GAP Turu Ön İzlenimleri

*Mırranın Allah belasını versin ama menengiç kaavesine bayıldım. Sık sık tüketeceğim bundan sonra.

*Benzersiz deneyim yaşamaktan kusasımız geldi. “Yine mi benzersiz deneyim, böö!” şeklinde tepki gösteriyoruz artık.

*TR’nin güneyi, baştan sona ve bir bütün olarak harika bir coğrafya.

*Sokakta Kürtçe hakim ama bu koşullar böyle devam ederse ileride ne olur bilinmez.

*Artık bir çırpıda Anadolu Top 1’im (Ege, Akdeniz hariç) Kars’tır diyemem. Ya Mardin ya Gaziantep bu unvana ortak olabilir. Eve gidince bir Baran Doğan Şehirler Ölçeği hazırlayacağım. Puanlama başlıkları; ulaşım, tarihi eser, özgün mimari, laiklik, deniz kenarında olma, kozmopolitlik, gastronomi, doğal güzellik gibi şeyler olacak.

*Diyarbakır ve Şanlıurfa kaleleri en iyilerinden.

*Koyun ciğeri ile dana ciğeri arasında ciddi lezzet farkı var. Dalak yedim ilk defa ve cok beğendim. Tekrarlayayım: Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir insan topluluğu bir şeyi yiyorsa ben de yerim o şeyi.

*Diyarbakır bayağı gelişkin bir yer. Gelişkin bir halk var.

*Batman sıfır tarihi eserli yer olabilir mi? Müze sayılır mı?

*Hasankeyf’e yapılan baraj TR’nin elektrik ihtiyacının % 25’ini üretse bile yapılmamalı.

*Midyat, Mardin’in özeti.

*Old town demek Mardin demektir.

*Göbeklitepe bugüne kadar en etkilendiğim mimari yapı olabilir. Eve gidince bu konuyu düşüneceğim. Atina Parthenon diyordum bugüne kadar. GT ile ilgili kapsamlı, ciddi, işi hayasızca tapınağa bağlamaya çalışmayan bir kitap bulmalıyım.

*Şanlıurfa müzesi çok etkileyici.

*İstanbul’da çok çok iyi kebap ve baklava var ama sanırım çok çok iyi lahmacun yok. Antep lahmacunu Hagi’nin Leeds maçında Hakan Şükür’e yaptığı asist gibi bir şey.

*İmam Çağdaş mevzusu çok tartışıldı dün. Efsane bir Ali Nazik yedik orada… Fiyatı 37 TL idi. Tekrarlayayım, efsoydu. Çok bilindik olduğu için fiyatı yüksek ama burada süremiz kısıtlı olduğu için saklı cennet arayışına giremezdik. Ara sokaklardaki veya “sanayideki” salaş yerlerin genelde berbat olduklarını düşünüyorum ve insanların bu yerlere bir ön koşullanmayla gittiklerine inanıyorum. Bunlar böyleyken salaş olmayan mekanlar çok mu iyi? Hayır, çoğu kötü. Hem ordan hem burdan.

*Zeugma antik kenti de mozaik müzesi de mükemmel.

*TR solunun bazı öbekleri, Kürt sorununun sınıfsal olduğunu iddia ediyor. Kesinlikle katılmıyorum. Kürt sorunu psikolojiktir. Duygusaldır. O yüzden “hissedilebilir” ancak.

*Gaziantep’teki Yesemek Açık Hava Müzesi büyüleyici bir yer. 3000 yıllık, yarım bırakılmış bir Hitit heykel atölyesi. Yolunuzu düşürün.

*Google görsellerdeki Halfeti görseli aldatıcı.

*Kilis’te camilerde hala takunya kullanıyorlar. Sonra şey desek kızarsınız.

*Diyarbakır, Batman, Şanlıurfa, Mardin, Kızıltepe 40 tane Anadolu kentinden daha gelişkin yerler. Gaziantepspor neden şampiyon olamıyor, anlamıyorum.

*Gaziantepliler sabah kahvaltısından sonra öğlen ne yiyeceklerini, öğle yemeğinden sonra akşam ne yiyeceklerini, akşam yemeğinden sonra kahvaltıda ne yiyeceklerini düşünürler.

Fotoğraf albümü ve açıklayıcı yazılar ilerleyen günlerde…

Seyahat, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Story Paylaşmakla İlgili Düşüncelerim

Kimler, neden story/hikaye/durum paylaşır? Burada normal SM paylaşımları değil kimin baktığının belli olabildiği, bir gün sonra yok olan paylaşımlar kastedilmektedir. Bunlara Whatsapp’ta “durum” ve Facebook’ta “hikaye” denir. Instagram’da da “hikaye” denir ama emin olmamakla birlikte Instagram kullanıcıları daha çok “story” kelimesini kullanıyorlar. İlk hangisi başladı, bilmiyorum. Muhtemelen Instagram’dır… Yazının bundan sonraki bölümünde hepsi için “story” kelimesi kullanılacaktır.

Kimin baktığının anlaşıldığı, bir gün sonra yok olan paylaşımlar… Burası önemli işte. Yoksa paylaşım yapmak yıllardır olan bir şey. Bu, ilk defa oluyor. Kimin baktığının belli olması ona farklı farklı sosyo-psikolojik özellikler yüklüyor. Bir gün sonra yok olması da onu daha bir “değerli” kılıyor çünkü tarih olacak, bir daha görünmeyecek…

Bence story paylaşmak da “her şey” gibi çift yönlü bir şey. Normal olan yanları var ama bence oldukça az ama anormal yanları da var. Çokça anormal yan barındırıyor. Fakat bu bana göre anormal ve yanlış ve tuhaf. Oysa her yeni şey kendi normalini yaratıyor ve topluma yediriyor. Kıçını yırtsan düzeltemiyorsun.

Normal ve masum olan yanı insanın ilgi görmek isteyen bir canlı olmasıdır. Bu, gayet normaldir. İlgi görme olayı insanın evrimsel sürecinde çakılı bir şekilde durmaktadır. Herkes ilgi görmek ister, bunda anormal bir yan yok. Story paylaşmak bu amaca hizmet ediyor. Önemli ve mutlu bir anını paylaşmakta da sakınca yok bence. Buna da hizmet ediyor story paylaşmak.

İşin “yatırım” boyutu var bir de… Duygusal ilişkilerde birisine yatırım yapan kişi onunla diyalog başlatmanın bahanesi olarak story’i kullanabiliyor. Bu story’ler bu tür diyalogların başlaması için bulunmaz Hint kumaşı. Beş dakikada diyalog başlamış ve süreç az çok kendini belli etmiş oluyor. “Yatırım” boyutunda sakınca var mı? Eski kafalılar, diyalog başlatmak için bin dereden su getirmiş olanlar bu “kolay yol”u kolay kolay kabullenemezler. Onu ucuz bulurlar falan ama artık “yeni durum” budur. İster kabul etsinler ister etmesinler… Story temalı mesajlaşmak ve diyalogu farklı boyuta taşımak çok sık yaşanan ve kişiyi amaca kolaylıkla götüren bir şeydir. Burada anormal olan 50 kişiye aynı anda yatırım yapan, bir kişiye odaklanamayan kişinin şirazesinin kaymasıdır.

“Attention whore” tabirinden bahsetmemiz gerekecek. Kelime kelime tercümesi “ilgi orospusu” gibi bir şey. Elbette burada erkek egemen toplumun kadınlara yıktığı bir yafta var. Sadece kadınların “attention whore” olabileceği düşünülür ama ben böyle erkeklerin de olduğunu düşünüyorum. İşte etrafında sürekli olan bir toplam isteyen, bunun için her şeyi yapan hastalıklı bir ruh hali. Amaç bir kişiyle gerçek bir süreç yaşamak (ekmek yemek) değil sürekli çokça kişi tarafından ilgiye maruz kalmaktır. Ben AW’yi bu yazıda kadınlar ve erkekler için kullanıyorum. AW’ler için de story paylaşmak bulunmaz Hint kumaşı. O göze tıklayıp kimin baktığına bakarlar ve sayı oranında rahatlarlar. AW’lerin emellerini hayata geçirmek için kullandıkları story olayı ne sevimsiz bir şeydir…

Sevimsiz şeylerden devam edelim çünkü üç, beş gram olan masum şeyler bitti. Story paylaşmak bana göre SM terör örgütünün en büyük olumsuz çıktısı olan “yanılsama dünyası”nı inanılmaz besleyen bir şey. Bir insan kendisini olmadığı halde süperstar zannediyor ve story’ler aracılığıyla milyonlarca takipçisini besliyorsa ortada ciddi patolojik bir vaka var demektir. Öff patolojik miydi patalojik miydi? Bunu da bir türlü öğrenemem. Bakayım bari… Tamam patolojikmiş… Eski Milanlı futbolcu Pato’dan aklımda kalsın. Espiriyi 10 senede öğrendim de… İtiraf: Az önce yine “lanet”e baktım…

Ortalık çakma süperstar dolu. Ya yapmayın etmeyin… Sizler birer Sivaslı, birer Erzincanlı, birer reprodüksiyon ve klişe teknisyeni, birer İngilizce öğretmeni falan insanlarsınız… Milyonlarca kişi sizin gün içerisinde anbean ne yaptığınız için ölüp, bitmiyor… Sarsılın ve kendinize gelin… Kanaat önderi de değilsiniz, allame-i cihan da değilsiniz. İkincisini zaten TR’de siklemezler. Bu tür hareketler sizi üzer ve daha mutsuz bir insan haline getirir. Ben, 30 tanımadığım kişi falan tarafından yolda çevrilmiş ve yazılarım üzerinden övgü almış bir insanım yine de bu SM aleminin yalan dolan olduğunu biliyorum.

Övgü almak ve beğenilmek istiyorsanız gerçek kişilerle, gerçek süreçlere giriniz sonra bunu da SM’de işler, etkiyi arttırırsınız. Bu da bir proje şeklinde olmaz. Merak duygunuzu, itiraz etme isteğinizi ve kendinizi geliştirme arzunuzu sorgulayın derim. Bunlar eksikse SM’nin yalan dolan dünyasında patolojik patolojik takılırsınız. Bir önceki cümlede sıraladığım üç şey bence mutluluğun formülü değilse de ön koşullarıdır. Bunlar olmazsa bir insanın gerçek anlamda bir “hikayesi” olamaz diye düşünüyorum.

Hikayesi, eğlencesi bol hayatlar ve anlar dilerim… Dilek, temennide dünyanın en kötüsü olarak yine de bunu sizin için yaptım…

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Melek Özcan’la İlgili Ayrıntılar Ek Maddeler

*Pratik biridir. Pratik olmayan birine aşık olamam.

*Whatsapp profil fotosu aracılığıyla subliminal verir.

*Zaman yönetimi iyidir. Zaman yönetimi iyi olmayan birine aşık olamam.

*Her şeyin kolunu kıvırır.

*Yeğeni Ali’yi pandanın yavrusunu sevdiği gibi sever.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Melek Özcan’la İlgili Ayrıntılar

30124589_595205154168610_5874472700566568960_n

*Dünyanın en iyi insanıdır.

*Çok iyi bir aşçıdır.

*Ketılı platformsuzdur. Ketılında su kaynayınca onu ocağa göndermek üzere nakliyat şirketini aramak zorunda kalır.

*Damacana pompası gerçekçi değildir. Pompaya son kez basma anıyla suyun akmasının durması arasında bir seçim dönemi kadar vakit vardır.

*Çin’de 150 milyon kişiye iş kapısı sağlayan toka sektörü, sayesinde ayakta durur.

*En iyi dostu Ali’dir. Benim de…

*Futboldan anlamaz. Benim haftada yedi maç izlememe laf etmez ama…

*Antin kuntin şehirlere gezmeye gelir ama bellidir ki Melek Özcan bir muhteşem yer’cidir.

*Absürt geyiklerin alıcısıdır.

*Vicdanlı bir akıllı telefon kullanıcısıdır. Yanınızdayken sizinle sohbet eder, telefona gömülmez.

*Şoförlüğü yeni öğrenmesine rağmen kaza yapmayacağı şeklinde inanılmaz bir iddiaya sahiptir ama ufak tefek vukuatları başlamıştır. Not: Herkes kaza yapabilir.

*Çok iyi bir aşçıdır ama ilk kez yaptığı şeylerde bazı eksiklikleri olabilir. Örneğin ilk kez yaptığı içli köftenin kabuğu biraz kalın olunca şu kaliteli iğrenç esprime ilham vermiştir: Senin yaptığına içli köfte değil dışlı köfte demek lazım 😄

*Üç kere üst üste iyi kek yapmanın imkansız olduğu şeklindeki tezime katılmaz.

*Aşkımcı veya hayatımcı veya bebeğimci değil canımcı’dır.

*Ev disiplini konusunda aramızda uçurum vardır. Her normal insanla olması gerektiği gibi… Ama yapılacak şey elbette onun dibe inmesi değil benim dipten yukarılara çıkmam olacaktır.

*Ses tonu çok iyidir. Güzel şarkı/türkü söyleyebilir.

*Çok güzel güler.

*Sanat filmlerini izler. Korku filmi izleyemez.

*Dizi veya saçma sapan programlar izlemez.

*Belgesel izler ama belgeselde bir hayvan diğer bir hayvanı yiyorsa rahatsız olur. Sapiens kibri vardır yani onda da.

*Çocukluğundaki, culuxları kaybetme anısı en travmatik anısıdır.

*Ona sık sık içimden geldiği için hediye alırım ama doğum gününü bilmiyorum. Bu işin doğrusunun tam da bu olduğunu savunuyorum.

*Ailesi kendisine çocukluğundan beridir Melo şeklinde hitap eder ama sonradan Melo adında gelmiş geçmiş en şerefsiz futbolculardan biri ortaya çıkmıştır.

*Bana zaman zaman Baro veya kinaye lazım olduğu zaman Barocuğum der. Bir zamanlar feyste Baro Doğan’dım. Bana ilk Baro diyen kişi Taşkın Yamen’dir.

*Turşuyu küçümser.

*Sakızları yarım yarım çiğner.

*Dünyanın en iyi insanıdır.

Devam edecek…

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Devrimci Adam Rakı İçer…

02fidelleyla

Bu cümleyi sadece Facebook’ta bir Metin Çulhaoğlu iletisinin yorum bölümünde, geçenlerde, duymadım…

Pek sık kereler işittim bu cümleyi…

Devrimci “adam” rakı içermiş… Nasıl yani ya?

Türkiye’de olur olmaz her yerde kullanılan üç şey: Domates, kırmızı biber ve geniş zaman(dır)…

Başlayalım (bombalamaya):

Her şey politiktir…

Daha doğrusu her şeyin politik bir yanı vardır. Bu politik olma hali veya politik bir yan barındırma hali alkollü içeceklerde daha belirgin olur. Fermantasyon mucizevi bir şeydir. Turşu yaparken bile büyülenirsiniz. Bir meyvenin birtakım süreçlerden geçirilerek büyüleyici bir şeye dönüşmesi insanı 12 bin yıldır allak bullak eden bir şeydir. Bu allak bullak etme durumu bireysel olmakla kalmamış büyük sayılara varan nüfusta insanı da halden hale sokmuştur, yani onları politikleştirmiştir. Bu uğurda çok büyük siyasi olaylar yaşanmıştır.

O halde her içkinin bir sınıfsal karakteri vardır diyebilir miyiz?
Bu soruya evet diye cevap verebilmek o kadar da kolay olmasa gerek. Yani her sınıfın diğer sınıftan sakındığı bir içkisi yoktur. Artık isteyen istediği içkiye erişebilir… Hemen hemen yani…
Kredi çekip bir Petrus şarabı alabilirim. Bir Blue Label içebilirim. Her gün bir bira içebilirim ama her gün rakı içemem…

Rakı pahalı bir içecektir. Tekdüze ve yavan tadını bastırmak için yanında teferruat da ister. Tam olarak bilmiyorum ama 70’lik rakı tekel bayisinden 120 liraya alınıyor sanırım. Teferruatıyla beraber 200-250 liraya mal oluyor. Tabi bu fiyat evdeki fiyatı. Mekandaki fiyatı bunun iki katı vardır. Yani alt ve orta sınıflar sık sık rakı içemezler.

Gerçi “kıçı kırık” bira da epeyce pahalılandı. Hakkı Bulut (Tuborg) ve Mustafa Keser (Efes) markette 8 TL falan. Avrupa’da bira su ile aynı fiyata bulunabilir. Ama her gün bira içilebilir.

İçiyorlardı da… Kimler? İşçi sınıfı…

Kimler devrimcidir? İşçi sınıf kendi halinde ve bir bütün olarak devrimci olamaz. Devrimleri (büyük önemli siyasi dönüşümleri) işçi sınıfı veya herhangi bir alt tabaka grubu kendi kendine değil, onun adına akıllı ve etkili kişiler topluluğu yapabilir. Askeriyeyi projelerine ikna etmeleri koşuluyla… Devrimler eskiden, ne bileyim 50 bin kişinin bir meydanı, bir şehri, önemli stratejik noktaları tutmasının mümkün olduğu zamanlarda yapabilirdi. Şu anda beş TOMA ve 200 çevik kuvvet memuru 50 bin kişiyi istediği yerden çıkartır. Silahlı çatışmaya girilmeyecekse, yeni devrimler nasıl olacak, bir cevabım yok. Girilecekse de ağır silahlara erişim mümkün müdür, ona bakmak lazım.
Devrimci “adam” rakı içerden kasıt işçi sınıfına ait bireylerse, bu bireylerin maddi olarak bu hesabın altından kalkamayacakları açıktır. Düzenli olarak rakıyı hakkını vererek içemeyeceklerdir. Buna paraları yetmez. Akıllı ve etkili bireyler topluluğuysa onlar maddi olarak bir ihtimal altından kalkabilirler ama bu kişiler okumuş, yazmış, yurt dışı görmüş bireyler olacakları için neden sadece rakıya tav olacakları sorusu yanıtsızdır.

Bu tartışmayı bir kenara bırakalım. Bira ve rakının veya diğer yüksek alkollü içkilerin, hep, birtakım sosyal kesimlere (sınıflara) atfedildiğini hatırlatalım. Örneklerle açıklayalım bu durumu:
Engels’e bakalım mı?

Engels’in kalemini çok beğenirim ve onun kitaplarını okumaktan büyük keyif alırım. İkinci Keman’ın “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu” adlı bir kitabı vardır. 1848 devrimleri yaklaşırken Avrupa’daki sınıfların durumlarını ortaya koymak istediği bir çalışmadır. 19. yüzyılın ilk yarısında İngilitere’de büyük bir toplumsal dönüşüm olmuştur. İşçi sınıfı bu dönüşümün yardımcı aktörüdür. Bu kitabın 152. sayfasında “Kötü havanın ve yiyeceğin zayıflattığı çelimsiz gövdesi, bir dış uyarıcıya şiddetle istek duyuyor; toplumsal gereksinimini ancak birahanede karşılayabiliyor; arkadaşlarıyla buluşabileceği başka hiçbir yer yok.” diye yazar. 178. sayfada ise birahanelerin nasılda emekçi gettolarında sayı olarak arttığını yazar yazar. Hatta burjuvazinin bu birahaneleri kafa dağıtıcı yönünü hesaba katarak desteklediğini ifade eder.

Yani işçi sınıfı geleneksel olarak bira içer.

Bu durumun sanatta yansımalarını da görebiliriz. Birçok filmde alt sınıflara ait bireylerin bira ile üst sınıflara ait olanlarınsa şarap gibi içkilerle beraber anıldıklarını görürüz. “Five Easy Pieces” adlı harika filmde Jack Nicholson’un canlandırdığı Robert Eroica Dupae üst sınıflara mensup bir ailenin piyanist oğlu iken, “tersine” sınıf atlama yaşamıştır ve bütün o şatafatı geride bırakarak gidip bir emekçi olmuştur. Eskiden içtiği rafine şarapları geride bırakıp sık sık bira içmesi filmde karşımıza çokça çıkar. Woody Allen’ın bomba “Small Time Crooks” filminde lakabı “brain” olan Ray bir üst sınıf birey numarası yaparken gittiği malikânede bira isteyerek saçma sapan durumlara sebebiyet verir.

Biraz da şiirlere bakalım mı? Şiiri sevmem ama işime yararsa onu kullanırım…

Şu şiir bir Bizans imparatoruna aittir:

“…
Öyleyse Demeter’in içkisi demeli sana
karalamadım Diyonisos’un adını,
arpa suyu denebilir belki, ama Bromios
denemez, boşuna tüketme nefesini.”

İmparatorun sınıfsal kimliği ne yana düşer acaba?

Köroğlu’nun “Tokat Ellerinden Balam Aldım Bakırı” türküsünde ilginç bir bölüm vardır:

Tokat ellerinden aldım bakırı
İncitmeyin fukarayı fakiri
Boz bulanık seller gibi rakıyı
İçirin beylere ben gelene dek
.
.
.
İlişmen fakire ben gelene dek.

Yani fakirlere ilişmemesi için beylere seller gibi rakı içirin demek istiyor.

A: Üstat rakı nasıl içilir?
Neyzen Tevfik: Adam gibi…

“Vatandaşlarım bakın buna rakı derler. Vakti zamanında padişahlar bunu gizli gizli içerlerdi. Ben ise açıktan içiyorum.” Atatürk

Neyse sadede gelelim: Uzun zamandır rakıyla uğraşıyorum çünkü onun bir mit olduğunu düşünüyorum. Tadını hiç beğenmiyorum fakat bu öznel bir değerlendirme. Kimileri beğenebilir. Rakının mit boyutundan ise eminim. Devrimcilik, sınıfsal boyuttan önce erilliği besleyen bir olgu rakı kültürü. Tıpkı futbol gibi rakı kültüründe de kadınlara yer yoktur. Laf edilmesin, alay edilmesin diye hoşlanmaya hoşlanmaya rakı içen kadınlar var, biliyorum. Kadınların, rakı kültürü gibi yüce bir şeyin hakkını veremedikleri şekline girdide bulunan yığınla materyal var. Bu sınavı geçen az sayıdaki kadın da erkekler tarafından madalyayla ödüllendiriliyorlar. Rakının muhabbetinin diğer içkilerden daha iyi olduğu şeklindeki görüşe katılmam mümkün değil. İşte bir de bu devrimcilik boyutu var. Çok duydum bu cümleyi. Türkiye’de içki içen bütün insanlar rakı içerken, padişahlar, tiranlar, sağ parti liderleri rakı içerken, yerli bağları sağlam olan (ve içki içen) bütün burjuvalar rakı içerken neden “devrimci” “adam” rakı içermiş? Neden başka bir şey içmezmiş? Evet, ben taktım ve taktığım şeylerle uğraşırım ama sizin kralınız fena halde çıplak dostlarım.

Çok güzel şaraplar, viskiler, konyaklar, votkalar var. İnanmazsınız ama çok güzel biralar var. Ve bunların içinde rakının sahip olmadığı özelliğe sahip olanları var: Yemekle de çok güzel gidiyorlar… Gelin el ele verelim ve bu miti yıkalım 

 

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Umutsuzluk ve Mizantropiyle İlgili Düşüncelerim

Aslında şu anda bir hata yapıyorum: Bir derbi maçının aktif saatlerinde SM’de paylaşımda bulunuyorum. Bu saatlerde yapacağınız paylaşım; düzenleyeceğiniz eylem, etkinlik, toplantı, buluşma, düğün, gün, anma falan hep gümbürtüye gider. Valla… Eylem gibi ciddi bir iş bile, o saatte derbi maçı varsa sallanmaz. Neyse, madem başladık devamını getirelim. Gelecekten umutsuzluk ve mizantropiyle ilgili ne düşünüyorum? Mizantropi yani insan türünü sevmeme… Özellikle 2015 yılındaki seçimlerden sonra mizantropi adeta bir trende dönüştü. Umutsuzlukla beraber… O kadar şey yaşanıyordu ve bunlar görmüyorlar mıydı? Cevap görmüyorlardı. Bizim dar ve steril çevremizde bulunup da “her şeyi gören” arkadaşlarımız kadar onların trolleri vardı. Kendi dar ve steril çevremizi (Caddebostan sahilini falan) TR’nin ortalaması zannetmek çok yaygın görülen bir hataydı. Ee, trend de başlayınca hepimiz kapıldık buna. Gelecekten umutsuzduk ve insanoğlunu sevmiyorduk. Bunun altını dolduracak felsefik ve politik arka plana ise asla ve asla sahip değiliz. Cahiliz ve bunu kabul edip, bunun üstüne gitmeye cesaretimiz yok. Peki biz böyle eksikliyi de hırsızın hiç mi suçu yok? Var kesinlikle. Masum değiller. TR’nin politik atmosferini belirleyen İç Anadolu ve Karadeniz bölgelerinin esnafları, orta sınıfları ve devlet memurları (kod adı: Duran abi) çok kötü durumda. Hem düşünsel anlamda çok niteliksiz hem de karakter anlamında bozuk. Onun değişeceği, gelişeceği yönünde en ufak bir emare an itibariyle yoktur. O, ancak değişmeye zorlanabilir. Onun duygularına yatırırım yapan ve azıcık mantıklı olan etkili erkek bir birey istediği her şeyi yedirebilecek gibi duruyor. Yazıları illa umut verici bir şeyle bitirmek zorunda mıyız hocam? 100 sene sonra her şey çok güzel olacak. Bu Duran abilerin nesli tükenecek…

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Mimar Sinan 40 Çeşme Su Projesi

Fotoğraf albümü için tıklayınız.

mimari, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Facebook’un Sonu mu Geliyor?

facebook-judge-online

Böyle düşünenler var…

İki milyarın üzerinde kullanıcı sayısına sahip olan Facebook’un asla yıkılmayacağını iddia edemem. Geçmişte bir adet göz bebeğimiz (bloglar) ellerimizden kayıp gitmişti. 8-0’lık Liverpool-Beşiktaş maçı gibi olayı kenardan izlemekle yetindik. “Adamlar acımadı!” Her şey ne kadar güzeldi… Ana akım medyanın vasatlığı içerisinde kendilerine yer bulamayacak olan yaratıcı ve enerjik yazarlar, profesyonelliğin yüklerine sahip olmadan ama profesyonelce yazılar yazıyorlardı. Facebook çıktı, sonra Twitter çıktı ve o insanlar hep beraber Twitter’a geçtiler. İlginç: O uzun ve ciddi emek gerektiren yazıları yazanlar Twitter’ın 280(?) karakterine tav oldular. Demek ki as’lolan ilgiydi, etkileşimdi.

Konumuza dönelim: Facebook’un giderek kan kaybettiği ve insanların orayı birer birer terk ettikleri düşünülüyor. Nereye gidiyorlar? Twitter ve Instagram’a…

Facebook’un artık bir “dayı” yeri olduğu da iddia ediliyor.

Rakamlara bakalım. Google’a “Facebook, Instagram, Twitter kullanıcı sayıları” yazdım. Ocak 2018 tarihli bir istatistik var. O tarihten bu tarihe çok büyük değişiklikler olmasa gerek. O halde inceleyelim bu sayıları.

Facebook: 2 milyar küsür…
Instagram: 800 milyon küsür…
Twitter: 300 milyon küsür…

13-34 yaş aralığındaki insanların;

Facebook’ta oranları %36,
Instagram’daki oranları neredeyse %50,
Twitter bilinmiyor…

Gençlerin Instagram’a geçtikleri bir gerçektir o halde. Türkiye’de daha bir gerçektir. TR’de Facebook ve Instagram kullanıcı sayıları dünyadakinin tersine neredeyse aynıdır. 41 milyona 37 milyon. Twitter kullanıcısı da bayağı yakın: 36 milyon. Yani dünyadaki gibi Facebook ve Instagram-Twitter kullanıcı sayıları arasında uçurum yok…

Bu arada arada Youtube ve Whatsapp da var ama onları almadım çünkü Youtube ve Whatsapp kullanıcılarının çok azı umuma görülecek şekilde üretim yapmıyorlar. Durum paylaşmak ile ilgili düşüncelerimi ayrıca yazacağım. Kimler, neden, hangi stratejilerle durum paylaşırlar? Durum, yani kimin baktığı belli olan paylaşımlar. Böyle olunca bir sürü psikolojik faktör devreye giriyor.

Peki neden böyle oldu?

Her sosyal medya aracının bir kullanım şekli var. Hepsi birbirinden ayrı ve farklı sosyo-psikolojik ihtiyaçlara denk düşüyorlar.

Facebook’u bunların babası, ilk ve en büyük fenomen olarak almak lazım. Filmi çekilecek kadar fenomen olan, ilk defa bir milyar insana ulaşan, ilk defa iki milyar insana ulaşan, hepsinden yaşça büyük olan, yapılacaklarda diğerlerinin bilinçli olarak koyduğu sınırların hiçbirine sahip olmayan bir şeydir. Dediğim gibi ilk ve en büyük fenomendir. Diğerleri Facebook’un havuzuna gözünü diktikleri için, onun gibi bir fenomen olmak için ortaya çıkmışlardır.

Madem karşınızda büyük bir fenomen var, o zaman onun yapamayacağı bir şeye yönelmeniz doğal. Branşlaşmak mesela… Instagram’ın yaptığı gibi “puç yor hends up” mottosunu öne çıkarıp, hayatında bundan başka bir şey görmek istemeyenlere oynayabilirsiniz… Sonra bir bakarsınız ki böyle olan insanlar aslında toplumda çoğunluğu oluşturuyor… Insagram’da çok faydalı ve yaratıcı sayfalar epeyce var ama çoğunluk çöp… Yanılsamalar dünyası… Herkes mutlu, sosyal, pürüzsüz ciltli, filozof, kanaat önderi, adam gibi adam, kız gibi kız… Çoğu yalan. Bu insanlar bu kadar mutlu ve nitelikli değiller. Biliyoruz. İnsanlar acı gerçeklerle yüzleşmek yerine yanılsamalar dünyasına kendilerini atmaya bayılırlar. Belki çaresizlikten. Instagram bunu çözmüş ve buraya yatırım yapmıştır. Ve kazanmış görünüyor. Instagram’ın bir gün yok olma tehlikesi sizce ne kadardır? Facebook kadar var mıdır?

Twitter’a bakalım: İranlı film yönetmeni Abbas Kiarostami İran’daki katı sansür mekanizmasının yaratıcılığı harekete geçirdiğini ve o sayede filmlerinin daha nitelikli hale geldiğini söylemiştir. Bu düşünceye bakarak, 280(?) karakterde etkili ve nitelikli bir cümle kurmaya çalışmak zorunda olmanın da yaratıcılığı tetiklediği öne sürülebilir. Birçok durumda bu geçerlidir. Özlü söz gibi cümleler kurulmuştur ama esasında bunun bir sınırlama olduğu bence gözden kaçmamalıdır. Söyleyecek çok şeyi olanlar için (benim gibi bu insanlara idea expressers denir) sevimsiz bir yerdir Twitter.

Bir de ünlü ve önemli olmayan insanların Twitter’da paylaşım yapmaları ne kadar mantıklıdır? Çünkü Twitter en önce bir cümle yazmak üzerine kurgulanmıştır. Bu cümle “Uykum geldi.” “Eve vardım.” “Yumurta bir liraydı.” gibi cümleler olmayacağına göre (yoksa bunları yazanlar da mı var?) etkili ve çarpıcı bir cümle olsa gerek. Bunu yapamıyorsan ve bunun alıcısı azsa, Twitter’a yazı yazmanın anlamı nedir?

Bazı zamandır Twitter’ı kullanıyorum. Orayı anlamaya çalışıyorum ama hala anlayabilmiş değilim. Şunu gördüm ki ünlü ve önemli biri olmayanlar orada menşın vererek ve illa ki sarkastik bir tutum takınarak kendilerini ünlü ve önemli biri gibi hissetmeye çalışıyorlar. Etkileşim almaya çalışıyorlar. Twitter’da beni rahatsız eden en büyük şey budur: Sürekli laf sokmak var. “Ee, sen de Facebook’ta sürekli laf sokuyorsun.” diyenler çıkabilir. Ben bireylere değil bazı toplumsal kesimlere laf sokuyorum. İşte bir bütün olarak sağcılar, esnaf Müslümanlar, riyakarlar, feyk mağdurlar, özet futbolseverleri (başkanım meraba  ) inşallahçı maşallahçı Atatürkçüler, çıplak krallar, mitler, efsaneler, yanılsama dünyasında büyük bir hevesle yaşamaya devam eden solcular falan (daha ne kaldı?)… Twitter’da bu arsızca ve acımasızca yapılıyor. Herkes herkese aleni giydiriyor.

Dokuz yaşından beri yazı yazmayı seven birisi olarak halen Facebook ihtiyaç duyduğum şeyleri bana sağlıyor. Uzun uzun yazma, bunları fotoğraf albümüne dönüştürme, ciddi ve önemli konularda insanlara ulaşabilme gibi özellikleri hiçbir yerde bulamıyorum. Düşünsenize Instagram’da “Ahlat Ağacı”yla ilgili bir analiz yazısı paylaştığını “Bi’ siktir git, burası Instagram.” derler kesin… Bir dakikadan uzun olan videoya bile tahammülleri yok. Şu anda benim için en iyisi Facebbok. Sınırsız özgürlük sağlıyor sana. Facebook üretimlerim sayesinde de tanıdığım, tanımadığım bir sürü insandan olumlu eleştiriler aldım. Ama elbette Facebook ölürse çaresine bakarım. Blogum ölünce oturup yas tutmamıştım. Ama ne Twitter’da ne de Instagram’da bir şeyler yapma arzum yok. Facebook’ta kuralları koyabiliyorum ama oralarda yapamıyorum.

İzlemeye devam ediyoruz…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Ben Mesela Çok Simetrik Bir Kadınım, Feminist Bir Kadınım…

Adsız

Nasıl yani?

“Benim Varoş Hikayem”deki bomba tiplerin, bomba demeçleriyle devam ediyoruz…

Muhtar karakterinin demecindeki her cümle bomba. Tıpkı diğerleri gibi ama “Ben mesela çok simetrik bir kadınım, feminist bir kadınım…” diyerek “Bu tarz durumlar insanı irdeliyor. İrdeleyince de başlı başına büyük bir sempozyum oluşuyor.” demecini veren takım elbiseli elemanın (TEE) ardından gümüş madalyayı alıyor.

Demeç, bu videonun 29.58. saniyesinde.

Görüşürüz. Kendinize dikkat edin, sonra sempozyum olmasın bak…

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Bu Nedir Olum Ya!

2018-09-09_15-57-36

Dün bahsettiğim “Benim Varoş Hikayem” adlı belgeselde takım elbiseli elemanın bir cümlesi beni minareden attı, indi aşağıda tuttu…

“Büyük bir sempozyum oluşuyor…”

Takım elbisesi (ki hiç sevmem) üzerine tam oturuyor ama etmeye kalktığı laflar abimize iki beden büyük geliyor 

Videonun 25.57. saniyesine tıklayınız. Sonra sempozyum olmasın…

Not: İşsiz biriyim. Oturdum abinin cümlelerini yazıya geçirdim. Buyurun:

“Tabi kızlara güven yok. Şöyle söyleyeyim, çoğu kıza güven yok. Yani görüşüyorsun… İşte, “Hayatımda senden başkası yok.” diyor. Bakıyorsun ki telefonuna başka bir mesaj geliyor. Bu tarz durumlar insanı irdeliyor. İrdeleyince de başlı başına büyük bir sempozyum oluşuyor. O sempozyumda da artık güvensizlik denen kavram ortaya çıkıyor.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın