin başladığını acı bir şekilde hatırlatır. Hemen SMS’ler yağmur gibi yağmaya başlar. Fonda Burakhan Ceceli çalardı…

3- Kocatepe Camisi

Bence Sultanahmet Camisi bile sayılmaz! Düşünün, Mimar Sinan, o tarihte dünyadaki en muhteşem yapılardan biri olan Ayasofya’ya bakmış ve onu geçmeye çalışmıştır. Onu taklit etmiştir. Hatta geçen bahsettim Tophane’de modelini (Kılıç Ali Paşa Camisi) yapmıştır. Ondan iki yüz yıl sonra taklidin taklidini yapıyorsunuz. Beş yüz yıl sonra taklidin taklidinin taklidini yapmak da ne oluyor? Anıtkabir’in tam karşısına Osmanlı’nın simgesini dikmek işte hep siyasi. Polatlı Şehitlik merdiveninden aşağıya doğru inerken tam karşısında bir cami görürsünüz. Öyle iyi denk getirilmiştir ki. Bu simge mücadelesi beni fena halde yoruyor ve bıktırıyor ama halk bunlarla idare ediliyor işte. Kimse geri zekalı değil. Yani yöneticilerden bahsediyorum. Bu arada Kocatepe Camisi “muhteşemdir”. Vedat Dalokay’ın yapı bozucu modeli kabul görmemiş, o proje Pakistan’ın İslamabad kentinde uygulanmış ve ödül almıştır. Vedat Dalokay’ın modeli çekmeceye atılmış ve ideolojik, simgesel getirisi olacak Kocatepe projesi hayata geçirilmiştir.

2- Esenler Otogarı Alt Katı

Otogarlarla ilgili yazımda buralarda insanların normal hallerinden daha hassas olduklarını, “gitmek” eyleminin heyecan verici bir şey olduğunu yazmıştım. Dolayısıyla otogardaysanız algılarınız iki kat açıktır çünkü birazdan sık yapmadığınız bir şeyi yapacaksınızdır veya yapmışsınızdır da olay mahalline ulaşmışsınızdır. Esenler otogarının alt katlarını görürseniz (yazının görseli) intihar etmek istersiniz. İnsanda mutluluğun kırıntısını bırakmaz. Bir de buralarda işyerleri vardır. Tam Tayfun Pirselimoğlu filmlerine mekan olabilecek bir yer. Burada çok kolay izle-intihar et filmi çekilir. Esenler otogarı genel olarak çok itici, buyurgan, nobran, kendini beğenmiş bir yerdir. Alt katlarına ne zaman yolum düşse “ben de sizin ananızı” diye içimden geçiririm.

1- Kazım Karabekir Caddesi, Ankara

“Sanayi” denilen yerler insanda psikoloji bırakmayan yerlerin başında gelir herhalde. Hayata küserim ben sanayilerde. Açık bir renk göremezsiniz. Ustalar dünyanın en kuul insanlarıdır. Konuşurken yüzünüze bakmazlar. Ustalara, içimden, “Öyle dudak büküp hor gözle bakma / Bırak küçük dağlar yerinde dursun”u armağan ederim. Marmaris sanayisi bile eminim Orta Anadolu gibi bir yerdir. Kazım Karabekir Caddesi Ortadoğu ve Balkanların en büyük “sanayisi” olabilir. İstanbul’daki ikiye üçe bölündüğü için böyle bir unvanı olabilir, emin değilim. Bu cadde üzerinde etrafa bakınca Dostoyevski’nin “insan her yerde ve her zamanda aynı” cümlesine hak verir gibi olursunuz. Sanki bin yıl geçse de orası öyle kalacak ve Pazartesi sabahları ellerinde poşetle iş kıyafetlerini hafta sonu yıkatmış elemanlar o caddede yürüyecekler. Toplumsal süreçlere hiç ilgi duymayacaklar. Bin yıl Ak Parti’ye oy verecekler gibi hissedersiniz. Lokma takımı (telaffuzu loğma tağımı) kıyamete kadar yaşayacak ve yerine güzel bir ismi olan bir alet, edevat takımı gelmeyecek gibi hissedersiniz. Bir devrim başlasa yanıma yüz tane eleman alır gider Kazım Karabekir Caddesi’ni yakar, yıkarım yeminlen. Hiç düşünmem.

 

mimari, nitelikli goygoy, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi fotoğrafları için tıklayınız.

mimari, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

BURJUVA DEVRİM ÜSSÜ

19399635_1047608688708032_3636573175969414007_n

Ümit Cingöz dışında kaç kişi bu binanın, ne binası olduğunu ilk bakışta söyleyebilir? Ünlü taşlamacı, her gün bu binanın önünden geçmiş olmalı. Bu bina, eski Düyun-u Umumiye (borç tahsilatı), yeni İstanbul Erkek Lisesi binasının tam karşısında yer alan bir harabe. Feci tarihsel…Uzun yıllar Cumhuriyet Gazetesi için hizmet verdi. Ondan daha önemlisi, ondan önce, İttihat ve Terakki Cemiyeti genel merkeziydi. TR’de, işte kaç gram burjuva devrimi varsa, kabaca, yarısını İTC yarısını da Cumhuriyet yapmıştır. “Kabaca” dedim CS, hemen küsküyü yedirtme…Böyle işte…İTC’nin uzun süre genel merkezi olmuş olamaz. Yedi, sekiz sene falandır. Trajikomik şeyler de olmuştur burada. Enver Paşa, 1913 yılında, bu binadan beyaz bir atla ve de 100 serseriyle gidip, az ilerideki Bab-ı Ali’de yönetime el koymuştur. Aslında her şey bağlanmışken, buna gerek yokken Enver Paşa “deyişiğinin” bu hamlesi çok ilgi çekici. Sadrazam Kamil Paşa “Sizin yapacağınız işi skim” dese de olan olmuştur. Bu işler böyle dostlar. Şu ülkede 15, 20 bin akıllı “adamız”, bunları görüyoruz ama halk bunları yiyor işte. Bir Doblo bile yeri geldiğinde bizden daha iyi iş görebiliyor. Harabe yıkılıp da butik otel olmadan görün derim ve bunları düşünün. Haberleşiriz.

Not 1: Enver Paşa’nın Askeri Müze’deki çalışma masasında müzik ve müzik aletleri motifleri var.

Not 2: Cumhuriyet Gazetesi ideoloji pompalarken şimdi direnişin simgesi oldu. Bu işler böyle.

Alakasız Not: Ankara’da kürdan kullanırken elle ağızı kapatmamak hala meşru.

mimari, Mimarlık, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

29 Sene Önce Yapılan Unutulmaz Seyahat – Harika Bir Gündü 17

10541872_494083124060594_9074351187135744457_n

1988 yılında Ankara’dan İstanbul’a seyahat etmiştim. Şimdi bu seyahatin izlenimlerini paylaşacağım. Sanki dün yapmışım gibi aklımda. Hafızamın çok iyi olduğunu düşünürüm ama bazen abandone oluyorum. Örneğin dün, yedi sene önce yazdığım “Top 10 Korku Filmi” yazısını, unutup bir daha yazdım. Geçenlerde “Şampiyonlar Ligi Finallerinin Adaleti Var Mıdır?” yazısını bir sene sonra, unutup tekrar yazdım ama şimdi son 20 senenin şampiyonlar ligi finallerini kiminle, nerede izlediğimi yazabilirim…Anlamıyorum.

Şehirler arası yolculuklara tek kelimeyle bayılırım. Neresi olursa olsun…Gitmeyi ayrı severim ama daha çok “varmayı” severim..

1988 İstanbul seyahati hayatımdaki ikinci şehirler arası seyahat olmuştu. Birincisi Ankara – Sivas arasındaydı. Bu arada bu ilk seyahatte yolda giderken rüyamda zürafa görmüştüm ve birkaç yıl kadar rüyayı gerçek zannetmiştim. Zürafa görmüş bir birey olduğumu iddia ederek ortalıklarda dolaşmıştım.

Bu seyahatin 1988 yılında olduğunu nereden biliyoruz? Seyahat boyunca teypte çalan “Sezen Aksu 88” adlı kasetten dolayı. Bu albümde en sevdiğim SA şarkılarından olan Sarışın ve Kavaklar var. O seyahat esnasında Sultan Süleyman parçasını çok sevmiştim. Sabırla o şarkıyı beklemiştim. Malum önceden teyp dinlerken sevdiğiniz şarkı gelsin diye bütün parçaları dinlerdiniz. İleri sarmak sıkıcı bir şeydi ve kasetin sarması riski de vardı.

Gün de 17 Mayıs olmalı çünkü biz bayram günü gitmiştik. Fotoğrafta Naci dayımda mont var. Diğer bayram Temmuz sonunda olduğuna göre biz mutlaka Ramazan bayramında gitmiş olmalıyız.

Bu seyahatte bulunan kişilere odaklanalım. Sadece iki tanesi Facebook’ta arkadaşım değiller çünkü Facebook’ta yoklar. Deri montlu olan Naci (dayı) ve onun karşısındaki Ayfer (yenge) Feyste yoklar.

Asker, Ercan dayı. Sanırım Sakarya’da askerdi. Giderken onu ziyaret etmiştik. Bu, bayramın ilk günüydü. 17 Mayıs olmalı işte. Ercan’ın yanındaki Nusrettin ama kimse ona Nusrettin demez. Hacı derler. Lakabı bu.

Masanın karşısında, en önce elinde çiçek tutan romantik çocuk Okan Do. O zamanlar şişkoydu. Onun yanında ünlü SM fenomeni Sırma Doğan ı görüyoruz. Bence tek parça kadın kıyafeti hiç kimseye yakışmıyor…SD’nin yanında beni görüyorsunuz. Bayramlara bayılırdım çünkü iyi yiyecekler yiyebiliyorduk. Başka bir sebebi yoktu. Bayramlıklarım da vardı. Şu anda gömleğin uzun kolunu kıvırmak bana en uzak hareketlerden biridir. O gün öyle yapmışım. Masanın başında toplantı yönetir gibi duran kişi Semra Güler’dir. Ercan, kendisinin dayısı olmasına rağmen aynı yaşlardalar. Ercan, izine çıkabildiğine göre 1967 doğumlu olmalı. O da öyleyse, o esnada üniversite üçüncü veya dördüncü sınıfta olmalı.

Seyahatimiz gece dört veya beş gibi başlamıştı. Çok zor kalkmıştım. Zorla kalkınca “mal” gibi olurum. O esnada birisi gelip kalkmak yerine acısız ölüm önerse kabul ederim. Aynı öneriyi, tam yatacakken çamaşır makinesi içinde asılmayı bekleyen çamaşırlar olduğunu hatırladığımda, bir de Barcelona maçını açtığımda Messi’nin dinlendirildiğini öğrendiğimde kabul ederim.

Zor bela kalktık. İçinde karabiber barındıran patatesli bir börek yedik. Patatesli böreğe karşı olduğumu bir yerde belirtmiştim. Boşnaklar hariç kimse patatesli börek yapmasın. Böreğe en iyi kıyma yakışıyor bana göre.

Yolculuk başladı. Hava karanlıktı. Ercan’ın yanına olabildiğince erken gidip, onunla fazladan vakit geçirmek istiyorduk.

Yolculuk pikap denilen bir araçla yapıldı. Hacı arabayı sürerken, onun yanında ben ve Naci oturuyorduk. Dokuz yaşındayım bu arada. Vites atılırken sürekli bacağımı yana çekmek zorunda kalıyorum.

O sene Ankara – İstanbul arasındaki otoban yapılmamıştı. Bu arada 91 yılında ben o otobanın inşaatında çalıştım!!! Yani o şantiyede bir haftalığına bulundum. Neyse, yolculuk E5 üzerinden oluyor. Bu arada E5’in resmi adı D100 karayolu ama bin sene de geçse E5 ismi unutulacak mı?

Yol gidiş gelişli. Ankara’dan çıkıp da Kurtboğazı barajına vardığımızda baraj gölünü görmüştük. Bir keresinde “Seni görmek uzun yolda giderken denizi görmek gibi bir şey” diye şiirsel bir cümle kurmuştum ortamlarda. Elemanlar “vaay” falan demişlerdi. Bu cümleyi bu seyahatten hatırlayarak kurmuştum. Bu, hayatımda gördüğüm ilk su’lardan biriydi. Etkilenmiştim.

Sezen Aksu 88 çalıp duruyordu. O yıllarda benim için en önemli şeylerden biri de Perihan Abla adlı diziydi. Geçenlerde Kuzguncuk’ta Perihan Abla’nın evini bulmuştum da tuhaf olmuştum. Sonra Youtube’dan bir bölüm izlemiştim. Dandik ötesi bir dizi olduğunu anlamıştım ama o yıllarda sadece beni değil tüm Türkiye’yi etkiliyordu. Herkes onu konuşuyordu. Neyse, bu PA’daki esas oğlan, Şakir’in bir vosvosu vardı. Her vosvos gördüğümde “Aha Şakir’in arabası” diye bağırmıştım. Pikap halkı iyice uyuz gitmişti. Bu arada geri kalanı da pikabın arkasında oturuyordu.

Sigara içenler araçta sigara içmeme empatisi göstermemişlerdi. Önceden böyle bir şey yoktu. Şimdi dört, beş gram var ama önceden hiç yoktu. Eğer pasif içicilik zararlı bir şeyse benim üç yıl ömrüm kalmış olmalı. Pasif içicinin allahıyım.

Kızılcahamam’a gelince bitki örtüsü inanılmaz bir şekilde değişmişti. Hayatım boyunca böyle ağaçlar görmemiştim. Pikap, E5’in üstünde, şehirlerin içinden geçe geçe gidiyordu. Bolu’ya gelmiştik. Yıllar sonra dört sene kalacağım yere gelmiştim. Bolu derken Bolu Dağı’na gelmiştik. Hava açıktı. Bolu Dağı’nın muhteşem bir manzarası vardır. Acıkıyorduk. Arkadan hamur işleri yağıyordu. Arkadaki kadınlar Okan Do’yu sırayla kucaklarına alıyorlardı ve en fazla 21 dakika dayanabiliyorlardı.

Bir yokuşu tırmanırken Hacı’nın sollama yaptığını ve gereksiz bir adrenalin yaşattığını hatırlıyorum. Kocaeli’nde İsmet Paşa stadının oradan geçerken kale arkasındaki meşhur top heykelini görmedik elbette çünkü onu otobandan görebilirdik. Beş sene sonraki İstanbul seyahatinde olmuştu o iş.

Ercan’ı ziyarete ulaştık. Kendisini çıkardık ve fotoğrafın çekildiği çay bahçesine gittik. İlk defa tost yemiştim ve bayılmıştım. Pardon daha önce Semra Güler’lerin evlerinde tost yemiştim ama o tost beyaz peynirdendi. Karışık tostu ilk defa yemiştim ve hayatta bundan daha güzel ne olabilir diye düşünmüştüm. Ondan güzel bir tek yumurtalı patates olduğunu o çocuk aklımla kavrayamamıştım.

Oraya gelmeden Kocaeli civarlarında ilk defa denizi gördüğüm anı unutamam. Bu nasıl bir şeydi? Sonra denize o kadar düşkün olmadım ama o ilk gördüğüm anda beynimden vurulmuştum.

İstanbul yaklaşıyordu. Filmlerden tanıdığım şehir yaklaşıyordu işte. O yıllarda hayatımdaki en önemli şeylerden ikisi de TV ve Galatasaray’dı. Ve bu ikisi İstanbul demekti.

BOĞAZ KÖPRÜSÜ

Boğaz Köprüsü’nden geçmek rüyalarıma giriyordu. Hala üzerinden geçerken heyecanlanırım. Çamlıca civarlarında trafik vardı. Köprünün kulakları görünüyordu ama kendisi bir türlü gelmiyordu. İyi demiştim. Köprünün üzerinde de trafik olur, etrafa baka baka gideriz diye düşünmüştüm. Oysa tersi oldu. Köprüye girdiğimizde araba ya gibi akmaya başladı. O 50 saniye uzun yıllar en unutamadığım an oldu. Birden başladı ve bitti. Tüplü çokokrem gibi…Köprüden geçerken sağımı ve solumu gözlerimle yağmaladım. Kız Kulesi o zaman beyazdı. Kireçle badana yapılmış gibiydi. Sağ tarafta bir numara yok gibi geldi o zaman. Sol taraf muazzamdı. Galata Kulesi’ne bitmiştim. 12 saniyemi ona vermiştim. Tarihi yarımada üstünde camiler ve minareleri güneşin önünde çok etkileyici görünüyordu. Öyle etkilenmiştim ki lise bitene kadar resim dersinde aynı manzarayı çizdim.

Sonra köprü bitti ve benim için ilgi çekici bir şey kalmadı. Aslında az sonra ilerimizde Ali Sami Yen Stadı’nın önünden geçtik ama ben o esnada sağa bakıyor olmalıyım ki göremedim. Benim için beytullah gibi bir şeydi o zaman o. 2007 yılında sırf onu görmek için Bolu’dan İstanbul’a gelmiştim.

Sonra kalacağımız yer olan teyzemlere geldik. Bahçelievler semtine gelmiştik. Çok yorgunduk. Araç konforsuz ve dardı çünkü. Neredeyse akşam olacaktı. O evde bulunan Hüseyin Doğan’ın odasında Ali Sami Yen tribünün resmi vardı. Bir sezon önce GS 14 yıl sonra (şikeyle) şampiyon olmuştu. Şampiyonluk maçının tribün fotosu vardı. Bir de Seni Sevmeyen Ölsün şarkısı GS’ye uyarlanmıştı. Ben de öyle düşünüyordum. GS’yi sevmeyen ölmeliydi!

Ertesi gün kaldık mı kalmadık mı hatırlamıyorum. Çünkü Hacı’nın yaptığı işte tatil diye bir şey yoktu. Bir gün daha kalmış olmalıyız.

Bayramın üçüncü günü dönüş yolculuğu başladı. Dönüş yolculuklarını sevmemeye o zaman başladım. Çok sıkıcı…Yolculuk ve tatil bitecek gerçeklik başlayacak…

Neyse ki Boğaz Köprüsü’nden bir daha geçecektik. Fakat o da ne? Sis!

Hay!..

Hiçbir şey göremeden, geçtik geldik.

Ve geldik…

İstanbul bitmişti ve Ankara başlamıştı yine…

Göz yaşı döken smayli…

Sezen Aksu 88 albümündeki bir parçada dediği gibi “Hep Karanlık”

İyi günler.

Yazım yanlışlarını kontrol edemeyeceğim…

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın