Hayal Kırıklığının Romanı

Ne romandı ama…

Çarpıcı! Sarsıcı! Merak uyandırıcı! Politik doğruculuğa hiç prim tanımayan!

Edebiyata geç başlamış ve de araştırarak kitap seçen biri olarak; Top 10, Top 20 listem sürekli güncelleniyor. Geçtiğimiz günlerde ölen (Bunu söylemeye ne gerek var? Herkes, bu yazının sahibi ben de bir gün öleceğiz.) Adalet Ağaoğlu’nun “Üç Beş Kişi” romanını da en beğendiklerim listesine tereddütsüzce alacağım. Bir ara yazarın “Bir Düğün Gecesi” romanına başlamıştım. Kısa bir süre sonra okumayı kestim çünkü o roman bir üçlemenin ikinci ayağıydı. Şimdi, üçlemeleri sırayla okumak gerekir diye fikrimizi belirtsek birileri yine rahat, esnek olmamız gerektiğini söyler mi?

Dönelim “Üç Beş Kişi”ye. 1980 ve 1983 yılları arasında yazılmış. Roman 12 Eylül öncesini ve sonrasını konu ediniyor. Eskişehir kökenli karakterler genelde bu şehirde yaşadıklarıyla karşımıza çıkıyorlar ancak zaman zaman İstanbul ve Ankara da karşımıza çıkıyor.

“Konu ediniyor…”, “Karşımıza çıkıyor…” falan derken bir şeyin altını çizmeliyiz: Roman baştan sona bilinç akışı tekniğiyle yazılmıştır. “Stream of consciousness” tekniği denir buna. Adı üstündedir. Bir karakterin zihninde geçen düşünceleri yansıtmak amacı taşır. Bu yüzdendir ki bu tarz bir anlatımda irrasyonel bağlantılar, iç monologlar, her yerde dile getirelemeyecek düşünceler, vicdan sınırlarını zorlayan düşünceler falan bütün çıplaklığıyla karşımız çıkar. Okuması zordur bilinç akışı tekniğiyle yazılmış romanları. Sürekli odaklanma ister. Bir an bile dalmamak gereklidir. O daldığınız anda çok önemli bir şey olabilir. Bazı yazarlar bilinç akışı tekniğini romanlarının kısıtlı bölümlerinde kullanırlar. Romanın hepsini bu teknikle yazma bir nevi meydan okumaktır.

Yazar 12 Eylül gibi zorlu bir temayı ele alırken politik doğruculuk yapmamak adına bu tekniği kullanmak istemiş olabilir. Diğer romanlarını da hep bu teknikle mi yazıyor bilmiyorum yalnız. Solcu olduğunu bildiğimiz yazarın eteğindeki tüm taşları dökmek adına böyle bir yol izlemiş olabilir.

12 EYLÜL

12 Eylül neydi? Neden oldu? Ondan önce nasıl bir Türkiye vardı? Ondan sonra nasıl bir Türkiye oldu? Burada büyük acılar yaşandığı için dikkatli konuşmak lazım. İdam, hapislik, işkence, sürgün, tarumar olmak gibi somut, fiziki acılar yaşandı. Aynı zamanda hayallerin, umutların, gelecek güzel gün planlarının yok olması gibi duygusal acılar da yaşandı. O yüzden dikkatli konuşmak lazım ama gerçeklere karşı kafamızı kuma gömerek de bir yere varamayız. O dönem mücadele eden, bedeller ödeyen herkese saygımızı iletelim ama o dönemin sanıldığı kadar büyük şeyler başarma potansiyeline sahip olmadığını da görmemiz lazım. “Üç Beş Kişi” de tam olarak bunu yapıyor. O üç beş kişi özelinde tüm döneme ayna tutmaya çalışıyor. Bu yüzden sevilmiyor, beğenilmiyor olabilir diye tahmin ediyorum. Büyük siyasal iddialar mutlaka efsanelere ihtiyaç duyarlar çünkü büyük siyasal iddialar geniş kesimleri tabiri caizse “tavlamak” zorundadır. Bu geniş kesimler dediğimiz insanlar ise analiz yeteneğinden yoksun insanlardır. Bunları ya sopayla ya da masallarınıza inandırarak projenize dahil edebilirsiniz. Bu siyasal iddiaların sahipleri diğerleri tarafından alt edildiklerinde yanlarında, yörelerinde kimsecikleri bulamazlar. 12 Eylül’de de olan biten budur. Bu dönemle ilgili hep aklıma gelen bir örnek vardır: Dev Yol’un yayınının bir milyon tane sattığı iddia edilir. Ne kadar doğru bilmiyorum. Bu tür şeylerde hep abartı olur. Yarısı bile olsa iyi sayı. 12 Eylül oldu ve 1500, 2000 tane etkili Dev Yol’cu etkisiz hale getirilince diğerleri anında, çok kolay bir şekilde, hiç tereddütsüz düzen insanı oldular. Burada moda kavramına bakmalıyız. 12 Eylül öncesinde TR’de solculuk moda mıydı? Bence öyle bir şeydi. Yeterince politik değildi. Buraya döneceğiz. 12 Eylül’ün öncesine bakalım:

12 Eylül’den önceki dönem denilince sadece 70’li yılları almak olmaz. 60’lı yıllara da bakmak lazımdır. 1960’ta Atatürkçüler muhafazakârlardan iktidarı zorla geri aldılar. Yeni bir anayasa yaptılar. Bu anayasada bazı belirsiz maddeler oldu. Gerçi niye ayak yapıyorum ki? Bu konuyla ilgili bilgim yok. Ne özgürlük maddesi bilmiyorum. Sadece birkaç kişiden bunu duydum. Bildiğim şu aslında, bu tarihten itibaren göç korkunç boyutlara vardı. Şehirlerin etrafları varoşlarla doldu. Köylüler başta Marmara Bölgesi olmak üzere kentlere gelip işçi olmaya başladılar. Köylü gibi düşünmeye ve davranmaya günümüzde bile devam ediyorlar.

TR’de her zaman sosyalistler olmuştur. Geçenlerde Sevan Nişanyan’ın Aleviler üzerine yaptığı yayını izledim. Orada 70’lerde Alevilerin kitlesel olarak sola ilgi duymaya başladıklarından bahsediyordu. TR’de her zaman var olan sosyalistler, 60’lardan sonra büyükşehirlerin varoşlarında hitap edebilecekleri çoğunluğu Alevi olan yoksul insanlara ulaşma imkanı elde ettiler. Sol yükselişi bununla açıklamak bana daha olası geliyor. 60 anayasasının hangi özgürlükçü maddeleri barındırdığını bilmediğimi şerefimle kabul ederim. Atatürkçülerle muhafazakarlar arasındaki yaşam tarzı kavgasından emekçiler adına hangi maddelerin bahşedildiğini öğrenmek isterim.

Moda kavramına dönelim mi? Kızmasınlar ama işte bu 1970’lerdeki sol yükselişin bir moda veya daha doğru bir tabirle bir popüler akım olduğunu düşünüyorum. Bir popüler akım olarak elbette yeterince siyasal değildi. Bilinçli bir bağlılıktan ziyade, duygularla oluşmuş bir bağlılıktı. Gettolaşmanın karşı konulamaz etkisini de hesaba katmamız gerekir. İnsanlar etraflarındakiler nasıl davranırsa öyle davranırlar. İnanmasalar bile.

12 Eylül öncesindeki popüler yığınları bir kenara bakıp, üstten birinci ve ikinci kademe kadrolara bakınca da birçok eksikliklerin olduğunu görüyoruz. Bu insanlar 10 yıl gibi çok kısa bir sürede tarih sahnesine çıktılar. Birinci kadrolar belki her zaman varlardı ama çok az sayıda insanlardı ve gerçek politik süreçler yaşamadılar. 70’li yıllarda ise ellerinin altlarında kalabalık kitleler de buldular ve fabrikalarda, silahlı mücadelelerde, kent meydanlarında gerçek politik süreçler yaşadılar. Popüler yığınlara hiçbir zaman güven olmayacağı, kadrolarında nitelik sorunlarından dolayı bu birikim, birkaç ayda tamamen olmasa da yok olup gitti. Yeterince siyasal olamamak büyük bir problemdir. Sovyetler Birliği’nin de tek kurşun atılmadan yok olması ona bağlanabilir. Ama ben yine de somut maddi koşulların da etkili olduğunu düşünüyorum orada. Neyse, o başka bir tartışma konusu. 70’lerin ikinci yarısından itibaren devletin karanlık güçleri devreye sokmasıyla zaten hareket büyük yara aldı. Çünkü TR halkı radikalleşmek istemez. Bu kesindir. Orta yolcudur o. Gemileri kolay kolay yakmaz. Sopa yemesi lazımdır hatta bunun için. Yunanların Batı Anadolu çıkarması bile halktan esasında ciddi bir direnç görmemiştir. Üç beş deli kavgaya tutuşmuştur. Sonra gelip düğümü düzenli ordu kesmiştir. Amma da halk düşmanlığı yaptık ama mecburuz, napalım? Bu halk bir işe yaramaz. Böyle düşünüyorum. Yalan mı söyleyeyim? Büyük bir politik iddiam yok, örgütsel aidiyetim yok, umudum yok, enerjim yok… Hala politik doğruculuk mu yapayım?

Şu iki paragrafta anlatılanları romanda görüyoruz. Bu roman için hayal kırıklığının romanı diyebiliriz. 12 Eylül de çok büyük bir hayal kırıklığıdır.

Karakterlerin hepsi büyük hayal kırıklığına sahipler. İyi insan veya kötü insan olmalarının ötesinde hiçbiri umduğunu bulamamış insanlar. Gerçek bir kaybedenler kulübü. Sanayici Ferit Sakarya hariç diyebilir miyiz? Burjuvazi mi kazandı? 12 Eylül’de burjuvazi kazandı. Bu dönemi gerçekçi bir şekilde ele almak isteyen bir romansa ÜBK, Ferit Sakarya kazandı diyebiliriz. Ferit Sakarya’nın, tipik bir etkili erkek birey olarak elde etmek istediği şey bellidir: Statü. Bütün erkekler statü peşindedirler. Kadınlar da statü sahibi erkeklerden etkilenirler. Şimdi böyle desek “Yok öyle bir şey!” derler. Ben devrimciliğin, devrimci önderliğin de bu, erkeklerin statü takıntısının “etkisinde” olduğuna inanıyorum. Ferit Sakarya statüyü koyuyor. İstediğini elde ediyor. Kadın bedeni üzerinden de etkili erkek bireyliğini yapıyor. Milli sanayiyi hedeflenmesi, amacın sadece ve sadece para kazanmak olmadığını falan düşünmesi onu yalnızca biraz enteresan bir karakter yapıyor. Oysa genel pozisyon olarak yeri belli ve o yerin gereklerini yerine getiriyor. Bir insanın bunlarla mutlu olamayacağı, yaşamanın bu olmadığı öne sürülebilir. Ferit Sakarya’nın da bir kaybeden olduğu hatta asıl kaybeden olduğu öne sürülebilir. Fakat yok. Onun beynindeki dopamin salgısı hiç kimsede yoktur ve o mutludur. Bu kesin. Kazanandır.

Ya diğer karakterler? İnsana en çok hüzün veren karakter Kardelen? Bir sürü arızası yok mu? Evlenip toplumun kabul sınırları içerisine girmek için can atmadı mı? Devrimci Ufuk? İddiasını, heyecanını geride bırakmadı mı? Veya bunlara sahipken birçok saçmalıklar barındırmıyor muydu bünyesinde? Murat’a denilecek söz yok zaten… Kadınları özgürlüğe çağıran şarkılar söyleyen Selmin, birkaç senede bir bar şarkıcısı olmadı mı? Neredeyse her yaptığı yanlış değil mi? Selmin’in annesi, Murat’ın annesi ne kadar karikatürler. Kısmet? Bir insanın her yaptığı, her hissettiği yanlış olur mu?

İnsan devrim gibi yüce bir şeyi gerçekleştirmek için fazla defoludur. Çok akıllıdır ama… Her şeyi yapabilen robotlar yapabilir. Devrim diye bunu kabul edelim. Fazla zorlamayalım. Zaten Marx devrimci toplumu tarif ederken gündüz çoban, akşam eleştirmen olabilen insandan bahsetmişti. Bir zaman gelecek çobanlık yapmasına bile gerek kalmayacak. O, o zaman bile eleştirmenliğe merak sarmayacak. Selminlik, Türkan hanımlık, Ferit Sakaryalık yapacak. Ufuk’un maceralarına atılmaya gerek kalmayacak.

Üç, beş kişi eleştirmenliğe ilgi duyabilir. Üç, beş kişi de onların ilgileneceği eserler ortaya koyarlar. Yeter de artar bile! Oh mis!

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.      

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

“Ladik Semahı” Teknik Analizi

Grup Çığ neden dağıldı ki! 100 sene devam etmelerini dilerdim.

Kendilerinin meşhur olma süreçlerinin birebir tanığıyım.1995 falan gibi Flash TV’de “Zenger Paşa’nın Konağı” adlı bir program vardı. Orada Erkan Zenger adlı birisi Ankara Kalesi’nin oralarda bu adla sahip olduğu işletmeden türkü programları yapardı. Tam bir düzen adamı gibiydi. Zaten sık sık Turgut Özal’a methiyeler düzerdi. Onun mitinglerinin ses işlerini almış da zengin olmuşmuş… Alevi miydi değil miydi bilmiyorum ama bu kişi Alevilere yönelik bir tv programı yapıyordu. Alevi müzikleri icra edenler bu programa konuk oluyorlardı. Grup Çığ’ı ilk o programda gördüm.

O zamanlar adları Cığ mıydı emin değilim. Mustafa Özarslan ve Oğuz Aksaç adlı iki parlak ses türküler söylüyorlardı ancak introlarda veya aralarda hiç alışık olmadığımız vokal performanslar gerçekleştiriyorlardı. Bunlar deneysel şeylerdi. Deneysel şeyler risklidir. Büyük ihtimalle duvara toslarlar. Bu ikisinin ses şovlarını mest olarak izlerdim. Sonra bunların haftanın P’li günlerinde Sakarya Caddesi’ndeki Adres Bar’da sahneye çıktıklarını öğrendim. Ne kadar çok istemiştim onları canlı izlemeyi ama fakirlikten gerçekleştirememiştim. 2004 yılında bir gün gittim bara ama o gün onlar çıkmıyorlarmış…

1997 yılında üniversiteye başladım. Çığ’ı ilk kez orada gördüm. Ve 1998’de efsane albüm geldi. “Çığ Türküler” Bu albümde o zamanlar kendisinin “Allah’ım” olduğunu etrafıma deklare ettiğim, üniversiteden bağlama hocam Okan Murat Öztürk de vardı. Kolektif bir çalışmaydı. Musa Eroğlu’nun yakın arkadaşları tarafından albüm var edilmişti büyük oranda. O yıllarda çok iyi bir kaset satın alıcısıydım ve kaset kapaklarındaki müzikal bilgileri ezberleyene kadar okurdum. Bu albümde her eser hittir. “Ladik Semahı”nı almak istedim çünkü bu “Teknik Analiz” serimde enstrümanlarla yapılan mücevher işleri ele alıyorum daha çok. Aslında “Halay Potpori”yi de bir gün incelemek isterim. LS benim allahımı kırmıştır. Üç milyon kere başa sarıp dinlemiş olmalıyım.

Başlayalım parçayı incelemeye…

Parça efsane bir kaval soloyla başlıyor. Bendir ve klavye demiyle. Dem tutmak yani parçanın karar sesini vermek… Anadolu müziklerinde illa ki bir karar sesi vardır ve genelde bu ses La’dır. Karar sesi olması aslında bir müziğin biraz ilkel olduğunu, klişelere yaslandığını gösterir. Böyledir de zaten ne yapalım… Müziğin değerli olması başka bir şeydir teknik olarak gelişmemiş olması başka bir şeydir. Halk müzikleri teknik olarak biraz basittirler, yapacak bir şey yok. Sinan Çelik’ti. %99,9 öyle olduğunu hatırlıyorum. Gerçekten efsane. Kaval kadar insanı etkileyen enstrüman azdır. Bu tartışma yapılır: nefesliler mi daha hislidir, yaylılar mı daha hislidir, telliler mi? Açıkçası hepsi yeri geldiğinde hisli olabilmektedir. Kendi adıma gitarı diğer enstrümanların bir tık üstüne koyarım. Hiçbir müzik aleti gitar kadar beni etkileyemez. Dediğim gibi iyi bir kaval performansı sizi duvara çivileyebilir. Burada da o oluyor.

Kaset kabında hangi parçada bağlamayı kimin çaldığı yazmıyordu ama anlaşılıyordu. Bu parçada biraz zor ama… Okan Murat’ın ders arasında “Kahpe Felek”e bağlama çaldığını net söylediğini hatırlıyorum da LS için net olarak hatırlamıyorum. Parçada Musa Eroğlu’nun arkalardan serbest cevaplar verdiği kesin. Ana melodiyi kimin çaldığını anlayamıyorum. Mustafa’nın erkek kardeşi Kemal Özarslan ve OMÖ karışık olabilir. Sonra Musa Eroğlu’na sen serbest takıl demiş olabilirler.

Parça başlıyor. Mustafa Özarslan en güzel sesiyle türküye giriyor. Geçekten çok yazık oldu! TR’nin belki de iki en iyi erkek sesi bir grupta buluştu ama grup dağıldı. Yıllar sonra bir gün kendisiyle oturma olanağı bulmuştum. Hatta bir iki parça çaldım da kendisine. Bu konuyu gündeme getirdim. Eveledi, geveledi ve konuşmak istemediğini hissettirdi. Egoysa ego… Ne var yani, birbirinizi idare etseydiniz. Egosu olmayan sanatçı mı var? Biri açıkça şerefsizlik yapmamışsa bu grup devam etmeliydi. Neyse, Özarslan gerçekten burada nefis söylüyor bu parçayı. Ses rengi diye bir şey vardır, burada onun en güzel örneklerinden biri var.

Semahlarda önce ağırlama gibi bir bölüm vardır, sonra da hareketli bir yer. Bu semahta da var. Mustafa Özarslan iki kıtada tarih yazıdktan sonra tarih yazma sırası Oğuz Aksaç’a geliyor. İzzet Altınmeşe tarzında bir uzun hava söylüyor arada. Tarih yazmak işte budur. Kusursuz bir bölüm.

Sonra hareketli bölüm başlamadan önce tipik bir Oğuz Mustafa vokal paslaşması görüyoruz. Ve hareketli bölüm başlıyor. Yine Mustafa’nın enfes ses rengiyle. Musa Eroğlu bağlama cevapları iyice duyuluyor bu bölümde. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, bu albümdeki “Ömrüm” parçasının girişindeki Musa Eroğlu açışı tarihteki en iyi açış olabilir.

Böyle işte. Eskiyi özlemem genelde ama bu kasetli yıllarımı çok özlüyorum. Müzik, son yıllarda pek belli etmesem de hayatımdaki en önemli şeylerden biridir. O yıllarda her hafta Ankara Ada Müzik’e gider, yeni çıkan kasetleri alırdım. Çok keyifli zamanlardı bu anlamda.

Bir gün başbakan olursam Oğuz’u ve Mustafa’yı ofisimde buluşturup onları tekrar beraber müzik yapmaya ikna edeceğim.

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Taktığım Şeylerin Bir Listesi

*Rakı

*Devlette çalışan öğretmenler

*Nil Karaibrahimgil

*Komple mavi/yeşil saçlılar

*Barış Manço tipi mücevher müzisyenlik

*”Yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmam!” yargısı

*Otomatik vites, mikrodalga, kurutma makinesi düşmanları

*”Başarmak inanmanın iki katıdır. Asla vazgeçme!” yargısı

*Bulutsuzluk Özlemi grubu

*Atatürkçülerin olmayan gelişkinlikleri

*Sol örgütlerin kolpadan kurdukları dayanışma, inisiyatif, cephe, girişim, kongre, meclis, hareket, bereket gibi oluşumlar

*Plansız seyahat yapanlar

*Kitap elleme, kitap kokusu (selüloz aslında o) fetişistleri

*Köşe yazıları

*Basılı gazete

*Yiğit Özgür tipi süperstar karikatüristlik

*Çay edebiyatı sıçanlar

*Dış çekim

*Ayhan Cisimoğlu tipi kolpa entelektüellik

*Erkan Can ve Güven Kıraç’ın leş belgeselcilikleri

*Köye, köylüye güzelleme yapanlar

*”Başka hayat mümkün!” diyerek Ege köylerine yerleşen ve saçma sapan işlere (yoga atölyesi, organik tohum meclisi, balsamik olmayan sirkenin ensesindeyiz inisiyatifi gibi) giren zenginler

*Bol paça kıyafetliler

*Şiir

*Tiyatro

*Müzikte en çok sözlere önem vermek

*Türcü (insanı yani bizim küçük şerefsizimizi çok yüce bir mertebeye veya aynı şekilde yerin dibine koymak) anlayışlar

*Pro-nostaljikler

*Romanda “ilk önce” ve “en fazla” sürükleyicilik arayanlar

*Davar yiyecek tüketicileri

*Davar seyyahlar

*Arkeolojik alanlarda illaki muhteşemlik arayanlar

*Sergen Yalçın tipi sembol futbolculuk

Devam edebilir…

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Toplumsal Kesimleri İçin Site İsmi Önerisi

A) Ak Partililer için;Ak Park, Hiranur Life, Tek Adam Concept, Ferit Gardenya, Tespihevler, My Election, Duble Elit, Hamidiye Konutları, Sultan İkinci Abdülhamit Han Shine, Mercidabık Plaza, Esnaf City Park, Takunya3 Home…

B) MHP’liler için; Asena Life, Kurt Also Rises Houses, Metroalpaslan, Fetih Concept, Türk Diamond Square, My Brain Lessie Homes, Türkeş Horizon 2, Hortum Sweet Park, Manas Ada, Böke Life, Alperen Settle…

C) Atatürkçüler için;Demirağ Life, Beyaz Leblebi Park, Atam City, Ulu Concept, Elmalı Hamdi Center, Göktürk Sense, Kemaliye Sensibility, Ortanç Feel, Atınç Life, Lozan Comfort, Hakimiyeti Milliye Park…

D) Aleviler için;Hızır City, Delikli Kaya Spot, Bağlama Park, Precious Zöhreana Houses, Demdir Dem Silver, Metroniyaz…

E) Kürtler için;Serhildan Life, Jiyan Park, Welat Gold, Berhudan Silverpark, Rojda Shine, My Gowen Breeze Evleri, Elysium Baran Park, Halo Çerçi Pır Comfortable, Materso Life…

F) Sosyalistler için;SD Life, MDD Boutique, İnisiyatif Houses, Aydın Çağrısı Goldpark, My Birinciada Place, Beni Tarihle Yargıla Evleri, Dergi Çevre, The Parka Houses…

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Türkiye’nin Toplumsal Kesimleri 4: Aleviler

Yazı dizimi yavaş yavaş bitiriyorum. Ak Partilileri, CHP’lileri ve MHP’lileri inceledik. Siyasi parti olarak sadece bu üçünü inceleyecektim. Şimdi Alevileri inceleyeceğiz. Sonra da Kürtleri… En son olarak da akıllara sosyalistler gelebilir. Hayır, onları incelemeyeceğim çünkü sosyalistler bir “toplumsal kesim” değil. Kendime devrimci diyemem ama sosyalist diyebilirim. Yani sosyalizmin iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Kızacaklardır ama bence TR’de bir sosyalist hareket yoktur. Hareketten anladığım politik süreçlere dâhil olup, onlara az ya da çok etki edebilmektir benim! Sosyalistlerde bunu görmüyoruz. Niceliğin ne kadar önemli olduğunu (Türkiye’de neredeyse tek gerçek) düşündüğümü arkadaşlarım bilir. Sosyalist hareket yok ama sosyalist bir topluluk var. Ve ben onların da içlerine dâhil oldukları “değişikleri”, “tutunamayanları” inceleyeceğim son olarak.  

Gelelim Alevilere…

Bu konu bela bir konu. Çünkü Aleviler çok hassaslar. TR’nin Kürtlerden sonraki en büyük ötekisi Alevilerdir. Ana akım adam onları sevmez, çevresinde istemez. Alevilerle ilgili skandal iddialar (ensest gibi) öyle gizli saklı değil, rahatlıkla orada burada dile getirilir. Bir de tarih boyunca katliamlara uğramaları, sürekli kendilerini gizlemek zorunda kalmaları; onları iyice hassas yapmıştır. Son 20, 25 seneye tekabül eden sürede Aleviler seslerini çıkarma, protestolar etme, örgütlenme gibi başlıklarda takdire şayan bir ilerleme kaydettiler. İsimleri fısıldanarak telaffuz edilen bir kesim olmaktan çıktılar ve bayağı toplumsal süreçlere kimlikleriyle dahil olmaya başladılar.  

Bu arada belirteyim ben de Aleviyim. Yani Alevi bir ailede dünyaya geldim… Fakat deklarasyoncu ateistim. Dinleri tanrı tarafından insanı yola getirmek için gönderilmiş öğretilerden ziyade toplumsal ve politik konum alışlar olarak görmekteyim. Aleviliği de öyle görüyorum. O yüzden yazıyı okuyacak Aleviler bunu bilmeli ve rencide olmamalı. Olurlarsa, bu yazdıklarımın Aleviliğe özel bir operasyon olmadığını, bütün dinler için aynı şeyleri düşündüğümü akılda tutsunlar.

Din dedik… O zaman hemen Aleviliğin bir din olup olmadığıyla başlayalım. Alevilikle ilgili birçok soruya hem evet hem de hayır diye cevap verebiliriz. Bu da onlardan biri. İnsanlar diğer dinleri en iyi bildiği dine olan benzerliği veya benzemezliğiyle anlama eğilimindedirler. Dünyanın ezici çoğunluğu da Hristiyan veya Müslüman olduğu için diğerlerini onlara olan benzerliğiyle ele alırlar. Bu hem yanlıştır hem de kibir kokar. TR’deki sünni Müslümanlar Aleviliği kendi sistemlerine göre yorumlarlar. Öyle yapılınca da bazen Aleviliğin din olmadığı düşünülebilir. Antropolog A. Wallace “Din doğaüstü ve varlık ve kudretlere ilişkin inanç ve pratiklerdir.” gibi bir tanım yapmıştır ve bu tanım genel olarak antropologlarca kabul görmüştür (50 Soruda Antropoloji, Sibel Özbudun.)

Bu tanıma bakınca Aleviliğin bir din olduğu su götürmez bir gerçektir. Dinlere bakarken kanımca o dine inananların devlet olup olmamayı başarıp başarmadıkları önem kazanmaktadır. Bunu başarmışlarsa o öğretinin hukuki alanda etkinliği artmaktadır. Dışlayıcılığı artmaktadır. Saldırganlığı artmaktadır. Gündelik hayat üzerinde etkisi artmaktadır. Çünkü korunması gereken bir devlet aygıtı vardır. Hatta büyüyüp gelişmesi de gerekir o aygıtın. O zaman modernlik öncesinin masum ve zararsız mitolojik hikayeleri hayat ve politika içerisinde somut sorunları çözmeye yönelik sekter kurallara evrilir.

Bugün Aleviliği ele alırken buna dikkat etmek gerekmektedir. Ben açıkça Aleviliğe biraz pragmatizmle yaklaşıyorum. TR’de yobazlığın bir türlü kapsayamadığı ve modern yaşam tarzının en büyük güvencesi olduğu için Aleviliğin varlığından dolayı gayet memnunum ancak… Aleviliğin diğer büyük dinlere benzer bir hikayesi olsaydı ne gibi boyutlar alabilirdi kestirmek güç. Aleviliğe “inanan” insanlar bunu kabul etmeyecektir, farkındayım. Ayrıca işin “mantık” boyutuna bakarsak diğer dinlerden eksiği de fazlası da yoktur diye düşünmekteyim. Hatta diğer dinler gibi uzun çağlar boyunca sistemli kurallar bütünü haline gelmediği için rasyonel bir şekilde sorulan sorulara cevap verme konusunda onlardan bir adım geride olduğunu da söylemek istiyorum. Örneğin Alevilerin neden namaz kılmadıklarını sorsak, bu “bıktırıcı klişelerden” ne zaman vazgeçeceğimizi homurdanabilirler ama bu basit soruya verilecek doyurucu bir yanıt da çıkmaz.

ÇELİŞKİLER

Toplumsal ve politik konum alış dedik… Devletsiz ve baskı altında olan bir topluluk olarak Aleviler doğal olarak diğer devletli dinler gibi bir “sistem” geliştirememişler ve önemli konularda fikri birliğine ulaşmakta zorlanmaktadırlar. Bir din için en önemli unsur olan tanrı bile Alevilerde üzerinde anlaşılabilmiş bir şey değildir. İslam’ın tanrısının biraz farklı da olsa kabulünü görmekteyiz ama insanın kendisine ve Ali’ye atfedilen öyle özellikler var ki ana akım İslam’ın tüylerini diken diken etmemesi imkansız. Ali’nin konumu da çok muammalı bir konu. Muhammet ile olan hiyerarşisi çelişkili. Muhammet sonrasının siyasal mücadelesinin bir unsuru olan Ali’yi baş öğreticinin yanına ve hatta üstüne koyan Alevi söylemleri var. İslam’ın içinde mi dışında mı olduğu konusunda da sanırım Alevilerin fikir birliğine varması hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Hangi Alevi, içinde veya dışında olduğunu herkesi ardına dizerek öne sürebilir? İşin mitolojik ve teolojik boyutundaki çelişkiler ve Baran Doğan olarak yazıyorum bunu “mantıksızlıklar” diğer dinlerden daha fazla.

ORTAYA ÇIKIŞ

Yine kimse kusura bakmasın, amacım hakaret etmek değil ama ben Alevilerin Alevi olmadıklarını, ilan edildiklerini düşünüyorum. Resmi ideoloji tarafından… II. Beyazıt’la birlikte başlayan ve Yavuz’la birlikte kesinlik kazanan bir süreç var. O da Hanefi İslam yorumunun devletin resmi ideolojisi olması. Bu tarihten sonra bu ideolojiyi benimsemeyen, onun sıkı kurallarını kendi rahat toplumsal hayatlarına sokmak istemeyen topluluklar bir torbaya konuldu ve hepsine Alevi dendi. Elbette bununla birlikte, İran siyasetinin etkisinde kalan Doğu Anadolu’daki topluluklar biraz da iradeyle bu yola girdiler. İki yüz yıl öncesine kadar birbiriyle hiç karşılaşmamış topluluklar Alevi ilan edilmeye başlandı. Bunlar içerisinde Doğu Anadolu’nun bazı Kürt toplulukları vardı. Suriye kökenli bir halk olan ve pratikleri Doğu Anadolu Alevilerine hiç benzemeyen Nusayriler Alevi olarak anılmaya başladılar. Göçebe olan ve gündelik pratikleri çok farklı olan Tahtacılar Alevi oldu. Orta Anadolu abdalları Alevi oldular. Trakya’daki bazı topluluklar Alevi oldu. Bu çeşitli kesimler 200 yıl öncesine kadar birbirleriyle alakası olmayan topluluklardı. Bildiğimiz kadarıyla Muhammet, İsa veya Musa gibi bir örgütleyicileri de olmayan Alevilerin ortaya çıkışı 15, 16 ve 17. yüzyıllardaki siyasal gelişmelerin bir sonucu olarak olmuştur. Elbette dinler benimsemeyle de ortaya çıkabilirler. Ama bilebildiğim kadarıyla Aleviliğin böyle bir yayılma iddiası yok. Diğer dinlerde olan, başka insanları kendi dinine çekme hevesi yok (çünkü devleti yok.) O zaman, bu alakasız coğrafyalardaki ve alakasız geleneklerdeki insanlar nasıl oldu da Alevi oldular? Resmi ideoloji onları bir kümeye topladı. Ben böyle düşünüyorum. Burada hakaret etmek amacı yoktur. Cahillik varsa inandırıcı, üzerinde fikir birliğine varılmış bilgi ve belgelere açık olduğumu belirteyim.

ALEVİLİK VE SOL

Aleviler CHP için çantada keklik mi? Maalesef evet. Alevilerin neredeyse tamamı CHP’ye oy verir. Neden? Çünkü TR Batıcı Yaşam Tarzı Savaşı’nda Alevileri kesin bir şekilde taraftırlar. Batılı yaşam tarzı onlar üzerindeki baskıyı azaltmıştır. Onlara nefes alma olanağı vermiştir. Aleviler bu savaşın iki tarafını da çok iyi sezerler ve oy verirken gidip hata yapmazlar. Son yıllarda Tokat, Çorum, Amasya gibi Türk yerleşim yerlerindeki Alevilerin küçük bir kesimi MHP’ye oy vermeye de başlamışlardır. Tahtacılar da verirler. Bunun sebebi Kürt sorunun iyice görünür olmaya başlaması ve esasında bir “ezilen” olmalarına rağmen egemen ulus olmanın hazzına kapılmış olmalarıdır. Kürt sorunu ortaya çıkmadan önce MHP’nin en büyük ilgi odağı Alevilerdi ama genç ve cahil Aleviler bunu bilmedikleri için az da olsa onlara oy verenler çıkmaktadır. Kürt Alevileri de esasında CHP’lidirler. Onlar için Kürt kimliğinden ziyade Alevi kimliği önemlidir. İçlerinde tek tük Kürt siyasetine ilgi duyanlar çıkar ama dediğim gibi yaşam tarzı bunlar için daha önemlidir. Bir de sosyalist solun büyük çoğunluğunun Alevilerden oluşması vardır elimizde. Çok büyük bir sayıya ulaşmayan bu topluluk içerisinde çoğunluk Alevilerden yanadır. 70’li yılların bir geleneğinin devamıdır bu. O yıllarda sosyalist sol çok popüler olmuştu ve Alevileri cezbetmişti. Bu cazibe hala devam etmektedir. Gezi Direnişi’nin sınıfsal boyutu hep tartışılır. Ben Gezi’de “sınıf” adına yani işçi sınıfının burjuvaziye öfkesi anlamında hiçbir şey görmüyorum. Böyle deyince “emekçi mahallelerindeki 10 binler” önüme sürülüyor. O emekçi mahalleleri denilen şey aslında Alevi ve Kürt mahalleleri. Aleviler yaşam tarzı savaşının direkt muhatabı oldukları için, büyükşehirlerdeki Kürtler de çok politikleştikleri ve sokağa çıkmamayı kendilerine yediremedikleri için sokağa çıktılar. İlginçtir Sarıgazi’nin Kürtleri ve Alevileri binler halinde sokağa çıkarken, Samandıra’nın Türk ve Kürt “emekçileri” evlerinde oturdular… Yani emekçi memekçi hikaye! Bu ülkede yaşam tarzı ve kimlikler mücadelesi vardır. Başka da bir şey yoktur…

 ASİMİLASYON

Son yıllarda Cuma kutlayan, oruç tutan, cumaya giden Aleviler görülmeye başlandı. Bir asimilasyon olur mu? Açıkçası pek tahmin edemiyorum. Çünkü Alevi olup da inanç düşüncesine bağlı olan birisi Alevi pratiklerine bakıp bunları çelişkili bulabilir. Sünni pratiklerde pek çelişki yoktur. Tekrar edeyim, inançlı olacak birisinin bakış açısına göre öne sürüyorum bunları. Komşuları, arkadaş çevresi falan baskı ortamı oluşturuyorsa bu kişinin Alevi kimliğini ayan beyan elinde tutarak onların karşısına çıkması hala TR’de zordur ve bu kişi mağlubiyeti tercih edebilir. Birkaç bir şey okumak isterse de elini rahatlatacak şeyler bulabilir. Evliyse mesela, evliliğinde huzursuzluk olmasın diye sünni tarafın pratiklerini yapmak isteyebilir. Bunlar olabilir. Ama bir yandan da Alevilerdeki kırgınlık, öfke o kadar yoğundur ki bunları elinin tersiyle de itebilir. Bugüne kadar bunu yapmıştır zaten. 1950 yılında köyünden dışarı üç ayda bir çıkan bir Alevi için asimilasyon söz konusu değildi ama şimdi bu tehlike daha yoğun. Zaten İslamcı parti de o yüzden ideolojik hamlelere çok önem vermektedir. Bu fırsat bir daha ele geçmeyecektir.

SONUÇ

Kendisine Alevi diyen ve ona gönül bağıyla bağlı olan birisi için yazdıklarım kabul edilebilir gelmeyecektir. Çünkü o da Allah’ın onun hayatına bir anlam kattığına inanmaktadır. Bununla mutlu olmaktadır. Elinde bu olmasa ne yapacağına dair dehşete düşmektedir. Yobazlığa bakınca da kendisini iyice şanslı hissedecektir. Ama benim gibi dinleri somut politik ve toplumsal süreçler olarak algılayan ve hepsini mantıksız bulan biri için yazdıklarım dikkate değer bulunacaktır diye düşünüyorum.

siyaset kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Türkiye’nin Toplumsal Kesimleri 3 – MHP’liler

Birinci yazıda komisyoncu Duran Abi, şeriatçı Sıddık Hoca ve müteahhit Fenasi’nin oluşturduğu Ak Parti’yi inceledik. İkinci yazıda; modern yaşam tarzını neden, nasıl ve kimlerle savunduğunu bilmeyen insanlardan oluşan bir partiyi, CHP’yi inceledik. Şimdi de MHP’lileri inceleyelim. Kimdir MHP’liler? Bir insan neden MHP’li olur?

Kısa bir yazı olacağını tahmin ediyorum. Eskiden fıkralar vardı. Ne sıkıcıydı o fıkralar! Tıpkı radyo dinlemek gibi… Bir hit parça için 30 dakika ortalama müziklere katlanıyorsun radyoda. Hit fıkraya da 30 fıkrada bir denk geliyordun. Şöyle bir fıkra vardı: Dünyanın en kısa kitabının adı nedir? Cevaplar çeşitliydi. Alman mutfağı, İngiliz mizahı, Fenerbahçe’nin Avrupa başarıları falan… MHP’nin politikası!

MHP’yi rap müziğine benzetiyorum. 23 yaşından büyük bir insanın rap müzik dinlemesine nasıl şaşırıyorsam, o yaştan büyük birinin de MHP’li olmasına şaşırıyorum.

Elbette şaşırmıyorum. Bu bir latifeydi. TR’de MHP’li olmayan insanların diğer partileri “tutmaları” çok mu bilinçli ve politik? Hayır. Ailedeki orta yaşlı etkin erkek kimi işaret ederse gençler hayatları boyunca o hatta oy veriyorlar. Politikleşirken yani oy verirken okuma, araştırma, sorgulama hak getire. Kürtleri ayırıyorum burada. Onlar da okumuyorlar ama sorunları yakıcı bir şekilde, somut olarak hissediyorlar.

Bir insan 15, 16 yaşında MHP’lilerle iletişime geçmemişse, ilerleyen yaşlarda kolay kolay MHP’li olmaz.  25 yaşından büyük olup da oy tercihini değiştirip, daha önce hiç vermediği MHP’ye oy veren birisi olma ihtimali ne kadardır? İdeolojik oydan bahsediyoruz… Bu ihtimali çok sınırlıdır.

Fakat 1997’den sonra MHP’nin oy oranlarındaki dalgalanmaları nasıl açıklayacağız? 18 ile 8 arasında gidip geliyor. 70’ler ve 80’lerde 5, 6 altı bandında olduğunu görüyoruz. 1999’da Öcalan’ın yakalanmasından hemen sonra yapılan seçimlerde 18’i görüyor ve sonraki seçimlerde 8 oluyor. 2007’den beri istikrarlı bir şekilde 11, 14 bandında olduğunu görüyoruz. 1999’da ülkedeki genel politik atmosfer sayesinde pik yaptı, sonra da devlet olanaklarından azami düzeyde faydalanıp ideolojik kamp kurdu denilebilir.

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ

Sol ortamlarda MHP’yi CIA’nın kurdurduğu sıkça dile getirilir. Ben bununla ilgili bir kitap falan okumadım, belge de görmedim. Bana da kabul edilebilir geliyor bu tez. Soğuk Savaş yıllarında, sol ideoloji popüler olmaya başlayınca birtakım karanlık odaklar, bazı cahil cühelaya lojistik destek sağlayıp onları maniple etmiş olabilir. Bunlar olabilir de Türk milliyetçiliğinin bu topraklarda hiç olmadığı ve dışarıdan ithal edildiği de öne sürülmeyecektir herhalde! Balkan Savaşları sonrasında önce İttihatçılar sonra da onları takip eden Atatürkçüler alabildiğine Türk milliyetçisi insanlardı. Öyle bir tercih yaptılar. Bu tercihten de haz duydular. Mitoloji icadı için Atatürk’ün ilk iş olarak Hattuşa kazılarını emretmesi tesadüf değildir. Türk milliyetçiliği beslendi ve büyütüldü. Orhan Pamuk’un “Cevdet Bey ve Oğulları” kitabında bunları ele alan bir bölüm de vardır. Oradaki askeri öğrencilerden biri zeki ve yeteneklidir. Acaba Türkeş miydi o? Bu arada bir de 1944’te görülen Irkçılık-Turancılık Davası vardır. İçlerinde Türkeş ve Atsız’ın da bulunduğu birtakım kişiler siyasi operasyon görmüşlerdir. Bunlardan birisi üç, beş yıl önce hala hayattaydı ve Teke Tek programında “Biz Atatürk’ün bize öğrettiklerini tatbik ediyorduk.” demişti. Bu davayla ilgili pek bilgim yok ama muhtemelen devletin örgütlenmesine zarar verecek bazı faaliyetler içerisine girdiler. Türk milliyetçiliğinin devlet politikasından ayrılan marjinal bir kolunun da oluşması olayı 1944’te olmuş olmalı.

1944’ün çocukları MHP’yi kurdular.

TURANCILIK

Haritasını tam olarak bilmiyorum. Burada altının çizilmesi gereken şey bu “adamların” Orta Asya’daki Türk halklarıyla bir kader birliğini hayal etmiş olmalarıdır. Bir kere tüm TR MHP’lileri aslında homojenlikten alabildiğine uzaktır. Çukurova MHP’lisi içer, sıçar, gezer, tozar, ot içer. Elazığ MHP’lisi Kürttür. Orta Anadolu MHP’lisi sığır gibi yaşar, sofudur bazı bazı. Ege, Marmara MHP’lisi oturmasını kalkmasını bilebilir. Karadeniz MHP’lisi tıpkı oranın CHP’lisi gibidir. Bunlar varken, 200 yıldır Rus kültürü etkisi altında olan ve onlara ekonomik neredeyse bağımlı olan bu halkların, Türkiye’yle kader birliğine razı olacaklarını beklemek büyük bir hayalperestliktir. Bir iki Türkçe kelime ortaklığı kurtaramaz bu ütopyayı. Tipler de oldukça farklıdır. Tipler farklıysa yadırgama olacaktır. Ayrıca dediğim gibi müthiş bir kültürel farklılık var. Bunlar votka içerler, domuz eti yerler, flört ederler. Siyaset yapılacaksa bir mitoloji, bir büyük anlatı, bir büyük hedef olmalıdır. Bunlar ortalama insanı tavlayabilecek nitelikte olmalıdır. Aydının asla bir büyük anlatıya tav olmaması tesadüf değildir. Aydın siyasete girebilir ve siyaset yapabilir ama iç dünyasında büyük anlatıya hiçbir zaman inanmaz.

MHP’liler Turancılığın peşine doğru dürüst düşemediler hiç. 70’li yıllarda sokaklarda solcu veya Alevi kovalamaktan Turancılık yapamadılar. 80’lerde ve 90’larda ise büyükşehirlerde Kürt veya solcu öğrenci kovaladılar. İşleri buydu. Bunu yaptılar. Belki Turancılığı homojen Türk, Sünni ilçelerde işlemiş olabilirler ama yine oralarda da ben yine sokakta yaptıkları lümpenliklerin anlatısı sayesinde örgütlendiklerini tahmin ediyorum.

DEVLET BAHÇELİ

Youtube’daki mantık dışı videolarına bakmayın, Bahçeli bence çok akıllı bir aktör. MHP’yi bir üst lige çıkartan odur. Sokaklarda hır gür peşinde koşan bir parti olmaktan rahatsız olmuştur. İktidar/devlet olanaklarını çok iyi kullanarak iyi bir örgütlenme gerçekleştirmiştir ve partisini ülkenin üçüncü büyük partisi yapmıştır. Son yıllarda bazen Kürtlerin partisine üçüncülüğü kaptırıyorlar ama sonuçta sanki baraj altı kalma problemi hiç yaşamayacak gibidir. Gerçi İP’in onlardan kopması hesapları yeniden değerlendirme ihtiyacını dayatmaktadır.

Bahçeli’nin AKP’ye en büyük eleştirisi yine ideolojikti. O da Kürtlere tavizler vermesiydi. Yoksa tek adamcılık veya rüşvetçilik falan hikaye! Baktılar ve dediler ki “Zaten Anadolu’da AKP’ye oy verenler ile bizim seçmenimiz amca çocuğu, dayı çocuğu, akraba, dost, arkadaş… AKP Kürtlerden uzaklaştı, o halde birlikte olmamak için bir sebep yok.” Böyle dediler ve Cumhur İttifakı’nı kurdular.

TR’de kapalı toplum yapısı hızla çözüldüğü için MHP’nin de bir insana sadece Türk olmak üzerinden gelecek vadetmesi artık iyice zorlaşmaktadır. MHP kendi haline bırakılsaydı tekrar %5, 6 bandına dönebilirdi ama hem AKP hem de MHP birbirlerine sarıldılar ve tekrar bir süre daha iktidarı ellerinde buldular. Bulmaya da devam edecekler benim tahminimce ama toplumun dönüşmesi ikisinin de ideolojik varlık sebepleri için büyük tehdit. Gelecekte böyle bir partinin yeri yok TR’de. TR hızla iki partili sisteme doğru gidiyor. Bir tarafta aşırılıklarından arındırılmış bir sağ. Bu aşırılıklara MHP faşizmi ve dincilik dahildir. Mesela şu son tarikat taciz olayından sonra sizce tarikatlara çok yoksul veya problemli aileler dışında kimse çocuğunu verir mi? Süleyman Demirel’in DYP’si tarzı bir parti ve CHP… Bir tarafta da Kürtler. Gelecek bu üçünündür. MHP gibi partilere gelecekte yer yoktur. Yoksul ve cahil lümpenler azaldıkça MHP de adım adım siyaset sahnesinden çekilecektir.

Yeni atandığım bir okulda yaşlı bir adam var. 55 yaşlarında. MHP’liymiş. 2017 sürecinden sonra kopmuş partiden. “40 yıl bizi meeee diye gütmüşler!” dedi. Bir solcu da böyle düşünebilir. 40 yıl olmayacak duaya amin demiş olabilir. 40 yıl sonunda bunu anlarsa, boşa geçmiş koskoca yıllarına getireceği psikoljik yükü kaldıramayacağı için mış gibi yapmaya devam edebilir. MHP’li de öyle devam edebilirdi ama bu adam cesurca davranmış ve 40 yıl sonunda hesaplaşma yaşamış. Böyle çok MHP’li yoktur gerçi. Çok solcu da yok. Yani 40 yıl devam eden birden bırakmıyor her şeyi. Boşanmaların ilk beş yılda olması gibi insanın solculuktan dolay hayal kırıklığına uğraması da ilk beş yılda oluyorsa daha kolay oluyor. MHP’yi izleyip bakalım. Mike Tyson gibi eriyip gidecekler.       

siyaset kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Türkiye’nin Toplumsal Kesimleri 2: CHP’liler

Yazı dizimin ikincisiyle karşınızdayım.

Birinci yazıda Ak Partilileri incelemiştim. Karadeniz ve İç Anadolu’nun orta sınıfı Duran Abi, toplumsal yaşamın Kuran ve sünnete göre dizayn edilmesini ve kurallara uymayanlara yaptırım uygulanmasını hayal eden Sıddık Hoca ve müteahhit Fenasi’den oluşan bir üçlü koalisyondu Ak Parti…

Karşılarındaki en büyük toplumsal kesim/siyasi odak CHP’lilerdir.

Kimdir CHP’liler? 2002’den sonra %25 oy oranını sabitleyen CHP’ye oy verenler midir? “CHP’li” kavramı bazen oy vermeyenleri de ima edebilir. Yani bu yazıda… Normalde elbette sadece oy verenleri ifade eder.

Yalnız CHP kadar çelişkilerle dolu bir parti zor bulunur. Meclisteki bütün partilerle oy geçişkenliği olan tek partidir. AKP de böyledir ama normaldir çünkü 18 senedir iktidar olan bir parti. İktidarla herkes ideolojik olarak yakınlaşmaz. CHP, iktidarda olmamasına rağmen her partiyle ideolojik oy geçişkenliği yaşayan bir partidir. CHP’ye oy verenlerin bir bölümü bir sonraki seçimde HDP’ye de MHP’ye de İP’e de az da olsa AKP’ye de oy verebiliyorlar. Bu konuya döneceğiz.

YAŞAM TARZI SAVAŞI

Türkiye’de olmayan sınıflar savaşından ziyade neydi? Yaşam tarzı savaşı. Batılı gibi mi yaşanacak, Doğulu gibi mi? Olay budur. 1800’lerde ve 1900’lerde İstanbul’da yaşayan veya devletin taşra kurumlarında çalışan ve bu kavgayı veren o; 10, 15 bin erkeği hatırlayalım: Bunların bir bölümü Batılı yaşam tarzını savunuyorlardı. Açıktan içki içmek istiyorlardı. Kadınların toplumsal yaşam içerisinde o kadar da geri planda durmamalarını arzuluyorlardı. Arzuluyorlar mıydı veya artık mızrak çuvala sığmamaya başlamıştı tartışılır. Bu insanlar kavgayı verdiler. Enver Paşa’nın hamisi olduğu gazetede Arapça harfler arasında boşluk kullanarak yazılar bastırdığını biliyor muydunuz? Yani bir arayış vardı.

Atatürk geldi. Elinde büyük bir güç buldu. 1. Dünya Savaşı esnasında genelkurmay başkanı olmak için kulis yapmış olan Atatürk, bunu başarsaydı acaba ülkenin seyri nasıl gidecekti? Atatürk’ün aklında ilk günden itibaren saltanatı iptal edip “demokrasiye” geçmek var mıydı? İstanbul’da önemli göreve gelseydi biraz daha uzlaşmacı bir siyaset izler miydi? Neyse bunlar olmadı ve Atatürk orduyu yanına aldı. TR’de (ve insanlık tarihinin yüzde 99’unda) önemli değişiklikler orduyu yanına alanlar tarafından gerçekleştirilir.

Atatürk’ün aklında Batılı gibi hareket eden bir toplum olması mutlaktı. Çok da kararlı bir kişilikti. Pek etkin olmadığı, ömrünün son iki, üç yılı hariç o, 10 yılda çok önemli adımlar attı. 1950’ye kadar bu adımlar ilk dönemki kadar kararlı olmasa da devam etti.

1950’de Duran Abi ve Sıddık Hoca ilk fırsatta iktidarı geri aldılar. 1960’ta ordu bunlara son bir darbe indirmek istedi. 1965’teki seçimlerde yine Duran Abi, Sıddık Hoca iktidarı aldılar. Seçim olduğu zaman bunların kazanacağı garanti gibi bir şeydi. Hep öyle de oldu zaten.

Bu esnada ise toplumsal düzende önemli dönüşümler yaşanıyordu. TR toplumu diğer İslam toplumlarından katbekat fazla bir şekilde açık toplum olmaya başladı. 1900’li yılların başlarında yazılan romanlara baktığımızda İstanbul’da yaşayan orta sınıfların zaten Batılı gibi yaşamaya başladığını ve bundan çok hoşlandığını görüyoruz. Batılı yaşam tarzı, zor mekanizmasını kullanarak kent merkezlerinden ilçe merkezlerine akmaya başladı. Eğer bu iyi bir şeyse, o yıllarda okula gelen kızların başlarının açmalarının zorunlu olması, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi hamlelerin etkisi vardır.

Bu baskı uygulamaları önceden liberaller tarafından eleştirilirdi fakat Ak Parti’nin son 10 yılda dini konularda ne kadar baskıcı olduğu görülünce liberaller de bu düşüncelerinden dolayı pişman oldular. Geçen LDP başkanı Besim Timuk böyle bir şeyler söylemişti. Neyse biraz zorla biraz gönüllü bir şekilde toplum değişti, değişiyor. TR giderek daha açık bir toplum olmaya doğru gidiyor.

Açık toplumun savunucuları CHP’lilerdir işte. Bu, böyledir.

CHP’lilerin modernciliği ne kadar berraktır? Daha doğrusu CHP’liler içlerinde ne gibi çelişkiler barındırırlar? Neden her partiyle oy geçişkenliğine sahiptirler? Bu aşamada üç başlıktan bahsetmemiz gerekiyor. Bu üç başlık TR’de siyasette en çok kafa bulandıran başlıklardır. Bunlar Atatürk, Kürtler (veya Kürt hareketi) ve dindir! Bu üç başlıkta bir türlü sağlanamayan netlikler TR siyasi iklimini bulandırır.

ATATÜRK

Türkiye’de neredeyse politik Kürtler ve İslam’ı bilenler ve ona bağlı olanlar hariç herkes Atatürkçüdür! Atatürk’e, ilk başlarda kendi eliyle, iliştirilmiş olan kült figürlük mertebesi onu doğru dürüst ele almayı engeller. Kendi eliyle dedik, Atatürk hayattayken en önemli 20, 30 şehir meydanına heykelini diktirtmiş bir insandır. Falih Rıfkı gibi bir memura bir sürü efsanelerle dolu kitaplar yazdırmıştır. Eğin’in adını telgrafla Kemaliye yapmıştır. Bunlar hoşuna gitmiştir ayrıca önemli siyasi dönüşümler yapacağı için buna mecbur da kalmıştır. Fakat Atatürk ile ilgili bu efsaneler, bu mitler 2020 yılında hala devam ediyor. Kendisinin sosyalist olduğunu bile düşünenler var. Halkçı, demokrat olduğu da düşünülüyor ki ben buna inanmıyorum. Atatürk bir Osmanlı elitiydi. 1917 yılında veliaht Vahdettin’in Almanya ziyaretinde yanında götürdüğü 30, 40 kişiden biriydi. Bu mevkilere erişebilen bir insandı. Padişahla görüşebiliyordu. Genelkurmay başkanlığı için kulis yapabiliyordu. İTC başkanlığı için çalışma yapabiliyordu. Ölene kadar reisicumhur kalabiliyordu. Şimdi Atatürk insanarın hayatlarına çocuklukta yoğun duygularla girdiği için ilerleyen yıllarda insanların onu bilimsel tarihi bir metotla ele almaları imkansız olmaktadır. 1930’lu yıllarda İngiliz otomobil firmasını Dolmabahçe’ye davet eden, otoyol teklifini sevinçle karşılayan, E5’in adını koyan hatta bizzat bir boğaz köprüsü fikrini ortaya atan bir insanın anti-emperyalist olduğunu ve ülkeyi “demir ağlarla” ördüğü iddia ediliyor.

Çocuklukta insanların hayatına duygularla giren adam, Batılı yaşam tarzında önemli ve kararlı adımlar da atmışsa kıyamete kadar gidecek bir efsane oluyordu. Sorun şudur ki bu yaşam tarzı savaşı hala devam etmektedir. Birileri de bu hamlelerden rencide olmaktadır. Dini metinleri açıp okuyunca da kafaları bulanmaktadırlar. AKP döneminde dini metinleri açıp okuma arttığı için insanların Atatürk’le, modernlikle, Batılı yaşam tarzıyla olan mesafeleri açılabilmektedir de… Eskiden Atatürk aleyhinde tek kelime edilemezdi. Edecek olanlar da içinde tutmak zorunda kalırlardı. Çünkü baskı vardı. Fakat AKP ile birlikte bu baskı biraz kırıldı. İnsanlara ideoloji de taşınmaya başlandı AKP tarafından. Bunun ne kadar başarılı ve kalıcı olacağı ayrı bir konudur ama 2002 öncesindeki gibi de değildir durum. Anadolu’da eskiden insanlar memurlardan ve askerlerden korkup takiye yapabiliyorlardı. Şimdi de yapıyorlar. Whatsapp’ta türbanlı öğretmenler milli bayramlarda yalandan Atatürk paylaşımı yapıyorlar. Neyse, demem odur ki karşı tarafın Atatürk konusunda muhafazakarların ellerini rahatlatan hamleleri olmaktadır ve okulda bu büyüye kapılan genç insanlar oy tercihlerini okulun beklediği gibi yapmamaktadırlar bazen. Atatürk tarihte kalmış ve herkesin üzerinde fikir birliği içinde olması gereken bir konu başlığı değildir. Atatürk günceldir. Günümüzdeki siyasi kavgaların da bir tarafı ve uzantısıdır. Ama hala çocuklukta insanlar bu büyüye maruz kalmaktadırlar. Bu yüzden CHP’ye oy verenlerde ve aslında AKP’ye oy verenlerde de bazen hayret etme duygusu yaşanmaktadır.

KÜRTLER

Atatürk’ün bir yanı laiklik ise diğer yanı da Türk milliyetçiliğidir. Fakat bu milliyetçiliğin TR’de asla kapsayamadığı, çok kalabalık sayılara ulaşan bir Kürt nüfusu vardır. Bu insanlar cumhuriyetin ilk yıllarında o kadar politik insanlar değillerdi fakat sonra 30, 40 yılda bu insanlar politikleşmişlerdir ve artık edilgen olmamaya başlamışlardır. Zaten şu vardır: TR’nin ortalama insanı Kürtleri sevmez. Onları küçümser. Çevresinde görmek istemez. Bu, benim için dünyanın en net şeylerinden biridir. İstisnalar kaideyi bozmaz! Ortalama insan dedik, bu ortalama insana CHP’li de MHP’li de girer. İP hakkında yorum yapmak istemiyorum. Bana göre onlar bir “toplumsal kesim” olarak değerlendirilecek bir topluluk değillerdir. İşte Kürtler ve onların hakları, duyguları söz konusu olduğunda CHP ve MHP arasında pek bir fark yoktur. Daha doğrusu CHP’liler ve MHP’liler arasında. Denilecektir ki PKK olaylarının bunda bir katkısı yok mudur? Onlar sebep değil sonuçtur bana göre. Asıl bu Türk milliyetçiliği olaylarının şu andaki duruma olan katkısından konuşmak lazım gelir. Düşünün Ordu CHP il başkanlığı toplantısını… Toplantıda herkes zalim PKK terör örgütüne atıp tutuyor ama birden bakıyorlar ki HDP ile CHP seçim ittifakı yapıyor. Bu insan evine gidip kolaylıkla oyunu amcasının oğlu, MHP’li Mevlüt’e verebilir. Veriyor da zaten. 2015’ten sonra TR’de siyasi dengeler CHP ve HDP’yi birçok alanda yakınlaşmaya zorlarken, tabanda çözülmesi mümkün olmayan bazı sorunlar vardır. CHP tabanı Kürtleri sevmez. Kavgada ilk vurana bakmak lazımdır. Bunun adını bu şekilde koymak zorundayız. Adlı adınca bir çelişkidir. Uzun süre çözülemez. Neler olacağını bilemiyorum. Bazı işgüzar sosyalistlerin bu iki kesimi birleştirmek gibi hayallerine gülüp geçiyorum sadece.

DİN

Din de çok zor bir başlıktır ve CHP’nin çelişkilerine çelişki takar. Yaşlı CHP’liler İslam’ı en iyi anlayan ve yaşayan insanın Atatürk olduğuna inanırlar. Oysa Atatürk’ün dini kaideler umurunda değildi. Onun ateist olduğunu yazan anı kitapları varmış. Ben okumadım ama buna pek inanmıyorum. Bir Osmanlı elitinin ateist şeklinde kendisini lanse etmesi imkansızdır. Ne yapar Osmanlı eliti? Atatürk’ün yaptığını yapar. Dinin etinden, sütünden, yününden faydalanmak ister. Özel hayatında umurunda olmaz din. Atatürk’ün farkı, onun üzerine siyasal olarak gitmesidir. Tamamen yok etmek üzere değil, elinde bir araca döndürmek üzere. Bizim cahil Halk TV Müslümanı ise bunu bilmez. Oruç tutar ama bakar ki Erzurumlu Ak Partililer Ramazan’da sokakta sigara içen adamı dövüyor… Onlardan soğur. Bakar ki genç CHP’liler oruç tutmanın çok saçma bir şey olduğunu düşünüyorlar ve o eylemle dalga geçiyorlar. Ne yapacak şimdi yaşlı CHP’li? Kafayı çok bulandırmayacak ve esnaf Müslümanlığa devam edecek. Ömrü boyunca bir “Atatürk kızı” olarak yaşamış emekli öğretmen Hanife hanım da asla bir ateist değildir. Emeklilikten sonra dini metinleri okumaya başlamıştır. Çocukları ve torunları için sık sık dua etmeye başlamıştır. Dua ederken başını örtmektedir. Başını örtmek, örtmemek gerilimi kendisi için artık dayanılmazdır. Başı kapalı bir insan olarak yakın çevresinde yeri yoktur ama kafasının içinde de bin tane düşünce gezmektedir. Oy tercihini değiştirmez ama yaşam tarzını giderek, azar azar, gizli gizli değiştirir. Bu kişi tvde Kuran okuyan Erdoğan’ı görünce durup bir düşünür. Başını açıp, hayatın anlamı olan “beğeni”nin sularına çılgınca dalmak isteyen genç türbanlı kadının çelişkileri de dayanılmazdır bu arada. Zaten o da yavaş yavaş bunu yapmaya başlamıştır. CHP ideologlarının hiçbirinin deklarasyoncu ateist olmasalar da dinin hiçbir kuralını takmadıklarına eminim.

Bu üç başlık CHP’yi çok zorlamaktadır.

CHP doğru dürüst bir siyasal mücadele yürütmese de kapalı toplum yapısı kendi kendisine çözüldüğü için toplumsal yaşamda her yere egemen olmaya başlamıştır. Büyükşehirlerde muhafazakar yaşam pek kalmamıştır artık. İlçelere de teknoloji sayesinde modern yaşam tarzı sızmaktadır. Gençler için ikincisi mutlak daha renkli, daha tercih edilesidir. Muhafazakarlığa hiç şans tanımıyorum. Türklerin koşar adımlarla bir CHP milleti olmaya doğru gittiklerini düşünüyorum.

Müteahhit Fenasi mi? Yarının en büyük CHP’lisinden bahsediyorsunuz. Onun için SIKINTI YOKTUR!           

siyaset kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Türkiye’nin Toplumsal Kesimleri 1: Ak Partililer – Sıddık Hoca’yla Duran Abi’nin İttifakı

Türkiye’nin toplumsal kesimlerini tek tek inceleyeceğim yazı dizime başlıyorum…

Önce Ak Partilileri inceleyeceğim. Sonra da CHP’lileri, MHP’lileri, Kürtleri ve Alevileri inceleyeceğim. En son da “Tuhafları” yani “Değişikleri” inceleyeceğim. Tutunamayanlar, aydınlar, okuyup yazanlar, anormaller olarak da kodlanabilir bu kesimler.

Ak Partililerle başlayalım? Kimdir Ak Partililer? Evlerinde otururlarken, her şeye muktedir olan Batı emperyalizmi tarafından palazlanan insanlar mıdır? Toplumsal kuralların Kuran ve sünnete göre yeniden dizayn edilmesini ve sonrasında zorun kullanılmasını arzu eden Müslümanlar mıdır? Hilafet e saltanatın tekrar ilan edilmesini isteyen insanlar mıdır? Bira, şort ve flörtü yasaklamak isteyen, bunları yapanı hapse atmak isteyen insanlar mıdır? İhale peşinde koşan, tek gündemi rant elde etmek isteyen insanlar mıdır? Başını geleneksel tarzda kapatan, kimseye karışmayan, Alevi komşusuna Muharrem ayında aşure götüren, Rum komşusunda yılbaşında hindi ikram eden, Yahudi komşusunu cumartesi rahatsız etmemek için radyosunun sesini kısan, güler yüzlü Suat teyze midir? Kimdir bu Ak Partililer?

Bu yazı dizisine başlarken TR’de sınıflar mücadelesi olmadığını, onun yerine yaşam tarzı mücadelesi olduğunu ve son yıllarda görünür olan kimlik mücadelesi olduğunu düşündüğümü belirtmek isterim. En büyüğü yaşam tarzı mücadelesi ama…

YAŞAM TARZI MÜCADELESİ

1800’lerle başlayıp hala devam eden bu hazreti yaşam tarzı mücadelesinin bir tarafını temsil eder Ak Parti ve ona oy veren Ak Partililer! Bunun ne kadar bilinçli, ne kadar gönüllü, ne kadar kararlı, ne kadar “adil” olduğunu ele alacağız…

1800’lerde bu topraklarda gelişkin Batı medeniyetine öykünen insanlar ortaya çıkmaya başladı. Bunlar öz itibariyle ve ilk başlarda askeri ve teknik gelişmeleri referans alan kesimlerdi fakat giderek Batı’nın yaşam tarzı da gözetilmeye, beğenilmeye ve adapte edilmeye çalışıldı. Fakat Osmanlı toplumu yani bugünkü TR toplumu esas itibariyle bir Doğu, bir İslam toplumuydu. Araplar neyse de Türkler İslam’ı benimsemeden önce göçebe yaşayan ve gelişkin bir kültüre sahip olmayan bir halktı. Kaba kuvvetle Viyana’ya kadar gidebildiler. Kaba kuvvetleri yetmemeye başlayınca gerilemeye başladılar ve sahip olmadıkları gelişkin kültürün dezavantajlarını hala çekiyorlar. Batı’ya göre noksan olan bu şeyler Türkleri ne yapacaklarını bilemeyecek halde bıraktı. Bana göre de hala bu durumdalar. “Huzur” romanındaki Mümtaz karakteri gibi eskiyle yeni arasında ne yapacağını bilemeyen bir vaziyetteler.

Tarafları adlandırmak konusunda problem yaşıyorum. Batıcı/Doğucu… Modernci/Gelenekselci… Batıcı, Doğucu diyelim bütün eksikliğine rağmen… Batıcıların zirvesi Atatürk ve onun kurduğu cumhuriyettir. Bu arada bu kavganın İstanbul’da bürokrat/asker/organik aydın veya devletin memuru olarak taşrada bulunan topu topu 10, 15 bin kişi arasında verildiğini de eklemeliyiz. Halk bu kavgada etkin değildir ve genelde güçlünün yanında durur. Bazen sopayla. Bazen onursuzca. Nadiren de olsa ideolojik olarak…

Bu 10, 15 bin kişi arasındaki mücadelede Atatürk büyük bir üstünlük sağlamıştır. 1. Dünya Savaşı olmasaydı bu fırsatı bulamazdı. Bir şeyler, bir şeyler olmuştur ve Atatürk elinde büyük bir güç bulmuştur. Ve bayağı zorlamıştır yaşam tarzı konusunda. Fakat eklemek şarttır ki bu düşünceler Atatürk’ün özgün düşünceleri değildir. Ondan önce başlamış bir süreç ve epeyce alınmış yol vardır. Zaten ben Jön Türkler, İTC ve Kemalistler arasında süreklilik olduğunu düşünürüm.

Bu Batıcıların karşısında her zaman birtakım “Doğucular” yani Batılı yaşam tarzını istemeyenler çıkmıştır. İşte Ak Parti’nin ideolojik kökenlerinde bunlar vardır.

Bu kesimler halkın geriliği sayesinde dine referanslar yaparak her zaman kolayca taraftar bulabilmişlerdir. Seçimlerde hep kazanmışlardır. Yani bunları birleştirip ayakta tutan şey büyük oranda din olmuştur.

HANGİ DİN?

Gelelim Sıddık Hoca’ya. Bugün Türkiye üzerinde toplumsal kuralların Kuran ve sünnete göre dizayn edilmesini, bunlara uymayanlara yaptırım uygulanmasını, yani “şeriatı”, yani Arap yarımadası tipi yaşam tarzını savunan, arzu eden, bunun için mücadele eden kaç kişi vardır? Bunların yüzdeleri konusunda arkadaşlarımla hep konuşmuşumdur. Ben %2 derim. Fakat Ak Parti’nin ideologları bu insanlar arasından seçilir. Ak Parti bir ideoloji partisidir. Rant ikincil olarak elde vardır bana göre. Bu insanları Sıddık Hoca diye kodlayalım.

Bununla birlikte anketlere falan baksanız insanlar kendilerine “Müslüman”, “inançlı” falan diyeceklerdir. Önemli bir bölümü namaz kıldığını falan öne sürer. Bunlar külliyen yalandır. TR halkı radikalleşmek, ölümüne mücadelelere girmekten kaçınır. Hiçbir zaman öyle bir halk olmamışlardır. Bugün hakkında olur olmaz bir sürü efsaneler sıralanan Kurtuluş Savaşı denen olayda bile ne yapıldıysa sopayla ve askeri hiyerarşiyle yapılmıştır. Radikalleşmek istemeyen milyonları, Sıddık Hoca tavlayabilmektedir. Mesela çarşaf, sarık, cübbe, sakal gibi şeyler kıyamete kadar “radikal” kalmaya mecburdur. Hiçbir zaman toplumun “normali” olamazlar. “Tik Tok” sayesinde türban bile müthiş bir irtifa kaybetmektedir ki Tik Tok’ta fenomen çarşaflılar bile vardır! Neyse, bu ciddi bir yazı. Elbette Tik Tok tek başına bir şeyin sorumlusu değildir. Kapalı toplum yapısı hızla düşmektedir ve insanların (kadınların) doğasında çakılı olan, asla müdahale edilemeyecek olan beğenilme dürtüsü artık kabına sığmaz olmuştur.

Sıddık Hoca ideolojiktir. 1923’ten sonraki her muhalefet hareketinde yer almıştır. Yapılan dönüşümleri asla sineye çekmemiş, asla kabul etmemiştir. Tarihsel referansları güçlüdür. Toplum ileri, gelişmiş bir toplum değildir ve kolaylıkla ona kanar. Sıddık Hoca’nın bu topraklarda asla tutmayacak olan şeriat hayalleri yaşam tarzı kavgasının dinamikleriyle buluşmuş ve Sıddık Hoca nihayet iktidara gelmiştir.

Tek başına mı?

Bir ortağı vardır Sıddık Hoca’nın. O da Duran Abi…

DURAN ABİ

Birçok yazımda bu Duran Abi’den bahsettim. Ak Parti’nin esas omurgası Duran Abi’dir. İç Anadolu ve Karadeniz’in orta sınıflarıdır Duran Abi. Marmara ve Ege’de de bulunurlar. Doğu Anadolu’nun Türk nüfusu içinde de vardırlar. Kürt coğrafyasında yoklardır ama oralardan ittifak unsuru bulabilmektedirler. Esas olarak İç Anadolu ve Karadeniz’in sahibidirler. Seçimlerde bu iki bölgede üstünlük sağlayanların tüm TR’yi aldıkları görülmüştür. Çünkü büyükşehirlerdeki insanlar da Duran Abi’nin etkisi altındadırlar.

Duran Abi, Sıddık Hoca gibi asla bir şeriatçı değildir. Din kuralları zorla uygulatılmaya kalkışılsa ilk olarak Duran Abi itiraz eder. Bazen gizli bazen de açıktan içki içer. Keraneye falan da gider Duran Abi ama yolda el ele dolaşan iki genç insan görse hoşnut olmaz. Okumaya, kitaba, kitabi laflar edene yabancıdır. Cahildir, cahillik övgüsü yapar. Ticarete çok meraklıdır. Zaten bunu becerebiliyorsa Duran Abi olur. Duran Abi’nin bir de çekinceleri vardır. Açıktan içki içen, flört eden, başörtüsü takmayan, okuyan insanlar veya işte Aleviler, Kürtler, CHP’liler mutlaka iktidardan uzak tutulmalıdır. Hepsi PeKaKa’lıdır onun için. Bunu içgüdüsel olarak sezer Duran Abi. Onlara karşı en geniş ittifakı kurar. Atatürk’e küfür etmez Duran Abi. Aslında oldukça çelişkili yanları vardır. Neden muhafazakar olduğunu bir türlü ifade edemez. Sezer ve konum alır.

Duran Abi maddi ve manevi iktidarı için politikleşir. Alt kesimlere siyaset aktarır ve onların oy tercihleri üzerinde belirleyici olur. Maddi olarak asla tarumar olmaz Duran Abi, olursa Duran Abilik mertebesinden marabalık mertebesine iner. Doğucuların o dönemdeki partisinin il ve ilçe başkanları mutlaka iyi para kazanan Duran Abiler arasından seçilir. Yukarıdaki her ama her siyaseti alır, yutar ve aşağıya aktarır. Bunun istisnaları vardır. Barış Süreci’nde Kürtlere karşı yumuşatılmış söylemler geliştirildi ve mutlaka Duran Abi ilçe toplantılarında bunları dile getirdi ama içten içe inanmadı buna. Zaten bu süreç de kısa sürdü ve Cumhur İttifakı oluştu.

Duran Abi radikalleşmek istemez asla! Demirel ve Özal partileri aslında onun için biçilmiş kaftandı. Tam istediği oydu. O zamanlar Sıddık Hoca kendi küçük partisindeydi. Sıddık Hoca’nın radikal arzuları aslında Duran Abi’yi huzursuz eder.

MÜTEAHHİT FENASİ

Bu ittifakta bir de müteahhit Fenasi vardır. Lenin devrimden sonra “Şimdi yandık! Artık iktidarız ve bütün namussuzlar bizden yana olacak.” demiştir. Bu; rantçı, ihaleci kesim her iktidara yanaşacaktır. Bunlar her yerdedirler. Bunları karşına alıp mücadeleye girişmek için TR’nin ideolojik olarak birbirine benzer insanlardan oluşması şarttır. İktidarlar ideolojik dönüşümlere odaklandıkları ve desteğe ihtiyaç duydukları için bu rantçı kesimi ürkütmek, kaçırmak istemezler. Bunu arzulasalar bile istemezler, yapamazlar. Mutlaka Sıddık Hoca haram yemeyi doğru bulmuyordur. Bu arada haram yemek derken bir işçi çalıştırıp ona maaşını gününde ödemek helaldir onun için. Sıddık Hoca rüşvet ve rantın üzerine gidemez. İktidar olmanın getirdiği ihtişamlı yaşamdan da geri durmaz yalnız. Duran Abi ile Fenasi’nin arası çok iyidir. Bunlar paslaşırlar. Aralarındaki fark Duran Abi’nin biraz ideolojik yanının olmasıdır. Yarın CHP veya İP veya hatta HDP iktidar olsun bu Fenasiler onlara da onların argümanlarıyla yaklaşmaktan geri durmayacaklardır. Bu partiler de “ilk olarak” Fenasilerle mücadele etmeyi gündemlerine almayacaklardır.

SORUN

Ortada ciddi bir sorun vardır yalnız. Sorun ideolojiktir. TR’de kapalı toplum hızla çökmektedir. İletişim olanakları sayesinde insanlar TR’nin her yerinde haber, görüntü almaktadırlar. Herkesin yaşam tarzı herkesin gözü önündedir. 1980’li yıllarda Duran Abi’nin ilçesi Bayat’ta İstanbul Kadıköy’deki yaşamı görmüş hiçbir genç yokken bugün onu gören ve ona öykünen gençlerle doludur Bayat. Sıddık Hoca’nın büyük projesi “dindar nesil” projesi çökmüştür. Din, modern zamanların ve genç insanların ihtiyaçlarına cevap verememektedir. Din her zaman kendisini uyarlamayı bilmiştir. Belki bu yeni duruma da uyarlayacaktır ama o zaman işte Sıddık Hoca koluna dizlerine dayayıp kara kara düşünecektir. Benim ironik bir şekilde ifade ettiğim “CHP iktidarı hayırlı olsun!” cümlesi bu duruma işaret etmektedir.

Batıcılar kazanıyor. Türkler bir CHP milleti olmaya doğru hızla gidiyor. Belki birkaç seçimi daha Ak Parti veya onun devamı olduğu iddiasında olan başka bir parti kazanır ama ideolog Sıddık Hoca’nın elinde avucunda olanlar hızla akıp gitmektedir. Duran Abi adapte olma kabiliyetine sahiptir. Fenasi içinse zaten SIKINTI YOKTUR!          

siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

PSG-Münih Maçında Tanıklık Edeceğimiz Tarihler

*Şampiyonlar Ligi demek Real Madrid demektir. 13 şampiyonlukları vardır. Sonra 7 kupayla Milan gelir. Geçen sene Liverpool 6 yaptı. Bayern bu sene alırsa o da 6 olacaktır ve Milan’ın ikinciliği iyice tehlikeye girecektir.

*Son 44 senede Fransızların sadece dört kere finale gelebildiklerini görüyoruz. 1976’da St. Etien, Bayern Münih’in karşısına çıkıyordu. 1991 yılında komünizmin son başarısı olan Kızıl Yıldız şampiyonluğunda, finalin diğer tarafında Marsilya vardı. 1993’te nihayet Fransızların tek şampiyonluğu geliyor. Underdog Marsilya, süper güç Milan’ı yeniyordu ve bu Şampiyonlar Ligi adıyla düzenlenen ilk turnuvaydı. O Marsilya şike yaptığı için kendi liginden düşürüldü ama ŞL’sine bir şey olmadı. Fransızlar en son 2004 yılındaki meşhur underdoglar senesinde finale çıktılar. Monaco’ydu ve Mourinho’nun Porto’suna yenildiler.

*BAE sermayesi destekli PSG, yedi, sekiz yıldır inanılmaz paralar harcıyordu. 2015 yılında 250 milyon Euro’ya Neymar’ı ŞL şampiyonluğu için aldılar. Nihayet final geldi. Sevmiyorum böyle takımları. Kendi tarihsel büyüklükleriyle büyük olan takımları seviyorum. PSG’ye süper güç kılan diğer bir faktör de M’bappe’dir. 21 yaşında ve 130 golü var. Gelecek M’bappe’nindir. Messi ve Ronaldo sayılarına ulaşma ihtimali olan (bence aslında yok) tek futbolcu odur şu anda.

*En son 2013’te şampiyon olan Bayern, Guardiola’yla şampiyon olmayı çok istedi ama 10. haftada falan emanetçi olarak gelen TD’yle finale geldiler.

*2012’de emanetçi TD Di Matteo Chelsea ile ŞL almıştı. Sonraki sene kovulmuştu. 2000 yılında da emanetçi Del Bosque Real Madrid’e ŞL kazandırmıştı.

*Daha önce final görmemiş bir takımın finale çıkması en son geçen sene yaşandı. Tottenham başardı bunu. 2008’de finale ilk kez gelen Chelsea’nin yaptığını bir başarı olarak görecek miyiz? Milyar euro’luk bütçesiyle PSG’nin yaptığını başarı olarak görmüyorsak onu da görmeyeceğiz. O halde geçen seneden sonra ilk kez finale çıkan takım görmek istiyorsak 2004 yılına gideceğiz ve Monaco’ya bakacağız.

*Süper güç olmayan bir takımın ŞL’de finale çıkmasına gerçekten şaşırırım. Zaten bu, 20 yılda bir oluyor.

*PSG çok şanslı bir kura çekti.

*Bu sene Barcelona’nın sekiz yemesi de birçok ilginç istatistik barındırıyor. En son 1946’da sekiz gol yemişlerdi. ŞL eleme aşamalarında böyle bir sonuç yok zaten. Üç sene üst üste büyük travmayla ŞL’den elenmeyi de hiçbir süper güç yaşamamıştır.

*Messi veya Ronaldo’nun olmadığı yarı final en son 2005 yılında yaşanmış.

*Bayern Münih en son şampiyon olduğunda Lewandowski sahadaydı ama karşı takımdaydı. Dortmund’daydı.

*Lewandowski finalde gol atarsa bütün maçlarda gol atmış ilk oyuncu olacak. Grup aşamasında bir maçta oynamadığını ve çeyrek finalden sonra tek maç oynandığını hatırlatalım. 10 maçta gol atmış olacak. Ronaldo da 2014’te ve 2018’teki sezonlarda 10’ar maçta gol atmıştı. Büyük iş!

*Lewandowski 68 golle, 71 gollük üçüncü Raul’un ensesine yapıştı. Bu arada beşinci futbolcu 65 golle Benzema’dır. Messi’nin 0,80’lik gol oranını geçen tek futbolcu 50’li yıllardan Di Stefano’dur 0,84. Ama burada haticeye değil neticeye bakılır. Ronaldo 130 gol, Messi 115 gol. ŞL demek Ronaldo demektir.

*Ronaldo Real Madrid’teki ilk senesinden sonra ilk defa çeyrek final göremedi. O zaman da Lyon’a elenmişlerdi. Lyon’un gollerinden birini şimdiki takım arkadaşı Pjanic atmıştı.

*Ronaldo’nun Messi’yi asist sayısında geçtiği tek turnuva ŞL’dir. 40’a 35.

*Neymar finalde gol atarsa iki farklı takımla finalde gol atan ikinci futbolcu olacak. Diğerinin kim olduğunu söylemeye gerek yok.

*Neymar, Atalanta maçında 16 driplingle rekor kırdı. Rekoru egale etti. Diğerinin kim olduğunu söylemeye gerek yok.

*Yarı finale İngiliz veya İspanyol takımlarının ulaşamadığı en son sezon en az 20 sene öncedir.

*Daha önce bir Fransız Alman finali yaşanmadı.

*Bence maç ortada. Bana göre ortada olan en son final 2008 yılındaki Chelsea-Manchester United finaliydi.

*25 yaşındaki Kingsley Coman sekiz şampiyonluğa sahiptir çünkü hep PSG, Juventus ve Münih’te oynadı. Bir de ŞL’si olabilir.

*Her şeyi kazanmış futbolcular Real Madrid ve Barcelona’nın İspanyol oyuncularıdır.

*Sahada, 100’ün üzerinde ŞL maçı oynamış iki futbolcu olacak: Nooyer ve Müller.

*Üst üste kazanma rekoru Bayern ve Real’dedir ama bu iki takım iki farklı senede bunu başarmışlardır. Bu sene Bayern yine 10 maç üst üste kazandı. Finali kazanarak alırsa bütün maçları kazanarak şampiyon olan ilk takım olacak. Pandemi’den dolayı çeyrekten sonra tek maç oynandığını ekleyelim. Belki 50’li yıllarda falan bunu yapan vardır.

*Normalde final İstanbul’da olacaktı. Seneye olacak. O maça gidebilmek için elimden gelen her şeyi yapacağım.

*Üç farklı takımla ŞL kazanan Seedorf olduğu yazılır ama Etoo da 1999’da Real Madrid’le grup maçlarına çıkmıştır. Sonra ikinci devre Mallorca’ya gitmiştir. Olsun alın teri var sonuçta.

*M’bappe gol atarsa hem Dünya Kupası finalinde hem de ŞL finalinde gol atan ikinci futbolcu olacaktır. Zidane’dan sonra. Belki daha eskiden atan vardır. Eskiden varmış. Bir de Mancukiç varmış bu arada…

Futbol kategorisine gönderildi | Yorum yapın

“Ayaşlı İle Kiracıları” Roman Eleştirisi

Türkiye’de “aydın” kime denir?

Osmanlı Devleti’ne kadar gitmemiz gerekmektedir. Bu topraklarda Batı Avrupa’daki gibi iktidardan, devletten bağımsız düşünsel faaliyetler gerçekleştiren bir zümre pek gelişmemiştir. “Pek” diyoruz çünkü böyle bir zümre II. Abdülhamit’e karşı girişilen Meşrutiyet kavgasında vardır. Yeraltı faaliyetlerini de dağlara çıkıp silahlı mücadele etmeyi de kapsayan bir dönemdir bu dönem. Talat Paşa’nın “Biz II. Abdülhamit’i, 200 kişi devirdik.” şeklinde bir cümlesi vardır. Düşünsel faaliyet gerçekleştirerek siyaset yapan bu 200 kişi ilk “aydın” topluluğu sayılabilir ve de işte, cılızdırlar. Toplumla organik bağları yoktur. İstanbul’da ikamet eden ve ülke yönetiminde söz sahibi olan o meşhur 5000 kişilik bürokrat zümresinin bir rengidirler, bir yorumudurlar. Bunlar “hürriyet”i getirmişlerdir ama aslında şikayetçi olunan mesele karar alma mekanizmalarında Abdülhamit’in kimseyi bulundurmamasıdır. Zaten İttihat ve Terakki denilen kesim hemen iktidarı alamamış, almamıştır çünkü ne yapacaklarını çok bilmezler. Sonra Enver Paşa çılgınının saçma ve trajikomik bir hamlesi (Bab-ı Ali Baskını) sonucunda iktidarı almışlardır. Enver Paşa, şu anda metruk olan uzunca bir süre de Cumhuriyet gazetesinin mekanı olan binadan beyaz bir atla Bab-ı Ali’ye inmiş ve iktidarı eline almıştır. Aydınlar iktidara nihayet gelmişlerdir…

1900’lerin başlarında başlayarak “aydın” denen zümrenin bu topraklarda her zaman devletle organik ilişkileri olduğunu görüyoruz. Bunların neredeyse tamamı asker veya bürokrattır. Bu insanlar İTC ile başlamışlar ve Cumhuriyet yönetimiyle devam etmişlerdir. Yaşları yetenler Demokrat Parti’nin de “adamı” olmaya devam etmişlerdir. Bu “aydınların” kafalarında elbette siyasi modeller vardır. Hepsi Türk milliyetçisidir. Anadolu’yu Türkleştirmek bunlar için en önemli hedeflerden biridir. Yaşam tarzı anlamında tahminimce %80 oranında modern, Batıcı yaşam tarzı taraftarıdırlar. Eskiye dair ne varsa tasfiye etmeyi düşünenlerden biri Atatürk olduğu ve de Atatürk çok etkili, güçlü bir kişilik olduğu için büyük çoğunluğu böyle düşünmese de böyle düşünüyormuş gibi görünmüşlerdir.

Burada akıllara sosyalist aydınlar gelebilir. Bu namuslu insanlar namuslu bir ideal peşinde koşmuşlardır ama bunların sayıları da etkinlikleri de oldukça azdır. Devlet kademelerinde zaten yer bulamamışlardır. Bulanlar da Sevket Süreyya Aydemir gibi dönerek ancak yer bulabilmişlerdir.

Ve bu aydınlar edebiyat üretmişlerdir… Evet, Türk edebiyatının ilk dönem eserlerini verenler büyük çoğunlukla bu dönemin maaşlı aydınlarıdır. Yakup Kadri, Halide Edip, Reşat Nuri, Ahmet Mithat, Mahmut Şevket, Peyami Safa falan hep devletten maaş alan “aydınlardır”.

Bunların eserlerini küçümsemiyorum kesinlikle. Bu insanlar çok iyi eserler ortaya koymuşlardır. Hatta direkt olarak dile getiremediği politik eleştirileri romanlar yoluyla dile getirmeye çalışmışlardır da… Bugünkü yazıma konu olan “Ayaşlı İle Kiracıları” adlı romanı çok beğendim. Bu kitabın yazarı Mahmut Şevket Esendal’dır ve Esendal, sıkı durun, 1942-45 yılları arasında CHP Genel Sekreterliği yapmıştır. Yani en tepedeki pozisyonlardan birine getirtilmiş bir insandır. Vikipedi’ye göre de kendi isteğiyle bu görevden ayrılmış ve edebiyata yoğunlaşmıştır. Yani o aralar İsmet İnönü’ye bir şeyler olsaydı ülkeyi yönetebilecek bir inşadı.

Bakalım ne yazmış bu “ikinci adam”?

Romanda ilk olarak üsluba dikkat çekmek isterim. En iyilerinden biri olabilir. Dili bu kadar sade (olumlu anlamda), akıcı ve sevimli kullanabilmek herkesin harcı değil. 1934 yılında yazılan bu roman için dil kullanma becerisi için kusursuz diyebiliriz. Bunu mutlaka belirtmemiz lazım.

İkinci olarak romandaki “doğallık” karşımıza çıkıyor. Bu da dikkat çekici düzeyde. Karakterlerin replikleri, tepkileri ve bunlarla birlikte yaşanılanları tarif etmek için “doğal” kelimesini elimizde buluyoruz.

Toplumsal arka plana baktığımızda ise paha biçilemez değerde bir toplum analizi var elimizde. Romanda açıkça bir zaman dilimi de bir mekan da telaffuz edilmiyor ancak biz romanın 1930’ların başında Ankara’da geçtiğini anlıyoruz. Harf Devrimi yeni olmuştur. Bu dönemin Ankara’sı TR’nin kaderine hükmedecek bir yerdi. Yeni rejim kurulmuştu. Güç biriktirmişti ve artık elzem gördüğü dönüşümleri gerçekleştirmeye başlamıştı. Elbette burada bu dönüşümlere muhalefet edecek kişilikli bir halk yoktu, olsa olsa o 10 bin aydından birileri muhalefet edecekti. Bu anlamda yazarın Türkiye toplum analizi yerindedir. Karakterler yeni döneme, onun radikal denebilecek dönüşümlerine büyük bir direnç göstermezler. Edilgendirler. Hele hele zor mekanizmasıyla gündeme getirilen dönüşümlere hiç laf eder gibi değildirler. Ancak onların da elbette bir kendi gündemleri vardır…

İşte romanda bu büyük politik dönüşümlerden daha çok, bu dönüşümlerin nesnesi olan sıradan halkın gündelik yaşantısından esintiler görüyoruz. Ayaşlı İbrahim Bey’in oda oda kiraya verdiği apartmanında onlarca insan yaşamaktadır ve bunların gündelik koşuşturmacaları romanımızın konusudur. “Yüzyıllık Yalnızlık” romanı en arkada bir “karakterler ağacı” verir. Okumayı kolaylaştırsın diye… AİK için de ben internetten bir karakterler çizelgesi çıkarttım ve romanı onunla beraber okudum. Apartmanda kalanlarla birlikte onlara ziyarete gelenler ve hatta hiç orada bulunmayanlar dahil 30, 40 tane karakter var. Bunlar bir iki sayfa karşımıza çıkıp bir daha görünmemek üzere yok olabiliyorlar. Bunların işlevsiz olduğu duygusuna hiç kapılmadım çünkü her biri bize toplumsal analiz adına çok değerli şeyler sunuyorlar.

Amerikan bağımsız sineması tadında bir romandı yani. Sıradan insanların, gündelik yaşantılarından hareketle büyük politik meselelere dair de ipuçları elde edebiliyoruz. Yeni rejim ile halkın arasındaki kopukluk bunlardan en önemlisi. Ama hep böyle olmuştur zaten. İddia ediyorum, TR’de etkili, güçlü, kararlı bir asker bu topluma her şeyi yedirebilir…

Romanda dikkat çekici bir diğer yan da romanın genel atmosferine sinmiş olan umut ve mutluluk duygularıdır. Gerçekten de öyle… Mizantropik romanları çok seven ben, eğer eser başarılıysa böyle insancıl eserleri de sevebilirim. Çünkü ben de her insan gibi bir çelişkiler yumağıyım. Aslında romanda fena denilebilecek şeyler de oluyorken, o mutlu, umutlu atmosfer hiç kaybolmuyor. Düşman olabileceğiniz bir karakter pek çıkmıyor. O kısa zaman diliminde sanki siz de Ayaşlı’nın apartmanında kalmış ve o insanlarla bağ kurmuş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bu da bir başarı olsa gerek. Akıllara “Piyano Piyano Bacaksız” filmini getiriyor…

Okuyunuz, okutunuz…

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın