Harika Bir Gündü 21 – Kars, Ardahan

Kars, Ardahan’a yaptığım gezinin fotoğrafları ve izlenimleri için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Bira İle İlgili Her Şey

Man-Drinking-Beer-Funny-Picture

*”Fermantasyon ile uygarlık birbirinden ayrılamaz.” John Ciardi, Amerikalı şair.

*Bira küçümsenen bir içkidir. Diğer star içkilerin (şarap, viski, rakı) aksine üzerinde durulmayı pek hak etmediği düşünülür.

*Biradan beklenen, güzel bir lezzet sunması değil, yazın ferahlatmasıdır.

*Dünya dillerinin yarısında adı B ve R harflerini barındırır. Avrupa’da, slav dilleri haricinde, sadece İspanyolca ve Portekizce’de “cerveza” diye bir ismi vardır.

*Biranın Mezopotamya’da icat edildiği değil de keşfedildiği kesin gibidir. M.Ö 10 binlerden önce biraya rastlanılmıyor. Göbeklitepe’nin ne olduğuyla ilgili fikir birliği yoktur. M:Ö 4000’lerde Bereketli Hilal’de yaygın olduğu anlaşılmaktadır. M.Ö 3000’lerin yazılı metinlerinde 20 çeşit biradan bahsedilmektedir.

*Bira tesadüfen bulunmuştur. İnsanlar, Bereketli Hilal’de yabani tahılları gördüler. Bunların suyla karıştırılınca lezzetli yiyeceklere dönüştüğünü gördüler. Bu tahılların uzun süre dayandığını anlayınca, bunların çevrelerindeki bölgelerde yerleşik hayata geçtiler. Daha sonra, suyla çimlendirilmiş ve kurutulmuş tahılların “daha lezzetli” olduğunu keşfettiler. Ve nihayet, bir süre bekleyen bu materyallerin büyüleyici bir özelliği olduğunu fark ettiler ve medeniyet de aşağı yukarı o zamanlarda başladı.

*Üretim fazlası tahılların bir yerde depolanması ve bunların kayıtlarının tutulması gerekti. Depo (sillo) bekçileri kendilerine kutsallık ve metafizik bazı özellikler ithaf ettiler ve din de böyle başladı. Daha doğrusu zaten var olan metafizik, soyut düşünceler siyasallaştı. Sonra bürokrasi, yazı, matematik ve devlet örgütlenmeleri de ortaya çıkmaya başladı. Yani ekmek ve “sıvı ekmek” bira, her şeyin sorumlusu olarak görülebilir J

*İnsanlar birayı büyük teknelerden, kamışla içiyorlardı (yorum bölümündeki çok eski resimlere bakınız) çünkü içinde iri taneler vardı.

*Bira özellikle Ortaçağ’da veba salgınları esnasında bir çeşit “garanti” suydu. Fermantasyon sayesinde içinde mikrop barındırmıyordu.

*Mezopotamya aşamasında içerisine bir takım tatlandırıcılar, yani bal, meyve özleri falan katıldığı da oluyordu.

*Yani insanlığın ürettiği ilk alkollü içkiydi. Şarap çok daha sonraları bulunmuştur. İlk kayıtlar Ermenistan’dadır ama şarabı şarap yapan Yunanlardır.

*Yunanlar ve ardılları Romalılar, şaraba bir “kişilik” de kattılar ve düşman olan Doğu ve Kuzey halklarının içkisi olan birayı küçümsediler. Onlar barbardı (Latince bilmediği için bar bar bar diye konuşan topluluklar) üzüm yetiştiremedikleri için bira gibi ilkel, renksiz bir içki içiyorlardır. Bugün bu politika hala devam ediyor.

*Birayı Mezopotamyalılar buldu ama Batı uygarlığının şaraba kişilik katması gibi, ona kişiliğini de Avrupalılar armağan etti.

*Bohemya denilen bölge birayı şampiyonlar ligine çıkarmıştır. Çoğu Almanya’da kalan, Çekya ve Polonya’nın da bir bölgesini kapsayan bölge…

*Çekyalılar biraya şerbetçiotu katarak ona en büyük katkıyı yaptılar. İngilizcesi “hop” olan bu ot sayesinde bira o acımtırak tada ulaştı. Ondan önce bozaya benzeyen, yavan bir içkiydi bira.

*19. yüzyılda soğutma teknolojisinin geliştirilmesi ve Pasteur’ün mayalanmayı keşfetmesiyle, bira şerbetçiotundan sonraki en önemli iki katkısını aldı.

*Bugün dünya üzerinde 140 temel tür ve 40 bin çeşit marka vardır.

*Ortadoğu’daki birkaç ülke hariç her ülkenin kendi birası vardır çünkü bira seyahat etmeyi sevmez. Bozulur.

*Kişi başı yıllık tüketimde birinci ülke Çekya’dır. İkinci İrlanda, üçüncü Almanya’dır.

*Biraya en fazla emek vermiş, ona en fazla kişilik katmış ülke Almanya’dır. Öznel bir yargı…

*Belçika, İngiltere, ABD ve Polonya’yı da birer “bira ülkesi” olarak sayabiliriz. Bunların dışında “bira ülkesi” yoktur.

*Anadolu’daki tarihini bozacılıkla ve dolayısıyla çook eskilerden başlatabiliriz. Bozayı ah bir içince / Size verir güzel bir neşe…

*Biranın TR’ye gelişi, diğer birçok şey gibi Tanzimat’tan sonra oldu. Bu arada kişisel düşüncem, insanlığın ikinci en ilginç yüzyılı 19. yüzyıldır. Birincisi 20. yüzyıl.

*1846’da İzmir’in Alsancak semtinde Prokopp birahanesi kuruluyor.

*Asıl ciddi üretim ise İsveçli Bomonti kardeşlerin, Şişli’deki Bomonti Bira Fabrikası’nda başlamıştır. 1890. II. Abdülhamit zamanı…Bu bira fabrikası bugün hala ayaktadır ve bir müze gibi gezilebilir. Çok hoş, estetik bir binadır, ayrıca hikâye koklamak isteyenler için bire birdir. Bir gün yolunuz düşürünüz…

*Atatürk, rakıcıdır ama biraya da ilgi duymaktadır. Onun bu ilgisi, Türkiye’de biranın seyrini değiştirmiştir. Ayrıca dindar değil de Batılı gibi yaşayan bir toplum arzu ettiği için birayı teşvik edici işler yapmıştır. Ankara’da AOÇ’de bira fabrikası açmıştır, sonra da Bomonti’yi kamulaştırmıştır. Kendisinin bu ilgisi, gençliğinde Selanik’te sürekli bira içmesi ve Vahdettin’in Almanya ziyareti ekibinde yer almasıyla alakalıdır.

*Biranın devlet tekelinden çıkması için 1969 yılı beklenecektir. O sene önce Türk Tuborg’un, birkaç ay sonra da Efes’in İzmir, Bornova, Pınarbaşı’nda fabrikaları açıldı. Kısa sürede Efes, ezici bir üstülüğe kavuştu ve bu durum hala devam ediyor.

*1969 yılında çıkan bir kanunla bira, alkollü içki statüsünden çıkarıldı ve “her yerde” bulunmaya başlandı. Ta ki 1983 yılına kadar Özal’ın muhafazakar kesime yaptığı kıyakla tekrar alkollü içki statüsüne “düşürüldü” ve erişimine kısıtlamalar getirildi. Yani 14 senelik bir asr-ı saadet yaşandı.

*TR’de yıllık kişi başı bira tüketimi 25 litredir. Bu rakam birinci Çekya’da 156 litredir.

*Bira TR’de çok pahalıdır ve bu, politik bir şeydir. Yurtdışında su ile biranın fiyatı bazen eşittir, bira en fazla iki katı olur suyun ama TR’de bira, suyun sekiz katıdır.

*Vedat Milor’a göre TR’de doğru dürüst bira yoktur. Tuborg ve Marmara’nın gideri olduğunu düşünür. O yazısını okumadan önce ben de öyle düşünüyordum.

*Türkiye’de tıpkı dünyada olduğu gibi “pilsener” (bir çeşit lager) dayatması, giderek faşizmi vardır.

*Aslında iki temel bira türü vardır. Ale ve lager…Ale’da maya tankın üstünden verilir ve su biraz daha yüksek ısılarda tutulur. Lager’da ise maya tankın altından verilir ve su derece olarak daha soğuk tutulur.

*İlk lager Çekya’nın Plzen şehrinde yapıldığı için (futbol takımı Viktorya Plzen’i hatırlayın) bu şehrin birası, yani aslında bir çeşit lager olan pilsen türü bira, soğuk içildiği için dünyada yaygınlaşmıştır. Sonra işin boku çıkmıştır. Dediğim gibi “ana akım içici”,  biradan kendisine güzel bir lezzet sunmasını değil de onu sıcakta serinletmesini bekler.

*Gelelim birayla ilgili doğru bilinen yanlışlar ve yanlış bilinen doğrulara: Türkiye’ye özgü “%100 malt” tabiriyle başlamak istiyorum. Malt, su ile çimlendirilmiş tahıl demektir. Böyle yapılınca, tahıldaki nişasta maltoz şekerine yani o büyüleyici şeye dönüşüyor. Adı buradan geliyor. %100 malt denilince “ne maltı” olduğu belirtilmeli. Arpa mı buğday mı pirinç mi mısır çavdar mı?…Efes formülünde pirinç maltı da barındırır. Pazardan pay kapmak isteyen Tuborg, beş 10 sene önce bu tabiri ortaya attı ve kafaları karıştırdı. Payını da arttırdı. Efes de bazı ürünlerine “%100 malt” tabirini ekliyor. Birayı %100 arpadan maltından yapmanın şart, diğer seçenekleri yapanların şerefsiz olduğunu iddia etmek müthiş bir cahillik örneğidir ama Türkiye’de tuttu işte…

*Sonra biranın buz gibi içilmesi gerektiği gelebilir. Böyle bir şey de yoktur. Ciddi bira markalarının şişelerinin üzerinde tüketilmesi gereken sıcaklık dereceleri yazar. Ratebeer.com sitesinde 100 üzerinde 100 almış olan St. Bernardus Apt 12, oda sıcaklığında tüketilmesi gereken bir biradır örneğin.

*Yine Tuborg’un bir “saf siken” iddiası, biraya şeker katılmasının şerefsizlik olması da yanlış bir şeydir. Dünyada birçok biraya şeker katılır. Bir önceki maddede ismi anılan ve 100 puan alan birada şeker vardır. Dahası, zaten birayı bira yapan o büyüleyici şey nişastanın şekere dönüşmesidir.

*Biranın şişeden içilmesi de çok büyük bir yanlıştır. Biranın en güzel yanı aromalarıdır. Bira şişeden içilirse bu aromalar açığa çıkamaz. Bütün ciddi bira markalarının kendilerine özel bardakları vardır ve bunlar ayrıca satılır. Bu bardaklar uzun denemeler sonucunda bulunmuştur. Ayrıca birayı şişeden içerseniz içinize bol bol karbondioksit çekersiniz ve çok sık duyulan “bira şişkinlik yaratıyor” şikayetinin temeli budur. Sanırım olaya hafif bir “serseri” yan kattığı için biranın şişeden içilmesi seviliyor ama açıkladığım gibi çok yanlış bir harekettir.

*Şişenin kutudan daha iyi olduğu da bir efsanedir. Biranın güneş ışığıyla minimum temas etmesi gerekir. Şişeler bu konuda olumsuz durum yaratabilirler.

*Şişe mi fıçı mı? Hiç tartışmasız fıçı…Bira bir canlı organizmadır aynı zamanda. Mayalanması devam eden bir içkidir. Şişelenen bira, sıcak su banyosuna tutulur ki içindeki zararlı organizmalar ölsün diye ancak fıçı bira çabuk tüketildiği için bu uygulamaya maruz kalmaz ve dolayısıyla bazı lezzet kayıplarına uğramaz. “Draught Beer” veya “Draft Beer” veya “Fıçı” ibaresini görünce içeriye dalınız…

*Bira alırken son kullanma tarihine dikkat ediniz. Ne kadar yeni o kadar güzeldir…Bazı biralar arasında lezzet farkları olması bu yüzdendir.

*Bir efsane de köpükle ilgilidir. Köpük iyi bir şeydir, unutmayın…TR’de mekanlarda garsonla kavga ediyorlar, köpük yüzünden biradan çalındığıyla ilgili. Bir kere kitle biralarının köpüğü çok dandiktir, hemen yok olur…Asıl mesele de köpük iyi bir şeydir çünkü aromaları muhafaza eder. Bira not verme etkinliklerinde, sitelerinde köpük diye ayrı bir madde bile bulunur…

*Biranın göbek yaptığı da bir efsanedir. Bira yüksek kalorili bir içecektir. Bütün içkiler gibi…Ve insanların genlerinde kiloyu nereye alacakları daha doğrusu gö- ile başlayan hangi bölgelerine alacakları yazılıdır. Biranın direkt gidip göbekte biriktiği düşüncesi bilim katliamıdır. Fazla kaloriler kiminin göbeğinde, kiminin götünde, kiminin de göğsünde birikir. Bira burada oy hakkına sahip değildir, hiçbir yiyecek-içecek oy hakkına sahip değildir.

*İlk birayı ya 13 ya da 14 yaşımda, yılbaşında içtim.

*En fazla dört tane içebilirim. Genelde iki tane olmak üzere haftada iki tane içerim.

*Yüzden fazla bira denediğimi tahmin ediyorum.

*Kişisel Top 11’um: Weihenstephaner, Schneider Tap 6, Franziskaner, Scheneider Tap 5, Guiness, Paulaner, St. Bernardus Apt 12, Chimay Red, Heineken, Paulaner Salvatore, Efes Rel Ale…

*TR’de satılan kitle birası Top 10’um: Becks, Marmara, Tuborg, Bomonti Filtresiz, Tuborg Amber, Miller…10 Tane yokmuş lan!

*Buğday birası hastasıyım. Buğday biraları en fazla %50 buğdaydan olur bu arada. Gerisi arpa maltı olmak zorundadır. TR’de kitle buğday birası yok.

*Bir Alman atasözü: Bira satın alınamaz, kiralanır…Sık sık tuvalete gitmeye istinaden üretilmiş bir atasözüdür.

 

*Bazı bira şişelerinin üzerindeki çizimler çok güzel. Şişe tasarımı da önemli bir kriter.

*Renk açısından Tuborg gold kötüdür. Bomonti Filtresiz en güzel renge sahiptir. Öznel bir değerlendirme.

*Metro Grossmarketler bu konuda en iyisidir. Oralarda sayısız çeşit bira bulabilirsiniz. Tabi TR’de olabilecek en ucuz fiyatla…Schneider mekanda 35 TL’dir Metro’da 19 TL.

*Schnedier Tap 6’nın da ratebeer.com sitesinde puanı 100 üzerinden 100’dür.

*Weihenstephaner benim için bir tutkudur. Henüz tanışalı bir sene bile olmadı. Zaten üç senedir TR’de bulunuyor. Hele fıçısı enfesto…Kadıköy’de ismini unuttuğum bir barda (Eğitim-Sen’in tam karşısı) 16 TL’ye var. Daha ucuzunu görmedim. “Greatness” tabelasına sahip her mekan Weihenstaphaner’i ve Guiness’i fıçı olarak satar.

*Top 10’umdaki sadece Franziskaner TR’de yok. Yurtdışında içtim onu ve aşık oldum. Weihenstephaner’i Ekşi Sözlük’te araştırırken birisi “Franziskaner içmeden peşinen konuşmayın” yazmıştı. Kore’de görüp hemen almıştım ve bayılmıştırm. Wie’yi ithal eden Tuborg’ a nazire edercesine Efes, ithal etse ya…

*Trappist diye biralar vardır. Yedi tane vardır bunlardan. Manastırda üretilen biralardır. En bilindiği Chimay’dir ve yine oda sıcaklığında tüketilmesi gerekmektedir.

*Paulaner, Alplerin 200 metre derinlerinden çıkarttığı suyla yapar biralarını.

*Guiness, beğendiği su kaynağına olan bölgeye fabrika kurmuş ve bu yeri 9000 yıllığına kiralamıştır.

*Becks de suya çok önem verir.

*Schneider Tap 5, “dünyanın en aromalı birası” unvanına sahiptir. Kaliteli Fransız kanyakları masa üzerinde sizi etkiler. Aynı etkiyi Tap 5’te de hissedebilirsiniz. Masanın üstünden odaya bir “güzellik” salgılar. Şişede bu güzelliği hissedemezsiniz elbette. İnce uzun bir bardağa koymanız lazım.

*Belçika’da bazı biralar hala mevsiminde, açık havada mayalanır.

*Belçika’da Top 10’umda yer alan Apt 12’yi evinize muslukla bağlatabilirsiniz.

*Koyu renkli biraların daha yüksek alkol oranına sahip olduğu da bir efsanedir. Biralar genelde %5 alkol oranına sahiptir. Apt 12 %10 alkol oranıyla bu anlamda birincidir. Bazı fantastik biraları saymazsak. Bu arada sınırlı sayıda fantastik biralar da üretilir. İçinde altın olan biralar falan vardır…

*2011 yılında Efes, Tuborg karşısında %87 pazar payınsa sahipken, bu oran şu anda %69’dur.

*Almanya’nın Oktoberfest’leri dünyaca ünlüdür. Bir gün katılacağım.

*Evde bira yapımıyla ilgili şöyle düşünüyorum: Hiçbir ev üreticisi, Weihenstephan’ın, Schneider’ın veya diğer ciddi markaların seviyesine yaklaşamaz. Bunlar binlerce yılın birikimiyle ve yüzlerce uzmanın aracılığıyla bira üretiyorlar…

*Prag’daki U Fleku 1449’dan beridir hizmet veren bir birahanedir.

*Weihenstaphaner 1040’dan beri aynı yerde bira üretmektedir (Brewery yani biranın üretildiği yer.)

*Belçika’daki Delirium adlı birahanenin menüsünde 2000 farklı eleman vardır.

*Dublin nüfusu 1 milyon, 7000 pub var…

*Almanya’nın Bamberg şehrinde kişi başı yıllık tüketim 288 litre.

*Efes’in 38 tane “brewmaster”ı vardır yani formülleri bilen kişi…

*Dünyadaki en büyük bira otoritesi Michael Jackson adından bir adamdır. Ölmüştür. Birçok kitap yazmıştır. TR’deki otoriteler Teoman Hünal, Mehmet Yalçın ve birasevdası.net bloğun sahibidir fakat bilgi birikimi ve tadım skoru iyi olan çok eleman vardır.

*Münih yakınlarındaki Andech manastırında aileler atalarının bira içtikleri metal kupaları manastırda muhafaza ederler ve bunlarla bira tüketirler. Yüzlerce yıllık kupalardır bunlar.

*Bira aç karınla içilmelidir. Bir yemek gibi bile düşünülebilir bira. Biranın üstüne etli bir şey yemek çok keyiflidir. Rakının soğuk kebapla tüketilmesi ve onun verdiği zevki anlayamıyorum.

*Samuel Adams’ın çıkarttığı “Utopia” adlı fantastik biranın şişesi 200 dolardır.

*1814’te Londra’da bir “bira seli” yaşanmıştır. 1,5 milyon litre biralar kazayla fıçılardan yollara akmıştır ve 8 insan, 3 at boğulmuştur.

*Bugün dünyanın her yerinde Mariachi birası şişenin ağzında bir limonla gelir. Bir Amerikalı barmen arkadaşıyla iddiaya girer: Bunu götünden uyduracağını ve bunun dünya çapında bir trende döneceğini iddia eder. İddiayı kazanır.

*İçtiğim en kötü bira Efes Malt. Berbat bir bira. Yüksek alkollü Efes Extra ve Tuborg Kırmızı da berbat biralar…

*Evde bira yapmayı hiç düşünmüyorum. Birincisi uğraşamam zaten çok iyileri var, ikincisi yaparsam içerim…

*Biranın en ucuz olduğu yer Sofya idi. Sonra Madrid…

*Fıstığı genel olarak çok tutmam. Sadece biranın yanında değil. Biranın yanında baskın tatlar tadılmamalı. Bazen kendime ödül veririm ve iki tane Tap 6, Tap 5 falan alırım ama bunları içerken yanında cips falan hiçbir şey yemem. Biranın tadına varmayı severim…

*Bomonti bira fabrikasında kendi biralarını üreten İstanbul’daki iki, üç mekandan biri var. The Populist. Bir karışık deneme yaptım. Karışık denemeler olmuyor. Tek tek denemek lazım ama çok başarılı bulmadım yüzeysel bir şekilde…

*Bir bira içme rekor denemesinde, İspanya’dan bir mal değneği, 20 dakikada 6 litre bira içerek ölmüştür.

*İnternette Andre isiminde bir güreşçinin 156 şişe içtiği şeklinde bir rekor haberi var ama ne kadar sürede içtiği bilinmiyor. 24 saatte bir kasa içenleri duydum.

*Sonuç niyetine, açık ara en sevdiğim sıvıdır. Çok uzun ve ilginç bir hikayesi vardır.

*Bu yazıyı arşiv amaçlı yazdım. Yazım yanlışlarına bakamayacağım. İyi günler…

 

 

 

 

 

 

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Bana Göre Net Olan Bazı Şeyler 1

*Kaçak çay kötüdür. Net!

*Marx kötü bir yazardır. Net!

*Kadınlar duygusaldırlar (ne demekse) ama salak değillerdir. Net!

*Brokoli sevmeyenin damak zevki yoktur.

*Messi gelmiş geçmiş en iyi “sporculardan” biridir.

*Bir kitle örgütü; sinemaya, film gösterimlerine fazla güvenmemelidir.

*Tiyatro sanatı kendisini gözden geçirmelidir.

*Efes heyecansız bir biradır.

*Şiir çevrilemez.

*Attention whore’lar (ilgi orospusu, k e diye ayırmıyorum) idam edilmelidir.

*Yabancı dil öğrenmek artık bir insanlık görevidir. Yabancı dilden kasıt da İngilizce.

*Biz erkeklerin Allah belamızı versin! Net!

*Tarih, edebiyattan daha heyecan verici ve sürükleyicidir.

*Kapitalizm başarılıdır. İnsanlara ölüm ve açlıktan başka bir şey vermiyor diyemeyiz.

*Kedilerle uğraşamam.

*Hiçbir hayvandan tiksinmemek gerekir.

*Koyun eti dana etine bin basar.

Alakasız ve saçma girdi: Sekiz yaşımdan beridir şunu düşünüyorum: Asansör düşse, içerideki de tam yere çakılma anında zıplasa yaralanmaz.

Cu

nitelikli goygoy kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Türklerin Tarihi

20171012_210332

Türklerle ilgilenirim. Onları sever ve sempatik bulurum ama itiraf etmem gerekirse beğenmem onları, eleştiririm. Tarihsel durumları ve günümüzdeki halleri çok parlak değildir bana göre…

Daha önce başka tarih kitaplarında ve dergilerinde Türklerle ilgili bölümler okumuştum da bu başlıkta, başlı başına bir kitap okumamıştım. Ayşe Hür’ün “Türklerin Öteki Tarihi” diye bir kitabı çıktığını görmüştüm. O kitabı okumayı arzu ettim fakat Ayşe Hür bazen abartılı bazen de dahil olduğu siyasi kampın ihtiyaçlarına göre yazıyordu. Bu arada yanlış anlaşılmasın, kendisinin beğendiğim yanları da var. ABV demiyorum, kalemi çok iyi, çok iyi ayrıntılar veriyor. Yazarlığı ve bilgi birikimi ona ABV diyenlerin hepsinden daha iyi ayrıca.

Ayşe Hür okumadan önce daha bilimsel kabul edilen bir kitap okuma derdine düştüm. Ünlü tarihçi Kadir Taşdelen bu kitabı tavsiye etti. Hem hap bilgi (küçümseyenin ABV) sunuyor hem de objektif, bilimsel bir insan olduğu kabul ediliyor.

Lakin kitabı hiç beğenmedim ve zoraki okudum. Hatta Osmanlılarda bıraktım çünkü o konuda kitaplar okumuştum yeterince.

Elbette önemli bilgiler elde ettim ama üslup berbat. Çok dağınık. Çeviri kötü, büyük ihtimalle dil de kötüdür. Başka bir kitap daha okumam lazım. Sanırım milliyetçi yayınevlerine bakacağım biraz. Bütün milliyetçiler mankafa değildir. İçlerinde objektif ve bilimsel tarih yazan insanlar da vardır.

Türklerle ilgili kısa not: Maalesef durum iyi değil. Orta Asya bozkırlarında göçebe yaşayan ve hayvan otlatmakla geçinen insanlardı. Sık sık federasyonlar kurar, dağılırlardı. Yağmacılık de en önemli faaliyetlerinden biriydi ve bu yağmaların en büyük motivasyon kaynağı “kadın” idi. Göçebelerin kültür inşa etmeleri çok zayıftır. İslam onlara ihtiyaç duydukları kent kültürünü verdi ama onlar o kültürü “kasaba” kültürüne evrilttiler ve hala o şekilde devam ediyor. Enerjik ve dinamik bir halk. Sadece iki konuda dünyanın en iyisi oldular. İlkçağda süvarilik ve okçuluk, 17. yüzyıla kadar da topçuluk. Dünya siyasetinde iki kere evrensel düzeyde iz bıraktılar: İlk olarak Cengiz Han’ın ordusunun yüzden seksenini oluşturarak yaptılar bunu. Bu etkiyi yazar atom bombasının etkisine benzetiyor. İkinci olarak da 16. yüzyılda dünyanın en büyük süper gücü oldular. Askeri anlamda elbette. Kendilerinden pek bir umudum yoktur.

İyi günler.

Not: Bu yazıda goygoy ögeleri de bulunmaktadır.

nitelikli goygoy, siyaset, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Allah Belanızı Versin 5

*Sattığı en önemli şey çay olduğu halde onu çok kötü yapanlar…Ve arkadaşlar kaave çayları genelde berbat oluyor. 20 sene aynı işi yapıp da o işi nasıl beceremiyorlar anlamıyorum. Aslında anlıyorum, TR’de gittiği mekanda yediğine içtiğine değil de ambiansa bakıyor insanlar.

*Kapri giyen kıllı bacaklıyı süzenler…Belki o insan kapri sendromunu beş senede ancak aşabildi ama siz onun bacaklarını süzerek onu yedi sene geriye atıyorsunuz. Allah belanızı versin 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Harika Bir Gündü 20 – Erzurum, Bayburt

Erzurum ve Bayburt’a yaptığım gezinin fotoları ve ayrıntıları için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Kuzey Kore’yle İlgili Düşüncelerim

Hayatımda hiç gerçek, yakıcı bir politik süreç yaşamadım. Nedir kastedilen? Yani çok kısa sürede çok önemli politik adımlar atmak zorunda kalmak ve bu adımların sonucunda ölüp, ölmemek veya binlerce, on binlerce insanın ölüp ölmemesi…Bu duyguyu bilmiyorum. Kuzey Kore ile ilgili konuşmadan önce bunları bilip bilmemenin, bunları yaşayıp yaşamamış olmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Veya diğer yakıcı politik süreçler yaşayan aktörlerle ilgili konuşurken…Kuzey Kore’nin eleştirilecek şeylerini önce bir kenara koyup, ABD imparatorluğu ve Batı dünyası tarafından kuşatıldığını, müthiş bir algı operasyonuna tabi tutulduğunu belirtmek gerektiğini düşünüyorum. CNN’de Kuzey Kore’yle ilgili 6500 tane haber vardır. BBC’de toplam haber sayısı yazmıyor ama her gün ortalama iki haber girildiğini anlıyoruz. Kuzey Kore ise oldukça iddiasız resmi internet sitesi haricinde dışarıya bir fotoğraf karesi bile sunmuyor. Sosyalizmle yönetildiğini iddia ediyor. Ülkesinde özel mülkiyet olmadığını iddia ediyor. Yani Kuzey Kore’yle ilgili tek bilgi kaynağımız Batı medyası. Bütün o absürt haberler Batı medyası kaynaklı. Onların ne olduğunu biliyoruz. Kuzey Kore’nin ne olduğunu bilmiyoruz. Ha unuttum, eleştirecektik…Ata sporumuz olan eleştiriyi yapacağız ama ABD’ye kafa tutan bir ülke olmanın ne gibi ihtiyaçları, ne gibi maliyetleri olduğunu bilmiyoruz. Belki böyle bir ülke olmak babadan oğula geçen bir sosyalizm gerektiriyordur. Tarihte bütün ülkeler, imparatorluklar, devletler bir “erkek” tarafından yönetilmiştir. Bazılarında bu pozisyon babadan oğula geçmemiştir ama hiçbirinde bu iş şansa, tesadüflere hele hele halkın isteğine bırakılmamıştır. Bırakılmamalıdır da zaten çünkü halk bir şey bilmez. Bir de İsviçre saati gibi bir sosyalizm olsaydı bile Batı medyası aynısını yapmaya devam edecekti. Bu arada bana göre hala dünyadaki en zor şey omleti katlarken ortalığı mahvetmemektir.

Bu arada emperyalistlerle, duruma göre oturup, müzakere edilebileceğini düşünüyorum. Sakın bu yazıdan, “ikirciksiz” bir anti-emperyalizm turnusol kağıdına girmek niyetinde olduğum anlaşılmasın.

siyaset kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Moğolların Meryem Kilisesi

29975167322_1e9fa60b55_b

Fener’de, Rum Erkek Lisesi’nin (o kırmızı, görkemli bina) hemen yanında çok ilginç bir yapı vardır. Moğolların Meryem Kilisesi…Bizans döneminde inşa edilmiş ve halen aktif olan tek kilise budur. Duvarlarında padişah II Mehmet ve II. Beyazıd’ın “kilisenin kilise olarak kalmasına izin veren” fermanlarının asılları hala asılıdır. 13. yüzyılda inşa edilmiştir. İddiasız, standart bir binadır. Hikayesi ilginçtir. Bir Bizans generalinin (gm) kızı olan Maria, Cengiz Han’ın (şerefsiz çocuğu, tarihte çok az kişiye şerefsiz çocuğu derim) torunu olan İlhanlı hükümdarı Hülagü’yla evlendirilmek üzere Orta Asya’ya gönderilir. Kız yoldayken Hülagü ölür, o da oğluyla evlenmek zorunda kalır. 20 yıl falan orada yaşar, sonra o adamı da kendi kardeşi öldürünce kız buraya geri döner. Ölene kadar bu kilisede yaşar. Oradan ismi geliyor. Padişahın bu kiliseye izin vermesi ise uzun hikaye. Çok ilginç bina. Pazar günleri içine girebilirsiniz. Yolunuz düşerse bi’ bakın…

Not 1: Eskiden bu kilisede yer alan, şu anda Patrikhane’ye götürülmüş olan bir çekik gözlü kadın heykeli vardır. Orta Asya’ya gidince kadının gözlerinin çekildiğini düşünerek böyle bir heykel yapmışlar. Elbette öyle düşünmemişler de sembolizm yapmışlar.

Not 2: İçinde halı ve avize vardır.

mimari, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Dünya Dilleri Atlası

 

9789756690840_Default.jpg

Dillerle de ilgilenirim, atlaslarla da…Evimde bir atlas vardır. Ara ara açar karıştırırım. Sık sık lazım da olur zaten. Telefonun küçük ekranından harita bakmayı sevmiyorum. Bu arada okullarda artık atlas aldırılmadığını duydum bir coğrafya öğretmeninden. Doğruysa çok kötü. Atlas karıştırmak kişiyi geliştiren bir şeydir. Neyse, dil atlası da varmış. NTV Yayınları basmış ama basımı durdurmuş. Dil ve atlas ilgimi bilen Mehmet Turgut bana bu kitabın pdf’ini attı. Yazıcıdan çıktısını alıp okudum. Bu arada artık kız isteyebilirim çünkü artık yazıcılı bir bireyim. Önceden aileler yazıcım olmadığını öğrenince kızlarını vermiyorlardı. Adı üstünde dil atlası. Dillerin tarihsel gelişim süreçlerini ve günümüzdeki durumlarını harita üzerinde, bazen de diyagramlarla gösteriyor. Çok faydalı bir kitap. Bir seferde de okunabilir. Ara ara açıp karıştırılabilir de. Dillerin gelişimi ve birbiriyle ilişkileri oldukça politiktir. Egemenlik ilişkilerini dillerden okuyabilirsiniz. Bu arada 21. yüzyılda bir teknoloji ve iletişim (karşı) devrimi yaşandı ve dillerin durumu hiç iyi değil. Atlasın yazıldığı 2007 yılında 160 devlet vardı, 106 da resmi dil vardı. Bu sayı çok değişmemiştir. Devletsiz halkların dilleri ciddi bir yok oluşla karşı karşıyadırlar. Şu anda var olan 6000 dilin 4000 tanesinin 21. yüzyılda yok olacağı düşünülüyor. 21. yüzyılı izlemeye devam edelim o halde…

Not 1: Kitabın ikinci elini az önce nadirkitap.com‘dan buldum ve sipariş ettim.

Not 2: Avrupa’da Türkçe’nin en önemli elemanı olduğu Ural-Altay dil ailesinden üç dil var: Fince, Estonca, Macarca.

Not 3: Bask dili hiçbir dil ailesine dahil değil. Yani bu ne demek? Avcı-toplayıcıdan geliyorlar, her türlü kültürel egemenliğe karşı direnmişler. Mucize bir şey bu.

Not 4: İngilizce’nin tarih sahnesine çıkması ABD’nin Paris Barış Konferansı’nda İngilizce talebiyle oldu. Bir daha da inmedi o sahneden. İnmez de artık.

Not 5: Dünyadaki 6000 dilin 1000 tanesi Papua Yine Gine’den. Yedi milyon nüfus.

Not 6: 50 milyon kişinin konuştuğu Kürtçe en büyük devletsiz dil.

Not 7: Bir de yapay diller var. Esparanta örneğin. Sekiz milyon kişi bu dili biliyor, 400 bin kişi onu etkin bir şekilde kullanıyor.

Not 8: Arapça, büyük bir başarı öyküsü…25 devletin resmi dili. Maltanın yerel dili Hami-Sami dil ailesinden.

Not 9: Berlusconi’nin 2002 seçim vaadi: Nitelikli İngilizce öğrenimi.

Not 10: Çin: Ful karmaşa…

Not 11: Fransızca: Bir zamanlar dillerin Bayern Münih’iydi.

Not 12: Fransızlar, İtalyanlar, İspanyollar, Portekizliler anlaşırlar. Latinceden arda kalanlar bunlar. Yedi dil biliyormuş, dokuz dil biliyormuş gibi cümlelere temkinli yaklaşınız. Anadili bunlardan biriyse diğerlerini “bilmesi” buz gibi Tuborg şişesinin üstünden etiketi sökmesi kadar kolaydır. İngilizce’nin %40’ı da Latince kökenlidir. 1066 Norman istilası…

Not 13: Sömürgeci devletlerin başka kıtalarda dilleri konuşulur: Beş tanedir bunlar. Fransızca, İngilizce, Portekizce…Diğer ikisini bulunuz…

Not 14: Marx, bir dili altı ayda hallediyordu.

Not 15: 30 yaşından sonra dil öğrenilemeyeceğini savunuyorum. Ya da şöyle, bir insan mecbur değilse ve de iş yaşamına atılmışsa (devlette öğretmenlik sayılmaz) dil öğrenmesi çok çok zordur.

Alakasız Not: Messi’nin yedi maçlık gol ortalaması 1,57. 50 lig golü rekorunu kırabilir ki 45 lig golünü bile bir daha görmeyeceğimizi düşünüyorum.

siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Başbakan Olsaydım

davutoglu-futbol-listelist

*İşin özünü yasaklar, hayatın her alanında ayrıntıları egemen kılardım,

*Kötü çay satan işletmeler için idam cezası getirirdim,

*Falan kelimesini yasaklardım,

*Akaryakıta %1000 zam yapardım. Toplu taşımayı 10 kuruş yapar ve sefer sayılarını 25 kat arttırırdım,

*Herkese bir şehirde en fazla beş sene yaşama olanağı verirdim,

*Herkese üç ay tatil verirdim,

*İstanbul’a en fazla beş milyon kişi alırdım,

*Ankara’yı kapatırdım veya 1910’lar seviyesine çekerdim,

*Herkesi her gün soğan veya sarımsak yemeyi mecbur kılardım,

*Konuşmalara “Evet” diye başlayanları KHK’yla görevden atardım,

*Attention whore’larını (yani ilgi orospularını, kadın erkek diye ayırmıyorum) idam ederdim,

*Misket yöresi türkülerini zorunlu ders yapardım,

*Üniversite sınavında Hitchcock sorardım,

*Koyun etini ilkokullarda Salı ve Perşembe günü zorunlu kılardım,

*Herkese her gün 15 bin adım atmayı zorunlu kılardım,

*Türk futbolunu kapatırdım,

*Birayı liselerde zorunlu ders kılardım,

*Tütün üretimini yasaklardım,

*Yardımcılarım Richard Linklater, Lionel Messi, Vedat Milor, Gorki Hayırsever, Pembe Panter ve Woody Allen olurdu,

*Mutlaka bir aptallık müzesi kurardım,

*Mehmet Turgut için Ali Nesin’i Sibirya’ya sürgüne gönderirdim,

*Üniversitelerde Aptallık Tarihi adlı bölüm kurardım,

*”Pulp Fiction” üzerine bitirme tezi yazmayan üniversiteden mezun olamazdı,

*Bilim insanlarını seferber eder ve hafıza sildirme olayını en kısa zamanda icat ettirirdim ve FEK’e FB ile ilgili bildiği her şeyi unuttururdum,

*İngilizce öğrenmeyi bir insanlık görevi ilan ederdim,

*Taksim Meydanı’na bir patates heykeli dikerdim,

*Evlerin kapılarını, rolon kullanmadan açılmamasını sağlayan bir sistemle donatırdım,

Devam edebilir…

Bütün işsizleri, buraya, başbakan olsalardı ne yapacaklarını yazmaya davet ediyorum.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın