Almanya Futbol İstatistikleri

DATRdjFXgAEyWF-

Almanya…

Ne tuhaf bir yer!

Berlin’deki Almanya Tarihi Müzesi’ni gezerken, ülkede 1100’lerden önce şehir olmadığını okumuştum. Düşünün, kaostan çıkalı henüz bin yılcık olmuş ve siz dünyanın ikinci en büyük gücü olmuşsunuz…Üstüne üstlük sömürge faaliyetlerinden hiçbir şey kapamamışsınız. Siyasi birliğinizi geç tamamlamışsınız (Avusturya’nın ayrı bir ülke olduğunu hesaba katarsak hala tamamlayamamış falan…) 1. Dünya Savaşı’nda yenilmişsiniz. 2. Dünya Savaşı’nda da yenilmişsiniz ve 11 milyon insanınızı kaybetmişsiniz. Taşınız üstüne taş kalmamış. Tüm dünya 40 milyon insanın ölümünü size bağlıyor falan…Bütün bunlara rağmen dünyanın ikinci büyük gücü olmaya devam ediyorsunuz…Gerçekten inanılmaz.

Engels Almanların her şeye geç kalma huyları olduğunu yazmıştı. Bir de felsefe sayesinde büyük mesafeler kat ettiklerini…

Alman felsefesine vakıf değilim ama futboluyla ilgili söyleyeceklerim var. Daha önce İngiltere, İtalya ve İspanya futbol istatistiklerini yazmıştım. Şimdi de Almanya’yı yazıyorum.

Dünkü maçın üstüne…Beşiktaş’ın Bayern’i eleyemeyeceğini provokatif bir şekilde yazmıştım. Bu provokasyonlar yazılara ilgi çekmek içindi her zamanki gibi ama gerçek de orada duruyordu. Türkiye’nin karması gelse Bayern Münih’i eleyemez…Yani GS, FB, BJK yabancılarıyla beraber artı milli takım oyuncuları falan birleşse yine Bayern Münih’i eleyemez. Forbes dergisinin en değerli kulüpler listesinde 2,71 milyar dolarla ManU, Barcelona ve Real Madrid’in ardından dördüncü olan bir kulüpten bahsediyoruz. Lütfen, tamam top yuvarlaktır falan da bu kadar büyük bir paranın motivasyonu önünde nasıl durulabilecek?

Neyse ben Almanya futbol istatistikelrinden bahsedecektim ama Almanya demek Bayern Münih demek biraz da….Gerçekten dünyanın hiçbir yerinde kendi ülkesinii bu kadar domine etmiş bir takım daha yoktur. Ciddi ülkeler diye de altını çizeyim.

Her şeye geç kalan Almanlar futbola da lig anlamında geç kaldılar. Avrupa’daki en “genç” lig Bundesliga’dır. 1963-64 sezonunda kurulabilmiştir anca…

Ve bu 54 lig şampiyonluğunun 26’sı Bayern Münih’e aittir. Yani yarısı…Mönşınglahtbaht ve Dortmund’un beşer şampiyonlukları vardır. Ki bu Bayern 90’lı yıllarda “rakibimizdir, onlarsız bizim bir anlamımız yok” diyerek ekonomik olarak zor durumda olan Dortmund’a maddi yardımda falan bulunmuşlardır.

Ancak 1969’da şampiyon olabilen Bayern Münih’in sadece üç kere “üç sene şampiyon olamama” istatistiği vardır ve en sonuncusu 1993 yılında sona ermiştir. Yani şu anda Almanya’da öğretmen olabilecek birisi Bayern’in üç sene şampiyon olamaması gibi bir şey nedir bilmiyor.

Bütün kulüp rekorları Bayern’e ait. Ona ait olmayan şeylere odaklanalım o halde. Görebildiğim kadarıyla…Mesela Dortmund’un seyirci sayısı onlardan iyi. 80 bine 76 bin. Bu arada Bayern’in yeni stadı Allianz Arena açıldığı tarih olan 2006’dan beri kapalı gişe oynuyor….

Ondan sonra Kayzersılautern’in birinci lige çıktıktan sonra hemen şampiyon olması var, Bayern’in sahip olmadığı…Ligin ilk yarısında gol atma rekoru 50 ile 1981 yılında Hamburger’e aitmiş…En gollü galibiyet Mönşınglahtbaht’a (bu arada Türkçe okunuşunu yazmak da çok zor) aitmiş. 12-0 hem de Dortmund’a karşı…

Bayern’in sahip olmadığı rekorlar bunlar. Sahip olduğu rekorlardan ise bahsetmeye değer bulduklarım şunlardır: 19 maçlık galibiyet rekorunu önemli buluyorum. Galibiyet rekorlarıyla ilgileniyorum ve Bayern de olsa kimse 20’yi bulamadı. Bu sene Guardiola yönetimindeki City İngilitere rekoru olan 14’ü 18 yaptı ve 20 ypacağı düşünülüyordu ama olmadı. Bu arada bu galibiyet rekorlarının Almanya, İspanya ve İngiltere’de Guardiola’ya ait olduğunu hatırlatalım.

Bir de üst üste şampiyon olma rekoru var. Şu anda beş ve bu sene altı olacak. Juventus altı yaptı ve yediye mi gidiyor? İspanya’da beş…Yani Bayern’in bunu 10 yapmaması için hiçbir sebep yok. Göreceğiz.

Bir de 27 Mart da şampiyonluğu ilan etme olayı var…Durup düşünelim…

Bayern’in bu arada 10 Şl finalinde beş şampiyonluğu vardır. Bu anlamda Milan’dan sonra üçüncüdür. Real Madrid’in ilk beş şampiyonluğu ciddiye alınmazsa ŞL’deki de en başarılı takımlardan biridir. Yedi final kaybeden Juventus’u neredeyse yakalayacak. Bir de pisi pisine final kaybetme rekoru da kendilerine aittir. 1999 ve 2012’de nasıl kaybettiklerine hala inanamamaktadırlar.

Oyuncu rekorlarına gelelim. En çok forma giyen kişinin Mattheus olduğu zannedilebilir ama genelde bu rekorlar orta karar takımlarda yıllar yıllar oynayan saçma sapan futbolculara aittir. Kalecileri saymazsak. Körbel isminde bir adam 1972 – 1991 yılları arasında forma giymiş ve rekoru elinde tutar. İlk onda yer alan ve 2000’lerde futbol oynamış tek adam Oliver Kahn’dır ki kalecidir. Dediğim gibi kalecilerin forma giyme sayıları aslında 0,75’e bir sayılmalıdır bana göre.

Gol dersek “bombacı” lakaplı Gerd Müller’den bahsetmemiz gerekecek. 365 lig golüyle bu rekoru kimseye kaptırmayacak gibiydi ama Ronaldo da Messi de kendisini geçti. Hatta Messi Ronaldo’dan iki yaş küçük olmasına rağmen ondan 10 lig gol falan aşağıda. Lig golü rekorunun Messi’ye geçeceğini ve kıyamete kadar onda kalacağından eminim.

Müller’in rekorları muazzamdı ta ki Messi’ye kadar…

Top 10 golcüden beşinci sıradaki Pizarro ve 10. sıradaki Levandowski’nin aktif olduğunu görüyoruz ama hiçbiri Müller’i geçemeyecektir. Bu arada Bayern Münih bile Real Madrid ve Barcelona’ya direnememktedir. Yani Almanya’da hiçbir futbolcu Bayern’e hayır diyemiyor, dünyadaki hiçbir futbolcu da Real ve Barcelona’ya hayır diyemiyor. Barcelona Messi sonrası bu durumunu koruyamayacaktır diye düşünüyorum bir de ama Real Madrid’e hiçkimse hayır diyememesi devam edecektir. City ve PSG takımları da ayrı bir değerliendirmeye tabi olabilir. Örneğin, City’den De Bruyne’ü kimse ama kimse şu anda alamaz…

Almanya milli takımı da çok ilginç. Yıldızları yok denilen 1990’lar da bile bir sürü finalleri şampiyonlukları var. DK ve AŞ varsa Almanya favorilerden biridir. Beş DK’lı Brezilya’dan sadece bir sayı geride. Bir aralar yarı final sayılarına bakmıştım. Kimse yanına yaklaşamıyordu. 16 AŞ’da altı kez final oynayarak ve üçünü kazanıp İspanya’yla bu alanda birinci olarak da inanılmaz bir başarı sahibidir Almanya.

Bir de Klose’nin 0,51 milli takım gol oranına rağmen 0,39 lig golü oranından bahsedelim.

Başka?

Valla aklıma da pek bir şey gelmiyor bunlardan başka…

Almanya Almanya’dır ve onlara yan gözle bakılmaz.

Eksik kaldıkları birçok şeyi, başka başka şeylerde (bira, futbol, intizam vs) katlayarak kapatmaya çalışmışlardır.

1954 yılında bir enkaz halindeyken Macaristan’ın elinden DK’yı almışlardır bu insanlar…Boru değil.

Beşiktaşlılar hiç üzülmesinler…Diğerleri de hiç laf sokmaya çalışmasınlar…

“Dünyanın en iyi yönetilen kulübü” unvanına sahip bir kulüptür Bayern Münih. Mümkün değil başa çıkamazsınız…

Böyle ve Gorki Hayırsever sana verdiğim sözü tuttum. Avrupa lig futbol istatistiklerini yazdım. Türk ligini kesin yazarım. ŞL’yi de yazarım ama DK ve AŞ’ı yazar mıyım bilmiyorum….

Gorki Hayırsever ve herkese iyi akşamlar.

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Ayasofya’yla İlgili Her Şey

Ayasofya’yla ilgili hazırladığım Facebook fotoğraf albümü için tıklayınız.

mimari, siyaset, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Hayal Gücü İktidara Gelmiş, Haberimiz Yok: İsli Bira

20180209_184517

SPOILER!!!

Bu yazıda biranın özel bir içecek de, özel bir tat da olabileceğini savunan düşünceler vardır.

Evet, resmen hayal gücü iktidara gelmiş…

Bu başlık güzel de “isli bira” tabiri insanlarda nahoş duygular uyandırır bence. Ama öyle anılıyor, yapacak bir şey yok.

Önce adından başlayalım, sonra is mevzusuna dalarız, sonra da tarihini ele alırız.

Adı Aecht Schlenkerla Rauchbier. Burada tanıtılan modelin “Marzen”. Metrogrossmarket’te bir de “Weizen” modeli var. Onu da çok beğendim de ben marzenden bahsetmek istiyorum. Bu bira Almanya’nın (elbette kuzey Almanya değil) Bamberg kasabasında üretiliyor. Bu kasaba kişi başı yıllık 300 litreyle dünya birincisi. Yani herkes, her gün iki tane yuvarlıyor. Şişeden okuması çok zor çünkü biranın tarihi değerine vurgu yapmak için eski bir font seçmişler. Telaffuzu “eşt şilenkeela rauğhbie”. Almanlar tıpkı İngiliz İngilizcesi konuşanlar gibi r harfini telaffuz etmezler. Bizim damak yapımız için bu zordur o yüzden r’nin telaffuz edildiği Amerikan İngilizcesi bence bize daha uygundur. O halde ben bu biraya “şilenkerla” derim. Diğer kelimeler çok önemli değil. Ne içtin? / Şilenkerla içtim…

“Aecht” o bölgenin ağzıyla Almanca “echt” kelimesi yani orijinal. Schelenkerla da o bölgenin lehçesinde sallanarak yürümek anlamına gelen “schlenkern” kelimesinde türetilmiş çünkü bu biranın sahibi engelliymiş ve kollarını tuhaf tuhaf sallayarak yürürmüş. Marzen ise “Marz” yani Mart kelimesinde üretilmiş. 1500’lü yıllarda Bavyera Dükü Nisan Eylül arasında bira üretimini sağlık gerekçeleriyle yasaklamış. Elemanlar da Mart ayında abanıyorlarmış. 1800’lü yıllarda elemanın biri ürettiği bir çeşit biraya Marzen demiş. Yani marzen aslında bir bira çeşidi ve her zaman bulunuyor ama kelimenin hikayesi çok eskilere gidiyor.

Gelelim mi is mevzusuna? Eminim bu biranın tadını TR bira içicilerinin yüzde 90’ı yadırgayacak ve beğenmeyecektir. Mangal külü içtiklerini öne süreceklerdir. Burger King’in barbekü sosu tadı geliyor. Mangal, is kokusu geliyor evet fakat işte benim düşüncemdir, harika bir tadı var. Harika bir aroması var. Top 4’ten listeme girdi namussuz. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak…

Neden is aroması geliyor? Aslında önceden bütün biralar isliydi. Arpayı kavurmak için fırınları kullanıyorlardı ve bu is kokusu bütün biralara geçiyordu. Buhar makinesiyle bu işte orada yapmaya başladılar ve biranın altın sarısı rengi de buhar makinesi sayesinde yani Sanayi Devrimi’nden sonra oluştu. Bu üretici malt elde etmek için hala meşe odunu kullanıyor ve is aroması buradan geliyor.

Malt mı? O da ne? “%100 Malt” ifadesi insanları biraya çekiyor. Yanlış bir kullanım bu. Daha doğrusu yanlış değil. Tuborg’un piyasadaki payını arttırmak için başvurduğu bir “saf siken”lik örneği. Malt çimlendirilmiş ve kavrulmuş tahıl demek. Ve bira bunlardan yapılır. Yani arpa maltı da olabilir buğday maltı da…Tuborg Efes’in pirinç kullandığını ama kendisinin kullanmadığını göstermek için ortaya böyle bir şey atmıştır. Ve tutmuştur. Birincisi ne maltı olduğunu belirtmesi lazım. İkincisi Efes’in kullandığı “arpa” maltı da “%100” malttır. Üçüncüsü pirinç kullanmak “orospu çocukluğu” değildir. Ek bilgi: Şeker kullanmak da “orospu çocukluğu” değildir aslında. Hedeflenen aroma için pirinç de kullanılır, şeker de, zencefil de…Altın bile kullanan var. Malzemeye odaklanmak lazım.

Schlenkerla, Metrogrossmarket’te bakmadan aldığım bir biraydı. Yalnız önce “weizen”ini almıştım. Tabi bunları içmeden önce bloglara, ratebeer.compuanına bakıyorum. Araştırmalardan sonra heyecanla içtim “weizen”i. Yine allahım kırıldı. Hemen gidip marzen’i aldım. Weizen’in %40 isli olmayan buğday maltı bu arada. Marzen bir lager ama buğday biraları gibi aromalı bir havası var. Neyse marzen asıl filmi kopartan alet oldu. Gerçekten enfes ötesi bir tadı var. Yani bana göre…Eğer denedikten sonra “bu ne amk” diye bana mesaj atacaksanız hiç denemeyiniz. Kusura bakmayın arkadaşım (halk), sizler muhafazakarsınız. Bir sürü yanlış bilgiyle yüklüsünüz ve arayışçı değilsiniz. Benim suçum değil. Hiç darılmaca gücenmece yok. Not: Bu provokasyonlar hep okuyucuyu biraya yöneltmek içindir.

Tarihinden bahsedecektik…Neyse çok da önemli değil ve ismiyli ilgili bilgiler verirken biraz bahsettik zaten.

Metro’da 20 TL. Mekanlarda bulunabilirse 35’den falan okuturlar en az. Ekşi Sözlük’e göre Almanya’da 0,80 cent.

Bloglarda böyle maç izlemek için veya serinlemek için içilecek bir bira olmadığı, füme etlerle, barbekülerle tüketilmesi gereken bir şey olduğu yazıyor. Apikoğlu’ndan füme eti aldım. Metro’ya gidince iki tane alıp, onunla tüketeceğim.

Bamberg şehri UNESCO dünya mirası listesinde. Medeniyetin ölçütü olarak bira, şort ve zinayı aldığım için bana kızıyorlar ama işte koskoca UNESCO bir “bira kentini” ortak kültürel dünya mirası olarak değerlendirebiliyor.

Not 1: Alkol dostunuz değildir. Ve bu yazıda alkol reklamı yapılmamıştır manalı üç nokta

Not 2: Bu yazıda provokasyon, abartı vardı ama yalan yoktu. Bazen onu da devreye sokarım.

Not 3: Şişenin üstündeki mühürde adamın salına salına yürümesi görülüyor.

Not 4: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Alakasız Not: Saat 16.30’dan sonra marketlerde brokoli bulunamıyor. Yağmalıyorlar erkenden.

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

El Alemin Derdi Sizi Mi Gerdi?

27858879_375748416230848_7139939260392689483_n

Her ikisiyim…

Gözlemlediğim kadarıyla, Sevgililer Günü söz konusu olduğunda “kapitalizm”, “kapitalizmin oyunu” gibi kavramlar bir geyik muhabbeti nesnesine dönüşüyor. Tıpkı “imam hatipler kapatılsın” gibi. Bunu bir geyik muhabbetine dönüştürdüler ve bu talebi öne sürenler, takıntılı, pimpirikli insanlar gibi algılandılar. Belki bu slogan tek başına amacına ulaşamayacaktı ama İmam hatipler kapanmadı da ne oldu? Mankafalık ömrüne ömür kattı. Sevgililer Günü ile ilgili geçen sene bir paragraf yazmıştım, yorum bölümünde bulacaksınız. Özetle SG’nin tek başına kapitalizmi batıracak veya çıkaracak şey olmadığını, işin o boyutunun artık çok da önemli olmadığını, Elalem Terör Örgütü’nün (ETÖ) insanlara dayattığı “mutlu olma faşizminin” çok daha önemli olduğunu söylemeye çalışmıştım.

Bu sene de çok sevdiğim iki İngilizce kelimeden bahsetmek istiyorum. “Somebody” ve “bum” kelimeleri bunlar. Marlon Brando’nun “On the Waterfront / Rıhtımlar Üzerinde” adlı filmde meşhur bir tiradı vardır. “You don’t understand I could have class. I could have been a contender. I could have been ‘somebody’. Instead of a ‘bum’. That’s what I am. Let’s face it.” “Klas biri olabilirdim, anlamıyorsun. Bir yarışmacı…’Önemli biri’ olabilirdim. Ama bir ‘lavuğum”. Evet, öyleyim. Kabul edelim bunu…”

Somebody yani aslında “herhangi biri” demektir ama çok hoş bir ikinci anlamı vardır. “Önemli biri”…”Önemli adam”…Önemli adam sanki daha uygun çünkü somebody kullanımında ince bir ironi de vardır. İnce bir alay. Hatta onu o anlamda kullanan kişilerin hafif aptal olması da beklenir diye biraz zorlama bir yorum da yapabiliriz. “Bum” için de sözlüklerde “serseri” yazıyor. Ben son yıllarda pek kullanılmayan “lavuk” tabirini daha çok yakıştırıyorum “bum”a.

Velhasıl kelam, sevgilin varsa toplum nezdinde bir “somebody” sin, yoksa da bir “bum”sın ve ayrıca allah belanı da versin…ETÖ örgütü üyeleri, lafım sizleredir: İnsanların duygusal dünyasında neler olup bittiğiyle ilgili herhangi bir fikriniz yokken onlara sevgili bulma / mutlu olma / evlenme / çocuk sahibi olma / ikinci çocuk sahibi olma gibi şeyleri dayatıyorsunuz. Sevimsiz şakalarla, zekice sandığınız laf vurmalarla, imalarla insanların kendilerini kötü hissetmelerine sebep oluyorsunuz. El alemin derdi sizi mi gerdi, yavşaklar…Kendi işinize bakın…

İtiraf: Sevgilim olduğu için kendimi bir “somebody” gibi hissediyorum ve o cesaretle bu yazıyı yazdım. Bir “bum” olsaydım, “aha kimseyi bulamamış, acı çekiyor, o yüzden böyle saldırıyor” derlerdi.

Deklarasyon: İyi bir hediye alıcısıyımdır ama hiçbir özel günde, hiçbir şey yapmam.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Biri Artık Bu Birayı TR’ye Getirsin…

20993941_1087625044706396_1891950587377053842_n

SPOILER!!!

Bu yazıda biranın aslında özel bir içecek de, özel bir tat da olabileceğini savunan yaklaşımlar yer alır…

Ekşi Sözlük’e bakınca her şeyin 21 Nisan 2014’te başladığını anlıyoruz.

O tarihte Tuborg, Weihenstephaner’in ithal edileceğini KAP’a bildiriyor ve Ekşi Sözlük yıkılıyor. Yıkılıyor derken iki üç sayfa entry giriliyor. Ağustos ayı gibi 33’lük Weihenstephaner’ler büyük kentlerdeki marketlerde yerlerini alıyor. Aynı tarihlerde Greatness amblemi görülen barlarda fıçısı da yerini alıyor.

Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.

O dönemlerde Tuborg hayranı olan ve Tuborg’la Efes arasında uçurum olduğunu düşünen Baran Doğan kişisi de kendisinin bir bira sever olduğunu zannetmektedir.

Yaklaşık bir, bir buçuk sene sonra bilinçsizce marketten Weihenstephaner alıp eve gider. Aleti bardağa “döker” ve bir yudum alır…Sonra allahı conta fırlatır, makas kırar. O nasıl bir şeydir öyle…Eğer o biraysa Efes de Tuborg da nedir?

Hemen Ekşi Sözlük’e sarılır ve hikayeyi okur. birasever.net adlı blogda daha doyurucu bilgiler alır Weihenstephaner ile ilgili.

Bu arada Ekşi Sözlük’te birilerinin “Franziskaner içmeden Weihenstephaner ile ilgili gaza gelmeyin” gibi yorumlar görür. Franziskaner de ne ola ki?

İyi deneyelim bakalım ama nerede?

Öğreniyoruz ki 2014 yazında Tuborg babayı TR’ye getirince Efes de karşı hamle olarak Erdinger’i getirmiş. Ki bence iyi takımdır ama şampiyonlar liginde yarı final oynayamaz…

Franziskaner ismi aklıma çakılı kalmıştı. Arada sırada ütopik olmayan şeyi yapıyoruz yani yurt dışına çıkıyoruz, bir yerde denk gelirsek kaçırmayalım diye düşündüm. İç ses: Ben şimdi neden birinci çoğul şahısa geçtim lan? Hatta üçüncü tekil şahıs olarak bahsediyordum kendimden…

2017 yazında bir şekilde yolum Güney Kore’ye düştü. Yurt dışına çıkınca marketlerde sürterim. O da ne? Franziskaner…10 TL…Hemen alıp, koşarak eve gittim…

Weissbier bardağı olmasa da yine de şahane idi. Mouthgasm denen şeyi defalarca defalarca kez yaşıyordum. Evet haklılardı, bunu denemeden Weihenstephaner ile ilgili kesin yargılara varmamak lazımdı.

Yine de baba bir numarada olmaya devam etti ama hatta sonrasında Schneider Tap 6 geldi ama Franziskaner de top üçe yerleşti.

Sonra kendisini İspanya’da gördüm. Oha 1,29 Euro idi. Yani bu sanat eseri altı TL…Görünce hemen bir tane aldım. Yanında da yazının görselinde gördüğünüz plastik bardağı. Madrid plaza de mayor adlı tarihi mekanda Franziskaner’i yuvarladım. Çok özel bir andı benim için. Bu sefer tadını daha iyi aldım ve evet olay budur dedim. Birkaç saat sonra Mehmet Turgut’tan İspanya’da sokakta bira içmenin yasak olduğunu öğrendim. Madrid’in en önemli yerlerinden birinde gündüz vakti bira içmiştim. Bence polisler beni gördüler ve Franziskaner’i şanına uygun tükettiğim için bir şey demediler.

Nihayet geçen hafta Berlin’de gördüm abiyi. O-ha! 0,81 cent. Yani 3,67 TL. O da ne? 10 litrelik fıçısı 10 Euro. Yani şişesi 50 cent yani 2,32 TL. Bir daha yazıyorum 2,32 TL. Yok yok bir daha yazayım 2,32 TL. Bir Tadelle parası. Bir leş sosisli parası. Bir ortaokul yanı tavuk dönercisi “menü” fiyatı. Mekanlarda top 2’imdeki Tap 6’yı 36 TL’den satıyorlar ula…Bu top 3’üm ve Almanya’da elemanlar bunu 2,32 TL’den içebiliyorlar.

Hatta utanmadan alkolsüzünü bile yapmışlar. Yani biz burada Efes’e mail atıyoruz “abi Tuborg babayı getirdi, siz de altında kalmayın, bakın bunu getirin abi, ellerinde patlasın ibnelerin” ama elemanlar Almanya’da içinde Müslümanların da olduğu kesimler içebilsin diye alkolsüzünü yapmışlar.

Alkolsüz bira nedir lan? Duvaksız gelin, LPG’li dizel, Messi’nin dinlendirildiği Barcelona maçı, köşe yazısı paylaşan bir Baran Doğan, polemiğe girmekten vazgeçmiş bir Can Saday, İyi Parti, SMS paketi, culux’ları kaybetmeyen bir çocuk, bira yazısına “kızgın” basmayan bir Sırma Doğan, kar yağmayan bir kış mevsimi, nişanlanmak, Steve Buscemi’nin ölmediği bir Coen Kardeşler filmi neyse alkolsüz bira da odur benim için.

TR ana akım bira içicisinin hiçbir zaman arayışçı ve tutkulu olmayacağını düşünüyorum ama yine de bu yazıları yazmaya devam ediyorum. Büyük oranda kendim için.

Bu; şaşırtıcı, sarsıcı, dengesiyle dengenizi bozan, vitesi ikiden beşe takan, akıllara meşhur Erzurumlu fıkrasını yani “sanki beni sıçiiler”i getirten, kızgın kumlardan serin sulara zıplatan, içerken arabada giderken yüksek sesle Grup Yorum’dan “Mısri Kız”ı veya “Erik Dalı”nı veya “Billie Jean”i dinliyormuş hissi yaratan birayı bir yerlerde görürseniz yapışın…

Not 1: Bu yazıda alkol reklamı yapılmamıştır. Alkol dostunuz değildir. 18 yaşından küçükler alkolden uzak durunuz. Sonra bakarsınız tadına.

Not 2. Artık bütün kitle biraları bana yavan geliyor. Aralarında uçurum yok. Hangi şartlarda, nerede içersen iç….Bu, aslında iyi bir şey değil.

Not 3: Franziskaner’in Almanya’da otelleri de var.

Not 4: Almanya’nın güneyine (biraz da Avusturya’dan alıyor) tekabül eden Bavyera bölgesi buğday biralarının cenneti. Diğer bölgelerde pek itibar görmüyor. Öyle ki babayı Berlin’de göremedim. Franziskaner de baba artı Paulaner ve Agustiner ile beraber bu pazarın en önemli biralarından.

Not 5: Azeri kanallarında Bayern Münih için “Bavyera” kelimesi kullanılıyor.

Not 6: Franziskaner’in bir de “dunkel”i var. Yani arpa maltının kavrulmasıyla elde edilen koyu renkli lager biralar. Eskiden Efes Dark vardı. Hala var mı bilmiyorum. İşte ondan. O da türünün çok iyi bir örneği.

Not 7: Münih’e gitmek gerek.

Not 8: ratebeer.com puanı 92. dunkel’i 72. alkolsüzü 8 

Not 9: Bu da 1300’lerden beridir üretiliyor.

İyi günler. Okumaya devam et

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Berlin İzlenimleri

Berlin’e yaptığım seyahatin izlenimleri ve fotoğrafları için tıklayınız.

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Benim İçin Net Olan Bazı Şeyler 3

*Mecbur olmayanların İngilizce öğrenmeleri imkansıza yakındır.

*Bir ilaç, bir şurup, bir serum veya bir ameliyat bulunsa ve sigarayı canın bir daha istemeyeceği şekilde bıraktırsa, herkes sigarayı bırakır…Sigarayı bırakmak istemediklerini söyleyenlere inanmıyorum. Sosyal hayatı sürekli olumsuz etkiliyor.

*Arda Turan çok iyi bir futbolcudur.

*Avrupa’nın genelinde yaşam koşulları çok iyidir.

*Türkiye de vatandaşlarına çok iyi yaşam koşulları sunabilecek potansiyellere sahiptir ama bu; halkın sosyolojik kodlarına sirayet etmiş, genel düşünüş, olguları ele alış tarzıyla imkansız olmaktadır. Bu düzen içerisinde…

*Üç büyük dinin tanrısı yoksa tanrı manrı yok demektir.

*Zemin katı uygulaması kaldırılmalıdır.

*Toplumlar mevcut halleriyle farklı olanla beraber yaşama olgunluğuna sahip değillerdir.

*Türkiye’de ırkçılığın allahı vardır.

*Fatih Terim futbolu bilmeyen, takip etmeyen biri değildir ve de mevcut futbol kamuoyu onu yaptıklarından dolayı afaroz edebilecek nitelikte değildir. Yani böyle başa böyle tarak.

*Futbol evreninde kadınlara yer yoktur.

*Domates kullanıldığı yerlerin yarısında falan kullanılmamalı.

*Erkekler karşılaşınca öpüşmesin, tokalaşsın.

*Türkiye insanı buğday birasına kıyamete kadar ilgi göstermemeyecektir.

*Muhalif kesimler arasında da Nuriye ve Semih için “ee, n’oldu şimdi” diye soranlar vardır.

*Önemli mimari eserlerin önlerindeki ağaçlar kesilebilmelidirler.

*Ev, insan hayatında önemlidir ve geniş olmalıdır.

*Otobüslerde jammer olmalıdır.

*İnternetin halklara faydadan çok zararı olmuştur.

*İyiye, güzele, haklıya ulaşmak hiçbir zaman ikna ederek olmayacaktır. Yedirilebildiği oranda gerçekleşecektir bu.

*Sağlıklı yaşam diye çok da şey etmemek lazımdır.

*Diş çektirmek kolay bir şeydir.

*Tarih edebiyattan daha heyecan vericidir.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Allah Belanızı Versin 9

*Başkasının herhangi bir fobisiyle dalga geçenler.

*Kırşehir’de bir otobüs yazıhanesi…Milliyetçilik pompalamak gerekiyor. Bir “anekdot”un çıktısını alıp, duvara asmışlar: Biri Hitler’e soruyor “Neden Türklere savaş ilan etmiyorsunuz efendim?” “Savaşmayı göze alamayacağım tek millet Türklerdir. Çünkü hepsini öldürmem lazım. Bir tane bile kalsalar devlet kurup, intikamlarını alırlar.” Yiyorlar mı? Yiyorlar.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Kırşehir, Nevşehir İzlenimleri

Ankara’dan günübirlik Kırşehir’e ve Nevşehir’e gittim. Yani aynı gün içerisinde…Birçok kez yazdım, bana göre Türkiye’nin en renksiz coğrafyası Orta Anadolu’dur. Orta Anadolu sarkazm’ı diye bir şey bence vardır. Bu bölgenin insanı hiçbir şeyi beğenmez, bununla birlikte gelişmek için de kılını kıpırdatmaz. Doğma büyüme bir Orta Anadolulu olarak gözlemlerim bu şekildedir. Diğer bölgelerin sol şeridi kapattıklarını da iddia etmiyorum. Politik olarak ise zaten biliyorsunuz, sağcıdırlar. Alevileri bile kolaylıkla Kürt düşmanı olabilmekte ve MHP’ye ilgi gösterebilmektedirler. Pis lümpendirler. Halk İslamı denen şeyin en groteskini yaşarlar, hiçbir şey bilmezler ama oy vererek belirleyici olurlar. Nevşehir tam böyle bir yerdir, Kırşehir biraz daha farklıdır. Başlayalım:

*Kırşehir tipik bir Orta Anadolu kasabası gibi değil birazcık daha bir CHP kenti gibi durmaktadır. Sokakta birbirlerine “merhaba” diyenleri gördüm. Türbanlı oranı ezici bir orana ulaşmıyordu.

*Otogarı şehir merkezine diğer şehirlere göre daha yakın. Taksi 15 TL yazıyor. Birinci durağı terminal olan bir minibüs (oralarda halk otobüsü diyorlar bunlara) hattı yok. Bu minibüsler genelde üniversite, hastane, TOKİ, yeni sanayi gibi yerleri geçerler ve terminale ulaşırlar.

*Valilik meydanda değil ve önünde Atatürk heykeli yok. Atatürk/Cumhuriyet/İstiklal caddesinin başlarında bir yerlerde, beş, altı katlı bir binada bulunuyor.

*Caddede biraz ilerleyince sağ tarafta Kırşehir merkezdeki üç önemli yapıdan birincisi karşınıza çıkıyor. Ahi Evran Cami…Şimdi eğer bir caminin içinde basamak varsa o camiden tırsın. Geçenlerde iki yazı okudum. Birincisinde Bursa Yeşil Cami gibi içerisinde basamaklar ve bölmeler olan camiler aslında cami değil zaviyedir. Yine başka bir yazıda da 12. 13. yüzyıllarda Horasan’dan abdal, eren, aşık, derviş lakaplı kişiler Anadolu’ya gelip ilk Osmanlı padişahlarının siyasi faaliyetlerine katılmışlar. Yağma faaliyetlerine katılmışlar ve sonra kendi mekanlarını inşa edip oralarda dünyevi ve ruhani faaliyetler gerçekleştirme izinleri almışlardır. Kırşehir’deki Ahi Evran Camisi denen yer de tam olarak böyle bir yerdir. Bir otele benziyor. ortadaki ortak yaşam alanı şu anda caminin ortası. Kenarlarda küçük küçük odacılar var. Hepsi caminin parçası olmuş. Sultan Selim’le beraber bir ortodoks sünni İslam ideolojisi oluşturulmuştur ve Orta Asya şaman metafizik ögeleri halen bünyelerinde barındıran bu mekanlar operasyon görmüşlerdir. Camiye döndürülmüşleridir. Ahi Evran böyle bir yerdir. Ahilik üzerine de bence abartılı değerlendirmeler var. Anadolu coğrafyasında Hristiyanlar öldürülmeden veya sürülmeden önce doğru dürüst zanaatkar olmadığını düşünüyorum. 50 sene önce çadırdan vazgeçen bir halkla binlerce yılın yerleşik hayat tecrübesine sahip olan bir halk aynı olamaz herhalde…

*Kırşehir’de bir tane “müze” de var. Anadolu’daki müzelere giderseniz genelde görevli şok olmuş bir şekilde yüzünüze bakar. Bu müzeler 10 dakikada biter benim için. Beş altı tane Roma çömleği, çok az para ve bol bol halı dokuyan kadın maketi…Türkiye’de çok iyi müzeler vardır ama Anadolu’daki “genelgeyle” kurulmuş müzelerin hepsini topla çöpe at…

*Sonra meydana geliyoruz. Bu kadar büyük bir meydan beklemiyordum açıkçası. Meydanda dünyanın en küçük burunlu Atatürk heykeli var. Heykelin hemen arkasında bu zaviyelerden bozma camileri taklit eden bir beş altı yıllık cami var. Anomalinin taklidi…Çok çok kötü duruyor.

*Ve meydanda Kırşehir’deki en önemli eser var. Cacabey Medresesi. Selçuklular döneminde özerklik vardı. Her bölgenin otoritesi otonomdu ve bunların hepsinin başkent Konya’ya bağlı olduklarını görmüyoruz. Konya’nın başknet olması da muammalı. Sivas, Kayseri, Erzurum, Divriği, Diyarbakır, Alanya ve hatta İznik çok güçlü otonom merkezlerdi. Kırşehir otoritesi Cacabey bu medreseyi inşa ettirmiş. Yalnız bu mekanın yine basamaklı, çok bölmeli, eyvanlı (günümüzdeki mihrap) olduğunu görüyoruz. Ve burası asıl olarak bir astronomi merkeziydi. Gökyüzünü gözlemlemek üzere kurulmuştu. Bugün minare diye görülen şey de aslında bir gözetleme kulesiydi. Sonra resmi ideolojinin operasyonunu yedi ve her tarafı cami oldu. Gerek iç yapısı gerekse de dış yapısı itibariyle camiyle alakası olmayan bir yer. Kendi yapılarına bile acımamışlar.

*Sonra meydana açılan geniş caddelerden birinden yukarı doğru yardırıyoruz ve Aşık Paşa Türbesi’ne ulaşıyoruz. Yanılmıyorsam Miniatürk’te vardı. Otobanda çalışmayan trafik ışıklarını geçip karşıya geçiyoruz ve mekan ulaşıyoruz. 1177 yılında inşa edilmiş. Garipname adlı eserle Türkçe için çok faydalı bir iş yapan Aşık Paşa’nın türbesi. Yalnız cephesine baktığımızda beyaz mermeri ve bu mermer üzerinde alışılmışın dışında bezemeleri görüyoruz. O yıllarda olmayan bir şey. Barok mimarinin primitif örneği olarak görebiliriz bunları. Yozgat’taki Çapanoğlu camisi için böyle denir. Bence ondan önce yapılmış olan APT bu ünvanı almalıdır.

Kırşehir bir buçuk saatte bitti ve Nevşehir’e yollanayım dedim. İki tane, yola minibüs süren firma vardı. Aktaş ve Öz Hacı Bektaş. İkisi de Ford minibüs gönderiyor. 90 km, 15 TL. Bu gibi durumlarda kurumsal ve köklü bir firma varsa o, tercih edilmeli. Şanal Kırşehir, büyük otobüsle beni tavladı. Yazıhanesinde kibarlık bombardımanı vardı. Çay ikram edildi. Yalnız dün yazdığım o Hitler anekdotu sinirlerimi bozdu. Ve orada servis beklerken dünkü diyaloğa ilham veren dayı geldi. SA, AS…Hemen muhabbete başladı. İçinde “kaynım, orman idareden emekli olmak, esnaf oğlanlar, prostat, sigorta, elma, Niğdeliyik” gibi kelimeler geçiyordu. Ne işim vardı orada? Gezmek, tarihi eserlere bakmak onun dünyasında yoktu. Defineci olmalıydım. Dayıyı zor bela atlattım. Sohbetçilerden hiç haz etmem.

*Nevşehir’e otobüs bir buçuk saatte gitti ve her ilçenin otogarına uğradı. Gülşehri adlı ilçenin ırmağı çok hoşuma gitti. Daha önce Hacı Bektaş’a iki kere gitmiştim. İki kere bilim katliamına tanık olmuştum.

*2015 Haziran seçimleri sonrasında “Türkiye’nin en sağcı şehirleri” diye bir yazı yazmıştım. Nevşehir orada dokuzuncu sıradaydı.

*Kapadokya bambaşka bir yer. Büyüleyici bir yer. Hem doğal hem tarihi olarak UNESCO dünya mirası olan 37 yerden biridir. Ama Nevşehir merkez hiç de büyüleyici bir yer değildir. Sıfır tarihi eser olduğunu zannediyordum. Yanılmışım. Daha doğrusu internette önceden bakmıştım ama kale ve çevresinden bahsetmyordu hiçbir site. Restore edilmiş ve cillop gibi olmuş bir kale var. Kalenin eteklerindeki evler yıkılmış çünkü bir yeraltı yerleşimi keşfedilmiş. Çok iyi bir şeyler çıkacak oradan diye tahmin ediyorum. Arkeoloji alanına girdim. Geçenlerde böyle bir yere giren Amerikalının köpekler tarafından yendiğini okumuştum. Issız ve geniş bir yer. İki çıkışı var. Birine doğru giderken köpekler havlamaya başladı. Geri döndüm ve öbür çıkışın yolunda da köpeklerin gezindiğini gördüm. ORtadan karlar üzerinden yolumu buldum ve kazı alanını terk ettim.

*Hemen oralarda bir de Damat İbrahim Paşa külliyesi var. Caminin içindeki kalem işçilikleri görülmeye değer. Yani sıfır tarihi eser değilmiş.

*Sonra mecburiyet caddesinde bir tur attım. Farklı olan hiçbir şey görmedim. Boğucu bir Orta Anadolu kasabası işte.

*Otogara gitmek için halk otobüsüne bindiğimde ise de facto bir haremlik selamlık uygulaması olduğunu fark ettim. Öndeki üç kişilik yer boşken türbanlı kız oturmadı ve iki kız oraya oturunca geçti. Benim yanım boşken ayakta duran türbanlı yanıma oturmadı ve tekli koltuk boşalınca oraya geçti. Gerçi laik yerlerde de benim yanım genelde en son oturulan yer olur Erkekler otobüsün arkasında kadınlar önünde duruyorlardı. Böyle bir durum vardı yani.

*Otogarlarda asker uğurlamaları ve Japon flaneur lar ilginç bir tezatlık sunuyordu doğrusu.

*Dünyanın en iğrenç yemeğini gördüm Nevşehir’de. Bir lokantadaki kuru fasülye ve pilav tarif edilecek gibi değildi.

*Tuvalet 1,50 idi. Otagar yaşlı tuvalet bekçileri de çok asık suratlı, mendebur olurlar. Tıpkı kilise bekçileri gibi. 50 yıllık ev hanımlığı sonrasında esnaf olan Ankara kadınları da böyledirler.

*Kırşehir’den geçersem bir daha bakarım bu bahsettiğim şeylere ama Nevşehir’e ölene kadar gideceğimi zannetmiyorum.

Böyle bir gündü işte…

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Bir Efsaneye Daha Elveda: Hülya Koçyiğit’in ve Ajda Pekkan’ın Porno Filmleri Var Mı?

Yok elbette…

Nasıl olsun?

Ama TR bir efsaneler cennetidir. Birisi kuyuya bir taş atar ve tüm ülke onu oradan çıkarmaya çalışır. Yıldım gittim bu efsanelerden. Sizlerin yüz verdiğiniz bu efsaneler yüzünden aktif siyaseti bıraktım ama mücadelemi yükseltiyorum…

Burada her şey çok kolay bir “trende” dönüyor. Kimse onlara sonra yüz vermiyor.

Hülya Koçyiğit’in ve Ajda Pekkan’ın porno filmleri olduğu iddia edilir. Bunlara gördüğünü iddia edenler vardır. Bir şeyler gördükleri ve o gördükleri filmlerdeki kadınların bunlara benzedikleri gerçektir.

Ama bu iki insan porno filmde oynamamıştır.

Türk sinemasında porno sadece bir, iki yıl olmuştur. Yani 1979 yılından 12 Eylül’e kadar bir iki sene boyunca gerçek cinsel ilişkinin tüm ayrıntılarıyla görüldüğü ve “konulu” filmler vardır. Bunların ilki “Öyle Bir Kadın Ki” adlı filmdir ve filmdeki kadın Dilber Ay’dır. Yalnız onun şimdiki türkücü DA olup olmadığını bilmiyorum.

Bu dönemden önce 1975’lerden başlayarak erotik-komedi filmler vardır. Bunlarda ilişki gösterilmez, ima edilir. Bu filmlerde A sınıfı oyuncular hiç oynamamışlardır. Oynayan en “star” oyuncu Arzu Okay’dır denebilir. O da dört yapraklı yoncadan biri değildir. Bu dönemde filmlerin arasına “parça” koyuyorlardı. Yani amatör oyuncularla çekilmiş gerçek cinsel ilişkili parçalar, bu filmlerin arasında yerleştiriliyordu. O iki sene hariç başlı başına porno film yoktur. Kaynak: Agah Özgüç, Türk Sinemasında Cinselliğin Tarihi.

1975’te Koçyiğit de Pekkan da tam anlamıyla birer stardı. Böyle filmlere neden yüz versinler?

Koçyiğit’in hikayesi 1964 yılına gider. O sene 16 yaşında olan Koçyiğit “Susuz Yaz” gibi bir filmde başrol oynar. İlk filmidir ve bu film Berlin’de Altın Ayı kazanır. Yani ilk filminde dünyanın ilgisini çekmiştir. Sonra bir star olmuş ve 21 yaşında da o dönemin en popüler ve en zengin insanlarından futbolcu Selim Soydan’la evlenmiştir. Yani pornoyla işi yoktur. Hikaye şu: Susuz Yaz sansür görmüş ve gösterimi yasaklanmıştır. Filmin iki ortağı vardır. Biri yönetmen Metin Erksan diğeri de filmdeki Hasan rolünü oynayan Ulvi Doğan’dır. Bu kişi filmi kaçak olarak yurt dışına kaçırmış ve festivale sokmuştur. Sonra da harcadığı parayı kurtarmak için, Hülya Koçyiğit’e benzeyen bir porno oyuncusuna porno sahneler çektirip film eklemiştir. Bu şekilde filmi porno piyasasına sürüp para kazanmıştır. HK’nin pornosunu gördüğünü düşünenler bu parçaları görmüşlerdir işte. Yoksa 1970’lerin başında TR’nin hanımefendisi Hülya Koçyiğit’in pornoyla ne işi olur…

Ajda Pekkan’a da çok benzeyen Alman porno oyuncusu Teresa Orlowski filmleri aynı belayı Pekkan’ın başına açmıştır. Erotik film furyasının başladığı 1975 yılında bir süper star olan Pekkan’ın da pornoyla mornoyla işi olmamıştır.

Ama dedim ya TR çıplak krallar cenneti. Efsaneler cenneti ve o efsanelere dokunamıyorsunuz. Ben burada kendi kendime takılıyorum işte…Yakın ve orta vadede, Türkiye’deki efsanelerin yerle bir olacağı ve rasyonel düşünce tarzının egemen olacağına dair inancım sıfırdır.

İyi günler.

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın