Biraların Busquets’i: Marmara Gold

“Gayet hoş, başarılı bir bira.” Vedat Milor

“Yine de vurgulanmalı, Marmara Gold oldukça başarılı bir lager, üstelik oldukça hesaplı!” Onur Küçükarslan

“Türkiye’deki en iyi bira, iyisine denk gelinmiş Marmara Gold’dur.” Baran Doğan

“Marmara’nın fabrikasına gitsek ve ‘Siz Türkiye’nin en iyi birasını üretiyorsunuz.’ desek bize “Siktirin gidin!’ derler.” Mehmet Kahraman

“Marketten dört Marmara, iki tane Weihenstephaner aldığınızda kasiyer, tinerci mi yoksa burjuva mı olduğunuza karar veremiyor.” Aktuelbimurunu, Ekşi Sözlük

“Bence sadece alkol değil tüm sektörlerde ülkedeki en iyi fiyat/performans ürünüdür.” Nickbulbana, Ekşi Sözlük 

“Eğer futbolcu olarak reenkarne edilseydim, Busquets gibi bir futbolcu olmak isterdim.” Guardiola

“O olmasaydı, Barcelona ve İspanya milli takımı olarak başardıklarımızı başaramazdık.” Xavi

Uzun zamandır bira yazısı yazmıyordum. Çünkü hepsini yazmıştım. Ayrıca 2018 döviz krizinden sonra bütün alengirli biralar birer birer TR’den çekildiler. 50 yıllık kitle biralarımızla baş başa kaldık. O 7000 kişi yasta şu anda. Kim o 7000 kişi? Biradaki potansiyeli ve çeşitliliği fark etmiş, arayışçı, ön kabüllere prim tanımayan 7000 “enteresan” tip. Bunlardan biri de benim. Marmara ile ilgili uzun yazı yazmış bir insan yok TR’de. Ama artık var. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak…

Marmara’yı neden Busquets’e benzettim? Çünkü onun gibi gösterişsiz olmasına rağmen bir pırlanta… Busquets için futbol dünyasının bazı ünlülerinin neler dediğini yazmıştım. Busquets’in sahada olduğu maçların %80’ini izlemişimdir. Yalan yok, bu maçları Messi için izledim ama Busquets’in yaptıklarına, yapabildiklerine her zaman hayranlıkla karışık hayret etmişimdir. O kadar kilit bir rol oynuyor ki takımı için! Ve bunu yaparken de gösterişsiz olduğu için, gol atmadığı için şımarık futbol seyircisinin dikkatini çekmiyor. Busquets’i gelmiş geçmiş en iyi 20 futbolcu içerisine koyarım ama buna şaşırırlar. Kendisi TR’ye, ne bileyim Fenerbahçe’ye falan gelse ıslıklanır. Çünkü buranın şımarık futbol seyircisi artislik ister. İçki içerken de artislik ister. Bira nedir ya?

Neyse Marmara’ya dönelim. Kendisiyle üniversite yıllarında tanışmıştım. O zamanlar fakirlikten Marmara içtiğimiz oluyordu. Ama ben yine de tadını çok severdim. Şu anda olmayan Venüs’ün de tadını severdim. Venüs yaşamadı ama Marmara yaşadı, yaşıyor.

Anadolu Efes grubunun ürettiği bir üründür. Şu anda, Tuborg’un ürettiği Skol ile beraber en ucuz biradır. 2021 listesi şeklinde sunulan bir internet listesine göre Efes Malt 11 TL’dir. 45 cl’lik Varım 10 TL’dir. Bir litrelik Marmara ve Skol 20 TL. O zaman en ucuz bira. Bukowski’nin kitabında öğrendiğim kelime yani “bargain beer”, evet tam bir “bargain beer” yani çok ucuz, köpek öldüren bira veya şarap. Her türlü birayı tamamlayabilirim ama bir iki sene önce Skol’u tamamlayamamıştım. Şarapların ise genelde yarısını tamamlayamam.

En ucuz olup de en iyisi olduğunu öne sürerken dalga mı geçiyorum? Elbette değil. En iyisi tartışması da muammalı. Baştan söyleyeyim, kitle biraları arasında uçurum olduğunu düşünmüyorum. Hepsi aşağı yukarı aynı. Tuborg’u diğerlerinden çok az bir farkla daha çok seviyorum ama çok az bir fark. Belki de yoktur öyle bir fark.

Biraların tazesi makbuldür. Tazesi ile beş aylığı arasında fark vardır. Marmara çok satılan bir bira olmadığı için tazesine de denk gelebilirsiniz, beklemişine de. Eğer tazeyse, iyi bir soğutmayla bana çok iyi gelmektedir Marmara. Yukarıdaki alıntılara da bakarsanız ünlü ve önemli insanların da bana katıldıklarını görürsünüz. Asında ilginç bir şeydir bu. Ucuz şeyler genelde (%90) kötü olur Türkiye’de. Anlamadığım bir ucuz şey hayranlığı vardır burada. Pahalı şeyler de %60 oranında kötü olur.

Budweiser diye bir bira vardır. Şu anda Efes tarafından üretilen ve Bud diye satılanı Amerikan Budweiser’ıdır. Çek Budweiser’ı vardır bir de. Bu ikisi mahkemeliktir. Dünyanın çeşitli yerlerinde davayı bir o kazanır bir öbürü kazanır. Amerikalılar kazanamadıkları coğrafyalarda biralarına Bud derler. Metro Grossmarket’lerde veya Carrefour Gurme’lerde bulabileceğiniz Çek Budweiser’ı içip içebileceğiniz en iyi lager biralardan biridir. Bir yazıda, Vedat Milor arkadaşları arasında gerçekleştirdiği bir bira tadım etkinliğinden bahsediyor. Orada açık ara Çek Budweiser’ı kazanıyor. İşte, bazı Marmara’ları ben o Budweiser’a benzetiyorum tat olarak. Muhtemelen taze olanlarıdır. Bazen Marmara içerken “mouthgasm/ ağız orgazmı” olurken bazen bir türlü olamamamı buna bağlıyorum.

Bir litre olması da sıkıntılı. Birisini bardağa boşaltıyorum, sonra ağzını kapatıp dolaba koyuyorum. Çok olmasa da bir nebze tat kaybı oluyor. En iyisi Marmara’yı seven bir arkadaşla beraber içmek kendisini.

Ekşi Sözlük’e göre 2000’li yıllarda alkol oranı 5,3’ten 4,1’e düşmüş. Evet alkol oranı diğerlerine göre biraz az. Belki de bu yüzden ucuzdur. Bu yüzden kalorisi de azmış. Bir bira 220 kaloriyken, Marmara’nın 50 cl’si 180 kalori.

Bu arada ucuz demişken aslında diğerleriyle arasında pek bir fark kalmadığını da ekleyelim. Hatırlıyorum, bundan yedi, sekiz sene önce 50’lik bir kitle birası 5 lira iken Marmara 6 liraydı. Yani önemli bir fark vardı. Şimdi fark pek önemli değil.

Bir ara yüksek alkollü olan kırmızı kutusu vardı. Normal kutusu vardı. Bunlar artık yok. Eskiden olan bir çok şey artık yok. Dün bahsettim koskoca tombul şişe tarih oluyor, Marmara’nın kırmızısı mı olmayacak? Belki Marmara da bir, iki seneye tarih olur. O zaman “garanti” iyi Marmara Budweiser alırız pahalı pahalı… Evet, bu arada Budweiser’ın lakabını da bulmuş olduk…

Bu yazıyı tebessüm ederek yazdım. Hayat içerisinde hoşluklar olması ne güzel… Ne yazık ki bunlardan fazla yok. Olanlarının da başlarına her an bir şeyler gelebiliyor. Busquets için değil ama Messi için İngilizce bir cümle okumuştum: Enjoy while you can, yani tadını alabildiğin sürece tadını al… Marmara için de böyle söyleyebiliriz: İyisine denk gelirseniz tadını almaya bakın, bir sonraki hafta onu bulamayabilirsiniz…  

Hızlıca Top 10 biramı hatırlayalım: Weihenstephaner, Schneider Tap 6, Schenider Tap 5, Fransizkaner, Chimay Blue, St. Bernardus Apt 12, Duvel, Leffe Blonde, Budweiser (Çek), Schlenkerla Marzen…  

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Müzik ve Ben

Son yıllarda pek belli etmesem de müzik hayatımdaki en önemli şeylerden biridir.

Müzik dinlerken insanın beyni hazzın doruklarına ulaşır çünkü müzik serotonin ve dopamin üzerinde olumlu bir etkiye sahiptir. Sanatların en eskisi olabilir mi? Olabilir.

Benim de müzikle uzun bir maceram var.

Geçmişe dair çok yazı yazdım ve bunlara genelde Ümit Cingöz ve Gorki Okuryazar ilgi gösterdi. ÜC ile müzik zevklerimiz ortak. GO ile o kadar değil ama yine de bu ikisinin bu yazıya muhteşem basacaklarını düşünüyorum.

Bakalım bakalım müziğe…

Müzikle ilgili hatırladığım en eski şey 80’li yıllarda TRT’de cumartesi günleri yayınlanan “Bir Cumartesi Gecesi” adlı programdır. Aslında ben dört gözle Türk filmini bekliyordum ama o programı da izlerdik. Zaten her şeyi izlerdik. Televizyonla olan ve bitmiş olan evliliğimi de yazmıştım. Üniversite bitene kadar televizyondaki her şeyi ama her şeyi izlemiştim. Çocukken de Türk filmi peşindeydim. Türk filminden önce BCG çıkardı. Adı başka bir şey de olabilir. Bu programda sık sık Emel Sayın’ın “Yağdır Mevlam Su” adlı şarkıyı ağlayarak söylediğini hatırlıyorum. Severdim o şarkıyı. Yazının ilerleyen bölümlerinde bahsedeceğim “melodi işçiliği” iyiydi çünkü.

Ondan sonra bizim eve teyp alınana kadar müzikle ilgili pek bir olayım yoktu. Bu arada o dönemlerde 7, 8 yaşlarındayken bir bağlama kursuna yazılmışlığım da vardır. Ankara’da Sanatoryum adlı mahallede bir apartman dükkanında bağlama kursuna yazıldım. Bağlamamı da aldım. İyi gidiyordum. Sonra kurs kapandı ve biz yürüyerek hocanın Atapark’taki evine gitmeye başladık. Bu süreç iyi gitmedi ve ben kursu bıraktım. Sazı da bıraktım.

Ve teyp alındı. Simtel markaydı. Kaset kopyalanabiliyordu. Kayıt da yapılıyordu. Ve o teyp sayesinde müziğe aşık olmaya başladım. Sekiz, dokuz yaşlarındaydım. Çok değişik tarzda kasetler girmiyordu evimize. Ahmet Kaya beni en çok etkileyen kasetlerin sahibiydi. Hala “Resitaller 2”nin şarkı arası muhabbetlerini ezbere bilirim: “İki buçuk… Yıllık… Profesyonel müzik yaşantımın… En başında… Sizlere……….  Ağlamabebeğimkasetiylebaşlamıştımşarkısıyla…” Sonra İbrahim Tatlıses kasetleri gelirdi. İbrahim Tatlıses bir şerefsizdir. O da yalnızca kadınlara şiddet uygulaması sebebiyle, başka bir şey yüzünden şerefsiz değildir. Ancak çok çok iyi bir müzisyendir. Bir de Muhabbet serileri vardı evimize giren. Herhalde hayatımda en çok dinlediğim kaset Muhabbet 4 olmalı…

Bu şekilde Simtel teybimiz ve ben günün büyük bölümünü beraber geçirmeye başladık.

90’ların başında önce özel radyo ve özel televizyonların çıkmaları benim müzik zevkim üzerinde büyük bir dönüşüm yaşattı. Popa kaydım. İbrahim Kutluay, Demet Akalın’ı aldatana kadar da popta kaldım. Özel TV’lerin açılmasını ele almıştım. Benim hayatımdaki ilk esaslı devrim odur. Televizyonlarda pop müzikler dinlemeye başladım. O dönem Yonca Evcimik’in “Abone” şarkısıyla başlamıştır. Bayılırdım o şarkıya. Sonra birden Harun Kolçak, Sertab Erener, Tayfun, Tarkan, Ajlan ve Mine, Aşkın Nur Yengi falan derken ortalık fena karışmıştı. O şarkıların hepsini büyük bir zevkle dinliyordum. Hala dinlerim. Geçen Ozan Orhon’un “Ortada Kuyu Var Yandan Geç”ini dinledim.

Özel radyolara da fena sarmıştım. Süper FM dinliyordum. Kadir Çöpdemir orada anonim bir kişilikti mesela. Ona bayılırdım. Sonra bir gün özel radyolar kapandı ve TR’deki ilk otonom eylem başladı. İnsanlar arabalarındaki radyo antenlerine siyah kurdela bağlamaya başladılar ve devlet geri adım attı. O dönem ben de bu eylemin destekçisiydim. Çok üzülmüştüm Süper FM kapandığı için. 1992 yılında ilk çıraklık deneyimimi anlattığım bir yazı yazmıştım. O zaman 10 sene sürecek olan müthiş bir “kaset satın alıcılığı” dönemime de girmiş bulunuyordum. İlk aldığım kaset ya Nilüfer’in “Şov Yapma”sı ya da Nazan Öncel’in “Bir Hadise Var”ı. Tam hatırlamıyorum. O emekçilik dönemimde bir de Barış Manço’dan “Ayı” kasetini aldım. Bu üçü dışında pek bir kaset almadım. Bu arada o seneler Ankara Hipodrom’da gittiğim Zülfü Livaneli konseri de var. 100 binlerce kişilik efsane konser. Konserleri ayrı bir yazıda ele alacağım.

Pop müzik dinleyiciliği devam ederken liseye başladım. Kral TV de başlamıştı. Ben bir yandan radyodan pop müzik, Kral TV’den her türlü müzik dinliyordum bir yandan da çok kısa süren bir Capital Radyo yabancı müzik dinleyiciliği icra ediyordum. Oradan devam etseydim muhtemelen diğer müzikler eleneceklerdi. Çünkü yabancı müziği hakkını vererek dinleyen bir insan genelde Türkçe müziklerle bağını koparıyor. Neden bitti bunlar? Çünkü liseye başladım ve o, ilk dönemki cılız solculuk kariyerim başladı. Tekrar halk ve özgüne döndüm. Bu sefer Ankara’daki Emek, Özgür, Arkadaş gibi solcu radyoları dinlemeye başladım. Hatta bunlardan birinde “Şiirlerle Yaşayanlar”a katılıp şiir okumuşluğum bile vardır. “Merhaba Baran, bize kendini tanıtır mısın?” “Merhaba, ben Baran. Lise 1’e gidiyorum. Aşırı solcuyum. Ateistim.” Evet, böyle demiştim…

Pop müziği de bırakmıyordum. Hatta arabesk bile dinliyordum. Ara ara arabesk dinlemek bende ilkokul sonda başladı. Arabesk müziklerin bazılarında inanılmaz iyi “melodi işçiliği” vardır ve arabesk müziğin yaratıcısı ve en büyük ilham kaynağı Orhan Gencebay çok büyük bir sanatçıdır nokta

Aşırı solcu Baran halk ve özgüne doğru kayıyordu. Lise sona gelmiştim. Flash TV’de Şenay Hanım diye biri vardı ve bağlama çalıp, türkü söyleyen konuklarla programlar yapıyordu. Tek kişi çalıp söylüyordu. O program sayesinde bende inanılmaz bir bağlama çalma isteği gelişti. Üniversiteye hazırlandığım lise sonda part time bir işe girerek bağlama kursuna yazıldım. Dersleri boşlamadım elbette. Daha doğrusu şöyle hayatım boyunca bir iki kere hariç ders çalışmadım. O dershane dönemi de ders çalışmadım sadece dershanedeki dersleri çok iyi takip ettim. Evde ise aklım bağlamadaydı. Ankara’da Musa Eroğlu Müzik Merkezi’ne kaydoldum. Musa Eroğlu benim en sevdiğim insanlardan biridir. Gerçi Facebook’ta yazdıklarına bakınca zaman zaman dehşete düşmüyor da değilim.

Nisan ayında başladım kursa ve eylülde üniversiteye kaydoldum. İlk iş olarak halk müziği korosuna kaydoldum.

Hacettepe Üniversitesi halk müziği korosu benim için inanılmaz geliştirici bir yer oldu. Orada Okan Murat Öztürk’le tanıştım. Bize bağlama dersleri veriyordu. Sabahları bağlama dersleri vardı, öğleden sonraları da koro oluyordu. İki sene devam ettim oraya. Okan Murat bu işlere kafa yoran, felsefik söylemler geliştiren biriydi. Onun çok etkisinde kaldım. Kendisine aynı zamanda büyük bir hayranlık da beslemeye başladım. Hatta arkadaşlar arasında geyik niyetine “Benim allahım Okan Murat!” diyordum. Sabahları odayı ben açar ve çay demlerdim. Muhtemelen berbat demlerdim. Sonra o gelirdi. Diğerleri gelene kadar bir beş dakikamız falan olurdu ama ben heyecandan ona bir şeyler diyemezdim. Çok şey sormak isterdim ama soramazdım. Çünkü hayranıydım. Kendisi de biraz artis biriydi. Yıllar sonra ben de artis olmuştum. Öğrencilerimden yıl sonunda dönüt aldım bir kere. Öğretmeni değerlendirmelerini istemiştim. Genelde iyi şeyler yazıyordu ama birisi “Baran hocayı hiç sevmiyorum, kendisini artis sanıyo.” yazmıştı.

O sene ilk defa sahneye de çıktım. Daha sonra sayısız kere sahneye çıkacaktım. İnanılmaz güzel bir şey. Sanatçıların yaşlanınca ve teklemeye başlayınca neden bunu kabullenmediklerini anlıyordum. İnsana ilgiden daha iyi gelen şey pek azdır. Kadınlara yönelik “attention whore/ilgi seks işçisi” diye bir tabir vardır. Oysa bence kadın, erkek bütün insanlar ilgi seks işçisidir. Sahnelerde büyük hazlar yaşıyordum.

İki sene sonra koroyu bıraktım. Pişmanım. Pişman olduğum 250 bin şeyden biridir bu da.

Üniversite dönemince hayatımın en önemli şeyi müzik olmuştu. Ama halk müziği. Çünkü Okan Murat yüzünden özgün müziğe sırt çevirmiştim. Halk müziği dinliyordum sadece. TRT 4 en büyük kaynağımdı. Okuyan, araştıran, tezli bir halk müziği dinleyicisiydim. Her türlü konsere giderdim. Birinci tercihim beleş olmalarıydı. Ankara’da çok, beleş halk müziği koro konserleri oluyordu. Paralılarına da gidiyordum. Konserler yazısında bahsedeceğim. O dönemi unutulmaz kılan şey göz kamaştırıcı bir kaset satın alıcılığı kariyeri elde etmemdi. Burslar ve tüm üniversite hayatım boyunca yaptığım üzere, part time işler sayesinde kaset satın alabiliyordum. Ankara’daki Ada Müzik’e her hafta uğrar üç, dört kaset alırdım. Ucuzluk bölümünden de alırdım. İyi bir arşivim vardı. Onları bir, iki sene önce attık. Veya ben atın dedim de annem atmadı, hatırlamıyorum.

2000’li yıllar gelince yine önemli bir değişiklik oldu. Ben bir şirkete çeviri yaparak karşılığında eski bir bilgisayar aldım. Bir sene sonra da onu upgrade ederek iyi bir bilgisayar sahibi oldum. Ankara’daki efsanevi Maltepe Pazarı’nı Ankaralılar iyi bilir. Oradan bu sefer MP3 CD’leri almaya başladım. Bir kaset fiyatına, bir sanatçının tüm diskografisini elde edebiliyordum. Ayrıca teyple bilgisayar arasında bağlantı kurup kendim de kasetleri MP3’e çeviriyordum.

Üniversite sonlara doğru, Okan Murat ve İbrahim Kutluay yüzünden sekteye uğrayan pop müzik dinleyiciliğime geri döndüm. Bu sefer eski babaları ve de anaları dinliyordum yalnız. Zırtapozları geride bırakmıştım.

2002’de Sinop’a atanmam Ankara’yla bağımı koparttı. Maltepe Pazarı’na ve Ada Müzik’e gidemiyordum. Kaset satın alıcılığım bitmişti. Spotify’nın fikir babası benim aslında. Teybim yoktu. Elimdeki tüm MP3’leri bilgisayara yüklemiştim ve eve girer girmez efsanevi Winamp programından karışık çalıyordum. Fakat bu liste yaklaşık 10 bin parçalık bir listeydi. Her şeyi dinliyordum. Her tarz. Sinop’ta çeşitli kurum ve kuruluşlarda koro bağlamacılığı yapmaya da devam ediyordum. Bunlardan biri de belediye konservatuvarıydı.

Bu arada sinema hayatıma girmişti. Artık deli gibi müzik dinlemiyordum da deli gibi film izliyordum. 2004’ten sonra müzik bir daha asla bir numaralı hobim olmadı. Bu arada onu da yazmıştım, ben bir hobi seks işçisiyim…

MP3 sadece beni değil tüm TR’deki müzik üretimini de değiştiriyordu. İnternet, Youtube da öyle. Eskiden müzisyenler kaset yaparak geçinirlerdi. İki yılda bir kaset yaparlardı ve o kaset çok iyi olmak zorundaydı. En az dört hit parça olmak zorundaydı. 2004’ten sonra o iş kapandı. Melodi işçiliği yerini ritm ve alt yapı seks işçiliğine bıraktı. İzel, Seray Sever’e albüm okudu örneğin. Efektlerle sanki o okuyormuş gibi yaptılar.

Bolu’ya tayinim çıkınca hemen oradaki belediye konservatuvarına gitmiştim. Koroya girmiştim. Birkaç çalışma sonrasında koro hocası gelmemeye başlayınca beni geçici olarak koro şefi yaptılar. Ben de mecburen o koroyu idare ettim ve bir konser vermeyi başardım. Görseldeki “Halkı coşturdu!” haberi o yıllara aittir.

Bu arada unuttum üniversite sondayken bir bağlama hocalığım da var. Bir komşumuzun abisinin bağlama kursu vardı. Orada hoca olarak çalışan oğluyla kavga etmişler ve oğul ayrılmış. Beni apar topar çağırdılar. Orada çalışmaya başladım. Bağlamayı fena çalmıyordum. Nota da biliyordum zaten. Başlangıç seviyesine kurs verebilirdim ama öğretmenlik becerilerim sıfırdı. 20 yaşındaydım. Bu işi beceremedim ve işten atıldım. Hayatımda tek işten atılma tecrübemdir.

Bolu’da bir dönem klasik müziğe, bir dönemde rock müziğe sardım. Bu dönemler kısa sürdü. Hala bir şeyler bilirim ama… Dılo Dılo Yaylalar dinleyen başka bir şeyi kolay kolay dinleyemiyor. Müzik evrensel değildir. Müzik lokaldir.

İstanbul’a gelince ikinci, cılız solculuk dönemim başladı. Bu sefer lisedeki kadar cılız değildi gerçi. Kitap okumlar, sonra arkeoloji, seyahatler ve nihayet edebiyat sayesinde müzik epeyce gerilerde kaldı. Her zaman var olan futbolun yanına bir de basketbol eklendi. Müzik çok gerilerde kaldı benim için.

Bu yazı çok uzun oldu. Müzikle olan hikayemi yazdım. Word’de dört sayfa. Müziği neremizle, nasıl dinlemeliyiz? Bundan da bahsetmek istiyordum. Başka bir yazı yazayım onunla ilgili. Kısaca: Müzik dinlemek davar gibi yapılmaması gereken şeylerin başlarında gelir. Yemek yemek ve kitap seçmek de bunlardandır. Bu arada Gorki Okuryazar, ilginçtir davar gibi yapılmaması gereken Top 3 şeyi de davar gibi yapıyorsun, ne ilginç değil mi…

Neyse bu yazıyı sonlandırıyorum. Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Müzik ruhun gıdası değildir çünkü ruh diye bir şey yoktur. Fakat müzik çok çok iyi bir şeydir. Müziği sevmediğini beyan eden iki kişi gördüm: biri hazırlıktaki bir çocuktu, diğeri de Orhan Pamuk… Ne işler ya!       

müzik kategorisine gönderildi | Yorum yapın

56 Kitap

Bu sene 56 kitap okudum.

Ne biliyordun, söyle!

Şimdi ne bilmiyorum, konuş!

Kitaplarım, kitaplarım, kitaplarım…

Evet, 9 yaşındayken yazdığım şiirimside böyle diyordum. “Ne bilmiyorum, konuş?” Çok şey biliyorum. Çok da gezdim ama çok şey bilmeyi kitaplarıma borçluyum. 2002-2011 arası toplamda beş kitap falan okumuşumdur. 2011’de başladım kitap okumaya. O tarihten beridir sürekli okuyorum. 2020 yılında ise… Rekor kırdım ve 56 kitap okudum. Bir daha bu sayının yarısına ulaşabileceğimi sanmıyorum. Devlette öğretmen olarak çalıştığım için; işi Almanya’dan iyi olan bir pembe götüm, bu sayede pandemi başladığından beri orta sınıflar içerisinde benden daha iyisi yoktu… Aslında bu sayı 70 falan olabilirdi ama son zamanlarda özel ders seks işçiliğine başladığım için hızım kesildi. Ama olsun para kazanmak çok önemli bir şeydir. Bunu, hava atmak için söyleyen şerefsizin önde gidenidir ama bir bağlam içerisinde bundan bahsetmek ayıp değildir. Yani bana göre ayıp değildir ama ekmek yediğini bile göstermemek gerektiğini salık veren meşhur Anadolu garibanizmine göre bir bağlam içerisinde de olsa para kazandığını söyleyen birinin katli, farzdır.

2020 içerisinde şerefimle yarım bıraktığım kitaplar da oldu. Bunlar; “Hababam Sınıfı”, “Sevgili Arsız Ölüm”, “Gölgesizler”, “Gece”, “Fehim Bey ve Biz”, “Üç İstanbul”, “Her Gece Bodrum”, “Veba”, “Şeker Portakalı” idi. Hiiç uğraşamam. İyi bir okur, bir kitabın kendisine hitap etmediğini 10 dakikada anlar. Ne; hayat, kendine hitap etmeyen kitabı okuyacak kadar uzun ve gayrıciddidir ne de okunacak bütün iyi kitapları okumaya ömür yeter! SAÖ’ye belki ileride bir şans daha verebilirim, aceleci davrandım sanki.

Kitapları goodreads uygulamasında kaydettiğim için bu bilgilere sahibim. Güzel bir uygulama ama verilen notlar 1 ile 10 arasında olsaydı daha iyi olurdu. IMDB gibi. 1 ile 5 arasında olunca bazı anlarda elin kolun bağlanıyor.

Şimdi bu kitaplara ve 10 üzerinden verdiğim puanlara bakalım:

50 Soruda Evrim 8

Yürümek 8

Vatandaş 8

Alice’ Adventure in Wonderland 4

The Epic of Gilgamesh 5

Kinyas ve Kayra 10

Üç Beş Kişi 9

Erkek Beyni 9

Kadın Beyni 11

Kadın Beyni – Erkek Beyni 8

Osmancık 2

Bizim Büyük Çaresizliğimiz 9

Kimse 4

Aşk-ı Memnu 6

Tante Rosa 6

Ayaşlı İle Kiracıları 8

Tuhaf Bir Kadın 9

Yaralısın 7

Peygamberin Son Beş Günü 9

Hakkari’de Bir Mevsim 10

Viski 7

Yılanların Öcü 6

Komünist 7

Eylül 7

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu 5

Jamilia 6

Ölü Canlar 7

Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim 7

Zamanımızın Bir Kahramanı 10

İçimizdeki Şeytan 10

Benim Adım Kırmızı 8

Puslu Kıtalar Atlası 9

Kuşlar Yasına Gider 1

Animal Farm 5

Tıbbın Kısa Tarihi 6

Cevdet Bey ve Oğulları 8

Mürebbiye 2

Sessiz Ev 7

Masumiyet Müzesi 10

Palto 8

Evrim Kuramı ve Mekanizmları 10

Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç 7

Ateşten Gömlek 3

Vurun Kahpeye 4

Çalıkuşu 6

The Alchemist 1

Yenişehir’de Bir Öğle Vakti 10

The Old Man and the Sea 5

Kürk Mantolu Madonna 10 ama Instagram yüzünden 9

İttihatçılıktan Kemalizme 5

08:00 7

The Trial 7

Murtaza 4

Yüzyıllık Yalnızlık 6

The Death of Ivan Ilyıch 7

Anayurt Oteli 10 (ilk defa bir kitabı ikinci kez okudum)

Lolita 1

İşte böyle… Top 10 romanımı tekrar yazayım: Aylak Adam, Huzur, Yeraltından Notlar, Kara Kitap, Tutunamayanlar, Masumiyet Müzesi, İçimizdeki Şeytan, Kinyas ve Kayra, Anayurt Oteli, İnce Memed…

Bir insana (bana) en çok, yaşadığı(m) ülkenin son 50, 60 yılında yazılmış olan romanları hitap ediyor. Romanların zaman ve mekan üstü olabilmesi imkansıza yakındır bana göre. Örneğin, Rus klasiklerinin beyne yaptığı yolculukları çıkart ki bu bölümler de fazla yer tutmuyor, elde kalan metinler bana çok yabancı geliyor…

Neyse, seneye görüşürüz!

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Top 22 Roman

Yoğun bir şekilde roman okuduğum için listem sürekli güncelleniyor fakat yavaş yavaş da yolun sonuna geliyoruz. Bundan sonra listeye beş, altı romanın girebileceğini tahmin ediyorum. Tolstoy’dan, Türkali’den, Kemal’den, Joyce’tan, Proust’tan, Woolf’tan, Cervantes’ten, Günday’dan falan 🤌🏽 Belki de girmez. Okumaya değer aşağı yukarı 200 tane roman vardır bana göre.

1- Aylak Adam

2- Huzur

3- Yeraltından Notlar

4- Kara Kitap

5- Tutunamayanlar

6- Masumiyet Müzesi

7- İçimizdeki Şeytan

8- Kinyas ve Kayra

9- Anayurt Oteli

10- İnce Memed

11- Kırmızı Pazartesi

12- Suç ve Ceza

13- Kürk Mantolu Madonna

14- Zamanımızın Bir Kahramanı

15- Hakkari’de Bir Mevsim

16- Peygamberin Son Beş Günü

17- Üç Beş Kişi

18- Yenişehir’de Bir Öğle Vakti

19- Bereketli Topraklar Üzerinde

20- Yaban

21- Dorian Gray’in Portresi

22- Puslu Kıtalar Atlası

Listenizi yazmanızı rica ederim 🤌🏽

Düzeltme: Bu tür listelerde hep unuttuklarım oluyor. “Bir Gün Tek Başına”yı da 10 ile 15 arası bir yere koyardım.

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Anadolu Ev Kadınının Bazı Özellikleri

*50 gram ekmek, peynir, zeytin, domates ziyan olacak diye dehşete düşer.

*Ziyan olacak şeyler ziyan olmasın diye mutfakta skandallara imza atar. Örneğin ketçaplı turşu, tavuklu baklava, biberli sütlaç, şaraplı gıllor…

*Bulaşık makinesini ancak 2017’de içsellestirmeyi başarmıştır. Temizlik robotları için bilim insanları en erken 2071’i vermektedirler.

*Temizlik yapmadığı zaman bunalıma girer.

*Nazara inanmayan bir Anadolu kadını yoktur.

*Müge Anlı vs. programlarını izlerken “Aaaa!”, “Oooo!”, “Ayayayay!” gibi ünlemler çıkartır. Ve de dizi izlerken.

*Yorgan içi olarak elyaf kullanmak mı?

*Binlerce yüro olan halı yıkama makinelerinin halıyı iyi yıkaması mı?

*Bir Anadolu ev kadınına en çok serotonin salgılatan şeyler cartdor ve Dost yoğurt kaplarıdır.

*Ömür boyu aynı partiye oy verir.

*Telefonu kapatırken “Bir şey diyon mu?” diyerek, karşı tarafı bir şey diyecek olsa bile alabora eder.

*Instagram’da tanımadıkları güzel kadın hesaplarına “Maşallah 😘😘 Gönlü gibi yüzü de güzel arkadaşım 😘😘🌹🌹☘️” gibi yorumlar yapar.

*Yaşadığı hiçbir şeyden bir pişman olmaz, hatalarını iyi ki yaşamıştır, onlar sayesinde ayağa kalkıp başı dik bir şekilde yürümesini bilmiştir.

*Düğünlerde tombul kollarını açıkta bırakan kıyafetler tercih eder.

*Her düğünün bir Z raporu yayınlansa da Anadolu ev kadının bütün dertleri son bulsa.

Bitti 🤌🏽

nitelikli goygoy kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Dostoyevksi’den Bazı Alıntılar

*Herkes yaşlanınca yalnız kalmaktan korkarken ben, yalnız kalabilmek için bir an önce yaşlanmayı diliyordum.

*Hayatı sevmiyordum ama onu, intihar edecek kadar da ciddiye almıyordum.

*Bugüne kadar kurşuna dizmek istemediğim bir dostum olmamıştı. Ne de olsa dostlarımdı. Onları; işkence ederek, yavaş yavaş öldürecek kadar adi bir insan olamazdım.

*Alexey Pavlovich’in yazdıklarına edebiyat mı deniyordu? Sözlük üzerinde parmaklarımı gezdirerek içimden 20’ye kadar saysam ve gelen her kelimeyi art arda sıralasam, ortaya çıkacak eser onun yazdıklarından daha değerli olurdu.

*Bir kadının en önemli görevi; kocası, yaşamak gibi bir görevi ifa ederken ona kendisini göstermeyerek bu görevi yapmasına yardımcı olmaktır.

*Tanrı’nın insanoğluna en büyük gazabı ne depremler ne yangınlar ne de savaşlardır. Ona çocuk büyütmek görevi vererek ona bu dünyada çekilebilecek en büyük ıstırabı hediye etmiştir.

*Tanrı’yı elbette umursuyordum. Onun ismindeki beş harfi hiçbir zaman unutmayarak ona olan borcumu ödemiş olduğumu düşünüyordum.

*Yıllardır hayalini kurduğum şey yani Gruşenka’yla Neva Nehri kenarında yürümek nihayet gerçekleşiyordu. Kalbim hızlı hızlı çarpıyordu. Onu buz tutmaya yüz tutmuş olan akıntıya itmek için daha ne bekliyordum!

*Ne zaman; bir kadın, erkeklerin ilgisi mi yoksa dünyada barış mı sorusuna bizi şaşırtacak bir yanıt verecekti, işte o zaman bir ezilen ezilmekten şikayet edecek diyebilecektik. Köleliğin kaldırılmasını bile ona zorla kabul ettirmiştik.

Şaka şaka! Bunları ben yazdım 🤣🤤

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

1998 Kasetleri

Ne seneydi ama!

Yani bir kaset satın alıcısı (cassette buyer) için!

O yıllarda çok iyi bir kaset satın alıcısıydım. Fakir olmama rağmen elime geçen parayla kıyafet değil gider kaset satın alırdım. Her hafta rutin bir şekilde Ankara Karanfil Sokak’taki Ada Müzik’e gider yeni kaset olarak ne çıktığına bakardım. Dışarıdaki stantta satılan eski ve ucuz kasetleri de alırdım. Ayrıca onun hemen yanında yer alan Dost Kitapevi’nin Türk sineması rafına da bakardım: Agah Özgüç’ün “Türk Filmleri Sözlüğü” çıkmış mı diye… Onun hikayesini yazmıştım.

Peki, bunu neden yapardım? Elbette o tarihe denk gelen ve manyakça peşinde olduğum hobim yüzünden. Ben bir hobi seks işçisiyim… Bunu da yazmıştım. Hayatımın her döneminde bir hobiye manyakça bağlı olmuşumdur. 2004 yılında sevgilim müziği aldatıp sinemayla evlendim. Hobi seks işçiliğine de aslında 1997’de başladım. Ondan önce katıksız bir sığır olarak yaşardım. 1997’de müziğe başladım. Yani halk müziğine… Bu, önemli. Halk müziğini, türküleri dinleyen, seven ve de benim gibi amatör olarak icra eden bir insanın başka müziklere o kadar bağlı olması pek mümkün olmuyor…

Bir yandan “Dılo Dılo Yaylalar” dinlerken aynı anda Penetragram, Ramştayn, Şostakoviç, “Benim Cam Kırıklarım Var”, “Azalırsa Yaaaamuur” falan dinleyemiyorsunuz. Bazı şeyler öyle baskındır ki yanında, yöresinde hiçbir şeye yaşam alanı tanımaz. Ben yine de bir Dılo Dılo Yaylalar’cı olarak epeyce geniş bir spektrumda müziklere yöneldim. İbrahim Kutluay, Demet Akalın’ı aldatana kadar Türk pop müziğini çok severdim örneğin… Zayıf bir rock ve klasik müzik dinleyiciliği dönemlerim oldu. Arabeski iyi bilirim ve ara ara tüketirim. Müziği teknik olarak bildiğim için aslında teknik olarak iyi olan her müziği zevkle dinleyebiliyorum. Fakat halk müziğini icra eden birisi başka bir müzikle fazlasıyla haşır neşir olamaz…

1997 yılında içime bağlama çalma “hırsı” düştü. O sene üniversiteye hazırlanmama rağmen gidip part time işe girdim ve bağlama kursuna kaydoldum. Kursa başladım. 97 Ekim’ine kadar bu şekilde gittim. Sonra Hacettepe’ye gitmeye başladım ve ilk gün halk müziği kulübüne kaydoldum. Orada bir koro vardı. Koroda eleman olarak görev yapmaya başladım. Ayrıca cumartesi sabahları da bağlama kursuna gidiyordum. Hoca, Okan Murat Öztürk’tü. Kendisi bana çok katkı sunmuştur. Ufkumu çok genişletmiştir. Muhtemelen beni hatırlamaz şu anda. İki sene boyunca kendisinden kurs aldık.

Bu sürede manyakça halk müziğine bağlı olmaya başladım. Her türlü konsere gittim. Her türlü tv programını izledim. Ve işte yazımızın konusu olan kasetlere bir servet değil de epeyce bir para gömdüm.

MP3 olayı başlayana kadar kaset üretimi çok iyiydi. Müzisyenler iki yıl bir kaset için çalışırlardı. Kasetten elde ettikleriyle geçinirlerdi. Kasetteki 10, 12 parçanın 6, 7 tanesi hit olmak zorundaydı. O yüzden MP3 karşı-devrimine kadar çok daha iyi bir müzikal üretim vardı. Teknolojinin çok iyi bir şey olduğunu düşünüyorum ama müzik üretim açısından sanki daha kötü oldu. Toplumun sığırlaşması da etkili olmuş olabilir, bilmiyorum. Çok düşünmedim bu konuyu. Bildiğim o yıllardaki müzik üretimi beni çok heyecanlandırıyordu.

1998 yılında yani üniversitede hazırlıktayken, hayatım boyunca (o dört, beş yıllık kaset satın alıcılığı dönemim boyunca) yaşadığım en iyi kaset satın alıcılığı dönemimi yaşadım.

Görseldeki dört kaset benim gündüzlerimi ve gecelerimi doldurdu. Bunları kaç milyon kere dinledim bilmiyorum. Şarkı aralarındaki boşlukları bile ezbere bilirim.

ÇIĞ TÜRKÜLER

Geçenlerde yazdım: Başbakan olsam Oğuz Aksaç ve Mustafa Özarslanı oval ofisime çağırır ve onlara tekrar Grup Çığ’ı kurmalarını aksi halde onları tutuklayacağımı söylerdim. Ayrı ayrı iki muhteşem ses bir araya geliyorlar ve grubu kuruyorlar. Eğer deneysel bir şey sizi rahatsız etmiyorsa o bir devrimdir. Çığ devrim yaptı. İlk kasetleri efsanedir. Hangi birine değinmeli ki… Muhteşem bir kasetti.

KARDEŞ TÜRKÜLER

O meşhur tezimi yani sanatçıların 20 yıllık ömürleri olduğu tezimi geçersiz kılan ender sanatçılardan biri de BGST’dir. Bu kasetin adı daha sonra grubun adı olmuştur. 2018’de çıkan son albümleri en az ilk kasetleri kadar iyi BGST’nin. Bu ilk albüm de o zamana kadar görmediğimiz bir müzikal gelişkinlikteydi. O yıllarda Türkçe dışındaki dillerde kaset çıkarılması da sorun olduğu için politik bir yanı da vardı. Bu müzik hem politikti hem de naif halk ezgileriydi. Teknik olarak çok çok üst düzeydeydi. Duygusal katılım diye şu anda uydurduğum şey de üst düzeydeydi.

GÜLÜN KOKUSU VARDI

Ayrı bir yazıyı hak eden bir kaset bu da. Bu kaseti ilk defa 1 Mayıs 1998 günü dinledim. Otobüsle Denizli’ye gidiyorduk. Üniversiteler arası halk müziği yarışmasına. Birileri Zara’nın kasetini çalıyordu teypte. Okan Murat cebinden bunu çıkardı ve şoföre verdi. Diğerleri eminim ilk zamanlarda yadırgadı. Ben ise normalde yola kilitlenmem gerekirken müziğe kilitlendim. Kaset bir kere döndü ve elbette çıktı teypten. Birkaç gün sonra gece Ankara’ya vardık. Saati kurdum ve yattım. Ertesi sabah 6.00’da “Halk Taşıtı” adı verilen ve ücretsiz olan “ekspres” adlı otobüsle Kızılay’a gittim ve Ada Müzik’in önüne çadır kurdum. Dükkan açılınca hemen kaseti aldım ve koşa koşa eve gittim. Her bir saniyesini sömürdüm. Böyle bir kasetti!

GÖÇ YOLLARI

1998’in son sürprizi de bu oldu. Yanılmıyorsam Göç Yolları 1 şeklinde çıkmıştı ama ikincisi gelmedi. Erol Parlak vasat bir sese sahiptir ama sazı çok iyi çalar. Halk müziği yorumcuları genelde böyledir zaten. Arif Sağ, Erdal Erzincan falan. Halk ozanları ise genelde sazı da kötü çalarlar. Neyse, zaten bu bir enstrümantal bir kaset. Bu kaseti bilen 1200 kişi falan vardır TR’de. Şelpe tekniğiyle, tek bağlamayla ve ritmlerde Arif Sağ ile tarih yazan bir kaset. Çok özel bir müzik. Meraklısı dışında dinleyenlerin yüzde 98’i kaseti sıkıcı bulur ama benim için adeta bir mücevherdir.

Ne yıldı! Yani kaset satın alıcılığı anlamında. Yoksa öbür türlü üniversite yıllarımı hiç özlemiyorum çünkü bir, sığır oğlu sığır gibi geçirdim üniversite yıllarımı.

müzik kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Ben Liberal Oldum

*Devrim eğer şuysa devrimin imkânsız olduğunu düşünüyorum: Kısıtlı bir zaman diliminde, zor kullanarak, fakirler lehine büyük ve önemli bir iktidar değişikliği yapmak… Bu imkânsızdır. Ne yapılırsa yapılsın, ne düşünülürse düşünülsün! Somut durumun somut tahlilini yapan yüz tane toplantı da yapılsa, yer altına çekinilip ilmek ilmek kadro da oluşturulsa imkânsızdır.

*Madem liberal olduk o zaman burjuva devrimi kavramıyla kavga etmek hususunda da elimizi taşın altına koymak babında yan gelip yatamazdık. Burjuva devrimi kavramı terk edilmelidir. Sonra Türkiye’deki gençlerin kafası karışıyor. Devrim kelimesi ucuza gitmemeli. Bundan sonra sadece fakirler lehine somut, cebe para girdiren dönüşümlere devrim denilmeli. Türkiye’deki burjuvaların ne burjuva olduklarından ne devrim yaptıklarından ne de bir sermaye diktatörlüğü yürüttüklerinden haberleri var!

*Her şeye rağmen… Mevcut katastrofik duruma değil de olaya tarihsel bakıldığında… Hem dünyada hem de Türkiye’de işler iyiye gitmektedir. Tarihsel bakmak lazımdır. Yaşam koşulları, sağlık, eğitim, beslenme, hijyen… Bu konularda insanlık (kapitalizm) tarih yazmaktadır. İstatistiklerde insanlık tarihinin en iyileri belirmektedir. Her şey berbatken ayağa kalkmayan fakirler işler tıkırındayken neden kalksın? Tarihte bir iki kere kitleler halinde açlıktan öldükleri oldu ama yine isyan etmediler.

*Nüfus meselesi önemli. Dünyanın 10 milyarda Türkiye’nin de 100 milyonda sabitleneceği öngörülüyor. Düşünün… 50 insanın 50 sene boyunca oturacağı apartmanı altı ayda yapabiliyorsunuz. Şu anda 30, 40 yıllık arabalar var. Katar çok değil birkaç yıl sonra insansız hava taksisine geçiyor. Düşünün 100 sene sonrasını. Altı milyar nüfus ve bir sürü kullanılır durumda olan ev, araba, yazlık, dükkan, tarla, fabrika, okul, hastane, metro, yol, disko, kahve, kerane… İnsanlar birbirlerine benzemiş. Herkes, TR vatandaşları bile, İngilizce biliyor… Ne olacak? 100 sene sonra şöyle bir haber görürseniz şaşırmayın: “Eski ilçeler Bağcılar ve Esenler tamamıyla yıkılıp yerlerine safari park yapılacak.”

*Dünyada ne olursa olsun, hangi güzel gelişme yaşanırsa yaşansın TR’de en son kabul göreceğini akılda tutalım. Bunun tek sebebi vardır: İbnelik… Eric Hobsbawm “1980 yılında, nüfusunun %80’i köylü olan tek bir ülke vardır, o da Türkiye’dir. Üstelik buna hiç de mecbur değildir.” yazar. Güzel şeyler burada geç olur ama olur.

*TR’deki kapitalizm bile kurumsallaşmaya başladı. Çalışanlar lehine bir sürü olumlu kanun var. Biz Ak Parti karşıtı orta sınıflar, çalışanlar için cehennem gibi bir ülke olduğunu düşünüyoruz. Ama bir akrabamızdan bir olumlu bir şey duyuyoruz ve dumur oluyoruz. Siyasi konularda değil ama hayatla ilgili pratik meselelerde hukuk tamamen yok değil. Kendinize güveneceksiniz ve ısrarcı olacaksınız, yanınızda birilerini bulabilirsiniz. Mesela cumartesi çalışmamak TR’de giderek yaygınlaşmaktadır. Büyük inşaatlarda herkes kask takmaktadır mesela. Genel manzara elbette kötü ama çatlasak da patlasak da TR’de iyi şeyler olmaya devam ediyor. Tekrar edelim, şartlar iyiye doğru gitmektedir.

*Hem insanlar hem de Türkler gemileri yakmaya mesafelidirler. Partinin asla yapmadığı şey olanı yaparlar yani ortalamacılığa yüz verirler. Radikalleşmek istemezler. Bu öğrenilmiş, kültürel bir şeyden ziyade miyonlarca yıllık evrim sürecinin bir çıktısıdır. Bu şekilde var olabileceği genlerinde vardır. Devrim gibi aşırı iddialı bir şeye neden ilgi duysunlar? Hele hele 40, 50 sene sonra asgari vatandaş maaşı herkese verilmeye başlandığında neden ilgi duysunlar?

*İnsan davranışlarına bakarken biyolojisine mi bakılmalı içinde bulunduğu kültüre mi? Elbette ikisine bakılmalı. İkisi de etkilidir. Ama ben biyolojik yapısının daha etkin olduğunu savunuyorum. Şimdi “Kadınlar güçlü, sahiplenen, abartmadan kıskanan erkek sever.” desek linç yeriz. Bu linçi yapanlar politik doğruculuk adına bunu yaparlar ama içten içe de öyle erkekleri beğenmeye devam ederler.

*Emeğin başına türlü türlü işler gelecektir. Daha doğrusu bildiğimiz anlamda emek kalmayacaktır. Emek gerektiren bütün işlerin yapay zekalı robotlar tarafından yapılacağı kesindir. Bunlar şimdi bile görülmeye başlanmıştır. Üzümün zarını kesen robotlar vardır. Ee, ne olacaktır o zaman?

*Kimlik ve yaşam tarzı mücadeleleri sanıldığından daha fazla önemlidir. Şimdiki zaman için ama… İnsanlar hızlıca birbirlerine benzemektedirler. Tarihsel olarak baktığımızda uzak gelecekte kimlik ve yaşam tarzı mücadelesi kalmayacaktır büyük ihtimalle. Kimlik konusunda insanlar ya homojenleşecekler, bunu başaramıyorlarsa homojen olmayan topluluklar ayrışacaklardır. Bence de iyi olacaktır. Homojen toplulukların daha mutlu ve başarılı oldukları bir gerçektir. Yaşam tarzı mücadelesi de kalmayacaktır çünkü herkes yiyip, içip, sıçmaya başlayacaktır.

*Sınıflar ve sınıflar mücadelesi kavramlarıyla sorunlarım var. Sınıflar mücadelesinin olmadığını düşünüyorum. Marksistlere göre burjuvalar ve emekçiler dışında önemli bir sınıf yok ve bu ikisi arasında mücadele var. Bunlar iyice açılmalı. Nasıl bir mücadele? Tarihe baktığımızda ve yaşam içerisinde mücadele diye gördüğümüz şeylerin hepsinin güçlü, zengin, önemli, etkili erkeklerin arasında geçtiğini görüyoruz. Burada zenginleşmek “bir numaralı” itici güç müdür? Herkes bu soruyu kendisine sorsun. Yunanlar üç milyonluk nüfuslarıyla Batı Anadolu’yu neden geri almak istediler? Bu mücadelelerin çıktıları diğer insanlara yansıyor. Bu mücadelelerin özü burjuvaların fakirleri çalıştırarak ortaya çıkan ürüne el koymak olduğu savunuluyorsa buna karşı çıkarım. Çünkü bu… Zaten tüm insanlık tarafından içselleştirilmiş, alternatifi akla gelmeyen bir şey. Birkaç devrimci bunu akıl etti, bir mücadele başlattı ve SSCB gibi bir zirve yaptı diye tüm insanlık tarihi bunu gözden geçirmeyecek. İlerleme sayesinde zaten fakirlere de çok iyi yaşam koşulları sunulacağından dört milyonluk insanlık tarihinde 100 yıla tekabül eden bu “arızalı” durumun gelecekte şansı olmayacak. Burada ben tarafımı sunmuyorum. Tarafım SSCB yanıdır ama bunun “olabilitesi”, “yapılabilitesi”, “gerçekçiliğibilitesi” imkansız. İnsanların radikalleşmeyeceğini birkaç madde önce öğrenmiştik. Devrim radikal bir şeydir. İnsanların zincilerinden başka kaybedecekleri çoook çok şeyleri vardır artık.

*Sınıf meselesi de tartışmalı. Burjuvalar ve emekçiler… Tasnif etmek bu kadar kolay mı? Yöneticiler, güvenlik güçleri, ve halk dediğimiz içerisinde zenginin de fakirin de bulunduğu geniş bir kesim… Hepsi maaşlı çalışan olan insanların arasında uçurumlar var. Yaşam tarzı ve kimlik olarak birbirleriyle dağlar kadar yabancılaşan bu insanları bir sınıf altında birleştirmek ne kadar zor! Ayrıca psikolojik faktörler de çok önemli. “Normal tipler” ve “enteresan tipler” her kesim içerisinde varlar ve asla bir duygu, davranış bütünlüğüne erişemiyorlar. Anadolu’da sıraya girmesini bilene gey muamelesi yapılıyor. Ne olacak şimdi?

*Aslında ben kendisine has bir liberal oldum. Herhangi bir konuda çevremdeki topluluktan farklı düşünebilirim. Bazı konularda da aynı düşünebilirim. Mesela bir liberal tek adamcılığa şiddetle karşı çıkar ama ben çıkmıyorum. Tek adamcılığın insanlık tarihinin ve hatta hayvanlık tarihinin özeti olduğunu düşünüyorum. Dün birisi Twitter’da Atatürk’ü özlemesini günümüzde cumhurbaşkanının onayı olmadan gazete haberi bile yapılamamasına bağlamış… Muhaliflere baskı, tek ses, kafadaki projenin dayatılması gibi şeyler ele alındığında Atatürk bırakın Tayyip’i Abdülhamit’ten bile daha ileridedir. Ben oraya bakmıyorum. Tek adam olacak. Bunu şerefimle kabul ettim. Önemli olan tek adamın kim olduğu… Demokrasi hikayedir. Geleceğin homojen ve refah toplumuna en çok benzeyen İsveç gibi bir ülkede örneğin, parlamentolar gündem olmadığı için toplantı iptal ediyorlar. Seçimleri kimse siklemiyor. Geleceğin “kapitalist” ama homojen ve refah toplumlarında da böyle olacak. TR bile böyle olacak. Ama en son böyle olan ülke olacak. Sebebi de ibnelik, demiştik.

*Toplumsal cinsiyet kavramını geride bıraktım. Yani şöyle: Elbette toplumun kadınlara bakış açısı yüzünden, özellikle de İslam toplumlarının, bir sürü sorunlar yaşanmaktadır. Bunlara karşı mücadele edilmelidir. Önemli kazanımlar elde edilince çok iyi olur. Fakat kadınlarla erkeklerin “öncelikle” kadın ve erkek olduklarını düşünüyorum. Saçma bir cümle gibi gelebilir. Uzun yıllar boyunca yaptığım gözlemler sonucunda bazı düşüncelere ulaşmıştım. Takipçilerimin bildiği üzere kadın ve erkek beyinlerini inceleyip davranış kalıplarını yorumlamaya çalışan insanların yazdıkları kitapları okudum ve bütün gözlemlerimin orada doğrulandıklarını gördüm. En demokratik ve ileri toplumu kursanız bile kadınların ve erkeklerin bazı klişe davranışlar geliştirmekten geri durmayacaklarına inanıyorum. Farklı şeylere farklı tepkiler vermeye, farklı hissetmeye, farklı şeylere ilgi duymaya devam edecekler. Prestijli işler adını koyduğum siyaset, sanat, spor, bilim, din, savaş, seyahat, mucitlik, mekanik vs. işlere erkekler “daha çok” ilgi göstermeye devam edecekler. Çünkü erkek beyni merak etmeye, keşfetmeye ve diğer erkeklere statü koymaya programlanmışlardır. İstisnaları olmakla birlikte kadınlara başka başka şeyler daha ilgi çekici gelmektedir. Neyse 100 sene sonra bana hak vereceksiniz.

*Hayatın anlam ve anlamsızlığı üzerine de bir şeyler söylemek istiyorum. Biz “küçük” insanlığı çok abartmamak lazım. Ne yaşamayı ne de ölmeyi abartmamak lazım. Milyarlarca yıllık ömrü olan evrende, dört milyon yıldır insan olarak yaşayan, 190 milyar atası yaşamış ve ölmüş, ortalama 70 yıl yaşayan canlılarız. Bunları düşündüğümüzde hayatımızın kıytırık bir ayrıntıdan öte olmadığını görüyoruz. Buna rağmen, öbür dünyaya inanmasak bile, hayatı yaşarken “yaşamak sorumluluğunu” ihmal etmemiz lazım. Nedir o yaşamak sorumluluğu? Devrim yapmak değildir tek başına. Çünkü bunun için çalışmamanın da anlamsız olduğuna inananlar var. Benim gibi devrimi aklın kesmiyorsa veya cesaretin yoksa da hayatın anlamsız olmaz. Kimseye büyük bir zarar vermezsin, yaşadığın sürece de “namuslu hedonizm” yaparsın, şerefinle yaşar ve bu dünyadan siktir olup gidersin. Büyük ihtimalle ünlü ve önemli biri olmayacaksın dolayısıyla 50 sene sonra kimse seni hatırlamaz. O insanların senin gündemlerinden bambaşka gündemleri olur. Böyle bakınca da abartmamak lazımdır.

*Son olarak “namuslu hedonizm”den de bahsetmek istiyorum. Bunun için ayrı bir yazı yazılabilir. Namuslu hedonizm nedir? Sığır gibi yumurtayı cezveye koyup, onu orada unutarak, yumurtanın sarısının yeşil bir renk almasına sebep olmak yerine; 60 liraya bir Sinbo marka yumurta haşlama makinesi alıp rafadan kıvamı tutturarak yiyeceğin haşlanmış yumurtadan keyif almaktır. Bundan dolayı mutlu olmaktan, bunu paylaşmaktan utanmamaktır. Buna benzer bir şeydir. “Anadolu garibanizmi”nin tam tersidir.

Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

İyi günler…

siyaset kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Kehanetlerim (30, 40 Senelik)

*Komple mavi saçlı erkekler gelecek.

*CHP bir daha gitmemek üzere iktidar olacak.

*Messi-Ronaldo rekabeti gibi bir rekabet bir daha yaşanmayacak.

*TR halkı milyon ver milyarı kullanmaktan vazgeçmediği için Türk lirasına altı sıfır eklenecek. Dört sıfır da yeterli olabilir.

*Şiir okuyan ve yazan insan kalmayacak.

*Bazı topluluklar yine 29 Ekim’de “emekçi cumhuriyet”, “sosyalist cumhuriyet”, “devrimci cumhuriyet” demeye devam edecekler. Bana göre saçmadır bunlar.

*Basılı kitap, dergi, gazete yayını kalmayacak. Kitap kokusunu içine çekmek isteyenler için müze kurulacak.

*Bulduğu yerden içeri girip cerrahi operasyon yapacak olan çip cerrahlar çıkacak. Duyduğum kadarıyla başlamış bu iş.

*Evdeki bütün işleri yapacak olan robotlar çıkacak ama bazı TR ev kadınları, iyi temizleyemediği gerekçesiyle, robottan sonra temizlik yapmaya devam edecekler.

*Nil Karaibrahimgil, hala; öfkeli, lise futbol takımı ponpon kızı edasıyla şarkılar söylemeye devam edecek.

*Bulutsuzluk Özlemi “Best of BÖ VII”yi çıkaracak ve yine albüm Yaşamaya Mecbursun, Sözlerimi Geri Alamam ve Acil Demokrasi’den oluşacak.

*Parti, yine atılımın eşiğinde olduğunu açıklayan bir deklarasyon yayınlayacak ve bu deklarasyon, parti binasının önünde deklarasyon için çadır kurup bekleyen emekçiler arasında heyecan yaratacak. iki senede bir “kurduğu” inisiyatif, meclis, cephe, dayanışma gibi “ara form” kurma sıklığını altı aya indirecek. Bu da emekçiler arasında heyecan yaratacak.

*Rakı büyük anlatısı için genel müdürlük kurulacak.

*Türkiye’nin her yanı hızlı tren, İstanbul’un her tarafı metro olacak.

*Smart hakimler, smart burjuva roman yazarları, smart öğretmenler, smart psikologlar, smart aydınlar, smart sağ parti liderleri çıkacak. Smart öğretmenler fake mağduriyet yapmaya devam edecekler. Bir grup smart aydın yine bir araya gelip çağrılar yapacaklar. Smart sağ parti liderleri için “adam gibi” smart parti lideri denilecek.

*Kadınlar ve erkekler sadece 30, 40 sene sonra değil kıyamete kadar farklı şeylere ilgi duymaya, farklı duygusal durumlara sahip olmaya devam edecekler.

*Şort üstü kapüşonlu giyenlerin derin insanlar oldukları düşüncesi devam edecek.

*Devlet bütün edebiyatçılara deri dirsek yamalı kadife ceket ve atkı dağıtacak.

*Başka hayat mümkün denilerek Ege’ye yerleşen insanların oluşturduğu metropol köylerden kaçış projeleri ortaya çıkacak.

*Bülent Serttaş hala ünlü olmaya devam edecek.

*Duvarlara gri ve tonlarından başka boya vurulmayacak.

*Tıraş bıçağı ve tıraş fırçası görmek isteyenler Koç Müzesi’ne gidecekler.

Bu yazıyı 30 sene sonra tekrar paylaşacağım 🙋‍♂️

siyaset kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Sınıfsal Olmayan Bazı Şeyler

*Kürt sorunu

*Cengiz Han (Moğol) Dünya Savaşı,

*Hatta II. Dünya Savaşı,

*Kadın sorunu,

*Natuk Baytan sineması,

*Dostoyevksi gibi kafası bi’ milyon olan yazarların yazdığı romanlar,

*Büyük ve önemli olayların önemli bir bölümü,

*Eş cinsellerin sorunları,

*Spartaküs mücadelesinin bitiş şekli,

*Homo Erectus’un Java adasına yüzerek gitmesi,

*Rakı büyük anlatısı,

*TR’nin en büyük siyasal mücadelesi olan bira-şort-flört mücadelesi,

*Eşeğin siki (bu yakıştırma bir, Twitter yeraltı yorumlaşması esnasında Gencer Başkan tarafından yapılmıştır: “Eşeğin siki de sınıfsal değildir!” GB),

*Ak Parti’nin özü,

*CHP’nin özü,

*HDP’nin özü,

*Atatürk ilke ve inkılaplarının özü,

*Karacaoğlan türküleri,

*Armudun sapı, üzümün çöpü,

*Yok kıl yok tüy,

vs. vs.

siyaset kategorisine gönderildi | Yorum yapın