Türk Futbolu İle İlgili Düşüncelerim, Bir de Fenerbahçe İle İlgili Olanları

Sabri_Sarioglu_Between_Joseph_Yobo_Issiar_Dia_Galatasaray_Fenerbahce_Turkey_Wallpaper_citiesandteams.blogspot.com

Türk futbolunun gelmişini, geçmişini, şimdiki halini, sülalesini, 49 ceddini, ekmeğini, suyunu, kitabını, mezardaki dedesini artık hiç beğenmiyorum…

Bu yazıya yorum yapmayınız!

Öyle işte kardeşim…”Düşüncelerim” diye başlık var. Okur, geçersin veya okumadan geçersin…

Neden yorum yapılmamasını istiyorum çünkü alengirli konularda insanlar doğru dürüst yorum yapmayı beceremiyorlar ve sinirlerim bozuluyor. Dediğim gibi, bu konudaki düşüncelerim için ölüp, bitiyorsanız okursunuz; bitmiyorsanız okumazsınız…

Uzun zamandır Türk futbolu seyirciliğini bıraktım. Sadece derbileri izliyorum. Bazen iyi futbol oluyor onlarda. Bir de sosyolojik gözlem yapıyorum derbileri izlerken.

Galatasaray taraftarlığını da bıraktım ki hayatımdaki en önemli şeylerden biriydi. GS başarılarından hiçbir zevk duymuyorum. Şansa bak! 2011’de Türk futbolundan istifa ettim ve ondan sonra üç mü dört mü ne şampiyonluk kazandılar. ŞL’de çeyrek final oynadılar.

Avrupa futbolunun çok iyi bir takipçisiyim yalnız. Görüyorsunuz bunu…Orada savunacak çok şey olmadığına değineceğim.

Şimdi bir ülkenin insan kalitesi ne ise futbolun (veya herhangi bir şeyin), o insan kalitesini aşarak çok iyi performans göstermesini bekleyemeyiz herhalde. İnsanlar nasılsa futbol da öyle. Ben bu ülkenin insan kalitesini hiç beğenmiyorum.

Futbol söz konusu olduğunda “erkek” ve “para” olgularına bakmak gerekecek. Futbol, erkeklerindir. Tıpkı, İslam dininin İslamcıların, Atatürk’ün Atatürkçülerin, sosyalizmin sosyalistlerin, edebiyatın edebiyatçıların oldukları gibi. Futbol, erkeklerindir. O yüzden çok az da olsa gerçek anlamda futbol takipçisi olan kadınları anlamakta hep zorlanırım ben. Futbol, erkeklerindir. Ben dahil olmak üzere bütün erkeklerin allah belasını versin! Evet, aynen böyle düşünüyorum…Biz şererfsizlerin oyuncağı olan futbol bizim bütün kirimizi bünyesinde barındırıyor. Türkiye söz konusu olduğunda, bu kir Avrupa’dan iki kat daha fazla bana göre. Net!

Paranın da allah belasını versin! O kadar büyük bir sektör ki ve o kadar büyük bir ideolojik işlevi var ki kipkirli olmaması imkansızdır. Böyle büyük bir pastanın olduğu yerde masum ve samimi duygulara yer yoktur. O, bazı romantik taraftarların gönlündedir ancak.

Türk futbolunun üç sac ayağı vardır. Metin Çulhaoğlu yazılarında sık gördüğüm “üç sac ayağı” deyimini nihayet kullanabildim  Nedir bu sac ayakları? Gaz, kaos, çirkeflik…Sadece futbol seyircisi olmak da yetmiyor. Üç büyüklerden hangisi, şu saydığım üç unsuru daha iyi idare ederse o, şampiyon oluyor. Takımlarda sembol futbolcu yok ki artık bundan sonra bence çok zor yetişir. Büyük takımlar savaş baronlarının, mafya serserilerinin, kendisini göstermek isteyen burjuvaların at çiftliği.

Bir de TR’deki insanlar futbolu, bir oyun olarak, bir spor dalı olarak izlemek yerine; çoklukla başkalarına laf sokmanın, başkalarıyla didişmenin aracı olsun diye izliyorlar.

Gelelim Fenerbahçe’ye. Geçen hafta sonu oynanan maçta şu oldu, bu oldu gibi bir derdim yok. Genel bir durumdan bahsetmek istiyorum. Diğer takımlara düzgündürler demek istemiyorum asla ama Fenerbahçe, arsızlığı ve şımarıklığı temel özelliklerinden yapmış. Uzun yıllardır böyle. Bunun başlıca sorumlusu da Aziz Yıldırım’dır. Çünkü kalabalık insan topluluklarını bir araya getiren oluşumlar liderlerinin özelliklerini yansıtırlar çoklukla. Siyasi partiler böyledir. Takımlar, okullardaki sınıflar, dernekler de böyledirler. Aziz Yıldırım’ın 20 yıllık iktidarı Fenerbahçe’ye bu onarılamaz kötülüğü yaptı. Kendi taraftarları dışında herkesin nefret ettiği bir kulüp. Nerede arıza, şerefsiz, yavşak karakterleri futbolcu varsa Fenerbahçe’nin en önemli oyuncusu oluyor. Diğer takımlarda yok mu bunlardan? Var ama bu tip futbolcular, bu takımda hep çok önemli, sembolvari mevkiler işgal ediyorlar. Taraftarlar onları bağırlarına basıyor. Açıklamalar, demeçler, kızdırmalar hep gırla. Megalomani…Hah, tamam aradığım kelimeyi buldum. Fenerbahçe eğer bir camiaysa bu camianın çok büyük bir bölümüne sirayet etmiş bir megalomani duygusu var. Bundan eminim. Tekrar ederek bitiyorum, diğer takımlar gül bahçesidir demek istemiyorum ama Fenerbahçe’de bazı olumsuz özellikler diğerlerinden daha belirgin.

Bu yazıyı hiç durmadan yazdım. Yazım yanlışlarına bakamayacağım. Cu

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Hayatımda İzlediğim En Manyak, En Rahatsız Edici Film

12038053_693879744080930_8205669767271138921_n

Merhaba arkadaşlar, nasılsınız?

Bu filmi tavsiye etmiyorum!

Çünkü bu filmi Türkiye’de izleyebilecek 60 bin kişi olduğunu düşünüyorum. Muhtemelen onlardan biri değilsiniz. Onlardan biri olmadığınızı düşünüyorsanız uzak durun ama yazıyı okuyabilirsiniz tabi.

Uzun zamandır peşinde olduğum filmlerden biriydi “Audition/Ölüm Provası” (1999).

Uzun zaman önce “Asya Korku Sineması” diye bir kitap okumuştum. O kitapta en çok izleme isteği uyandıran filmlerin başında geliyordu “Ölüm Provası”. Bu kötü şöhretli filmi hiçbir İnternet platformunda bulamamıştım. Amazon’dan DVD’sini sipariş etmek de istemedim açıkçası.

Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde de yoktu. Açıkça vazgeçmiştim. Geçen hafta “en manyaklar” şeklinde bir listede yine görünce filmi indirmek için şansımı denemek istedim.

İndirebildim.

Yarım saat sonra inmişti işte…

Bilgisayarda dosya olarak bekliyordu. Dün 22’de başlattım filmi. Normalde 22’den sonra film izleyemem ama iddialı korkuları 22’den sonra izlemeyi tercih ederim.

Bugüne kadar manyak filmler izlediğim doğrudur. Bu filmlerin bazıları bende biran önce yatağa gidip uyuma ve dolaysıyla yeni, güneşli bir güne başlama isteği ortaya çıkarmıştır.

Genelde Japon korku filmleridir bunu yapan. “The Grudge/Garez” leri izledikten sonra yatağa kendimi zor atmışımdır. Bunlardan bahsedeceğiz. Daha doğrusu önceden bahsetmiştik ve 16 kişiye ulaşmıştık. Facebook ile şansımızı bir daha deneyeceğiz.

İstismar sineması diye bir şey vardır. Porno gibi bir şeydir. İnsanın en temel dürtülerinden olan ölüm, şiddet, cinsellik gibi dürtüleri sömürerek iş yapmaya çalışan bir türdür. Bu dürtüleri harekete geçiren ama istismar sineması diye kestirip atamayacağımız deha ürünü filmler de vardır.

“Ölüm Provası” nı onlardan biri olarak kabul ederbiliriz. Tıpkı bir dolu Japon korku filmi gibi. Bu filmin yönetmeni Takashi Miike’nin yine Takashi Shimizu’nun, Hideo Nakata’nın bir dolu filmi gibi.

Takashi Miike ilginç bir beyin. Filmlerini izlediğinizde inanılmaz bir emek, bir beyin jimnastiği görürsünüz. Her bir diyalog, her bir sahne üzerinde epeyce çalışıldığı belli bir şekilde dayanılmaz korku atmosferine hizmet eder. İyi bir Takashi Miike filmi başladığında her şey durur. Bu filmin Rottendam’daki gösterimi sırasında bi seyirci kendisine “sen bir şeytansın” dediğinde haklıdır. Normal biri, elinden tutup arkadaşlarınızla tanıştırabileceğiniz biri değildir Miike.

“Ölüm Provası” orta yaşlı bir dulun yeniden evlenme planları yapmasıyla başlıyor. Bunun için bir arkadaşının fikri ilginçtir: Bir film çekmeyi düşünüyormuş gibi yapıp başvuranlara deneme çekimleri yapmak ve ona en uygun kişiyi bulmak. Şen dul Aoyama’nın kendisine uygun bulduğu kişi yani Asami Yamazaki…Nasıl desem? Filmlerde gördüğüm en tuhaf karakter. Sadece dayanılması zor işkence sahnelerinden bahsetmiyorum. O, her konuştuğunda her ekranda göründüğünde sanki dünya formatlanıyor.

Yamazaki ve hayal gücü sınırlarını zorlayan manevi dünyası bu filmi benzersiz kılıyor.

Filmdeki felesefeye gelirsek, bu filmin bazı feministlerin ilgisini çekmiş olmasından bahsediyoruz. Japon sözlü geleneğinden gelen “kötücül” kadın prototipi bu filmde de var ancak bazı radikal feministlerin içindeki yağları eritmiş öğrendiğimiz kadarıyla.

Erkekleri veya erkeklik olgusunu büyük bir kötülük kaynağı olarak gören feministler (tamamen haksız olduklarını düşünmüyorum, kendimden biliyorum), Yamazaki’nin intikam alış şekillerinden hoşlanmışlar.

Dalga geçmeden önce durun ve bu filmdekini aratmayacak şiddet yöntemlerinin erkekler tarafından kadınlara gerçek hayatta uygulandıklarını bi’ hatırlayın.

Ve iki dakka bi’ susun! Susalım.

Allah belamızı versin!

Biliyorum bu yazıdaki çakallığı sezdiniz. Filmi o kadar merak uyandıracak şekilde tanıttım ki “izlemeyin” demek pek gerçekçi değil. Ben yine de ciddiyete dönüyorum ve filmin herkesin altından kalkamayacağı bir atmosferi olduğunu tekrar belirtmek istiyorum.

İzlediğim en manyak filmler:

1- “Audition/Ölüm Provası”
2- “Cannibal Holocaust”
3- “A Serbian Film/Bir Sırp Filmi”
4- “Pink Flamingos”
5- “The Grudge-Garez” serisi
6- “The Shining/Cinnet”
7- “Ringu/Halka”
8- “Irriversible/Dönüş Yok”
9- “Mullholand Dr./Mulholland Çıkmazı”
10- “Psycho/Sapık”

Not: Yazım yanlışlarını kontrol edemeyeceğim.

İyi günler. Cu.

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Allah Belanızı Versin 4

*Bir minibüs yapmışlar; sadece dokuz kişi oturabiliyor, abartısız 25 kişi de ayakta minibüse sığabiliyor…Bu kadar para hırsı ile nereye kadar? Onların cevabı: Gittiği yere kadar…O zaman Allah belanızı versin!

*Efes’in “Brewmaster’s Series” adlı özel üretim biraları var. Bayağı kişilikli, çığlık atan, hikayesi olan, ayrıksı biralar. Akıllara Cemali’nin “Duymak İstiyorum” parçasını getiriyorlar falan….Ee, madem becerebiliyorsunuz neden 50 yıldır bu halka saçma sapan şeyler içiriyorsunuz? Sizin de Allah belanızı versin!

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Divanyolu’ndan Aksaray’a Gezi Notları

İstanbul gezi grubu projemle birlikte gerçekleştirdiğimiz Divanyolu Aksaray Yürüyüşü notları için tıklayınız.

mimari, Seyahat, siyaset, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Top 27 Etnik Müzik

21246500_1095258140609753_1260047248866241610_o

Aylar önce “Top 19 Türkü” diye bir yazı yazmıştım ve orada, ilerleyen günlerde “Top 20 Etnik Müzik” adlı yazıyı yazacağımı duyurmuştum. Geç kaldım da siz de hiç “Hani nerede” diye hesap sormuyorsunuz. Merak edenler için Top 1 türküm “Ben Kendimi Gülün Dibinde Buldum”du. “Top 27 Etnik Müzik” yazısını şimdi yazıyorum, güç olsun da geç olmasın…

Etnik müzik…

Ne demek etnik müzik? Aslında herkes ne kastedildiğini anlıyor. Bazı şeyler böyledir. Yanlış bağlamda kullanılırlar ama herkes ne kastedildiğini anlar. Çok önceden “Politik Oksimoronlar” adıyla yazılar yazmıştım. Oksimoron yani iki zıt olguyu yan yana kullanmak: Köşeli daire, tereyağsız tatlı, orijinal kopya, modern klasik gibi…Bunun politik olanlarına da değinmiştim o yazılarda: Derin devlet, kafatasçı milliyetçilik, özgürlükçü sol, Müslüman anti-kapitalist, siyasal İslam, yandaş medya, orta sınıf ve de etnik müzik…

Bu kavramlar kullanıldığı zaman herkes ne kastedildiğini anlıyor ama benim önerim, ince düşünülürse bu kavramlarda birtakım yanlışlıklar kavranacaktır.

Etnik müzikte ne yanlışlık var? Etnik müzik derken Türkiye’de Türkçe dışında icra edilen müzikler anlaşılıyor. Yani Anadolu’nun yerel halklarının kullandığı daha doğrusu onların ana dilleri olan Kürtçe, Zazaca, Arapça, Rumca, Ermenice, Hemşince, Gürcüce gibi dillerde icra edilen müzikler…

Yani bu insanlar için dilleri, ana dilleri. Gayet normal, estetik. Duyduklarında tüyleri diken diken olmuyor fakat birileri geliyor ve sizin müzikleriniz “etnik” diyor. Türkçe konuşan biri, Türkçe müziklerin “etnik” olmadığını düşünüyor. Hep bahsederim, bir ülkede kalabalık etnik gruplar varsa, baskın etnik gruba ait olan bireyde doğuştan gelen veya ona sistem tarafından yüklenen bir “kibir” olur. Diğerlerini beğenmez…Kişinin bu “kibri” aşması için ekstra çaba sarf etmesi gerekir.

Buradaki bir başka sorun da Türkiye’de kocaman ve oldukça politik bir Kürt sorunu olmasıdır. Kürtler sayı olarak çok kalabalıktır. Çok az sayıda olan örneğin Gürcüce müzikler ve Gürcü bireylerin soru işaretleri politikleşmemiştir. Lütfen 20, 30 kişilik derneklerin üyeleri “öyle değil” diye yorum yapmasın. Gürcüce müzik, ana akım bireyin tüylerini diken diken etmez de Kürtçe müzik eder.

Listemde Kürtçe müziklerin ağırlıklı olduğu görülüyor çünkü sayı olarak 10 milyonları buluyor Kürtler. Örneğin sayı olarak çok az kişinin konuştuğu ve aslında Ermenice’nin bir lehçesi olan Hemşince çok az müzik var ve bugün kaç tane Hemşin çıkıp geçmişleriyle ilgili politik laflar ediyor? Sayı az olunca müzik de az oluyor.

Müzik, icra etmesi en kolay sanat dallarından biridir. Alt katmanlardaki bireyler doğal yeteneğe sahipse, bunu, fazla bir maddi harcama yapmadan işleyebilmektedirler. Dolayısıyla müzik yoğun bir şekilde üretilmeye, tüketilmeye ve icra edilmeye devam edecektir ama dil meselesi politik bir meseledir ve günümüzün iletişim olanakları ve siyasal durumu hesaba katıldığında dillerin başlarına türlü türlü şeyler gelebilir. Müzik de etkilenecektir bundan. Sıfırlanmaz ama yavaş yavaş müzelik olur, koşullar böyle giderse. Milyonlarca insan bundan zevk duyar bu arada…

Listemi Youtube’da liste şeklinde kaydettim ve yorum bölümünde paylaşacağım. Bu arada bu listede performans bazlı gittim. Top 19 türküyü yazarken türkünün kendisini düşünmüştüm çünkü örneğin “Havada Turna Sesi Var”ı birçok sanatçıdan dinleyebiliriz ancak “Selımına”yı sadece Kazım Koyuncu’dan dinleyebiliyoruz…

Buyurun “Top 27 ‘Etnik’ Müzik” listeme:

27 – “Al bint el chelebiya” – Arapça – Hilmi Yarayıcı

26- “Leose” – Karadeniz Rumcası – Fuat Saka

25- “Agapo Se” – Karadeniz Rumcası – Apolas Lermi

24- “Malan Barkır” – Kürtçe – Bremen Dayanışma Korosu

23- “Ogit” – Zazaca – Bajar

22- “Naze” – Kürtçe – Şivan Perver

21- “Haynırina” – Ermenice – Kardeş Türküler

20- “Merdana Mına” – Zazaca – Umut Altınçağ

19- “Adire Zerre Ma” – Zazaca – Mikail Aslan, Erkan Oğur.

18- “Pukeleka” – Zazaca – Grup Munzur.

17- “Arix” – Zazaca – Özgürlük Türküsü

16- “Gelino” – Gürcüce – Günyüzü

15- “El gajiye” – Zazaca – Mikail Aslan

14- “Ere gule” – Zazaca – Nilüfer Akbal

13- “Dar hejiroke” – Kürtçe – Aynur Doğan

12- “Bingeol” – Ermenice – Haig Yazdijan

11- “Demme” – Kürtçe – Kardeş Türküler

10- “Ay dilbere” – Kürtçe – Civan Haco

9- “Tsira” – Megrelce (?) – Kazım Koyuncu

8- “Urmiye” – Kürtçe – Aynur Doğan

7- “Heware gule” – Kürtçe – Kardeş Türküler

6- “Meso” – Zazaca – Ahmet Aslan

5- “Tew veyvike” – Zazaca – Erdoğan Emir

4- “Düzgin bawo” – Zazaca – Kardeş Türküler

3- “Selımına” – Hangi dil olduğunu bulamadım – Kazım Koyuncu

2- “Xezale” – Kürtçe – Aynur Doğan

1- “İme tonyalin pedin” – Karadeniz Rumcası – Apolas Lermi.

Bu arada unuttum, Metin Kemal Kahraman’ın “Meyman” ve “Dewreso” adlı parçalarını da listeye ekliyorum. İlk 10’da olurlardı kesin.

İyi günler.

müzik, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Avrupa Futbolunda Son Durum

b8aeed99045618b5d55902

AVRUPA FUTBOLUNDA SON DURUM

Her sene Eylül ayında bu başlıkla yazı yazmak benim için bir gelenek oldu. Bu gelenekten sadece benim haberim var ama…Bu sene de yazalım bakalım. İngiltere, İspanya ve Şampiyonlar Ligi’ni iyi takip ediyorum. Almanya ve İtalya’daki derbileri denk gelirsem izliyorum. Türk futbolundan istifa ettim ve Türk futbolunun gelmişini geçmişini merak etmiyorum artık. Avrupa’daki futbola bakınca TR’deki halı saha gibi geliyor zaten.

Şimdi bu ülkeler tek tek bakalım.

İSPANYA

Ciddi liglerde yedi puanlık farkın kapanmasının çok zor, sekiz puanlık farkın kapanmasının da imkansıza yakın olduğunu düşünüyorum. Bu, en son ne zaman oldu bilmiyorum. Şu anda Barcelona ve Real Madrid arasındaki puan farkı dört ve az sonra Madrid dörtte dört yapan Sociedad’la deplasmanda karşılaşacak. Kaybederse puan farkı yedi olacak ki o zaman Barcelona “Şampi…” diyebiliriz. Real Madrid’in geçen sen tüm maçlarını izledim. ŞL’de çok etkiliydiler ama ligde çok siliktiler. Fakat kimse bunu iplemez. ŞL’yi üst üste iki kere kazanan takım oldular ve tarih bunu yazacak. Bu sene de alabilirler. Zaten ŞL’yi Barcelona, Madrid ve Münih’ten başkası alırsa sürpriz olur. Üç ay sonra 33 yaşında olacak Ronaldo tekleyene kadar sorun yok gibi ama ondan sonrası muammalı. Şu anda dünyada süper star da yok. Barcelona beni dinleyip Willian, Özil ve Sterling’i alsaydı hiçbir sorun yoktu ama onlar gidip Çin’den 40 milyona Paulinho’yu aldılar ve kendisi “Beni neden aldılar, anlamadım” dedi. Neymar’ın yerine gelen Dembele tam Barcelona oyuncusu ve büyük işler başaracak bana göre. Bir, iki sene sonra Neymar gibi olur. Diğer takımlarla ilgilenmiyoruz. Bu iki devi geçemeyeceklerdir.

 

İNGİLTERE

Bu sene şampiyonluk Machester’a gidecek bence. Derler ki Mourinho takımları ikinci senesinde ritm bulur. Ama ne ritm buldu! Ferguson Mancehester’ ı gibiler. Üstelik bir gol makineleri var. Nistelrooy ve Ronaldo’dan sonra ilk defa gol makinesi buldurlar. 24 yaşında ve Premier lig’de 90 gol rakamına ulaşmış Lukaku tam bir gol makinesi. Mikitaryan da çok formda. Zaten iki, üç sene önce Dortmund’da 26 asist yapmıştır. Ciddi ülkelerde 26 asist sayısına ulaşmak imkansıza yakındır. City de bomba gibi. Defansa iki rekor transfer yaptılar. İleri uç zaten bomba gibi. Tıpkı United gibi 16 gol attılar iki gol yediler. 9 Aralık’ta büyük derbi var. Şimdiden nefesimi tuttum. Liverpool taraftarı 30 senedir, Arsenal taraftarı da 15 senedir “Bu sene o sene mi” diye soruyorlar sezon başında ama üç, dört hafta sonra “Bu sene de o sene değilmiş amk” diyorlar. Yine öyle oldu. Chelsea ise geçen sene büyük bir sürpriz yaptı ve şu anda babalardan sadece üç puan geride. Bakacağız. Bu arada ben hala Leister City’nin nasıl şampiyon olduğunu anlamadım…

ALMANYA

Ne denebilir ki? Bayern Münih’in 10 şampiyonluktan sekizini aldığı bir ülke burası. Bayern Münih’le ikinci olmak, Çankırı’yı CHP’nin kazanması gibi bir şey. Bayern Münih bu sene ŞL’de ne yapacak? Her zamanki gibi soru bu.

İTALYA

Juventus üst üste altı şampiyonlukla kendisine ait beş şampiyonluk rekorunu kırdı. Yediye gidiyor. Dörtte dört yaptı. Bir daha ŞL’de final görüp “kaybedeceklerini” sanmıyorum yalnız. Uzun yıllar ŞL finali “kaybetmeyi” özleyecekler. Milan’ı özlediğimi söylemiştim ama sanırım Milan çok uzunca bir süre daha geri gelmeyecek L Inter de dörtte dört yaptı ama kimse Juventus’a kafa tutabileceğini sanmıyor. Soru şudur: Juventus ŞL’de üç babadan biriyle ne zaman karşılaşıp elenecek?

FRANSA

PSG şampiyon olmazsa bu işi bırakırım. Orada da sorun şu PSG ŞL’de üç babadan biriyle ne zaman karşılaşıp elenecek? Gerçi bu, Juventus’ta olduğu kadar kesin değil.

ŞL

Dediğim gibi Barcelona, Bayern Münih veya Real Madrid’den başkasının kazanmasını beklemiyorum. Yalnız Beşiktaş Porto’yu deplasmanda yenerek ilk defa birinci torbadan gelen takımı, tur atlaması kesinleşmemişken yenen Türk takımı oldu diyecektim ki Porto’nun ikinci torbadan geldiğini fark ettim. 2003-04’de Chelsea birinci torbadan mı gelmişti? Gerçi o Chelsea Abramoviç ve Mourinho’nun Chelsea’si değildi. Yedeklerle çıkan Manchester United’ı yenen Fenerbahçe’liler “Dünya devini” yendikleri propogandası yapmışlardı. Son maçta birinciliği garantileyen takımlar son maçlar bebelerle çıkıyorlar ve onları zor bela da olsa yenen Türk takımları ve Türk futbolu riyakarlık şovuna başlıyorlar. Hoşlanmıyorum bunlardan. Çocuk mu kandırıyorlar? Gerçi tam olarak da öyle yapıyorlar aslında…

Bakıyoruz, izliyoruz. Bu sene daha iyi olacak gibi…2018’de Dünya Kupası da var. Dünya Kupası olan yılları severim.

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Unutulmaz Bir Altı Aydı

Genclerbirligi-2001-02-web-1-1024x700.jpg

Merhaba arkadaşlar, nasılsınız?

Bugün Gençlerbirliği 2001-2002 sezonundan bahsedeceğiz.

Bu sezonda, adı geçen takımın hemen hemen bütün maçlarını stadyumda izledim. Bahsedecek çok şey var diye düşünüyorum.

Neden bütün maçları değil?

Çünkü kulüp işler sıkışınca bedava taraftar çekmeye başlamıştı.

O tarihlerde ben üniversite öğrencisiydim. Lisedeyken, Ankaragücü’nün ligde sıkışınca, okullara gönderdiği bedava biletlerle maça gitmişliğim vardı. Bu da benzer bir uygulamaydı. İşler zora girince Gençlerbirliği, öğrencilerle “kartlı uygulamaya” geçmişti. Karttan bahsedeceğiz.

GB sezona fırtına gibi başlamamıştı. Berbat başlamıştı. Walter Meeuws adlı Belçikalı bir teknik direktörler başlamıştı sezona. Türkiye’de ilginç isimli ve/veya dikkat çekici düzeyde fiziksel deformasyona sahip bir futbolcunun/teknik direktörün şansı olmadığına inanıyorum. Çünkü TR’deki futbol dünyası geyik muhabbetini çok pespaye bir düzeyde yapar, TR’de insanlar götleriyle maç izlerler, götleriyle taraftarlık yaparlar.

Bu ilginç isimli adamın takımı 11 maçta sadece iki galibiyet aldı. Bunlardan biri ezeli rakip Ankaragücü’ne karşıydı. O sene Ankaragücü, Ersun Yanal yönetiminde fırtına gibi esti. Onların birkaç maçına da para verip gitmiştim. Stadyumda izlediğim en zevkli maçlar onlardı. Ankaragücü’nün gollerini iki, üç ay sonra GB’ye geçecek olan enteresan futbolcu Cafer Aydın, ve Torres ve Ronaldinho’dan dünyanın en keskin düşüşünü yaşayan Augustine atmıştı. GB’nin gollerini fiziği çok iyi ama yolda bile yürüyemeyecek gibi duran Süleyman Youla, cılız EMbayo ve sağlam Thomas atmış.

İşler kötü gidince kulüp taraftar çekmek için öğrencilere “kart” dağıtmaya karar verdi. Bu kitlenin ismi “Kartlılardı”. Ben ve Okan Do da birer “Kartlı”ydık. Bu kartı liseden öğretmenim olan Şen Özgüner Mutlu sayesinde aldık. Feysten arkadaşım. Merhaba hocam, aşırı büyük saygı ve selamlar…Eşi kulüpte görevliymiş de onun sayesinde “Kartlı” olduk.

Bir de “Bir’e iki yapmak” vardı. 19 Mayıs Stadı’nda biletinizi gişeden alıp, içeri girmek için beklerken, bir takım ortaokul bebeleri gelip size “Bir’e iki yapalım mı abi” diye sorarlardı. Yani gişeden sizinle beraber geçip bedavadan içeri girmeyi talep ediyordu. Gişeden bir yetişkin bir çocuk beraber geçebiliyordu.

Bir “Kartlı” olarak gittiğimiz ilk maç sanırım Gençlerbirliği – Malatyaspor’du. Kartlıları kale arkasına alıyorlardı. Bu maçın sonlarına doğru başını hatırlamadığım ve “Yeter artık hoca artık istifaa, artık istifaa ooo, ooo” teazahuratını hatırlıyorum. Maçkolik’e göre o maç sonunda o tuhaf isimli adam gitmiş ve yerine geçtiğimiz yıllarda ölen Erdoğan Arıca gelmişti.

Bir umuttu. Takım ciddi ciddi küme düşme tehlikesi yaşıyordu ve GB hiç küme düşmemiştir. Sonraki iki maç da deplasmandaydı. Antep’ten beş Fener’den iki yedik ve nihayet yeni umutla ilk maçımıza çıkacaktık. Göztepe maçı…2 Aralık 2001 tarihindeymiş. Ankara soğuğu malum…Maça kimse gelmedi ve birden bir anons duyuldu: Kartlılar maratona gelsin!

Maçı kale arkasından izlemekle maratondan izlemek arasında çok büyük fark vardır. Toplam 1000 kişi falan olduğu için onları maratona toplayıp, rüzgar estirmek istediler. Göztepe’de Barçik adından dünyanın en tuhaf tipli ve zaten tuhaf isimli bir futbolcu vardı. Dört tane Efes içip de çıkmış gibiydi maça. Çok zevksiz bir maçtı ve Göztepe tıngır mıngır bir gol attı. Futbolcuların ince sesleriyle “Heyyooo!” diye bağırmaları duyuldu ve maç bitti.

İlk yarının son maçı TS’ye karşıydı. Bu maç o maç olabilirdi. Oldu da. 16 Aralık’ta oynanmış. Kar yağıyordu ve bayramdı. Eve gelen misafirleri iplemeden Okan Do’yla maça gittik. Çok üşüdük. Maç Trabzon’un hakkıydı. Bir ara hakem kötü tezahürattan içeri gitti, sonra geldi. İçeride bağladılar herhalde. Geldi uyduruk bir penaltı verdi ve maç 1-1 bitti.

Devre arasında El Saka ve Ahmed Hassan transfer edildi. Okan adlı sonra Beşiktaş’a gidip kaybolacak büyük yıldız da gelmişti. Eski futbolcu Cafer Aydın Ankaragücü’nden yuvaya dönmüş ve kaptan olarak takıma gaz verme görevini eline almıştı.

Sezonun ikinci yarısında GB mükemmel bir performans gösterdi ve ligi sekizinci bitirdi.

İlk üç maçı deplasmandaydı ve hepsini kazandı. Goller genelde Ahmet Hassan’dan geliyordu. Nihayet takımımızla buluşacaktık. 3 Şubat’ta Ankaragücü ile maç vardı. Gittik. O zamanlar Ankaragücü taraftarının “Meepeli” oldukları ve psikopat oldukları düşünülüyordu. Gerçekten de öyleydiler. Siyasal yanları çok baskın değildi ama Orta Anadolu lumpenliği çok baskındı işte. Futbolcu Beyhan’ı ısınmaya çıktığında Cafer zannedip “Piç piç piç Cafer” diye bağırmışlardı.GB maçlarında hep “Dışarıda kaçanın anasını sikeyim” diye tezahürat yaparlardı. Tabi o esnada Ersun Yanal’ı bugünlere getirecek bir performans sergiliyordu o takım ve hiç şansımız yoktu. Yendiler.

Ondan sonra içerideki maç Yozgatspor’a karşıydı. GB taraftarı “solcuydu”. Yani büyük bir siyasi bilinçten ziyade “düzgün tiplerdi” hep. Otururlar ve maçı seyrederlerdi. Pipolu, Che şapkalı adamlar vardı trübünlerde. Bu maçta da “Yobazlar dışarı, yobazlar dışarı” şeklinde tezahürat tutturmuşlardı. Yanlışlıkla Gb tribününe gelen Yozgatlı bir baba ve oğulun yaşadıkları o saçma 90 dakikayı unutamıyorum  Yozgat gol attığında seviniyorlardı, kimse de onlara bir şey yapmıyordu ama kırk yılın başında bir maça gelip yanlış trübüne geldikleri için büyük bir hüzün duyuyorlardı. Orta Anadolu evrenine ait olan bu insanlardan oğul olanı eminim içinden “Senin yapacağın işi sikeyim baba” diye geçirmiştir.

Denizlispor ve Antalyaspor maçlarını da yanı keyifle izledik. Takım çok iyiydi. Bir daha asla kartlıları maratona almadı şerefsizler.

31 Mart’ta FB maçı geldi çattı. FB şampiyonluğa oynadığı için maç iddialıydı ve stat dolacaktı. GB taraftarı sadece Gençlik Parkı tarafındaki kale arkasında olacaktı. Bingo! Kartlıları bu maça almadılar. Şerefsizler takım kötü olduğu zaman desteğimizle o günleri atlattılar sonra para kazanma ihtimali belirince hemen bizi sattılar. O maçta son dakikada Ahmet Hassan kafayla bir gol attı. Genelde golleri kafayla atardı. 1.68 olmasına rağmen. Ve o gol Fener’i şampiyonluktan etti.

İki üç hafta sonra BJK ile maç vardı. BJK nin iddiası kalmadığı için bu sefer kartlıları aldılar. Ahmet Dursun bir gol atmıştı.

Ligin son maçı Bursaspor’la ilgiliydi. Ben o zamanlar Spor Toto oynardım. Cuma günü bir maç olurdu. Cts altı tane maç ve Pazar günü de altı maç. Cuma günkü maçı bilmiştim. Cumartesi olan maçların da hepsini bilmiştim. Akıllı telefonlar da olmadığı için maçı büyük bir heyecanla izledim. Bu maç da tutmuştu.

Ödül 132 “milyar”dı. Ciddi ciddi kazanacağımı düşünüyordum. 15 maçtan sekiz tanesini bilmiştim şimdilik. Eve gittim ve birinci ligdeki bütün maçları bildiğimi gördüm. Geriye dört tane ikinici lig maçı kalmıştı. O zaman Spor Toto sonuçlarını TRT’de yayınlanan Spor Stüdyosu adlı programın sonunda öğrenebiliyordunuz. Yani ikinci lig maçlarını oradan öğreniyorduk.

Heyecan basmıştı. Artık yavaş yavaş öğretmenlik hayalleri kurmaya başlamışken, birden hayalleri bırakıp 132 milyarla (çok iyi para) bir iş kurmayı düşlemeye başladım. Evde misafirler vardı ve bir şeyler konuşuyorlardı ama ben ve Okan Do’nun aklı sonuçlardaydı.

Sunucu sonuçları okumaya başladı. Kalbim duracak gibiydi. Birer birer tutuyordu…

12. maçı da bilmiştim. 15 üzerinde 12, 13, 14 ve 15 bilenler para alıyordu. 12 bilmek de büyük bir prestijdi aslında…

Sonra birden dünya kapkaranlık oldu. Son üç maçı tutturamadım…

Hayaller bilmem kaçıncı kez suya gömülmüştü!

Böyle bir altı aydı.

Lig bitti. Her şey bitti. Ankara bitti. Ersun Yanal GB’ye gelip şampiyonluk mücadelesi verdi ama ben Ankara’da değildim.

GB tribünlerinde “Ayı Zeki” diye bir karakter vardı. Maç boyunca bir veya iki kez megafonu eline alır tribüne gaz verirdi. 50, 60 kişilik maç izlemeyip, tezahürat yapan topluluk bazen “El salla el salla Ayı Zeki el salla” diye bağırırdı. O da el sallardı ve bebeler alkışlardı. Bir gün Zeki bunalmış olmalı ki kendisine Ayı Zeki diye seslenilince kalktı ve ayıp hareketler yaptı bebelere…

Kendimi, Türk futbolundan istifa edene kadar bir Gençlerbirliği taraftarı sayardım. 2010 yılında bir kere maça gittim. Ayı Zeki yoktu ve ben de yabancılaşmıştım.

Güzel günlerdi.

Not 1. Yazıyı hiç durmadan yazdım, yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Not 2: El Saka en çok kendi kalesine gol atmış oyuncudur.

Not 3: Cavcav’sız bir GB, GB değildir.

Not 4: Ankaragücü’süz bir Ankara futbolu da Ankara futbolu değildir.

Alakasız Not: Kardeş Türküler yeni albüm çıkarttı.

Futbol, nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Tarım Devrimi ve Mutluluk İlişkisi

21369100_1097612353707665_861869194801582063_n

Mutluluk nedir? Mutlu olunabilir mi? Mutlu musunuz?

Büyük ihtimalle değilsinizdir ama kendinizi öyle görünmek zorunda gibi hissediyorsunuzdur…Elalem Terör Örgütü (ETÖ) bize mutlu olmayı veya en azından öyle görünmeyi dayatıyor. Ben de mutlu değilim. ETÖ’den dolayı değil, kendimden dolayı.

Bugün, biraz, tarım devrimi ve mutluluk ilişkisi üzerine beyin jimnastiği yapacağız. Bunu neden yapıyoruz? Geçenlerde bir Facebook iletisinin yorum bölümünde Halil Selimoğlu’yle bu konu üzerinde yorumlaşmalarımız olmuştu. Ben de düşüncelerimi derli toplu bir şekilde yazıya aktarayım diye düşündüm.

Son yıllarda insanlarda avcı toplayıcı topluluklara ve onların yaşamlarına hayran olmak gibi yaklaşım görünür olmaya başladı.

Bu arada bu yazıya başlamadan önce çok kısa bir insanlık tarihi özeti vermem elzemdir. Atalarımız yani hominidler (insansı primatlar) altı milyon yıl önce iki ayağı üzerinde dikilmeye başladı. Beş milyon yıl önce insan (homo) ve şempanze ayrılmıştır. En yakın ve en eski akrabamız Homo Erectus iki milyon yıl kadar var olmuştur ve MÖ 600-700’lerde tarih sahnesinden silinmiştir. Neandertal insanı da MÖ 40 binlere kadar varlığını sürdürmüştür. Anatomik olarak modern insan yani biz yani Homo Sapiens MÖ 200 binlerde Afrika’da ortaya çıkmış ve dünyanın her yerine dağılmıştır. Tarihlerde hata olabilir.

Gelişkin bilişsel becerileri ve büyük beyni sayesinde dünyayı fethetmiş (onun içine etmiş, onu kendi kafasına göre şekillendirmiş) alemin kralı olmuştur.

Milyonlarca yıl boyunca atalarımız avcı toplayıcılıkla var olmuşlardır. Ta ki MÖ 10 binlere kadar. Bu tarihte “Bereketli Hilal” denilen bölgede tarıma ve yerleşik hayata geçmiştir. Buna Tarım Devrimi veya Neolitik Devrim denir. Bereketli Hilal denilen bölge Mısır’da Nil Deltası’ndan başlar, Kıbrıs’ı da içine alarak, Suriye, Irak, Anadolu’nun güneydoğusu hattı boyunca Mezopotampa üzerinden Basra Körfezi’ne ulaşır. Tarım Devrimi bu bölgede başlamıştır. İnsanlar ilk kez burada avcı toplayıcı olmaktan vazgeçip, tarıma ve yerleşik hayata geçmiştir. Elbette zart diye değil…

Sonra dananın kuyruğu kopmuştur. Devlet kurumu, akarı kokarı olmayan metafizik düşüncelerin siyasallaşmış dinlere dönüşmeleri, özel mülkiyet, sınıfsal bölünmeler, daha öncesine nazaran korkunç boyutlara ulaşan bir şiddet sarmalı, erkek egemen anlayışın şampiyonluğunu ilan etmesi gibi şeyler bu dönemde ortaya çıkmıştır. Kulağa çok kötü geliyor ama ürün bolluğu ve dolayısıyla nüfus artışında patlama da bu dönemde gerçekleşmiştir.

Özet biraz uzun oldu ama bunları bilmeyenler bu yazıdan hiçbir şey anlamayacaklardı.

Ne dedik, avcı toplayıcı topluluklara ve onların yaşam tarzlarına öykünmeler sık görülür oldu. Aslında bilim çevrelerinde bu iki dönemin karşılaştırılması bildiğim kadarıyla hep vardı ama bu mesele biz sıradan insanların da gündemine gelmesi yeni olsa gerek. Bu, biraz da kaçınılmazdı çünkü tarım devrimi ve onunla beraber de bahsetmemiz elzem olan sanayi devrimi sonrasında büyük bir bolluk oldu ve nüfus arttı ama birçok uyumsuzluk rahatsızlığı da belirdi vücudumuzda. Beyini de vücudun bir bölgesi sayarsak stres, anksetiye, kronik mutsuzluk da bunlardan bazılarıdır. Aslında stres evrimsel süreçte faydalı bir enstrümandı, stres sayesinde vahşi hayvanlardan kaçmayı başaran türümüz hayatta kaldı ama günümüzde vahşi hayvan tehlikesi olmadığı için ve de kültürel evrimin getirilerinin sonucunda stres baş belası bir şey olmaya başladı.

Kapitalist toplumlarda maaş karşılığı çalışıp da mutlu olan, aradığı hayatı bulan bir insan pek olamaz. Dahası kapitalist toplumlarda sıradan birey ne aradığını da veya ne araması gerektiğini de bilemez. Elalem Terör Örgütü’nün ona dayattığı bazı şeyler vardır, o da bunların peşinde beyhude bir şekilde “mutluluğu” arar, durur. Kapitalist toplumlarda hayat bir dolu usandırıcı unsurla doludur. Dolayısıyla günümüze göre “stressiz” gibi görünen, ne yapması gerektiği belli olan ve hayatı bir “garanti” şeklinde akıp giden avcı toplayıcılara öykünmek anlaşılır bir şeydir.

Burada benim itiraz ettiğim iki nokta var. Birincisi, bu insanların hayatları sanıldığı kadar “kebap” değildi. Stres hiç yoktu da denilemez. 20, 30 kişilik topluluklar halinde yaşadıkları düşünülüyor bunların. Bu topluluğu yok olmadan devam ettirmek bunların en büyük stresiydi ve de ağır bir stresti bu. Bebek ölüm oranları çok yüksekti. Ortalama yaşam da oldukça kısaydı. Bir annenin iki veya üç çocuğu oluyor ve bunlardan biri hayatta kalıyordu. Komşu kabilelerin “kadın” ve bölge için saldırıları da vardı. İşte bu yüzdendir ki bu insanlar arayışa geçtiler ve tarım devrimini yaptılar. Ve bu artık geri döndürülemez bir şeydir. Parası olan üst-orta sınıfların Ege kasabasına yerleşip organik tarım yapma hayalleri bence şımarık bir “fantezidir”. Bunu çok az insan yapabilir ve yapılırsa dertlerin de birden uçup, gideceği yoktur. İnsan, 12 bin yılda vücut evrimini kat be kat aşan bir kültürel evrim icat etmiştir ve bu kültürel evrimden kaçış yoktur. Bu kültürel evrimin olumsuz getirileri başka bir devrimle (kapitalist sistemin yıkılıp yerine insani ve doğa dostu bir dünya düzeninin kurulmasıyla) iyileştirilebilir. Sıfırlanabileceğini düşünmüyorum bu arada.

Tarım Devrimi ve sonrasının olumsuz getirileri dedik fakat aslında bu dönemin “paha biçilemez” getirileri de vardır ve bunları inkar etmek riyakarlık olacaktır. Milyonlarca yıl türümüzün kafasındaki en önemli iki düşünce, hayatta kalmak ve mümkün olduğunca çok çocuk sahibi olmak olmuştur. Bu 12 bin yılda insan, hayatta kalmayı garantilemiştir. Olağanüstü, öngörülemez ve ani bir felaket olmadığı sürece insanın türünün yok olması mümkün değildir. Orayı sağlama almıştır yani. Bebek ölüm oranları minimumdadır, ortalam yaşam rekor seviyededir, yiyecek-giysi gibi şeyler %90 hallolmuştur ve insan isterse olabildiğince çocuk sahibi olur. Hatta çocuk sahibi olmak aslında biyolojik bir dürtüyken; bu, aynı zamanda kültürel bir şey de olmaya başlamıştır. 500 bin yıl önce Homo Erectus’un evladının mürüvvetini görmek gibi bir derdi yoktu. Bir Homo Erectus “Hayattaki en değerli varlığım, her şeyim, yaşama sevincim” demiyordu çocuğu için. Sosyal medyada çocuğunun vasatın biraz üstü iletilerine hemen “Muhteşem”i yapıştırmıyordu Homo Habilis.

Yani aslında Tarım Devrimi’ni yaptığı için insandan daha mutlusu olmaması lazım.

Daha da mutlu olmak istiyorsa başka devrimler yapması lazım, karşı devrim değil…

Bu yazıyı hiç durmadan yazdım, o yüzden yazım yanlışlarına bakamayacağım. Şimdi çıkıyorum.

Bye

siyaset, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bilgisayarlarımın Hikayeleri

Bugün bir bilgisayar aldım…

Bu, benim beşinci bilgisayarım olacak. Bilgisayarlarımla tıpkı evlerim ve arabalarım gibi duygusal bağ kurarım…

İlk bilgisayarımı 2000 yılında aldım. Satın almadım da onu hak ettim. O zamanlar bir müdendislik şirketinde part time ofisboyluk yapıyordum. Ankara’da devlet dairelerine gidip şirket adına evrak takip ediyordum, iş bitiriyordum. Tam bir iletişim “piji” olmuştum. Memurun gözünün içine bakıp, ona nasıl yaklaşılması gerektiğini kavrıyordum.

Bu şirkette bir gün bir raporun acilen İngilizce’ye çevrilmesi gerekti. Bu işi de bana verdiler. Normalde çok pahalı bir iş…Patron (sempatik ama yavşak) “Sen bu işi bir haftada yap sana biligisayarlardan birini veririz” dedi. Ben de 100 sayfalık raporu insanüstü bir çabayla ve oldukça basit bir şekilde (yani yeni bir kelimeye bakmam gerektiği zaman bakmadan veya anladığım şekliyle) bir haftada çevirdim, işi yetiştirdim.

Bilgisayarı alıp eve getirdik. Bilenler bilir, o zamanlar bilgisayarlar işlemcilerine göre adlandırılırdı. O bilgisayar, yanlış hatırlamıyorsam Pentium II 200 MMX’ti. Evet adı buydu. Yavşak patron beni kazıklamıştı. Nitelikli bir iş karşılığında bu dandik bilgisayarı vermişti.

O zamanlar upgrade vardı. Upgrade yaptırmayana kız vermezlerdi. Üç, beş ay sonra ben biriktirdiğim 450 dolarla upgrade yaptırdım. Bu sefer Pentium III 450 adlı bilgisayarı aldım.

O, iyiydi. FIFA 99, FIFA 2000 ve FIFA 2001 oynadım o bilgisayarda bol bol. Bu arada o yıllarda bursumla eve ikinci bir telefon hattı alıp internet abonesi olmuştum.

O bilgisayar da epey bir götürdü beni. Sonra 2005 yılında geçtiğim ay attığım büyük aşkım AMD III 550’yi aldım. Yani 12 yıl boyunca onunla beraberdim. Yaklaşık 1000 film izledim o bilgisayarda. 750 falan da yazı yazmışımdır. İlk beş yılından sonra bir daha asla eskisi gibi olmamıştı. FIFA’yı 2008’den sonra çalıştıramadı. Yaşlanan bir kedi veya köpeğin son yıllarında sahiplerine “Bana ilişmeyin” deyişi gibi bir hali vardı.

Bu arada 2010 yılında da şu anda bu yazıyı yazdığım Samsung netbook’umu aldım. Artık bilgisayarlar işlemcisine göre adlandırılmıyorlardı. Bunun adı netbook.

Geçtiğimiz ay AMD III 550 ölünce, ee bu da zaten uzatmaları oynadığı için yeni bir bilgisayar şart oldu.

Uzun yıllardır all-in-one PC haylimdi. Sonra şefim ve Güven Uygun onların çok dandik olduklarını öne sürüp beni bu fikrimden vazgeçirdiler.

Yine PC düşünüyordum çünkü laptop veya netbook’larda çalışmayı sevmiyorum fakat onların pratikliği de yadsınamaz.

Birkaç gün toplama PC baktım. İyi bir şey 1800 TL’ye falan geliyordu.

Birkaç aydır da netbook’a klavyeyi bağlamıştım. Gayet güzel çalışıyor, yazı yazıyordum. O zaman bir de laptop’lara bakayım dedim.

Bir günde bence çok iyi bir bilgisayar buldum ve aldım. Dell zaten laptopların Volvo’sudur. Aldığım bilgisayarın linkini yorum bölümünde bulacaksınız. Özellikler bomba.

Yeni yazılar (15 dakika sürüyor), yeni fotoğraf albümleri (ölmek üzere olan bilgisayarla iki saat sürüyordu) eylemlerim sürecek.

Hoşgeldin Dell bebek!

Not 1: 2005 yılında, o zamanki en adi yazıyı almıştım ve onu da geçen ay attım. Aslında hala çalışıyordu ama bir sayfayı iki kere vermeniz gerekiyordu ve de onu mutlu edecek bir iki söz söylemeniz gerekiyordu. Yoksa takılıyordu. Yenisini almış olmak için onu da attım. yine HP’nin en adisinden bir tık yukarıda olan bir yazıcı aldım. Çünkü ortalama ayda dört sayfa çıktı alıyorum ama scanner çok sık lazım oluyor.

Not 2: Bir de Lenovo marka laptop alıp bir iki ay sonra onu Nilüfer Ertem Çalış’a satmışlığım var.

Alakasız Not: Garsonların ayranı açmasından hoşlanmıyorum çünkü iyice sallamadan açıyorlar. Bazen, iyilik size iyi gelmeyebiliyor.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Halil Selimoğlu’yla İlgili Ayrıntılar Son

When-Travel-Goes-Wrong-22

*Aslında bu yazı Halil Selim‘le ilgili yazdığım beşinci ayrıntı yazısı ama sitemde “Halil Selimoğlu’yla İlgili Ayrıntılar 3” adlı iki tane yazı var. Dalmışım.

*Aslında başlığı “Son” diye attım ama ileride “HSA Come Back”, “HAS Redux”, “HSA Director’s Cut”, “HSA Begining”, “HSA Zero” gibi yazılar yazmayı planlıyorum. Esin kaynağım Hollywood.

*HS’nin avcı toplayıcı topluluklara ilgisi vardır. Kafasına esse kültürel evrimi tersine çevirip dünyada avcı toplayıcılığa geri dönen ilk kişi olabilir. Gerçi Alexander Supertramp var…

*İyi batak oynar. Tenisteki basit hata gibi şeyler yapmaz.

*Batakta aldığı elleri önünde düzgün bir şekilde sıralamaz da fırlatır atar. Oysa bu düzgün bazen sıralama hayati olabilmektedir. Dokuz ve üstü diyenler, bir de mecburcular kaç aldıklarını hep akıllarında tutmak zorundadırlar. Bu sayede uçurumdan atlama zamanının geldiğini anlarlar ve atlarlar. Halil gibi kağıtları önüne yığanlara rehavet çökebilir.

*Tavlada tam bir Ergün Pembe’dir.

*Bir kedisi vardır. Bu kadar agresif bir kedi görülmemiştir. Siz koltukta otururken birden koşarak gelir ve size bedeniyle çarpar. Oranızı buranızı parçalar, kanatır.

*Vitesi üçten dörde umursamaz bir edayla atmaz. Temkinli ve kontrollü atar.

*Schneider Tap 5’i, Tap 6’dan daha çok beğenmiştir. “Bir anormallik var” demek istemiyorum. Sadece bilgi.

*HS’ye yaptığım en önemli katkı, ona şat bardağı hediye edip, viskileri çay bardağında içmesini engellememdir.

*Göbek, dereotu, maydanoz, nane, soğan, çeri domates, salatalık bileşiminden oluşan salatada dünyanın en iyisidir. Bu konuda kendisini istihdam ederek bir dershane açmayı ve köşeyi dönmeyi düşünüyorum.

*Ona hangi konuda danışsam (kadınlar, yemek, tamirat, siyaset) duvara toslamışımdır. Totem yaptım/bilimi katlettim ve bugün “Dereotlu omlet olur mu” diye sormadım. Evet materyalizmde böyle bir şey olabilemez ama sonuca baktığımızda, artık dereotlu omlette dünyanın en iyisiyim. Dereotu’nun yazılışının altını çiziyor. Gorki Hayırsever neler oluyor? Bu arada, yazı içerisinde başka yazı: Gorki Hayırsever ve Firat Eren Kaplan “Ben kimim? Şl finalinde gol atmışlığım var. Gol attığım takıma iki sen sonra transfer oldum. Aynı ligin şampiyonluğunu iki farklı takımla kazanmışlığım var. Takım arkadaşlarım Davids, Maldini, Ronaldinho. Kafa toplarında çok iyiyim.

*Kargocu pantolonlarının, yazları şort olabilenlerini tercih eder.

*Aynı Türkiye gibidir. Facebook’ta öfkeli, Instagram’da sosyal.

*Kamp, piknik, trekking konularına ilgi duyar.

*Kendisinin ürettiği Hemşin Organik’in, demlik poşeti çıktı ve bunun için kendisine ve köylülerine minnettarım.

*Kurutma makinesinin gereksiz olduğunu düşündüğünden şüpheleniyorum.

*Onun bana önerdiği en iyi sayfa “Amazing Animal World”, benim ona önerdiğim en iyi sayfa “Mynet Yemek”.

The End

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın