Efes’le İlgili Her Şey

Fotoğraf albümü için tıklayınız.

mimari, Seyahat, siyaset, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Büyülü Bir Gerçeğin Romanı

Kırmızı Pazartesi Gabriel Garcia Marquez

“Hayatta yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmam!” Anonim.

“İnsan sıklıkla hatalar yapar. Bunlar için oturup ağlaması lazımdır. Durumu esasında bok gibidir. Berbat durumunu polyanacılık oynayarak görmezden gelmemelidir ki ileride yapması muhtemel hataları yapmasın ve de daha iyi bir durumda olsun.” Baran Doğan.

Bu, hata yapıp yapmama mevzusu üzerine çok şey karaladım. Yaşadığı hiçbir şeyden pişman olmayanları genelde Seda Sayan (hala yaşıyor mu) gibi insanların televizyon programlarına katılan fantezi müzik (hala var mı) şarkıcılarından duyarız. E, halk da bunları taklit ettiği için gündelik hayatta da çok duyarız.

Nereye geliyorum? 2000 tane film izlediğim için eşek gibi pişmanım. Gerçekten. Not: Yazar burada hala 2000 film izlediğini belirterek hava atmaya çalışmaktadır. Benim yaş grubumda olup da bu kadar çok film izlemiş birisi çok zor bulunur. Dediğim gibi eşek gibi pişmanım…

Onun yerine… 1000 tane film izleseydim de şu nitelikli romanları okusaydım. 150-200 tane falan yeterdi bence. Klasik olmamış, zamanın süzgecinden geçmemiş, geniş bir onay ratingine sahip olmayan kitaplarla uğraşamam… Burada Gorki Hayırsever’e tekrar seslenmek istiyorum: Çöp okuyuculuğunu bırak. Hayat, çok iyi olmayan kitabı okuyacak kadar uzun değil.

Neyse, başladım roman okumaya… O 100-150 (eli azaltıyorum) romanı önümüzdeki beş senede okuyacağım. Bu arada, eski tartışmayı tekrar hatırlatayım. Sadece roman okumak da savunulacak bir şey değildir bana göre. Asgari düzeyde insani bilimlerde okumalar yapmış olmak şarttır.

Gabriel Garcia Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” romanına bayıldım. Yazarın “Yüzyıllık Yalnızlık” ve “Kolera Günlerinde Aşk” adlı romanlarını da okuyacağım. Diğerlerini okumaya vaktim olmayacak. Lütfen başka kitap tavsiyesinde bulunmayınız. Bir insana kitap tavsiye etmek ona yükleyebileceğiniz en büyük yüktür…

Büyülü gerçekçilik denen bir akım vardır. Bu arada akımları, dönemleri, roman değerlendirmesini, roman eleştirisini bilirim çünkü İngiliz dili ve edebiyatı mezunuyum. Tek sorunum çok az roman okumuş olmak…

Sinema ve resimde de görülür bu akım. Gerçekle bağını tam olarak kaybetmeden büyüleyici, izah etmesi güç, yer yer doğaüstü unsurları eserine yedirir sanatçı. Gerçekçilik benim kırmızı çizgimdir. Büyülü gerçekçilikte ayar tutturulabilmişse tadından yenmez.

Bu romanda aslında büyülü gerçekçilik unsurları çok yer tutmuyor. Yani teknik olarak… Ama roman hem büyülüyor hem de anlattığı hikaye oldukça gerçek.

SPOILER BAŞLIYOR

Gerçekten de yazarın çocukken tanık olduğu bu olayları yazması için annesi, kendisinden bazı insanların ölmesini beklemesini istemiş.

Romanın en büyük başarısı korkunç denebilecek bir cinayeti sizi çok mutlu etmeyi başararak anlatması… Her cinayet korkunçtur da bazıları toplumsal travmaya dönüşür. Veya bu romanda olduğu gibi neredeyse tüm toplum o cinayeti işler. O halde travmaya değil de bir festivale dönüşür o cinayet.

Santiago Nasar adlı “Türkün” Kolombiya’da korkunç bir şekilde öldürülmesi; insanı, dışarı çıkıp kırlarda koşma isteği uyandıracak şekilde anlatılıyor.

Yazarın benzersiz yeteneğidir bunu sağlayan. Üslup o kadar iyi ki, olayları aktarış biçimi o kadar çekici ki kitabı bitirdiğinizde gidip sevdiğiniz insanları öpmek, onlara sarılmak istiyorsunuz.

Ancak…

Arka planı unutmayalım. Romanların arka planları, fonları olur/olabilir. O toplumların fotoğrafını görebilirsiniz o arka planlarda. 20. yüzyılın ilk yarısına tekabül edene o Kolombiya toplumunun bütün arızlarını romanda hissedebiliyoruz.

“Türk” dedik. Türkler Fenerbahçe gibidir. Kendileri dışında hiç kimse sevmez onları. Türklerin iyi bir imaja sahip olduğu, yakınlarında kimse yoktur; uzaklarda da pek kimse yoktur. Elbette bu durumda yanlışlıklar, abartılar vardır ama haklılıklar daha çoktur.

O Kolombiya kasabasındaki Arapları halk “Türk” diye anıyordu. Bunlar, Katolikliği seçmelerine rağmen o toplum tarafından onay görmüyorlardı. Ne demiştik, insanlar farklı olanla bir arada yaşama olgunluğuna sahip değillerdir. Çok uzun zaman boyunca da olmayacaklardır, belki de hiç…

O kasaba, o Türkü öldürüyor. Herkesin eli kolu bağlı veya herkesin elinde o domuz kasabı bıçağından var.

Nokta atışı romanlarda oldukça başarılı bir hamleydi benim için. Okumayanlar varsa şiddetle tavsiye ederim…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım çünkü hastaneye gidiyorum şimdi.

Alakasız Not: Brüksel lahanasına tapıyorum.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Aralarında Uçurum Olan ve Olmayan Şeyler

A- OLANLAR

*Salatalarda soğanın acısını almakla almamak…

*Koyun ciğeri ile dana ciğeri…

*Koyun etiyle dana eti…

*HDP ile CHP…

*Sosyalist Küba ile kapitalist Küba…

*Yazla kış…

*Her hafta berbere gitmekle saçın uzadığını düşündüğünde berbere gitmek…

*Sahipkıran (Messi) ile diğer futbolcular…

*Soslu, marine edilmiş et ile ızgarada kuru pişirilen et…

*Üç aylık çocukla altı aylık çocuk…

*Alevi ile esnaf veya samimi Sünni… Sünni kökenli ateist ise sorun yoktur.

*Türklerle ile Kürtler…

*Uygun sakal tıraşıyla sinek kaydı tıraş… Not: Ünlü bağlamacı Tuncay Balcı veya Levent İnanir gibiler için yapılabilecek bir şey yoktur.

*Evli olmakla bekar olmak…

*Fenerbahçeli olmakla diğer takımları tutmak…

*Ateist olmakla deist/agnostik vb. olmak…

*İmla kurallarına uymakla uymamak…

*İyi canlı müzikle diğerleri… Canlı müzik iyi olmayacaksa olmamalı.

*Cem Karaca ile Barış Manço…

*İngilizce bilmekle başka bir yabancı dil bilmek…

*Batakta ihaleyi yediden başlatmakla sekizden başlatmak…

B- OLMAYANLAR

*Tuborg (Hakkı Bulut) ile Efes (Mustafa Keser)…

*Atlas Tarih ile #tarih

*Somut yaşam koşulları hesaba katıldığında sosyalist Batı Avrupa’yla kapitalist Batı Avrupa…

*De Facto ile LCW… İkisi de berbat. Koton bir tık daha iyi.

*Kel olup at kuyruğu yapmakla Freud’un burçlara inanması…

*İstanbul Hacı Bekir Künç baklavayla Antep Koçak baklava…

*Karadeniz, İç Anadolu CHP’lisiyle MHP’li…

*Aslan burcuyla Balık burcu veya herhangi bir burç…

*10 sene sonraki İstanbul metro ağıyla Berlin metro ağı…

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Gap Turu İzlenimleri

Birinci bölüm için tıklayınız.

İkinci bölüm için tıklayınız.

mimari, Seyahat, siyaset, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | Yorum yapın

On Dokuz Buçuğuncu Yüzyılın Romanı

select.jpg

Bu yazıda “spoiler” olabilir…

Nedir 19,5. yüzyıl?

Benim uydurduğum bir şey…

Tarihte yüzyıl şeklinde dönem adlandırmaları sık görülür ve bunlar genelde gerçekçidir. İşte yedinci yüzyılda yaşananlar, on altıncı yüzyılda yaşananlar, on yedinci yüzyılda yaşananlar falan…

Ama 1850 ve 1950 yılları arasında yaşananlar göz kamaştırıcı… Övmek için yazmıyorum bunu. Dünya ölçeğinde dananın kuyruğunun kopmasından bahsedeceksek bu tarihler arasında yaşananlarla hiçbir dönem aşık atamaz. 1850’den (aslında 1848, çaktırmayın) başlayarak yüz yıl boyunca devrimler, karşı devrimler, büyük buluşlar, dünya savaşları, büyük teknolojik gelişmeler, beslenme ve sağlıkta çok önemli buluşlar, savaşma şekillerinde çok önemli değişiklikler, kültürde sanatta inanılmaz şeyler yaşandı… Elbette 1850 yılı söz gelimi 1830 yılından, 1950 yılı da aynı şekilde 1970 yılından çok çok uzakta değillerdi. Ama işte 1848 devrimlerini ve II. Dünya Savaşı’nın bittiği tarih olan 1945’i baz alırsak bu döneme on dokuz buçuğuncu yüzyıl diyebiliriz.

Dünyada dananın kuyruğu koparken Türkiye’de de, o zamanki adıyla Osmanlı İmparatorluğu’nda da dananın kuyruğu kopuyordu.

İlber Oltaylı’ya göre 19. yy, Osmanlı İmparatorluğu’nun en uzun yüzyılıdır. Bu isimde bir kitabı var yanılmıyorsam.

Bu yüzyılı uzun yapan şey Batılılaşma krizidir. Ve kriz bana göre hala devam ediyor. Türkiye’de siyaset demek bana göre sınıflar mücadelesi değil bir sınıfın kendi içerisindeki yorum farklılığıdır. Bunlara burjuva demek de ne kadar doğru bilmiyorum. Yönetici elitler diyebiliriz. Batılı yaşam tarzını savunan yönetici elitlerle geleneksel/muhafazakar yaşam tarzını savunan yönetici elitler arasındaki siyasal mücadele Türkiye’nin son iki yüz yılının özetidir bana göre. Bu iki kesimin sembolleri ve ideolojik kodları TR ana akım siyasetinde en çok tartışılan şeylerdir. Bu kodlar uğruna gerçekleştirilen veya “gerçekleştirilemeyen” üst yapısal dönüşümler bizim politik gündemimizin çoğunu oluşturuyor. Burjuva diye üretim araçlarını ellerinde bulunduranlara deniyorsa onlar da bu iki kesimin etki alanındadır. Hangisi güçlüyse ona yamanma eğilimindedir. Bu anlamda “kişiliksiz” bir burjuvadır Türk burjuvazisi. Büyük siyasal süreçlere bir sınıf olarak kendi rengini çalması çok nadir görünür. Son 10 yılda palazlananları saymayacaksak aslında Batılı yaşam tarzından yanadır ama bunun için ölümüne bir kavgaya asla girmez.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Kiralık Konak” adlı romanı bu krizin zirve anlarının hemen arefesinde yazılmıştır. 1922 yılında basılmıştır. Roman, yazarın ilk romanıdır. Bu anlamda acemilikler vardır romanda ayrıca genel olarak Türk romanı da henüz emekleme çağlarındadır. Bu acemilikler bir yana, bence 19,5. yüzyıl krizini iyi gözlemlemek ve iyi anlamak için okumanın oldukça faydalı olacağı bir romandır. Yazarın üslubunu oldukça nitelikli bulduğumu da belirtmek isterim.

Romanda ağır sembolizm var. Kitabın adı yani “Kiralık Konak” en başta Osmanlı Devleti’ni sembolize ediyor. 1912-1915 arasını konu edinen romanda Osmanlı Devleti adeta Avrupa’daki müttefiklerine kiralık olarak verilmiş bir konak gibidir.

Karakterler birer özgün kişilik olmaktan ziyade yaşam tarzı krizinin en tipik bireyleridir. Naim Efendi ile başlarsak, kendisi Abdülhamit’in nazırıdır. Ne kadar önemli bir birey olduğunu buradan kestirebiliriz. Abdülhamit’in nazırıdır ama onun dönemiyle kavgalıdır. Aslen Abdülmecid döneminin Batılılaşma hamlelerini “zarif” bulur. Aziz ve Hamit dönemlerini dejenere bulur ve bu dönemlerdeki yaşam tarzını nobran, hoyrat ve “acayip” bulur. Tam anlamıyla bir “pro-nostaljik”tir yani geçmişe irrasyonel bir şekilde bağlı olan insan… Günümüzün de en önemli sorunlarından biridir bana göre.

Naim Efendi’nin en büyük çelişki yaşadığı insan aslında çok da sevdiği, torunu Seniha’dır. Bir tipoloji olmasına rağmen bence romanda özgünlük adına en çok şey barındıran karakterdir. Karakter çözümlemesi yapmak için en fazla malzeme sunun karakter kendisidir. Kendisi zaten “protagonist”tir zaten. Düşünsel ve duygusal dünyasında en çok dalabildiğimiz karakter Seniha’dır. O kaosta gezinmek pek tekin olmasa da romandaki en ilgi çeken karakter kendisidir. 1922 yılındaki Yakup Kadri’nin bütünüyle onaylamadığı davranışlarının bazıları bugün için “devrimci” bile bulunabilir. Özgür aşkı yaşaması, kendisinden beklenen rollere girmemesi, kapalı toplum yapısını her fırsatta delecek hareketlerde bulunması romanın yazıldığı dönem için avangard olarak değerlendirilebilir. Yakup Kadri’nin “yozlaşmanın” kodları olarak sunduğu bazı davranışlar bugün için kadın hareketinin mücadele başlıklarındandır. İronik gerçekten. Yine de Seniha’ya yüzde yüz kefil olamayız. Kendisi, kafası oldukça karışık ve sürekli hata yapan bir insandır. Tam anlamıyla bir anti-kahramandır denilebilir.

Faik Bey ise o gün de bugün de gerçek anlamda “dejenerasyon”un sembolü olarak görülebilir. Kelimenin gerçek anlamında bir “züppe”dir Faik Bey. Seniha’yla girdiği saçmalıklarla dolu olan ilişki, kendisini yargılayıp infaz etmemizi oldukça kolaylaştırıyor. Beter ol Faik Bey!

Üzerinde konuşulmaya değecek karakter olarak geride Hakkı Celis kalıyor. HC Yakup Kadri’nin kendisidir. Bu çelişkide ne düşündüğünü, ne önerdiğini Hakkı Celis aracılığıyla romanın sonunda bize iletiyor yazar. Romanın yazıldığı dönemde Yakup Kadri’nin saltanatı lağvetmek ve yerine “cumhuriyet” adında ne olduğu tam belli olmayan ve yolunu aramaya niyetli bir rejim kurulmasını savunduğunu düşünmüyoruz. Muhtemelen saltanatın sembolik olarak kalması gerektiğini (Sultan Reşad’dan beri olan şey yani) ama temel ideolojik motivasyon olarak Türk milliyetçiliğine bağlı bir yönelimi arzu ediyordu. Batılı yaşam tarzını savunuyordu mutlak bir şekilde ama daha “kişilikli” bir Batıcılık olmalıydı ona göre bu…

O yıllarda çok büyük ve önemli şeyler oluyordu. Baş döndürücü bir hızdaydı bunlar. Önce 1908, sonra Balkan Harbi, I. Cihan Harbi ve de romanda hiç değinilmeyen Ermeni Soykırımı (çünkü bu kolektif bir suçtu)… Yakup Kadri, ülke siyaseti üzerinde etkili olan o 20 bin kişiden biri olarak roman aracılığıyla kendi duruşunu ortaya koymak ve bir şeyler önermek istedi. Bunun için yazdı “Kiralık Konak”ı. Bu anlamda hem bir romandır hem de bir tarihi belge…

Romanın teknik olarak bence en büyük zaafı önemli bir tarihi belge (şu yukarıda bahsettiğim) olmakla çalkantılı bir kadın erkek ilişkisi romanı arasındaki dengeyi bulamamış olmasıdır. Elbette tarihi bir belge olması bu romanın en önemli özelliğidir ama aynı zamanda altını çizmeye çalıştığım çalkantılı kadın erkek ilişkisi da küçümsenmeyecek düzeyde dikkat çekici. Hatta Hakkı Celis’i de işin içine katarsak üçlü bir aşk macerası olarak epeyce sarsıyor okuru. Normalde bir roman için başarı sayılması gereken bir durumu ben burada bir kusur olarak görüyorum.

Okuduğum için çok memnunum. Herkese tavsiye ederim. Teşekkürler Çekmeköy Dayanışması Okuma Grubu….

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım…

Alakasız Not: Dünyada jaguarın timsah avını görüntüleyebilmiş dört kişi vardır.

siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Malatya Atatürk Heykeli ve Hikayesi

dsfalkjflksa

Malatya’daki Atatürk heykeli en ilginç Atatürk heykelidir…

Daha önce Sarayburnu’ndaki ve Konya’daki Atatürk heykellerinin hikayelerini yazmıştım. Malatya gezim esnasında tesadüfen görüp şok olduğum Atatürk heykelinin de hikayesini yazacağımı söylemiştim. Son günlerde heykellere yapılan saldırılardan sonra artık bu yazıyı yazmak farz oldu. Başlayalım:

Atatürk; siyasi olarak kendisini çok güçlü hissetmediğinden dolayı henüz gelemediği İstanbul’a heykelini diktirttikten sonra “Artık söz heykeltıraşlarda.” diyerek olayı başlatmıştı ve o ölene kadar 34 tane heykeli dikildi. Bir megaloman mıydı? Neden Roma imparatorlarından 1500 yıl sonra yaşarken heykelini diktiren ilk insan oldu? Bunun ilk yazıda tartışmıştım. Çok önemli bir siyasal dönüşüm işine koyulduğu için kişi kültü işlevsel oluyordu. Mütevazı biri de hiç değildi. Halklar böyle koyun oldukça bu işler hep böyle olmak zorundadır. Atatürk’ün icat ettiği bir şey değildir bu.

Ölene kadar 34 heykeli dikildi dedik; peki; en ilginç heykel, Malatya Atatürk heykeli o hayattayken mi dikildi?

Hayır… 1947’de dikildi. Peki, neden en ilginci?

Çünkü görselde de göreceğiniz üzere Atatürk’ün yanında bir nü figür vardır. Bir İslam toplumu için skandal bir şey… Nü figürün cinsel organı yerinde şu anda bir yaprak var ama ilk açıldığında cinsel organı da vardı. Arka tarafı hala kıyafetsiz olarak muhafaza ediliyor.

Heykelin hikayesine bakalım: 1946 yılında yani tek parti döneminde yani Atatürk’ün küs öldüğü İnönü döneminde yapılmıştır. CHP yöneticisi halktan zorla bağış toplayıp bu heykeli yaptırmıştır.

Sadece bunu değil. Malatya valiliği önünde devasa bir İnönü heykeli vardır. TR’nin hiçbir yerinde, valilik önünde Atatürk heykeli haricinde bir şey yoktur. İnönü’nün burada heykeli vardır. Bir de Maçka Parkı’nda var sanırım… Atatürk’le küs ayrılan İnönü, o öldükten sonra onu tarihten kazımak için bazı hamleler yapmıştır. Daha doğrusu kendi kişi kültünü yaratmaya çalışmış ama bu çaba çok kısa sürmüştür.

Malatya’da toplanan paranın büyük bölümüyle devasa İnönü heykeli yaptırılmıştır, geri kalanıyla da biraz şehrin dışında kalan bu skandal Atatürk heykeli yaptırılmıştır.

İnternetteki bazı yazılarda heykelin İnönü tarafından bilinçli bir şekilde skandal bir şey olarak sunulduğu yazıyor. Bunun kesin olarak bilemiyoruz ama muhtemeldir.

Veya sanat diyoruz… Sanat böyle bir şey. İki Türk heykeltıraşın eseri olan bu eserde belki de tamamen sanatsal düşünce hakim. Öyle ilham geldi ve öyle yaptılar… Gelecek tepkileri kestirememiş olmaları biraz zor gerçi. TR’nin hiçbir yerinde nü heykel yokken -Malatya gibi demeye gerek yok- muhafazakar bir şehir meydanına nü heykel dikince neler olabileceğini kestirmek zor olmasa gerek.

Öyle ya da böyle heykel dikildi ve insanları şok oldular. Hala da olmaya devam ediyorlar. TR’de kamusal alanda nü heykeli hazmedebilecek bir yapı hala yok.

İlk başlarda dediğim gibi cinsel organı bile görünüyordu. Sonra protestocu bir ekip bu organı parçaladı ve heykel apar topar bugünkü haline getirildi. Ben bu işin de organize bir iş olduğunu düşünüyorum. Bir gece güvenlik önlemleri bilinçli bir şekilde gevşetildi ve önceden örgütlenmiş bir güruh gizli görevi ifa etti. Böylece ne şiş yandı ne de kebap.

Heykel hala hedef tahtasındadır yalnız. Birtakım sağcı gruplar heykelle ilgili projelerini zaman zaman açıklamaktadırlar.

Bu işler böyle… İktidarlar şehir meydanlarında sembollerini dikerler. Yenilenler onları hiçbir zaman hazmedemezler. İlk fırsatta onları yok etmek isterler. Bu tür şeyler de genelde kaos dönemlerinde gerçekleşir. Veya meczuplar aracılığıyla. Türkiye’nin İslamcıları Atatürk’ü ve ortaya çıkarmaya çalıştığı toplumsal düzeni asla kabullenmediler. Kendilerine güvenemedikleri anlarda hep numara yaptılar, hala yapıyorlar. En baştan en aşağıya hep numara yapıyorlar. Kadir Mısıroğlu’nun cümleleri gerçekçi. Azıcık bu işleri okuyan, araştıran, düşünen bir İslamcının Atatürk’ü sevmesinin mümkün olmaması lazım. Ama bir sürüsü var… Öte yandan, şimdi esnaf Müslüman Atatürkçülere sorsan İslam’da heykelin yasak olmadığını “Olur mu canım hiç öyle şey!” diye savunurlar. Al birini vur ötekine… İşler fena halde karışık ve ben çok sıkılıyorum bu lunaparkta…

Son zamanlarda örgütlü, gerçek, samimi İslamcılar bilinçli olarak meczupları Atatürk heykellerine gönderiyorlar. Ne olacak diye bakıyorlar işte. Bir gün o kaos çıkarsa ilk gidecek olanı Malatya’daki Atatürk heykelidir. Bu da böyle biline… Çünkü gerçek bir skandal…

Not 1: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Not 2: Antalya’daki bir Atatürk heykelinin yanında da üstsüz kadın figürü vardır.

Alakasız Not: Hazır puding yapmakta dünyanın en iyisiyim.

siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Duran Abi vörsıs Metin Bey

20840713_304054570066900_977954351593995647_n

Ne demiştik: Türkiye’yi “Duran Abi” yönetir… İç Anadolu ve Karadeniz bölgelerinin esnaflarının ve devlet memurlarının siyasal özlemleri, tutkuları, kaygıları, korkuları ve nefretleri Türkiye iktidarının şifreleridir. Alevi-Kürt-“solcu”-mini etekli-“entel” çekincesine (giderek nefreti) yatırım yapan ve de bu duyguları paylaşan etkin-erkek-birey 50 sene daha iktidarda kalacak gibidir. İç Anadolu ve Karadeniz bölgeleri devasa köylü nüfusuna (köylü ancak zorla değişir) ve büyükşehirleri dolduran devasa hemşehri nüfusuna sahiptir. Duran Abi’nin yukarıdan taşıdığı siyaset, 10 milyonlarca insan üzerinde etkili olmaktadır. Duran Abi’nin karşısında da emekli öğretmen Metin Bey diye kodlayabileceğimiz bir kişi vardır. O da 10 milyonlarca kişinin sembolüdür. Her gün sinek kaydı tıraş olur. Cumartesi ve pazarları bile… Bir kere 1987’de “şeker” bayramında bir kere de 1993 yılbaşında bıyıklarını kesmiştir ama eşi bile polis çağırdığı için bir daha bıyıklarını kesmek aklına bile gelmemiştir. 40 sene bıyık bıraktıktan sonra artık top sakallıdır… Duşa ve yatağa bile gri takım elbiseyle girer. Rakı birdir ve tektir onun için. Şişeden içilen tombul Efes ise onun kulu ve elçisidir. Ona göre İslam’ı en iyi anlayan ve en iyi yaşayan kişi Atatürk’tür. Zaten bu “türban mürban” da asla Kuran’da geçmeyen, Arap gelenekleridir. Perinçekçi arkadaşları vardır. 50 senedir Cumhuriyet okur ama son 15 senedir Sözcü de okumaktadır. İstanbul Üniversitesi’nin Muhammed Salah’a benzeyen solcu öğrencilerinden dergileri gönülsüzce de olsa satın alır. Ama bazen onları görünce yolunu değiştirdiği de olmaktadır. Bu dergileri asla okumaz! Asla ama asla sosyalizm mücadelesi vermez! 2002’den önceki Türkiye ona yeter de artar bile. Ona göre eskiden “Kürt Mürt” gibi şeyler de yoktur, bu gibi şeyler Amerikan uşaklarının kaşımalarıdır. “Türkiye devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür.” yargısı asla bir ırka işaret etmez ona göre. “Alevi vatandaşlarımızı” “sever”. Ayvalık, Altınoluk, Edremit gibi yerleri sever. Eşinin adı Naciye, oğlunun adı Atınç, kızının adı Evrim’dir. Torunlarının adı Enriku Can, Pegasus Can, Precious Alara ve Grace Tuana’dır. Duran Abi’yle 200 yıldır devam eden ve henüz sonuçlanmamış bir kavgaya tutuşmuştur. Şu anda işleri pek yolunda görünmese de önünde sonunda Metin Bey kazanacaktır.

siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

GAP Turu Ön İzlenimleri

*Mırranın Allah belasını versin ama menengiç kaavesine bayıldım. Sık sık tüketeceğim bundan sonra.

*Benzersiz deneyim yaşamaktan kusasımız geldi. “Yine mi benzersiz deneyim, böö!” şeklinde tepki gösteriyoruz artık.

*TR’nin güneyi, baştan sona ve bir bütün olarak harika bir coğrafya.

*Sokakta Kürtçe hakim ama bu koşullar böyle devam ederse ileride ne olur bilinmez.

*Artık bir çırpıda Anadolu Top 1’im (Ege, Akdeniz hariç) Kars’tır diyemem. Ya Mardin ya Gaziantep bu unvana ortak olabilir. Eve gidince bir Baran Doğan Şehirler Ölçeği hazırlayacağım. Puanlama başlıkları; ulaşım, tarihi eser, özgün mimari, laiklik, deniz kenarında olma, kozmopolitlik, gastronomi, doğal güzellik gibi şeyler olacak.

*Diyarbakır ve Şanlıurfa kaleleri en iyilerinden.

*Koyun ciğeri ile dana ciğeri arasında ciddi lezzet farkı var. Dalak yedim ilk defa ve cok beğendim. Tekrarlayayım: Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir insan topluluğu bir şeyi yiyorsa ben de yerim o şeyi.

*Diyarbakır bayağı gelişkin bir yer. Gelişkin bir halk var.

*Batman sıfır tarihi eserli yer olabilir mi? Müze sayılır mı?

*Hasankeyf’e yapılan baraj TR’nin elektrik ihtiyacının % 25’ini üretse bile yapılmamalı.

*Midyat, Mardin’in özeti.

*Old town demek Mardin demektir.

*Göbeklitepe bugüne kadar en etkilendiğim mimari yapı olabilir. Eve gidince bu konuyu düşüneceğim. Atina Parthenon diyordum bugüne kadar. GT ile ilgili kapsamlı, ciddi, işi hayasızca tapınağa bağlamaya çalışmayan bir kitap bulmalıyım.

*Şanlıurfa müzesi çok etkileyici.

*İstanbul’da çok çok iyi kebap ve baklava var ama sanırım çok çok iyi lahmacun yok. Antep lahmacunu Hagi’nin Leeds maçında Hakan Şükür’e yaptığı asist gibi bir şey.

*İmam Çağdaş mevzusu çok tartışıldı dün. Efsane bir Ali Nazik yedik orada… Fiyatı 37 TL idi. Tekrarlayayım, efsoydu. Çok bilindik olduğu için fiyatı yüksek ama burada süremiz kısıtlı olduğu için saklı cennet arayışına giremezdik. Ara sokaklardaki veya “sanayideki” salaş yerlerin genelde berbat olduklarını düşünüyorum ve insanların bu yerlere bir ön koşullanmayla gittiklerine inanıyorum. Bunlar böyleyken salaş olmayan mekanlar çok mu iyi? Hayır, çoğu kötü. Hem ordan hem burdan.

*Zeugma antik kenti de mozaik müzesi de mükemmel.

*TR solunun bazı öbekleri, Kürt sorununun sınıfsal olduğunu iddia ediyor. Kesinlikle katılmıyorum. Kürt sorunu psikolojiktir. Duygusaldır. O yüzden “hissedilebilir” ancak.

*Gaziantep’teki Yesemek Açık Hava Müzesi büyüleyici bir yer. 3000 yıllık, yarım bırakılmış bir Hitit heykel atölyesi. Yolunuzu düşürün.

*Google görsellerdeki Halfeti görseli aldatıcı.

*Kilis’te camilerde hala takunya kullanıyorlar. Sonra şey desek kızarsınız.

*Diyarbakır, Batman, Şanlıurfa, Mardin, Kızıltepe 40 tane Anadolu kentinden daha gelişkin yerler. Gaziantepspor neden şampiyon olamıyor, anlamıyorum.

*Gaziantepliler sabah kahvaltısından sonra öğlen ne yiyeceklerini, öğle yemeğinden sonra akşam ne yiyeceklerini, akşam yemeğinden sonra kahvaltıda ne yiyeceklerini düşünürler.

Fotoğraf albümü ve açıklayıcı yazılar ilerleyen günlerde…

Seyahat, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Story Paylaşmakla İlgili Düşüncelerim

Kimler, neden story/hikaye/durum paylaşır? Burada normal SM paylaşımları değil kimin baktığının belli olabildiği, bir gün sonra yok olan paylaşımlar kastedilmektedir. Bunlara Whatsapp’ta “durum” ve Facebook’ta “hikaye” denir. Instagram’da da “hikaye” denir ama emin olmamakla birlikte Instagram kullanıcıları daha çok “story” kelimesini kullanıyorlar. İlk hangisi başladı, bilmiyorum. Muhtemelen Instagram’dır… Yazının bundan sonraki bölümünde hepsi için “story” kelimesi kullanılacaktır.

Kimin baktığının anlaşıldığı, bir gün sonra yok olan paylaşımlar… Burası önemli işte. Yoksa paylaşım yapmak yıllardır olan bir şey. Bu, ilk defa oluyor. Kimin baktığının belli olması ona farklı farklı sosyo-psikolojik özellikler yüklüyor. Bir gün sonra yok olması da onu daha bir “değerli” kılıyor çünkü tarih olacak, bir daha görünmeyecek…

Bence story paylaşmak da “her şey” gibi çift yönlü bir şey. Normal olan yanları var ama bence oldukça az ama anormal yanları da var. Çokça anormal yan barındırıyor. Fakat bu bana göre anormal ve yanlış ve tuhaf. Oysa her yeni şey kendi normalini yaratıyor ve topluma yediriyor. Kıçını yırtsan düzeltemiyorsun.

Normal ve masum olan yanı insanın ilgi görmek isteyen bir canlı olmasıdır. Bu, gayet normaldir. İlgi görme olayı insanın evrimsel sürecinde çakılı bir şekilde durmaktadır. Herkes ilgi görmek ister, bunda anormal bir yan yok. Story paylaşmak bu amaca hizmet ediyor. Önemli ve mutlu bir anını paylaşmakta da sakınca yok bence. Buna da hizmet ediyor story paylaşmak.

İşin “yatırım” boyutu var bir de… Duygusal ilişkilerde birisine yatırım yapan kişi onunla diyalog başlatmanın bahanesi olarak story’i kullanabiliyor. Bu story’ler bu tür diyalogların başlaması için bulunmaz Hint kumaşı. Beş dakikada diyalog başlamış ve süreç az çok kendini belli etmiş oluyor. “Yatırım” boyutunda sakınca var mı? Eski kafalılar, diyalog başlatmak için bin dereden su getirmiş olanlar bu “kolay yol”u kolay kolay kabullenemezler. Onu ucuz bulurlar falan ama artık “yeni durum” budur. İster kabul etsinler ister etmesinler… Story temalı mesajlaşmak ve diyalogu farklı boyuta taşımak çok sık yaşanan ve kişiyi amaca kolaylıkla götüren bir şeydir. Burada anormal olan 50 kişiye aynı anda yatırım yapan, bir kişiye odaklanamayan kişinin şirazesinin kaymasıdır.

“Attention whore” tabirinden bahsetmemiz gerekecek. Kelime kelime tercümesi “ilgi orospusu” gibi bir şey. Elbette burada erkek egemen toplumun kadınlara yıktığı bir yafta var. Sadece kadınların “attention whore” olabileceği düşünülür ama ben böyle erkeklerin de olduğunu düşünüyorum. İşte etrafında sürekli olan bir toplam isteyen, bunun için her şeyi yapan hastalıklı bir ruh hali. Amaç bir kişiyle gerçek bir süreç yaşamak (ekmek yemek) değil sürekli çokça kişi tarafından ilgiye maruz kalmaktır. Ben AW’yi bu yazıda kadınlar ve erkekler için kullanıyorum. AW’ler için de story paylaşmak bulunmaz Hint kumaşı. O göze tıklayıp kimin baktığına bakarlar ve sayı oranında rahatlarlar. AW’lerin emellerini hayata geçirmek için kullandıkları story olayı ne sevimsiz bir şeydir…

Sevimsiz şeylerden devam edelim çünkü üç, beş gram olan masum şeyler bitti. Story paylaşmak bana göre SM terör örgütünün en büyük olumsuz çıktısı olan “yanılsama dünyası”nı inanılmaz besleyen bir şey. Bir insan kendisini olmadığı halde süperstar zannediyor ve story’ler aracılığıyla milyonlarca takipçisini besliyorsa ortada ciddi patolojik bir vaka var demektir. Öff patolojik miydi patalojik miydi? Bunu da bir türlü öğrenemem. Bakayım bari… Tamam patolojikmiş… Eski Milanlı futbolcu Pato’dan aklımda kalsın. Espiriyi 10 senede öğrendim de… İtiraf: Az önce yine “lanet”e baktım…

Ortalık çakma süperstar dolu. Ya yapmayın etmeyin… Sizler birer Sivaslı, birer Erzincanlı, birer reprodüksiyon ve klişe teknisyeni, birer İngilizce öğretmeni falan insanlarsınız… Milyonlarca kişi sizin gün içerisinde anbean ne yaptığınız için ölüp, bitmiyor… Sarsılın ve kendinize gelin… Kanaat önderi de değilsiniz, allame-i cihan da değilsiniz. İkincisini zaten TR’de siklemezler. Bu tür hareketler sizi üzer ve daha mutsuz bir insan haline getirir. Ben, 30 tanımadığım kişi falan tarafından yolda çevrilmiş ve yazılarım üzerinden övgü almış bir insanım yine de bu SM aleminin yalan dolan olduğunu biliyorum.

Övgü almak ve beğenilmek istiyorsanız gerçek kişilerle, gerçek süreçlere giriniz sonra bunu da SM’de işler, etkiyi arttırırsınız. Bu da bir proje şeklinde olmaz. Merak duygunuzu, itiraz etme isteğinizi ve kendinizi geliştirme arzunuzu sorgulayın derim. Bunlar eksikse SM’nin yalan dolan dünyasında patolojik patolojik takılırsınız. Bir önceki cümlede sıraladığım üç şey bence mutluluğun formülü değilse de ön koşullarıdır. Bunlar olmazsa bir insanın gerçek anlamda bir “hikayesi” olamaz diye düşünüyorum.

Hikayesi, eğlencesi bol hayatlar ve anlar dilerim… Dilek, temennide dünyanın en kötüsü olarak yine de bunu sizin için yaptım…

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Melek Özcan’la İlgili Ayrıntılar Ek Maddeler

*Pratik biridir. Pratik olmayan birine aşık olamam.

*Whatsapp profil fotosu aracılığıyla subliminal verir.

*Zaman yönetimi iyidir. Zaman yönetimi iyi olmayan birine aşık olamam.

*Her şeyin kolunu kıvırır.

*Yeğeni Ali’yi pandanın yavrusunu sevdiği gibi sever.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın