“Anayurt Oteli” Roman Eleştirisi

raw_anayurt-oteline-yakindan-bakmak_210712077

“Aylak Adam’ı o kadar çok sevdim ki ölene kadar kendisiyle olan dostluğumuz devam edecek.”

Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” romanıyla ilgili yazımda bu cümleyi kurmuştum…

O romandan o kadar çok etkilenmiştim ki kendisini en sevdiğim roman ilan etmiştim. Yazarın diğer eserlerine de yönelme kararı almıştım.

Bu karar insanın önüne meşakkatli bir yol açmıyor çünkü yazarın iki buçuk romanı vardır zaten. Hatta hepsini toplasan nicelik olarak bir “İki Şehrin Hikâyesi” bile etmez fakat romanları, her şeyden önce, sayfa sayılarına bakarak değerlendirmemeliyiz elbette.

“Aylak Adam”dan bir süre sonra yazarın tamamlanmamış romanı olan “Canistan”ı da okudum. Açıkçası diğer iki romanı kadar yapı bozucu bir roman çalışma değildi. Bir kere diğer iki romanının aksine bu roman “akıl almaz derecede tuhaf bir karakter” barındırmıyordu. “Canistan”ı okuyan bir kişi yaşamı ve insanları fazla sorgulamaz fakat diğer iki romanının evrenine girebilen insanlar (ki bu zor bir şey olsa gerek) bu metinlerin etkisinden kolay kolay kurtulamaz diye düşünmekteyim.

Nihayet geçtiğimiz günlerde de yazarın ikinci romanı “Anayurt Oteli”ni okudum…

Bu kitabı okumak benim için ilginç bir deneyim oldu çünkü ilk defa bir kitabı ikinci kez okumuş oldum…

Okumak için seçilecek kitabın “nokta atışı” olması gerektiğine inanıyorum. Hayatta binlerce şey daha yapmak isteyen biri olduğum için böyle düşünüyor olabilirim. Bu binlerce şey içerisinde bütün iyi kitapları okumak gibi bir hedefim de olduğu için ortalama bir kitaba ayıracağım zamana fena halde acırım.

“Anayurt Oteli” ikinci kez okunmayı hak etti. Çünkü çok iyi bir metindi. Unutulmaz bir romandı.

“Aylak Adam” yazımda “Anayurt Oteli” ile ilgili hikâyemden bahsetmiştim. 20’li yaşlarımın başlarında kitabın film uyarlaması sürekli “En İyi Türk Filmleri” anketlerinde karşıma çıktığı için kendisine ilgi duymuştum. O yıllarda internet, VCD, DVD, DivX, Youtube falan da olmadığı için filmi izlemek bir türlü mümkün olmuyordu. Filmini izleyemiyorsam –bari- kitabını okumalıydım. 20’li yaşlarımın başlarında bu kitabı kavrayacak, ona ilgi gösterebilecek birisi değildim. Zaten hep böyledir. İnsan 20’li yaşlarda –kadın, erkek- aklı 15 karış havada olur. Bunun istisnası çok azdır. Ayrıca bu aklın 15 karış havada olması hali insanların genelinde ölene kadar devam ediyor. Bazen aptallığın bir kader olduğu düşüncesi aklıma geliyor. Neyse ki üç, dört senedir bir aptal değilim…

AYLAKYURT ADAMI

Bu yazıda “Anayurt Oteli” romanını ele alırken sık sık “Aylak Adam”a değinmek istiyorum çünkü iki roman birbirlerini tamamlıyorlar bence. Belki de tamamlamıyorlar, karakterlerinin ortak noktaları çok değil az ancak bu iki roman yan yana gelerek bence bir evreni oluşturuyorlar. Bu evrene “aylakyurt adamının evreni” adını takmakta sakınca görmüyorum. Kelimeyi bilerek birleşik yazdım…

Elbette iki roman da iki karaktere odaklanan, onların iç dünyalarına dalan eserlerden. O zaman bu iki karaktere bakalım…

Bay C. İle Zebercet’in en önemli ortak noktası bağ kurmakta zorlanmalarıdır. Herhangi bir insanla veya herhangi bir nesneyle bağ kuramıyorlar. Zebercet oteliyle ve “gecikmeli Ankara treniyle gelen kadınla” bağ kurmuş gibi görünse de aslında bu iki şey, onu ölüme götüren (ölüm olgusuna geleceğiz veya ölüm efsanesine diyelim) zayıf da olsalar hayatla olan son bağlarının kopmasına vesile olan iki şey. Zebercet’in kopuşunun son günlerini okumak bana “Tony Manero” filmini hatırlattı. İki eserde de son bağların kopma süreci çok başarılı bir şekilde ele alınıyordu. Bay C. ise Zebercet’ten birçok anlamda “daha iyi durumda” olan bir karakter. Zengin birisi, kadınların ilgisine erişebiliyor, isterse insanlarla iletişime de geçebiliyor, şehirde yaşıyor, sanatla içli dışlı, belki daha akıllı birisi ancak o da bir şeylerle bağ kurmak konusunda sıkıntılar yaşıyor. Daha doğrusu kuramıyor işte… Kuramadıktan sonra bunu felsefik ve zihinsel açılardan formüle edebilmek ne kadar değerlidir iyi düşünmek lazım.

Yani iki “dış” insan. Öyle gözükmeyi zaman zaman başarsalar bile normallik tarifinin sınırları içerisinde yer almayan iki “dış” insan var elimizde. Bu yazdıklarım basit kaçabilir. Bu iki romanda kelimelerle tarif etmesi zor, iki, karakter işlemesi var. Soluksuz okunan, edebiyat tarihinin en unutulmaz karakter işlemelerinden bunlar.

KASABA-DAR MEKÂN-KLOSTROFOBİ

“Anayurt Oteli”ni ele alırken bu kavramlara değinmek gerekiyor. Klostrofobik bir kitap. Yani klostrofobisi olan bir insan bu romanı okurken gerilebilir. Peki, Zebercet için klostorofobik mi deriz yoksa agorafobik mi? Agora yani antik kentlerde çoğunlukla ticari faaliyetlerin, bununla birlikte başka başka faaliyetlerin de gerçekleştirildiği düz geniş alan… TR’deki hemen hemen bütün Yunan veya Roma antik kentlerinde agora kalıntıları vardır. Dünyanın en büyük agoraları bu ülkededir. Bu agoralar mevcut halleriyle geniş ve boş alanlardır fakat aktif oldukları zamanlarda bu kadar boş değillerdi. Herhalde agorafobi kelimesi bu agoraların mevcut hallerine bakılarak koyulmuş. Agorafobi ise açık alan korkusudur. Tam olarak bilgim yok ama aslında bu korku insanlara yani kalabalıklara duyulan korkuları da barındırıyor çünkü insanlar büyük ve geniş boşluklarda çok sık bulunmazlar. Çarşıda, pazarda yani geniş alanlarda kalabalıklarla çok sık karşılaşırlar. Eğer öyleyse Zebercet’te agorafobi var diyebiliriz. Otelden çıktığı anlarda geriliyor ve bir an önce geri dönmek istiyor. Zaten sadece kitabın ele aldığı hayatının son günlerinde değil son yıllarda çok nadir otelden çıktığını öğreniyoruz.

Zebercet’in oteli kendisi için hayat döngüsünün yer aldığı yere dönmüş. Konak iken olan hikâyesini de ilgiyle okuyoruz ve o yılların (1900-1950) toplumsal düzeniyle ilgili önemli bilgiler elde ediyoruz. Yusuf Atılgan’ın bunlarla çok az ilgilendiğini de unutmayalım bu arada… Otelin tabelasının çivisinin gevşemesi sebebiyle toprağı göstermesi bir “omen” yani kötü kehanet olarak değerlendirilmelidir. Otel Zebercet için hem var olma hem de yok olma sebebidir. Zebercet’i ölüme götüren şey hayatının monotonluğundan ziyade karanlık cinsel düşünce dünyasıdır ve bunu onunla yüzleştiren otel olmuştur. Otelde yaşadıkları ve “yaşayamadıkları”…

Bir dar mekân olarak otelde sonunu hazırlayan Zebercet dar mekânın dışarısında yani kasabada da oldukça kötü bir performans gösterir. Atılgan’ın kitabın başlarında kasaba veya kent arasında pek bir fark olmadığından bahsetmesini nereye koyacağız? Kendi adıma buna katılmıyorum. Yani şöyle: TR koskocaman bir kasabadır ve kasaba düşüncesi TR’de egemendir… Büyükşehirleri dolduran milyonlar kasabalarında (ve de köylerinde) yaşadıkları gibi yaşamaya devam etmektedirler ancak büyükşehirlerin kim bölgeleri farklıdır ve TR toplumsal hayatının dönüşümünde başrole sahiptir. Böyle düşünmekteyim. Zaten bu iki romanı yazmış, böyle şeyleri düşünmüş, böyle şeyleri dile getirebilmiş bir insanın nasıl da 30 sene köyde yaşayabildiğini anlayamıyorum. Hayatımın en büyük sürprizlerinden biri budur diyebilirim… Yazarın kasaba ve kenti eşitlemesini iki romanı arasındaki birliğe yormak eğilimindeyim. Aylakyurt Adamı için kasaba da kent de fark etmiyor gerçekten. İki yerde de hayalet gibi dolaşıyor. Aylakyurt Adamı için dünya bir “dar mekan”. O zaman Aylakyurt Adamı için “orbisfobi” sahibi diyebiliriz. Orbis yani Latince dünya demek… Dünyada yaşıyor olmak kendisine zül geliyor…

ANADOLU CİNSELLİĞİ!

Ne denebilir ki…

Bizim bir arkadaş bir keresinde bir Türk amatör porno filmi izlemiş… Videonun başlığı “Komşunun Karısıyla Cinsel Sikiş” imiş! Evet, bu Anadolu cinselliği için “cinsel sikiş” tabirini kullanabiliriz… Zebercet’i ölüme götüren şey veya Zebercet’i Zebercet yapan şey “cinsel sikiş”tir… Ciddi olmak gerekirse, nedir Anadolu cinselliği? Kapalı toplumlarda cinsellik büyük bir beladır ve bir İslam toplumunun kapalı toplum olmaması imkânsızdır 2020 itibariyle. 1960’lı yılların bir Ege kasabasında Zebercet’in cinselliğini istediği gibi yaşaması imkânlı mıdır? Bu arada belirtelim “Anayurt Oteli” romanı Freudyen analizlere ziyadesiyle olanaklar sunan bir romandır. Cinselliğin insan yaşamındaki en temel dürtü olduğu savı “Anayurt Oteli” için geçerlidir. Her şey gözümüzün önündedir işte… Zebercet‘in kafasının içindekiler insanı duvara çivileyen şeyler… Cinsel olarak ıstırap çeken bir insanın neler yapabileceğini görüyoruz.

Zebercet’in hayatına giren kadınlar (veya şeyler diyelim) çok ilginç… “Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın” en ilginç olanı… Bir fetiş nesneye, takıntıya dönüyor ve Zebercet’i kendisiyle yüzleştirip ona “yolu” gösteriyor… O kadın geldikten sonra o yaşa kadar hissettiği hiçbir şeyi formüle edemediğini anlıyor. Anlıyor da ne oluyor? Filmi kopuyor Zebercet’in. Bastırdığı ne varsa açığa çıkıyor. Gizli eş cinselliği çıkıyor en başta. Bu önemli bir şey olsa gerek. Homofobinin 2020’deki haline bakınca 1960’larda nasıl olduğunu tahmin etmek zor değil. Zoofili, ölüye ilgi duymak gibi insanın sahip olabileceği en büyük kişilik bozuklukları açığa çıkıyor Zebercet’in. Ölmesinin hayırlı olduğu bile akıllara gelebilir.

Bu kitapta tatmin edilmeyen cinselliğin veya genel olarak cinselliğin diyelim, insan hayatında ne kadar da önemli bir yer tuttuğu oldukça cesur bir şekilde ele alınıyor. Bir insanın tek başına bile okurken yüzünün kızartabilecek bir kitap…

ÖLÜM

Kobe Bryant’ın kızıyla birlikte feci bir şekilde öldüğü bu günlerde ölümden bahsetmek zor. Bir keresinde “ölüm efsanesi” diye bit tabir kullanmıştım. Bu konudaki düşüncelerimi açıklamaya pek cesaretim yok. Ölümün kimse için özel olarak icat edilmediğine inanıyorum. Bugüne kadar yaşamış ve ölmüş milyarlarca canlıyı hesaba kattığımızda bir insanın ölmesinin diğerleri için her şeyin bittiğini anlamına gelmesine itiraz ediyorum. Zaten kimse için hiçbir şey bitmiyor. Herkes hayatına devam ediyor ve bu ayıp değil. Elbette şu da var, yaşamlar eşit olmadığı gibi ölümler de eşit değildir. “İnsanların geneli” normal olarak doğarlar, yaşarlar, yaşlanırlar ve ölürler… Bazıları genç yaşta trajik bir şekilde ölür. Bu insanların yakınları için yıkım çok daha büyüktür, bunu inkar edemeyiz ancak o insanlar bile uzunca da sürse belli bir zaman sonra hayatlarına devam ederler. Bu işin doğrusu budur. İnsan ölümü düşünerek yaşamak üzere değil ölümü unutarak yaşamak üzere evrimleşmiştir. Bu bizim genetik kodlarımızda çakılıdır. Bu yazdıklarım birçok insan mekanik gelecektir eminim. Duygusuz ve hissiz olmakla itham edileceğim fakat gerçekler benim yanımda durmaktadır. Şu sıralar “Ivan İlyiç’in Ölümü”nü okudum ve orada da ölüm olgusun varlığının haksızca hayatı anlamsızlaştırdığını gördüm. İlla öleceğiz diye yaşam anlamsız olamaz çünkü bu yeni öğrendiğimiz bir sır değil. Öleceğimizi düşünmek ve bunu dile getirmek bir totoloji değil midir? Yani doğruluğu kesin olan ve dolayısıyla ifade etmeye gerek olmayan şey…

Ölecek olmamız bir totoloji ise buna takılıp kalmak yanlıştır fakat biliyoruz ki karmaşık bir zihinsel yapısı olan insan için hiçbir şey kağıt üzerinde yazıldığı kadar basit değil. Bazı insanların ölüm takıntısı vardır. Bu insanlar için yaşam çok da bir şey ifade etmez fakat dediğim gibi insan ölümü unutacak şekilde evrimleşmiştir. Dinler bile bunu ortadan kaldıramamışlardır.

Zebercet’in ölüm takıntısı var mıdır? Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın’dan önce bu konuyla ilgili bilgimiz yoktur ama ondan sonra sanki babasının yazgısını adım adım yaşamak zorunda hissediyor kendisini. Veya zihnindeki karanlık taraflarla birer birer yüzleşince bu şekilde bir çıkış yolu buluyor kendisine. Tony Manero’nun intihar edip etmediğini hatırlamıyorum. Zebercet’in intiharı için ise, rahatlıkla, bir edebi eserde işlenebilecek en sarsıcı olanlarından diyebiliriz…

Notlarımda yazarın yazma motivasyonuyla ilgili bir şeyler yazmak gerektiğini not aldığımı görüyorum ama yazıyı burada bitirmek niyetindeyim. Bu konuyu başka bir yazıda işleyebilirim belki…

Yazım yanlışlarına bakamayacağım…

Aylakyurt Adamı, seni ömür boyu unutmayacağım!

 

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Anayurt Oteli Roman Eleştirisi

“Aylak Adam’ı o kadar çok sevdim ki ölene kadar kendisiyle olan dostluğumuz devam edecek.”

Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” romanıyla ilgili yazımda bu cümleyi kurmuştum…

O romandan o kadar çok etkilenmiştim ki kendisini en sevdiğim roman ilan etmiştim. Yazarın diğer eserlerine de yönelme kararı almıştım.

Bu karar insanın önüne meşakkatli bir yol açmıyor çünkü yazarın iki buçuk romanı vardır zaten. Hatta hepsini toplasan nicelik olarak bir “İki Şehrin Hikâyesi” bile etmez fakat romanları, her şeyden önce, sayfa sayılarına bakarak değerlendirmemeliyiz elbette.

“Aylak Adam”dan bir süre sonra yazarın tamamlanmamış romanı olan “Canistan”ı da okudum. Açıkçası diğer iki romanı kadar yapı bozucu bir roman çalışma değildi. Bir kere diğer iki romanının aksine bu roman “akıl almaz derecede tuhaf bir karakter” barındırmıyordu. “Canistan”ı okuyan bir kişi yaşamı ve insanları fazla sorgulamaz fakat diğer iki romanının evrenine girebilen insanlar (ki bu zor bir şey olsa gerek) bu metinlerin etkisinden kolay kolay kurtulamaz diye düşünmekteyim.

Nihayet geçtiğimiz günlerde de yazarın ikinci romanı “Anayurt Oteli”ni okudum…

Bu kitabı okumak benim için ilginç bir deneyim oldu çünkü ilk defa bir kitabı ikinci kez okumuş oldum…

Okumak için seçilecek kitabın “nokta atışı” olması gerektiğine inanıyorum. Hayatta binlerce şey daha yapmak isteyen biri olduğum için böyle düşünüyor olabilirim. Bu binlerce şey içerisinde bütün iyi kitapları okumak gibi bir hedefim de olduğu için ortalama bir kitaba ayıracağım zamana fena halde acırım.

“Anayurt Oteli” ikinci kez okunmayı hak etti. Çünkü çok iyi bir metindi. Unutulmaz bir romandı.

“Aylak Adam” yazımda “Anayurt Oteli” ile ilgili hikâyemden bahsetmiştim. 20’li yaşlarımın başlarında kitabın film uyarlaması sürekli “En İyi Türk Filmleri” anketlerinde karşıma çıktığı için kendisine ilgi duymuştum. O yıllarda internet, VCD, DVD, DivX, Youtube falan da olmadığı için filmi izlemek bir türlü mümkün olmuyordu. Filmini izleyemiyorsam –bari- kitabını okumalıydım. 20’li yaşlarımın başlarında bu kitabı kavrayacak, ona ilgi gösterebilecek birisi değildim. Zaten hep böyledir. İnsan 20’li yaşlarda –kadın, erkek- aklı 15 karış havada olur. Bunun istisnası çok azdır. Ayrıca bu aklın 15 karış havada olması hali insanların genelinde ölene kadar devam ediyor. Bazen aptallığın bir kader olduğu düşüncesi aklıma geliyor. Neyse ki üç, dört senedir bir aptal değilim…

AYLAKYURT ADAMI

Bu yazıda “Anayurt Oteli” romanını ele alırken sık sık “Aylak Adam”a değinmek istiyorum çünkü iki roman birbirlerini tamamlıyorlar bence. Belki de tamamlamıyorlar, karakterlerinin ortak noktaları çok değil az ancak bu iki roman yan yana gelerek bence bir evreni oluşturuyorlar. Bu evrene “aylakyurt adamının evreni” adını takmakta sakınca görmüyorum. Kelimeyi bilerek birleşik yazdım…

Elbette iki roman da iki karaktere odaklanan, onların iç dünyalarına dalan eserlerden. O zaman bu iki karaktere bakalım…

Bay C. İle Zebercet’in en önemli ortak noktası bağ kurmakta zorlanmalarıdır. Herhangi bir insanla veya herhangi bir nesneyle bağ kuramıyorlar. Zebercet oteliyle ve “gecikmeli Ankara treniyle gelen kadınla” bağ kurmuş gibi görünse de aslında bu iki şey, onu ölüme götüren (ölüm olgusuna geleceğiz veya ölüm efsanesine diyelim) zayıf da olsalar hayatla olan son bağlarının kopmasına vesile olan iki şey. Zebercet’in kopuşunun son günlerini okumak bana “Tony Manero” filmini hatırlattı. İki eserde de son bağların kopma süreci çok başarılı bir şekilde ele alınıyordu. Bay C. ise Zebercet’ten birçok anlamda “daha iyi durumda” olan bir karakter. Zengin birisi, kadınların ilgisine erişebiliyor, isterse insanlarla iletişime de geçebiliyor, şehirde yaşıyor, sanatla içli dışlı, belki daha akıllı birisi ancak o da bir şeylerle bağ kurmak konusunda sıkıntılar yaşıyor. Daha doğrusu kuramıyor işte… Kuramadıktan sonra bunu felsefik ve zihinsel açılardan formüle edebilmek ne kadar değerlidir iyi düşünmek lazım.

Yani iki “dış” insan. Öyle gözükmeyi zaman zaman başarsalar bile normallik tarifinin sınırları içerisinde yer almayan iki “dış” insan var elimizde. Bu yazdıklarım basit kaçabilir. Bu iki romanda kelimelerle tarif etmesi zor, iki, karakter işlemesi var. Soluksuz okunan, edebiyat tarihinin en unutulmaz karakter işlemelerinden bunlar.

KASABA-DAR MEKÂN-KLOSTROFOBİ

“Anayurt Oteli”ni ele alırken bu kavramlara değinmek gerekiyor. Klostrofobik bir kitap. Yani klostrofobisi olan bir insan bu romanı okurken gerilebilir. Peki, Zebercet için klostorofobik mi deriz yoksa agorafobik mi? Agora yani antik kentlerde çoğunlukla ticari faaliyetlerin, bununla birlikte başka başka faaliyetlerin de gerçekleştirildiği düz geniş alan… TR’deki hemen hemen bütün Yunan veya Roma antik kentlerinde agora kalıntıları vardır. Dünyanın en büyük agoraları bu ülkededir. Bu agoralar mevcut halleriyle geniş ve boş alanlardır fakat aktif oldukları zamanlarda bu kadar boş değillerdi. Herhalde agorafobi kelimesi bu agoraların mevcut hallerine bakılarak koyulmuş. Agorafobi ise açık alan korkusudur. Tam olarak bilgim yok ama aslında bu korku insanlara yani kalabalıklara duyulan korkuları da barındırıyor çünkü insanlar büyük ve geniş boşluklarda çok sık bulunmazlar. Çarşıda, pazarda yani geniş alanlarda kalabalıklarla çok sık karşılaşırlar. Eğer öyleyse Zebercet’te agorafobi var diyebiliriz. Otelden çıktığı anlarda geriliyor ve bir an önce geri dönmek istiyor. Zaten sadece kitabın ele aldığı hayatının son günlerinde değil son yıllarda çok nadir otelden çıktığını öğreniyoruz.

Zebercet’in oteli kendisi için hayat döngüsünün yer aldığı yere dönmüş. Konak iken olan hikâyesini de ilgiyle okuyoruz ve o yılların (1900-1950) toplumsal düzeniyle ilgili önemli bilgiler elde ediyoruz. Yusuf Atılgan’ın bunlarla çok az ilgilendiğini de unutmayalım bu arada… Otelin tabelasının çivisinin gevşemesi sebebiyle toprağı göstermesi bir “omen” yani kötü kehanet olarak değerlendirilmelidir. Otel Zebercet için hem var olma hem de yok olma sebebidir. Zebercet’i ölüme götüren şey hayatının monotonluğundan ziyade karanlık cinsel düşünce dünyasıdır ve bunu onunla yüzleştiren otel olmuştur. Otelde yaşadıkları ve “yaşayamadıkları”…

Bir dar mekân olarak otelde sonunu hazırlayan Zebercet dar mekânın dışarısında yani kasabada da oldukça kötü bir performans gösterir. Atılgan’ın kitabın başlarında kasaba veya kent arasında pek bir fark olmadığından bahsetmesini nereye koyacağız? Kendi adıma buna katılmıyorum. Yani şöyle: TR koskocaman bir kasabadır ve kasaba düşüncesi TR’de egemendir… Büyükşehirleri dolduran milyonlar kasabalarında (ve de köylerinde) yaşadıkları gibi yaşamaya devam etmektedirler ancak büyükşehirlerin kim bölgeleri farklıdır ve TR toplumsal hayatının dönüşümünde başrole sahiptir. Böyle düşünmekteyim. Zaten bu iki romanı yazmış, böyle şeyleri düşünmüş, böyle şeyleri dile getirebilmiş bir insanın nasıl da 30 sene köyde yaşayabildiğini anlayamıyorum. Hayatımın en büyük sürprizlerinden biri budur diyebilirim… Yazarın kasaba ve kenti eşitlemesini iki romanı arasındaki birliğe yormak eğilimindeyim. Aylakyurt Adamı için kasaba da kent de fark etmiyor gerçekten. İki yerde de hayalet gibi dolaşıyor. Aylakyurt Adamı için dünya bir “dar mekan”. O zaman Aylakyurt Adamı için “orbisfobi” sahibi diyebiliriz. Orbis yani Latince dünya demek… Dünyada yaşıyor olmak kendisine zül geliyor…

ANADOLU CİNSELLİĞİ!

Ne denebilir ki…

Bizim bir arkadaş bir keresinde bir Türk amatör porno filmi izlemiş… Videonun başlığı “Komşunun Karısıyla Cinsel Sikiş” imiş! Evet, bu Anadolu cinselliği için “cinsel sikiş” tabirini kullanabiliriz… Zebercet’i ölüme götüren şey veya Zebercet’i Zebercet yapan şey “cinsel sikiş”tir… Ciddi olmak gerekirse, nedir Anadolu cinselliği? Kapalı toplumlarda cinsellik büyük bir beladır ve bir İslam toplumunun kapalı toplum olmaması imkânsızdır 2020 itibariyle. 1960’lı yılların bir Ege kasabasında Zebercet’in cinselliğini istediği gibi yaşaması imkânlı mıdır? Bu arada belirtelim “Anayurt Oteli” romanı Freudyen analizlere ziyadesiyle olanaklar sunan bir romandır. Cinselliğin insan yaşamındaki en temel dürtü olduğu savı “Anayurt Oteli” için geçerlidir. Her şey gözümüzün önündedir işte… Zebercet‘in kafasının içindekiler insanı duvara çivileyen şeyler… Cinsel olarak ıstırap çeken bir insanın neler yapabileceğini görüyoruz.

Zebercet’in hayatına giren kadınlar (veya şeyler diyelim) çok ilginç… “Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın” en ilginç olanı… Bir fetiş nesneye, takıntıya dönüyor ve Zebercet’i kendisiyle yüzleştirip ona “yolu” gösteriyor… O kadın geldikten sonra o yaşa kadar hissettiği hiçbir şeyi formüle edemediğini anlıyor. Anlıyor da ne oluyor? Filmi kopuyor Zebercet’in. Bastırdığı ne varsa açığa çıkıyor. Gizli eş cinselliği çıkıyor en başta. Bu önemli bir şey olsa gerek. Homofobinin 2020’deki haline bakınca 1960’larda nasıl olduğunu tahmin etmek zor değil. Zoofili, ölüye ilgi duymak gibi insanın sahip olabileceği en büyük kişilik bozuklukları açığa çıkıyor Zebercet’in. Ölmesinin hayırlı olduğu bile akıllara gelebilir.

Bu kitapta tatmin edilmeyen cinselliğin veya genel olarak cinselliğin diyelim, insan hayatında ne kadar da önemli bir yer tuttuğu oldukça cesur bir şekilde ele alınıyor. Bir insanın tek başına bile okurken yüzünün kızartabilecek bir kitap…

ÖLÜM

Kobe Bryant’ın kızıyla birlikte feci bir şekilde öldüğü bu günlerde ölümden bahsetmek zor. Bir keresinde “ölüm efsanesi” diye bit tabir kullanmıştım. Bu konudaki düşüncelerimi açıklamaya pek cesaretim yok. Ölümün kimse için özel olarak icat edilmediğine inanıyorum. Bugüne kadar yaşamış ve ölmüş milyarlarca canlıyı hesaba kattığımızda bir insanın ölmesinin diğerleri için her şeyin bittiğini anlamına gelmesine itiraz ediyorum. Zaten kimse için hiçbir şey bitmiyor. Herkes hayatına devam ediyor ve bu ayıp değil. Elbette şu da var, yaşamlar eşit olmadığı gibi ölümler de eşit değildir. “İnsanların geneli” normal olarak doğarlar, yaşarlar, yaşlanırlar ve ölürler… Bazıları genç yaşta trajik bir şekilde ölür. Bu insanların yakınları için yıkım çok daha büyüktür, bunu inkar edemeyiz ancak o insanlar bile uzunca da sürse belli bir zaman sonra hayatlarına devam ederler. Bu işin doğrusu budur. İnsan ölümü düşünerek yaşamak üzere değil ölümü unutarak yaşamak üzere evrimleşmiştir. Bu bizim genetik kodlarımızda çakılıdır. Bu yazdıklarım birçok insan mekanik gelecektir eminim. Duygusuz ve hissiz olmakla itham edileceğim fakat gerçekler benim yanımda durmaktadır. Şu sıralar “Ivan İlyiç’in Ölümü”nü okudum ve orada da ölüm olgusun varlığının haksızca hayatı anlamsızlaştırdığını gördüm. İlla öleceğiz diye yaşam anlamsız olamaz çünkü bu yeni öğrendiğimiz bir sır değil. Öleceğimizi düşünmek ve bunu dile getirmek bir totoloji değil midir? Yani doğruluğu kesin olan ve dolayısıyla ifade etmeye gerek olmayan şey…

Ölecek olmamız bir totoloji ise buna takılıp kalmak yanlıştır fakat biliyoruz ki karmaşık bir zihinsel yapısı olan insan için hiçbir şey kağıt üzerinde yazıldığı kadar basit değil. Bazı insanların ölüm takıntısı vardır. Bu insanlar için yaşam çok da bir şey ifade etmez fakat dediğim gibi insan ölümü unutacak şekilde evrimleşmiştir. Dinler bile bunu ortadan kaldıramamışlardır.

Zebercet’in ölüm takıntısı var mıdır? Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın’dan önce bu konuyla ilgili bilgimiz yoktur ama ondan sonra sanki babasının yazgısını adım adım yaşamak zorunda hissediyor kendisini. Veya zihnindeki karanlık taraflarla birer birer yüzleşince bu şekilde bir çıkış yolu buluyor kendisine. Tony Manero’nun intihar edip etmediğini hatırlamıyorum. Zebercet’in intiharı için ise, rahatlıkla, bir edebi eserde işlenebilecek en sarsıcı olanlarından diyebiliriz…

Notlarımda yazarın yazma motivasyonuyla ilgili bir şeyler yazmak gerektiğini not aldığımı görüyorum ama yazıyı burada bitirmek niyetindeyim. Bu konuyu başka bir yazıda işleyebilirim belki…

Yazım yanlışlarına bakamayacağım…

Aylakyurt Adamı, seni ömür boyu unutmayacağım!

 

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Öğretmenlerle İlgili Düşüncelerim

en-ilginc-ogretmen-capsleri-en-komik-ogretmen-karikaturleri-46684-8012018145827

*Türkçe bilmezler.

*Küçük dağları onlar yaratmıştır.

*Basına yansıyan münferit olaylara bakmayın, toplumdaki en prestijli işlerden birine sahiptirler. “Öğretmenim.” deyince bütün kapılar açılır. Herkes onların işini görmek için dört döner. Onlar ise bu ilginin altını dolduramazlar.

*”Bayan” olanlarının konuşmalarına kulak kabartırsanız sürekli “Hafta… Hafta… 25. hafta… 32. hafta…” tabirlerini duyarsınız. Konuşmaları bu ve benzeri şeylerden ibarettir.

*”Bay” olanlarının konuşmalarına kulak kabartırsanız sürekli “Tidiay… Efesay… Lepege… Beş nokta iki… Altı nokta bir…” gibi şeyler duyarsınız. Konuşmaları bu ve benzeri şeylerden ibarettir.

*Pasaklıdırlar. Evlerinde değildirler ama öğretmenler odasında inanılmaz pasaklıdırlar. Masaya koydukları hiçbir şeyi geri almazlar.

*Sık sık zırlarlar. (Yaz) tatillerinin aslında iki ay olmasına rağmen üç aymış gibi lanse edilmesinden dolayı mağdur olduklarını öne sürerler.

*Bir dönem boyunca taş çatlasa bir buçuk saat süren e-okuldan not girme işini “eve iş götürme” olarak pazarlarlar.

*Bütün hukuk yolları açık ve işliyorken, idarecilerine kafa tutmaları mümkünken, bütün görevleri tarif edilmişken, basın ve toplum emirlerine amade iken mobbinge uğrarlar. Not: İşini iyi yapan ve öz güvenli olan bir öğretmenin mobbinge uğrayamayacağını düşünüyorum.

*Genç olanları genellikle iyi giyinir.

*Konuşma becerileri berbattır.

*İngilizce öğrenemezler. Gerçi haklarını yemeyelim, kimse İngilizce öğrenemez.

*Masaları çok dağınıktır.

*”Bir veli öğretmenle nasıl böyle konuşur?” sorusunun altında aslında “Bir veli öğretmenle nasıl konuşur?” düşüncesi yatmaktadır. Bir velinin öğretmenle konuşma hakkı yoktur onlara göre. Bütün öğretmenlerin işlerini iyi yaptıklarını farz ederler.

*İdareci olmayı çok isterler. Bunun da bir numaralı sebebi ego tatminidir.

*İdarecilerden öcü gibi korkarlar.

*TR’deki her örgüte olunduğu gibi sendikaya da üye olmalarının bir numaralı sebebi arkadaş iknasıdır. Sendika gibi bir mücadele örgütünün bile kendilerini özel hissettirmesini beklerler. Sendika gelip onları bulmalı ve onlara jestler yapmalıdır.

*Kürt veya dindar olanları numaradan Atatürkçüymüş gibi görünürler.

*Yaşlı olanları eski devirlerin bitip gittiğini bir türlü kabullenmek istemezler. “Öğretmene saygı vardı.” derler. Anketlere göre doktorlardan sonra en çok güvenilen mesleklerin öğretmenler olduğunu bilmezler.

*Entelektüel, sanatsal faaliyetlere ilgi anlamında beklentinin çok altındadırlar. Şifreler: Hafta, yakıt tüketimi, Türk futbolu, kına, Türk dizileri, ana akım siyaset, nişan, abazan muhabbeti, birinci doğum, ikinci doğum, arsa, kredi, iddia, ilçe MEB entrikaları vb.

*Hepsi burçlara inanır.

*Meslekleri çok önemlidir fakat ne devlet bu önemi onlara verir ne de onlar bu önemin farkındadırlar.

*Sayıca çok kalabalıktırlar bu yüzden birbirleriyle iyi geçinmezler. Sayı ne kadar azalırsa; iyi geçinme, iyi geçiniyor gibi görünme artar.

*Büyük bir bölümü “yatar”. Özellikle liselerde. Yalan mı?

Bu yazıyı yazmasaydım çatlardım. Yılların birikimi. Öğretmen kitlesini hiç beğenmiyorum. Büyük bir forsa sahipler ama o forsun altını dolduramıyorlar. Yorum yapmayınız.

 

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

2019 Seyahatleri ve İzlenimleri

Son iki senedir, ocak ayının başlarında bu temaya sahip yazılar yazıyorum. 2017’de 33 şehre gittiğimi ve bir daha o sayının yarısına bile ulaşamayacağımı yazmıştım. Yanılmıştım. 2018’te 32 yapmıştım. 2018’in yarısında bir daha o sayının yarısına bile ulaşamayacağımın ise kesin olduğunu belirtmiştim. Çünkü TR’den 14 şehir kalmıştı. 2019’da tahmin ettiğim oldu ve o sayının değil yarısına ulaşmak ancak 1/10’una ulaştım…

2019 yılında sadece Atina, Kahire ve İznik’e seyahat ettim. Ailemi ziyaret etmek için yaptığım Ankara gezilerini saymıyorum artık fakat dün bir albümle tanıttığım Tarihi Ankara-İstanbul Yolu gezisini de bir etkinlik sayarsak sayı dört oluyor.

TR bitti, Avrupa bitti, para bitti…

Bu sene bu üç faktör 30’ları görmemi engelledi.

Bu sene yazın ful İngilizce kursunda çalıştım çünkü para lazımdı. Krizden dolayı paramı alamadım. Daha doğrusu ekim ayında ayrılmış olmama ve hala ufak ufak almaya devam ediyor olmama rağmen içeride param var.

Bu sene seyahatleri engelleyen en önemli sebep ev almış olmamızdır. Yanlış anlaşılmasın zırlayacak değilim. Bunu ayıp sayarım. Ev sahibi olanlar kiracı olmanın ne demek olduğunu bilmezler ve boş boş konuşurlar…

Her şeyde böyle. (Handikaplı) bir şey olmayanlar örneğin Kürt, Alevi, kadın, eş cinsel, yoksul, asosyal, popüler olmayan insan, şişman, çirkin;, o şey olmanın ne demek olduğunu anlayamazlar ve boş boş konuşurlar sürekli. Ev sahibi olmak çok önemli bir avantajdır. Ev kredisini ödeyebilecek durumda olmak da önemli bir avantajdır. Bunu yapamayan milyonlarca insan vardır. Ev taksitlerinden dolayı mağdur ayağına yatıp zırlayanlar bana çok itici gelir. Ev taksitleri iki, maksimum üç yıl insanları zorlar. Sonra normale dönülür. Borç bitince de oldukça kebap bir hayat başlar.

Kıyaslama yapmak bir sanattır. Ev sahibi olanlar kıyaslamayı, kendilerine göre birçok avantaja sahip insanlara göre değil kendi eski hallerine göre yapmalıdırlar. Dolayısıyla zırlamıyorum. Mağdur falan değilim. Etrafımda benden daha çok seyahat etmiş bir insan yok. Yakın zamanda da krizden çıkacağım ve mağdur olmamaya devam edeceğim. Zırlamak çok popüler bu ülkede. Bu ülkede kafasını çalıştıran, planlı programlı hareket eden mahvolmaz. Bu ülke bir muz cumhuriyeti, kaotik bir ülke değildir. Bu ülkede tarumar olmak kolay değil zordur. Bu paragrafta büyük ideolojik analizler değil gündelik hayatın özellikleri ele alınmıştır.

TR’de 14 milyon hane kendi evinde otururken, 6 milyon hane kira ödüyormuş. 20, 30 sene sonra nüfusun 100 milyona gelip duracağı ve bu süre içerisinde, yeni teknolojiler sayesinde kolaylıkla inşa edilecek, milyonlarca ev hesaba katıldığında TR’nin konut sorunu çözülecektir diyebiliriz. Öldük, bittik, mahvolduk’la nereye kadar? Nüfusun %57’si kira nedir bilmiyor, burası gariban bir ülke midir?

Değildir.

Basına yansıyan münferit, karmaşık ve radikal haberleri bir kenara bırakın ve genel tabloyu bir düşünün derim…

Seyahat, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Tarihi Ankara-İstanbul Yolu İzlenimleri

Tarihi Ankara-İstanbul Yolu üzerindeki şehirlerin ve yapıların hikayeleri ve fotoğrafları için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Tembelliğin ve İradesizliğin Romanı

icimizdeki-seytan---sabahattin-ali-5dac

“Yalnız, benim gibi eş dost arasında akıllı geçinen bir insanın nasıl olup da bu kadar manasız ve bomboş bir gençlik geçirdiğine herkesten evvel kendimin hayret ettiğimi söyleyecektim…”

Sabahattin Ali’nin muhteşem “İçimizdeki Şeytan” romanında geçen bu cümlede kendimi buldum…

Kendimle beraber orada başka bir arkadaşımı (GE) da bulduğumdan dolayı cümleyi ona da gönderdim. İkimiz de “Yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmam.” popüler yargısından hiç hoşlanmayan insanlarız. Yaşadığımız birçok şeyden dolayı fena halde pişmanız.

Bugüne kadar hayatıma sığdırdığım şeyler birçok insanı gıpta ettiriyor. Etrafımda, benimkiler kadar çok hobiyle benim kadar çok vakit geçirmiş kimse yok (özür dilerim) ve bundan da eşek gibi pişmanım ama yine de edebiyata bu kadar geç kaldığım için kendimi ıslak odunla dövesim var. Oysa edebiyat bölümü mezunuydum ve hep aklımdaydı. Birkaç yıldır başlayan edebiyat tüketme sürecim henüz çok yeni olduğu için Top 10 romanım sürekli güncelleniyor. Not: Liste yapmaya bayılırım ve yapmayı sevmeyenlerin bir bölümünün zihinsel tembellikten dolayı bunu yapmadıklarını ve o yüzden “her şeyin ayrı değeri” olduğunu öne sürdüklerine inanırım… Her şey ayrı ayrı değerlidir ama aynı ölçekte değerli değildir. Bunları belirlemek de kötü bir şey değildir. Hatta çok güzel ve faydalı bir şeydir.

“İçimizdeki Şeytan”ı rahatlıkla Top 10 roman listeme koyarım Ocak 2020 itibariyle…

Daha önce yazardan okuduğum “Kuyucaklı Yusuf”u çok iyi bir roman olarak değerlendirmemiştim. Sağda solda Sabahattin Ali’nin “overrated” bir yazar olduğunu okuyordum. “Kürk Mantolu Madonna”nın başına gelenlerden de haberdardım… Bu yüzden romana temkinli yaklaştım ancak İŞ, ilk sayfadan çok iyi bir eser olduğunu belli eden romanlardandı.

1940 yılında yazılmış ve yazarın ikinci romanı…

Romanlarda “yetkinlik” diye bir şey varsa bunun ilk dönemlerden ziyade 1950’lerden itibaren geliştiğini düşünüyorum. Normaldir… Yeni ve ihraç edilen bir janr ancak toplumun yapısının da bunda etkili olduğuna inanıyorum. Toplum geliştikçe, daha doğrusu şöyle diyelim aydın sınıfı geliştikçe yani sanatı üreten ve tüketen insanlar, eserler de yetkinlik kazanıyor. Romanlar birer tarihi belge olması sebebiyle çok değerlidirler ancak eski romanların (yabancılarınkiler de dâhil) atmosferi içine girmeyi zorlaştıracak teknik acemiliklerle doludur. Orhan Pamuk’a göre “İnsanlar romanlardaki kadar muhteşem insanlar değillerdir ve öyle yüce şeyler yaşamazlar.” Bu da gerçekçilik mefhumunu önümüze koymaktadır. Romandan gerçekçi olmasını mı yoksa nasıl yaparsa yapsın bizi büyülemesini mi bekleyeceğiz? İkisini de yapan varsa ne mutlu bize…

İŞ, gerçekçi bir roman mıdır? Soruyu revize edelim, 1940’larda bir insan Ömer’in kurduğu uzun ve derinlikli cümlelerden kurabilir mi? İnsanlar o şekilde mi konuşup, giyinip, yaşıyorlardı? Burada Orhan Pamuk’un fikri devreye girer. Ben insanların o şekilde konuşmadıklarını tahmin ediyorum ancak bu, romanın büyüleyici olmasını engellemiyor. Roman böyle bir şey zaten. Sinemada bunu yapamazsınız, en azından günümüzde sanatsal değer biçilen filmlerde; akıllı, tecrübeli ve gelişkin estetik duygusuna sahip insanların izlediği filmlerde gerçekçi olmayan bir konuşma, sahne, kıyafet barındıramazsınız. Romanda ise bunu yapabilirsiniz. Yani eskiden, roman türü çok canlıyken yapabilirdiniz. Sağladığınız başka şeylerle okuyucuyu tatmin edebilirdiniz.

İŞ, çok da gerçekçi olmamasına rağmen yetkin bir roman tekniğine sahip. Döneminin veya kendisinde 10, 15 yıl önce yazılmış romanların yetkinliğine baktığımızda İŞ’in onlardan ileride olduğunu görüyoruz. Yani teknik olarak masal anlatır gibi olmayan bir roman…

1940’ların bir romanıysa hemen akla “The Kriz” geliyor…

Yazılarımı okuyanlar hemen The Kriz’in ne olduğunu anımsayacaklardır: TR’de sınıflar mücadelesi yoktu. Hepsi aynı sınıfsal kökenden gelen 15, 20 bin etkili erkek bireyden oluşan bir kalabalığın, Batılılaşma-Batılılaşmama kavgası TR siyasetinin 200 yıldır bir numaralı ve en yoğun gündem maddesidir. The Kriz, TR’de romanının da bir numaralı teması olmuştur uzunca bir süre.

“İçimizdeki Şeytan”da The Kriz’i etkin bir tema olarak görmüyoruz nihayet. 1940 yılı için bu şaşırtıcı… Roman bireye yönelir genellikle. Türk edebiyatında bireye dönmeler “İçimizdeki Şeytan”la başlamamıştır elbette ama ilk yetkin ve çarpıcı örneği bu roman olsa gerek.

KÜÇÜK, SEFİL BİR ŞEYTAN OLARAK İNSAN

“Adam olmak değil, enteresan olmak istiyordum.”

Birçok roman yazımda mizantropi ve sinizmden bahsettim. Mizantropi, insan türünden nefret etmek, onu yüce bir varlıktan ziyade sefil bir yaratık olarak değerlendirmektir. Sinizm ise iyi ve güzel olan hiçbir şeye inanmamak, onlara düşman olmak demektir. Ekşi Sözlük’teki bir tanımlama ilgimi çekti: Tutkusuzluk dehşeti…

Roman eğer bireye, bireyin iç dünyasına yöneliyorsa –ve bize yalan söylememek niyetindeyse- oradaki karanlık noktalarla karşılaşmaması ve bunları okuyucuya sunmaması imkânsız. Bazıları bundan sakınır. Bunlardan rahatsız olduğu ve pozitif şeylerden mutlu olduğu için onlara yönelebilir. İtirazımız yok. Çünkü hayatta karanlık veya aydınlık taraf mutlak bir şekilde diğerine karşı üstündür gibi bir düşüncemiz yok. Karanlık taraflara odaklanan romanları daha cesur buluyorum, onları daha ilgi çekici buluyorum.

Ömer, mizantropi ve sinizmin adeta efsanevi bir sunumu… “Dorian Gray’in Portresi” romanında hemen hemen her sayfada özlü söz olabilecek cümleler vardı. Bir süre sonra başım dönmüştü ve bunları not etmeyi bırakmıştım. İŞ’te de o kadar yoğun olmasa da oldukça yoğun bir şekilde “Yazar bu cümleyi nasıl kurabilmiş?” diyebileceğimiz cümleler var sıkça. Ömer’in toplum, hayat ve insan analizleri her başarılı mizantropunkilerin olduğu gibi çok çarpıcı. Hangi birine değinmeli ki… İŞ’teki olağanüstü cümleler başka bir yazıda ele alınabilir.

Ömer’in mizantropisi kendisi de dahil olmak üzere hatta en çok kendisine yöneltilmiş bir şekilde herkesi hedef alıyor. İçimizdeki şeytanı anlamak istiyorsanız “İçimizdeki Şeytan”ı okuyunuz.

Ömer’in romanın sonunda yaşamış olduğu değişikliğe ne demeli? Veya Macide ve Bedri karakterleri erdeme ne kadar sahipler? Yusuf Atılgan veya Oğus Atay mizantropisinden biraz daha sakin bir mizantropisi var Sabahattin Ali’nin. Ömer, meşhur tiradında “Derhal kendimi düzeltmek, ona layık bir hale gelmek icap etmez miydi? Yapamadım ve bu aczimi içimdeki şeytana hamlettim. Halbuki tembel ve iradesizdim.” İnsan doğasında var olup olmadığı tartışılan kötülük meselesi karşımıza çıkıyor. Marksistler böyle bir kötülük fikrinin düzen sahiplerinin ideolojik araçlarıyla pompalandığını iddia ederler. Bu sayede insanlar düzeni değiştirme motivasyonlarını kaybedeceklerdir. İnsanı var eden sahip olduğu maddi koşullardır… Maddi koşulların insanı var etme konusunda oldukça etkili olduğunu inkar edemeyiz ama o dönemlerde çok ilerlemiş olmayan evrimsel psikolojinin çıktıları da göz ardı edilemez.

İNTİHAR ETMEMİŞ SELİM IŞIK

Mizantropinin en destansı örneği olan “Tutunamayanlar”ın Selim’i akıllara geliyor. O halde diyebiliriz ki Ömer, intihar etmemiş bir Selim Işık’tır. Bu arada mizantropiyle ilgili düşüncelerimi hatırlatayım: İnsandan ölesiye nefret eden birisi değilim ancak onun aslında çok erdemli olduğuna, hayatta çok yüce şeyler başarma potansiyeline sahip olduğuna ve nihayet günün birinde bunu başaracağına inanmıyorum. Az önce anılan evrimsel psikoloji çok ilgimi çekiyor. Onun evrimsel sürecine baktığımız zaman hile, hurda ve şerefsizlikle var olduğunu görüyoruz. Milyonlarca yıllık kariyerinde bunlar var. İlerde değişir mi bilemem. Onun evrimsel süreci hesaba katıldığında çok kısa bir süreye tekabül eden 60, 70 yıllık bir süre sonra yaşamak için fiziksel olarak gerekli olan her şeyi kontrolü altına alacak. Yaşamını garanti altına alacak. Görecek ki dünyadaki herkes için yaşam koşulları halledilmiş bir durumda olacak. O zaman ne olacak merak ediyorum… Tutunamamaya sebep olan maddi koşullar halledilince yine yerinde durmayacak mı? Bekleyip görelim diyeceğim ama bizim ömrümüz yetmeyecek buna. Neyse bize ne ya!

YAŞAM ÇELİŞKİLERLE YOL ALIYOR

Hegel’in bu sözünü çok severim…

Yukarıda tam olarak cevaplanmamış iki soru sordum. Ömer’in değişimi ve Macide ile Bedri’nin sahip oldukları erdem potansiyellerini sorguladım. “İçimizdeki Şeytan”ın en beğendiğim yanı insanın çelişkili yapısını çok başarılı bir şekilde ele alabilmesiydi. Hepimiz geceleri uyku uyuyamayacak kadar birer çelişki yumağı değiliz ancak hayatta ne yapmak istediğini net olarak bilen ve bu yolda emin adımlarla ilerleyen göçmen kuşlar gibi şeyler de değiliz…  Yani çelişki yumağı değiliz ama çelişkilerle doluyuz. Hep öyle olduk. İnsanı var eden şu maddi koşullar sorun olmaktan çıktıkları zaman bile çelişkiden azade varlıklar olmayacağız. Bu romanın kahramanı Ömer’dir. Ömer’in Macide’yi de etkileyen cümleleri (bu konuya geleceğiz yani kızlar piç erkek sever konusuna) insandaki çelişkili yapıyı anlamak açısından bire bir. Hapishanede Bedri’ye verdiği tirat ise adeta bir destan. Bir çelişki destanı…

Kitap toplumsal eleştiri yaparken kadın erkek ilişkisine de odaklanıyor. Bu anlamda “Kiralık Konak”a benziyor. Toplumsal eleştiri boyutuna bakalım… Toplumsal eleştiri derken aslında bir aydın eleştirisi var. Ve de aydınların bir bölümü eleştiriliyor. Yani sağcı, milliyetçi, Turancı aydınlar… “Tutunamayanlar”da her türlü aydın eleştiriden nasibini alıyordu. “Tutunamayanlar”ın torunu “İçimizdeki Şeytan”da Turancı aydınlar veya devletçi aydınlar eleştiriden nasiplerini alıyor. Sabahattin Ali, solcu olduğu için kendi mahallesindeki aydınları eleştiriden muaf tutmuş oysa biliyoruz ki onlar da eleştirilecek davranış kalıplarına sahiplerdir. Cemaat olmanın zorunlu kıldığı birtakım saçma ritüellere ve insana inandırıcı gelmeyen tutum ve davranışlara sahiptirler. İnsanın siyasal mücadeleler vermesinde psikolojik faktörler, yani onu yapıyor olmasının ona hissettirdiği duygular önemli oranda rol oynarlar. Ben buna inanıyorum. Bunları ele alsan, solcular kızarlar. Ele alamazsın… Sabahattin Ali de ele almamış fakat bunları görmemiş olamaz.

KIZLAR PİÇ ERKEK SEVER

Popüler bir yargıdır ve de bu konuda Ekşi Sözlük’te başlık bile vardır ama bilimsellikten tamamen uzak bir yargı değildir. Ömer’in “adam olmak değil enteresan olmak” istediğini yazmıştık. Oluyor da… Ve enteresan tipler daha ilgi çekicidir. Bilimselliği nerede peki? Okuduğum bir makalede dünyada şimdiye kadar var olmuş erkeklerin yüzde %40’ının, kadınların ise %80’inin çocuk sahibi oldukları yazıyordu. Bu istatistik genetik biliminin bize sundukları sayesinde bilimsel olarak ölçülebiliyor. Evrimsel süreçte başarının ölçütü üremektir. Peki, kadınlarla erkekler arasındaki bu inanılmaz fark nereden geliyor? Savaşlar öne sürülebilir. Savaşların bu kadar büyük fark yaratamayacağı düşünülüyor çünkü askerlik hep profesyonel bir işti. Ulusların topyekûn askere alınıp savaştırılmaları Birinci Dünya Savaşı’yla başlamıştır. Ondan önce savaşlar uzak yerlerde, gözlerden uzakta, profesyoneller arasında oluyordu. Yani savaşlar böyle büyük bir fark yaratmaz. Burada kadınların (az da olsa) tercihleri bu konuda rol oynamıştır. Yani kadınlar güçlü, kuvvetli, etkili, zengin, ağzı iyi laf yapan, iyi avcı, zeki erkeklerin ikinci karısı olmayı etkisiz erkeklerin birinci ve tek eşleri olmaya “önemli oranda” tercih etmişlerdir. Buna zorlanmışlardır da. Hatta zorlanmalar daha etkilidir ama tercihlerin tamamen etkisiz olduğu da iddia edilemez. Ömer çok yakışıklı ve zengin değil. Macide sokakta kalınca karşısına çıkması da etkilidir ama Macide’yi asıl etkileyen şey Ömer’in kimsenin kurmadığı cümleler kurması, kurabilmesi. “Piç” işte yani enteresan yani ilgi çekici… Kim için? Macide gibi toplumun normallik sınırlarının içerisinde olmayan, melankolik, düşünceli, “çelişkilerle” yaşayan bir kadın için. Fakat Macide’nin de aslında çok da kendisini tanıyan, bilen bir insan olmadığını görüyoruz. Hafif nihilist bir yanı da var. Çelişkileri ise gözlemlenebiliyor. Bedri’nin zaman zaman beliren düşüncesi bile kendisini huzursuz ediyor. Öyle işte… Karakterleri net bir şekilde oraya buraya koyamıyorsunuz. O zaman başarılı.

Tembelliğin ve iradesizliğin romanı yani içimizdeki şeytanın…

 

 

 

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Emojilerin Lakapları, Anlamları

EMOJİLERİN LAKAPLARI, ANLAMLARI

☺️ – Ben masumum
🚶🏾‍♂️ – Daha da bi’ şey demiyorum veya iplemiyorum
😎 – Yavşak
😅- Usturupluyum
😶 – Gardımı aldım, bekliyorum
🤣 – Orospu çocuğu 1
😆 – Orospu çocuğu 2
🤮 – Allah belanı versin
🤧 – Neyse bana ne ya
😘 – Ben bir geri zekalıyım
🙆🏽‍♂️ – Bilemiyorum yani
😂- Her an usturuplu olmaktan çıkabilirim
😉 – Senden nefret ediyorum
🤯 – Beynim yandı
💩 – Ben bir şerefsizim
🙋🏽‍♂️ – Normal bir güle güle
💆🏽‍♂️ – Kes tıraşı 1
🐸 – Şebeklikten ekmek yemek istiyorum 1
☘️ – Ben bir kadınım 1
🎈 – Ben bir kadınım 2
☕️ – Ben bir Instagram kadınıyım 3
🍻 – Ben bir erkeğim 1
⚽️ – Ben bir erkeğim 2
💍 – Bana evlenme teklif et
🙇🏽‍♂️ – Bunların hepsini saçma buluyorum
✌🏽 – Yaşasın halkların kardeşliği
👍🏽 – Kes tıraşı 2
👁 – Stolkçu
😬 – Şu son yazdığım şeyle seni rahatsız etmek istedim
🥶 – Bana bir daha bunu yapma
🤓 – Şebeklikten ekmek yemek istiyorum 2
🎯 – Olay budur
🧐 – Ne diyorsun sen ya
😔 – Işıklar içinde uyusun
🙁 – Yıldızlar yoldaşı olsun
😝 – Piç
😌 – Seni annemle tanıştırmak istiyorum

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Tipik Kadın Davranışları

IMG-7087

*Tıpkı erkeklerin yaptığı gibi onlar da öküz gibi araba kullanırlar. Araba kullanmak basit bir iştir ama buna rağmen erkekler onları bir prestijli iş olarak araba kullanma eyleminde görmek istemedikleri için onlara bin türlü araçla psikolojik baskı ve trafik esnasında da mobbing yaparlar.

*Dedikoduyu erkeklerden daha çok severler çünkü evrimsel gelişimleri bu şekildedir. Rakiplerini erkeklerin yaptıkları gibi fiziki yoldan devre dışı bırakmak yerine “dolaylı öfke” denilen mekanizmayla devre dışı bırakırlar. Bu yüzden dedikoduyu bilimsel olarak daha çok yaparlar. Bu bir yorum değil bilimsel tespittir.

*Erkeklerden daha duyarlıdırlar.

*Daha kibardırlar.

*Hemcinsleriyle anlaşamazlar ve sık sık birbirleriyle ikilik yaşarlar.

*Stratejisttirler. Fiziksel dezavantajlarını bu yolla bertaraf etmek istemişlerdir. Bu da evrimsel sürecin bir çıktısıdır.

*Kışları kazak tipi kıyafetlere çok ilgi gösterirler. Kış günleri ayaklarını koltuğun üstüne koyup, iki elleriyle tuttukları kupadan bitki çayı içerler.

*Yazları da penye tipi kıyafetlere çok ilgi gösterirler. Aşırı demek yanlış olmaz. Ucuz, pahalı yüzlerce penyeleri olur.

*Bir kadının sahip olduğu ortalama çanta sayısı 38’dir. Bu istatistik tarafımdan bulunmuştur.

*Prestijli işlere yani avcılık, sanat, siyaset, felsefe, savaş, mucitlik vb. erkekler kadar ilgi göstermezler. Gelecekte de öyle olacağını tahmin etmekteyim. Kimse Kadıköy, Beşiktaş gibi yerlerdeki “sivil toplum kuruluşlarına” bakarak aksini düşünmemelidir. Bu dar çevreler yanıltıcıdır.

*Tarihte kısa aralıklarla ve de anomali şeklinde iktidarı aldıkları olmuştur. Buna şaşırılmalıdır. Bir toplumun veya topluluğun yönetimi hep erkeklerde olmuştur. Önemli kararları hep erkekler almış ve uygulamaya geçirmişlerdir.

*Ne olacaksa olsun, şimdi yazacağım o şeyi: Kadınlar yuva ve yavruların bakımıyla daha çok ilgilenirler. Prestijli işlerden ziyade bu faaliyetler daha çok ilgilerini çeker. Bu da ayıp falan değildir, doğanın onlara verdiği misyondur. Karmaşık kültürel yapısı olan Sapiens türü daha 20, 30 yıldır başka da türlü davranan kadınları ortaya çıkarmıştır ama geçmişteki milyonlarca yılda tablo nettir.

*%99,9’unun favori sohbet konuları; birinci doğum, ikinci doğum, kına, düğün salonu, gelinlik kopçası, dış çekim, görümcenin yaptıkları, eltinin yaptıklarıdır.

*Dış çekimi özel bulmayan bir kadın bulmak imkânsıza yakındır.

*Erkekler tarafından haksızlığa uğrarlar. En iyi durumdaki erkek bile kadınları hor görür, onların haklarına saygı göstermez. Bunu yapan erkek oranı %1 falan olmalıdır. TR’de cinsel tacize uğramış kadın oranı %90, cinsel saldırıya uğramış kadın oranı da %50’dir. Tam oranlar aklımda değil ama böyle bir şeydir.

*Estetiği erkeklerden daha başarılı bir şekilde kavrarlar.

*Duygusaldırlar ama salak değildirler.

*Metafizik şeylere, idealist düşüncelere, mitlere, efsanelere, burçlara, nazara erkeklere nazaran daha çok inanırlar.

*Evde yorulmaktan şikayet ederler ancak ev işleriyle ilgilenen bir erkeğin akrabalara sunumu zor olduğu için yani bu kendilerine psikolojik yük olarak geleceği için (yani akrabalar her şey demek olduğu için) erkeği bundan uzak tutmak eğilimindedirler.

*Liseye giderken erkek arkadaşlarına göre futbol takımı değiştirirler.

*Bir kadının futbolla ilgilenmesine şaşırılmalıdır. Futbol erkek evrenidir.

*Güzellik (fiziki güzellik) onlar için büyük avantajdır ama hemcinsleri güzel olanlarını dolaylı öfkeyle çok yıpratırlar.

*Kadın olmak çok zor bir şeydir. Özellikle de İslam ülkelerinde… Dünyada iktidar erkeklerdedir.

*Selfie yaparken ellerini tersten yüzlerine değdirirler.

*Erkekler kadar iyi örgütlü hareket etme kabiliyetine sahip değildirler. Milyonlarca yıllık evrimsel süreçte erkekler bu konuda onlardan çok daha deneyimlidirler.

*Yıllar yıllar sonra yemek yapmaktan artık nefret ettikleri için yemeklere özenmezler.

*Yıllar yıllar sonra kocalarını ortamlarda “bu” diye anarlar.

*Süslenmeleri erkekler olduğu kadar en az birbirleri içindir de…

*Bir kadının sahip olduğu ayakkabı sayısı erkeğinkinin en az üç katıdır.

*Tuhaf tuhaf mail adreslerine sahiptirler. happysmiley58@hotmail.com moumouk@yahoo.com pembepatikler@hotmail.com kestanekokusu46@yahoo.com

*Hiçbir zaman şiddet eğiliminde olmazlar. Çünkü testesteron seviyeleri erkeklerden oldukça düşüktür. “Zamane kızları” da böyledir. Bakmayın sağda solda görülen liseli kız kavgası videolarına. Onlar istisnai şeylerdir. Ellerinde kapı gibi “dolaylı öfke” mekanizması vardır.

Bu yazıda kadınları gömdüğüm düşünülebilir. Dün yazdığım erkekler yazısında da erkekleri gömmeyi amaçlamıştım oysa ki… Şunu belirtmeliyim ki kadınlar ve erkeklerin davranış kalıpları ve toplumsal yaşamda hareketleri analiz edilirken milyonlarca yıllık evrimsel süreçleri ve bir memeli türü olan Sapiensin biyolojik özellikleri hep göz ardı ediliyor. 20, 30 yıldır Kadıköy, Beşiktaş gibi yerlerde belirmiş olan farklı kadın davranışları baz alınıyor. Ayrıca o yapılarda yine kadınların kadın olduklarından dolayı çıkan arızalar iyi analiz edilemiyor. Erkeklerin de erkek olduklarından dolayı çıkan arızlara dağ gibidir bu arada… Bunların altını çizmek istedim. Tarihe ve her yere bakınız lütfen. Kadınlar kadındır, erkekler de erkek. Farklıdırlar. Hiçbir zaman aynı olmayacaklardır. Aynı şeylere ilgi duymayacaklardır. Aynı şekilde hissetmeyip aynı şekilde davranmayacaklardır.

 

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Tipik Erkek Davranışları

IMG-7087

*Öküz gibi araba kullanırlar.

*Kadınlara nazaran daha iyi örgütlü hareket ederler.

*Saldırgandırlar. Çocuklarının oyunları hep itiş, kakış, vurma, çelme takma, güreşme üzerine kuruludur. Kız çocukları el ele, sevgiyle, kardeşçe okul bahçesinde dolaşırlar.

*Kadınların çok değil, ilkokul üç, dört gibi geliştirecekleri “dolaylı öfke”nin aksine “direkt öfke” geliştirirler ama bu sık sık ortaya çıkmaz. Çıktığı zaman gemiler yakılır.

*Küfür ederler. Etmemeleri imkânsıza yakındır.

*Kendi hemcinsleriyle, aralarında temel bir çelişki yoksa kadınlara nazaran daha iyi anlaşırlar. Kadınlar hemcinsleriyle kolay kolay anlaşamazlar.

*Dedikoduyu kadınlar kadar olmasa da severler.

*Kabadırlar. İnce duyarlılıkları anlamakta zorlanırlar.

*Bacaklarını açarak oturup, telefonu iki elleriyle tutup, her yerde SM’ye girerler.

*Prestijli işlere yani avcılık, siyaset, sanat, savaş, felsefe, ticaret, seyahat, spor, mucitlik, (pratik) din, sigara içmek gibi işlere kadınlara nazaran daha çok ilgi gösterirler.

*Burçlara kadınlar kadar inanmazlar.

*Üst-orta yaşlı olanları akşam eve gelip kanepeye uzanırlar ve zapping yaparlar.

*Futbol, kendilerine, onların evrenine ait olan her şeyi yansıtma olanağı verdiği için futbolu çok severler.

*Direkt işleri dolaylı işlere tercih ederler.

*İsteseler temizlik yapabilirler. Temizlik yapmak çok kolay bir şeydir ama işlerine gelmez. Kadınlar da öğretilmiş şeylerden (el alem ne der?) ve de evrimsel sürecin bir çıktısı olarak yuvayla daha çok ilgilenmeleri sebebiyle erkekleri temizlikten uzak tutma eğilimindedirler.

*Adrenalin salgılatan, tehlikeli işleri kadınlara nazaran daha çok severler.

*Burunlarını karıştırıp çıkan malzemeyi çeşitli nesnelere sürerler.

*Yaşlı olanları herhangi bir ekranda gördükleri her şeyin doğru olduğuna inanırlar. Küçük kanalların pazarladıkları bal, dandik akıllı telefon, bahçe hortumu, çeşitli haplar, varis kremi, Atatürk ve Din Serisi, mucize meyve sebze soyucu gibi şeyleri satın alırlar ve kazıklanırlar. Satın almayı telefonla yaparlar ve “İlk arayan şu kişilere şu indirim…” gibi şeylere inanırlar.

*Kağıt oynarken masaya elleriyle vururlar çünkü kağıt oynamak da bir zeka oyunundan ziyade prestijli, adrenalin salgılatan bir iş ve rekabeti besleyen bir şeydir.

*Her yaşta oyunlara büyük ilgi gösterirler. Yaşlı olanları telefonlarına indirilmiş okey oyununu sanal kişilerle oynarlar. Çocuk olanları da etraftaki herhangi bir nesneyle herhangi bir oyun oynarlar.

*Diğer hayvanlara acımazlar.

*Zayıfı ezerler.

*Dişiyi etkilemek için türlü türlü tuhaf işler yaparlar. Bunlar için Net Geo Wild kanalına veya birtakım Twitter hesaplarına (No Context Amcı gibi) bakmak yeterlidir.

*Dünyadaki sorunların büyük oranda kaynağıdırlar. Davranış kalıplarını değiştirseler sorunlar önemli oranda çözülür. Sıfırlanacağına inanmıyorum. Değişmek işlerine gelmez, dahası kendilerinde sorun olduğuna ikna olmazlar.

*Dünyadaki gelişmelerin, ilerlemelerin de kaynağı büyük oranda erkeklerdir. Kadınların bunda payı azdır.

*Düğünlerde veya önemli etkinliklerde alkol alıp saçma sapan hareketler yaparlar. Kendilerini rezil ederler.

*Sık sık “mansplaining” yaparlar yani bir erkeğin sadece erkek olmanın sağladığı özgüvenle kadına karşı buyurgan/üstenci yaklaşması.

*Sık sık yere tükürürler. Yere tükürme vergiye bağlansa cari açığı kapatırlar.

*Favori sohbet konuları; futbol (Türk), arabaların yakıt tüketim oranları, ekonomik faaliyetler, siyaset (ortamda herkes benzerse), (nitelikli, niteliksiz) abazan muhabbeti, inşaat sektörü ve kavga hikayeleridir.

*Yemek yapmakla ilgileneni çıkarsa şaşırılmalıdır.

*Askerde onbaşı olmayı büyük bir ödül olarak görürler ve geri dönüp köylerinde hava atarlar.

*Kadınlarla çok farklıdırlar. Farklı davranış kalıplarına sahiptirler. Bu farklar kıyamete kadar gidecektir. Bu farkların kültürel kaynaklı olanları zamanla olması gerekene gelecektir. Biyolojik farklılıklar ise, kıyamete kadar, kadınlarla erkeklerin önemli davranış kalıpları farklılıklarına sahip olmalarına sebep olmaya devam edecektir. Kimisi buna fıtrat der kimisi evrimsel sürecin çıktısı…

 

 

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

TR İktidarının Şifreleri Bu Kitapta

20171223_172457

İç Anadolu’yu alanın seçim kaybettiği görülmemiştir – Adil Gür

Yaylalar içinde Erzurum yayla aman aman / Şehirler içinde Konya’dır Konya – Anonim türkü

TR’yi İç Anadolu ve Karadeniz’in esnafları yönetir – Baran Doğan

Zengin isen ya bey derler ya paşa / Fığaraysan ya abdal derler ya cingan haşa – Neşet Ertaş

Birçok yazımda “Duran Abi vs. Metin Bey” metaforumdan bahsetmiştim…

Kısaca tekrarlayalım: TR’de sınıflar mücadelesi yoktur… TR’de 200 senedir bir sınıfın kendi içerisindeki yorum farklılıkları mücadelesi vardır. En önemli mücadele başlığı yaşam tarzıdır. Batılılar gibi mi yaşanacak yoksa Batılılar gibi yaşanmayacak mı… Üzerinde en çok siyasal mücadeleye girilen mesele budur. Bu mücadeleyi verenler “halk” veya “sınıflar” değildir. Ya asker ya da bürokrat olan veya bürokrasiyle organik bağı olan birkaç on bin erkek bu mücadeleyi vermektedirler. Tarih bir yandan akarken, kapalı toplumlar dönüşürken bu mücadelede tüm şiddetiyle devam etmektedir. Dönem dönem iki taraftan biri iktidarı alabilmektedir. Batıcıların zirve anı 1923 sürecidir. Kendisinden önceki süreçle kopuş yaşamış gibi gözüken ama birçok önemli açıdan kendisinden önceki süreçle sürekliliği olan bir süreçtir bu. Bu süreçte zor mekanizması epeyce kullanılmış ve Batılı yaşam tarzında önemli dönüşümler yaşanmaktadır. Batıcı olmayanlar ise diğerlerine nazaran çok daha yaygın ve köklü bir toplumsal desteğe sahiptirler. Bu yüzden her fırsatta iktidar olabilmektedirler. Bu kesimin ideologlarının kafasından geçen yaşam tarzının TR’de yerleşmesi şansı hiç yoktur. Cahil ve çıkarcı halkı kandırarak devam edebiliyorlar sadece. Kapalı toplum ve gelenekselci yaşam tarzı artık karikatür kaçmaya başladığı için bu yapının hızlıca çöküşe doğru gittiğini düşünmekteyim ancak yerine neyin konulacağını tahmin edemiyorum. Öyle bir an gelecek ki herkes modern yaşam tarzını yaşadığını, yaşamak istediğini fark edecek ve bu kadim mücadele yerini başka başka mücadelelere bırakacak…

Bir paragraf Kürt sorununa açmalıyız. Bu büyük mücadeleden sonraki en büyük toplumsal çelişki Kürt sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu iki kesimin Kürt sorunu söz konusu olduğunda aşağı yukarı aynı yerlerde durduklarını hatta dindarların bazı anlarda Batıcılardan daha makul göründüklerini de ekleyelim. Bu sorun “planlanmamış” bir sorundur. Hiç çıkmayacağı farz edilen bir sorundur ama çıkmıştır işte. Bu yazının ilgi alanı olan edebiyatta yani Türk edebiyatında bu sorunu ve yansımalarını pek göremeyiz.

Asıl soruna yani benim yazılarımda “Kriz” diye adlandırdığım soruna geri dönelim. Kriz’i var eden o birkaç on bin erkeği birinci basamak olarak kabul edeceksek, ikinci basamak olarak da işte Refik Halit Karay’ın “Memleket Hikayeleri”nde fazlasıyla üzerinde durduğu İç Anadolu ve Karadeniz’in orta sınıflarını gösterebiliriz. Karay Ege orta sınıflarını da almaktadır ama bugün gelinen noktada Ege bölgesi ikinci basamağının Batıcı tarafa kaydığı görülmektedir.

Bu ikinci basamak işte TR’deki iktidarın şifrelerini bize sunmaktadırlar. Bunlar esnaf, devlet memuru, tüccar, müteahhit, köy derneği yöneticisi, imam, müftü, faizci, komisyoncu, evrak takipçisi, emlakçı, sigortacı gibi tiplerdir. Bunların duygusal ve düşünsel dünyasını dolduran şeyler TR’de iktidara giden yolun üzerinde fazlasıyla arzı endam ederler.

Bu kesimi işte Duran Abi diye kodluyorum. Namı diğer Piç Duran. Piç Duran, pavyona ve keraneye gider. Bazen gizli bazen açıktan içki içer. Alt kesimleri çok şiddetli bir şekilde sömürür. Ekomonik olarak tarumar olmaz Piç Duran. Olursa Duran’lık statüsünü kaybeder. Piç Duran’ın sevgileri, nefretleri, özlemleri, çekinceleri TR iktidarının şifreleridir. En azından bugüne kadar… Duran Abi’nin “solcu” veya “pekakalı” kümesine dahil ettiği kesimler kaybetmeye mahkumdurlar. Yani bugüne kadar kaybetmişlerdir. Nedir bu unsurlar? Kürt, Alevi, mini etek/şort giyen, içkiyi açıktan içen, flört eden, kitap okuyan, merhaba diyenler vb. Bu “solcular”, bu “pekakalılar” çevrede istenmez. Onlara asla iktidar verilmemelidir.

Duran Abi’nin karşısında da tekaüt öğretmen Metin Bey vardır. Lakabı sefih Metin’dir. Sefih Metin de Kürtleri sevmez ama diğer konularda kusurları olduğu için Duran Abi’nin “solcu” kümesinde kendisini bulmaktan kurtulamamıştır. İslam’ı en iyi yaşayan ve anlayan insanın Atatürk olduğunu düşünür. 50 sene bıyık bıraktıktan sonra iğreti top sakal bırakmaya başlamıştır. Kapalı mekanda aksesuar olarak atkı takar. Son yıllarda parlak renkli montlar giymeye başlamıştır. Kafasını kesseniz ona rakıdan başka bir içkiyi sevdiremezsiniz. Zaman zaman iktidarı aldığı olmuştur sefih Metin’in. Ama neredeyse 70 yıldır iktidarda olmamasına rağmen kendisini hala iktidarda zanneder.

Piç Duran ve sefih Metin “kasabada” çelişki yaşarlar. Bu “ikinci basamaklar” işte üçüncü basamağa yani en alt tabakadaki halk kesimlerine birinci basamağın siyasetini aktarırlar. Onlar kimi işaret ederlerse üçüncü basamak gider onlara oy verir ve iş biter.

1900’lerin başlarında bu hikayeleri yazan Refik Halit Karay çoklukla Duran Abi’yi zaman zaman da Metin Bey’i ele alır hikayelerinde.

Çok iyi ele alır ancak…

Dili kullanma becerisi üst düzeydedir.

Gözlem yeteneği benzersizdir.

Hikayelerin hemen hemen hepsi bir tematik bütünlüğe sahiptir.

İkinci basamak figürlerinin birinci ve üçüncü basamak kişileriyle girdiği etkileşimler ele alınır hikayelerde.

Toplumsal sorunlar işlenir.

Kadınlar, kadın erkek ilişkileri de mutlaka hikayenin şurasından burasından dahil olurlar olaya. Buna “halk cinselliği” adını takıyorum ben. Refik Halit Karay, kendi özel ilgi alanı olması sebebiyle de halk cinselliğine değinmiştir sık sık. Bir keresinde bizim bir arkadaşın bir arkadaşı bir porno siteye girmiş… Orada bir Türk amatör porno videosu izlemiş… Videonun başlığı “Komşunun karısıyla cinsel sikiş!” imiş… İşte bunu gibi… Bu halk cinselliği, kasaba ahlak anlayışını tam olarak yansıtır. O kasabada sevgilinizle el ele dolaşsanız fena halde yadırganırsınız ancak o kasabanın Duran Abi’si (elbette sefih Metin’i de geri durmaz) her haltı yer…

Kasaba dedik, İlber Oltaylı’ya göre TR bir kasabadır. Köy, kasabayla ilişki halindedir. Oradan beslenir. Kasabada olup bitenler TR toplumsal yaşamının merkezindedir. İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerde de Duran Abi gibiler kasabadaki toplumsal etkileşimin aynısını kurmuşlardır. Aynı etkileşim büyükşehirlerde de devam etmektedir. Köy derneği yöneticisi Duran Abi’nin oy adresi karşılık bulur.

Karay, kasaba bağnazlığını ve sıkıcılığını çok iyi yansıtmıştır.

Sonuç niyetine, çok öğretici ve eğlendirici bir kitap. Mutlaka okunmalı…

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın