İstanbul’da Yapılması Gereken 100 Şey – İkinci Bölüm

Facebook albümü için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Ben Bir Çaykoliğim…

2048-1280x640

Bir gün çaya önlem alacağım hiç aklıma gelmezdi…

Evet, çok çay içtiğimi düşünerek okulda sistematik bir şekilde çay içmeyi bıraktım. Böyle olacağı hiç aklıma gelmezdi. 

Aslında dört, beş sene önce çaykolik (FEK TDK’ya göre çaykolik diye bir kelime yok ama kolik diye bir kelime de yok) oldum. Ondan önce evimde çay bulunmazdı bile. 2002-2011 arasında aynı büyük tüpü kullandım. Not: Şaka değildir.

Fakat bir gün tesadüfen çayı şekersiz içmeye başladım ve bugünlere geldim. Tek kelimeyle hastasıyım…

Bir sorun var: Çayı demlemek sıkıntılı. Bir kere musluk suyundan sevmiyorum. Ondan hiç bahsetmeyelim. Her şeyi aynı oranda aynı şeklide tekrarladığın zaman bile çaylar arasında bir standart oluşmuyor.

Bugüne kadar hayatımda içtiğim en iyi çayları evde kendim demledim. Fakat bu süper çayları bugüne kadar bir misafire demleyebilmiş değilim. Olmuyor, olmuyor, olmuyor…

Bir de çay demleme tarzımı değiştirdim. Bu tarzı, ünlü ayrıksı SM fenomeni Sırma Doğan’dan öğrendim. Suyu kaynatıyor ve demliğe boşaltıyor. Kısık ateşte üstüne çayı yavaş yavaş döküyor. Suyu kaynatmaya devam ediyor ve demlik, adeta 1917 Eylül’ü gibi olunca, çekip alıyor.

Bu şekilde demlediğim çaylarda faka basmadım henüz.

Zaten ben birada da ale’ciyimdir. Ale’larda maya, lager’ların aksine tankın üstünden verilir. Onun gibi bir şey yani…

Eski tarzımda çaylar %30 olağanüstü, %40 vasat, %40 da bok gibi oluyordu. (BBHBKZ) Bu çayların notları 95, 55 ve 36 olabilir 100 üzerinden. Hemşin Organik kullanıyorum bu arada. Hemşin Organik’in demlik poşeti ise 66 çay notunu garantiliyor. O yüzden zor zamanlarda hayat kurtarsın diye aldığım Hemşin Organik demlik poşeti aslında son aylarda genel geçerim olmuştu.

Yeni yöntemle 96’lık çaylar demlemeye başlayınca aklım karıştı. Bakacağız…

İyi günler.

Not: Bu yazıyı 13 dakikada yazdım.

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | Yorum yapın

İstanbul’da Yapılması Gereken 100 Şey – Birinci Bölüm

Fotoğraf albümü ve yazılar için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Büyük Bir Sanatçıyla Karşı Karşıyayız

30127396_1225232797612286_5798578008516198400_n

“Blood Simple”ı izlediniz mi? “Reservoir Dogs”u? “12:08 East of Bucharest”i?

“Vavien”i, “Fargo”yu, “A Simple Plan”i, “Korkuyorum Anne”yi, “After Hours”u?

Bu filmler, benim favori film türlerimden olan kara komedi (dark humour) türünden filmlerdir.

Ortada fena işler dönmektedir. Sürükleyici bir tempoyla kurgu işletilir. Absürtlükler ve saçmalıklar başroldedir. Suç unsuru genelde vardır. Kendisini uyanık zanneden fırsatçı karakterler, dışarıdan normal görünüp içinde fırtınalar kopan karakterler (büyük ihtimalle nihai çarpışmaya hazırlanmaktadır), dışarıdan zeka sorunu çekiyor gibi görünüp etrafındakilerin başına çorap örmeye hazırlanan karakterler bu tür filmlerde sıkça görülürler.

Ne mutlu bize ki bu ülke sinemasında üçüncü filmini çekebilen bir kara komedi ustası var artık.

Üçüncü filmini çekebilmesinin altını çizdim çünkü aslında TR’de bir dolu iyi-ilk film çekebilmiş ama gerisini getirememiş yönetmen vardır. Örneğin bu sene İstanbul Film Festivali’nde 11 tane ilk film kategorisinde yarışacak yönetmen vardır.

İki sene önce konuştuğum bir yönetmen eli yüzü düzgün bir film çekmenin bedeli olarak 500 bin TL rakamını vermişti. Şu anda 1 milyon TL olsa gerek. Bu parayı bir şekilde buluyorlar ama ana akım dışında filmler hep zarar ettikleri için bir daha bellerini doğrultup da film çekemiyorlar.

Tolga Karaçelik’in ilk filmi “Gişe Memuru”nu (8) 18 bin kişi izlemişti. İkinci filmi “Sarmaşık”ı (10) 25 bin kişi izlemiş. Bu yazının konusu olan üçüncü filmi, “Kelebekler” AVM’lerde de gösterime girebildi. Sadece Rexx, Beyoğlu ve benzeri sinemalarda değil AVM’lerde de gösterime girebildi. Bakalım ne kadar gişe yapacak?

Tolga Karaçelik, ana akım’ın da ilgi gösterebileceği bir tarza sahip ve bu, iyi bir şey. Ana akım’ın fetişi “bir şeyin olması” filmlerinde vardır (fetiş iyi bir şey değil.) Bununla beraber filmlerinde özenle seçilmiş ayrıntılar, felsefik alt metinler, güçlü dramatik çatışmalar, sağlam insan ruhu seyahatleri vardır. Ben pek düşkünü değilimdir ama kuşkusuz ki takdir edilesi bir yetenek meselesi olan masalsı sinematografik işler de filmlerinde mevcuttur.

“Kelebekler”de neler oluyor?

Bir aile hesaplaşması oluyor. Dinamik ve yaratıcı bir akış eşliğinde…

Almanya’da yaşayıp astronot olmak hayalleri kuran ve bu anlamda tiye alınan Cemal, bir kardeştir. Ortanca kardeş Kenan, bir İstanbul ‘loser’ ıssız adam’ıdır. En küçük kardeş Suzan da ‘broker dallama’ kocasıyla boşanma arefesinde olan bir diğer ‘loser’ karakterdir. Evet, karakterlerin hepsi ‘loser’ ve bu kaybedenlik durumu geçmişte yaşanmış bir trajediden geliyor. bu trajediden sonra hepsi bir yerlere dağılmışlar ve bir gün Hasanlar Köyü’ndeki baba üçünü birden yanına çağırıyor.

Bu anlamda film aynı zamanda bir yol filmi de…Fakat bu yol filmi olma olayı filmin küçük bir bölümüne tekabül ediyor ama olsun, yol filmleri de çok avantajlı bir janrdır.

Filmin müthiş sevimli ayrıntıları arasındaki biricik dramatik çatışmamız Kenan ile Cemal arasında geçiyor. Suzan gerek cinsiyeti itibariyle gerekse de olay örgüsü içerisindeki yeri sayesinde bu büyük çatışmayı biraz daha yumuşatıyor. Zaten yönetmen bir röportajında uzun süredir bu senaryo üzerinde çalıştığını ve iki erkek arasındaki dramatik çatışmanın ağırlığından dolayı projeyi hayata geçiremediğini söylemişti. Suzan varınca filmi çekmeye koyulmuş.

Film sizi sıkı bir şekilde güldürürken birden çok ağır bir trajedi bulutunun altına bırakıyor. Yine bir röportajında, yönetmen; sosyal medya karşı devriminden sonra insanların çok ağır trajedileri ve oldukça hafifi duygu durumlarını kısa aralıklarla yaşadıklarını söylemişti. Ve filminin de bu yeni duruma uygun olması için çaba sarf ettiğini söylemişti. Yani eskiden olsa, filmlerde bir eksiklik olarak kabul edilebilecek bir şey günümüzde yönetmenin iradesiyle gerçekleşen bir şey olmaktadır.

Filmdeki imam karakteri de filmi özellikli kılıyor. Neredeyse agnostik diyebiliriz imam için. Günümüzde bazı haber ve yorumlar okuyoruz, insanların deizm ve agnostisizme kaydıklarına dair… Ben böyle tekil örneklerin varlığından haberdarım ve uzun vadede bunun kaçınılmaz olduğunu da düşünüyorum ama bu aydınlanma süreci şu anda önemli siyasal etkisi olabilecek bir sayıda mıdır şüpheliyim açıkçası. Filmlere faydacı anlayışla yaklaşmıyoruz ama elimizde bu anlamda faydalı bir filmin olduğunu da göz ardı etmeyelim.

Filmin Freudyen okumalara da zemin açtığını belirtelim. ‘Spoiler’ vermemek adına ayrıntısına girmediğim o büyük trajedi ve bu trajedinin Kenan-Cemal çatışmasındaki yansımaları Freudyen karakter okumalarını olanaklı kılıyor. Meraklısı ve ilgilisi için bire birdir.

SUNDANCE FILM FESTIVAL

Filmin Sundance’da ödül aldığını hatırlatalım. Canınız sıkılıyorsa Sundance’daki kazananlar listesine ve hatta o festivale katılabilenler listesine bir bakın ve filmi oynatmaya başlayın… Bağımsız sinemanın festivalidir Sundance ve Oscar gibi Amerikan ideallerinin parlatıldığı ana akım “muhteşem” filmlerden sıkıldıysanız size ilaç gibi gelecektir. Orada ödül almak büyük bir başarıdır ve o filmin çok sağlam olduğunu kanıtlar. Bağımsız sinema ile ilgili çok yazı yazdım. Kısaca tekrarlamak gerekirse, bu “bağımsızlığı” çok da idealize etmemek lazımdır. Bu bağımsızlık büyük bir ekonomik sektör olarak sinemanın yerleşik kurum ve kuruluşlarına; devrimci bir duruşla karşı durup, bir reddiyeyi akıllara getirmemelidir. Bu büyük ticari ağdan azade bir film var olamaz. Gösterime giremez en başta. Bu bağımsızlık, daha çok 80’li yıllarda filmin içeriğine konulmuş bir isimdir. Yani büyük bütçeli olmayan, sırtını büyük starlara dayamayan, sıradan insanların gündelik yaşamını işleyen filmlere bağımsız sinema örneği denilmiştir daha çok.

Velhasıl kelam çok iyi bir film ve çok şey vadeden bir sanatçı vardır elimizde. Desteğimizi esirgemeyelim.

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım. Her zamanki gibi durmadan yazdım.

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Futbol Temalı İğrenç Espriler

*AC Milan kendisini darı ambarında sanırmış.

*Rikeleyim mi abime? / Riquelme, sağ ol.

*Eric Dier gevrektir.

*Miras dağıtılırken Memphis De Pay istedi.

*Ekvator bugün çizgisini hiç bozmadan oynuyor.

*Abdul’la ilgili ne düşünüyorsun? / Abdul Basit Adam.

*Rafael Benitez saldılar / O kaldı içeride / Çok sonra duydum ki / Yozgat’ta sürgünde

*Belletti bu golü atacağını belli etti.

*Tim Cahill’le sohbeti kestim dosst.

*Benzemaz kimse sana

*Gary Linekersen onu biçersin.

*Paul Incecik aman duman tüter bacadan.

Kaynak: Ekşi Sözlük, yarısı falan bana aittir. Ayrıca kendimi iğrenç espri yayınladığım için tebrik ederim. Çünkü bunlara herkes içten içe güler ama topluluk içinde onlardan tiksiniyormuş numarası yapar.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Çünkü İşsiz Olmak Bunu Gerektirir

Bu bomba dayıya hayranım. Bu yüzden oturup, demecini yazıya döktüm.

Spiker: Sevdiğinizi kıskandırmak için ne yaparsınız?

“Ona, onun anlayacağı özellikleri ruhsal biçimde yansıtmaya çalışırım. Tabi ki bayanların beş duyunun dışında altıncı hisleri çok kuvvetlidir. Onu bir anda benimseyecektir, anlar. Anladıktan sonra ister istemez kıskançlık reyonuna (?) girer. O zaman tutup da daha ağırdan alırım işi. Ağırdan aldıkça da o, benim üzerime düşmeye başlar. Ki ta ki görünmez inadımı kırana kadar konuya devam ederim. Konuyu açtıktan sonra da bütünleşmen reaksiyonun kendimden açar, orta noktada birleşmeye çalışırım. (Spiker: Yani konu ne şimdi? Nasıl kıskandıracaksınız? Onu anlamadım?) Canım herhalde birini karşısına geçip de alıp da koluma takıp da onu göstere göstere kıskandıracak değilim. Onun bana negatif enerjileri yansımasını, o eksi çizgiye artılar koyarak yani yukar…eksi eksi eksi çizgiyse billur çizgiyse yukarıdan aşağı çizbinerek artıya çevirerek onu kendi dünyasında 180 derece ters döndürüp bana yaklaşmasını sağlayarak bir şekilde kıskandıracağım. Anlayabildiniz mi?”
nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

İngilizce Kurslarıyla İlgili Düşüncelerim

“Bütün kurslar sönümlenmek üzere açılır!” değil de elbette, yani nasıl desem genelde bu oluyor. Yaprak dökümü oluyor kurslarda. İngilizcede olmaması neredeyse imkansız. İnsanlar hevesle İngilizce kurslarına kayıt oluyorlar (aynı şekilde enstrüman kurslarına da) ama bu tür kursları bırakmış milyonlarca insan vardır. Neden? En büyük sebep yeterli çalışmayı yapmamalarıdır. Dil (ve enstrüman) öğrenmek için bol bol pratik yapmak çok önemlidir. Geçenlerde bahsettim, 30 yaşından büyükler bu öz disiplini göstermiyorlar. İroni Açıklaması: Öğrenci veya devlette öğretmen olmayanların; iş, ev, bulaşık, temizlik, kıl tüy gibi bir sürü işleri oluyor ve bu tür faaliyetler için elzem olan “vakit ayırmayı” gerçekleştiremiyorlar. Olmuyor yani…Bir diğer mevzu da grubun iyi kötü homojen bir grup olması gerekmektedir. Kurslarda birileri ilerler, birileri ilerlemez ve dersler tam bir kandırmacaya dönüşür. Bu tür kurslarda çok bulundum, ne yapacağını şaşırıyorsun…O yüzden arkadaşlarımın “Tavsiye edebileceğin bir kurs var mı?” sorularına şöyle cevap veririm: Hayır, yok ama merkezi bir bölgedeki kurumsal ve pahalı bir kursa gidebilirsiniz. Çünkü bu kurslar kalabalık oluyorlar ve gruplar arasında transfer yapabiliyorlar fakat Halk Eğitim, Cem Evi, Dayanışma Dershanesi, İSMEK, tarikat yurdu, dernekler, mahalle arası butik mekanlar falan filan gibi yerlerdeki kursların başarıya ulaşması sürpriz olur bana göre. Paranın olmadığı yerde zaten insanlar motivasyonsuz oluyor, hoca diye bulunan kişiler de tecrübesiz, vasıfsız insanlar oluyorlar. Olmuyor yani…

O yüzden en iyisi üniversite öğrenciliği dönemi. Her anlamda, burada yaptığınız her şeyin ileride ekmeğini yersiniz ama dediğim gibi insanların 25 yaşından önce akılları 86 karış havada oluyor. Eli artıranı “görürüm”…

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Neden İngilizce Öğrenemiyoruz?

yigit-ozgur-karikatur

Uzun zamandır aklımda olan bu yazıyı yazayım bari. Aslında bu yazıyı “İngilizceyle İlgili Düşüncelerim” olarak da okuyabilirsiniz çünkü onlara da epeyce yer vereceğim.

*Neden İngilizce öğrenemiyoruz? Aslında bu yanlış bir sorudur. İngilizceyi öğrenemediğimiz gibi hiçbir şeyi öğrenemiyoruz…Bugün ortalama bir lise öğrencisini ele alın: Dört işlemi yaşam içerisinde,mecbur olduğu için öğrenir. Kendisini yazılı olarak ifade edemez. 25 yaşının altında olan insanların konuşma performansları bok gibidir. Kelime hazineleri, vurguları, seçtikleri ifadeler, seslerindeki alçalma ve yükselmeler, mimik ve beden dili desteği yerlerde sürünür. İtalya’nın başkentini bilmez. Ciddiyim. Tarih bilgisi yoktur. Din bilgisi bile bilmez. Yani eğitim çok niteliksizdir.

*Burada eğitimle ilgili bir paragraf açalım. Bence insanlar eğitimi çok yanlış değerlendiriyorlar. Ülkenin eğitimle kurtulacağını düşünüyorlar. Oysa ülke siyasetle kurtulur. Eğitim en ideolojik olan şeylerden biridir ve siyasete tabidir. Her şey niteliksizken eğitimin tek başına nitelikli olması beklenemez. Ayrıca öğretmenler de bunun sorumlusu değildir. Dediğim gibi siyaset ve onun yarattığı toplumsal doku, tarihsel kökleri olan toplumsal doku her şeyi belirlediği gibi eğitimin niteliğini de belirler. Bir de ekonomi boyutu vardır işin. Neyse şimdi fazla dalmayalım.

*Yine de bence İngilizceye farklı bir açıdan yaklaşabiliriz çünkü İngilizce, matematikle beraber travma oluşturmaya en müsait olan derstir. TR’deki İngilizce eğitimindeki büyük sorunlardan biri budur. Konuşamamak, konuşulanın anlayamamak büyük bir travmadır. İngilizce derslerinde sıklıkla yaşanır bu. Özellikle de ilk zamanlarda yaşanınca neredeyse ömür boyu süren travmalar oluşur. Büyük ihtimalle bu yazıyı okuyanların önemli bir bölümü böyle bir travmaya sahiptir.

*İngilizce öğretmeni şimdilerde bolca bulunuyor. 10 sene öncesine kadar çok azlardı. Olayla alakası olmayan başka branşlardan öğretmenler bol bol İngilizce derslerine girmişlerdir.

*İngilizce dersi süreklilik talep eder. Örneğin altıncı sınıf konularını unutursanız (ki genelde böyle olur) yedinci sınıf konularından bir şey anlamazsınız. Onların tekrar üstünden geçmeniz lazım. Matematik de böyledir. Ama örneğin tarih böyle bir ders değildir. Bilimsel tarih okumlarından bahsetmiyoruz. Bir öğrenci İslam tarihini işlemiş ve unutmuş olabilir. Bir dönem sonra Ortaçağ tarihini okuyup “anlayabilir”. Ama “to be” konusunu unutan bir öğrenciye passive voice anlatamazsınız. Şu “to be” konusunda geleceğiz.

*Önceden TR eğitim sistemi içerisinde hazırlık sınıfları vardı. Bu öğrenciler haftalık 30 saat dersin 24 saatinde İngilizce öğrenirlerdir. Aslında normalde bu savunulacak bir şey değildir. Bir seneyi bir derse ayırmak akıl karı değildir ama hazırlık okuyanlar İngilizceyi iyi bir şekilde öğreniyorlardı (Devamı kendilerine kalmış.) Bu modelden 2005 yılında vazgeçildi. Artık lise birde İngilizce 4 veya 6 saat ders saatine sahip ve yanında 15, 16 tane başka başka ders var. Beşinci sınıflarda hazırlığa benzeyen bir uygulamanın tekrar başlaması şeklinde bir dedikodu var.

*Bazı devlet okulları paralı hazırlığa geçmiş durumda. Yıllık 1500, 2000 TL veriyorsunuz çocuğunuz haftalık 10, 12 saat İngilizce dersi olan başka bir programa kaydediliyor. Devlet içerisinde paralı eğitim…

*Bugün Türk milli eğitim sistemi içerisinde bir insanın İngilizce öğrenmesi imkansızdır. Özel okulları saymıyorum. Devlet okullarında okuyanlar mutlaka fazladan bir şeyler yapmalı, para ve emek harcamalıdırlar.

*İngilizce grup olarak öğrenilecekse grubun az çok homojen olması elzemdir. Böyle olmayınca hoca bir tercih yapmak zorunda kalır. Ya iyilere ya kötülere yazık olur.

*Türkçe düşünen insanların içselleştirmekte en çok zorlandıkları şeylerden biri “to be “kullanımıdır. Türkçe sondan eklemeli bir dil olduğu için dilbilgisi olarak işlevi olan kelimeleri ek olarak da halledebiliyorsunuz. Örneğin ek fill diye bir şey vardır Türkçede. To be’nin bir fiil olarak nasıl bir işlevi olduğu kolay kolay kavranamaz. Üstüne üstlük bir de present continous tense’in yardımcı fiili olarak karşımıza çıkar. Passive voice’da da karşımıza çıkar. Ayrıca dil öğrenmeye gelen insanların ezici çoğunluğu isim, fiil, sıfaf, zarf, zamir nedir bilmedikleri için…Öyle işte…

*İçselleştirmekte zorlanılan bir diğer mevzu da prefect tense olayıdır. İki zaman kavramıyla ilişkili olması lazım perfect tense’lerin fakat bunu içselleştirmek için o durumlarla gerçek yaşam içerisinde sıkça karşı karşıya kalmak gerekir. Sadece kuralları ezberlemek yeterli olmamaktadır. Bu da büyük bir sıkıntıdır. Veya…Bol bol okuma yapmak gerekir. Film izlemek falan çok faydalı olur. Zaten İngilizce altyazıyla film izleyebiliyorsanız başka hiçbir şey yapmanıza gerek kalmaz.

*Gramer kurallarını elbette çok iyi bilmek gerekir. Türkçeyi de iyi bilmek gerekir. Türkçeyi iyi bilmek demek konuşmak demek değildir. Dil bilgisi kurallarını, dil bilgisi elemanlarını iyi bilmek gerekir. Cümleyi ögelerine ayıramayan biri İngilizce öğrenemez. Tabi burada o bölgede yaşayıp mecburen dili öğrenmekten bahsetmiyoruz.

*İngilizce dersinin travma oluşturmaması için, bence, hocanın dersi sevdirmesi veya kendisini sevdirmesi gerekir. Türlü türlü renkli aktivitelerle bunu yapabilir. Benim amacım bu şekildedir. Kedi, köpek, at, eşek, araba, pense, buzdolabı, tahta, boya, elma, karpuz, öğrenci, dede, tesisatçı, rehber öğretmen her şey olurum…

*Materyaller de diğer derslere nazaran biraz daha önemlidir İngilizcede. Kitaplar renkli ve ilgi çekici olmalıdırlar. Görsel materyallerle desteklenmelidirler. Nitelikli dinleme parçaları olmalıdır. TR’de devlet kitapları bedava dağıtıyor ama berbat kitaplar. Keşke bedava dağıtmasalar.

*Bir makale okumuştum: Sayısal dersler veya İngilizce için farklı bir zeka türünün gerekli olduğu veya farklı bir şeylerin gerekli olduğu iddia edilir oysa aslında bütün öğrenciler bütün derslere ilgi duyabilirler ve onlardan başarılı olabilirler. İyi planlanmış, nitelikli bir eğitim sistemi, bilinçli veliler (ve düzgün bir toplum yapısı) olsa her öğrenci her dersten asgari derecede başarılı olabilir diyordu. Bunlar çok şeyler mi? İskandinav ülkeleri bunları başarıyorlar.

*İngilizce nankördür. Onu hayatınıza iyi bir yerden dahil etmezseniz sizi satar. Hiç işi olmaz sizinle. Tıpkı enstrüman gibi ama bir yemek yapmak, bir bilgisayar oyunu oynamak falan böyle olmasa gerek.

*Provokatif ve geyik bir Baran Doğan tezi vardı: 30 yaşından sonra dil öğrenilemez… Adı üstüne provokatif ve geyik… Fakat her PGBD tezi gibi gerçeklik payı da vardı. Aslında şu kastediliyor: Dil öğrenmek için motivasyon, yaşam enerjisi ve boş vakit gerekir. Yani mecbur değilse insan… Çalışma yaşamı koşullarında bunlara sahip olmak çok zor olmaktadır. İş, ev, yemek, temizlik, bulaşık, anne, baba, kayın, altın günü, bayram ziyareti, görümcenin sünneti falan hele hele de evli bir kadınsanız geçmiş olsun. Gerçekçi olmak lazım. Bu tempoda dil öğrenmek ne kadar gerçekçi? Üniversite çağları bunlar için biçilmiş kaftandır fakat insanlar üniversiteye giderken ve onu takip eden beş yıl boyunca genelde akılları 80 karış havada insanlar oluyorlar. Hayattan ne istediklerini kavrayamıyorlar sonra da iş işten geçmiş oluyor. Az önce çizdiğim tablo devlette öğretmenlik yapanlar için geçerli değildir bu arada.

*Bir insan mecbursa dili öğrenir. Mecbur olmasından kasıt o bölgede yaşamasıdır. Onun dışında kaynaklardan öğrenmesi için hem işi bilmesi hem de iyi emek vermesi gerekir.

*İngilizce geri döndürülemez bir şekilde dünya dilidir.

*İngilizce öğrenmek bana göre bir insanlık görevidir. Kişiyi daha nitelikli hale getirir, ona birçok avantaj sağlar, hayattan daha çok keyfi almasına sebep olabilir.

*Bir insansın para kazanmak gibi bir amacı yoksa, İngilizce dışında bir dili öğrenmeye çalışmasını anlamakta zorlanıyorum. Vakitler ne kadar değerli! Veya hobi olarak yapacak onlarca şey varken neden hiçbir işe yaramayacak bir dile yıllarını vermek? O bölgede yaşamayacaksan, yüksek olasılıkla dili hayatından çıkaracaksın. Bir süre sonra da unutacaksın. Ne gerek var buna? Yapacak iş mi yok? Fakat İngilizce biliyorsan hayatından çıkarmayabilirsin kolaylıkla. Sana birçok avantajı da olur. Dünyanın neresine gidersen git İngilizce bilen birilerini bulursun. Bilmiyorsa o mahcup olur…O yüzden dil öğrenmek demek İngilizce öğrenmek demektir veya İngilizce seviyenizi daha iyi hale getirmek demektir. Portekizceye, Bulgarcaya, Yunancaya merak salmayı anlamıyorum. Dediğim gibi profesyonel bir amaç yoksa…Hobi olarak…

*İngilizce dünyada en çok konuşulan birinci dil değildir. Çinceyi ve Hintçeyi saymazsak. 400 milyon ile üçüncüdür. Hemen ardından İspanyolca gelir ancak İngilizceyi yabancı dil olarak bilen insan sayısı bir milyar 400 milyondur ki hiçbir başka dil bu sayıya yaklaşamaz.

*İlk defa 1919 Barış Konferansı’ndan ABD İngilizceyi diplomasi dili olarak dayatmıştır. Ondan önce diplomasi dili Fransızcaydı.

*2002 Berlusconi seçim vaadi şu şekildedir: Impresa, internet, inglese yani iş, internet, İngilizce…

*Yani dünyada iki milyar kişi İngilizce biliyor. Neden biri de siz olmayasınız?

*Aslında öğrenmesi basit bir dildir. Kuralları az ve basittir. Kelime dağarcığı çok geniştir yalnız. Gündelik hayatta kullanılan kelime sayısı Türkçe’den çoktur ama yine de azdır. Bir senelik sağlam bir tempoyla iyi derecede İngilizce öğrenilebilir fakat sonra onu hayatınızdan çıkarmamak şart.

*Türkçe ile farklı dil ailelerine dahil oldukları için Avrupalılardaki gibi bir süreç işlemiyor.

*İngilizcenin %40’ı Latin kökenlidir yani eşittir Fransızca, İspanyolca, Portekizce. Ee zaten Anglo-Saxonlar Germen kavmi…Gerçi bu benzerlik günümüzde çok az ama yine de işte Avruplılar için İngilizce öğrenmek çok basit.

*Bir dildeki herhangi bir kuralı, kullanımı, yapıyı falan “mantıksız” bulmak yanlıştır. O, o şekilde gelişmiştir. Sizin bakış açınız sizin var olduğunuz toplum tarafından şekillendirilmiştir.

*Çeviri yapmak hem yabancı dilinizi hem de kendi dilinizi kullanma becerinizi çok iyi geliştirir. Ama tabi ki çeviri yapabilmek az sayıda insanın yapabileceği bir şeydir. Yaratıcılık da ister. Sadece dilleri iyi bilmek yetmez.

*İngilizce eğitimi aynı zamanda bir endüstridir de…İngilitere, Malta, Güney Kıbrıs falan bu konuda çok ekmek yer.

*İngiliz edebiyatı çok köklü ve niteliklidir. Amerikan edebiyatını da katarsak, İngilizce bilince önünüzde sınırsız ve çok güzel bir dünya açılacaktır.

Yazım yanlışlarına bakamayacağım. İyi günler.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Alman Saflık Yasası Değil Saf Siken Yasası

20180319_223536

Türkiye’deki bira sektöründe olanlara bakmaya devam ediyoruz.

Tuborg kutu biralarının üstünde artık şu görseldeki ifadeyi görebiliyoruz.

Alman Saflık Yasası” yazıyor. İfade “Münih Teknik Üniversitesi Araştırma Merkezi” sarmalanıyor.

Aklıma Banker Bilo’daki “Qardaş pavlüke Münih edres?” repliği geldi. Saf Siken Maho, Biloları Münih diye İstanbul’a bırakıp kaçmıştır. Tuborg’un yaptığı da biraz ona benziyor.

Argo deyimler içerisinde favorilerimden biridir “saf siken”. Evet, ortada bir kandırma olayı vardır ama kandıran kişi çok parlak bir kişi değildir ve yaptığı iş de büyük deha ürünü bir şey değildir. Bu gibi insanlar için “saf siken” denir. Överken yermek gibi bir şeydir.

Şimdi Tuborg burada bir saf sikenlik yapıyor. Alman Saflık Yasası’na (1516) geleceğim. Ondan önce sekiz, dokuz sene önce yaptığı saf sikenlikten bahsedeyim.

Efes’i üreten Anadolu Grubu, Karadeniz’deki termik santral projesiyle, o proje esnasında halka yapılanlarla çok büyük tepki çekmişti. Geçenlerde de patronu evde üretilen biralara denetleme talep ederek yine tepki çekmişti. Bizim cenahta bir Efes nefreti oluşmuştu. Tuborg daha popüler olmuştu. İşin gerçeği bu tepkisellik sandığımız kadar büyük değildir. Türkiye Efes içer.

2011’de Efes’in %87 pazar payına sahip olduğunu görüyoruz. Şu anda bu oran %69’dur. Yani Tuborg büyük bir atılım yapmıştır.

Bu atılımın bir numaralı sebebi termik santralden kaynaklanan nefret değildir. Mutlaka pazarlama işine daha fazla kaynak ve emek ayırmış olmalılar Tuborg yöneticileri.

Bir de saf sikenlik yaptılar. “%100 Malt” tabirini pardon bombasını Türkiye’nin ortasına bırakıp kaçtılar. Bir de “Şeker Katılmamıştır” ifadesini ortaya attılar ki artık işler daha çetrefilliydi. Efes karşı hamle olarak adında Malt olan bir bira bile üretmek zorunda kaldı. Bir biranın adında malt kelimesinin olması Modern Talking’in “Zobalarında Kuru da Meşe Yanıyor”u söylemesi kadar saçma bir şeydir.

Malt olayındaki ve şeker ile ilgili mevzuyu “Bira İle İlgili Her Şey” adlı, yorum bölümünde bulacağınız yazımda yazmıştım.

Aynı Tuborg şimdi de yine bir saf sikenlik yapıyor ve birasının 1516 tarihli Alman Saflık Yasası’na göre üretildiğini ima ediyor.

Peki, nedir bu Alman Saflık Yasası?

Almancada “reinheitsgebot” olan bu şey, 1516’da Bavyera Dükü tarafından yürürlüğe konmuş bir kanundur. Şu anda önemi olmayan, kültürel bir şeydir.

Ne oldu 1516’da?

Bavyera Dükü birada sadece dört malzeme kullanılabileceğini dayattı. Bu malzemeler arpa maltı (buğday değil), su, şerpetçiotu ve mayaydı. Bu kanun tüketiciyi korumak için koyulmuştu. O yıllarda soğutma ve şişeleme teknolojisi olmadığı için biralar kısa sürede bozuluyordu ve saf siken bira üreticileri bozulmuş biranın tadını gizlemek için biraya bir takım çeşniler katıyorlardı. Bunu engellemek için bu yasa çıktı. Bir diğer sebebi de ekmekti. Evet, buğday birası çok üretildiği için ekmek yapacak buğday bulmakta sıkıntı çekiyorlardı. Bu yüzden dük, buğday birasını yasaklayarak ekmek üretimini arttırmayı hedefliyordu.

Dük de saf sikendi. Buğday birasını çok seviyorlardı. Bundan vazgeçmek istemiyorlardı. Bu ayrıcalığı sadece kendisine tanıdı. Hatta zamanla o kadar çok üretmeye başladı ki bunları halka satmaya da başladı. Yani çok önemli bir gelir kapısına da kavuştu dük. Bu ayrıcalığı ilk kez 1800’lerde dük’ten alan kişi Schnedir’dir. Yani benim Tap 5 ve Tap 6’sını tanıtttığım adam.

1800’lerde başka şeyler de oldu. Buhar makinesi sayesinde soğutma olayı mümkün olmaya başladı. Şişeleme mümkün olmaya başladı. Ve bira artık başka bir şey olmaya başladı. Çok büyük miktarlarda üretilip tüketilen bir şey oldu.

Arayışçılık da başladı. En başta buğday birası yapılmaya başlanınca bu kanun aslında delinmiş oldu. Arayışçılar biraya birçok şey katmaya başladılar. Aradıkları tadı, aromayı bulmak için biraya çeşitli şeyler katmaya başladılar. Şeker de katmaya başladılar ve kimileri oldukça başarılı sonuçlar elde etti. Örnek, ratebeet.com puanı 100 olan St. Bernardus Abt. 12. İçindekilerde babalar gibi “şeker” yazar. Nefis bir biradır ama biraya şeker katanlar “şerefsizdir”…Tuborg resmi sitesinde bu yasayı tanıtıyor ve açıkça algı yönetimi yapıyor. “Pirinç ve şu şu şu katılmaz bu yasaya göre” diyor. Pirinç katan kim? Efes. 1516’da kimse böyle bir metin kaleme almadı.

Yani Alman Saflık Yasası diye bir şey yok şu anda. Defalarca delindi. Almanlar da deldi, diğerleri de. Her şeyi denediler. Biraya her şeyi kattılar. Harika sonuçlar elde ettiler. Ortaya 40 bin çeşit bira çıkardılar.

Ama Tuborg saf sikenlik yapmaya devam ediyor hala…

Tuborg, Efes’ten biraz daha iyi bir biradır ama aralarında uçurum yoktur bana göre. Zevkler tartışılmaz…Aslında böyle düşünmüyorum. Zevkler tartışılır. Herkesin zevki; bilgisi, görgüsü, yetenekleri çerçevesinde oluşur. Neyse…

Tuborg’un sevimsiz hamleleri vardır. 1894’te kurulmuş gidip ASY’nin peşine düşüyor…

Uyanık olun…

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Hımm! Bomonti Black

 

20180325_183558

Türkiye bira piyasasındaki gelişmeleri takip etmeye devam ediyoruz…

İki, üç ay önce ilginç bir şey oldu: Bomonti bir “stout” çıkardı. Adını da Bomonti Black koydu. İlk denediğimde, sanırım heyecandan, çok beğendim. İkincisinde kendi kendime “abartma” dedim. Üçüncü denememde orta yolu buldum. Şu anda, bazı dezavantajları olduğunu düşünmeme rağmen, kitle birasına yöneldiğim anlarda içebileceğim bir biradır. Şu tabire bayılıyorum ve çok gülüyorum: Kitle birası…

“Stout” ne demek? Şişenin üzerinde “Siyah Stout Bira” yazıyor. Bu ifadenin bir satır altında ise “İrlanda Stout Birasına Bomonti’ye Özgü Yorum” yazıyor. Bomonti logosunun içinde de “rahat içimli” ifadesi var. Soruyu tekrar soralım: Stout ne demek? Sözlüklerde kuvvetli, dayanıklı gibi bir anlamı var.

Aslen İrlanda’ya özgü bir biradır. En tanınmış olanı Guiness’tir. Tuborg 2014 yılında Guiness’i ithal etmeye başlamıştır. Her markette Guiness bulabilirsiniz. Ayrıca o tarihten itibaren “Greatness” amblemini görebildiğiniz her yerde fıçısını da bulabilirsiniz. Fıçısıyla, marketten alacağınız arasında epeyce bir fark vardır. Yani fıçısı daha iyidir, her zamanki gibi…Halil Selim’in Guiness’i tutmayacağını düşünüyorum çünkü 40’lık satılır. Bilinçli tüketicilikten dolayı bu birayı, ne olursa olsun, tutmayacaktır.

Guiness’teki o acımtırak tat birçok insanı rahatsız ediyor Bence fıçısı bir harika…Bu arada Guiness’in sahibi, bira ürettiği tesisi beğendiği su kaynaklarına yakın bir yerde kurmuş ve araziyi 9000 yıllığına kiralamış bir insandır.

Stout bir ale’dir. Telaffuzu “eyyl”. Aslında iki tip bira vardır. Lager (lagıı’r’) ve ale. Bunlardan, yorum bölümünde bulacağınız “Bira İle İlgili Her Şey” yazımdan bahsetmiştim. Stout bir ale’dir. Zaten 1800’lerin ikinci yarısından önce bütün biralar Ale’di. Üç temel ale vardır. Buğday birası, porter ve stout. Porter, İngiltere’nin popüler birasıydı; stout ise benzer bir tarzın İrlanda’da almış olduğu isimdi.

Maltlar (çimlendirilmiş buğday veya arpa tanesi) yüksek ısılarda kavrulduğu için rengi siyah oluyordu ve tadı da şerbetçiotuyla kırılabildiği oranda acımtırak/isli oluyordu. İşte Guiness…Bir de İngilizlerin Rus Çarı ve ailesi için ürettiği “Russian Imperial Stout” vardı. Bu bira da uzun yola dayansın diye yüksek alkollü ve bol şerbetçiotlu oluyordu. Bunlardan biri Metro’da satılır: Baltica Brew Collection. Bi’ deneyin derim. Çok farklı bir şey. Ben her türlü içerim.

Şimdi Bomonti böyle bir deneme yapmış. Eskiden Efes Dark vardı. Şu anda üretilmiyor. O boşluğu doldurmak ve de Tuborg’un Guiness hamlesine karşı hamle geliştirmek için böyle bir şey denemişler. Bomonti, Efes’in yan ürünüdür, belirtmeye gerek var mı?

Her bira denemesini olumlu karşılarım ama bunlar genellikle tutmaz çünkü TR ana akım bira içicisi arayışçı değildir. Bu biranın da tutmaması ve piyasadan çekilmesi beni şaşırtmaz.

“Kolay içimli” bir stout nasıl olabilir? Bu, CHP’nin Abdullah Gül’ü aday göstermesi gibi bir şeydir. O, stout olmaz. Başka bir şey olur. Bir deneme olur. Ve denemeler iyidir…Fakat bunun hesabını soracak bir bira içicisi yoktur TR’de. Stout olmayan bu denemeyi ben beğendim.

Fiyatı kitle biralarından iki lira daha pahalı. Bu, iyi bir şey. Yani sadece iki lira fazla vererek aromatik farklılığı olan bir bira içebileceğiz. Bununla kavga edilmemeli. Sol parti emperyalizm analizlerinde çok geçer: Bununla kavga edilmemeli. Bunun açıklaması, “Aslında biz bu duruma müdahale edemiyoruz o yüzden görmedim, bilmedim gibi davranıyoruz.” şeklindedir. Bomonti “Stout” diye stout olmayan bir şey çıkarmış; boş ver, çok da şeetmemek lazım…Bırak, 9,5 liraya aromatik farklılığı olan bir bira olsun. Fakat yine aynı yere geliyoruz: Ana akım bira içicisi aromanın peşinde değildir. Biranın kendisini “serinletmesi” peşindedir. İki lira fazladan verir mi? Görelim, bakalım; ne olacak.

Alkol oranı 4,5 ki bu en riskli konu. Stout kelimesi güçlü, kuvvetli anlamına geliyordu ama bu biranın alkol oranı 4,5. Aslında Guiness’in de 4,2. Yani o güç, kuvvet ilk çıkış anında konulmuş. TR’de bir biranın alkol oranının dört küsür olması onun için handikaptır.

Bekleyip, görelim.

TR ana akım bira içicisi bu denemeye nasıl ilgi gösterecek? Yoksa Efes Dark’ın, Gusta’nın başına gelenler bunun da mı başına gelecek?

İlgiyle gözlemliyorum.

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın