İngilizce Öğrenmekle İlgili Doğru Bilinen Yanlışlar

Yanlış 1: Dil öğrenmek için illa o ülkede yaşamalı… Bu cümleyi çok sık duymuşuzdur. Dil öğrenmek için illa o ülkede yaşanmalıymış. Hemen oradan kafasını kaldıran Bay Abaza ise “Dil dile değmeden dil öğrenilmez!” özlü sözünü yetiştirir. Neyse onu boş verelim de diğer gruba odaklanalım. Bu kişiler muhtemelen bir şekilde, birkaç sene yurt dışında bulunmuş bir insan görmüşlerdir ve onların nasıl da iyi “konuştuklarına” tanık olmuşlardır. Bizim itirazımız oraya değil zaten. Dil öğrenmek derken hangi dil öğrenmenin kastedildiği net olmalı. Tek bir dil öğrenme yoktur. İki tip dil öğrenme vardır: birincisi o ülkeye gidip sosyal hayata karışarak o ülkede yeteri kadar vakit geçirerek dil öğrenme şekli, ikincisi de bizler gibi iradeyle yani kursla, dersle, çalışarak dil öğrenme şekli. Bu ikisi çok farklıdır. Bir insan mülteci, işçi, öğrenci veya ikinci sınıf vatandaş olarak dilini bilmediği bir yere giderse ve sosyal hayata dâhil olursa o dili öğrenmemesi için mal olması gerekir. Bu saydığım koşullarda, 90 IQ’ya sahip her insan her dili öğrenebilir. Uzmanlar, dil öğrenmek için 1000-1500 saat nitelikli dil girdisine maruz kalmak gerektiğini düşünüyorlar. Bu sayı kişinin zeka seviyesine ve motivasyon düzeyine göre değişebilir. Türkiye’de günde 16 saat oto yıkamacıda çalışmak zorunda kalan bir Suriyeliyi düşünün veya günde 6 saat okula giden bir Suriyeli çocuğu. 3, 5 ayda bu süreye ulaşıyorlar. Dediğim gibi öğrenmemesi için mal olması lazım. İkinci tip dil öğrenmeye geldiğimizde yani irade, ders, kurs devreye girdiğinde, örneğin haftada sadece 8 saatlik kursla yetinen bir insana baktığımızda acayip bir şey görüyoruz. Ki haftada 8 saat gayet iyi ve pahalı bir süredir. Bu kişi kurs haricinde hiçbir şey yapmazsa 1500 saati 3,5 senede tamamlıyor. Bu girdinin ne kadar nitelikli olduğu da ayrı bir muamma. Dünyada 2 milyar kişi yabancı dil olarak İngilizce biliyor. Bunların çok az bir bölümü İngiltere’de veya Amerika’da yaşamıştır. İnsanlar o ülkeye gitmeden de çalışarak o dili öğrenebilir. Bakın tekrar söylüyorum, ça-lı-şa-rak… Gitar kursunda bir ayda beş akor öğrenerek 150 şarkı çalıp söyleyebilirsiniz ve ortamlarda prim kasmaya başlayabilirsiniz ama İngilizceyi bu kadar kolay öğrenemezsiniz.

Not: Bu seriyi bugün başlatmış oluyorum. 12 tane yanlış belirledim ve her gün bunlardan birini hafif provakatif, hafif arsız, hafif terbiyesiz üslubumla ele alacağım. Ama bu işi ciddiyetle yapacağım. İlgilenenlere duyurulur. Belirlediğim diğer yanlışlar şunlar:

*Gramer önemli değil. Sokaklarda gramere dikkat etmiyorlar.

*Gerçek anlamda ne kadar emek verdiğimi hesaba katmaksızın konuşmak istiyorum. Sadece konuşmak.

*Üniversiteye kadar İngilizce dersi alıyoruz, hiçbir şey konuşamıyoruz.

*Dil çocukken öğrenilir.

*Benim dil yeteneğim var/yok.

*Yabancı hocayla öğrenmek garantidir.

*Bizim kurs çok iyi. Tek bir Türkçe kelime kullanmak bile yasak. Kullanan tüm sınıfa çay ısmarlıyor.

*Anlıyorum ama konuşamıyorum.

*Bizim bir dayıolu var. 28 dil biliyor.

*Orta düzeyde İngilizcem var.

*Kelime ezberlemek lazım.

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

“Ölmeye Yatmak” Romanından Alıntılar

İlk defa bir romandan alıntılar yapıyorum. “Ölmeye Yatmak” için bunun yapılmasının yerinde olacağını düşündüm. Daha önce “Dorian Gray’in Portresi”, “Kinyas ve Kayra”, “Yeraltından Notlar” romanlarının; çok fazla sayıda, alıntılanması gereken cümleler barındırdıklarını düşünmüştüm. Başlayalım:

*Yeterince saygıdeğer değilsem değilim. Her şeyde haklı ve doğru olmak için her şeyin haklı ve doğru olması gerekir.

*Kat görevlisi çıkınca hemen kapıyı kilitledim. Bütün ışıkları söndürdüm. Çarçabuk soyundum. Köşedeki yatağı açtım. Çırılçıplak içine girdim ve ölmeye yattım…

*Evet bir kez yattım öğrencimle. Bu yatıştan kısa süren değişik bir tat aldım. Burası gerçek. Bedenimden çok beynimde kurulan bir imparatorluğun şehvetiydi belki. Insan kendini tek başına özgürleştiremezse ve tek başına özgürleşme düşü içinde boğulmuşsa, kendinden sonra gelenlerin altına yatmalıdır.

*Özgür bir Türk kadını oluşumu onunla kanıtlamadım. Yirmi beş yaşında bir delikanlı ile kanıtladım.

*Ayrıntıları düşünmekten ölemiyorum. Temizlikçi kadına telefon etmeyi düşünüyorum.

*Biz Türk erkeklerine hep kardeşimiz gözüyle bakarız ve bakmalıyız. Onun dışında bizim kötü düşüncelerimiz olamaz ve olmamalıdır.

*Kadınlarımız tam Batılı olmadıktan sonra Türkiyemizi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak çok güç!

*Bütün gece çalıştıktan sonra evden çıktım. Neden çıktım? Yolunda giden bir evlilik. Yıllar sonra yatakta birbirine hala istekle sarılan iki kafa dengi. Evliliğin bir tanımı varsa, en yalını bu olmalı. İki kişiyle bütün bir dünya kurulamayacağını da bilen üstelik. Neden çıktım bu evden? Matbaada işçilik eden bir öğrencimle yattım. Ama çok önceydi bu. Neden yattığımın da öyle uzun boylu üstünde durmuş değilim. Olması gereken bir şeydi. Kaçınılmazdı.

*Her şey yolunda görünüyordu. Artık öyle görünmemeli. Otuz yılda hiçbir yere gelinmemişse, bir başkaldırı mutlaka olmalı. Bu hiçlik de yaşanmalı.

*Kim istemez ki kendini beğenerek ölmeyi? Kendimi doğrulamış olarak ölmeyi ben de isterim. Her şeyde haklı bularak kendimi. Bütün haksızlıkları da başkalarına yıkarak. Devrederek.

*İyi ama, bir ölümün gerçek anlamını nasıl anlatmalı? Anlatmak mı? Artık bir görev yüklemek istemiyorum ki kendime. Bu bir görevsizlik kararıdır.

*Sana ne diyordu, eline bir aperatif kadehi tutuşturuyordu. Ama babası rakıdan başka bir şey içmeyi bilmiyordu ki…

*Değişmeyen kurumlarda değişmiş kişiler bulmayı ummak, tek başına değişmeyi ummak, buna inanmak hatta, hatta suçlamak ve yakınmak.

*Sizin hiçbir şeyden haberiniz yok ama. Size söylemesi çok kolay geliyor. Okumak için neler çektim. Daha fazlası elimden gelmez. Bir eğri halim görülse, okulumdan olurum sonunda.

*Bir Atatürk kızı olarak hiç yakışmıyor sana bu ürkek haller dedim. Şaşırıp kaldı.

*Böyle yaba ayıları gibi kızlara bakmak biz Atatürk çocuklarına yakışmaz. Uygar olmalıyız.

*Bizimki de okuyor. Hakim olacakmış. Vay vay… Kadının en kutsal görevi analıktır, analık!

*Büyüklerimiz ne yapsa iyidir. Görevini bil. Onu yap. Başka şey sana düşmez. Bu dünyada herkesin bir işi var.

*Böyle yapmam gerekiyordu böyle yaptım. Aydınların bu tür hakları vardır. Bu haklardan birini kullanmış olmam kimseyi yadırgtmaz. Yadırgatsa da aydınların başkalarına aldırmama hakları vardır. Ne yapalım? Bu böyle. Hiçbir şey öğrenmeyeceğim. Engin’le yatışımı, o pek yalın görünen ama bana kalırsa pek karmaşık olan gerçeği çözmeyeceğim.

*Hani hiçbir anlam yüklemeye çalışmıyordum hiçbir şeye ve Engin’in odasında yeniden yırtılan kadınlık zarıma?

*İşçi sınıfı artık bizden o kadar uzak değil diyecekler. Ben bile inanmıyorum muyum buna? En azından inanmak istemiyor muyum?

*Yolda son rastladığında Aydın’ın elinde bir tenis raketi vardı. Aysel artık, tenis oynayan bir Cumhuriyet çocuğunu önemsememezlik edemez.

*Herkes evleniyor. Herkesin çocuğu oluyor ve herkes -Evlenmez olaydım!.. diye ağlıyor. Semiha da işte. Evlenmeyeceyim ben! Çocuklarım da olmayacak!..

*Böyle tekdüze sürüyor Anıtkabir’in alnı. Sıkıcı. Hiçbir yerlere kondurulamayan can sıkıntısı bir yapı.

*Aman canım! Ne istiyorum bu Aysel’den? Kendi halinde bir kız işte. Başkentte ne kızlar var. Atatürk inkılaplarına göre yetişmiş kızlar… Tenis oynamaya gelen bir Semra var mesela. Istersem hemen benimle arkadaş olmaya hazır. Aysel’in üstüne düşmemin sebebi? Düşünüyorum da herhalde onun böyle erkekten kaçan bir kız oluşunu doğru bulmuyorum ve bir Atatürk çocuğu olarak değişmesini istiyorum. Bu da bize düşen bir görev değil mi?

*Bütün bu kitaplar okununca, Hanyayı Konya’yı görünce bir insan… Bir erkek… Yani nasıl anlatsam, her kadının gövdesi değil aradığım. Beynimle de doymak istiyorum. Aynı düşünceyi paylaştığımız bir kadın istiyorum yatağımda.

*Yakında kocaya verirler seni Aysel. Bir sevgilin bile olamadan çoluk çocuğa karışır gidersin demesin mi?

*Kadınlık zarı gerçekte nasıl yırtılır? Kan nasıl şorul şorul akar? Sonra nasıl unutulur bir yandan da kadın olduğumuz? Gecikerek de olsa bir şey, yani yeni bir şey öğrendim işte. Uygun bir birleşme hiçbir kadının hiçbir yerini parçalamaz, yırtmaz, eskitip atıp değiştirmez. Uslu bir ülkücülük ile uygun bir birleşme arasındaki ayrım ne? Biri ötekinin uzantısı değilse?

*Beğendiğim bir kızla bir akşamüstü güneş batarken deniz kıyılarında, çamlar altında yürüyemedikten sonra ne anladım ben okumuşluğumdan?

*Engin’in yüzüdür diye gözümün önüne gelen, sanki bildiğim bütün yüzlerin bir karışımı. Engin sanki bildiğim ve yaşadığım her şey.

*Getir tezini, getir tezini! Getir tezini, getir tezini! Önlerine telaşla bir tencere dolma koyduğumun ayırdında değilmişim. Birden anlıyorum ki tezim değil, dolma tenceresi bu. Çok utanıyorum. Hele Atatürk’ten çok utanıyorum.

*Hem kızlardan ne öğreneceğim? Yemek tarifi, kek tarifi, hangi oğlan kime bakıyor… Kim kime iç çekiyor… Bunlar.

*Bize dans edin dediler. Atatürk öyle istiyormuş diye… O zaman bizim ne kadar zorumuza gitti, ne kadar utandık değil mi?

*Ertesi gün Atatürk’ün huzurunda, bir ondan izin aldığımızı bilerek yani, Ömer’le nişanlandık. Bütün kokuşmuş töreleri de böylece alt ettiğimizi sandık. Evlendikten sonra ise günlerce, aylarca Beethoven’in senfonilerini çaldık evimizde.

*Sizler düşünürsünüz, biz yaparız.

*Yarın her şeyin güzel, güpgüzel olacağına inanıp dururken nasıl olup da bu mızıkçılığı yapıyorum? Bu mızıkçılıktan neden utanmıyorum? Çok gizli bir kuşkuyu mu taşıyordum içimde yoksa.

*Neydi beni insanlıktan bu kadar uzaklaştıran? Nerede olduğumu anlamak için böyle bir denemeye girişmenin, vatanı kurtarmak uğruna bir erkeklik organını karşımda dolaştırmanın utancıdır belki de benim burada ölmeye yatmamın nedeni.

*Engin nerden aşığın oluyor senin. Keşke? Övünecek bir şey bulmuş olurdun hiç değilse. Ya da varla yok arası bir ilişkiye anlam yüklemiş olurdun. Yanan bir sigarayı avucuna bastırır gibi neyin ne denli acıtacağını, neyin ne denli yırtılıp parçalanacağını ve neyin seni nereye götüreceğini bilmek için kendine seyirci koltuğu seçmezdin.

*Alain’le arkadaş olmak ne güzel! Gözleri kollarını, bacaklarını yemiyordu. Gözleri, -sen bir şeyden anlamazsın da demiyordu.

*Paranın tek otorite olacağı bir toplum düzenine doğru hızla yol alındığını sezinlemiştir.

*Gökdelenin altında vermişti numarasını. Bununla yetinmemişti. Orada benimle birleşmeyi özlediğini de söylemişti. Hiç tükenmeyen bir inat. Oysa ben gökdelenin altında ona doçent olduğumu müjdeliyordum. Bunu önemseyeceğini sanıyordum. Asıl bunu önemsemesini istiyordum.

Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

“Ölmeye Yatmak” Roman Eleştirisi

Adalet Ağaoğlu’nun daha önce “Üç Beş Kişi” adlı romanını okumuştum. Çok beğenmiştim. Yazarın “Dar Zamanlar Üçlemesi”ni okumak hep aklımdaydı. Bir ara, edebiyat sohbetlerinde çok önerilen “Bir Düğün Gecesi” adlı romanına başlamıştım ve birkaç 10 sayfa sonra okumayı kesmiştim. Çünkü romanın bir üçlemenin parçası olduğunu öğreniştim ve bana göre üçlemeler mutlaka birlikte okunmalıydı. Tabii yazarlaın üçleme olarak tasarladığı eserler… Bazen eleştirmenler veya okuyucular bir yazarın üç romanını, kendisi öyle bir şey tasarlamamış olmasına rağmen üçleme olarak adlandırıyorlar.

İlk roman “Ölmeye Yatmak” zaten okunur… İkinci roman “Bir Düğün Gecesi”ni sıkılmadan okumak için ÖY okunmasa da olur… Ama dikkatinizi çekerim BDG’yi sıkılmadan okumak için… Yoksa ilk roman okunmadan ikinci romanın ruhu kavranamaz bana göre. İkinci romanda odak kaymış gibidir. Fakat üçüncü roman “Hayır”ı okumak için ilk iki romanın mutlaka okunması gerekir. Dolayısıyla zorlamaya gerek yoktur. Üçleme beraber okunmalı.

Bu üçlemeden sonra Ağaoğlu Adalet için “kadın fetiş yazarım” diyebilirim rahatlıkla!

Şimdi “Ölmeye Yatmak” romanına bakacağız ancak bu romanı incelerken üçlemeyi göz önünde bulunduracağız. Çünkü bu romanda ele alınanlar daha sonraki iki roman aracılığıyla farklı boyutlara ulaşıyor. Elimizde bu şekillendirmeler varken neden onlardan mahrum kalalım?

Diğer iki romana değineceğiz dedim ama esas olarak “Ölmeye Yatmak”a odaklanacağımız da bir gerçek.

Nasıl bir roman?

Bu soruya hayranım. Bir roman söz konusu olduğunda “Konusu ne?” sorusu beni deli ediyor. Onun yerine “Nasıl bir roman?” sorusu sorulmalı. Bir romanın konusunun ne önemi olabilir ki! Hayat içerisinde aynı şeyler her gün binlerce, milyonlarca kişinin başına geliyor. Romana konu olabilecek şeyler de az insanın başına geliyor ama geliyor. Bir gün bir çok akıllı bir bilgisayar gelir ve “Şu romandaki şeyler, insanlık tarihi boyunca tam olarak, aynı şekilde kimsenin başına gelmemiştir!” diye bir yargı geliştirebilir. Ben yine etkilenmem. Sonuçta hiçbir yazar şöyle bir şey yazmaz: “Kepçenin paletinin 16 nu’lu civatası bir gün yerinden çıkmış, gitmiş müdüre bandik atmış sonra da hapis yerine Versay Sarayı’nın sirke mahsenine kapatılmış. Orada karşılaştığı Hindistan mumyası ile kemik iliklerini değiştirmişler ve ilik kardeşi olmuşlar.” Dolayısıyla romanların “konuları” beni büyülemiyorlar. Romanın kurgusunun nasıl oluşturulduğu, insana/tarihe karşı olan yaklaşımı, karakter derinliklerine nasıl girebildiği vb. şeyleri beni etkiliyor.

Konusu ne? Bir Cumhuriyet kızı olan, akademisyen Aysel’in çocukluğundan itibaren yaşadıkları ve -görüntüde- bir öğrencisiyle ilişkiye girdiği için kendisini öldürmek istemesi…

Nasıl bir roman? Muhteşem bir roman!

Nasıl bir roman? Üçüncü romanda adı anılan “Büyük Uyum” üzerindeki sahte parıltıyı söküp alan, bu şey ardındaki hayal kırıklığını cesurca ele alan bir roman.

BÜYÜK UYUM

O zaman Büyük Uyum’dan bahsedelim. “Hayır” romanında gördüğüm bu tabir bence üçlemenin derdini çok iyi özetliyor. Büyük Uyum yani insanın içinde var olduğu küçük/büyük toplulukların yargılarını ön bir koşul olarak doğru kabul etmesi… Burada bilerek küçük/büyük topluluklar dedim. Büyük topluluklardan kasıt içinde yaşanılan toplumdur. Bir ülke sınırları içerisinde bir arada yaşayan toplumlar kastedilir. Türkiye gibi iç barışı olmayan ve birbirine benzemeyen insanlardan oluşan toplulukları ele alırken daha ihtiyatlı olunmalı. Toplumların homojen olabildiği oranda mutlu olacaklarını düşünüyorum. Tabii ekonomik göstergeler ayrıca değerlendirilmeli. İskandinav toplumları gibi birbirlerine çok benzeyen, aynı düşünsel arka planlara sahip toplumlarda Büyük Uyum çok da büyük sorun teşkil etmez ama Türkiye gibi ortadan iki buçuğa bölünmüş toplumlarda Büyük Uyum inandırıcılığını iyice yitirmektedir. Akademisyen solcu aydın Aysel toplumun değerleriyle uyuşmamaktadır. Çocukluğundan itibaren müthiş bir ideolojik kuşatma altında olmasına ve bu kuşatma sayesinde annesinden çok farklı bir hayat yaşıyor olmasına rağmen. Yani bir Cumhuriyet kızı olan akademisyen Aysel içinde bulunduğu toplumun Büyük Uyum’uyla örtük bir mücadeleye girişmiş ve Büyük Hayal Kırıklığı’nı geliştirmiştir.

Aysel sadece toplumuyla değil yakın çevresiyle de çelişkiye girmiştir. Ailesi ile zaten girmiştir. Eşiyle girmiştir. Tuhaf bir ilişki yaşadığı, öğrencisi Ergin’le girmiştir. İçinde bulunduğu mikro bir topluluk olan sol kesimlerle girmiştir. Akademik çevrelerle girmiştir.

Peki bu Büyük Uyum’u biz ne yapmalıyız? Neremize sokmalıyız? Bana sorarsanız hayat, ona büyük anlamlar yüklemeyi hiç hak etmiyor. İnsan da “yüce” bir varlık değil kesinlikle. Bugüne kadar yaşamış ve ölmüş 119 milyar insandan biriyiz ve ortalama 70 yıl yaşayacağız. Çok büyük işler başarma iddiasında olmak saçma. Her daim mutlu, başarılı, iyi ve kibar görünmek zorunluluğu gereksiz. Büyük Uyum’u tek bir insan, ortalama 70 yılda kökten değiştiremez. Bu, imkansız. Kimse bunu yapamaz. Bunu gerçek kabul edersek işimiz kolaylaşır. Büyük Uyum’la kavga etmek ve onu yenmek bence ancak iki şekilde olur: intihar etmekle veya ıssız bir adada yaşamakla… “Bir Düğün Gecesi” romanının ilk cümlesi çok meşhurdur. Tıpkı “Yeni Hayat” romanı gibi. “Yeni Hayat”ın “Bir kitap okudum ve hayatım değişti.” cümlesini edebiyatla alakası olmayanlar bile duymuş olabilir. BDG’nin “İntihar etmeyeceksek içelim bari.” cümlesini de duymuş olabilir bu insanlar. BU’yu tamamen reddedemiyorsunuz, o halde onunla bir şey yapmalıyız. Onun kölesi olmamak yapılacak en iyi iştir. Yani bir ortamda birisi organik diye bir şey getirdi ve tadı saman gibiyse onu belirtmelisiniz. Yoga kursunda eğitmen “İçinizdeki enerji barışını hissedeceksiniz şimdi. İşte şimdi!” falan derse ve böyle bir şey hissetmezseniz hemen yoga kurusunu bırakıp zumba kursuna yazılmalısınız. Bir akrabanız saçma bir şey yaparsa onu haddini bildirmelisiniz. Ama BU’ya kafa tutmak için her yerde ve her şeyde çıkıntılık yapmamak lazımdır. Hele hele ucuz kahramanlıklarla, kimsenin umrunda olmayacak ve hiçbir şeyi değiştirmeyeceği kesin olan dik duruşlarla falan işimiz de olmamalı. Büyük Uyum’u işte buramıza sokmalıyız.

İNTİHAR

İntihar olgusu üçleme boyunca ele alınıyor. Bu romanda temel tema gibi. Aysel bir otel odasına kapanıyor ve kendisini öldürmeyi planlıyor. Dakika dakika yaptıkları anlatılıyor gibi aslında oradaki iç yolculuklarda Aysel aracılıpıyla hayatı sorguluyoruz. Aysel’in öğrencisi Ergin’le sevişmiş olması sanki intiharın sebebi gibi görünüyor. Aslında ideal gibi görünen bir evliliği vardır. Eşi herkesin beğendiği bir Mr. Shine’dır. Statü sahibi ve entelektüel bir insandır. O sevişme aslında Aysel’in bir isyanıdır. 40 küsur yıllık hayatının isyanıdır. Büyük Uyum’dan dolayı hayal kırıklığı duygusuna sahip olmasına rağmen ona bir türlü kafa tutamamıştır. Solcu olarak bile bunu yapamadığını düşünmektedir. Oranın da kendi “küçük” Büyük Uyum’u vardır çünkü… Yapılması gereken, hissedilmesi gereken şey bellidir. İdeal evliliğin kendi “küçük” Büyük Uyum’u vardır. Hayırlı evlatlığın kendi “küçük” Büyük Uyum’u vardır. Aysel bunlara karşı hiçbir şey yapamamış ve o sevişme ufak çaplı bir isyancık olmuştur. Şunu da belirtmemiz lazım. Bu romanda bu sevişme bu kadar ayrıntılı ele alınmıyor, biz bunları “Hayır” romanıyla öğreniyoruz. Aslında o şeyin bir “ilişki” olduğunu, Aysel için çok özel olduğunu falan öğreniyoruz ama yıllar sonra yurt dışında karşılaşılan Ergin vasıtasıyla diğer taraf için bambaşka bir şey olarak algılandığını öğreniyoruz. Aysel için bir hayal kırıklığı daha. Bu kadarı da fazla mı?

CUMHURİYET KIZI

Bu roman aslında bir Cumhuriyet kızı olan Aysel’in bu konudaki büyük hayal kırıklığının romanıdır. Şunu tekrar belirtelim ki Aysel bir solcu aydındır. Sol perspektiften baktığı için hayal kırıklığına sahiptir. 1973 yılında yazılmıştır bu roman. “Hayır”ın 12 Eylül’den sonra, 1987 yılında yayınlandığını mutlaka belirtmeliyiz. Üçüncü romanda ve kısmen ikinci romanda Aysel’in sol ile ilgili hayal kırıklığını da görürüz. 1973 yılında heyecanlı bir solcu olduğunu bildiğimiz Adalet Ağaoğlu hedef tahtasına Cumhuriyeti koymuş gibidir.

30’lu yıllarda Ayaş’ta doğmuş ve büyümüş bir insan Aysel. Ankara’da lise ve üniversite okuyor. Babasının ilk zamanlarda karşı çıkmalarına rağmen. Cumhuriyet ideolojisinin en yoğun olduğu dönemler ve Ankara (Ulus civarı) gibi en yoğun hissedildiği mekanlar. Aysel buralardan çıkmıştır. Görüntüde müthiş bir parıltı var. Özellikle kızlar ile ilgili çok önemli değişiklikler var ama zihinlerin aslında pek de değişmemiş olması Aysel’in en büyük hayal kırıklığı. Bir çocuğun elini tuttuğu için gece yatmadan önce Atatürk’e dua edip, ondan özür dileyecek birisi neredeyse.

Bu arada hiçbir romanda Atatürk’ün adının bu kadar anıldığını anımsamıyorum. Bu insanlar için Atatürk bir kült figürdür. Kim için öyle değil ki gerçi! “Atatürk ve Komünizm” adlı kitapta şöyle bir cümle vardır: 1960’larda hepimiz kendimize Atatürkçü diyorduk… Evet, Türkiye solu Atatürk’ten kopamamıştır. Buna gerek var mıdır? Atatürkçülük o kadar büyük ve etkin bir ideolojidir ki kendisinden küçük bir ideolojinin “olumlu yanlarını da takdir ederek” kendisini aşmasına asla izin vermez. Türkiye solunun handikapı budur bence. Atatürkçüler acaba bir gün bile şu solcular gelsin de bizi zemin alarak devrime yürüsünler diye içlerinden geçirmişler midir? Aysel bunu çözmüş gibi gelmektedir bana. Bir solcu olarak Atatürkçülüğün hayal kırıklığını taşımaktadır. Cumhuriyet ideolojisinin iddia edildiği kadar büyük bir kurtuluş vadetmediğini kavramıştır Aysel. Başından beri büyük bir yanılsama dünyası olduğunu kavramıştır. Roman boyunca bunu görüyoruz. İlerideki romanlarda solculuğun da yanılsama dünyasına sahip olduğunu ve ek olarak insanın kendisinin de oldukça parlatılan bir canlı olduğunu bize gösterecektir.

Bence Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün üç boyutu vardır: kült figür, modern yaşamcılık ve Türk milliyetçiliği… Türk milliyetçiliği boyutu beni rahatsız ediyor. Orada kendime hiç yer olmadığını görüyorum. Kült figür boyutu ise nasıl desem! Geçenlerde Orhan Pamuk’un “Veba Geceleri”nde Atatürk’le alay ettiği iddia edilmişti. Böyle bir şey yoktu aslında ama Orhan Pamuk’un Atatürk’üm kült figür boyutuyla sorunları olduğu sıkı hayranlarınca kolaylıkla fark edilecek bir şey. Bu kült figür olayı bence kaçınılmazdı. Sığır sürüsü gibi olan toplumları yönetmek için onlara mitoloji vermekten başka çare yoktur. Bir de dayak. Yok şunlar şunlar olmuş da yok bunlar bunlar yapılmış da! Bunları hiçbir akıllı insanın yutmaması lazım. Alay edilmeyi hak edecek kadar bile ileri gidiyorlar bazen. Alay etmek politik bir tutum olmaz. Politika yapmak gibi bir derdiniz yoksa edebilirsiniz. Atatürk’ün modern yaşamcılık konusunda ise yaptığı her şeyi destekliyorum. Çok iyi oldu. Bazılarında az bile yaptığını düşünüyorum. Yalnız şunu da belirtmeliyim, bu proje Atatürk’ün özgün projesi değildi. Ondan başka kimsenin bunu gerçekleştiremiyeceğini de düşünmüyorum. Hatta padişahlık devam etseydi ve şehzadeliğinde Avrupa’da bulunmuş etkili bir padişah bile kafaya koysaydı bu dönüşümleri yapabilirdi. Padişahlık devam etseydi muhtemelen böyle olurdu hatta. Ve birinci dünya savaşı çıkmasaydı Kemal Paşa’nın adı Göztepe’de 1960’larda yıkılıp yerine apartman dikilen bir köşkün adı olarak kalacaktı büyük ihtimalle. Aysel’in oğlanlarla diyaloglarında Atatürk’ün adını anması onun aslında üst yapı kurumlarında önemli değişiklik yaparken zihinsel anlamda eski tahakkümün bir uzantısı olduğunu bize hissettiriyor. Ama yine de iyi ki yaptı bunları. Bir şeyler hızlandı.

Feroz Ahmet’in “İttihatçılıktan Kemalizme” adlı eserinde Osmanlı aydını için devletin bir fetiş olduğu yazar. Atatürk’ün de içinde olduğu bu aydın grubu devleti milletten daha çok seviyordu, bundan eminim. Bana göre Abdülhamit de bu “aydın grubunun” bir parçasıydı. Devleti kurtarmak için farklı sembollere yaslanmış ve aslında temelde çok da farklı düşünmeyen insanlardı bunlar. Zaten Atatük’ün çok beğendiği ve mümkün olsaydı çalışmak isteyeceği Talat Paşa “Biz Abdülhamit’i yanlış anlamışız.” demiştir.

Aysel’in Atatürk babası kendisine kaş çatmıştır. O da gidip bir öğrencisiyle sevişmiştir. Böyle değil elbette. Bu romanı ve bu üçlemeyi mutlaka okuyun!

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Sofya Komünist Turu

Bugün sosyalist teorisyen Metin Çulhaoğlu sosyal medya hesabından bir yorum paylaştı. 1977 yılında davetli olarak Bulgaristan’a gittiğini yazdı. Muhtemelen o zamanki TİP’in yayın organında yazı yazdığı için basın mensubu olarak davet edilmişti. Orada, Plovdiv’deki tepede yer alan 2. Dünya Savaşı heykelinin yanında birilerinin şarkı söylediğini ve onların Yunan devrimciler olduğunu öğrendiğini yazdı. 1977 yılında Sofya’da neler görmüştür bilemem ama ben 2015 yılında Sofya’ya gittim ve orada acayip şeyler gördüm. Onlardan bahsetmek istiyorum.

Yurt dışına çıkmanın orta sınıflar için ütopik ve çok pahalı bir şey olduğunu bana kimse kabul ettiremez. Sofya’ya otobüs 7 saat sürer. Yazın bakmıştım, bilet 250 TL idi. İstanbul’dan Aydın’a da bilet 250 TL. Biraz arayışçılık, biraz kararlılık ve biraz öz güven ile bir orta sınıf rahatlıkla yurt dışına çıkabilir. Sofya iyi bir başlangıç olabilir.

Sofya’ya vardığımda her sabah bir Sofya Turu, her öğleden sonra da bir Komünizm Turu olduğunu gördüm. ST beleşti. Bence gerek yok. Günümüzde internet sayesinde gideceğiniz yeri önceden avcunuzun içi gibi bilmeniz olası. Ben öyle yapıyorum. Davar gibi gezmeyi hiç sevmem zaten. Komünizm Turu paralı idi. 18 Leva imiş. Çok ucuz ama yine de böyle bir şeye para vermek insanı sinirlendirebilir. Ben çok meraklı bir insan olduğumu için vermiştim. O sıralar komünizme inancım da vardı üstelik. Komünizmi mümkün görüyordum 2015 yılında. Sinir ola ola turu tamamladım.

İki turu da belediye düzenliyor. Belediyenin işe aldığı genç, sempatik ve enerjik tipler turu düzenliyor.

Meydandaki devasa Stalinist binanın önünde buluştuk. Eleman önce paraları topladı. Sonra anlatmaya başladı. Leş Samsung telefonumla fotoğraflar çekmiştim.

Yaklaşımdan bahsedeyim: Yaklaşım tamamen komünist dönemin bir hata olduğu ve acılarla dolu olduğu şeklinde. Bununla birlikte olayı biraz hafifleterek dönemi sanki üzerinde çok da durmaya değmeyecek bir dönem gibi göstermek istiyorlar. Bulgaristan esasında Rusya’ya minnettardır. Kendilerini Türklerin ellerinden kurtardıkları için. O işi yapan çarın heykelleri en önemli yerlerde bulunur. Bütün Balkanlarda, onları Türklerden kim kurtarmışsa onların heykelleri meydanları süsler. Devasa katedralleri vardır bu iş için. Haklıdırlar. Komünizm bile olsa hiçbir halk diğerinin boyunduruğu altında yaşamak istemez. Örnek, Polonya ve Ukrayna. Bundan kurtulamamış üç, dört halk vardır: Kürtler, Katalanlar ve İskoçlar/İrlandalılar. Bulgarlar Türklerden kurtulmuşlardır ama Ruslardan da kurtulmak, en azından onlardan kimi konularda bağımsız takılmak istemişlerdir. Bedava eğitim ve sağlık (onun da büyük şehirler dışında nasıl olduğu muamma) kimseyi kesmemiştir yani.

Kendilerini önce “özgürleştiren” Rusların sonra köleleştirdiklerini düşünüyorlar. Siyasi elitler ve orta sınıflar böyle düşünüyor, sıradan halk pek bir şey düşünmez.

Eleman anlatmaya başladı. Önce dev Stalinist binanın hikayesini anlattı. Tamamen gösteriş için yapıldığını (bütün büyük yapılar böyledir) ve halkn zorla inşaatta çalıştırıldığını söyledi. Binanın karşısında yer alan mitolojik heykelin yerine bir Lenin heykeli olduğunu söyledi ki o heykel de şu anda Sofya’da bulunan “Sosyalist Sanatlar Müzesi”nin bahçesinde. Dev binanın tepesinde yer alan kızıl yıldız da orada.

Üzerinden çok zaman geçtiği için ayrıntıları hatırlamıyorum. İstihbarat binasını göstermişti. Batılıların sanki istihbarat sadece komünistlerin işiymiş gibi göstermeleri tam bir iki yüzlülük örneğidir. Ben başbakan olsam ben de istihbarat ağı kurarım ve muhaliflerin (çaktırmadan) ağzına sıçarım. İşkence yapılan binayı gösterdi. Güler misin ağlar mısın…

Kendi ismiyle “devrim” sürecinde, 90’larda öldürülenler için yapılan anıtı gezdirdi bize. 90’lardaki “devrim” sürecinde öldürülenler de varmış bir yerlerde demek ki… Koskoca SSCB bir kurşun atılmadan yıkılmıştır. Neden? Çünkü fiiliyatta zaten yıkılmıştı. O anıtın oraya bir yere hemen bir şapel de dikmişler. Din her yerde din işte.

Dimitrov anısına yapılan bir binanın eskiden ünlü bir Bulgar şahsiyetin yeri olduğunu da söylemişti. O boş alanı gösteren görselde onu anlatıyor.

Başka? Sovyet mimarisine ait olan o binayı da gösterdi. Mimari ödülü alan bir binaymış o.Başka? Ha, mağaza! Bir mağazanın önüne götürdü bizi. Gizli bir mağazaymış ve orada nomenklatura üyelerinin ve gizli zenginlerin alışveriş yaptıklarını söyledi. Nereye geleceğim? Bugün sosyalizm propagandası yaparken “bedava eğitim, bedava sağlık” söyleminin artık geride bırakılması gerektiğini düşünüyorum. Gerçi sosyalizmin imkansız olduğunu düşündüğüm için ne propagandası yapılırsa yapılsın bir şeyin fark etmeyeceğini düşünüyorum. İstendiği kadar inisiyatif, meclis kurulsun, istendiği kadar “yeni” bir dergi çıkartılsın bir şey değişmez. Ama şu “bedava eğitim, bedava sağlık” sloganı tuhaf kaçıyor. Ben bu konuda çok kitap okumuş biriyim ama o bedava eğitim ve sağlığın da büyük şehirler dışında kalan yerlerde ne kadar iyi sağlandığı da muammalı. Ayrıca diyoruz ya insana bunlar yetmiyor. İnsana en çok lazım olan şey mitoloji. Onu iyi veremezsen istersen hastaneye gittiği için üzerine para ver adama, yetmiyor. Ayrıca günümüze bakarsak sağlık ve eğitimde insanlar Afrika seviyesinde midirler? Herkes bu soruyu dürüstçe sorsun kendisine. Amerika’da sağlık paralı, eyvallah da kişi başı yıllık gelir 50 bin dolar. 120 bin dolara bahçeli villalar var Amerika’da. Orada insanlar sağlığa prim ödüyorlar da hayatları mı mahvoluyor? Kıpırdayamaz hale mi geliyorlar? Amerika’da, Avrupa’da, Kanada’da, Japonya’da ve Avustralya’da cillop gibi bir yaşam var. Rusya’da bile şartlar gayet iyi. Geride kalanlar da hep iyiye gidiyorlar. Afrika muammalı. Kimsenin de Afrika’da sosyalizm propagandası yaptığını zannetmiyorum. Yani parasız eğitim ve parasız sağlık vaadiyele insanları ölümüne bir mücadeleye çekemezsiniz. Bakın, CHP iktidar olsun Türkiye’de eğitim şaha kalkacaktır. Şu anda süper binalar imam hatip dayatması yüzünden verimsiz kullanılıyor. Bu olmasa devlet okullarında eğitim TR için gayet iyi olacaktır. Sağlık desen, insanların ölümüne mücadele etmeleri gerektirecek bir durumda değil. Bedava eğitim, sağlıktan ziyade sosyalistler “herkese bedava 10 bin gerçek takipçi” falan deseler daha yerinde olur zannımca.

Komünizm imkansız. İmkansız olduğunu düşündüğüm için uğraşmam ben. “Yaşadım” diyebilmek için de uğraşmam. Milyarlarca yıllık ömrü olan şu evrende, yaşamış ve ölmüş 120 milyar insandan biriyiz. Ortalama 67 yıl yaşıyoruz (ki o da kapitalist tıbbın başarısı, hatta faşist tıbbın -nazilerin deneyleri-) “yaşadım” desek de demesek de 100 yıl sonra kimsenin sikinde/amında olmayacak bu. Komünizm imkansız, üzgünüm bunun için. Peki önerim nedir? Tekrar söyleyeyim: Makul Orospu Çocukluğu… 50 yıl sonra şu yukarıda saydığım ülkeler gibi olunca her yer MOÇ tesis edilmiş olacak ve o da bu ipne insanlığa yeter de artar…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Taze Bir Filtre Kahve Makinesi Kullanıcısının Anıları

Geçmişte arkadaşlar arasında, SM’de, şurada burada kahve ve şarap ile ilgili “ilgisizlik” kokan söylemler geliştirdim ama 2756. kez değişiyorum ve diyorum ki şarap soğuk içeceklerin, kahve de sıcak içeceklerin şahıdır! Hiçbir soğuk içecek şarap kadar sürpriz vadedemez. Sonra bira gelir bu arada… Hiçbir sıcak içecek de kahve kadar cazibeli ve gizemli olamaz…

Kahveyi eskiden cahil kadınların Instagram’daki “Kürk Mantolu Madonna” paylaşımlarının yanında görürdüm hep. Genelde kişisel gelişim kitapları veya mutlaka ve mutlaka “sürükleyici” olmak zorunda olan romanları okuyan bu cahil kadınlar (az sayıda da primci erkek) neden KMM’ye ilgi gösterdiler ve neden o fotoğrafta illa ki bir kahve vardır? Bunları araştırmak lazım.

Neyse bizim işimiz değil. Biz kahveye dönelim. Aslında ben bir çaykoliğim! –Kolik ekiyle biten kelimelerin saçmalıklarından bahsetmiştim, neyse tekrar oraya girmeyelim. Çaykolikliği de son 10 senede oldum. Çayı şekersiz içmeye başlamakla birlikte gerçekleşti bu olay. Çaya şeker attığım bir 10 yıla denk gelen Sinop ve Bolu yıllarımda sadece 1 (yazıyla bir) büyük tüp tükettiğimi belirtmek isterim. Benim yaşımda olup da benden daha kötü beslenmiş birisi olabileceğini zannetmiyorum. O yıllar boyunca yemek yapmadığım gibi çay da demlemedim. Çünkü çayı sevmezdim. Sığır gibi yaşamış olmak itirafında bulunabilen bir insanım. Herkesi buna davet ediyorum. Evet, gerçeklerle yüzleşelim. Hepimiz aptalca hayatlar sürdük, sürüyoruz. Ama dışarıdan bakıldığında bizden parıltılısı yok! Çok iyi ve başarılı ve mutlu insanlarız! Büyük şeyler başaracağız, boyun eğmeyiz biz. Oysa gerçekte insan denen küçük, sefil, ahmak, üç kağıtçı ırkın bir üyesiyiz… Kral çıplak! Sığır gibi yaşadık/yaşıyoruz… Nereden geldik buraya? Ha, çay diyorduk. Çaydan şekeri çıkardım ve tadını almaya başladım. Bir demlik çayı rahatlıkla bitiriyorum tek başıma.

Kahve demek benim için granül kahve veya Türk kahvesi demekti. Türk kahvesinin tadını zaman zaman sevmeme rağmen o kadar hazırlıktan sonra iki, üç dakikada biten o şey beni kendisine bağlamadı hiçbir zaman. Granül kahve ise nasıl desem önüme gelse içeceğim bir şey oldu benim için hep.

Kahve dedik de hangi kahve? Filtre kahve… Bu yazımızın konusu filtre kahve. Diğer kahve türleri ile ilgili bilgi sahibi değilim.

Evet, bir filtre kahveci oldum. Önce French press ile başladım. Kısa sürede filtre kahve makinesine geçtim çünkü herkes öyle yapmak gerektiğini söyledi. Gerçekten de French press ile demlenen kahve ile makinede yapılanı arasında dağlar kadar fark var.

Filtre kahve makinesi muammalı bir konu. 150 lira ile 3000 lira arasında bir fiyat aralığına sahip. Bazı yorumlarda hepsinin yaptığı işin aynı olduğu ve dolayısıyla o kadar para vermenin gereksiz olduğu yazıyor. Filtre kahve benim için çok önemli olmaya başladığından dolayı böyle bir deneme yanılma yoluna gitmedim ve güvendiğim kaynaklardan gelen referansa sadık kaldım.

Bir arkadaşım bu işi iyice araştırdığını Electrolux marka bir modelin alınacak en iyi model olduğunu bana söylemişti. Üstelik kendisi de almıştı ve gayet memnun kalmıştı.

Mediamarkt’a gittim ve onunla birlikte birçok ürünü inceledim. Alacağım ürüne karar vermiştim. Electrolux E4CM1-6ST Create 4 alacaktım. Bu ürün termos sürahili. Aynı ürünün 4ST’si ise termos sürahili değil. 6’nınki çelik iken 4’ünki cam. Tercih sizin. Termos hiç işe yaramıyor. Zaten filtre kahve hemen tüketilmesi gereken bir şey. Aralarında 70 TL fark var.

Neyse 6ST’yi her yerde 1200 lira bandında gördüm. Bir sitede 720 TL bandında gördüm. Şu anda en ucuz 859 TL. Hemen aldım.

Estetik ve kibar bir ürün. Fazla yer kaplamıyor. Kullanması inanılmaz kolay. Malzemeleri koyuyorsunuz ve üç dakika sonra kahveniz hazır…

Son yıllarda yaptığım en iyi şeylerden biri kendime filtre kahve makinesi almak oldu. Bugün olsa yine alırdım. 700, 800 lira harcıyorsunuz ama çok keyif veren bir hobiniz daha oluyor.

Benim gibi araştırmayı seven (araştırma manyağı) bir insansanız, filtre kahve alanı size tatmin edici bir alan sunuyor.

Denenmeyi bekleyen onlarca, yüzlerce filtre kahve var! Hepsinin aroması farklı. Hepsinin sundukları farklı. Şarap gibi işte… Hemen denemeye giriştim. Filtre kahveler 250 gramlık paketlerde satılıyor genelde. Yani çekilmiş olanları… Bir de çekirdek halinde satılanları var ki henüz o alana el atamadım. En ucuzları 30 TL. Jacobs var mesela. Sıradan bir FK. 35 lira civarlarında Kurukahveci Mehmet Efendi’nin filtre kahveleri var. İçince ölmezsiniz. Filtre kahve pahalı bir şey. Bir fincanı 4 TL’ye falan geliyor. KME’ninkiler 2 TL’ye falan gelir. Evde bulundurulabilir. Ama onu saklamak için de bir saklama kabı lazım. Filtre kahve çabuk bozulan bir şey. Paket açıldıktan sonra bir, iki hafta içerisinde tüketilmesi gerekiyor. Yoksa aromaları kayboluyor. Aynı anda evde hem 70, 80 liralık bir paket hem de KME bulundurmak mantıklı değil. O yüzden bence geride bırakılmalı. Bu işin bu kadar peşine düşüyorsan iyi kahvenin peşine düşmen gerek.

Marketlerde 45, 50 lira bandında dolaşan Tchibo marka filtre kahveler var. Onların üçünü de aldım ve sadece Brazilian Mild’ı deneme fırsatı bulabildim. Gayet iyi. Üstelik bazen sitelerde 35 liraya indirme girdiği de oluyor. Diğer ikisini de sırayla deneyeceğim.

Starbucks’ta 80 liraya denk gelen filtre kahveler var. Orta sertlikte bir kahve aldım ben, adını hatırlamıyorum. En iyisi oydu şimdiye kadar içtiklerim içerisinde. Starbucks’ın tüm ürünlerin deneyeceğim. Önümüzdeki yıllarda zaten her şeyi deneyeceğim. Önüme çıkan böyle meşakkatli işlere bayılırım zaten. Ama kendi arzumla önüme dizilmiş olmalı. Ve bana keyif vermeli.

Bu arada Halil Selim’in “başkasına bakma, en iyi bu” dediği Petra Acme’yi de denedim. Elbette çok iyi ama Tchibo ayarında buldum ben. Fiyatı 69 TL. Şimdilik denediklerim bunlar. Sanırım birkaç sene sonra kendi TOP 10’umu yapabilirim.

Bu arada dediğim gibi filtre kahve çabuk bozulan bir şey. Kokusu iyi gelmesine rağmen içtiğiniz zaman o bayatlığı anlarsınız. Kokusu genelde çok iyi geliyor zaten. Bunun için bir saklama kabı aldım. 150 TL bandında bu saklama kapları. Hava almıyor. Kahvenin buzdolabında saklanması olayına da bakacağım.

Artık iş sizin ne tür bir kahve aradığınıza karar vermeye kalıyor. Yüksek gövdeli ve sert bir kahve mi? İçince sarsılmak mı istiyorsunuz? Yoksa daha yumuşak ve “tatlı” aromalar mı tercih ediyorsunuz? Bu arada çayı şekerle içenler filtre kahveden uzak dursunlar. Filtre kahve sarsıcı bir şeydir. Yani uyarıcı. Hafif acı gelebilir. Yani pek bilgi sahibi değilim de şeker atılmış bir filtre kahve özel efektli bir porno filme benzer herhalde…

Bir de kahveyi çekirdek olarak alıp değirmende çekmek var. O zaman daha taze oluyor. O konuya da elimdeki kahveler bitince eğileceğim. Öğütücüye sahip filtre kahve makineleri de var ama hem çok büyükler hem de fiyatları 2500, 3000’i buluyor.

Böyle…

Bu konuya eğilin. Yeniliklere açık olun. Alışkanlık veya bilgi veya inanç diye sorgusuz sualsiz kabul ettiğiniz şeylerin kolpa olma ihtimalini akılda bulundurun sürekli. Değişirseniz de şerefinizle değişin. Instagram’da bu konuyla ilgili çok faydalı hesaplar var. Ne demiştik Instagram gibi aynı anda hem faydalı hem de gereksiz olabilen bir şey azdır. CHP gibi tıpkı.

Beraber sarsılalım, buyurun…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Türkiye’yi 20 Yıldır CHP Yönetiyor Olsaydı

*Bira iki, üç lira daha ucuz olurdu.

*Efes Pilsen basketbol takımının adı Anadolu Efes olarak değiştirilmezdi.

*Ayasofya cami olmazdı.

*Ege kasabalarında Rock çadır festivalleri, Çorum gibi illerde seks ürünleri festivalleri, İstanbul Cihangir’de LGBT filmleri festivalleri, Sultanbeyli’de rap festivalleri falan düzenlenirdi.

*İmam hatip okulları minimuma inerdi, belki de kapanırlardı.  

*Kapalı toplum yapısı Ak Parti’nin savaşmasına rağmen çöktüğü için (Instagram’da mor kuşaklı ve kıvırtan türbanlı gelinler var), 20 yıllık bir CHP iktidarı bu süreci hızlandırırdı. Kapalı toplum yapısı Orta Anadolu’nun 5000 kişilik nahiyelerine sıkışırdı.

*Alevilerin Hızır’ı, mitoloji derslerinde okutulurdu.

*2014 Flört Devrimi, 2008 gibi gerçekleşirdi.

*Rant, hırsızlık, rüşvetçilik anlamında ne yaşanmışsa aynen yaşanırdı!

*Tek adamcılık, muhaliflere baskı, yandaş medya oluşturma, oralardan çiğ gaz sıkma, SM trölleri istihdam etme anlamında ne yaşanmışsa aynen yaşanırdı.   

*Doğaya karşı duyarsızlık, yerlere çöp dökme, doğal güzellikleri ranta kurban etme anlamında ne yaşanmışsa aynen yaşanırdı.

*Tarım, hayvancılık, gıda tedariki anlamında ne yaşanmışsa aynen yaşanırdı.

*Ege köylerine yerleşmek isteyen pembe götlü, zengin liberallerin sayısında azalma olurdu.

*Anne ev baklavaları %99, anne börekleri %77 oranında fiyaskoyla sonuçlanmaya devam ederdi ama onlar üzerindeki aşırı övgü kaybolmazdı.

*Kürt sorununda ne yaşanmışsa aynen yaşanırdı. Hatta belki Atatürkçüler, Kürtlere dincilerden daha fazla hakaret ederlerdi.

*Sosyalist “hareket” iyice yok olurdu. Dört ayda bir inisiyatif, meclis, cephe, hareket, kolektiftik, politiklik, girişimlik, yazarlarının bile okumadığı dergi kuracak mecalleri de kalmazdı. Öfke biriktiren bir sağcı iktidar yoksa, sosyalist “hareketin” temel dayanağı olan Aleviler iyice salacaklarından, bu hareket 50’li yıllardaki kalibresine dönerdi.

*”Türkiye’de kültür sanat alanı solun elindedir.” denir. O soldan kasıt sosyalist sol değil neredeyse tamamen Atatürkçüler ve liberallerdir. CHP iktidarında bu kesimler çok maddi destek bulurlardı ve bu sayede kültür sanat alanında çok daha fazla iyi iş çıkarırlardı.

*Futbolda ne yaşanmışsa aynen yaşanmaya devam ederdi.

*Mafyalaşma anlamında ne yaşanmışsa aynen devam ederdi.

*Lümpenlik %10 falan daha az olurdu.

*Göçmen politikası da aşağı yukarı benzer olurdu. Suriye’ye müdahalede ana motivasyon dincilik değil milliyetçilik olurdu. Bu, belki TR’deki Suriyeli sayısını bir, iki milyon düşürürdü. Bolu belediye başkanından gördüğümüz üzere böyle konularda bir CHP’li ile bir MHP’li arasındaki mesafe, Halil Selim’i birisiyle tanıştırdığında, onun ona yakın davranması ihtimali kadardır. Avrupa Birliği’nden para tırtıklama ve onları iç etme konusunda aynı şeyler yaşanırdı.

*Kanal İstanbul gündeme gelirdi ve dinciler (kalmışlarsa) ona ölümüne karşı çıkarken CHP’liler salağa yatardı.

*Perinçek ne yapardı, bilinmez.

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

“Tehlikeli Oyunlar” Roman Eleştirisi

“’Seninle birlikte olmaktan yorulan insanlara hak veriyorum’ dedi albay. ‘Hepsi beni başından attı albayım.’”

Yaklaşık iki sene önce “Tutunamayanlar Roman Eleştirisi: Hayat Güzel Midir?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Aslında o yazıdaki bütün “tutunamayanlar” kelimelerini “tehlikeli oyunlar” kelimeleriyle değiştirip yazıyı tekrar yayınlasam da olurdu. Ben yine de bunu yapmayayım ve Oğuz Atay’ın “Tehlikeli Oyunlar” romanı için yeni bir yazı yazayım…

Gerçekten de iki roman arasında bir ruh ikizliğinden söz etmek abes değil. Nuri Bilge’nin olmamış “Kasaba” filmini tekrar “Mayıs Sıkıntısı” olarak çekmesi gibi veya Zeki Demirkubuz’un içine sinmeyen “Masumiyet”i “Kader” olarak yeniden çekmesi gibi Oğuz Atay da sanki “Tutunamayanlar”ı tekrar “Tehlike Oyunlar” adıyla yazmış. Elbette burada sinemadan verdiğim örneklerdeki gibi bir olmamışlık duygusu hakim değildir. “Tutunamayanlar” Türk edebiyatının %40’ı gibi bir şeydir! Ama tutunamayanın durumu o kadar baskındır ki Oğuz Atay’ın dünyasında, tahminimce bir roman daha yazmak için kendisine engel olamamıştır.

TUTUNAMAYAN KİMDİR?

Madem iki romanının da kahramanı birer tutunamayan, o zaman tutunamayanın kim olduğuna bakalım. Üniversiteyi bitirmiş, KPSS’ye girmiş, memur olmuş, askerliğini yapmış, evlenmiş, üremiş, ev kredisi çekmiş (hepsini yaptım), sosyal, mutlu, disiplinli, normal gözüken (?) biri değildir tutunamayan… Toplumsal ve “insansal” ön kabullerle arası iyi olmayandır. Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” adlı romanındaki bir kelimeden gelir. Bir köylü için “…o da öküzüne tutunuyor…” gibi bir cümledeki kelimeden gelmiştir. Yani herkesin tutunduğu bir şey vardır şu biiip biiip hayatında. Mayıs Sıkıntısı’ndaki yaşlı adamın 50 yıl emek verdiği ama pratikte hayatında önemli bir fark yaratmayan koru onun tutunduğu şeydir. Kimisi için edebiyattır bu, kimisi için çocukları… Kimisi için futbol, kimisi için rakı, kimisi için Instagram story’leri, kimisi için de insanın devrim yapıp özgürlüğü getireceği düşüncesidir. Yani herkesin inandığı/tutunduğu bir şey vardır şu biip biip hayatında. İşte tutunamayan için o şey yoktur. Daha önce o şey olduğu düşünülen şeyler artık anlamını yitirmiştir. İşte bu yüzden bu iki kitaptaki tutunamayanlar intihar ederler. Selim Işık ve Hikmet Benol artık tutunacak bir şey bulamadıkları için intihar ederler. Turgut Özben ise tıpkı “Yeni Hayat” romanındaki Osman gibi intihar etmez de kendisini yollara vurur. Amaçsızca, sürekli seyahat eder. Bir gün tutunamayan olursam ben de intihar etmezdim de bunu yapardım sanırım. Ama ben gezdiğim yerlerin, tattığım yiyeceklerin ve içeceklerin tanıtımını yapardım Instagram’da. Oh mis! Mis gibi tutunamayanlık!  

OĞUZ ATAY NASIL OKUNMALIDIR?

Oğuz Atay okumak çok zordur. Başta teknik olarak zordur. Üst kurmacanın da üstü vardır onun romanlarında. Lineer hikaye anlatımı adında en ufak bir kırıntı bulunmaz. Bu yüzdendir ki klasik hikaye anlatım geleneğine aşina olan okurlar onu okuyamazlar. “Tutunamayanlar”ı yarım bırakan insanların Ekşi Sözlük’te açmış olduğu bir başlıkta 630 tane yazı vardır. Herhalde o kitabı yarım bırakanların sayısı, okuyup hakkını verenlerin sayısından fazladır. Bence Atay okumayı asıl zorlaştıran şey teknik değil içerik veya yaklaşımdır. Bu yazara yönelecek kişinin hayatla, toplumla, tarihle, kurumlarla, sosyalleşmekle, sevdikleri insanlarla, normal ve anormal tanımlarıyla ilgili düşüncelerini olgunlaştırmış olması gerekmektedir. Bunların genel geçer algıdaki durumlarını mutlaka sorgulamış olması gerekir. 20’li yaşlardaki bir insan çok yüksek ihtimalle sığır gibi düşünen ve yaşayan bir insan olacağı için onlardan beklenmez bir kere bu… 20’nin üstündekiler için de durum pek umut vadedici değildir yalnız, onu da belirtelim. İnsanın çevresindeki “normal” algısıyla bir kavgaya girmesi pek beklenen ve o kişiye güzel şeyler vadeden bir şey değildir çünkü. Tutunamayan olmak hiç de konforlu bir şey değildir. İntihar etmese bile çevresiyle uyumsuz olmak bir insan için büyük bir gerilim kaynağıdır. Boşlukta durma hissi de psikoloji için hiç iyi değildir. O yüzdendir ki bu kitabı okuyup, ruhunu kavrayan ama hala ne bileyim kurban kesen, Hıdırellez’e inanan, burçların konuşulduğu bir ortama girip orada sosyalleşmekten keyif alan, İYİ Partili arkadaşıyla kampa giden, kahvehanede futbol maçı izleyen “akıllı” insanlar görülebilir.

OĞUZ ATAY YAŞASAYDI…

Bence Nobel’e yürürdü. 43 yaşında beyin tümöründen ölen yazarımız, 30 yaşında başladığı yazarlık serüvenine 10 yılda üç roman ve bir öykü kitabı sığdırmıştır. “Bir Bilim Adamının Romanı”nı okumadım ama okuyan arkadaşlarım diğer ikisi gibi olmadığını söylüyor. Yani tarz olarak. Ama diğer ikisi Türk edebiyatında hala aşılmamış iki kitap. 30 sene daha yaşasaydı bu ilginç beyin, tahminen 7 veya 8 tane daha olağanüstü roman yazacaktı. Nobel almanın şartı çıkıntı olmak, oraya buraya çomak sokmaksa Oğuz Atay bunun alasını yapardı, o zaman da alırdı! 80 yaşında bir Oğuz Atay yaşıyor olsaydı herkes yazdığı romana biraz daha dikkat ederdi diye düşünüyorum.

ROMAN TEKNİĞİ

Biraz tekrar olacak ama post-modern teknikle yazılmış bir romandır. Bu tekniğe başvuran çok roman vardır. Hatta mesela “Araba Sevdası” gibi “Türk edebiyatının ilk realist eseri” unvanına sahip olan bir romanda bile ilkel bir bilinç akışı tekniği vardır. Post- modernist düşünce yapısının etkisinde yazılmış roman ise çok fazla yoktur. Türkiye’de olur olmaz her yerde itibarsızlaştırılan bu düşünce yapısına karşı çıkanlar; insanın neden yüce bir varlık olduğunu ve neden yüce şeyler başarma potansiyeline sahip olduğunu daha inandırıcı bir şekilde ortaya koymalıdırlar. Bugüne kadar Marx dahil hiç kimse bence bunu yeterince inandırıcı bir şekilde ortaya koyamadı. Acaba böyle bir şey var değil de yok olabilir mi… Sadece soruyorum ve mesajlarınız bekliyorum.

ATIŞ SERBEST!

Oğuz Atay tıpkı “Tutunamayanlar”da yaptığı gibi bu romanda da birçok (her) kişi, kurum ve kuruluşu hedef tahtasına oturtuyor. Lars Von Trier için “sinema teröristi” denir, Oğuz Atay da bir edebiyat teröristidir. Bombayı ortaya koyuyor, pimi çekiyor ve gidiyor. Taktik yok bam, bam, bam! “Eleştirdiği” kişi, kurum ve kuruluşları not etmeye çalıştım. Listeye bakalım: Osmanlı elitizmi, Türkiye modernleşme hareketi, Milli edebiyat, eleştirmenler, zenginlik, fakirlik, orta sınıflık, köylülük, olmamış şehirlilik, sıkıcı Doğu mistisizmi, bir türlü olunmayacak olan Batıcılık, dostluk, sosyalleşmek, akrabalık, aile, flört, evlilik ve kadınlar. Kadınlarla ilgili yazdıklarını burada ele almaya cesaretim yok! Kendiniz okuyun… Kadınlarla erkeklerin flört etmek ve üremek dışında ortak hiçbir şey yapamayacaklarına inanıyorum, pardon yanlış yazdım, Oğuz Atay buna inanıyor. Okuyun ve görün.

TEHLİKELİ OYUNLAR NELERDİR?

Romana adını veren tehlikeli oyunlardan bahsetmek gerekiyor biraz. Bu romanla ilgili şunlar oldu, sonra bunlar oldu, sonra da bunlar oldu şeklinde değerlendirmeler yapmamız zor çünkü bu roman esas olarak bir hikaye anlatmak için yazılmış bir roman değildir. Bir durumu göstermek için yazılmış bir romandır. O durum da genel olarak insan ve yaşamdır diyebiliriz. Tehlikeli oyunlardan kasıt insanın yaşam içerisinde “mutlu ve normal” taklidi yaptığı anlardır. Yazar bunları tehlikeli olarak görür. Bu yanlıştan derhal dönülmesi gerektiğini savunur. Etrafımızda bulunan ve normal kabul edilen her şeyin bir sorgulamaya tabi tutulması gerektiğini savunur. Okuyucuya bunu anlatmak ister. Bunu içgüdüsel olarak sezmiş olan Hikmet Benol –tıpkı Selim Işık gibi- meşhur Umut Sarıkaya karikatüründeki gibi “kendisinde bir y**lık” olduğunu sezmiş ve bunun üzerine gitmek istemiştir. Gecekondu’ya taşınarak Albay’ı yanına almıştır. Bir şekilde onlara takılan ve oldukça sıradan bir karakter olan Dul Kadın Nurhayat ile birlikte kafasındaki bu tuhaflığı çözmeye çalışır. Bunun için piyesler, skeçler, tehlike oyunlar yazar Albay ile birlikte. Yani bu tehlike oyunlar esasında yaşam içerisinde yapılan “mutluluk ve normallik” taklidiyle eşitlenir. Yazmaya çalıştığı oyunların aslında yaşam içerisindeki bu yapaylıklar olduğunu keşfeder ve intihar eder! Ona kimse katlanamaz, o da kimseye katlanamaz.

SON SÖZ

Oğuz Atay “Tutunamayanlar” romanında ön sözlerle fena dalga geçer. Buna rağmen o romanının çeşitli baskılarına dört, beş tane ön söz yazılmıştır. Bu kitabın da ön sözü vardır. Hatta yazan kişi, Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ı bitirdikten sonra ilk okuttuğu insan olan, arkadaşı Cevat Çapan’dır. Bir güzel Spoiler’ı da verir ön sözde. Yazar ön söz istemiyorsa son söz de istemiyor demektir. Bu durumda ben de soz söz yazmıyorum…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.        

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Bir Anadolu Annesine Sayısal Çıkarsa…

*Bozkırın ortasındaki köyüne, fotoğrafta görülen apartmandan bir tane inşa eder, mutfağını da yine fotoğraftaki gibi yapar.

*Mart 4 gibi köye gider, kasım 14 gibi döner. Oradaki küçücük dünyaların dedikoduları içerisinde serotonin bombardımanına maruz kalır.

*Hayatta en çok ilgilendiği şeyler; yakın akrabalarının hangi malı satın aldıkları ve bu akrabaların çocuklarından kimin kimle evlendiği olmaya devam eder.

*Büyük ikramiyenin hepsine “daire” alır ve kiracıların bin bir derdiyle uğraşır.

*Çamaşır makinesini 2003’te, bulaşık makinesini de henüz 2012’de kabullendiği için temizlik robotu, dyson, kurutma makinesi, kahve makinesi, mikrodalga fırın, mutfak robotu gibi şeylerden almaz.

*Hizmetçi mi? Hahahahahahahaha

*Çocukları zorla hizmetçi tutsalar bile, onun sildiklerini kimseye çaktırmadan kendisi bir daha siler. İçi rahat etmezmiş.

*Her yaz salçasını, tarhanasını, turşusunu, tatsız peynirini, sıkıcı zeytinini yapmaya devam eder. Avrupa’ya peynir turu düzenlemez. Bezelye, barbunya depolamaya devam eder.

*Rio Karnavalı’na katılmaz.

*Las Vegas’a gitmez.

*Koskoca makineli halı yıkama firmalarının halıyı “iyi yıkayamadıkları” gerekçesiyle halılarını kendisi yıkamaya devam eder.

*Mutfak adası mı? Görseldeki mutfağı yaptırır demiştik.

*Bildiği 12 yemeğin üstüne başka yemekler öğrenmek için kurslara katılmaz, özel hoca tutmaz. Çok özel misafirlere dana kavurma, normal misafirlere de yağda, sossuz ve marinasyonsuz bütün tavuk kızartmaya devam eder.

*O anda evde bulunan ve yeşil olan her şeyin ziyan olmaması gerekçesiyle doğranıp yağlanmasına “salata” demeye devam eder.

*Tüplü televizyonunu neden atsın ki? Yazık. Hala çalışıyor. Gerçi ekranın üstünde bazen bir çizgi beliriyor ama yarım saat sonra gidiyor.

*İstanbul, Sancaktepe, Yenidoğan’da aile apartmanı satın almasına rağmen oğullarının kendisiyle oturmamasına çok bozulur. Kızlarına henüz bir şey vermemiştir. İleride ikisine de Sultanbeyli’de birer 2+1 almayı düşünmektedir yalnız.

*Kocasının istediği Doblo marka araba için eniştesinin galerici arkadaşından yardım isteyecektir. 2015 model, 120 binde temiz bir Doblo vardır hali hazırda. Biraz far temizliği istemektedir araç. Başka bir sorunu yoktur.

*Ayaklarındaki kaşınma için İlhan Varank Devlet Hastanesi, ek binasında bir randevu almıştır. Onu beklemektedir. Özel hastaneler para tuzağıdır ona göre.

*Mutfağının geniş olması iyi olmuştur. Atmaya kıyamadığı Dost yoğurt kaplarını eski mutfağında koyacak yer bulamıyordu ve onları mutfak balkonuna tabandan tavana istifliyordu. Şimdi iki dolabı Dost yoğurt kaplarına ayırıyor.

*Elbette 1978 model dikiş makinesini atmayacaktır. Yazık. İş görüyor ne de olsa.

*Geçenlerde köyde bir cenaze olunca aynen eskiden yaptığı gibi Öz Aksaray Birlik firmasıyla Aksaray’a seyahat etti. Neyse ki bu firma ilçeye de uğruyordu. İlçedeki köy garajında köyün minibüsünü fazla beklemek zorunda kalmadı çünkü o gün ilçenin pazar günüydü. Özel uçak veya taksi tutmak aklına gelmedi.

*Bir börek ustasını işe alabilecekken, hala; böreği bir türlü tutturamamasına rağmen yapmaya devam ediyor ve zorla yiyen herkese “Nasıl olmuş?” diye sormaya devam ediyor.

*Böreği iki, üç yılda bir tutturmasına rağmen baklavayı ilk ve son kez 1984’te tutturdu ancak hala her bayramda baklava yapma inadında ısrar ediyor. Sayısal’da büyük ikramiyeyi kazanmış olması bu durum üzerinde hiçbir değişiklik yapmaz.

*Kopenhag’daki seks fuarına katılmaz.

*Dişi ağrıdığında rakı içmeye devam eder. Dişçiler çok para istiyormuş. Yarım saat iş yapıyorlarmış, 500 “milyon” istiyorlarmış.

nitelikli goygoy kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Hiçbi’

“Seni Maltepe Parkı’na götüreyim,” dedi “yürüyüş yaparız.” Beni evden alıp parka götürecekti sonra da eve bırakacaktı. Yürüyüş yapmayı, özellikle de Maltepe Parkı’nda yürüyüş yapmayı çok sevdiğim için kabul ettim. Daha önce böyle bir park görmemiştim çünkü. Deniz kenarında, düz, gerekli tesislerin hepsine sahip ve son zamanlarda ağaçların büyümesiyle de göz kamaştırıcı bir hal alan bir parktı. Üstelik modern Avrupa şehirlerindeki parklarda olduğu gibi isteyen içki de içebiliyordu. Aklıma, Halkın Mühendisleri İnisiyatifi’nin bu park açılırken yaptığı açıklama geldi. Bu İnisiyatif, Maltepe Parkı’nın bir kent suçu olduğunu tüm basına açıklamıştı. Açıklamayı değil Fox TV, Halk TV bile yayınlamamıştı. Sadece Youtube üzerinden ara ara videolar yayınlayan Derman TV yayınlamıştı açıklamayı. Üstelik de İnisiyatif’in ismini yanlış yazarak. Halkın Mühendisleri İnisiyatifi yerine Halkın İnşaat Mühendisleri İnisiyatifi yazmışlardı ekrana. Ayrıca inisiyatif kelimesini de “insiyatif” şeklinde yazmışlardı.

Yarım saat sonra telefonum çaldı. Ancak 2000’li yıllardaki gibi “Seni düşünüyorum” anlamına gelen, bir seferlik çalma gibi bir çalmaydı. Diğer adıyla çağrı atmak olan şey gerçekleşmişti. O anda benim de cevap olarak çağrı atıp atmamam gerektiğini belirleyemedim. Hazırdım ve hemen çıkacaktım, dolayısıyla benim de “Seni düşünüyorum” çağrısından atmama gerek olmadığını düşündüm.

Tam apartmandan çıkarken arkadaşım bir daha aradı. Bu sefer tek seferlik çalma değildi. Açtım. “Apartmanın önündeyim” dedi. “Tamam, geliyorum ben de. Aramanı duymuştum zaten” dedim. “Ha! Duymadın zannettim” dedi. Hem 2000’li yılların çağrısından atmıştı hem de o hareketine güvenmeyip tekrar aramıştı. Tutarsız davranmıştı arkadaşım ama zaten genelde tutarsız biriydi. Bir önceki hafta sitede tuttuğu evde bunu iyice gözlemlemiştim. Daha önce evliydi ve evi hep eski karısı sayesinde düzenliydi. Kadınların evle erkeklerden daha çok ilgilendiklerini düşünürdüm. Erkeklerin demokrat olmaya çalışıp ev işleriyle uğraşmak isteseler bile kadınlardan direnç yediklerini çok kez gözlemlemiştim. Tanıştığımızdan beri onu tek başına ilk defa o sitedeki evinde görmüştüm ve o kaotik ortamda yaşamını sürdürebilen bir insanın tutarlı olamayacağı yargısına hemen ulaşmıştım.

“Neler düşünüyorum ben” diyerek arabaya doğru hareketlendim. Arkadaşımı tüm tutarsızlığı ve dağınıklığıyla seviyordum. Ben de bir tutarlılık abidesi değildim. Dağınık değildim yalnız. Sehpanın üzerinde olmaması gereken bir objeyi fark etmişsem derhal onu ait olduğu yere götürürdüm. O evde her yerde, olmaması gereken objeler vardı. Arabayı görünce aklıma o ev ve pejmürde hali geldi.

Arabayı görmüştüm. Sonradan öğreneceğim üzere 1999 model bir Hyundai Accent idi. Mevcut rengine bakınca orijinal renginin kırmızı olduğunu düşündüm önce. Mavi de olup olamayacağını çok kısa bir süreliğine aklımdan geçirmedim değil. Arabanın kaputu üzerinde boyayla neredeyse bütünleşmiş olan kuş dışkısı dikkatimi çekti önce. Bunlardan iki, üç tane vardı kaputun üzerinde. Kuş dışkılarında bulunan bir maddenin araba boyalarına zarar verdiklerini, hatta onları söktüklerini okumuştum bir yerlerde. Sanki bu dışkılar boyayı söküp boyanın altındaki zeminle bütünlemiş gibiydiler.

Arkadaşım arabanın içinde duruyordu. Telefonuyla ilgileniyordu. Geldiğimi görmedi. Kapıyı açarak içeri girmek istedim. Kapı açılmadı. Kapıyı açmaya çalışınca arkadaşım geldiğimi fark etti ve arabayı durdurdu. Ne yapacağını merak ederek kendisini izlemeye başladım ki arabanın anahtarını yerinden çıkartıp uzaktan kumandayla kapıyı açtı. Ne düşüneceğimi bilemiyordum. O halde kapıyı açtım ve içeri girdim. Kapının ancak o şekilde açıldığını söyledi önce ve sonra tokalaştık.

Yüzeysel bir hal hatır sorma diyalogu yaşadık. Bu diyaloglar bana hep yüzeysel gelirdi. Bir sorun olduğu ve o buluşma o sorunu konuşmak üzere kesildiği zaman hal hatır sorma diyalogları alabildiğine samimi oluyordu. O anlarda kimse hal hatır sorma diyalogunu uzatmayıp direkt konuya giriyordu. Sorunların konuşulmayacağı diyaloglarda hal hatır sormalar yasaklansa işime gelirdi. Öyle bir dünyada yaşamadığımız için o diyaloga girdik ve arkadaşım Maltepe Parkı’na doğru arabayı hareket ettirdi.

Arabanın içinde dikkatimi ilk çeken şey vites kolunun başı oldu. Orada her zaman görmeye alışık olduğumuz o yuvarlak nesne yoktu. Onun yerine arkadaşım bir tuvalet kâğıdı rulosunu oraya iliştirmiş ve etrafını koli bandıyla sarmalamıştı. Arkadaşımın elinin terinden olsa gerek adını o anda koyamadığım o şey de epeyce bir yıpranmış görünüyordu. Vites kolunun hemen önünde bir boş alan vardı. Orası çeşitli kâğıtlarla ve nesnelerle doluydu. İlerleyen dakikalarda o kâğıtların ne olduklarına bakabilecek fırsatı bulabilecektim. Ufak detaylarla ilgileniyordum çünkü! Hatta bu, bir ilgiden ziyade bir rahatsızlık gibiydi. Kâğıtların içerisinde neler yoktu ki! 2018 yılına ait bir benzinci faturası vardı örneğin. En eskisi o olduğu için dikkatimi çekmişti, zira oldukça fazla benzinci faturası vardı. Tuborg marka biranın şişesinin üzerinde yer alan etiketler vardı sonra… Çok soğuk olan bira şişesinin üzerinden büyük bir keyifle, tek hamlede çıkartılmış ve oraya bırakılmış olmalıydılar. Üzerinde kafiyeyle yazılmış ve gelmiş geçmiş en kötü şiirin olduğu bir sakız kabı vardı sonra… Dondurma çubuğunun üzerindeki çikolata kalıntıları ben onu elime alır almaz döküldüler. Arkasına tükenmez kalemle bir şeyler çizilmiş bir kartvizit elime geçti sonra. Eskiden kartvizitlerin arkalarına birtakım cümleler yazılıp sahte imzayla kartvizitin sahibine birtakım hukuki yaptırımlar yapılabiliyordu. Bir terslik vardı bu işte! Bu olay 90’lı yıllarda görülen şeylerdendi. Yani o kartvizit en az 20 yıldır ve hatta neredeyse araba alındığından beri orada olmalıydı. Ruj silinmiş bir peçete, spor bahis kuponları, “Sofi’nin Dünyası” reklamlı kitap ayracı, kaskatı kesilmiş bir sakız, dolma kalem ucu, arkadaşımın düğün davetiyesi… O bölgede bulunan en enteresan şey bir adet torpildi. Evet, çocukluğumuzda patlattığımız torpillerden. Onu çakmakla yakıp arabanın arka koltuğuna atarak bir eşek şakası yapmayı düşündüm ama sonra torpilin arabayı havaya uçurabileceğini aklıma getirerek bu fikirden vazgeçtim.

Gözlerimi arabanın içinde gezdirmeye devam ettim. Bu esnada arabanın dışında yani camın üstünde, tam da benim önümde sileceğin olması gereken yerde değil de camın ortasında öylece durduğunu fark ettim. Arkadaşıma o durumun ne olduğunu sormadım çünkü bazı bazı durumların ne olduklarını soracak olsaydım yürüyüşü yapamayacaktık. Oto teyp dikkatimi çekti. Bunlardan görmeyeli yıllar oluyordu. Bir kaset vardı üzerinde. Çekip baktım ve Bulutsuzluk Özlemi’nin 2001 tarihli “Best Of” kaseti olduğunu gördüm. Bu grup her beş senede bir “Best Of” albümü yayınlıyordu ve bildik üç, dört parçayı o albüme okuyordu. Kaseti ittim ve “Hiçbir kere hayat bayram olmadı” diye başlayan şarkı sözlerini işittim. Hiçbir kelimesindeki R harfini telaffuz etmeye kalkışınca parçayı söylemenin zorlaştığını o anda fark ettim. Bu parçada, Karadeniz türkülerindeki ses yutmalarına benzer bir olay olduğunu ilk kez görüyordum.  

Direksiyon simidi üzerinde piton derisi bir kılıf vardı ve yer yer yırtılmıştı. Piton derisinden direksiyon kılıfı yapmak fikrinin ilk kez kimin, nerede, hangi durumda aklına gelmiş olduğunu düşündüm kısa bir süreliğine. Sonra gözlemlerime devam ettim. Kapıların üstlerinde bulunan saklama alanlarında boş su şişeleri olduğundan emindim. Gözlerimi oraya çevirdim ve buruşturulmuş çok sayıda su şişesinin orada olduğunu gördüm. Muhtemelen alan kazanmak amacıyla yapılmıştı buruşturma işi. Cips kapağı, dondurma kâğıdı, yaz aylarında olmamıza rağmen kurumuş mandalina kabuğu da seçilebiliyordu yığın içerisinde. Çok derinlerde bir nesne dikkatimi çekti. Kısa bir anlığına onun bir kadın pedi olduğunu düşünmedim değil! Diğer nesneleri yerlerinden ederek onun tam olarak ne olduğuna bakmaya üşendim.

Bu esnada arkadan belli belirsiz sesler geldiğini duydum. “Bu ses ne” diye sorduğumda oğlanın hamstırının arka koltukta olduğunu söyledi. Oğlana hemstır almak konusunda söz verdiğini ama o annesine gidince evde onun bulunmasından hoşlanmadığı için hemstırı arabada tuttuğunu söyledi. Hemstır evde bulunmaktan hoşnut olur muydu acaba. Hamsterın arkada olduğunu söylerken acaba kafesinin içinde olduğunu mu kastediyordu? Bunu düşünerek yola bakıyordum ki birden bir ambülans sesi duydum. Ses klasik bir ambülans sesinden ziyade popüler şarkılara atılan remix ritimleriyle çalan bir ambülans sesiydi. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Etrafıma bakındım. Ses çok yakından geliyordu. Arkadaşım “Hay bin kunduz” dedi ve arabayı kenara çekti. Arabadan çıkmamı rica etti, ben de arabadan çıktım. Sesin alarm olduğunu o anda anladım. Arkadaşım uzaktan kumandayla arabanın kapısını kapatmaya çalışıyordu ama bir türlü kapı kapanmıyordu. Bu bozuk alarm yüzünden çok defa şikâyet edildiğini ama gittiği ustaların alarmı sökmeyi başarmadıklarını anlattı. Alarmı nasıl oluyor da sökemediler diye düşündüm. Arkadaşım tek bir çare olduğunu söyledi. Krikoyla arabayı yukarı kaldırınca alarmın susacağını söyledi. İşe giriştik. Arabayı kaldırdık ve alarm sustu. Etrafta bizi videoya çeken insanlar vardı. Yolculuğumuz kaldığı yerden devam etti.

İçeri girdiğimizde ortamın çok sıcak olduğunu gördüm. “Ne oldu böyle” diye sorduğumda arabayı durdurunca motor sıcaklığının olduğu gibi içeriye verildiğini söyledi bana. Bu soruna da bir türlü çözüm bulamadığını anlattı. Maltepe’ye varmak üzereydik. Çok ilginç bir deneyim oluyordu benim için bu yolculuk.

Nihayet Maltepe Parkı’na vardık. Arabayı otoparka çekmek üzere otopark gişesine doğru yanaştık. Birden bir bomba atılmış gibi bir ses geldi. Epeyce ürkmüştüm. Korku dolu bakışlarla arkadaşıma baktım ve “Yine ne oldu” diye sordum. El frenini erkeklere özgü bir şekilde sertçe çekti ve “Hiçbi’ şey” dedi. İndi.  

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Zamanımızın Bir Kahramanı

Kendisini altı aydır görmüyordum. Bu süre içerisinde boşanmıştı. Bir insana ancak maddi yardımda bulunabileceğine inanırdım. Kimse kimseye manevi yardımda bulunamazdı. Veya bir insan önemli bir seçim yapacaksa diğeri ona doğru seçeneği seçme konusunda yardımcı olabilirdi. Başına kötü bir şey gelmiş bir insana teselli verme işini hiç beceremediğim ve de param da olmadığı için kendisini arayıp kendisiyle yapay diyaloglara girmemiştim. Yeterince param olsaydı, tanıdığım ve başlarına bir şey gelmiş insanları aramak yerine hesaplarına direkt para yatırırdım. Teselli veriyor gibi görünmekten daha büyük bir sahtekârlık az bulunurdu bana göre. İki taraf da söylenilenlerin yalan olduğunu bildiği halde bu oyunu neden devam ettirirlerdi ki… Zaten o da bu konularda bana yakın düşünüyordu ki onu aramayıp, sormadığım için bana tepki göstermemişti. Bir gün görüşmek de istedi. Görüşmemiz eski rutininden sapmamış bir görüşmeydi. “Siteden ev tuttum,” demişti “bana gel de maç izleyip kafa dağıtalım.”

İsmini verdiği sitenin önündeydim birkaç gün sonra. Dış kapıya ulaşmıştım. Güvenlik kulübesi gibi bir şey bekliyordum ki kapalı bir kapı buldum önümde. Kapının yanında, apartmandaki evlerin zillerini çalmaya yarayan o elektronik cihazdan vardı ancak çalışmıyor gibiydi. Ekranı kapalıydı. Hafifçe kapıyı itmek geldi aklıma. İttim ve kapının açıldığını gördüm. İçeriye doğru girdim. Duvarla çevrilmiş dar bir alandı burası. Sağ tarafımda içine ancak bir plastik sandalyenin sığacağı kadar büyük olan bir kulübe vardı. İçinde de bir plastik sandalye vardı zaten. Kol dayama yeri kırık olan bir plastik sandalye…

Sol tarafta bir çardak vardı. Bir kadın yıkadığı yatak yünlerini çardağın üzerine seriyordu. Alt taraflarına hiçbir şey girmemiş iki oğlan çocuğu da kadının etrafında ağlayarak dolanıyorlardı. Kadın önce “Allah belanızı versin!” dedi ve sonra da sırayla ikisine birer tokat atıp çocukları yere serdi. Ağlamalar rahatsız edici olmaktan çıkıp dayanılmaz boyutuna erişti.

Sağımda ve solumda ne olduğunu gördükten sonra önümde ne olduğuna bakmak istedim. Kafamı kaldırdım ve sekiz katlı apartmanı gördüm. Sevgili dostumun site dediği yaşam alanı; ön avlusu duvarla çevrilmiş, güvenliği ve otoparkı olmayan yüksekçe bir apartmandı.

Kapıya doğru yaklaştım. Eski alışkanlıktan olsa gerek apartmanın üstünde apartmanın adını belirten bir tabela vardı. “Kardeşler Apt. No: 32” yazıyordu tabelanın üstünde. Hemen tabelanın yanında belediyenin yeni numaralandırma sistemi sonucunda verilmiş olan yeni numarası vardı apartmanın. Lacivert ve beyaz olan bu tabelada 18 yazıyordu. Kapının sağ tarafında ise kırmızı ve beyaz renklerde yazılmış olan 12 numarasını gördüm. Kapıyı iterek içeri girdim.

2 numaralı daireye doğru ilerlerken korkunç bir gürültü duydum. Apartmanın dış kapısı büyük bir gürültüyle kapanmıştı. Kapının pistonlu olduğunu farz ettiğim için kapıyı bırakıp ilerlemiştim ancak pistonun bozuk olmasından dolayı kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Bu esnada arkadaşımın kapıyı açmış ve bana bakıyor olduğunu gördüm.

Dış kapının sesini duyduğunu, o yüzden evin kapısını açtığını söyledi. İçeri girdim. İçeride cam açılmadan kurutulmuş çamaşır kokusu vardı. Ayakkabılarımı çıkardım ve plastik ayakkabılığın üstüne bıraktım. Ayakkabılarımı bırakmanın şiddetiyle, plastik ayakkabılık düşecek gibi oldu. Kenarlarındaki derin alanlarda artık toprak niteliği kazanmış tozlar da biraz havalandı bu yüzden. Arkadaşım salona geçmişti bu esnada. Birbirimizin evlerine gidince klasik diyaloglara girmezdik. Öpüşmezdik de, el sıkışırdık. İkimiz de erkeklerle öpüşmekten nefret ederdik. Bir salgın hastalık çıksa da öpüşme ritüeli unutulsa diye içimizden geçirirdik. Eve gelen kişi mutfakta ve banyoda ihtiyaç duyduğu her işi kendisi yapardı.

Ben de öyle yaptım. Önce elimdeki biraları dolaba koymak istedim. Mutfağı buldum. Bir banyo camı kadar büyüklükte olan bir penceresi vardı. Tezgâh denilebilecek yer, yıkanmış bulaşıkları koymaya yarayan o plastik şeyle neredeyse dolmuş gibiydi. Bulaşıklar yıkanmış değildi. Lavabonun içinde bir teflon tava vardı. Üzerinde kurumaya yüz tutmuş sucuklu yumurta görülüyordu. Tavanın üzerinde iki, üç tane de izmarit ve bolca sigara külü vardı. Hayatımda hiç görmediğim kadar büyük olan bir cam bardak da dibindeki kolayla beraber lavabonun içindeydi. Beklemekten sertleştiği net bir şekilde belli olan iki, üç dilim tava ekmeği de lavabonun içindeydi. Tezgâhın diğer tarafında ise içinde hala biraz salçalı makarna olan bir teflon tencere vardı. Markası Gülay idi. Gülay’ın Ü’sü solmuştu ama o anda içimden onun Gülay’dan başka bir şey olup olmadığını hesap etmek gelmedi.

Tek kapılı buzdolabını açtım. İçinde bir beyaz tabağa kalıp olarak konmuş ve bölge bölge tırtıklanmış olduğu belli olan beyaz peyniri gördüm önce. Üzerine streç film geçirilmemişti. Yanındaki zeytin ezmesinin kutusunun üzerinde Berk yazıyordu. Zeytin ezmesinin yanında plastik bir kabın içerisindeki Ülker Çokokrem görülüyordu. Kâğıtla üzeri tam kapatılmadığı için çokokremin üzerindeki ekmek kırıntılarını görebildim. Ayrıca tam ortasında salatalık turşusuna benzeyen bir iz vardı. Muhtemelen arkadaşım oraya bir parmak atıp, parmağındaki çokokremi yalamıştı.

Biralarımı arkadaşımın Kırmızı Tuborg’larının yanına koydum. Pencere kapalı olduğu için mutfağı biraz havalandırmak istedim. Buzdolabının kapısı açık olduğunda mutfakta hareket edecek yer kalmıyordu. Buzdolabının kapısını kapattım ve ilerledim. Pencereyi açarken toz dolu metal sineklik yere düştü ve ortalık toz dumanı oldu. Orayı öylece bıraktım ve ellerimi yıkamak üzere banyoya gittim.

Banyo kapısının tutacağı paslandığı için hareket etmiyordu. Kapıyı iterek içeri girdim. Banyodan biraz daha geniş bir alandı. Dikkatimi ilk çeken şey İhlas su ısıtıcısı olmuştu. Onlardan hala var olduğunu bilmiyordum. Doğalgaz kullanılan bir şehirde hala İhlas su ısıtıcısını görmek beni şaşırttı. Samsun’da yaşıyorken çok boğuşmuştum onunla. Kış günleri bir numaralı kademeyle banyo yapamazdın. Üç numaralı kademe kışın bile yanıklara sebep olabilirdi. Ayrıca üçüncü kademeyi açtığında elektriğin her an suya karışıp seni kömüre çevireceğini sanırdın. İki numaralı kademe ise bir dakika süreyle istikrarlı bir şekilde çalışmazdı. Düğmenin ikide olduğunu görürdün ama su sık sık bir ve üç numara performansı verirdi. Yoksa doğalgazı yok muydu evin? Bunu arkadaşıma sormaya cesaretim yoktu. Belki eski kiracı tembel biri olduğu için yıllarca onu oradan sökmemişti. Kafamda deli sorularla lavaboya doğru yöneldim.

Aslında yöneldim derken bir hareketi kastetmiyorum, yönümü lavaboya doğru çevirdim demek istiyorum çünkü banyo da tıpkı mutfak gibi pek hareket edilecek kadar büyük bir yer değildi. Yerden yükselen pembemsi lavabonun üstünde yeşil mutfak süngerlerinden biri vardı. Üzerinde de bir sabun. Lavabonun diğer tarafında bir naylon kap içerisinde diğer üç sabun vardı. Naylonun üzerinde su damlaları vardı. Duvara çakılmış ve paslanmış olduğu görülen bir çivinin üzerinde havlu vardı. Kalıp sabunları en son 2003 yılında yaptığım Samsun Ankara seyahatinde otobüsümün lastiği patladığı için durmak zorunda kaldığımız yol üstü lastikçisinin tuvaletinde görmüştüm.

Ellerimi suyla yıkadım. Havlu epeyce ıslaktı. Kâğıt havlu da yoktu. Böyle zamanlarda hep yaptığım gibi ellerimi ceplerimin içinde kuruladım. İçeri geçtim.

Kapıdan girdiğimde sol tarafta, arkadaşımın plastik bir masanın üstündeki epeyce tozlu laptopta bir şeylerle uğraştığını gördüm. İşinin biraz sonra biteceğini söyledi. O esnada etrafı inceledim. Hemen sol ayağımın yanında, yerde Skil marka bir matkap vardı. Skil’in İngilizce beceri anlamına gelen “skill” kelimesi olup olmadığını merak ettim. Plastik masanın önünde iki tane plastik oturak vardı. Biri krem renginde diğeri de gri renkteydi. Masaya uzanan üçlü fiş salonu ortadan ikiye ayırıyor gibiydi. Masanın üstünde tütün ve tütün sarma aparatı vardı. Kül tablası taşmak üzereydi, hatta taşmıştı. Bilgisayarın yanında Püsür adlı popüler edebiyat dergisi vardı. Üç tane de kitap vardı masanın üzerinde. Bunlardan biri “İnanmak Başarmanın Yarısıdır” adlı bir kişisel gelişim kitabıydı. Diğeri Lermantov’dan “Zamanımızın Bir Kahramanı” idi. Sonuncu kitap da 30, 40 sayfalık bir şiir kitabıydı. Şairin adı görülüyordu sadece. Soyadının üzerini Lermantov’un kitabı kapatmıştı. Şairin adı Ali Asker idi. Şiir kitabının adında yalnızca “Gezi’den Kerb…” ifadesi görülüyordu.

Gözlerimi sağa doğru kaydırdım. Tavandan tabana inen iki adet pencere vardı. Üzerinde beyaz bir güneşlik ve tül perde vardı. Pencere açıktı. Birden dışarıda iki, üç oğlan çocuğunu inanılmaz küfürler ederek futbol oynamaya başladılar. Topa da yarın yokmuş gibi vuruyorlardı. Pencerenin önünde kumaşları katlanmış gibi duran bir L koltuk vardı. MDF’nin bittiği yer belli oluyordu. Hatta kenarları yırtıp çıkmıştı MDF. MDF’nin üstünde en fazla beş santimlik bir minder vardı. Koltuğun tam ortasında, sırt dayanılan yerdeki yay sanki belli oluyor gibiydi. Koltuğun yanında bir karton kutu vardı. Sehpa olarak kullanıldığı anlaşılıyordu karton kutunun. Üzerindeki tuvalet kâğıdı hemen dikkatimi çekti. Tuvalet kâğıdının yanında yarısına kadar çay dolu olan bir su bardağı vardı. Su bardağının hemen yanında da bardak poşet çay vardı. Karton kutunun üstüne öylece bırakılmıştı. Bırakıldığı yerin ıslak olmamasından yakın zamanda bırakılmamış olduğunu anladım. Koltuğun üstünde Papağan marka çekirdek de dikkatimi çekti. Yanındaki plastik su sürahisinin içi çekirdek kabuklarıyla doluydu.

Sağa doğru dönmeye devam ettim. Koltuğun tam karşısında bir okul sırası gördüm. Üzerine televizyon konmuştu. Arkadaşım okuldan getirdiği sırayı televizyon sehpası olarak kullanıyordu. Neyse ki sıra masa değil de oturaktı. Sıranın masa olan bölümü olsaydı televizyon yukarıda kalacaktı. Oturak kısmının üstüne televizyonu koyduğu için baş hizasında televizyonu izleyebilecektik. Televizyon YEG marka bir televizyondu. Üzerinde DİVX ve DVDRİP yazıyordu. Sol üst köşesinde sürekli yeşil bir nokta yanıp duruyordu. Messenger’dan mesaj gelmiş, kapalı telefon ekranlarına benziyordu o haliyle. Sıranın yanında bir sandalye vardı. Sandalyenin üzerinde uydu alıcısı vardı. Uydu alıcısının ön tarafındaki kapak bantla tutturulmuştu. Alıcının üstünde de boş bir Kırmızı Tuborg kutusu vardı.

Salonu incelemem bitmişti. Küfür eden oğlan çocukları da gitmişlerdi. Arkadaşım laptopta bir düğmeyi zorluyordu. Koltuğa oturup arkadaşımı beklemeye niyetlendim. Oturup sırtımı koltuğa dayadığımda yay sırtımı rahatsız etti. Azıcık kenara kaydım. Karton kutudan sehpayı önüme aldım. Arkadaşım da işini bitirmişti. Mutfaktan biraları almaya gitti. Bu esnada ben de televizyonu açıp Süper Kupa finalini verecek olan kanalı aramaya başladım. Arkadaşım geldi ve sohbet etmeye başladık. Teselliye ihtiyacı yok gibi duruyordu. Zaten öyle olsaydı ben de ona teselli veremezdim. Para da veremezdim.

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın