HARİKA BİR GÜNDÜ 27 – TARAKLI-GÖYNÜK

1519115841_tarakli

*Geçenlerde bir insanla Taraklı-Göynük gezisi yaptık. İzlenimlerimi paylaşıyorum.

*Aslında bu gezi sadece Taraklı için planlanmıştı ancak Göynük’ün oraya 20 km uzaklıkta olduğunu fark edince gidelim dedik ve faka bastık çünkü Göynük Safranbolu’yla aşık atabilecek kadar güzel bir yermiş.

*Gezi önce Darıca Hayvanat Bahçesi ile başladı. Burasına daha önce gitmiştim ancak acele gezmiştim. Sindire sindire gezmem gerektiği için o, bir insanı ikna ettim ve gittik. Darıca’da iki tane kara jaguar varmış bu arada. Erkek aslan da varmış. Bunları daha önce görmemiştim. İnsan, çok bunaldı ve HB gezisi hemencecik bitti. Ver elini Sakarya.

*Sakarya’ya daha önce gitmiş ve 56 dakikada şehri tüketmiştim. Bu sefer amaç ünlü ıslama köfteci Köfteci Mustafa’ya bir daha gitmekti. Ölene kadar oraya gidebildiğim her zaman gideceğim.

*Köfte Balkan işidir ve Sakarya’da çok Balkan göçmeni vardır. Kafkas göçmeni de vardır. Bunlar, Anadolu sıkıcı Türk-İslam yaşam tarzına çok yüz vermeseler de riyakar bir şekilde milliyetçi ve muhafazakar olurlar. Sakarya “Top 10 Sağcı Şehirler” yazımda yer alıyordu. Neyse ki köfteyi getirmişler. Çok çok iyi. Bu sefer ekmek biraz kuruydu ama o aroma akıllara Erzurumlu fıkrasını getiriyor.

*İstikamet Taraklı. Cittaslow albümümde geçiyordu Taraklı. Evet, bir Cittaslow üyesi. Bu konudan o albümde bahsettik. En son Sinop, Gerze oldu sanırım. Yorum bölümünde albümü bulacaksınız.

*Şener Şen ve Olgun Şimşek’in oynadığı Telekom reklamında “Mümkünlü” kasabası olarak gösterilen yer Taraklı’dır.

*Nallıhan, Mudurnu, Göynük, Taraklı, Geyve… Bu hat tarihsel İpek yolu hattı olmakla birlikte E5 yapılmadan önceki İstanbul-Ankara hattıdır. E5 yapılınca kaderlerine terk edilmişlerdir. İzole kasabalar haline gelmişlerdir. Şimdilerde işte on dokuz buçuğuncu yüzyıl (bundan bahsetmiştim bir yerde) mimarisi kalıntılarının ekmeğini yerler ve turizm açısından kıpırdanmalar yaşarlar.

*Taraklı bu mimariyi hoyratça bastırmış, Göynük ise pek ellememiş ona. O yüzden Safranbolu’yla aşık atar.

*Birinci görselde gördüğünüz küçük bölge Taraklı’nın bir bölgesidir ama hep internet fotolarında orası çıkıyor. Yürüyerek 15 dakikada akropole varırsınız ve oradan kasabaya bakarsınız. Bütün akropoller yürümesi imkansız gibi görünür ama çok kısa sürelerde tırmanabilirsiniz akropollere.

*Bu arada Sakarya-Taraklı yolunun manzarasının da muhteşem olduğunu ekleyelim. Marmara Bölgesi zaten muhteşem de acaba yollar iyi açılar sunuyor mu? Önemli olan budur.

*Taraklı da bir de anıt ağaç var. O ağaca giden yol ve ağacın çevresi çok iyi. Bu yol üzerinde bir triportör gördük.

*Şehir merkezinde bir tane klasik Osmanlı camisi var. Fotodaki değil.

*Şehrin tepesine beş, altı tane TOKİ binası inşa etmişler. İğrenç görülüyor. Ayrıca çarşı caddesindeki laz müteahhit mimari akımı binaları da doğal silueti katleden yapıda.

*Güzel bir güneş ışığı eşliğinde mutlaka gezilmesi gereken bir yerdir. Arabayla İstanbul’dan Ankara’ya gidecek birisi, işsizse, Taraklı, Göynük, Mudurnu, Nallıhan üzerinden Ankara’ya gidebilir bir gün.

*E5 Bolu ve Düzce’yi ıhya etmiştir.

*Bolu’dayken Göynük’ü çok duyardım. Gitmeye niyetlenmiştim ama yollarının çok bozuk olduğunu söyledikleri için gitmemiştim. Mudurnu’ya ise birçok kez gittim.

*20 km ilerimizde olduğunu görünce “hadi gidelim” olduk. X olmak, Y olmak… Türkçe katliamı.

*Safranbolu’dan daha büyük mü? Emin değilim. Ayrıca ortasından nehir geçmesi de diğer bir artısı. Evler bakımlı ve her zamanki gibi doğal yapıyla çok iyi uyum sağlamış. Tıpkı Safranbolu gibi iki vadiye yaslanmış on dokuz buçuğuncu sivil mimari tarz (büyük oranda Rumlardır bunu ortaya çıkaran) göz alıyor.

*Tepede meşhur zafer kulesi var. Saat kulesi değil. Ne için dikildiğini unuttum. Mudurnu’daki saat kulesiydi yanılmıyorsam.

*Bu arada Taraklı-Göynük arasındaki yol da enfes bir yol. Yeşili severim. Daha doğrusu son yıllarda fark ettim. Sinop ve Bolu’da yaşarken yeşili sevdiğini fark edemiyor insan. Şu anda yaşadığım yerin çevresindeki beş kilometrekarede yan yana beş ağaç yok.

*Bu arada Göynük’ün de son zamanlarda cittaslow seçildiğini unutmuşum.

*Fatih’in hocası Akşemsettin’in türbesi var Göynük’te.

*Dere boyunca birçok tarihi yapı var. Bunların çok ayrıntısına giremedik.

*Zafer Kulesi’ne çıkmak çok da yorucu değil. Garajdan altı dakika.

*Mantı da yedik. “Yöresel”. Çok beğenmediğimi belirteyim.

*Bitti. İyi günler.

*Kelam velhasıl, harika bir gündü ve iyi ki yaşandı.

Alakasız Not: Iniesta’nın veda ettiği maçta gözlerden kaçtı ama aslında bir efsane daha futbola ve yürekten bağlı olduğu takımına veda ediyordu. Real Sociedad’ın efsanesi Xabi Prieto da 16 yıllık takımına veda ediyordu. Beş yaşından beridir de kulübünün kombinesine sahipti.

goynuk-2

mimari, Seyahat, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Harika Bir Gündü 26 – Safranbolu-Bartın-Amasra

amasra-resimleri

*Geçenlerde bir insanla Safranbolu (ve dolayısıyla Karabük)-Bartın-Amasra seyahati yaptık. İzlenimlerimiz paylaşıyorum.

*Daha önceden Safranbolu’ya gitmiş ve izlenimlerimi fotoğraf albümü olarak sunmuştum. Bu “Harika Bir Gündü” serimizin dördüncü elemanıydı kendisi.

*O zamanlar fotoğrafları kendi çektiğim fotolardan hazırlamak gibi bir düşüncem vardı. Sonra bu saçma düşünceyi terk ettim. Not: Üç ayda bir, bir saçma düşünce terk ederim. İnternette süper fotoğraflar varken neden kendi çektiğim berbat fotoları kitleye dayatayım ki? Işık iyi olmuyor, fotoğraflamak istediğiniz nesnenin önünde sapiensler veya Renault 12’ler oluyor falan…

*Bu gezinin fotoğraf albümünü hazırlayamayacağım.

*Yolculuğumuz sabah yedi buçukta başladı. Arabayla gittik oraya. Aslında beşte başlanabilseydi daha iyi olurdu ama çok yorgun ve uykusuz olunuyor o halde de.

*Marmara Bölgesi’nin Ege’den sonra en güzel bölge olduğunu düşündüğümü yazmıştım. Mükemmel manzaralar eşliğinde kaykıldık. E5 şehrilerin içinden geçtiği için manzarası otobana göre daha fakirdir. Şehirlerin de hikayeleri vardır. Tercih sizin.

*Gerede’den Karabük yoluna kaykılıyorsunuz. Bolu, Düzce, Gerede; insanlık nerede? Böyle bir deyim vardı. Bolu %25 CHP oy oranına sahiptir. Dolayısıyla orada yaşanır. Ama Düzce ve Gerede çok sağcı yerlerdir. BŞZ özgürlük alanı bulamaz oralarda.

*Karabük’e giderken Hadrianapolis Antik Kenti tabelasını görünce içeri daldım. Taşrada, üzeri kapalı bir kilise kalıntısı var. Kapısında bir cep telefonu numarası var ve Emre’yi arayınız diyor. Eleman geliyor kapıyı açıyor. Kilise kalıntısı ve mozaikler var. Mozaikler demişken Sultanhamet arkasındaki Eski Saray Mozaikleri Müzesi’ne gidin derim. Bir de Hatay’daki müzeye. Aşırı yağmur yağdığı için diğer bazı kalıntıları göremedik. İstikamet Karabük.

*Yolda bol bol erik, kiraz ve gıllor yedik.

*Karabük Öğretmenevi, tek kişilik oda (güzel) 60 TL. Üstelik Ramazan diye vasat kahvaltıyı çıkarmamazlık da etmemişler.

*Safranbolu, Karabük’ün old town’udur. 10 km uzaklıktadır.

*Önce Bulak Mağarasına gittik. TR’nin en büyük dördüncü mağarasıymış. Mağaraya merakınız varsa sizi tatmin edeceğinden emin olabilirsiniz. 400 metrelik bölümüne kadar gezilebiliyor.

*Sonra Kristal Teras’a gittik. Yükseklik korkusu olan biri can teslim eder ama bana yeterince adrenalin salgılatmadı.

*Safranbolu’ya gittik. İstanbul dışındaki yerlerde rehberlik yapmayı ayrı bi’ severim.  Her yeri biliyordum ve yanımdaki kişiye her yeri gösterdim. Güzel bir deneyimdi.

*Dandik “yöresel” yemekler yedik. Yöresel yemek tabiri çok iddialı bir şey. Altını doldurmak lazım.

*Yukarıdaki saat kulesi müzesini gezerken yağmur başladı. Aslında hava durumuna bakmıştım ve Karabük de Bartın da yağışlı gözüküyordu. “Hiçbir yağmur 45 dakikadan uzun yağmaz.” Baran Doğan teziyle hareket ettik ve faka basmadık. Saat kulesi müzesinden aşağıya inerken bir otelde GS şampiyonluk maçının oynandığını gördüm. Aslında Türk futbolunu 25. haftadan sonra takip etmeye başlarım. Türk futbolu CHP gibidir. Atsan atılmaz satsan satılmaz. Yanımdaki kişiye karşı örtük direnişe geçtim ve maçı izlemeyi başardım. Enteresan karakterler vardı orada.

*Hava kararmaya başladı ve bu sefer de karşı tepeye çıktık. Safranbolu’yu bir de karanlıkta görelim dedik. Işıklandırma iyiydi de gündüz, güneşi arkana alarak bakmak daha güzel Safranbolu’ya. Bu arada birkaç gün sonra Göynük gezisini de yazabilirim. Göynük, Safranbolu’yla aşık atabilir.

*Her öğretmenevine bira sokarım. Bu sefer de soktum ve telden Gaziantep-Erzurum play-off maçını izledim. Gaziantep iki kere maç sayısı kullandı ama Erzurum kalecisinin inanılmaz performansı gitti denilen şampiyonluğu getirdi. Çok heyecanlı bir penaltı serisiydi.

*Sabah kalkıp vasat kahvaltıdan sonra ver elini Bartın. Bartın, benim Rize’ye kadar gitmediğim tek Karadeniz şehriydi. Tarih anlamında en zenginiymiş. Doğal güzellik anlamında da çok çok iyi. Bartın’ı en iyi Karadeniz şehri seçtim diyerek bir provokasyon yapayım.

*Karabük’ten Bartın’a giderken sekiz, 10 km boyunca çok iyi bir ağaç tünel var.

*Yollarda sık sık “Domuz Çıkabilir” tabelası var ama bir türlü çıkmadılar. Bu arada Safranbolu’da Kristal Teras’ın olduğu kanyonda üç, dört tane tilki yavrusu gördük. Tilki gördüğüm günleri severim.

*Bartın merkeze geldiğimizde yine yağmur başladı. Arabayla turladık merkezi. Çok güzel eski evler var. Çok güzel sokakları var. Çay kenarındaki yürüyüş parkı enfes.

*Sonra istikamet Amasra. Bartın’ın en turistik yeri. Tarihi bir kent. Yunanlar, MÖ5., 6. yüzyıllarda bir kolonizasyon hamlesi yapmışlardır. Akdeniz’in ve Karadeniz’in kıyılarına şehirler inşa etmişler ve ticaret yapmışlardır. Bu şehirlerden biri de Amasra idi. Bütün doğal limanlar bu kolonizasyon hamlesinde bir adım öne çıkmışlardır. Amasra da öyle bir yer. Bu şehirlerin hikayeleri hep aynı. Selçuklular gelene kadar sırasıyla Roma ve Ceneviz idaresi altına girmişler. Tıpkı Sinop gibi. Bu zengin tarihsel dokuyu görebiliyorsunuz Amasra’da.

*Ceneviz Kalesi UNESCO geçici listede.

*Amasra’da önce müzeye uğradık. 6000 nüfuslu bir yer için çok iyi bir müzesi var denebilir.

*Bilinçsiz bir tüketiciyimdir ama tarihi ve turistik yerlerde otoparkçılara para vermemek için elimden geleni yaparım. Yine vermedim.

*Sonra kıyı boyu yürüdük ve Barış Akarsu heykelinin önüne geldik. O elemanı hiç dinlemedim doğru dürüst.

*Sonra kaleye doğru yollanmaya başladık. Ağlayan ağaç diye bir hikaye var. Tırt bir hikaye. Ağlayan ağacı geçip akropole geldik ve şehre tepeden baktık.

*Surlar boyunca yürünmeli. Romalılar tarafından yapılan bir köprü var. Fotoğraflarda hep çıkıyor. Köprülere karşı zaafım vardır. 1700 yıllık köprüden geçmek güzel bir duyguydu.

*Bir de Direkli Kaya var. Fotoğraflarda çıkan düz kule. Cenevizliler yapmış. Oldukça küçük aslında. Ama bir must-see.

*Tepede bir de şapel var. Neyse ki camiye çevrilmemiş.

*Ancak camiye çevrilmiş bir kilise var. Adı da Fetih Camisi. Bunlarda Anadolu’da ve İstanbul’da çoktur. Yozgat’taki geldi şimdi aklıma. Aynı isimde. Söylenecek bir şey yok.

*Sonra bir döner yedik. Tam merkezde. Fena değildi ama yediğim vafıl çok kötü ve çok pahalıydı.

*Amasra’nın yakınında Kuşkayası Yol Anıtı var. Romalılar kayayı oyarak bir anıt yapmışlar. Bir sütun üzerinde bir kartal oyması var. Kartalın başı yok. Yan tarafta da bir insan kabartması var. Muhtemelen ikonakırıcı dönemde tahrip edilmiştir. MS 150’lerde falan bir Roma generali yoldan geçenler görsün diye yaptırmış anıtı. Anadolu’daki tek yol anıtıymış. O dağ başında yol olması ilginç en başta. Çok ilgi çekici ve güzel bir anıttı. Yolunuz düşerse kaçırmayınız.

*Amasra da üç, dört saatte bitti. ama mutlaka görülmesi gereken bir yerdir. Yazları Ankara’dan günübirlik turlar düzenlenir Amasra’ya. Değerlendirilmeli.

*Ve yola koyulduk. Dönerken Filyos’da Tios Antik Kenti tabelasına görünce de daldık ama akropolü olduğu için vakitsizlikten çıkamadık. Orası da bir ara halledilmeli.

*Sırasıyla Devrek, Mengen ve Yeniçağa’dan geçip otobana çıkıyorsunuz. 2002 yılında gerçekleştirdiğim günübirlik Zonguldak gezisi geldi aklıma.

*Devrek bastonlarıyla ünlüdür. En son da Mesut Özil’iyle ünlü olmaya başladı. Hatta bir caddeye adını vermişler. Mengen aşçılarıyla ünlüdür ama 5000 nüfuslu bir yer. Yeniçağa’nın da gölünde kuş gözlem kulesi vardır. Kuş gözlemcilerinin uğrak yeridir.

*Otobanda Kocaeli Doğu’yla Kurtköy arası iğrenç bir parkurdur. Şeritler az ve dar, trafik ise çılgındır. Hiç zevk vermeyen bir parkurdu. Lanet gitsin.

*Dilovası’ndaki o kuleyi görünce insan İstanbul’a geldiğini hissetmeye başlar. O kulenin benzeri St. Petersburg’da da var.

*Bir de “Gönserilmemiş Mektuplar” filminden bahsetmek istiyorum. Bu film Amasra’da çekilmiştir. Çok kötü bir filmdir. 2003 yılında çekilen bu filmin olayı, yıllarca öpüştüremedikleri Türkan Şoray ve Kadir İnanır’ı 20 sene sonra, herkes ipini sermiş ununun elemişken buluşturup öpüştürmektir. Bu filmin hikayesi yazılmalı bir ara.

*Bitti. İyi günler.

*Harika bir gündü ve iyi ki yaşandı…

Alakasız Not: Torku No 1, “Summer” diye bir gofret çıkarmış. Çok iyi.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Acayip Bir Şey Oldu

Bugün Çapa Tıp Fakültesi’ne gittim ve bedenimi, ben öldükten sonra kadavra olarak kullanılmak üzere bağışladım. Sakin olun, dehşete düşmeyin… Organ bağışı da yapmak istedim (ayrı yerlerde yapılıyor) ancak memur yerinde olmadığı için yapamadım. İlerleyen günlerde o işi de gerçekleştiririm. Bir insanın mezarının olmasını arzu etmesini anlamıyorum… Yalan aslında, elbette anlıyorum çünkü insanlık yüz binlerce yıldır bunlarla beraber yaşıyor. Piramitler diktiriyor bunun için. Fakat benim için bunlar yok hükmünde. Ölünce ne mi olacak? Bir televizyonun kumandasından kapatılması gibi bir şey olacak. Sonrası önemli olmayacak. Hal böyleyken hem insanlığa bir faydam olsun hem de bu hareketi deklare ederek metafizik şeylerin yara almasını sağlayayım dedim. Yaşarken insanlığa gram faydam var mı, bilemiyorum ama artık yaşamıyorken bir faydam olacak. “Beni gittiği kadar kullanın sonra da bana ‘Korkusuz Korkak’taki Mülayim Ters’e yapılanı yapın.” dedim ama doktorlar öyle bir şeyin olmadığını söylediler. Süresiz kadavra olmayı istemek gibi bir seçenek vardı, onu işaretledim. Doktorlar bu hareket için çok mutlu oldular ve teşekkür ettiler. Çünkü ihtiyaç var. Siz de oturun ve mantıklı bir şekilde düşünün bu meseleyi lütfen… Önemli adımlar atmak o kadar da zor olmasa gerek.

#huzurmateryalizmde

Alakasız Not: T1, raylı sistemlerin minibüsüdür.

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Senden Sonra Hiçbir Cümlem Yarım Kalmadı

hunter-gatherer

Filmdeki hemşire Leyla karakteri, açlık grevi yapan devrimci Kerem karakterine böyle diyordu.

Kimdir Leyla? Herkes ve kocası tarafından ihmal edilen, kocası tarafından aldatılan ve de şiddet gördüğü ima edilen bir hemşire. Üstelik obezite sorunuyla mücadele ediyor. Kendi deyimiyle, ona bakan herkes yarım küreden başka bir şey görmüyor. Fiziksel kusurlarıyla barışık olmak durumuna geleceğiz.

Devrimci Kerem ise açlık grevi yaptığı için hapishaneden Leyla’nın çalıştığı hastaneye gönderiliyor. Devrimci işte… Bir sosyal kulüp üyesi devrimcisi değil gerçek bir devrimci.

Bu iki insan arasında bir yakınlaşma oluyor. Bu yakınlaşma cinsel bir yakınlaşma değil. Bir ruh yoldaşlığı. Hayatlarındaki boşlukları dolduruyorlar. Daha doğrusu Kerem, Leyla’nın boşluklarını dolduruyor. Kerem’in kafası ve özü net. Ne yaptığını ve ne yapmak istediğini çok iyi biliyor. Bütün devrimciler gibi çok zeki biri.

Uyanması gereken kişi Leyla. Taşları yerine oturtması gereken kişi Leyla. O da Kerem sayesinde bunu yapıyor. Belki de hayatında ilk defa konuşmaya başlıyor. Bakmaya, görmeye başlıyor. Toplumda on milyonlarcası bulunan şerefsiz bir erkeğin her türlü sömürüsüne maruz kalmış nice kadından biri. Fiziksel kusuru iyice öz güvensizliğe sebep oluyor zaten.

“Biri-gelir-bir-yeri-değiştirir” filmleri çoktur. Örnek: “Chocolat”. Böyle bir liste yapmış mıydım? Sanırım yapmadım ama yapmayı düşünmüştüm. Birisinin gelip bir yere kafa tutması, oradaki herkesle mücadeleye girişmesi hikaye anlatımı (roman, öykü, tiyatro, sinema) için kolaylıklar sağlıyor. O yüzden bu konudan çok ekmek yemiştir hikaye anlatıcıları.

Kerem de hastaneye geliyor ve oradaki herkesle uğraşmaya başlıyor. Leyla ile ittifak yapıyor çünkü Leyla klişeler içerisinde boğulan ve çıkış yolu arayan birisi.

Film böyle. Hikayeyi çok anlattım. Dolayısıyla filmi çok beğendiğim düşünülebilir. Hayır, çok beğenmedim. Güçlü bir film değil bana göre.

Atilla Dorsay’ın, Yılmaz Güney için “Müthiş bir sinema duygusu vardı.” gibi bir cümlesini okumuştum. Aradığımızı kavram bu: Sinema duygusu. Bazı insanlar sinema yaparak nefes alırlar. Bu insanlar bu güçlü dürtüyü yenmek için oldukça kolektif, oldukça teknik, oldukça pahalı, oldukça riskli bir sanat dalı olan sinemanın hakkından gelirler ve kendi kişiliklerini filmlerinin ortasına çakarlar. Yönetmenlerden bahsediyoruz elbette. Tarantino böyle biridir. Coen Kardeşler, Hitchcock, Bergman, Angelopulos, Zeki Demirkubuz, NBC, Osman F. Seden, Natuk Baytan, Jim Jarmusch falan böyle insanlardır. Bunlar hayatı film gibi yaşarlar. Gündelik hayatta ne yaşıyorlarsa o yaşadıklarını ileride çekecekleri filmlerin bir yerlerine monte ederler. İşte sinema duygusu budur ve bu filmleri izlerken bunu hissedersiniz.

Bu filmde sinema duygusu pek yoktu. Yönetmen Dilek Çolak’ın ilk filmiymiş. TR bir ilk film cenneti. İçinde sinema yapma tutkusu olan çok sayıda insan var. Bunlar harekete geçiyorlar ve bir şekilde o ilk filmi yapıyorlar. Malı, davarı satıyorlar falan ama filmler iş yapmadığı için bir daha bellerini doğrultamıyorlar. Çok kolektif ve pahalı bir iş olan sinema bu insanlarına önemli bir bölümüne “Lanet olsun!” dedirtiyor. Dur bi’ Ekşi Sözlük’e bakayım… Oha, ne film ne de yönetmen Ekşi’de yok. Geçmiş olsun.

Fiziksel kusurlara değinecektik. Ben, kilolarıyla barışık bir insan olabileceğine pek inanmıyorum. Üç, beş kilo fazladan bahsetmiyorum. Ben 75 kiloyken sıfır göbekliyim, şu anda 78 kiloyum. Bu üç kiloyla barışık falan değilim. Önlem almaya başladım. Onları yeneceğim. Ciddi derecede dikkat çekecek kadar kilolu olan insanların hayatlarının kötü olduğunu düşünüyorum. Psikolojilerinin kötü olduğunu düşünüyorum. TR bir “yorumcu” cennetidir. Herkes kişilerle ilgili yorum yapar. Kilo almışsın, saçların dökülmüş, saçların beyazlamış, boyun kısa, boyun uzun, kalçan büyük, gözlerin şaşı, kaşların AKP kitlesi gibi… Bize ne? Elalemin derdi bizi mi gerdi? İnsanlara kendilerini kötü hissettirecek şeyler söylemeyelim. Fakat gözlemlediğim kadarıyla fiziksel kusurla barışık olma numarası toplumda çok yaygın. Neyse, bana ne ya… Buradan toplumu düzeltebileceğimi düşünmekten vazgeçmem lazım artık.

Denk gelirseniz izleyin bari.

 

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Tarih, Etkin Bireyin Horoz Şekeridir

hunter-gatherer

Provokasyon başlığını okudunuz ve buraya geldiniz. Hoş geldiniz.

Bakalım bakalım “Tarih etkin bireyin horoz şekeridir.” demek ne demek?

Yani kısaca tarihte olan biten önemli ve büyük şeyler, geniş kesimleri ikna edebilen veya onları sindirebilen etkin bireylerin kafalarındaki projeleri hayata geçirme pratikleridir, denmek isteniyor.

Provokasyon başlık elbette Marx’ın (ve Engels’in) “Tarih, sınıf savaşımları tarihidir.” cümlesine atıfla ortaya atılmıştır. Marksizmden afaroz edilme pahasına diyorum ki tarih, sınıf mücadeleleri tarihinden ziyade, “çoklukla” bir sınıfın kendi içerisindeki yorum farklılıklarıdır.

Burada iki kamptan bahsedeceksek, yani sömürücüler ve emekçiler diye bir ayırım yapacaksak (ki bunun da sakıncaları vardır) emekçilerin kendi başlarına bir irade ortaya koyup sömürücülere karşı bir iktidar savaşımına girdikleri çok çok az görülmüştür. Yani karşılıklı bir mücadeleden çok fazla söz edilemez. Marx ve Engels’in bu cümleyi kurdukları 1847 yılında, Avrupa’da kazan kaynamak üzereydi ve emekçiler de bu partide yer almak niyetindeydiler. Direkt olarak iktidarı alıp, kendi çıkarları lehine bir düzen kurmayı düşlemişler miydi? Bunu kendi kendilerine yapmadıkları ve hiçbir zaman yapmayacakları nettir benim için. Yine birileri (etkin birey işte veya etkin bireyler topluluğu) harekete geçmişti.

Bazı Marksist metinlerde “Sınıf savaşımı denilince meydanlarda sopalarla ve taşlarla birbirlerine giren burjuvalar ve proletaryalar akla gelmesin. Burjuvazinin, proletaryanın uyanmasını engellemek için yaptıkları da sınıf savaşımıdır.” şeklinde cümleler okudum. Şimdi bu, ÖDP’nin “Kime oy verilmemesi gerektiğini işaret edeceğiz.” demesi gibi bir şey. Yani bir şey söylüyormuş gibi yapıp aslında ilgi çekici bir şey söylememektir. Yani burjuvalar kendi aralarındaki kanlı yorum farklılıklarını ve çıkar çatışmalarını bıraktılar ve “Ne yapsak da şu proletaryanın uyanışını engellesek?” mi diyorlar? Hiç sanmıyorum.

Neyse, ben burada sınıflar mücadelesi odaklı yazmak niyetinde değilim. Marksizmin işaret ettiği sınıf savaşımı kapitalizmden sonra şiddetlendi. Oysa homo türü milyonlarca yıldır var. Sapiens cinsi 200 bin yıldır var. Ve bu süreçte davranış kalıpları geliştirdiler.

TEK ADAMCILIĞA KARŞIYIZ

Karşı mısınız? O zaman tüm insanlık tarihine karşısınız demektir. Yanlış anlaşılmasın, Ak Parti’yi yıkmak isteyenler bu argümanla hareket edebilirler. İşe yararsa saygı da duyarım ama benim bunlara inancım yok, belirteyim. Yani tek adam karşıtlığına. Çünkü milyonlarca yıl boyunca hep öyle olmuş ve bu, evrimin bir çıktısı. Homo türü hiçbir zaman kolektif karar almamış. Hep alfalar, alfanın etrafına dizilmiş betalar kafalarındaki proje için kalabalıkları ikna etmişler veya zor kullanarak o projeyi hayata geçirmişler.

Bu yazıyı taş çatlasa 50, 60 kişi okuyacak (çünkü bu uzun bir yazı) ve dolayısıyla ben “Tek adam karşıtlığının” bir aldatmaca olduğunu söyleyerek aslında üzerime çok da sorumluluk almış olmuyorum. Bir CHP veya HDP veya IYI Parti yöneticisi olsaydım bunları yazmazdım elbette. Tek Adamlık hep olmuştur, hep olacaktır. Önemli olan o tek adamın kafasındaki projedir. Bunun geniş kesimlere, kendileri meraklısı olmasalar da, olacak olan yansımalarıdır. Keşke düzgün ve dirayetli bir tek adam olsa da peşine takılsak…

Bu arada tek adam tabiri özensizce seçilmemiştir. Tarihi parmağında oynatan bu etkin birey, erkektir. Kadınların böyle bir pozisyona erişmeleri anomali sayılmalıdır. Bu iş hep erkeklerini işidir. Erkekler, fiziksel güçlerinin sayesinde, dişilere büyük bir üstünlük sağlamışlardır ve bu üstünlük sayesinde önemli işlerler ilgilenme işlerini gasp etmişlerdir. Nedir o önemli işler? Avlanmak, savaşmak, ticaret yapmak, sanatla uğraşmak, felsefe yapmak, din kurmak, devrim yapmak, karşı-devrim yapmak, büyük siyasal mücadelelere girmek… Bu ve benzeri önemli işler hep erkeklere aittir. Tarihte bu işlerle uğraşan kadınlar görülmüştür, evet ama dediğim gibi bir anomali sayılmalıdır. Sürekliliği yoktur. Tesadüfler etkilidir. Ve o kadın birey manyak derecede etkin bir birey olmalıdır. Bir de son yüz yılda bu konuda oldukça radikal şeyler yaşanıyor ve bu da yine kadınların başarısıdır.

Can Saday, ben etkin birey dediğim kişilere “zeki savaşçılar” adını taktı. İtirazım yok çünkü etkin bireyin ilk işi orduları arkasına dizmek olmalıdır. Kafasındaki projeyi sadece simge/imge kullanarak insanlara yediremez. Zor, her zaman işe yarar tarihte. Yine son yüzyılda zorun başına inanılmaz şeyler gelmiştir. Tarihte hiç olmadığı kadar önemli olmuş, çok büyük ölçeklere ulaşmış ama sonrasında, şimdilerde neredeyse yokmuş gibi bir pozisyona çekilmiştir ama vardır bal gibi. Kabak gibi yoktur ama bal gibi vardır.

Etkin birey, tarım devriminden önce neredeydi? Öyle ya avcı toplayıcı toplulukların demokrat oldukları düşünülüyor. Geçenlerde ritüellerle ilgili bir makale okudum. Tarım devrimi öncesinde (yani hiçbir şey doğru dürüst siyasallaşmamışken) ritüeller eşitsizliği engellemek gibi bir işleve sahipken tarım devrimi sonrası bilakis eşitsizliği yeniden üretmek gibi bir işleve sahip. TD öncesi bir takım bireylerin öne çıkmasını engellemek, herkesin aynı olduğunu vurgulamak için ritüeller düzenleniyor. Yani etkin birey sazı eline almak için sürekli zorluyor.

Avcı toplayıcı toplulukların göreli demokratik ve kolektif yapısını, ufukların darlığına ve teknik ilerlemelerin yetersizliğine bağlıyorum ben. Hayatı boyunca 200 kilometre karelik bir alanda dönüp dolanan insanlar bunlar. Bilmedikleri yerlere pek gitmiyorlar. Göçleri çok uzun zamana yayılan, gıdım gıdım gerçekleşen ayrıca da iklimsel ve coğrafik etmenler rol oynamasa gerçekleşmeyecek şeylerdir. Yani kolektif olarak. Etkin birey, meraklı birey, cesaretli birey bir yerlere gidecekti ve toplumu ikna edecek bir buluşla gelecekti. Zaten etkin bireylik de budur.

O ritüellerde sesi gür çıkan, boyu daha uzun olan, hitabet/demogoji yeteneği gelişkin olan, kararlı görünen, cesur görünen bir adım öne çıkıyordu. Ayrıca topluluk içerisindeki evlilik olayını çözümleyen, komşu kabile saldırdığında (nadir de olsa oluyordu) ne yapılacağını söyleyen mutlaka bir “erkek” birey vardı. Göbeklitepe’nin inşaat aşamasında mutlaka birisi daha ön plana çıkmıştı.

ARTI ÜRÜN GELİYOR

Teknik ilerledi, artı ürün ortaya çıktı ve artık hiçbir şey etkin erkeği zapt edemezdi. Geçmiş olsun. Artı ürün, profesyonel asker demekti en başta.

Sonra etkin birey ve etrafındaki askerleri yıkmaya çalışan, onların mallarını çalmaya çalışan başka etkin bireyler ve ekipleri ortaya çıktı. İşte bir sınıfın kendi içerisindeki yorum farklılıkları tarihe yön vermeye başlamış oldu.

Ya diğerleri? Onlar her zaman en etkin olduğunu düşündükleri adam ne derse onu yaptılar. Gerek seve seve gerekse de zorla…

Teknik çok çok ilerledi. Artık insanları berbat yaşam koşullarında yaşamaya mecbur bırakmak zorunda olmamaya başlayacak etkin bireyler. Ve TR buna en son geçecek her zamanki gibi. O zaman ne olacağını çok merak ediyorum açıkçası. Belki görebilirim diye de tahmin ediyorum.

Baktık ve bakmaya devam ediyoruz.

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Çocuklarla İlgili Düşüncelerim

1350597439

*İki senedir ilkokulda çalışıyorum. Bu süre boyunca genelde ikinci sınıfların derslerine girdim. Üçlere de girdim. 4+4+4’ten önce dördüncü ve beşinci sınıfların derslerine girmiştim zaten. Şimdi çoğunlukla ikinci sınıf öğrencilerine yaptığım gözlemler ışığında çocuklarla ilgili düşüncelerimi yazacağım.

*Çocuklarla ilgili düşüncelerinizi, gözlemlerinizi aktarırken yaşlarını belirtmek elzem oluyor çünkü çok kısa sürelerden önemli davranış değişiklikleri yaşıyorlar. Karakter değişimi diyebileceğimiz şeyler yaşıyorlar.

*Çocukları çok severim. Ortaokul öğrencilerinden diskinirim. Lise öğrencilerinin şerefsiz olmayanlarını çok severim.

*Çocuklar olağanüstü varlıklardır. Çok eğlendirebilirler sizi.

*Çocuklar her duyguyu en üst perdeden ama kısa süreliğine yaşarlar.

*Çocukların tutkululuğu büyüklerinkine tur bindirir.

*Çocuk şerefsizliği diye bir şey var mıdır? Vardır. Çocuklar affetmezler. Bir çocuk zor durumdaysa diğerleri çok kolay bir şekilde ona karşı bir linç güruhuna dönüşebilir. Neyse ki her şeyi çok çabuk unuturlar. “Lord of the Flies” adlı kitabı okuyun ya da benim gibi kolaya kaçın ve filmini izleyin. Birkaç gün sonra yazacağım “Tarih Etkili Bireyin Oyuncağıdır” adlı yazıya da bakarsınız.

*Çocuklar provokasyona çok çabuk ve kolay gelirler. Kendileri de provokasyonu çok kolay ve hızlı bir şekilde başlatabilirler. Normal dışı bir durum mu oluştu? O bahsettiğimiz duygu değişimi hemen devreye girer, ses yükselir, ilgi iki katına çıkar ve ortalık Flash TV’ye döner. Hedef gösterilen diğer çocukla geçmişte neler paylaşıldığı çok da önemli olmaz artık.

*Çocuklarda şiddet eğilimi vardır. Özellikle erkek çocuklarında. Direkt vururlar. Oyunları da itiş kakıştır çoğunlukla. Ve bu itiş kakışlar kavgayla sonuçlanabilir.

*Diğerlerinden biraz iri yarı olan bir çocuk varsa kolaylıkla liderliği eline geçirebilir. “Dövebilmek” sınırsız bir öz güven kaynağıdır. Her durumda böyle olmaz ama bu durum da büyük bir avantajdır. Diğerlerinden fazlaca iri yarı olan ise dışlanır, kendisini kötü hisseder. Öğretmen övgüsü, para harcayabilme yetisi de çocuğa ekmek yedirir.

*Tabi çocuklar evde başka bir havadadırlar okulda başka… Bu ikisi arasındaki uyumsuzluk çocukta kafa karışıklığına sebep olur. Evde herkesin ilgisine maruz kalan çocuk okulda bunu bulamayınca bocalar. Aşırı ilgi ve istediği her şeyin gerçekleşmesi çocukta o anda ve ileride sıkıntılara sebep olur.

*Yeri gelmişken tekrarlayalım: Çocukların büyüklere nazaran dil öğrenmede daha avantajlı oldukları büyük bir efsanedir. Ne demiştik? Mecbur kalan herkes o dili öğrenir. İradeyle öğrenmek ciddi motivasyon ve boş vakit ister. Çocuklar sık sık adlarını bile unutabilirler. Soyutlama yapamazlar. Kelime dağarcıkları çok az olmak durumundadır. Hatta bu bahsettiğim yaş gruplarına iradeyle yani normal hayatın dışında bir dili eğitimle öğretmek imkansızdır.

*Çocukları tröllemeye bayılırım. Çok eğlenceli durumlar ortaya çıkar. Bir keresinde bir sınıfta dersten sıkılmış olacaklar ki “Komiklik… Komiklik… Komiklik… Komiklik” diye tempo tutmaya başlamışlardı.

*Bir kere de bir eşşoleşşek “Öğretmenim siz öğretmen değil komik videosunuz.” demişti.

*Çocukları biraz zor kavramları, soyut kavramları açıklatmaya da bayılırım. Acayip eğlenirim kendi kendime. “Söyleyin bakalım, en az ne demek?” En az, yararlanmak, ılık, cimri, korkunç, esnemek, taşıt, sahtekarlık… Bunların veya buna benzer şeylerin ne demek olduklarını bir çocuğa sorun, yarılmanız garantidir.

*Çocuğa “unreal”ı “bizarre”ı gösterirseniz onu elinize alırsınız. Bunlara çok ilgi gösterirler ve büyüdükçe de ilgileri azalacaktır. Bir çocuğa “Ben sarı karpuzları çok severim.” derseniz onun reisi olabilirsiniz.

*Sayko olmayan her çocuğu bu tür polimlerle fethedebilirsiniz.

*Çocuk suç işlediği açığa çıktığında çok korkar ve her çocuk hemen yalan söyler.

*Aslında çocuklar büyüklerden ilk anlarda ve genelde çok korkarlar. O büyüğün etkisiz bir birey olduğunu kavrarlarsa isyan etmeye başlayabilirler. Tıpkı erlerin bir asteğmenin etkisiz biri olduğunu kavradıkları zaman yaptıkları gibi.

*Bir ikinci sınıf öğrencisi kopya çeker mi? Valla çekiyorlar. Küçük kağıtlara bir şeyler yazıp onları kalemliklerine koyuyorlar, ellerine bir şeyler yazıyorlar veya aşağıdan kitabı açıyorlar. Tabi bazı saflar da hiçbir şey yokmuş gibi çantadan kitabı çıkarıp cevabı arayabiliyor. 20 sene önce böyle bir şey var mıydı? Bence yoktu.

*Okullarda bedava dağıtılan sütleri ikişer ikişer alıyorlar. Biz çocukken açsak bile bir şey almaya utanırdık. Şimdi o da normal değil bu da… Yani toplumsal dejenerasyon her yerde kendisini gösteriyor demek istiyorum.

*Okul bahçesindeki kaos futbolundan bahsetmiştik. Daha doğrusu videosunu yayınlamıştık. Aynı stadyumda üç maç birden oynanır. Kale, gol atma amacı, takımlar yoktur. Herkes o topun veya o su şişesinin peşinde koşar. Zil çalınca kim hangi takımdandır diye düşünülmeden “Yendiiik, şişirdiik, dolma yaptık pişirdiik…” diye tezahürat yapılır.

*Bir okul bahçesinde sabit durursanız o top mutlaka sizin ayağınıza gelir.

*Zilin çalmasına kaç dakika var diye sorarlar, sonucun ne olduğuyla ilgilenmeyip “oon, dokuuz, sekiiz, yedi, aaaltı…” diye saymaya başlarlar.

*Çocuklar dualist olurlar. Yani bir şeyin ancak iki alternatifi olduğunu düşünürler. Bu iki alternatifi ya birbirlerinin tam karşısına koyarlar ya da bütünleştirirler… TR’deki “ortalama adam” da siyaseti böyle değerlendirir.

*Çocuklar haz ilkesine göre hareket ederler. Yani onlara zevk veren şey en önemli gündemleridir.

*Bir çocuğu üzmek dünyadaki en kötü şeylerden biri olsa gerek. Ama ciddi üzmekten bahsediyorum. Dediğim gibi her şeyi çabuk unuturlar.

*Her sınıfta bir provokatör vardır. Ortalığı karıştırır. Bundan zevk alır. Bunların annelerinin çok rekabetçi bir insan olması yüksek olasıdır.

*Popülerite çok önemlidir çocuklarda. Buna erişmek isteyip de erişemeyenler kahrolabilirler.

Şimdilik bu kadar…

Hamiş 1: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Hamiş 2: Çocukların tipleri genelde çok komiktir.

Alakasız Hamiş: Milan, Juventus’u durdurabilir mi?

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Ahırkapı Şenlikleri’yle İlgili Düşüncelerim

ahirkapi-hirellez-senlikleri-2011_135640

*5 Mayıs’ın gecesi Hıdrellez kutlaması yapılıyormuş. Baharın gelişine bir selam çakma olarak düşünülmesi gereken bu gelenek Anadolu ve Balkanlarda kutlanıyor. Orta Doğu ve Kafkasları bilmiyorum ama birçok kültürde baharın gelişi bir şekilde bir ritüelle kutlanır.

*Bu gecede Hızır ve İlyas adlı fantastik kişilerin buluştukları ve zor durumda kalanlara yardım ettikleri düşünülüyor. Veya öyle bir şey işte, bilmiyorum. Bunların hiçbirine inanmıyorum ben.

*Hıdrellez öğrendiğime göre Sünnilerde de varmış. Alevilerin buna daha bir önem atfettiklerini tahmin ediyorum. Bir de Romanların. Dediğim gibi çok bilgim yok.

*Emir Kusturica’nın “Çingeneler Zamanı” adlı filminde “Ederlezi” adlı bir şarkı vardır.

*İlk defa bu festivale katıldım. İnternetten öğrendiğimize göre 2000 yılında Cankurtaran mahallesinde kutlanmaya başlanmış ve giderek popüler olmuş. 2011 yılında biletli olmasına karar verilmiş, sonra iptal edilmiş. 2015’te tekrar kutlanmaya başlanmış.

*Yasaklama ile ilgili bir haber okumadım ama birtakım dini sitelerin eleştirisini gördüm.

*Festival dedik. Evet bu bir festivaldi. Ama Anadolu’da ayran ve kır pidesi dağıtılan, Nadide Sultan konserli belediye festivalleri gibi bir festival değil. Kızlı erkekli eğlenilen ve içki içilen bir festival. Sıkıntı burada.

*İslamcıların asla hoş göremeyecekleri, dahil olamayacakları ve mutlaka itibarsızlaştırmaya çalışacakları bir festival.

*Modern veya geleneksel, hiçbir dansı yapamam. Bazen düğünlerde gaza gelir beş dakika falan halay çekerim ama fazlasını yapamam. Yapanları izlemeyi, eğlenen insanları seyretmeyi severim. Bir de her türlü ortama girip, çıkmak; orayı öğrenmek, gözlemlemek isterim. Bu yüzden gittim Ahırkapı’ya. 16 Temmuz akşamı Ankara Kızılay’daki AKP mitingine de gitmiştim.

*Günümüzde gelinen koşullarda içmek, dans etmek, eğlenmek iyice ideolojik şeyler haline gelmiştir. Daha doğrusu her şeyin ideolojik yanları olduğu gibi bunların da vardır ve bu ideolojik yanlar, günümüzde daha da görünür ve önemli olmaktadır.

*Türkiye toplumu iç barışı, iç huzuru olmayan bir toplumdur. Toplum birbirlerine sevgisi ve güveni olmayan kesimlerden oluşur. Bugüne kadar böyle olduğunun düşünüldüğü dönemlerin var olduğu düşünülüyorsa yanlıştır. Birtakım kesimler korkudan susuyorlardı, birtakım kesimler de açıktan kusamadıkları nefretlerini kendi gettolarında kusuyorlardı. Bu konuya bir gün döneceğiz. Nereye gelmek istiyoruz? TR’de derin yaşam tarzı farklılıkları ve kimliksel çelişkiler vardır. Ahırkapı şenlikleri bu derin yaşam tarzı farklılığının net bir şekilde gözlemlenebildiği bir etkinliktir.

*Bu şenlik yaşatılmalı ve geliştirilmelidir. Muhafazakar yaşam tarzı her yerden yara almalıdır.

*Cankurtaran semtini çok severim ve çok gittim oraya. Türk filmleri için doğal bir platodur.

*Çingeneler merkezi her yerden olduğu gibi oralardan da adım adım atılmaktadırlar. Restore edilerek otele döndürülen ticari işletmeler mi döküntü haline bulunan barakalar mı?

*Bu festivalde kaç kişi buna dikkat etmiştir bilmiyorum ama ben biraz da virtüözite peşindeydim. Romanlar çok iyi zurna ve klarnet çalarlar. Aynı şekilde ritm sazı da çok iyi çalarlar. Burada inanılmaz gig’ler gördüm. Bu insanların tek derdi kodaman gibi gördükleri insanlardan para almak da olsa inanılmaz işler çıkarttılar.

*Çingenelerin müziğe doğal olarak yetenekli olduklarına katılmıyorum. Her halktan çok iyi müzisyenler çıktığına göre bu iş daha çok toplumsal olmalı. “Ortalama adam” Çingeneleri sevmez, etrafında görmek istemez, onları adamdan saymaz. Yalan mı? Çingeneler de toplumsal yaşamdan tecrit edildikleri için eğlence sektörü onların yönelebilecekleri birkaç sektörden biri olmuştur. Ayrımcılık olmasa, şartlarda eşit olsak ve ondan sonra baksak, acaba gerçekten kapı gıcırtısına oynamaya meraklılar mı?

*Bu festival onlar için birincil olarak para kazanılabilecek bir olay halinde gibi göründü bana. Bir de onların kendi aralarında nasıl Hıdırellez kutladıklarına bakmak isterdim. Ama dediğim gibi sorun değil. Bu festival korunmalı ve geliştirilmeli.

*Epeyce turist de vardı ve bu da iyi bir şey.

*Ya kusura bakmayın da bir türbanlının ne işi var Ahırkapı’da? Türbanlı kadın olduğu için yine şanssız çünkü nasıl düşündüğü bakınca belli oluyor. Aynı şekilde düşünen erkekler de vardı eminim orada. Onlar için de aynı soruyu soruyorum, ne işiniz var orada? Sizinle uzaktan yakından alakası olmayan bir olay var orada. Siz mutlu olacaksınız diye siyasette neler neler oluyor ama siz o şekilde davranmıyorsunuz. Tinder’a (hiç üye olmadım) üye olan türbanlılar varmış. Bu ne laubalilik? Aktif siyaseti bırakıyorum.

*Yer yer İzmir marşı söyleniyordu. Olayın alıcıları büyük oranda CHPli diyebileceğimiz bir kitleydi. Bu kesimler yaşam tarzı adlı konvansiyonel olmayan bir silaha sahiptirler. Bu silahın çok etkili formülü BŞZ’dir. Bira-şort-zina…

*Alanda devrimciler de vardı. Onlar da eğlenmeyi severler ve bilirler. Modern dansları pek yapamazlar ama.

*Cankurtaran sokakları biraz tıkış tıkış oldu. Aslında etkinlik tüm semte yayılsa daha ferah olur. Bir de tuvalet sıkıntısı vardı. Uyanık ev sahipleri evlerinin tuvaletlerini işlettiler. Yarım vole vurdular. İlerleyen saatlerde ara sokaklarda her yerin tuvalet olduğunu tahmin ediyorum.

*Fiyatlar makuldu. Herhangi bir (pardon Gorki Hayırsever her hangi bir ayrı yazılacaktı artık) denetim olmadığı için herkes her şeyi satıyordu. Biralar 10 TL’den alıcı buldu. Bakkallar da 10 TL’ye çıkarmışlardı.

*Cankurtaran’daki Erol Taş’ın kaavesine mutlaka gidin.

*Sonuç olarak iyiydi, hoştu.

Bye

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Tırsmıyor Değilim

*Bir gün TR’de “diyet iskender” diye bir şeyin çıkacağından,

*Cacık yapmak isteyen Sırma Doğan’ın evde salatalık olmadığından dolayı “Abartmayın, bir şey olmaz, salatalıksız da cacık olur.” diyeceğinden,

*Messi’nin bir gün ıslıklanacağından,

*Arap sermayesinin bir Türk takımını satın alacağından,

*Saadet Partisi’nin bir sonraki 1 Mayıs’ta Marx, Engels, Lenin ve Erbakan’ı yan yana gösteren bir pankart taşıyacağından,

*Halil Selim‘in köyüne tayin isteyeceğinden,

*Espirinin yazılışını unutup tekrar kelimeyi yanlış yazmaya başlayacağımdan,

*Bir gün TR’de alkolsüz rakı üretileceğinden,

*”Mrb, naber, senin telefonun konturlu mu?” diye mesaj atanların 2023’te de iş yapmalarından.

*Vitamini kabuğunda diye marketlerde domates, salatalık, elma, karpuz falan kabuklarının satılmaya başlanacağından,

*Gençlerbirliği’nin küme düşmesinden,

*Ak Parti’nin bir gün “Sineyi millete dönüyoruz.” diye açıklama yapmasından,

*Kendi kendine ütü yapan ütünün 2050’den önce icat edilemeyeceğinden (Kesin vardır ve biri videosunu yapıştırır,)

*TDK’nın “Tırnak, parantez, tire içindeki cümlelerin yazımlarıyla ilgili kuralları rafa kaldırıyoruz ve kaosu egemen kılıyoruz.” şeklinde açıklama yapacağından,

*IYI Parti’nin Deniz Gezmiş anması yapmasından,

*CHP’nin Ebu Suud anması yapmasından,

*TR’de sinemalarda dizilerin gösterime girmesinden,

*Güven Uygun’un bir gün bana katılmamaya başlayacağından,

*Kadir Taşdelen’in Antonioni’yi keşfetmesinden.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

1 Mayıs 2018 İstanbul Mitingiyle İlgili Düşüncelerim

31655429_2123840614307516_1345020174687797248_o

*Mitingdeki insan sayısı tahminiyle ilgili hiçbir şeye inanamıyorum. Kendi tahminlerime bile. Aklıma bir 70, 80 bin sayısı geldi ama bunu destekleyecek hiçbir bilimsel argümana sahip değilim.

*Yazın bu alanda Kılıçdaroğlu’nun mitingine katılmıştım. O mitinigin resmi sayısı 175 bindi ama valiliğin yanlış sayı verme ihtimali çok yüksek. teyit.orgdiye bir site var. İnternetteki bütün asparagas haberleri ve kepsleri oradan sorgulatabilirsiniz. Güven veren bir site. Orada Adalet mitinginin 100 bin ile 700 bin arasında olması gerektiği yazıyor. Bu aralık çok yüksek bir aralık yalnız. Havadan çekilen fotoğraflar daha iyi fikir veriyor. 1 Mayıs mitinginin Adalet mitinginin yarısı falan olduğu görülüyor. Sanırım 100-200 bin arası makul bir sayı.

*Unutmamak lazım ki bu ülkede bir 2015 senesi yaşandı ve insanlar sokaktan çekildiler. Öyle değil diyenler var mı?

*2016, 2017 1 Mayısları 10-20 bin insan tarafından kutlanmıştı. Sayı olarak önemli bir artış olduğu gözlemleniyor.

*Sayıların çok önemli olduğunu düşündüğümü her fırsatta belirtmek istiyorum.

*Sayılar demişken, Türkiye dünyada 1 Mayıs’ın en kitlesel kutlandığı ülkelerden biriymiş. Yani Taksim serbest olsa 500 bin kişilik bir meraklısı vardır 1 Mayıs’ın. İlginç. Peki Türkiye’de sol dünyadaki en güçlü sol hareketlerden birisi mi? Değil. Neden böyle? Çünkü insanlar ritüellere bayılırlar. 1 Mayıs, Türkiye’de ritüel oluşturacak çok şey yaşamıştır. Bir de Türkiye’de toplum içerisinde çok derin yaşam tarzı ve kimlik yarılmaları vardır. Ekonomi de iyi değildir. Böyle olmayan bir ülkeyi kıyamete kadar yönetebilirsiniz. Örneğin toplumsal kesimleri arasında derin kültürel ve kimliksel uçurumları olmayan ve ekonomisi çok iyi olan Batı ve Kuzey Avrupa ülkelerini kıyamete kadar yönetebilirsiniz. Fakat Türkiye’deki feyk “toplumsal barış” akacak mecra buldu mu akmaktan geri durmuyor. Üstüne üstlük son dönemlerde toplumdaki yarılma ve kutuplaşmalar neredeyse geri dönülemez bir şekilde keskinleşti. Akacak mecra (miting, eylem, seçim, linç, özerklik, cesaretli toplumsal davranış deklarasyonu) bulundu mu akılıyor. Fakat bunun için biraz sonucu garanti hissetmesi lazımdır…

*Taksim ısrarını hiçbir zaman savunmadım ben çünkü olacakları hepimiz tahmin ediyoruz. 1500 kişi gazı yeyip, dağılıyoruz. Bu halk o 1500 kişiyi yalnız bırakıyor ve onlarla ilgili çok kötü düşünceler geliştiriyor. İzinli yerde yapılınca 100 binlerce kişi gelip bir nebze de olsa politikleşiyor işte. “Mal” bu, yapacak bir şey yok.

*Maltepe’nin sembolik anlamı var mıdır? Hatıralarda nahoş şeyler mi barındırır orası? Bence çok da değildir ama öyledir diyeni anlarım. O zaman Kazlıçeşme. Newroz’lar hep orada kutlanıyor.

*Burada önemli olan genç nesillerin alan gelip büyük bir kalabalıkla karşılaşması ve sol ideolojiye ilgi duymaları bence. Emekçi yanlarını düşünmeleri, sorgulamaları. Yakın çevrelerinde hiç de tanık olmadıkları büyük bir gelişkinlik, niteliklilik haliyle karşılaşmaları. Ama bakıyorum 2 Mayıs’ta devrimin işaret fişeğinin atılması gerektiğini düşünenler var.

*100 binlere ancak izinli miting koşullarında ulaşılır. Gelmezler. Diri unsurların bile yarısı gelmez Taksim ısrarında.

*İsmi lazım değil bir sosyalist “partinin” pankartının arkasında saydım 12 kişi vardı. Bu, olmaz arkadaşlar. Bu fotoğrafı vermeye hakları da yoktur bu insanların. Bu insanlar iradeyle likidasyon kararı alsalar yeridir bence. Solcuların birleşmesi ile ilgili herkes bir şeyler söylüyor ama bir olursa neler olabileceğinden kimse bahsetmiyor. Bugün solcuların birleşmesini engelleyen iki şey vardır: Kürt siyasetine bakış açısı ve yöneticilerin kişisel husumetleri. Türkiye, sosyalizm programları tartışmaları yürütülebilecek bir ülke değildir bana göre. İster dövün ister sövün. Kürt siyasetine küfür etmeyen önemli bir toplam ortaya çıkıp birleşmeli. Ama ortaya çıkacak sinerji küçücük grupları sarsmalı, onları likide veya absorbe etmeli. Bir de böyle denenmeli. Olmadı, herkes 1000 kişilik partisini tekrar kurar. Başarısız olunursa halkın ruhu duymaz, merak edilmemeli. Provokasyon sosuna bulandırılmış ama gerçek düşüncelerin ifadesiydi bu paragraf.

*Bir, provokatif bir tarzla gerçek düşüncelerin iletimini de öğretmenler için yapalım. Türkiye’deki öğretmenleri beğenmiyorum. Toplumun ortalamasından az buçuk ilerideler bana göre ama buna rağmen, hak etmedikleri ve altını dolduramadıkları bir itibara sahipler. Öğretmenim deyince bütün kapılar açılıyor, her şey kolaylaşıyor. Yalan mı? Oysa bu öğretmenlerin “bayan” olanlarının sohbet konuları kına, nişan, kayın, birinci doğum, ikinci doğum… Errrkek olanlarının sohbet konuları hangi arabanın daha az yaktığı, Türk futbolu ve niteliksiz abazan muhabbeti (Hımm, demek ki nitelikli abazan muhabbeti diye bir şey de varmış.) Eğitim-Sen en fazla üye sayısına sahip örgüttür. Öğretmen sayısı neredeyse bir milyondur çünkü. Buna rağmen bakıyorsunuz dünyadaki en çok tatile sahip maaşlı gruplardan biri olan Türkiye devlet öğretmenleri kıçlarını kaldırıp da 1 Mayıs’a gelmiyorlar. Eğitim-Senli apoletiyle duyarlı ve gelişkin birey unvanını da cebe atıyorlar, hak etmedikleri ve altını doldularamadıkları itibarlarını iki katına çıkarmayı biliyorlar ama piyasada yoklar. TR’de üç şey hiç olmayacak: İnsanlar buğday birasına ilgi göstermeyecekler, bir Türk takımı ŞL alamayacak, öğretmenler devrimin önemli bir ittirici gücü olmayacaklar… Traji komik bir Eğitim-Senli sayısı vardı.

*Kürsüdeki konuşmalarda neler deniyor diyen bir kişi bile olduğundan süpheliyim.

*DİSK korosu sahne aldı ve çok amatör bir performans sergiledi. Böyle olacaksa olmamalı. Daya Bandista’yı, Şehir Işıkları’nı, Kardeş Türküler’i olmadı bir türkü bar grubunu, canavar gibi milleti coştursun.

*Enternasyonal marşı çok uzun.

*TR’de 1 Mayıs, KESK, DİSK, TMMOB ve TTB ne derse o şekilde kutlanır. Daha doğrusu bu örgütlerin yönetimlerinde bulunan CHP, HDP ve sol örgüt mensubu insanlar ne karar verirse o şekilde kutlanır. Bunlar her sene Taksim’i devlete yedirmeye çalışırlar. 2015’ten sonra bunu başaramayacaklarını biliyorlar. Daha doğrusu 2015’ten sonra kaybedilmiş olan sokağın son demlerini de kaybetmek istemiyorlar. An itibariyle. Belki ileride dengeler değişir.

*Sağcılar ve devlet kurumları istedikleri taklayı atsınlar, 1 Mayıs eşittir sol bir şey.

*Hayatta iki ritüeli severim. Biri 1 Mayıs ritüelleri diğeri de ŞL finali ritüelleri. İkisi de mayıs ayında olur.

*İlk 1 Mayıs’a, bir bebeyken 1995’te Ankara’da katıldım. Korkudan CHP konvoyuna girmiştim  Oysa gönlüm sol partilerden yanaydı.

*TR’de sokak hareketliliklerinin de etkisi kısa sürelidir. Hele hele SM sonrasında… Dün mitinge katılanların önemli bir bölümü için dün dünde kalmıştır. Bu insanlar seçimleri daha çok düşünmektedirler.

*Sınıfsal refleksler değil yaşam tarzı, kimlikler, tarihsel semboller… Tekrarlayalım. TR’de insanlar şu ikinci gruptakiler üzerinden politikleşirler. Keşke birincisi olsa.

Hamiş 1. Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Hamiş 2: Yorum bölümünde bel altı vurmayınız.

Hamiş 3: Geçen sene 1 Mayıs’ta mecburen bir tatile gittim ama bir daha böyle bir şey yapmayacağım. Söz.

Alakasız Hamiş: Bir daha sikindirik tişört satın almayacağım.

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Harika Bir Gündü 25 – Dubrovnik, Kotor

Fotoğrafa albümü ve izlenimler için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın