Küçük Burjuvanın Dramı

IMG_20180405_111027

Orhan Kemal’in “Eskici ve Oğulları” adlı romanında ele alınanlar bir küçük burjuva “dramı” olarak görülebilir. Peki, neden dram kelimesini tırnak içerisine alıyoruz? Çünkü bu dramın tarihsel arka planına bakmak ve de bu sınıfın tarihsel gelişimini iyice incelemek gerektiğini düşünüyoruz. Orhan Kemal, bu romanında ikincisini çok başarılı bir şekilde yapıyor diyebiliriz.

Türkiye’de “küçük burjuva”nın tarifi biraz sorunludur. Normalde, toplumsal sınıflar üretim araçlarına sahip olup olmamak üzerinden kategorize edilirler. Küçük burjuva sınıfı, üretim aracına sahip olan ve orada tek başına veya aile bireyleriyle veya az sayıda ücretliyle üretim yapan kişidir. Türkiye’de ise genelde aydınlar için bu tanım kullanılır. Memurlar, öğrenciler de bu tanıma sıkıştırılırlar. Sanırız, yaşam tarzları ücretli emekçilere benzemediği için, onlarla aralarında iletişim kopukluğu olduğu için ve belki de biraz bu “küçük burjuvaların” nobran tavırlarından dolayı “küçük burjuva” gibi hafif itibarsızlaştırma niyeti sezilen bir adlandırma yapılır. Bir taraf bir tarafı lümpen bulmaktadır, o taraf diğer tarafı nobran bulmaktadır. Birisinin hangi sınıfa ait olduğu nettir ama diğerinin değildir. Dolayısıyla, tarihsel arka plan göz ardı edilir ve yaftalar gibi bir kategorizasyon yapılır…

“Eskici ve Oğulları”ndaki kahraman (veya anti-kahraman diyelim) net bir şekilde küçük burjuvadır. Sahip olduğu eskici dükkânında (ayakkabı tamir eden bir dükkân) iki oğluyla beraber çalışmaktadır. Kapitalizm geliştikçe gerçekten küçük olan her küçük burjuvanın başına gelenler gelir: Proleterleşir…

ORHAN KEMAL EVRENİ

Daha önce Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar Üzerinde” adlı romanını ele almıştık. Orada, kendisinin Çukurova’daki vasıfsız işçilerin dünyalarını adeta drone’la çekim yapar gibi bize aktardığını yazmıştık. Eleştirmen Fethi Naci’ye göre Orhan Kemal’in eserlerinde otobiyografik ögeleri, Çukurova insanını ve İstanbul’daki sıradan insanları görebiliriz. “Eskici ve Oğulları”nda otobiyografik ögelerden beslenme vardır. Çukurova insanı da vardır fakat BTÜ’nün aksine bu sefer Çukurova’ya göçüp gelmiş insanlar değil, bizzat oranın yerlileri vardır. Bu yerli insan toplumsal olarak biraz daha üst tabakadandır. “Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan” bir insan değil, kaybetmekten korktuğu bir şeyleri olan bir insandır. Tarih de diğer bir yandan akmaktadır… Piyasanın kendi iç mantığı vardır ve bu mantık bireylerin trajedileriyle ilgilenmez. İnsanlar açlıktan ölmüyorlarsa, piyasaya göre orada yolunda olmayan şeyler yoktur. Her şey baş döndürücü bir hızla değişirken küçük burjuvanın aynı kalması mümkün müdür?

AİLE İLİŞKİLERİ

“Eskici ve Oğulları”nda bir tarihsel arka plan olmasına rağmen; roman, esas itibariyle aile ilişkilerine odaklanır. (Anti) kahramanımız Topal Eskici’dir. Fırtınalı bir hayatı olmuştur. 1800’lerin sonlarına doğru dünyaya gelen Topal Eskici, Osmanlı Devleti’nin çöküşünün ve yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun canlı tanığıdır. Milli edebiyatın hemen hemen her önemli karakteri gibi… Topal Eskici’nin dedesinin bir cinayet işleyerek sahip olduğu zenginlik “Her servetin arkasında bir suç vardır.” yargısını destekleyen cinstendir. Topal Eskici’nin çocukluk ve ilk gençlik yılları mutlu ve hoş anılarla dolu geçmiştir. Trablusgarp Savaşı’nda “kör bir İtalyan kurşununa” bir bacağını kurban vermesi kendisi adına adeta bir dönüm noktası olmuştur. Batı edebiyatının klasik romanlarında karşımıza çıkan “climax” yani başkarakterde gerçekleşen ve romanı çözülmeye götüren dönüm noktası/önemli değişiklik “Eskici ve Oğulları”nda bir anı olarak karşımıza çıkmaktadır.

“Climax”ini yaşayan Topal Eskici artık bambaşka bir insan olmuştur. Yaşam enerjisi solmuştur. Hissettiği şey hayal kırıklığıdır. Esasında, savaştan sonra da mevcut olan bu hayal kırıklığı, dükkânının işleri bozulunca zirve anına ulaşır. Artık “nemrut” bir insan olan Topal Eskici en yakınlarını hırpalamaya başlar.

Roman için “Aile ilişkilerine odaklanıyor.” dediğimizde, büyük oranda Topal Eskici ve küçük oğlu Ali arasında Freudyen okumalara da olanak sağlayan ilişkiyi kastediyoruz. Bu, bir çatışmadır. Topal Eskici’nin karısı, büyük oğlu, gelini, torunları, kızı da vardır ve bunların hepsiyle uğraşır Topal Eskici ama “baş çelişki” küçük oğlu Ali’yledir.

Oğul Ali de çelişkilerle yüklü bir karakterdir. Babasıyla inişli çıkışlı bir ilişkisi vardır. Kalbini her seferinde kıran babasına tam olarak sırtını dönemez. Romanda neredeyse herkes herkesle darılıp barışır. Gelişen ve iyice yerleşiklik kazanmaya başlayan kapitalizmin sınıflar üzerindeki sarsıntılı etkisi adeta alegorik bir şekilde bu küçük ailede tezahür eder. Sarsıntılı aile ilişkileri sanki sınıflar mücadelesinin bir uyarlamasıdır.

DAR MEKÂN FAŞİZMİ

Mahalle kültürü Türkiye’de hoş, hümanist bir şey olarak değerlendirilir. Herkesin herkesi tanıdığı ve hayatlarına müdahil oldukları mahalle kültürü günümüzde yok olmaya başladığı düşünülen ve öyleyse özlenen bir şeydir. Oysa biz bunun iyi bir şey olmadığını düşünüyoruz. Dar sokaklar, küçük apartmanlar, aile apartmanları, köyler, küçük ilçeler “dar mekân faşizmi” diye kodlanabilecek bir çıktıya sebep olmaktadır. Faşizm kelimesi ağır gelebilir. Daha iyi bir ifade bulamadık açıkçası. Bu tür ortamlarda kişiler hayatlarına dâhil edecekleri kişileri tanıyarak, onaylayarak, arzu ederek değil mecburen dâhil ederler. Herkes, her şeyin içindedir. Bizce bu tercih edilesi bir iletişim türü değildir ve bu ilişki türünün çözülmesi yası tutulacak bir şey olmasa gerektir.

“Eskici ve Oğulları”nda dar mekân faşizmini görüyoruz. Çarşıda esnaflar arasındaki ilişki böyledir. Evin olduğu mahalle zaten böyledir. Ve böylesi alanlarda sıkça görülen dedikodu ve haset karşımıza çıkmaktadır. Romandaki en büyük gerilim, para kazanmak için kütlüye gidecek olan ailenin, diğerlerinin “neler diyeceği” kaygısı yüzünden kaynaklanmaktadır. Onlara gülecekler, onları ayıplayacaklar… Orhan Kemal küçük insanları gerçekten iyi gözlemlemiştir. Tıpkı BTÜ’de olmadığı gibi burada da birilerini idealize etmek söz konusu değildir.

HALK İSLAM’I

“Bereketli Topraklar Üzerinde”de dikkatini çekmeye çalıştığımız halk İslam’ı bu romanda da karşımıza çıkmaktadır. En alt tabakanın bir seviye üstünde yaşayan insanlar da İslam dininin kaidelerini tam olarak bilmemektedirler ve bu kaidelerle açıkça çelişen tutum ve davranışları pratik hayatlarına sıkça dâhil etmektedirler. Karakterler İslam dininin emir ve yasaklarını görmezden gelmektedirler. Kutsal şeyleri sorgulamak, onları yer yer itibarsızlaştırmak Çukurova bölgesine has bir davranış olsa gerek. Ülkenin diğer bölgelerinde bu işlerin bu kadar yoğun ve bu kadar pervasızca yapılabildiğini pek zannetmiyoruz. Yine de onlar da (yani toplumun ortalaması) Çukurova insanı kadar ileri gitmek istemese de, bizce, bu işlerin sıkı birer takipçisi olmak niyetinde değillerdir.

CİNSELLİK

Bu romanda cinselliğin ele alınışı, romana yedirilmesi de BTÜ’den farklı… Orada, en alt tabakadaki insanlar cinselliği oldukça pervasızca yaşıyorlardı çünkü skandallardan uzak kalmayı gerektirecek maddi koşullardan yoksundular. Bu yüzden en önemli iki eğlenceleri kontrolsüz cinsellik ve uyuşturucu madde kullanımıydı. “Eskici ve Oğulları”nın karakterleri maddi koşullar açısından önemli bir dönemeçte oldukları için skandallardan uzak durmaları gerekmektedir ve zihinler bu önemli dönemeçle ilgili fazlasıyla meşguldür. Orhan Kemal tarz olarak “gözlemci gerçekçiliği” (varsa böyle bir adlandırma) tercih ettiği için bize bu insanların cinsel dünyalarını sunmaktan da geri durmuyor. Cinsellik bu romanda daha az işleniyor ancak tabu denilebilecek şeyler ele alınıyor daha çok. Ensest, pedofili ve eşcinsellik bazı pasajlarda ima ediliyor. Sanırız yazar cinselliği “az” ele almasından dolayı cinselliği en sarsıcı boyutlarıyla ele almak istemiş. Kız kardeşiyle ilgili veya 11 yaşındaki bir kız çocuğuyla ilgili bir şeyler hisseden insanların zihinlerine girmek yeterince sarsıcı olmaktadır zira…

ÜSLUP

Zihinlere girmek demişken yazarın üslubuna da değinelim. Yazar dili o kadar canlı ve kıvrak kullanabilmektedir ki hayran olmamak elde değil… Karakterlerin zihin okumaları BTÜ’deki kadar diyalog kaynaklı değildir. Yazar karakterlerin düşünce dünyalarına daha çok girmektedir. Yalnız bunu o kadar başarılı yapmaktadır ki radikal denemeler diyebileceğimiz işleri, örneğin bir bebeğin zihnine dalması veya bir köpeğin, bir yılanın zihinlerine dalması metin içerisinde hiç sırıtmamaktadır. Toparlayıp tekrar etmek gerekirse, yazar dili o kadar ustaca kullanmaktadır ki radikal denemeleri bile ona olan hayranlığımızı besleyecek şekilde başarılıdır.

ÇÖZÜLME

Romanda beğenmediğimiz tek unsur çözülmesi olmuştur. Romanda çözülmenin ayrıntılarının yeterince doyurucu bir şekilde sunulmadığını düşünüyoruz. Bu kadar önemli bir değişikliğin bu kadar az sayıda sayfada işlenmesi insana bitişin, “aceleye getirildiğini” düşündürüyor. Kurgusal eserlerde karakterlerdeki önemli değişiklikler risk barındırırlar. Bu ani ve önemli değişiklikler inandırıcılığı zedeleyebilir. Hayatta ani ve önemli değişiklikler olmamakta mıdır? Cevabımız hayırdır ancak nadiren olduğunu da eklemek isteriz. Nadir gerçekleşen bu şey gerçekleştiyse eğer, bu değişikliğin ayrıntılarının daha doyurucu bir şekilde işlenmesi yerinde olurdu diye düşünüyoruz.

Orhan Kemal bunu yapmıyor ancak her şeye rağmen çok iyi ve çok güçlü bir metinle karşı karşıya olduğumuzu tekrarlamaktan geri durmuyoruz…

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Bir PR Çalışması Olarak “Devlet Ana” Romanı

kemaltahir

Kimin romanı? Kemal Tahir’in…

Neyin PR’ı? Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasındaki (abartılmış) yüce gönüllülüğün PR’ı…

PR ne demek? “Public Relations” kelimelerinin ilk harfleri yani “halkla ilişkiler” demek. İş dünyasında bir firmanın kendisini iyi, doğru, güzel gösteren tanıtım faaliyetleri için kullanılır.

Peki, neden Kemal Tahir böyle bir roman yazdı? Çünkü TR’deki tarihsel araştırmaları yetersiz ve yanlı görüyordu. Romancının bu aşamada devreye girmesi gerektiğine inanıyordu. Kriz’de (Batılılaşma Kriz’inde) mutlak bir taraftı ve kendi tarafını güçlendirmek istiyordu.

Bu romanı yazdı. Roman teknik olarak başarılı. Bunun üstüne bir de roman, bir edebiyat olayı haline gelmişti. Çok konuşuldu, çok tartışıldı.

Romanın teknik başarısı tartışmalarda en az öne çıkan taraftı. Çünkü aslında insanlar romanın edebi değerini değil (bunun olmadığını zaten çok az insan iddia edebilir) Kemal Tahir’in tarih tezlerini tartışıyorlardı. Bu tezlerin taraftarıysanız (KT) bu romandan ziyadesiyle etkilenirsiniz fakat bu tezlerin yanında değilseniz (benim gibi) romanı etkileyici bulmazsınız.

Ben romanı sevmedim. Izdırap çekerek, işkence çekerek okudum denemez ama sevmedim de işte… Bunun birinci sebebi yazarın tarih tezlerine katılmamış olmamdır, ikincisi ise tıpkı dönem filmlerini sevmemem gibi tarihi romanların da pek meraklısı olmamamdır. Dönem filmlerini izlerken gerçekçilik duygum fena halde zedeleniyor. Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasını anlatan bir romanın veya herhangi tarihsel bir dönemi ele alan bir romanın gerçekçilik konusunda gelip toslayacağı bir duvar mutlaka vardır. Meraklısına saygı duymakla beraber (her tarihi romana inanana saygı duymuyorum yalnız) almayayım, kalsın…

Yazarımıza bakalım biraz: Yıllar önce yönetmen Halit Refiğ’in hayatını röportaj formunda ele alan bir kitap okumuştum. Orada çok adının anıldığını hatırlıyordum. Kitabı tekrar açtığımda evet adı anılıyordu. Oradan aktardığına göre, yazar aslında bir Marksist. Nazım Hikmet’le aynı davadan yargılanıp, uzun yıllar hapis yatıyor. Hapishanede romancı oluyor. Sonra 1960’larla beraber fikirlerinde önemli değişiklikler oluyor. Bu toprakların “farklı” olduğunu keşfediyor yazar. Hangi toprak farklı değil ki? Batı Avrupa’nın bile her ülkesi birbirinden farklı, her biri siyasal gelişimlerinde farklı toplumsal süreçleri yaşıyorlar. İngiltere’de burjuva devrimi kansız gerçekleşirken Fransa’da yer yerinden oynuyor, Almanya imparatorluğa özeniyor, İtalya ülkeyi neredeyse ikiye bölüyor, İspanya hiçbir savaşa bulaşmıyor, Rusya burjuva devrimini atlayıp sosyalizme geçiyor falan…

Bu ülke onlardan gerçekten farklıdır ama bu farklılık yaşam tarzı ve kimlikler konusunda önem arz etmektedir bana göre. Bu ülkenin insanları hem kendi içerisinde birbirlerinde oldukça farklıdırlar hem de yaşam tarzı olarak Avrupalılar’dan farklıdırlar. Onlara benzemeye çalışan insanlarla benzememek gerektiğini savunanlar arasında 200 yıldır devam eden bir siyasal mücadele vardır. Bahsettiğim “Kriz” işte. Kemal Tahir burada Batılılaşma’nın net ve ateşli bir karşıtıdır. Bu toprakların değerleriyle barışmak ve uyum içerisinde olmak gerektiğini düşünür. Osmanlı’ya dair her şeyi reddeden Cumhuriyet ideolojisiyle kavgalıdır.

Bu reddiyeye karşı bir reddiye geliştirmek için “Devlet Ana” adlı romanı yazmıştır. Burada anlatılanlar bir yana form olarak da halk edebiyatı ve masallar geleneğinden faydalanmıştır. Dede Korkut hikayesi gibi bir roman görmekteyiz. Bu arada ironik bir şekilde İngiliz edebiyatının ilk nesir türü olan “romans” türünden de oldukça faydalandığını görüyoruz. “Sir Gawain and the Green Knight” adlı romans ve benzerleriyle ne kadar da çok ortak yönü var…

Bu kitabı ele alırken biraz tarihe değinmek şart olmuştur. Tarihi romanların hayranı değilim ama tarihe çok meraklıyımdır. Okuduğum kitaplar ve dergiler ışığında söyleyeceklerim var.

Moğollar, Selçuklular ve Osmanlılardan bahsetmeliyiz…

Moğolların zamanın IŞİD’i olduğunu iddia eden bir yazı yazmıştım. Gelmiş geçmiş en psikopat insanlardan biri olan Cengiz Han’ın özel projesi, sınıflar savaşı mınıflar savaşı falan değildi. Bir katliam, yıkım ve tecavüz imparatorluğu olan Moğollar o dönem dünyada yaşayan 120 milyon insanın 30 milyonunu öldürdüler. İstila ettikleri yerlerde uygarlık adına ne varsa yok ettiler. Binaları yıktılar, tarlaları yaktılar, ağaçları kestiler, kedileri bile öldürdüler. Moğollar Anadolu’ya vardıklarında Cengiz Han öldüğü için eski etkinlikleri yoktu ama yine de Anadolu’daki siyasal ve ekonomik düzeni berbat ettiler. Osmanlılar böyle bir dönemde ortaya çıktı.

Selçuklular ise Moğollardan önce ekonomik sebeplerle batıya yöneldiler. Bugün herkes koyun etinin “koktuğunu” iddia ediyor ama Türklerin siyasal tarihlerinde koyunlarına otlak bulmak en önemli itici güçlerden biridir. Dünyaya bir “pagan” (!) olarak gelen Selçuk Bey vardığı bölgede var olabilmek için İslam’ı seçti. Ayrıca bu din, onlara eksikliğini duydukları “ideolojiyi” de sağladı. Fakat Orta Asya kültürel etkileri hala çok canlıydı ve aslına bakarsanız da hiç kaybolmadı. Moğollar Anadolu’ya varınca Selçukluların siyasal ve ekonomik düzenlerini bozdular. Romanda bu etkiyi fazlasıyla görüyoruz.

Dağılan Selçuk otoritesinden sonra bir dolu beylik ortaya çıktı. Bunlar Anadolu Selçuklu Devleti’nin sevk ve idaresinde olan topluluklar oldukları gibi başıboş çapulcu Oğuz boyları da olabilmekteydiler. Osmanlılar bunlardan hangileriydi? Konya sultanına fayda sağladıkları için Söğüt ve Domaniç bölgesi kendilerine hediye edilmişti. Burasının uç beyliği olması üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. Uç beyliği riskli bir bölge olduğu için Osmanlıların aslında çok da favori olmadıkları sonucunu çıkarabiliriz. Riskli dedik ama o esnada Bizans İmparatorluğu da siyasal ve ekonomik olarak oldukça kötü durumda idi. Resmi tarih kitaplarında 1453 kahramanlıkla anlatılır ama 1204’e hiç değinilmez. Bu tarihte bir Latin Haçlı ordusu İstanbul’un kapılarını müzakereyle açtırmış ama içeri girince yağma yapmıştır. Latin İstilası denilen bu olay aslında Bizans’ı ekonomik ve siyasal olarak krize sokmuştur. İstanbul’un fethi bu ortamda kolaylaşmıştır. Bizans, Latin İstilası’nın sonuçlarını acı bir şekilde tecrübe ederken Osmanlılar aradan sıyrılmışlardır. Tarihte böyle tesadüfler etkilidir. Burada Osmanlıların zekice bir hamleyle doğudaki Türk beylikleriyle uğraşmak yerine batıdaki kaotik ortama yönelmeleri onları diğerlerinin önüne geçirmiştir.

Kemal Tahir romanda bunlara hiç değinmiyor ve oldukça erdemli ve barışçıl olan Osmanlıların hep saldırıya maruz kaldıklarından dolayı (!) mecburen seferlere giriştiklerini kurguluyor. Yalan söylüyor yani. Tarihteki devletleşme aşamasına geçen toplulukların komşularına yağma, istila, çapul, katliam, esirlik, tecavüz gibi şeylerle gittiklerini biliyoruz. Burada Osmanlıların diğerlerinden ne geri kalır yanı ne de fazlalıkları var. Kemal Tahir’in burada yaptığı resmen bir PR çalışmasıdır.

Türkler okçuluk ve binicilikte çok iyi oldukları için batıya doğru sürekli genişleyebildiler. Tank icat edilene kadar tankın yaptığını at yapıyordu. Atının üstünde, ellerinde yaylarıyla Türkler sürekli batıya doğru gittiler. Batıdaki insanlar onlardan iki bin yıl önce yerleşik hayata geçmişlerdi. Kültürel anlamda asla kapanamayacak bir açı vardı. Osmanlılar zamanında Türkler topçulukta da dünyanın en iyisi oldular ve Viyana’ya kadar gelebildiler. Savaş teknolojisinde üstünlüğü ele geçiren Batılılar bu sefer süpürmeye başladılar. 1. Dünya Savaşı’nın koşulları gereği ancak Edirne’ye kadar geldiler. Türklerin ve Osmanlıların tarihi budur.

Burada, Tahir’in yaptığı gibi hayran olunacak büyük bir parıltı görmüyoruz. Yaptığı çarpıtmaları da yutmuyoruz. O yüzden “Devlet Ana”yı tutmuyoruz.

Ama tutacak olan bir %50 bulunur…

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

En Çok Etkilendiğim Mimari Yapılar-İkinci Bölüm

Fotoğraf albümü ve açıklamalar için tıklayınız.

mimari, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

En Çok Etkilendiğim Mimari Eserler-Birinci Bölüm

Fotoğraf albümü için tıklayınız.

mimari, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Ünlüler ve Bira

Ünlülerin bira içerken çekilmiş olan fotoğrafları için tıklayınız.

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Osmanlılar Döneminde, Cami Haricinde, İnşa Edilmiş İki Meydan Anıtı

Adsız

İki meydan anıtı dedim ama bunlardan sadece iki tane olduğunu söyleyeyim. Ve bu durumu başlıkta nasıl ifade edeceğimi bir türlü bulamadım. İki, tek meydan anıtı… Yegane iki meydan anıtı… Tek, iki meydan anıtı… Gorki Hayırsever de derdime derman olamadı.

Neyse, biz yazımıza dönelim. Osmanlılar döneminde şehir meydanlarında konut, dükkan ve kamu binası haricinde neler vardı? Cami, sebil, türbe, çeşme ve saat kulesi…

Bunlar haricinde Osmanlı Devleti sınırları içerisindeki meydanlara inşa edilmiş sadece iki meydan anıtı vardır. İkisi de İstanbul’dadır. Görsellerde ikisini de görüyorsunuz. Birincisi Çağlayan Adliyesi’nin hemen yanında yer alan Abide-i Hürriyet, ikincisi de Fatih’te yer alan Tayyare Şehitleri Anıtı’dır.

Şimdi bunların hikayelerine bakalım…

Sadece Abide-i Hürriyet olarak da anılır Abide-i Hürriyet Anıtı veya Abide-i Hürriyet Meydanı da denir. Caddesi de var. Burası ne ayaktır?

1911 yılında inşa edilmiştir. Kimler için? 31 Mart Vakası’nda ölen, meşrutiyet yanlısı askerler için inşa edilmiştir.

Bilindiği gibi, meşrutiyeti ilan etmek zorunda kalan II. Abdülhamit elbette bu durumdan memnun değildir. 31 Mart Vakası’yla sonuçlanacak olan isyan çıktığında duruma karşı ilgisiz kalmıştı. İttihat ve Terakki’nin Selanik’ten getirttiği Hareket Ordusu isyanı kolay bir şekilde bastırmıştır ve padişahı tahttan indirmiştir. Bu olayda ölen 73 kişi için bir anıt dikilmesi kararı alınmıştır ve yarışma açılmıştır. Yarışmaya Vedat Tek de katılmıştır.

Bu, bir ilktir çünkü geleneksel Osmanlı toplumunda cami, sebil, çeşme haricinde meydanlarda başka yapılar görmüyoruz. Heykel İslam dininde yasaktır. Bu yasak etkili olmuştur bu durumda. İnsan suretinde olmasa da ilk defa bir anıt dikilecektir.

Anıt I. Mimari Akım’a uygun bir şekilde inşa edilir. İstanbullular bu insanları “Hürriyet Şehitleri” diye anarlar. Yani İstanbulluların bir bölümü…

Defalarca kez bahsettiğim Batılılaşma Krizi bu olayda da karşımıza çıkıyor. Kriz’in 1923’ten sonraki en önemli olayı 1908’dir. Bu olay Batıcıların, “Muhafaza Etmek İsteyenler” karşısında kazandığı en önemli zaferdir. 1923’ten sonra…

Abide-i Hürriyet asla herkesin üzerinde aynı fikirde olduğu bir anıt olmamıştır. Bugün bile. Burada İttihat ve Terakki’nin en önemli insanlarının anıt mezarları vardır. Enver Paşa’nın, Hitler’in jestiyle Talat Paşa’nın, Mahmut Şevket Paşa’nın, Abdülhamit’in önce kandırıp sonradan öldürttüğü Mithat Paşa’nın falan… Dolayısıyla bu bölgeyi Osmanlı yanlılarının, Cumhuriyet karşıtlarının, İslamcıların, Abdülhamitçilerin, muhafazakarların kabullenmesi mümkün değildir. Zaten şu anda kapalı durumdadır, metruk bırakılmıştır ve ismi 15 Temmuz’da ölen birinin ismiyle değiştirilmiştir.

İTC ve Cumhuriyet kadroları aynı kadrolardır. Önderleri sadece birbirlerini reddeder. Bu insanlar günahıyla sevabıyla aynı insanlardır. Burada geleneksel Osmanlı toplumunda görülmeyen semboller vardır. Dikenli tellerin arkasından görebildiğim kadarıyla bir duvar vardı ve duvarın üstünde başı açık bir kadın rölyefi vardı. Yine okuma, bilinçlenme temalı rölyefler de görünüyordu.

Gelelim Fatih Tayyare Şehitleri Abidesi’ne. Geçenlerde incelediğimi Saraçhane Meydanı’nda yer alır bu da… Mimarı bu sefer Vedat Tek’tir ve evet bu da I. Mimari Akım’a göre inşa edilmiştir.

Bu anıtta Kriz’in etkilerini görmeyiz. 1914 yılında üç Osmanlı pilotu Kahire’ye uçakla gitme projesine girmişlerdir. Uçaklar Yeşilköy’den (Ayestefanos) havalanır ama ikisi de yolda düşer. Dört pilottan biri kurtulur sadece.

Bu insanlar için bir anıt dikilmesine karar verilir ve bu anıt dikilir. Yarım kalmış sütun tamamlanmamış uçak yolculuğunu sembolize eder. Bu anıta karşı, ne Kriz A tarafından ne de Kriz B tarafından kimse, olumsuz bir duygu beslemez. Merak edenlerin ilgisini çeken, merak etmeyenlerin fark etmedikleri bir anıttır ama Abide-i Hürriyet köşe bucak kaçırılan bir anıttır.

Bu iki anıtın Osmanlı toplumunda dini içerikli olmayan iki ve tek anıt olduklarını ciddi bir yerden okumuştum. Şu anda nereden okuduğumu hatırlamıyorum. Bu yazıyı okuduktan sonra Aydın’da İstiklal Anıtı’nı gördüm. 1922 tarihli. O da üzerinde yazılar yazan bir sütun. O halde o da bir Osmanlı dönemi seküler anıt sayılabilir. Diğer Ege Bölgesi şehirlerinde böyle bir şey görmedim.

Böyle…

mimari, siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Binasının Hikayesi

28424847_1204309873037912_4905278310378189311_o

Dünyanın bütün şehirlerinin meydanları ideoloji savaşlarının simgeleriyle doludur…

Bu simgelerin sanatsal boyutları mutlaka vardır. Estetik değerleri vardır. Ancak sanatsal ve estetik boyutları işin ideolojik boyutunu aşamaz. Belki günümüzde o iki ideolojiden biri kesin olarak yenilmiş ve yok olmuştur ancak o yapı, yapıldığı dönemde birilerini rencide etmiştir muhakkak.

Konut mimarisi anıtsal/kamusal mimariye oranla daha az ideolojik yan barındırır. Hiç barındırmaz, diyemeyiz. Fakat anıtsal/kamusal yapılar mutlaka ve mutlaka hem de yoğun bir şekilde ideolojik yan barındırır. Bugün, büyülenerek gezdiğimiz Antik Yunan dor tapınakları da Roma tiyatroları da arkaik kült alanları da devasa ibadethaneler de ideolojik mesajlar iletirler. Hatta müzeler bile… AVM’ler, saat kuleleri, defterdarlık binaları, saray bahçeleri, üniversite binaları, hükumet konakları… Ve de belediye başkanlığı binaları…

İstanbul Büyükşehir Belediyesinin Saraçhane semtindeki başkanlık binasına bakacağız bugün. Bu bina 150-200 yıldır devam eden bir ideoloji savaşının önemli bir simgesidir. Hangi ideoloji savaşı? Benim Batılaşma Krizi diye adlandırdığım Kriz’de Batılılaşma yanlılarının büyük bir savaşım sonunda diktikleri bir anıtsal yapıdır.

Saraç, at koşum takımı satan kişi demektir. Bu semt Osmanlılar döneminde bu kişilerin işleri yaptıkları bir yer olduğu için bu adı almıştır. Bunun konumuzla ilgisi yok. Kriz2in gözünü buraya dikmesinin sebebi Şehzade Camisi’dir. Görselde görüyorsunuz onu ve de belediye binasını.

Saraçhane Meydanı başlı başına Taksim Meydanı’ndan sonra ideoloji savaşının en yoğun yaşandığı meydandır desek abartmış olmayız.

Bu meydanın açılması, 1935-51 yılları arasında İstanbul’un yeniden imar edilmesi projesini yürüten Henri Prost’un projesi dahilindedir. Atatürk’ün davetiyle İstanbul’a gelen, Fransız şehir planlamacısından hem bir metropol adayı olarak İstanbul’u yeniden dizayn etmesi hem de yapabilecek oranda Osmanlı Devleti’ni hatırlatan görüntüleri değiştirmesi istenmiştir.

Aksaray Meydanı’nın açılması, oradan da Haliç’e bir bulvar çekilmesi vardır bu proje dahilinde. Bu çalışmalar esnasında birçok Osmanlı mescidi ve ahşap konak yıkılmıştır. Kriz’in Batılılaşma karşıtları bu yapılanları içlerine sindirememektedirler. Bunları zulüm olarak görürler. Bu tarafın ideologları, yapılabileceğine inansalar 90 yıllık bu hamleyi bugün geri çevirirler emin olun… Yık ve eskisi gibi baştan yap şeklinde bir radikal eylem yapamasalar da buralarla ilgili çeşitli planları vardır.

Peki, ne olmuştur, ne yapılmıştır bu meydana? Görseldeki belediye binası 1953 yılında bir mimarlık yarışması sonucunda yapılmıştır. Nevzat Erol yarışmayı kazanmıştır ve inşaat 1960’ların başında bitmiştir. 1953 yılında Kriz’in bir tarafının, Ak Parti’den sonraki en güçlü partisi DP iktidardaydı. Böyle bir şeye nasıl izin verdikleri merak edilebilir. Açıkçası ben de tam olarak sebebini bilmiyorum ama henüz üç yıllık bir iktidar olan DP açıkça büyük adımlar atamıyor olabilir. Kendi adlarına “mıntıka temizliği” denebilecek başka başka adımlarla meşgul olmuş olabilir. Önemli iktidar değişikliklerinde çok hızlı bir şekilde büyük ve önemli adımlar atılamaz. Bir dönem ortalamacı gözükebilir yeni süpürgeciler.

Bina, II Ulusal Mimari Akım diye bilinen ve yoğunluklu olarak Ankara’da kullanılan mimari akımın İstanbul’daki sayılı örneklerindendir. Harbiye radyo binası, İÜ Edebiyat Fakültesi diğer örneklerindendir. Bu akımın özelliği anıtsal ve simetrik olmasıdır.

İBB Binası etrafını şekillendiren bir yapıdır. Daha doğrusu etrafını eski halinden alıp başka bir hale getiren bir yapıdır. O yüzden II Akım’ın ihtiyaçlarından da fazlası bu yapıda görülür.

Yapıya, Kriz A Tarafı’nın yönelttiği en büyük eleştiri Şehzade Camisi’nin silüetini bozmasıdır. Bu cami için Mimar Sinan “Çıraklık eserim.” demiştir. Rivayet odur ki kendisine “artık” anıtsal bir cami isteyen Kanuni bu camiyi yeterince görkemli bulmamış ve camiyi o esnada ölen bir erkek çocuğuna adamıştır. Sinan’a da Süleymaniye gibi bir şey yapmasını emretmiştir.

Çıraklık eseri falan ama yine de oldukça etkileyici ve görkemli bir yapıdır. İBB binası bunun Marmara Denizi’nden görünmesini engeller. Devasa boyutlarıyla onu alanda ikincil role iter. Önündeki parktaki yüksek ağaçlar yine onu iyice gizler.

Bir de, dikkatlice bakılırsa İBB binasının Bozdoğan Kemeri’yle paralel inşa edildiği, tepesindeki kemerin onunla aynı olduğu görülür. Bina burada camiyi değil kemeri dikkate alır. Bir Roma eseri olarak “gavurun” eserini koskoca Sinan camisine tercih etmiştir. Gerçi mimar öndeki kare yapının üstündeki hiperbolik örtünün Şehzade’yle uyum içerisinde olduğunu öne sürmüştür ama açıkça burada Şehzade’yi her anlamda çaresiz bırakan bir mimari eser inşası vardır.

Binanın arka tarafında küçücük bir medrese görülüyor. Ankaravi Mehmet Efendi Medresesi’dir bu bina ve adeta disko önünde bekleyen korumanın sap gelen erkeklere yaptıkları gibi ona set olmaktadır.

Bu binanın önünde Ankara Sıhhiye’deki Hitit Güneş Kursu Heykeli’nin bir küçük kopyası da vardır. Ankara ve onun ideolojik yönelimine bir selam çakma olarak değerlendirebiliriz bu heykeli.

İşte İstanbul buradan yönetilmektedir. Ak Parti belediye başkanları 25 sene buradan yönettiler İstanbul şehrini. Bu binanın içlerini hiç sinmediğini tahmin etmek zor değil. Zaten şu anda Seyrantepe’de bir gökdelen boyutunda İBB Hizmet Binası var. Tüm belediyenin buraya taşınacağı ve Saraçhane’deki binanın bilinçli bir şekilde metruk bırakılacağını tahmin ediyordum ben. Bir süre sonra da bir oldubittiyle binanın yıkılacağını tahmin ediyordum.

Şaraçhane Meydanı adım adım ideolojik atmosfer barındırır. Buradaki işçi mitingleri de sosyalist siyaset açısından önemlidir. Ayrıca en son 15 Temmuz’da yaşananlar burayı daha da bir önemli kılmıştır. Kim bilir belki de burayı o gece koruyan Kriz’in A Tarafı, bu binayla bir gönül bağı kurmuştur…

CHP’nin İstanbul seçimlerini kazandığı anlaşılıyor. O yüzden bu binanın hikayesini yazmak istedim. Bu olaydan sonra binanın halihazırda zengin olan hikayesi iyice zenginleşecektir…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

mimari, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Bilinçsizliğin Romanı

Kitap Eki sitesinde yayınlanmıştır…

Edebiyat eleştirmeni Fethi Naci’ye göre Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar Üzerinde” adlı romanı esasında bilinçsizliğin romanıdır…

1940’lı veya 50’li yıllarda, Sivas’ın köylüğünden çıkıp Çukurova’ya yani “bereketli topraklara” inen üç kafadar “ekmeklerinin” peşindedir. Bir tanesinin Sivas’ta iki aylığına gerçekleştirdiği fabrika işçiliği hariç ilk defa köyden çıkmaktadırlar. Bu üç kafadarı Çukurova’da oldukça ağır sömürü koşulları ve düşkün yaşam tarzı karşılar. Fethi Naci’nin altını çizdiği bilinçsizlikle acaba başlarına neler gelecektir?

1845 İNGİLTERE

Ağır sömürü koşulları dedik…

Roman -ilk kez- 1954 yılında yazılıyor. 280 sayfalık bir romandır bu. Daha sonra yazar, kitabı 1964’teki ikinci baskısına 427 sayfa olarak göndermiştir. Bu sürede olan politik gelişmelerle paralel bir şekilde eklemeler yapmıştır romana… Her iki durum için de bu kitaptan 100 sene önce yazılmış bir kitaba dikkat çekmek isteriz…

Marksizmin “ikinci keman”ı Freidrich Engels’in 1845 yılında yazmış olduğu “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu” adlı bir kitabı vardır. Engels, kapitalizmin gelişiminin en rafine haliyle gözlemlenebileceğini düşündüğü ülkenin işçi mahallelerini bize olduğu gibi aktarmıştır. İşte, Orhan Kemal de 100 sene sonra “olduğu gibi aktarma” işini roman formuyla gerçekleştirmiştir. Ve koşullara baktığımızda çok fazla değişikliğin yaşanmadığını görürüz.

Çok uzun çalışma saatleri, yetersiz beslenme, hijyenden muaf barınma koşulları, ölüm oranlarındaki yükseklik, sanitasyondaki ilkellikler neredeyse bire bir aynı. Yaşam tarzları da çok benzer. Uyuşturucu madde kullanımı ve gelişigüzel seks sanki her iki dönemin emekçi sınıflarının en önemli iki uğraşı…

EMEK-SERMAYE ÇELİŞKİSİ

Adana treninde ayakta yolculuk yaparak Çukurova’ya inen; İflahsızın Yusuf, Pehlivan Ali ve Köse Hasan’ın ellerinde çok güzel hayalleri vardır bir de İflahsızın Yusuf’un emmisinin özlü sözleri… Yusuf’un emmisi yani Dudu ablanın eri… Duru abla da ne kadındı ama… Tam Osmanlı… Bir gece ırmak boyunda çerçiyle…

Yusuf’un emmisi hemen hemen her konuda fikir beyan etmiş birisidir ve onun dediklerine bakılırsa her şey yolunda gidecektir. Yusuf’un emmisinin güvenilecek kurum olarak işaret ettiği “hemşerilik”, devreye girmelidir ve üç kafadarın fabrika sahibi hemşerisi onlara iş vermelidir. Dakikasında sömürüyle, avantayla, hakaretle tanışırlar…

Sosyalizmle tanışmış ve ona bağlanmış bir yazar olarak Orhan Kemal’in emek-sermaye çelişkisini nasıl ele aldığı, üzerinde durulmayı hak ediyor: Sanırız yukarıda bahsettiğimiz “bilinçsizlik” ve “olduğu gibi aktarma” tabirleri ipucu veriyor. Orhan Kemal yaşanılanları olduğu gibi göstermiştir. Doğaldır ki bu insanlar siyasal bilinçtin uzaktırlar. Bilinçli gibi görünenleri bile hedefi doğru teşhis etmekte sıkıntılar yaşamaktadırlar.

Romanda idealize edilmiş herhangi bir karakter yoktur. Roman, “İnce Memed” gibi destansı bir eser olmayıp adeta bir anti-kahramanlar geçididir. Bütün karakterler oldukları gibi aktarılmışlardır. Arızasız bir karakter yok gibidir. Çok az değinilen iki usta hariç alt tabakanın, önemli önemsiz bütün karakterleri kişiliklerinde önemli arızalar barındırırlar.

Orhan Kemal alt tabakadan olanları idealize etmez ama egemenleri ve onların yardakçısı ara katmanları (ustabaşı, ırgatbaşı, taşeron) berbat hayatın mutlak sorumluları olarak işaret eder. Herhangi bir kurtuluş formülü yoktur Kemal’in. Proletaryanın bilinçlenip iktidara el koyacağı şeklinde bir beklenti içerisinde değildir. Kişisel hayatında belki öyledir de romana bakan biri bunun en azından çok uzun bir süre boyunca gerçekleşmeyeceğini düşünür.

GELİŞİGÜZEL SEKS

Romanda cinsellik çok fazla işlenir. Bazıları rahatsız bile olabilir bu durumdan. Daha ilk dakikadan üç kafadardan ikisinin, emminin avradı Dudu’yla neler yaşadıkları aktarılır. Günde 18, 20 saat çalışan bu emekçiler, köy gibi az kişinin yaşadığı dar bir mekânda olmadıklarından dolayı, “daha” “rahat” davranabilmektedirler. Cinsellik, iş dışındaki en önemli meşgaleleri olmuş gibidir. Tıpkı Engels’in tarif ettiği işçi mahallelerindeki gibidir cinsellik. Kendisini çok özel bir anlam yüklenmeden fırsat bulunca yaşanılan bir şeydir. Güç ilişkileri de cinsellik üzerinde “yani” kadın cinselliği üzerinde bir tahakküm kurmanın aracı olmaktadır. Her zamanki ve her yerdeki gibi…

Burada ahlakçı bir yan takınmanın doğru olmadığını veya kaybedildiğinden dolayı bir namus için hayıflanılmaması gerektiğini düşünüyoruz. Her şey baştan aşağı bozukken cinsellik kurtarabilirler miydi? Orhan Kemal projeksiyonu Çukurova’ya tutmuştur ve bunları görmüştür…

HALK İSLAM’I

Türkiye’de İslam dininin bütün kurallarının zorla uygulatılacağı bir toplumsal düzeni isteyen insan oranı kaçtır? Bizce bu oran çok azdır. Halkın dindar partilere oy vermesi başka bir meseledir ama şu bahsedilen toplumsal düzeni bilinçli bir şekilde arzu eden insan sayısı çok azdır diye düşünüyoruz. Halkın İslam’ı büyük oranda söylemlerden ve bir kimlikten ibarettir. Kurallar bilinmez, bilinenlerine de çok fazla uyulmaz. Çukurova’nın Türkiye’nin geri kalanından, örneğin Orta Anadolu’dan oldukça farklı toplumsal dinamikleri olduğunu düşünüyoruz. Ve bunların renkli olduklarını… Acısıyla tatlısıyla bu renkli hayatın İslam dinine karşı geliştirmiş olduğu “farklı” tutum romanda büyük bir cesaretle veriliyor. Acemi ve ilkel de olsa birtakım sorgulamalar görüyoruz. Bazı tabucuklar devriliyor yine… Bir vazgeçiş kesinlikle yok ama oldukça serbest bir uyarlama var. İslam dininin kurallarıyla kendi “renkli” hayatlarını uzlaştırmışlar veya öyle görünüyorlar…

ORHAN KEMAL BAKIŞI

Fethi Naci’nin bir diğer altını çizdiği konu da Türk edebiyatında var olduğu iddia edilen “Orhan Kemal bakışı”dır. Onun her insanda her şeye rağmen aydınlık bir yan, temiz, insani bir yan bulunabileceğini düşündüğünü iddia ediyor. Bu, şöyle doğrudur: Romanın kurgusunda yaşanılan olaylar aslında korkunç olaylardır. Büyük trajediler yaşanır roman boyunca ancak ağır bir psikolojik yük hissetmez okuyucu. Sanki herkes bunlarla yaşamasını öğrenmiş gibidir. Onların rutini olmuştur sanki dramlar. Romanda psikolojik çözümlemeler çok derinlemesine yapılmadığı için (belki de o insanlar bu kadar derin düşüncelere dalamıyorlardı) kişilerin derinlerde neler hissettiklerini, örneğin bir Tanpınar romanında olduğu gibi, bilemiyoruz. Mütegallibe her zamanki gibi işini yapaktadır fakat bu insanların oldukça sığ gündemleri vardır. Orhan Kemal de bunları bize yansıtmıştır.

Çok güçlü bir metin, çok güçlü bir kurgu bu. Yazar belli ki büyük bir tutkuyla yazmış romanı. Adeta çocukluğundan çok iyi tanıdığı Çukurova’yı yeniden yaşamış. Bu tutkuyu her satırda hissedebiliyorsunuz. Kitap kesinlikle ilgiyi hak ediyor…

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Beş Şehir-Baran Doğan

BURSA-YESIL-TURBE-KARTPOSTAL__7076166_0

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir” adlı kitabını okudum…

“Huzur” ve “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü okuduktan sonra bir AHT meftunu olmuştum, bana çok hitap edeceğini düşündüğüm “Beş Şehir” kitabını okuyayım dedim. Neden hitap ederdi? Çünkü şehir gezilerine bayılıyordum ve gezdiğim şehirleri tarihsel, kültürel, mimari ve sosyolojik açıdan inceleyen yazılar, fotoğraf albümleri hazırlamayı seviyordum. Facebook profilimi bunlarla dolu… Tanpınar da görev icabı gittiği veya yaşadığı beş önemli Türkiye şehrini incelemiş, ele almış.

Bu şehirler Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul’dur. Bu şehirlerin, kısaca, benim için neler ifade ettiklerini anlatan bir yazı yazayım dedim. Neden kısaca? Çünkü bir yazıya sığması için kısaca olması lazım. Bir de İstanbul’u yazmayacağım. O zaman bir yazıya sığmaz. “İstanbul’da Yapılması Gereken 100 Şey” adlı Facebook fotoğraf albümlerimi yorum bölümünde bulabiliriniz.

Bu şehirlerden sadece Erzurum’a bir kez gittim, diğerlerine birden çok kez gittim. İstanbul ve Ankara’da yaşadım. Bursa’da bir gece kaldım.

ANKARA

AHT’nin Türkiye’nin 150 yıllık Batılılaşma Krizi’nde net bir taraf seçmediğini ve sırf bu yüzden Batılılaşma karşıtlarınca “Düşmanımın düşmanı dostumdur.” düsturu yüzünden sahiplenildiğini yazmıştım. “Düşmanımı coşkuyla alkışlamayandan ekmek çıkarayım bari…” düsturu demek daha doğru olabilir sanırım. “Beş Şehir”deki Ankara tasvirini görünce Tanpınar’ın Kriz’in en büyük figürü Atatürk’e saygıda kusur etmediğini görüyoruz. Net bir reddiye söz konusu değil. Belki olamadığındandır zira bugün bile böyle bir şey açıkça mümkün olamamaktadır. Fakat biliyoruz ki Tanpınar Batılılaşmanın, modernleşmenin mutlaka olması gerektiğine inanır. 1960 yılında yazdığı önsöz “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”nın önsözü kadar öne çıkan bir önsöz. İlk cümlesi şöyle: “Beş Şehir”in asıl konusu hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyaktır. İştiyak yani güçlü istek, arzu…

Ankara bölümü en kısa olan bölümdür. Çünkü Cumhuriyet öncesine baktığımızda bu şehirler içerisinde en az önemli olanı Ankara’dır. Başkent olmasaydı Ankara; Niğde, Kırşehir gibi bir şehir olacaktı. Aslında önemli bir Roma kentidir Ankara. Önemli Roma yapıları vardır burada. Augustus’un tahta geçiş sürecini ele alan Augustus Tapınağı (yazıtı) paha biçilmez bir Roma yapısıdır. Hamamı vardır. İmparator Jülyen sütunu mutlaka görülmeli. Son yıllarda, eski genelevin olduğu yerde yapılan kazılarda tiyatro kalıntısı da ortaya çıktı.

Tanpınar Arslanhane Camisi’ne de bayağı bir ele alıyor. Bu cami de Anadolu da sık sık gördüğümüz ahşap direkli Selçuklu camilerine bir örnektir.

Neyse Ankara’ya dönelim. Ben doğma büyüme Ankaralıyım. Ama orayı sevmem. İstanbul’da büyümüş (ve İstanbul’u seven) birisinin Ankara’yı sevmesi pek mümkün değildir. Ankara, kültürel anlamda dinamik bir şehirdir ama şehrin ezici çoğunluğunu oluşturan Orta Anadolu köylerinden göçüp gelmiş insanlar orayı adeta beş milyon kişilik bir köy haline getirirler. Kendi dar mekân kapalı toplumsallıklarını mahallelerde aynen devam ettirmektedirler. Demokrat Parti’nin kalesidir Orta Anadolu. Bunların muhafazakarlıkları usandırıcıdır.

Yine de haksızlık etmeyelim, Erzurum ve Konya gibi bir yer de değildir Ankara. Baran Doğan medeniyet ölçütü neydi? BŞF yani bira-şort-flört… Ankara’da mahalleler hariç merkezler bu açıdan iyidir. Şort hariç gerçi. İlginçtir Ankara’da şort giyen erkek görmek imkansıza yakındır. CHP kazanırsa ne olacak? İnsanlar bu konuda çok umutlular. CHP’ye oy vermek beni rahatsız eder ama bir CHP’nin yönettiği bir yerde yaşamak isterdim.

Bir de çok ilginç bir şey var. Dünyada otobüsünde muavin olan tek şehir Ankara olabilir. Evet, halk otobüslerinde muavin var. Bu da Ankara’nın ne kadar değişime uzak olduğunu gösteriyor. Bahsetmek istediğim başka bir şey de Ankara’da hala porno sinemanın var olması… 2019’da, internet çağında hala porno sineması var. Ankara bu kadar.

ERZURUM

Beni kitapta en çok hayal kırıklığına uğratan bölüm Erzurum bölümü oldu. Gerçi neden şaşırdım ki? Tanpınar Erzurum’a üç kere gitmiş. Birincisi Ermeni Soykırım’ından önce. Gerçi bu konuda herkes aynı düşünmüyor. Yakın arkadaşımız dediğimiz insanlar bile bu konuda aynı fikirde olmuyorlar çoklukla. Ben olduğunu düşünüyorum. Ve Erzurum yaklaşık 100 bin kişiyle en fazla nüfus azalması olan şehirlerden biridir. Sivas mıydı o muydu hatırlamıyorum. Yani ya birinci ya ikinci.

Tanpınar Soykırım’dan önce ve sonra gördüğü Erzurum arasındaki korkunç farkı anlamakta güçlük çekiyor. 100 bin insan bütün kültürel ve ekonomik birikimiyle yok olmuşsa o şehir elbette uzun süre kendisine gelemez. Tanpınar burada resmi ideolojinin sözcülüğüne soyunuyor. Daha farklısını beklemiş olmamdan dolayı kendime hayıflandım. Bu konuda resmi ideolojinin temsilciliğini yapmayan birisi mebus, akademisyen falan olabilir mi?

Erzurum bölümünde bir yerde 12 yaşındaki bir kız çocuğunu tasvir ettiği bir bölüm var. Bu paragrafı okuyunca çok rahatsız oldum. Büyük bir istek ve hevesle, o kız çocuğunun birkaç sene sonra geçireceği fiziksel dönüşümleri hayal eden ve bu hayalden mest olan bir paragraftı. 15, 16 yaşlarındaki kızların birer arzu nesnesine dönüşmesi hala aşılamamış bir şeydir ki 70, 80 sene önce neredeyse işin normaliydi. Ama yine de böyle bir şeyin hayal edilmesi ve bunun metne aktarılması beni rahatsız etti.

Erzurum’a bir kez gittim. Eğer kültür, tarih ve mimari merakınız varsa Erzurum bu konuda Anadolu’da en iyilerinden biridir. Bir kere Anadolu’daki ikinci en iyi sanat eseri vardır burada. Evet, Çifte Minareli Medrese Anadolu’daki ikinci en önemli mimari yapıdır. Birinci hangisidir peki? Hiç kuşkusuz Sivas Divriği Ulu Camisi’dir. ÇMM büyüleyicidir. Hemen arkasında Üç Kümbetler yer alır. Çok ilginç, aslında orada dört tane kümbet vardır ama diğer üçü o kadar iddialıyken dördüncü adeta bir sinek ikilisidir. O yüzden adı anılmaz. Öyle iddialı üç kümbetin yanına neden gidip de öyle sıradan bir kümbet yapılır?

Erzurum Ulu Camisi de en iyi ulu camilerden biridir. Selçuklu camilerini kastediyoruz. İki kubbesi de olağanüstüdür. Birisi ahşap kubbedir. Sanırım ardıç ağacıydı, ardıç ağacından yapılmış kubbesinin tasarımı çok iyidir. Diğer kubbesi de taş işçiliğinin zirvelerinden biridir. Ve bunu kubbede tatbik etmek zor iş olsa gerek. ÇMM’in diğer karşısındaki kale de kulesiyle öne çıkmaktadır. Mutlaka görülmeli.

Erzurum’daki Yakutiye Medresesi benzerlerinden çok fazla öne çıkan bir yapı değildir ancak minaresi TR’deki en iyi minarelerden biri olabilir. Google görsellerden bakınız lütfen.

Erzurum denilince cağ kebaptan bahsetmemek olmaz. İnternetten yaptığım araştırmayla Gel-Gör adlı işletmeye gittim ben. Mükemmeldi. Ama “Koyun eti kokuyor.” diyenlerdenseniz uzak durunuz. Koyun eti düşmanlarına karşı taarruza geçen yazıyı yazmayı yıllardır erteliyorum. Artık harekete geçmeliyim. Bu arada… Sirkeci’deki Şehzade Cağ Kebap adlı mekanın Erzurum’dakilerden aşağı kalmadığını da belirteyim. “Her şey yerinde güzel.” diye bir şey yoktur. Büyükşehirlerde de çok iyi yemekler yapabilmektedirler. Antep lahmacunu en azından İstanbul için istisnadır bana göre. Çok iyi kebaplar, tatlılar İstanbul’da mevcuttur.

Erzurum halkının oldukça muhafazakâr olduklarını sokaktan hissedebilirsiniz. El ele tutuşan iki insana nasıl da ters ters baktıklarını gözlemlemiştim.

Erzurum’da Atatürk’le ilgili bir anısı var Tanpınar’ın. Birçok yerde elini öpme fırsatı bulduğunu ama sadece Erzurum’da sohbet edebildiğini söylüyor. Atatürk medreselerin kapatılmasıyla ilgili ne düşündüğünü soruyor. “Hayatımız biraz da onun talihinin ve iradesinin kendi mahrekinde gelişmesi olmuştur.” diyor. Mahrek yörünge demekmiş. Tek adamlık işte. Aksinin mümkün olamayacağını düşündüğümü çok kez yazdım. Medreselerle ilgili ise onların “survivance” halinde olduklarını yani can çekiştiklerini, zamanlarının geçtiğini söylüyor. Kapatılmalarının ise bir “aksülamel” (tepki) doğurmayacağını söylüyor. Tanpınar’dan orada “erkeklik” yapamadığı için hesap sormalı mıyız? Sonrasında yazdığı “Huzur” ve SAE ile bombayı odanın ortasına bırakmıştır. Kriz’i daha da derinleştirmiştir ama Atatürk’e karşı “erkeklik” yapamamıştır. “Bu konuda roman yazmayı düşünüyorum.” dememiştir. Belki de o yıllarda bu düşünceleri net değildir. Kriz 40’lı ve 50’li yılları görmemiştir henüz. Zaten Atatürk’e karşı net ve kararlı bir reddiye içerisinde olmadığını belirtmiştik.

KONYA

Selçuklu başkenti Konya… Ne diyordu o türkü: Yaylalar içinde Erzurum yayla/Şehirler içinde Konya’dır Konya.

Yine tarih, kültür, mimari açısından Anadolu’nun en iyilerindendir. İnce Minareli Medrese Konya’nın “opus magnum”udur. Yani en önemli eseri. Bunun cephesine baktıkça bakarsınız. Karatay Medresesi bir çini müzesidir.

Süre çok uzadı, biraz gaza basacağım…

Tanpınar Selçuk tarihini bayağı bir ele alıyor. Bu tarihin Konya üzerindeki etkilerinden de bahsediyor. Moğol istilasının da Konya’dan çok büyük götürüsü olmuştur. Bütün bunların izlerini anlatıyor.

Mevlana’yı da anlatıyor. Mevlana ile ilgili hiçbir bilgim yoktur. Ama zaten tasavvuf ilgi alanım değildir.

Konya şehrinden bahsedelim. Buradaki Atatürk heykeli, Malatya Atatürk heykeliyle beraber en ilginç Atatürk heykellerinden biridir. Burada heykel merkezin dışında ve şehre sırtı dönüktür. Bir elinde buğday başağı diğer elinde ise kılıç vardır. Konya isyanı Atatürk’ü çok uğraştırmıştır. Sanki buğdayınız olmasa sizi keserdim demek istemektedir. Gerçekten de Konya ovası inanılmaz verimlidir. O buğday tarlaları çok güzeldir.

Konya merkezi muhafazakârlığı da geçtim dinciliğin en net gözlemlendiği şehirdir. Açık ara bir numaradır. Bunu bu kadar net hissedebileceğiniz başka bir şehir yoktur TR’de ve bu şehir iki milyon nüfusludur. Zengindir.

Tanpınar zamanında henüz keşfedilmemiş olan Çatalhöyük de anılmalı. Konya merkeze bir saat uzaklıkta bulunan Çumra ilçesinde yer alır. Nedir Çatalhöyük? Dünyadaki en eski köy kalıntısı diyebiliriz. Yani TR’de böyle bir yer var. Yolunuz düşerse kaçırmayın.

BURSA

Bu şehirler içinde en sevdiğim Bursa’dır. Veya en “güzel” bulduğum… Güney Marmara bölgesinin yeşili çok güzeldir. Hele güneşli bir gündeyse. Bursa’ya en son gittiğimde güneş yoktu, o yüzden tam anlamıyla tadına varamamıştım ama güneşli günlerde de gördüm Bursa’yı ve çok beğendim. Bu yeşil gerçekten çok güzel.

Bursa Osmanlı payitahtıydı uzun bir süre. Bu durumun yansımalarının olmaması kaçınılmaz. Ulu Cami tek başına yeter. TR’deki en geniş camilerden biridir. Mimari olarak ise pek bir etkileyiciliği yoktur. Onun kadar geniş olmayan ama daha estetik ulu camiler vardır.

Bursa’daki en etkileyici mimari yapı Yeşil Türbe’dir. Bir şehirle bu kadar iyi uyum sağlamış bir mimari yapı azdır.

Bursa’nın hanları ve çarşıları da iyidir. Özellikle Koza Han çok iyidir. Bahçesinde oturup çay içmek çok keyiflidir. İnstagram terör örgütünde çay güzellemesi yapacak olan İslamcılar için bulunmaz bir mekandır.

Bursa’dayken Uludağ’a da çıkabilirsiniz. Teleferikle çıkarsınız ve bu yolculuk çok keyifli olur. Hava da güzelse manzara tadından yenmez.

Irgandi Köprüsü’nü unuttuk. Çok hoş gerçekten.

Bursa demişken şehrin ortasındaki TOKİ gökdelenlerini anmamak olmaz. En son gittiğimde saat kulesinden daha net gördüm. Yani güzel bir şehir ancak bu şekilde katledilir… Bunu nasıl yaptılar anlamıyorum. Tamam rant ama bence bu ekstrem bir şeydi.

Bursa’da iskender kebabı anmamak olmaz. Mavi Dükkan diye bir yer vardır. En meşhur yer orasıdır. Ulu Cami’yi geçin, az ileridedir. Çok iyidir. Gerçekten çok iyidir. Pahalıdır. 11.30’a falan yetişirseniz sıra beklemezsiniz ama saati geçirirseniz iki saatlik kuyruğa denk gelirsiniz. Burada iki kere yedim, iki kere de rastgele bir mekanda iskender yedim. Tam olarak hatırlamıyorum. İyilerdi ama Mavi Dükkan kadar değillerdi diye hatırlıyorum. Bu mesele de Gaziantep’teki İmam Çağdaş gibi. Vaktiniz yoksa arka sokaklardaki keşfedilmemiş cennet macerasına girmeyin derim. Risk almadan gidip sanat eserlerinin tadına varın.

Bursa’nın İznik ilçesi de kültür gezisi için çok şey vadeder.

Kitabın yaklaşık yarısı İstanbul için ayrılmış. Ben de burada kesiyorum. Çünkü İstanbul kültür, tarih, mimari açısından dünyanın en iyilerinden birisidir.

Bir gün belki “Baran Doğan Alternatif Beş Şehir” yazısı yazarım: Kars, Kayseri, Mardin, Gaziantep ve Adana’yı yazarım herhalde… Adana yerine Hatay da olabilir…

Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Görüşürüz.

 

 

 

 

 

Diğer, mimari, Seyahat, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Keşke Olmasalardı

greyfurt

*Greyfurtun içindeki tek çekirdek.

*CHP.

*Gayrettepe metro durağı.

*Nişanlanmak.

*1986 Dünya Kupası.

*Kurutma makinesi düşmanlığı.

*Rakı efsanesi.

*Düzce şehri.

*Her türlü durum, hikaye, story.

*Büyücü’nün (Umut Sarıkaya) başarısız çizimleri.

*Gorki Hayırsever’in “Kelimelik” ilgisizliği. Ve bugüne kadar “Kelimelik”te bir kere bile “nüans” yazamamış olmam…

*Halil Selim’in hayatında ilk defa yaptırdığı kasko. Yıkıl, yan dünya! Demek bu kadarmış…

*Sosyal medya terör örgütünün Twitter ayağı.

*Sosyal medya terör örgütünün Instagram ayağı.

*Sergio Ramos’un babası.

*Memlüklülerin Moğolları durdurması.

*Necdet Özkan. 1994 DSP İstanbul belediye başkan adayı.

*Çikolatalı baklava.

*Tavuk tantuni.

*15 Temmuz darbe girişimi.

*Serdar Ortaç.

*Emlakçılar ve galericiler.

*Ankara’nın başkent olması.

*Kaşar peyniri.

*Karadeniz iklimi.

*İkona kırıcı dönem.

*Ebu Suud Efendi.

*Kütlü toplarken dadanan arı gibi, arı gibi sivrisinekler.

*İspanyol paça.

*Türk sineması star sistemi.

*Diziler.

*Tavlada vur-kaç’ın etik dışı bir şey sayılması.

*Ergenlik…

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın