Bu Sene Futbolda Tanıklık Ettiğimiz Tarihler

c7a7e-15572957396622-800

Bu sene birçok tezimin yerle yeksan olduğu bir sene oldu. Normalde geçen sene ŞL’nin unutulmaz olacağını ve DK’yı geride bırakacağını düşünüyordum ama bu sene ŞL unutulmaz oldu. Liglere, takımlara, oyunculara bakalım bakalım:

*Bu sene yerle yeksan olan en önemli tezim ciddi liglerde 7, 8 puanlık farkların kapanmayacağı, olsa da 20 senede bir falan olacağı şeklindeki tezimdi. Tezim hala geçerli ama bu sene bu konuda takımlar sözleşmiş gibi işin bokunu çıkardılar.

*Liverpool bir anda yedi puan öne geçti, kendisi bile inanamadı buna çünkü şu andaki Manchester City tarihin en etkili takımlarından biri. Ama bir şekilde bu gerçekleşti ve şampiyon olmalıydı. Sezon başı Liverpool taraftarına sorsanız ŞL mi PL mi diye, hepsi PL der… Manchester’daki maçta gol çizgisi sayesinde milimetreyle ölçülen bir gol oldu ve Liverpool yenildi. Olsundu, ondan sonra çok ucuz puanlar verdiler. Ligi 97 puanla ikinci bitirdiler. BU, tarihin en iyi ikinci puanlarından biriydi. Ama kimse ikincileri hatırlamaz.

*City üst üste 14 maç kazandı. Avrupa’da 19 maçlık Bayern Münih seri galibiyet rekoru kırılabilir. Bu rekor her yerde Guardiola’ya aittir.

*Asıl büyük saçmalığı Dortmund yaptı. 9 puanlık farktan şampiyonluğu verdiler. Onlar için de tıpkı Liverpool için OSBS (o sene bu sene) idi ama inanılmaz bir şekilde şampiyonluğu verdiler. İlk haftalarda bir ara Bayern dört puan öne geçiyor. Yani Bayern’e 1 puan fark atıyorsun ama finişi göremiyorsun…

*Sanırım Galatasaray da böyle bir şey yaptı ama TR’yi “ciddi ligler” kategorisine sokmadığım için olan bitenden haberim yok.

*Juventus üst üste sekizinci kez şampiyon oldu ama üst üste beşinci kez double yapamadı. İnanılmaz. ŞL’de Ajax karşısında tarumar oldular. ŞL aldırsın diye alınan Ronaldo inanılmaz Atletico maçı dışında bir şey yapamadı.

*PSG bedavadan Manchester United’a elendi. Her sene bedavadan eleniyorlar. ŞL alsın diye, parayla ortaya çıkarılmış bir takım ama her sene acemiliklerle dolu işler yapıyorlar.

*Yenilgisiz şampiyonluk PSG’den beklenirken bu olay Yunanistan’dan PAOK takımından geldi. Geçen sezon sondan ikinci maçta bir takımdan saçma bir şekilde 5 yiyen Barcelona bunu başarmalıydı. City geçen sezon veya bu sezon bunu başarsaydı kimse şaşırmazdı. Seneye yapabilirler.

*İnglitere’de küme düşen takım 80 milyon pound gelir elde etti.

*Efsanevi Leeds United ikinci ligi forse etti ve geleceği düşünülüyordu. Herkesin çok övdüğü Bielsa adlı bir adam takımı play off a taşıdı. Play off’ta Lampard’ın Derby’sine geri dönüş imkanı yaşattılar. Finalde Lampard’ın Derby’si Aston Villa’ya yenildi. Lampard tam TD olacak adam.

*City İngiltere’de lokal triple yapan ilk takım oldu. Yani lig, FA Cup ve League Cup’u aldılar. Ağustos ayında komüniti şiıld’ı alırlarsa (Chelsea ile oynayacaklar) dörtte dört yapacaklar. Ağustos ayında oynanan süper kupa maçlarının bir önceki sezona ait olmasını bir türlü kabullenememişimdir. Mayıs, haziranda oynansa sıcağı sıcağına daha heyecanlı olur.

*TR’de hiç kimsenin Fatih Terim’in sekiz şampiyonluğunu geçemeyeceğini düşünüyorum. Gelecek senenin en büyük şampiyonluk adayı yine GS’dir.

*Geçen sene ve bu sene Barça, Real, City, PSG dışında kimsenin ŞL alamayacağını düşünüyordum.

*Barcelona’nın iki sene üst üste üç gollük farkı koruyamaması inanılmaz. Liverpool maçı ve ertesi gün oynanan Ajax-Tottenham maçı yüz senede tekrarlanamayacak şeyler. Bu sene çok acayip geri dönüşler oldu ama ben bunun da geçici bir tesadüf olduğunu ve yine önümüzdeki yıllarda saçma sapan geri dönüşlerin çok az yaşanacağına inanıyorum.

*Daha önce final oynanmamış bir takım ilk defa ŞL finaline yükseldi. Tottenham Baran Doğan’ı en çok şaşırtan takım oldu. 2008 yılında finale ilk kez çıkan Chelsea bence sayılmaz. Çok büyük paralarla herkesi alan bir takım Çelsi. Totnım bunu kendi kendine, hiçbir sermaye grubuna dayanmadan başardı. Ama o BD tezi işlemeye devam etti. ŞL’yi ne zengin 10 takımdan başkası alamaz.

*İngilizler bu sene İspanyolların 10 senelik forsunu kırdılar. Ama dediğim gibi inanılmaz tesadüfler ve saçmalıklar yaşandı. İlk defa yarı finalin ilk maçında evinde yenilen bir takım finale yükseldi örneğin.

*Ronaldo Real Madrid’e katıldığından beri hiçbir kulüp karşılaşması el clasico’dan daha çok ilgi görmemişti. Bu seneki City-Liverpool maçı bu olayı geçersiz kılan ilk maç oldu. Bu senenin maçı City-Liverpool maçıydı. İlk defa Messi ve Ronaldo’nun olmadığı el clasico’lar oynandı bu sene. Bu maçları eskiden de büyük bir zevkle izlerdim ama bu sefer tuhaf oldum.

*Bu sene Copa America da var. Japonya ve Katar da davetli olarak katılacaklar turnuvaya.

*Oyunculara geçelim. Messi Ronaldo rekabetine bakalım. Bu sene Messi Ronaldo’yu lig golü sayısında ve kulüp golü sayısında ilk defa geçti. Messi’den iki yaş büyük olan Ronaldo’nun milli takımda ve ŞL’de fazladan attığı goller de giderek eriyor. Toplama bakıldığında arada 18 gollük bir fark kaldı. Messi 816 maçta 668 gol atmışken, Ronaldo 960 maçta 686 gol atmış. Messi’nin gol oranı 0,82 iken Ronaldo’nun gol oranı 0,71. Messi bu sene de 50 golden fazla gol attı. Ona en çok yaklaşan futbolcu 38 gol attı. Ronaldo ilk defa 30 golü geçemedi bu sene. Messi altıncı kez altın ayakkabı sahibi oldu. Altıncı kez ŞL gol kralı oldu (Ronaldo yedi).

*Ballon d’Or’u Messi’nin alacağından emindim ama Liverpool maçında yaşananlar bunu biraz tehlikeye attı. Adaylar Messi, M’bappe veya Benardo Silva, Van Dijk olacaktır ama kimin alacağını kestiremiyorum.

*Van Dijk bu sene kimseden çalım yemedi.

*Messi’den daha fazla çalım atan bir oyuncu var. Celta Vigo’da oynayan Sofian Boufal Messi’den 10 fazla çalım attı. 144’e 134. En fazla 80 falan atan var.

*Xavi futbolu bıraktı. Bana göre gelmiş geçmiş en iyi orta saha oyuncusu olan Xavi’nin son maçı olan kupa finali TR’de yayınlandı. Heyecanlandım. Katar’da TD oldu ve hedefinin Barcelona olduğunu açıkladı.

*Ronaldo’nun bu sene de Juventus’ta ŞL alamazsa seneye Amerika’ya gideceğini düşünüyorum.

*Messi 10. lig şampiyonluğunu yaşadı. İnanılmaz bir şey. 50’li yıllarda Gento diye bir adamın 12 şampiyonluğu var. Onu geçer mi geçer.

*Bir futbolcunun 10 şampiyonluk yaşaması gerçekten inanılmaz. Bayern Münih’te bile bunu yapamazsınız. Ribbery sekiz şampiyonlukla ayrıldı Bayern’den. Ribery’nin Allianz’daki son golü tarihteki en iyi son gol olabilir.

*Puşkaş gol ödülünü büyük ihtimalle Messi’nin Liverpool’a attığı gol alacaktır. Kompany’nin şampiyonluğu getiren ve Aguero’nun “Vurmaaaa!” diye fikrini belirttiği gol de alabilir.

*26 yaşındaki Rafael Varane’nın kazandıkları inanılmaz.

*Arsenal Avrupa kupası finali kaybetme belasından sıyrılamadı.

*Süper Kupa finali Vodafone’da. Seneye ŞL finali de Olimpiyat’ta. İkisine de gitmek için elimden gelen her şeyi yapacağım.

*Roma’lı De Rossi 17 sene sonra Roma’dan ayrıldı. Milan’da Maldini Costacurta ilişkisi gibi Roma’da da Totti De Rossi ilişkisi var.

*60 yaşındaki Sarri ilk kupasını kazandı ve Juventus’a transfer oldu.

*İmamoğlu İstanbul’u kazandıktan sonra Başakşehir inanılmaz bir şekilde form düşüklüğü yaşadı. Belki de sadece tesadüftür ama çok göze çarpıcı.

*İlk defa şampiyon olmuş bir takım küme düştü. Bursaspor’un faşist taraftarı için sevindim.

*Hatayspor Adanademirspor play-off yarı finali inanılmaz bir maçtı. Adanademirspor yine birinci lige çıkamadı.

*TR’de düşen takım da 30 milyon TL gelir elde etti.

*Doğduktan sonra 23 sene yaşadığım Keçiören’in takımı ikinci lige yükseldi. Üçüncü lig play-off maçında Sakaryaspor’un taraftarı çok gösterişliydi ama Karagümrükspor finalde Sakarya’yı silkeledi.

*Tekrar Messi ve Ronaldo’ya gelmek istiyorum. Tek başına Messi ve bununla birlikte Messi Ronaldo rekabeti benzersiz ve tekrar edilemezdir. Bu sene ilk defa bunun sonuna yaklaştığımızı hissettik. Keşke bu dönem hiç bitmese…

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Adamın Dibi: Aylak Adam

0001719411001-1

Son yıllarda erkek ergenlerin ve lümpenlerin sıkça kullandığı bir tabir vardır: Adamın dibi…

Aslında övgü düzücü bir tabir olarak kabul edilir. O adam o kadar nitelikli bir adamdır ki… Ancak “dip” kelimesi olumlu bir içeriğe sahip olmamıştır genellikle. Bir şey, bir şeyin dibiyse genelde ondan daha kötüsü yoktur. Kötülükte ve niteliksizlikte gidilebilecek en ileri noktaya gidilmiştir…

Yusuf Atılgan’ın ilk romanı, tamamlanmış iki romanından biri “Aylak Adam”ın başkarakteri C. (adı bile yok) bana “adamın dibi” tabirini hatırlatıyor.

Yusuf Atılgan’la tanışıklığım çok eskiye dayanır. Tamamlanmış iki romanından diğeri olan “Anayurt Oteli”ni yıllar önce okumuştum. Peki, neden bunca zaman diğer romanını okumadım? Çünkü iyi bir roman okuru değil(d)im. Yakın arkadaşlarım hayatımın şu ana kadarki olan bölümüne sığdırdıklarımdan dolayı bana imrendiklerini söyleseler de ben, esasında hayatımın yüzde sekseninden dolayı pişmanım. Yaklaşık 10 yılımı sadece ve sadece sinemayla doldurduğum ve aslında hep hayranı olduğum bir şey olan romanı boşladığım için amiyane tabirle eşek gibi pişmanım!

“Anayurt Oteli”ne de sinema dolayısıyla yönelmiştim. Ömer Kavur’un 1987 tarihli uyarlaması, Türk sinemasının en iyi filmleri anketlerinde hep karşıma çıkardı. Bu filmin peşinden yıllarca koştum. O yıllarda internet yoktu. “Madem filmini bulamıyorum bari romanını okuyayım.” dedim. Ve yaşım 19, 20 iken falan romanı okudum. Tabi ki hiçbir şey anlamadım! İnsanın, ilk gençlik yıllarında aklı 25 karış havada oluyor. Ek bilgi: Genelde bu yıllar geçince de aklın havada olması, iyimser bir tahminle 19’a falan düşüyor, o ayrı… Gerekli okumaları yapmamış, gerekli sorgulamaları yapmamış, gerekli tabu devirme işlerini halletmemiş; hayata, yaşadığı topluma, tarihe, insanlığa, doğaya dair bilgileri ve dolayısıyla bir fikri olmayan bir insanın Yusuf Atılgan evreninden bir şeyler kapması imkansızdır! 19 yaşında böyle biri değildim. (Laf aramızda, böyle biri olmam henüz iki, üç yıllık bir mevzudur.)

Filmin, dünyanın en kötü kopyası olan visidisini 2008 yılında falan bir yerlerden buldum ve filmi izledim. O kötü kopyayla hiçbir şey anlaşılmıyordu. Nihayet, geçtiğimiz aylarda Ömer Kavur filmografisi üzerine çalışırken bir kez daha izledim. Artık “olmuş” biriydim ve film, olgun bir filmdi. Hatta Türk sanat sinemasının kurucusu olan Ömer Kavur, aynı yıl çektiği “Gece Yolculuğu” ve bu filmle Türk sanat sinemasını kurmuş oluyordu…

Romanların filme uyarlanmasıyla ilgili burada çok şey yazdık. Başarılı olanları çok nadiren çıkıyor ama ben kategorik olarak karşıyım buna… Yusuf Atılgan yapıtlarını iç çözümlemeler ve anlık tespitler üzerine kuruyor. Sinema için hiç olmaz. “Anayurt Oteli” filminde olduğu gibi sürekli iç ses mi sunacak yönetmen? Olmamış, olmayacağı kesindi. “Yaprak Dökümü” gibi romanlar sinemaya uyarlansın, buna mecbursak… Madem romanı 19 yaşında okudum, filmin de romanı aktarması imkansız; o halde romanı bir daha okumalıyım.

Gelelim “Aylak Adam”a… Romanı o kadar çok beğendim ki ölene kadar onunla yakın olmaya devam edeceğim.

Kimdir aylak adam?

Aylak adamı sinizm, mizantropi ve nihilizmle tanımlayabiliriz.

Ben yani Baran Doğan bunlardan hiçbiri değilim. Kendimi şanslı sayan, hayattan keyif alan, insanları seven (bazılarını), ilgi ve merakları oldukça çeşitli (hatta yenilerini iradeyle hayatıma dahil etmiyorum mecburen), siyasetle ilgilenen bir insanım. Motive olduğum şeylerde de oldukça çalışkan ve özveriliyimdir. Motive olmadığım şeyler yanmıştır yalnız…

Yani aylak adamın tersiyim ama onu çok sevdim.

Çünkü yaptığı tespitler benzersiz…

“Aylak Adam”dan hemen sonra okuduğum Sevgi Soysal’ın “Şafak” romanında çok iyi bir cümle var: Oya karakteri kendisini düşünürken “kahrolası bir gözlem düşkünlüğü” şeklinde bir tabir kullanıyor. Yani, bu kahrolası gözlem düşkünlüğü bende de vardır ve bunu “Aylak Adam” daha önce tecrübe etmediğim bir şekilde giderdi.

O ne cümleler öyle!

O ne tespitler öyle!

Bir adam bunları nasıl düşünmüş de yazmış olabilir!

Yıllardır çözmeye çalıştığınız bir puzzle’ı bir cümleyle çözüyor.

SİNİZM VE MİZANTROPİ

Sinizm yani iyi ve güzel olana veda etmek ve hiçbir değeri kabul etmemek… Mizantropi ise insan türüne duyulan nefret duygusu… C’nin sinizmi ve mizantropisi kabul edilebilir gibi değil. O kadar da değil! Ancak… Bu “O kadar da değil!”e “Yalan mı?” kalkıp itiraz etse, mücadeleyi kaybedeceği kesin değildir. “Yalan mı?” da çok güçlüdür.

Çünkü insan, insanı bir mit haline getirmiştir…

Bir gün, bir sohbet esnasında, bir arkadaşımız “İnsan orospu çocuğudur!” demişti. Yani, insanın doğaya ve diğer canlılara yaptıklarını kastediyordu. Bu argo tabiri öne sürmesek de insanın çok da yüce bir varlık olmadığını, dahası bünyesinde çok ciddi arızalar barındırdığını düşünüyoruz. Yani insan yüce bir varlık değildir. Evrim sürecinde var olmak için türlü türlü numaralar geliştirmiştir. Diğer hayvanlara nazaran fiziksel olarak dezavantajlarının üstesinden, bilişsel beceriler geliştirerek gelmiştir. Bu bilişsel beceriler daha sonra “kültür”ü ortaya çıkarmıştır. Kültür kulağa hoş gelen bir tabir olsa da aslında karmaşık ruhsal durumlar şeklinde olumsuz çıktısı da olmuştur. Hiçbir canlı hareket ederken duygusal bir çelişkiyle boğuşmaz ama insan hep bunlarla boğuşmak zorundadır. Romanlar yazar bunun için…

İnsanın duygusal çelişkileri yokmuş, olamazmış gibi davranan milyarlarca insanın ortaya koyduğu “genel/normal durum” karşısında bunları cesaretle ele alan ve ancak on binlerce insana hitap edebileceği belli olan “Aylak Adam” gibi romanlar da vardır.

Aylak Adam bir Don Kişot’tur. Genel/normal duruma karşı gülünç bir şekilde hücuma geçmiştir.

Aylak adamın ortaya koyduğu tespitler, teşhir ettiği durumlar insana “Yalan mı?” dedirtir ama sonra bir şey söyler, bir hareket yapar ve o insan “O kadar da değil!” der.

Adamın dibi işte…

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

İlkokul İki Bebeleriyle Girilen Diyaloglar Arşiv Çalışması

B: What is this? / It is a pencil.
A: Öğretmenim, siz bunları nereden biliyorsunuz?
B: 🤯

A: Öğretmenim, ben İngilizcenin yarısını biliyorum. My name is Çınar.
B: .

A: Öğretmenim siz öğretmen değil komik videosunuz.
B: .

A: Öğretmenim, ben bitirdim.
B: “Bitirdim.” demeyin çocuklar… Herkes bitirince “Bitirdim.” derse kaos çıkar…
A: O zaman ben bitirmedim.
C: Ben de bitirmedim…
D: Ben de!
X: Ben de!
Y: Ben de!

B: Sayfa 12’deki eşleştirmeleri yapınız çocuklar.
A: Öğretmenim, halay çekebilir miyiz?

A: Öğretmenim, ödev var mıydı? (Ağustos ayında, sokakta…)
B: Ne ödevi oğlum. Okul bitti.

A: Öğretmenim bu bizi uçurumdan attı.

A: Öğretmenim siz atmacaya benziyorsunuz.

B: What is this?
A: It is a deks.

B: What is your name?
A: Öğretmenim o Suriyeli. Türkçe bilmiyor.

A: Bu görevi yapana artı vereceğim.
B: Kaç tane?
A: Kaç tane olacak? Bir tane elbette.
B: Yüz tane!
C: Yüz!
D: Yüz!
B, C, D, X, Z, Alfa: Yüz! Yüz! Yüz! Yüz!

A: Öğretmenim, zile kaç dakika var?
B: Bir dakika…
A, C, D, E, X, Y, Z: Ooon, dokuuz, sekiiz, yedii, aaltıı…

Başka bir gün:

A: Öğretmenim, zile kaç dakika var?
B: Üç dakika…
A, C, D, E, X, Y, Z: Ooon, dokuuz, sekiiz, yedii, aaltıı…

B: Çocuklar, öne geçince bir şey mi oluyor? Zaten herkes dışarı çıkıyor. Kimse sınıfta kalmıyor. Neden öne geçmek için mücadele ediyorsunuz?
A: Ben arkaya geçecem!
B: Ben de!
C: Ben de!
D: Hayır, ben geçecem!
E: Ben, geçecem!
D: Öğretmenim, D beni itiyor. Sıramı kapıyor. Ben arkaya geçecem! (Kriz çıkartır)

A: Öğretmenim, Aras bana “aşkım” diyerek küfür etti.

A: Öğretmenim siz 2000 kaçlısınız?

Öğretmen içeri girer…

A: Öğretmenim, X saçımı çekti.
B: Öğretmenim, Y ayağıma bastı.
C: Öğretmenim, Alfa kalemimi aldı.
D: Öğretmenim, Beta “lan” dedi.
E: Öğretmenim, şu…
F: Öğretmenim, bu…
G: Öğretmenim, berikisi…
Baran: Tamam çocuklar, şimdi hep birlikte “özür dileriz” diyoruz ve sorunlar çözülüyor. Biir, ikii, üç!
Cümle Alem: Özüür dileriiiz! (Gülüşmeler ve alkışlar…)
Baran: Sorunlar halledildi. Açın sayfa 737’yi…
Ayrıksı Tip: Ben dilemiyorum!

Hayat devam eder…

A-Öğretmenim ben kitabımı evde unuttum.
B) Bana neden söylüyorsun? Evine gidip de getireyim mi yani?
A) Getir!

Baran: Neden çalışmadın, dünyayı mı kurtarıyordun?

Alfa: Evet.

Beta: Öğretmenim ben de dünyayı kurtardığım için çalışamadım.

Baran: Zil çalınca arkadakiler kağıtları öne doğru uzatsın.
A: Öndekiler ne yapsın?
B: Ortadakiler ne yapsın?

A: Öğretmenim ödevimi unutmayı unuttum.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Küçük Burjuvanın Dramı

IMG_20180405_111027

Orhan Kemal’in “Eskici ve Oğulları” adlı romanında ele alınanlar bir küçük burjuva “dramı” olarak görülebilir. Peki, neden dram kelimesini tırnak içerisine alıyoruz? Çünkü bu dramın tarihsel arka planına bakmak ve de bu sınıfın tarihsel gelişimini iyice incelemek gerektiğini düşünüyoruz. Orhan Kemal, bu romanında ikincisini çok başarılı bir şekilde yapıyor diyebiliriz.

Türkiye’de “küçük burjuva”nın tarifi biraz sorunludur. Normalde, toplumsal sınıflar üretim araçlarına sahip olup olmamak üzerinden kategorize edilirler. Küçük burjuva sınıfı, üretim aracına sahip olan ve orada tek başına veya aile bireyleriyle veya az sayıda ücretliyle üretim yapan kişidir. Türkiye’de ise genelde aydınlar için bu tanım kullanılır. Memurlar, öğrenciler de bu tanıma sıkıştırılırlar. Sanırız, yaşam tarzları ücretli emekçilere benzemediği için, onlarla aralarında iletişim kopukluğu olduğu için ve belki de biraz bu “küçük burjuvaların” nobran tavırlarından dolayı “küçük burjuva” gibi hafif itibarsızlaştırma niyeti sezilen bir adlandırma yapılır. Bir taraf bir tarafı lümpen bulmaktadır, o taraf diğer tarafı nobran bulmaktadır. Birisinin hangi sınıfa ait olduğu nettir ama diğerinin değildir. Dolayısıyla, tarihsel arka plan göz ardı edilir ve yaftalar gibi bir kategorizasyon yapılır…

“Eskici ve Oğulları”ndaki kahraman (veya anti-kahraman diyelim) net bir şekilde küçük burjuvadır. Sahip olduğu eskici dükkânında (ayakkabı tamir eden bir dükkân) iki oğluyla beraber çalışmaktadır. Kapitalizm geliştikçe gerçekten küçük olan her küçük burjuvanın başına gelenler gelir: Proleterleşir…

ORHAN KEMAL EVRENİ

Daha önce Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar Üzerinde” adlı romanını ele almıştık. Orada, kendisinin Çukurova’daki vasıfsız işçilerin dünyalarını adeta drone’la çekim yapar gibi bize aktardığını yazmıştık. Eleştirmen Fethi Naci’ye göre Orhan Kemal’in eserlerinde otobiyografik ögeleri, Çukurova insanını ve İstanbul’daki sıradan insanları görebiliriz. “Eskici ve Oğulları”nda otobiyografik ögelerden beslenme vardır. Çukurova insanı da vardır fakat BTÜ’nün aksine bu sefer Çukurova’ya göçüp gelmiş insanlar değil, bizzat oranın yerlileri vardır. Bu yerli insan toplumsal olarak biraz daha üst tabakadandır. “Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan” bir insan değil, kaybetmekten korktuğu bir şeyleri olan bir insandır. Tarih de diğer bir yandan akmaktadır… Piyasanın kendi iç mantığı vardır ve bu mantık bireylerin trajedileriyle ilgilenmez. İnsanlar açlıktan ölmüyorlarsa, piyasaya göre orada yolunda olmayan şeyler yoktur. Her şey baş döndürücü bir hızla değişirken küçük burjuvanın aynı kalması mümkün müdür?

AİLE İLİŞKİLERİ

“Eskici ve Oğulları”nda bir tarihsel arka plan olmasına rağmen; roman, esas itibariyle aile ilişkilerine odaklanır. (Anti) kahramanımız Topal Eskici’dir. Fırtınalı bir hayatı olmuştur. 1800’lerin sonlarına doğru dünyaya gelen Topal Eskici, Osmanlı Devleti’nin çöküşünün ve yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun canlı tanığıdır. Milli edebiyatın hemen hemen her önemli karakteri gibi… Topal Eskici’nin dedesinin bir cinayet işleyerek sahip olduğu zenginlik “Her servetin arkasında bir suç vardır.” yargısını destekleyen cinstendir. Topal Eskici’nin çocukluk ve ilk gençlik yılları mutlu ve hoş anılarla dolu geçmiştir. Trablusgarp Savaşı’nda “kör bir İtalyan kurşununa” bir bacağını kurban vermesi kendisi adına adeta bir dönüm noktası olmuştur. Batı edebiyatının klasik romanlarında karşımıza çıkan “climax” yani başkarakterde gerçekleşen ve romanı çözülmeye götüren dönüm noktası/önemli değişiklik “Eskici ve Oğulları”nda bir anı olarak karşımıza çıkmaktadır.

“Climax”ini yaşayan Topal Eskici artık bambaşka bir insan olmuştur. Yaşam enerjisi solmuştur. Hissettiği şey hayal kırıklığıdır. Esasında, savaştan sonra da mevcut olan bu hayal kırıklığı, dükkânının işleri bozulunca zirve anına ulaşır. Artık “nemrut” bir insan olan Topal Eskici en yakınlarını hırpalamaya başlar.

Roman için “Aile ilişkilerine odaklanıyor.” dediğimizde, büyük oranda Topal Eskici ve küçük oğlu Ali arasında Freudyen okumalara da olanak sağlayan ilişkiyi kastediyoruz. Bu, bir çatışmadır. Topal Eskici’nin karısı, büyük oğlu, gelini, torunları, kızı da vardır ve bunların hepsiyle uğraşır Topal Eskici ama “baş çelişki” küçük oğlu Ali’yledir.

Oğul Ali de çelişkilerle yüklü bir karakterdir. Babasıyla inişli çıkışlı bir ilişkisi vardır. Kalbini her seferinde kıran babasına tam olarak sırtını dönemez. Romanda neredeyse herkes herkesle darılıp barışır. Gelişen ve iyice yerleşiklik kazanmaya başlayan kapitalizmin sınıflar üzerindeki sarsıntılı etkisi adeta alegorik bir şekilde bu küçük ailede tezahür eder. Sarsıntılı aile ilişkileri sanki sınıflar mücadelesinin bir uyarlamasıdır.

DAR MEKÂN FAŞİZMİ

Mahalle kültürü Türkiye’de hoş, hümanist bir şey olarak değerlendirilir. Herkesin herkesi tanıdığı ve hayatlarına müdahil oldukları mahalle kültürü günümüzde yok olmaya başladığı düşünülen ve öyleyse özlenen bir şeydir. Oysa biz bunun iyi bir şey olmadığını düşünüyoruz. Dar sokaklar, küçük apartmanlar, aile apartmanları, köyler, küçük ilçeler “dar mekân faşizmi” diye kodlanabilecek bir çıktıya sebep olmaktadır. Faşizm kelimesi ağır gelebilir. Daha iyi bir ifade bulamadık açıkçası. Bu tür ortamlarda kişiler hayatlarına dâhil edecekleri kişileri tanıyarak, onaylayarak, arzu ederek değil mecburen dâhil ederler. Herkes, her şeyin içindedir. Bizce bu tercih edilesi bir iletişim türü değildir ve bu ilişki türünün çözülmesi yası tutulacak bir şey olmasa gerektir.

“Eskici ve Oğulları”nda dar mekân faşizmini görüyoruz. Çarşıda esnaflar arasındaki ilişki böyledir. Evin olduğu mahalle zaten böyledir. Ve böylesi alanlarda sıkça görülen dedikodu ve haset karşımıza çıkmaktadır. Romandaki en büyük gerilim, para kazanmak için kütlüye gidecek olan ailenin, diğerlerinin “neler diyeceği” kaygısı yüzünden kaynaklanmaktadır. Onlara gülecekler, onları ayıplayacaklar… Orhan Kemal küçük insanları gerçekten iyi gözlemlemiştir. Tıpkı BTÜ’de olmadığı gibi burada da birilerini idealize etmek söz konusu değildir.

HALK İSLAM’I

“Bereketli Topraklar Üzerinde”de dikkatini çekmeye çalıştığımız halk İslam’ı bu romanda da karşımıza çıkmaktadır. En alt tabakanın bir seviye üstünde yaşayan insanlar da İslam dininin kaidelerini tam olarak bilmemektedirler ve bu kaidelerle açıkça çelişen tutum ve davranışları pratik hayatlarına sıkça dâhil etmektedirler. Karakterler İslam dininin emir ve yasaklarını görmezden gelmektedirler. Kutsal şeyleri sorgulamak, onları yer yer itibarsızlaştırmak Çukurova bölgesine has bir davranış olsa gerek. Ülkenin diğer bölgelerinde bu işlerin bu kadar yoğun ve bu kadar pervasızca yapılabildiğini pek zannetmiyoruz. Yine de onlar da (yani toplumun ortalaması) Çukurova insanı kadar ileri gitmek istemese de, bizce, bu işlerin sıkı birer takipçisi olmak niyetinde değillerdir.

CİNSELLİK

Bu romanda cinselliğin ele alınışı, romana yedirilmesi de BTÜ’den farklı… Orada, en alt tabakadaki insanlar cinselliği oldukça pervasızca yaşıyorlardı çünkü skandallardan uzak kalmayı gerektirecek maddi koşullardan yoksundular. Bu yüzden en önemli iki eğlenceleri kontrolsüz cinsellik ve uyuşturucu madde kullanımıydı. “Eskici ve Oğulları”nın karakterleri maddi koşullar açısından önemli bir dönemeçte oldukları için skandallardan uzak durmaları gerekmektedir ve zihinler bu önemli dönemeçle ilgili fazlasıyla meşguldür. Orhan Kemal tarz olarak “gözlemci gerçekçiliği” (varsa böyle bir adlandırma) tercih ettiği için bize bu insanların cinsel dünyalarını sunmaktan da geri durmuyor. Cinsellik bu romanda daha az işleniyor ancak tabu denilebilecek şeyler ele alınıyor daha çok. Ensest, pedofili ve eşcinsellik bazı pasajlarda ima ediliyor. Sanırız yazar cinselliği “az” ele almasından dolayı cinselliği en sarsıcı boyutlarıyla ele almak istemiş. Kız kardeşiyle ilgili veya 11 yaşındaki bir kız çocuğuyla ilgili bir şeyler hisseden insanların zihinlerine girmek yeterince sarsıcı olmaktadır zira…

ÜSLUP

Zihinlere girmek demişken yazarın üslubuna da değinelim. Yazar dili o kadar canlı ve kıvrak kullanabilmektedir ki hayran olmamak elde değil… Karakterlerin zihin okumaları BTÜ’deki kadar diyalog kaynaklı değildir. Yazar karakterlerin düşünce dünyalarına daha çok girmektedir. Yalnız bunu o kadar başarılı yapmaktadır ki radikal denemeler diyebileceğimiz işleri, örneğin bir bebeğin zihnine dalması veya bir köpeğin, bir yılanın zihinlerine dalması metin içerisinde hiç sırıtmamaktadır. Toparlayıp tekrar etmek gerekirse, yazar dili o kadar ustaca kullanmaktadır ki radikal denemeleri bile ona olan hayranlığımızı besleyecek şekilde başarılıdır.

ÇÖZÜLME

Romanda beğenmediğimiz tek unsur çözülmesi olmuştur. Romanda çözülmenin ayrıntılarının yeterince doyurucu bir şekilde sunulmadığını düşünüyoruz. Bu kadar önemli bir değişikliğin bu kadar az sayıda sayfada işlenmesi insana bitişin, “aceleye getirildiğini” düşündürüyor. Kurgusal eserlerde karakterlerdeki önemli değişiklikler risk barındırırlar. Bu ani ve önemli değişiklikler inandırıcılığı zedeleyebilir. Hayatta ani ve önemli değişiklikler olmamakta mıdır? Cevabımız hayırdır ancak nadiren olduğunu da eklemek isteriz. Nadir gerçekleşen bu şey gerçekleştiyse eğer, bu değişikliğin ayrıntılarının daha doyurucu bir şekilde işlenmesi yerinde olurdu diye düşünüyoruz.

Orhan Kemal bunu yapmıyor ancak her şeye rağmen çok iyi ve çok güçlü bir metinle karşı karşıya olduğumuzu tekrarlamaktan geri durmuyoruz…

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Bir PR Çalışması Olarak “Devlet Ana” Romanı

kemaltahir

Kimin romanı? Kemal Tahir’in…

Neyin PR’ı? Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasındaki (abartılmış) yüce gönüllülüğün PR’ı…

PR ne demek? “Public Relations” kelimelerinin ilk harfleri yani “halkla ilişkiler” demek. İş dünyasında bir firmanın kendisini iyi, doğru, güzel gösteren tanıtım faaliyetleri için kullanılır.

Peki, neden Kemal Tahir böyle bir roman yazdı? Çünkü TR’deki tarihsel araştırmaları yetersiz ve yanlı görüyordu. Romancının bu aşamada devreye girmesi gerektiğine inanıyordu. Kriz’de (Batılılaşma Kriz’inde) mutlak bir taraftı ve kendi tarafını güçlendirmek istiyordu.

Bu romanı yazdı. Roman teknik olarak başarılı. Bunun üstüne bir de roman, bir edebiyat olayı haline gelmişti. Çok konuşuldu, çok tartışıldı.

Romanın teknik başarısı tartışmalarda en az öne çıkan taraftı. Çünkü aslında insanlar romanın edebi değerini değil (bunun olmadığını zaten çok az insan iddia edebilir) Kemal Tahir’in tarih tezlerini tartışıyorlardı. Bu tezlerin taraftarıysanız (KT) bu romandan ziyadesiyle etkilenirsiniz fakat bu tezlerin yanında değilseniz (benim gibi) romanı etkileyici bulmazsınız.

Ben romanı sevmedim. Izdırap çekerek, işkence çekerek okudum denemez ama sevmedim de işte… Bunun birinci sebebi yazarın tarih tezlerine katılmamış olmamdır, ikincisi ise tıpkı dönem filmlerini sevmemem gibi tarihi romanların da pek meraklısı olmamamdır. Dönem filmlerini izlerken gerçekçilik duygum fena halde zedeleniyor. Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasını anlatan bir romanın veya herhangi tarihsel bir dönemi ele alan bir romanın gerçekçilik konusunda gelip toslayacağı bir duvar mutlaka vardır. Meraklısına saygı duymakla beraber (her tarihi romana inanana saygı duymuyorum yalnız) almayayım, kalsın…

Yazarımıza bakalım biraz: Yıllar önce yönetmen Halit Refiğ’in hayatını röportaj formunda ele alan bir kitap okumuştum. Orada çok adının anıldığını hatırlıyordum. Kitabı tekrar açtığımda evet adı anılıyordu. Oradan aktardığına göre, yazar aslında bir Marksist. Nazım Hikmet’le aynı davadan yargılanıp, uzun yıllar hapis yatıyor. Hapishanede romancı oluyor. Sonra 1960’larla beraber fikirlerinde önemli değişiklikler oluyor. Bu toprakların “farklı” olduğunu keşfediyor yazar. Hangi toprak farklı değil ki? Batı Avrupa’nın bile her ülkesi birbirinden farklı, her biri siyasal gelişimlerinde farklı toplumsal süreçleri yaşıyorlar. İngiltere’de burjuva devrimi kansız gerçekleşirken Fransa’da yer yerinden oynuyor, Almanya imparatorluğa özeniyor, İtalya ülkeyi neredeyse ikiye bölüyor, İspanya hiçbir savaşa bulaşmıyor, Rusya burjuva devrimini atlayıp sosyalizme geçiyor falan…

Bu ülke onlardan gerçekten farklıdır ama bu farklılık yaşam tarzı ve kimlikler konusunda önem arz etmektedir bana göre. Bu ülkenin insanları hem kendi içerisinde birbirlerinde oldukça farklıdırlar hem de yaşam tarzı olarak Avrupalılar’dan farklıdırlar. Onlara benzemeye çalışan insanlarla benzememek gerektiğini savunanlar arasında 200 yıldır devam eden bir siyasal mücadele vardır. Bahsettiğim “Kriz” işte. Kemal Tahir burada Batılılaşma’nın net ve ateşli bir karşıtıdır. Bu toprakların değerleriyle barışmak ve uyum içerisinde olmak gerektiğini düşünür. Osmanlı’ya dair her şeyi reddeden Cumhuriyet ideolojisiyle kavgalıdır.

Bu reddiyeye karşı bir reddiye geliştirmek için “Devlet Ana” adlı romanı yazmıştır. Burada anlatılanlar bir yana form olarak da halk edebiyatı ve masallar geleneğinden faydalanmıştır. Dede Korkut hikayesi gibi bir roman görmekteyiz. Bu arada ironik bir şekilde İngiliz edebiyatının ilk nesir türü olan “romans” türünden de oldukça faydalandığını görüyoruz. “Sir Gawain and the Green Knight” adlı romans ve benzerleriyle ne kadar da çok ortak yönü var…

Bu kitabı ele alırken biraz tarihe değinmek şart olmuştur. Tarihi romanların hayranı değilim ama tarihe çok meraklıyımdır. Okuduğum kitaplar ve dergiler ışığında söyleyeceklerim var.

Moğollar, Selçuklular ve Osmanlılardan bahsetmeliyiz…

Moğolların zamanın IŞİD’i olduğunu iddia eden bir yazı yazmıştım. Gelmiş geçmiş en psikopat insanlardan biri olan Cengiz Han’ın özel projesi, sınıflar savaşı mınıflar savaşı falan değildi. Bir katliam, yıkım ve tecavüz imparatorluğu olan Moğollar o dönem dünyada yaşayan 120 milyon insanın 30 milyonunu öldürdüler. İstila ettikleri yerlerde uygarlık adına ne varsa yok ettiler. Binaları yıktılar, tarlaları yaktılar, ağaçları kestiler, kedileri bile öldürdüler. Moğollar Anadolu’ya vardıklarında Cengiz Han öldüğü için eski etkinlikleri yoktu ama yine de Anadolu’daki siyasal ve ekonomik düzeni berbat ettiler. Osmanlılar böyle bir dönemde ortaya çıktı.

Selçuklular ise Moğollardan önce ekonomik sebeplerle batıya yöneldiler. Bugün herkes koyun etinin “koktuğunu” iddia ediyor ama Türklerin siyasal tarihlerinde koyunlarına otlak bulmak en önemli itici güçlerden biridir. Dünyaya bir “pagan” (!) olarak gelen Selçuk Bey vardığı bölgede var olabilmek için İslam’ı seçti. Ayrıca bu din, onlara eksikliğini duydukları “ideolojiyi” de sağladı. Fakat Orta Asya kültürel etkileri hala çok canlıydı ve aslına bakarsanız da hiç kaybolmadı. Moğollar Anadolu’ya varınca Selçukluların siyasal ve ekonomik düzenlerini bozdular. Romanda bu etkiyi fazlasıyla görüyoruz.

Dağılan Selçuk otoritesinden sonra bir dolu beylik ortaya çıktı. Bunlar Anadolu Selçuklu Devleti’nin sevk ve idaresinde olan topluluklar oldukları gibi başıboş çapulcu Oğuz boyları da olabilmekteydiler. Osmanlılar bunlardan hangileriydi? Konya sultanına fayda sağladıkları için Söğüt ve Domaniç bölgesi kendilerine hediye edilmişti. Burasının uç beyliği olması üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. Uç beyliği riskli bir bölge olduğu için Osmanlıların aslında çok da favori olmadıkları sonucunu çıkarabiliriz. Riskli dedik ama o esnada Bizans İmparatorluğu da siyasal ve ekonomik olarak oldukça kötü durumda idi. Resmi tarih kitaplarında 1453 kahramanlıkla anlatılır ama 1204’e hiç değinilmez. Bu tarihte bir Latin Haçlı ordusu İstanbul’un kapılarını müzakereyle açtırmış ama içeri girince yağma yapmıştır. Latin İstilası denilen bu olay aslında Bizans’ı ekonomik ve siyasal olarak krize sokmuştur. İstanbul’un fethi bu ortamda kolaylaşmıştır. Bizans, Latin İstilası’nın sonuçlarını acı bir şekilde tecrübe ederken Osmanlılar aradan sıyrılmışlardır. Tarihte böyle tesadüfler etkilidir. Burada Osmanlıların zekice bir hamleyle doğudaki Türk beylikleriyle uğraşmak yerine batıdaki kaotik ortama yönelmeleri onları diğerlerinin önüne geçirmiştir.

Kemal Tahir romanda bunlara hiç değinmiyor ve oldukça erdemli ve barışçıl olan Osmanlıların hep saldırıya maruz kaldıklarından dolayı (!) mecburen seferlere giriştiklerini kurguluyor. Yalan söylüyor yani. Tarihteki devletleşme aşamasına geçen toplulukların komşularına yağma, istila, çapul, katliam, esirlik, tecavüz gibi şeylerle gittiklerini biliyoruz. Burada Osmanlıların diğerlerinden ne geri kalır yanı ne de fazlalıkları var. Kemal Tahir’in burada yaptığı resmen bir PR çalışmasıdır.

Türkler okçuluk ve binicilikte çok iyi oldukları için batıya doğru sürekli genişleyebildiler. Tank icat edilene kadar tankın yaptığını at yapıyordu. Atının üstünde, ellerinde yaylarıyla Türkler sürekli batıya doğru gittiler. Batıdaki insanlar onlardan iki bin yıl önce yerleşik hayata geçmişlerdi. Kültürel anlamda asla kapanamayacak bir açı vardı. Osmanlılar zamanında Türkler topçulukta da dünyanın en iyisi oldular ve Viyana’ya kadar gelebildiler. Savaş teknolojisinde üstünlüğü ele geçiren Batılılar bu sefer süpürmeye başladılar. 1. Dünya Savaşı’nın koşulları gereği ancak Edirne’ye kadar geldiler. Türklerin ve Osmanlıların tarihi budur.

Burada, Tahir’in yaptığı gibi hayran olunacak büyük bir parıltı görmüyoruz. Yaptığı çarpıtmaları da yutmuyoruz. O yüzden “Devlet Ana”yı tutmuyoruz.

Ama tutacak olan bir %50 bulunur…

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

En Çok Etkilendiğim Mimari Yapılar-İkinci Bölüm

Fotoğraf albümü ve açıklamalar için tıklayınız.

mimari, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

En Çok Etkilendiğim Mimari Eserler-Birinci Bölüm

Fotoğraf albümü için tıklayınız.

mimari, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Ünlüler ve Bira

Ünlülerin bira içerken çekilmiş olan fotoğrafları için tıklayınız.

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Osmanlılar Döneminde, Cami Haricinde, İnşa Edilmiş İki Meydan Anıtı

Adsız

İki meydan anıtı dedim ama bunlardan sadece iki tane olduğunu söyleyeyim. Ve bu durumu başlıkta nasıl ifade edeceğimi bir türlü bulamadım. İki, tek meydan anıtı… Yegane iki meydan anıtı… Tek, iki meydan anıtı… Gorki Hayırsever de derdime derman olamadı.

Neyse, biz yazımıza dönelim. Osmanlılar döneminde şehir meydanlarında konut, dükkan ve kamu binası haricinde neler vardı? Cami, sebil, türbe, çeşme ve saat kulesi…

Bunlar haricinde Osmanlı Devleti sınırları içerisindeki meydanlara inşa edilmiş sadece iki meydan anıtı vardır. İkisi de İstanbul’dadır. Görsellerde ikisini de görüyorsunuz. Birincisi Çağlayan Adliyesi’nin hemen yanında yer alan Abide-i Hürriyet, ikincisi de Fatih’te yer alan Tayyare Şehitleri Anıtı’dır.

Şimdi bunların hikayelerine bakalım…

Sadece Abide-i Hürriyet olarak da anılır Abide-i Hürriyet Anıtı veya Abide-i Hürriyet Meydanı da denir. Caddesi de var. Burası ne ayaktır?

1911 yılında inşa edilmiştir. Kimler için? 31 Mart Vakası’nda ölen, meşrutiyet yanlısı askerler için inşa edilmiştir.

Bilindiği gibi, meşrutiyeti ilan etmek zorunda kalan II. Abdülhamit elbette bu durumdan memnun değildir. 31 Mart Vakası’yla sonuçlanacak olan isyan çıktığında duruma karşı ilgisiz kalmıştı. İttihat ve Terakki’nin Selanik’ten getirttiği Hareket Ordusu isyanı kolay bir şekilde bastırmıştır ve padişahı tahttan indirmiştir. Bu olayda ölen 73 kişi için bir anıt dikilmesi kararı alınmıştır ve yarışma açılmıştır. Yarışmaya Vedat Tek de katılmıştır.

Bu, bir ilktir çünkü geleneksel Osmanlı toplumunda cami, sebil, çeşme haricinde meydanlarda başka yapılar görmüyoruz. Heykel İslam dininde yasaktır. Bu yasak etkili olmuştur bu durumda. İnsan suretinde olmasa da ilk defa bir anıt dikilecektir.

Anıt I. Mimari Akım’a uygun bir şekilde inşa edilir. İstanbullular bu insanları “Hürriyet Şehitleri” diye anarlar. Yani İstanbulluların bir bölümü…

Defalarca kez bahsettiğim Batılılaşma Krizi bu olayda da karşımıza çıkıyor. Kriz’in 1923’ten sonraki en önemli olayı 1908’dir. Bu olay Batıcıların, “Muhafaza Etmek İsteyenler” karşısında kazandığı en önemli zaferdir. 1923’ten sonra…

Abide-i Hürriyet asla herkesin üzerinde aynı fikirde olduğu bir anıt olmamıştır. Bugün bile. Burada İttihat ve Terakki’nin en önemli insanlarının anıt mezarları vardır. Enver Paşa’nın, Hitler’in jestiyle Talat Paşa’nın, Mahmut Şevket Paşa’nın, Abdülhamit’in önce kandırıp sonradan öldürttüğü Mithat Paşa’nın falan… Dolayısıyla bu bölgeyi Osmanlı yanlılarının, Cumhuriyet karşıtlarının, İslamcıların, Abdülhamitçilerin, muhafazakarların kabullenmesi mümkün değildir. Zaten şu anda kapalı durumdadır, metruk bırakılmıştır ve ismi 15 Temmuz’da ölen birinin ismiyle değiştirilmiştir.

İTC ve Cumhuriyet kadroları aynı kadrolardır. Önderleri sadece birbirlerini reddeder. Bu insanlar günahıyla sevabıyla aynı insanlardır. Burada geleneksel Osmanlı toplumunda görülmeyen semboller vardır. Dikenli tellerin arkasından görebildiğim kadarıyla bir duvar vardı ve duvarın üstünde başı açık bir kadın rölyefi vardı. Yine okuma, bilinçlenme temalı rölyefler de görünüyordu.

Gelelim Fatih Tayyare Şehitleri Abidesi’ne. Geçenlerde incelediğimi Saraçhane Meydanı’nda yer alır bu da… Mimarı bu sefer Vedat Tek’tir ve evet bu da I. Mimari Akım’a göre inşa edilmiştir.

Bu anıtta Kriz’in etkilerini görmeyiz. 1914 yılında üç Osmanlı pilotu Kahire’ye uçakla gitme projesine girmişlerdir. Uçaklar Yeşilköy’den (Ayestefanos) havalanır ama ikisi de yolda düşer. Dört pilottan biri kurtulur sadece.

Bu insanlar için bir anıt dikilmesine karar verilir ve bu anıt dikilir. Yarım kalmış sütun tamamlanmamış uçak yolculuğunu sembolize eder. Bu anıta karşı, ne Kriz A tarafından ne de Kriz B tarafından kimse, olumsuz bir duygu beslemez. Merak edenlerin ilgisini çeken, merak etmeyenlerin fark etmedikleri bir anıttır ama Abide-i Hürriyet köşe bucak kaçırılan bir anıttır.

Bu iki anıtın Osmanlı toplumunda dini içerikli olmayan iki ve tek anıt olduklarını ciddi bir yerden okumuştum. Şu anda nereden okuduğumu hatırlamıyorum. Bu yazıyı okuduktan sonra Aydın’da İstiklal Anıtı’nı gördüm. 1922 tarihli. O da üzerinde yazılar yazan bir sütun. O halde o da bir Osmanlı dönemi seküler anıt sayılabilir. Diğer Ege Bölgesi şehirlerinde böyle bir şey görmedim.

Böyle…

mimari, siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Binasının Hikayesi

28424847_1204309873037912_4905278310378189311_o

Dünyanın bütün şehirlerinin meydanları ideoloji savaşlarının simgeleriyle doludur…

Bu simgelerin sanatsal boyutları mutlaka vardır. Estetik değerleri vardır. Ancak sanatsal ve estetik boyutları işin ideolojik boyutunu aşamaz. Belki günümüzde o iki ideolojiden biri kesin olarak yenilmiş ve yok olmuştur ancak o yapı, yapıldığı dönemde birilerini rencide etmiştir muhakkak.

Konut mimarisi anıtsal/kamusal mimariye oranla daha az ideolojik yan barındırır. Hiç barındırmaz, diyemeyiz. Fakat anıtsal/kamusal yapılar mutlaka ve mutlaka hem de yoğun bir şekilde ideolojik yan barındırır. Bugün, büyülenerek gezdiğimiz Antik Yunan dor tapınakları da Roma tiyatroları da arkaik kült alanları da devasa ibadethaneler de ideolojik mesajlar iletirler. Hatta müzeler bile… AVM’ler, saat kuleleri, defterdarlık binaları, saray bahçeleri, üniversite binaları, hükumet konakları… Ve de belediye başkanlığı binaları…

İstanbul Büyükşehir Belediyesinin Saraçhane semtindeki başkanlık binasına bakacağız bugün. Bu bina 150-200 yıldır devam eden bir ideoloji savaşının önemli bir simgesidir. Hangi ideoloji savaşı? Benim Batılaşma Krizi diye adlandırdığım Kriz’de Batılılaşma yanlılarının büyük bir savaşım sonunda diktikleri bir anıtsal yapıdır.

Saraç, at koşum takımı satan kişi demektir. Bu semt Osmanlılar döneminde bu kişilerin işleri yaptıkları bir yer olduğu için bu adı almıştır. Bunun konumuzla ilgisi yok. Kriz2in gözünü buraya dikmesinin sebebi Şehzade Camisi’dir. Görselde görüyorsunuz onu ve de belediye binasını.

Saraçhane Meydanı başlı başına Taksim Meydanı’ndan sonra ideoloji savaşının en yoğun yaşandığı meydandır desek abartmış olmayız.

Bu meydanın açılması, 1935-51 yılları arasında İstanbul’un yeniden imar edilmesi projesini yürüten Henri Prost’un projesi dahilindedir. Atatürk’ün davetiyle İstanbul’a gelen, Fransız şehir planlamacısından hem bir metropol adayı olarak İstanbul’u yeniden dizayn etmesi hem de yapabilecek oranda Osmanlı Devleti’ni hatırlatan görüntüleri değiştirmesi istenmiştir.

Aksaray Meydanı’nın açılması, oradan da Haliç’e bir bulvar çekilmesi vardır bu proje dahilinde. Bu çalışmalar esnasında birçok Osmanlı mescidi ve ahşap konak yıkılmıştır. Kriz’in Batılılaşma karşıtları bu yapılanları içlerine sindirememektedirler. Bunları zulüm olarak görürler. Bu tarafın ideologları, yapılabileceğine inansalar 90 yıllık bu hamleyi bugün geri çevirirler emin olun… Yık ve eskisi gibi baştan yap şeklinde bir radikal eylem yapamasalar da buralarla ilgili çeşitli planları vardır.

Peki, ne olmuştur, ne yapılmıştır bu meydana? Görseldeki belediye binası 1953 yılında bir mimarlık yarışması sonucunda yapılmıştır. Nevzat Erol yarışmayı kazanmıştır ve inşaat 1960’ların başında bitmiştir. 1953 yılında Kriz’in bir tarafının, Ak Parti’den sonraki en güçlü partisi DP iktidardaydı. Böyle bir şeye nasıl izin verdikleri merak edilebilir. Açıkçası ben de tam olarak sebebini bilmiyorum ama henüz üç yıllık bir iktidar olan DP açıkça büyük adımlar atamıyor olabilir. Kendi adlarına “mıntıka temizliği” denebilecek başka başka adımlarla meşgul olmuş olabilir. Önemli iktidar değişikliklerinde çok hızlı bir şekilde büyük ve önemli adımlar atılamaz. Bir dönem ortalamacı gözükebilir yeni süpürgeciler.

Bina, II Ulusal Mimari Akım diye bilinen ve yoğunluklu olarak Ankara’da kullanılan mimari akımın İstanbul’daki sayılı örneklerindendir. Harbiye radyo binası, İÜ Edebiyat Fakültesi diğer örneklerindendir. Bu akımın özelliği anıtsal ve simetrik olmasıdır.

İBB Binası etrafını şekillendiren bir yapıdır. Daha doğrusu etrafını eski halinden alıp başka bir hale getiren bir yapıdır. O yüzden II Akım’ın ihtiyaçlarından da fazlası bu yapıda görülür.

Yapıya, Kriz A Tarafı’nın yönelttiği en büyük eleştiri Şehzade Camisi’nin silüetini bozmasıdır. Bu cami için Mimar Sinan “Çıraklık eserim.” demiştir. Rivayet odur ki kendisine “artık” anıtsal bir cami isteyen Kanuni bu camiyi yeterince görkemli bulmamış ve camiyi o esnada ölen bir erkek çocuğuna adamıştır. Sinan’a da Süleymaniye gibi bir şey yapmasını emretmiştir.

Çıraklık eseri falan ama yine de oldukça etkileyici ve görkemli bir yapıdır. İBB binası bunun Marmara Denizi’nden görünmesini engeller. Devasa boyutlarıyla onu alanda ikincil role iter. Önündeki parktaki yüksek ağaçlar yine onu iyice gizler.

Bir de, dikkatlice bakılırsa İBB binasının Bozdoğan Kemeri’yle paralel inşa edildiği, tepesindeki kemerin onunla aynı olduğu görülür. Bina burada camiyi değil kemeri dikkate alır. Bir Roma eseri olarak “gavurun” eserini koskoca Sinan camisine tercih etmiştir. Gerçi mimar öndeki kare yapının üstündeki hiperbolik örtünün Şehzade’yle uyum içerisinde olduğunu öne sürmüştür ama açıkça burada Şehzade’yi her anlamda çaresiz bırakan bir mimari eser inşası vardır.

Binanın arka tarafında küçücük bir medrese görülüyor. Ankaravi Mehmet Efendi Medresesi’dir bu bina ve adeta disko önünde bekleyen korumanın sap gelen erkeklere yaptıkları gibi ona set olmaktadır.

Bu binanın önünde Ankara Sıhhiye’deki Hitit Güneş Kursu Heykeli’nin bir küçük kopyası da vardır. Ankara ve onun ideolojik yönelimine bir selam çakma olarak değerlendirebiliriz bu heykeli.

İşte İstanbul buradan yönetilmektedir. Ak Parti belediye başkanları 25 sene buradan yönettiler İstanbul şehrini. Bu binanın içlerini hiç sinmediğini tahmin etmek zor değil. Zaten şu anda Seyrantepe’de bir gökdelen boyutunda İBB Hizmet Binası var. Tüm belediyenin buraya taşınacağı ve Saraçhane’deki binanın bilinçli bir şekilde metruk bırakılacağını tahmin ediyordum ben. Bir süre sonra da bir oldubittiyle binanın yıkılacağını tahmin ediyordum.

Şaraçhane Meydanı adım adım ideolojik atmosfer barındırır. Buradaki işçi mitingleri de sosyalist siyaset açısından önemlidir. Ayrıca en son 15 Temmuz’da yaşananlar burayı daha da bir önemli kılmıştır. Kim bilir belki de burayı o gece koruyan Kriz’in A Tarafı, bu binayla bir gönül bağı kurmuştur…

CHP’nin İstanbul seçimlerini kazandığı anlaşılıyor. O yüzden bu binanın hikayesini yazmak istedim. Bu olaydan sonra binanın halihazırda zengin olan hikayesi iyice zenginleşecektir…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

mimari, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın