Facebook’un Sonu mu Geliyor?

facebook-judge-online

Böyle düşünenler var…

İki milyarın üzerinde kullanıcı sayısına sahip olan Facebook’un asla yıkılmayacağını iddia edemem. Geçmişte bir adet göz bebeğimiz (bloglar) ellerimizden kayıp gitmişti. 8-0’lık Liverpool-Beşiktaş maçı gibi olayı kenardan izlemekle yetindik. “Adamlar acımadı!” Her şey ne kadar güzeldi… Ana akım medyanın vasatlığı içerisinde kendilerine yer bulamayacak olan yaratıcı ve enerjik yazarlar, profesyonelliğin yüklerine sahip olmadan ama profesyonelce yazılar yazıyorlardı. Facebook çıktı, sonra Twitter çıktı ve o insanlar hep beraber Twitter’a geçtiler. İlginç: O uzun ve ciddi emek gerektiren yazıları yazanlar Twitter’ın 280(?) karakterine tav oldular. Demek ki as’lolan ilgiydi, etkileşimdi.

Konumuza dönelim: Facebook’un giderek kan kaybettiği ve insanların orayı birer birer terk ettikleri düşünülüyor. Nereye gidiyorlar? Twitter ve Instagram’a…

Facebook’un artık bir “dayı” yeri olduğu da iddia ediliyor.

Rakamlara bakalım. Google’a “Facebook, Instagram, Twitter kullanıcı sayıları” yazdım. Ocak 2018 tarihli bir istatistik var. O tarihten bu tarihe çok büyük değişiklikler olmasa gerek. O halde inceleyelim bu sayıları.

Facebook: 2 milyar küsür…
Instagram: 800 milyon küsür…
Twitter: 300 milyon küsür…

13-34 yaş aralığındaki insanların;

Facebook’ta oranları %36,
Instagram’daki oranları neredeyse %50,
Twitter bilinmiyor…

Gençlerin Instagram’a geçtikleri bir gerçektir o halde. Türkiye’de daha bir gerçektir. TR’de Facebook ve Instagram kullanıcı sayıları dünyadakinin tersine neredeyse aynıdır. 41 milyona 37 milyon. Twitter kullanıcısı da bayağı yakın: 36 milyon. Yani dünyadaki gibi Facebook ve Instagram-Twitter kullanıcı sayıları arasında uçurum yok…

Bu arada arada Youtube ve Whatsapp da var ama onları almadım çünkü Youtube ve Whatsapp kullanıcılarının çok azı umuma görülecek şekilde üretim yapmıyorlar. Durum paylaşmak ile ilgili düşüncelerimi ayrıca yazacağım. Kimler, neden, hangi stratejilerle durum paylaşırlar? Durum, yani kimin baktığı belli olan paylaşımlar. Böyle olunca bir sürü psikolojik faktör devreye giriyor.

Peki neden böyle oldu?

Her sosyal medya aracının bir kullanım şekli var. Hepsi birbirinden ayrı ve farklı sosyo-psikolojik ihtiyaçlara denk düşüyorlar.

Facebook’u bunların babası, ilk ve en büyük fenomen olarak almak lazım. Filmi çekilecek kadar fenomen olan, ilk defa bir milyar insana ulaşan, ilk defa iki milyar insana ulaşan, hepsinden yaşça büyük olan, yapılacaklarda diğerlerinin bilinçli olarak koyduğu sınırların hiçbirine sahip olmayan bir şeydir. Dediğim gibi ilk ve en büyük fenomendir. Diğerleri Facebook’un havuzuna gözünü diktikleri için, onun gibi bir fenomen olmak için ortaya çıkmışlardır.

Madem karşınızda büyük bir fenomen var, o zaman onun yapamayacağı bir şeye yönelmeniz doğal. Branşlaşmak mesela… Instagram’ın yaptığı gibi “puç yor hends up” mottosunu öne çıkarıp, hayatında bundan başka bir şey görmek istemeyenlere oynayabilirsiniz… Sonra bir bakarsınız ki böyle olan insanlar aslında toplumda çoğunluğu oluşturuyor… Insagram’da çok faydalı ve yaratıcı sayfalar epeyce var ama çoğunluk çöp… Yanılsamalar dünyası… Herkes mutlu, sosyal, pürüzsüz ciltli, filozof, kanaat önderi, adam gibi adam, kız gibi kız… Çoğu yalan. Bu insanlar bu kadar mutlu ve nitelikli değiller. Biliyoruz. İnsanlar acı gerçeklerle yüzleşmek yerine yanılsamalar dünyasına kendilerini atmaya bayılırlar. Belki çaresizlikten. Instagram bunu çözmüş ve buraya yatırım yapmıştır. Ve kazanmış görünüyor. Instagram’ın bir gün yok olma tehlikesi sizce ne kadardır? Facebook kadar var mıdır?

Twitter’a bakalım: İranlı film yönetmeni Abbas Kiarostami İran’daki katı sansür mekanizmasının yaratıcılığı harekete geçirdiğini ve o sayede filmlerinin daha nitelikli hale geldiğini söylemiştir. Bu düşünceye bakarak, 280(?) karakterde etkili ve nitelikli bir cümle kurmaya çalışmak zorunda olmanın da yaratıcılığı tetiklediği öne sürülebilir. Birçok durumda bu geçerlidir. Özlü söz gibi cümleler kurulmuştur ama esasında bunun bir sınırlama olduğu bence gözden kaçmamalıdır. Söyleyecek çok şeyi olanlar için (benim gibi bu insanlara idea expressers denir) sevimsiz bir yerdir Twitter.

Bir de ünlü ve önemli olmayan insanların Twitter’da paylaşım yapmaları ne kadar mantıklıdır? Çünkü Twitter en önce bir cümle yazmak üzerine kurgulanmıştır. Bu cümle “Uykum geldi.” “Eve vardım.” “Yumurta bir liraydı.” gibi cümleler olmayacağına göre (yoksa bunları yazanlar da mı var?) etkili ve çarpıcı bir cümle olsa gerek. Bunu yapamıyorsan ve bunun alıcısı azsa, Twitter’a yazı yazmanın anlamı nedir?

Bazı zamandır Twitter’ı kullanıyorum. Orayı anlamaya çalışıyorum ama hala anlayabilmiş değilim. Şunu gördüm ki ünlü ve önemli biri olmayanlar orada menşın vererek ve illa ki sarkastik bir tutum takınarak kendilerini ünlü ve önemli biri gibi hissetmeye çalışıyorlar. Etkileşim almaya çalışıyorlar. Twitter’da beni rahatsız eden en büyük şey budur: Sürekli laf sokmak var. “Ee, sen de Facebook’ta sürekli laf sokuyorsun.” diyenler çıkabilir. Ben bireylere değil bazı toplumsal kesimlere laf sokuyorum. İşte bir bütün olarak sağcılar, esnaf Müslümanlar, riyakarlar, feyk mağdurlar, özet futbolseverleri (başkanım meraba  ) inşallahçı maşallahçı Atatürkçüler, çıplak krallar, mitler, efsaneler, yanılsama dünyasında büyük bir hevesle yaşamaya devam eden solcular falan (daha ne kaldı?)… Twitter’da bu arsızca ve acımasızca yapılıyor. Herkes herkese aleni giydiriyor.

Dokuz yaşından beri yazı yazmayı seven birisi olarak halen Facebook ihtiyaç duyduğum şeyleri bana sağlıyor. Uzun uzun yazma, bunları fotoğraf albümüne dönüştürme, ciddi ve önemli konularda insanlara ulaşabilme gibi özellikleri hiçbir yerde bulamıyorum. Düşünsenize Instagram’da “Ahlat Ağacı”yla ilgili bir analiz yazısı paylaştığını “Bi’ siktir git, burası Instagram.” derler kesin… Bir dakikadan uzun olan videoya bile tahammülleri yok. Şu anda benim için en iyisi Facebbok. Sınırsız özgürlük sağlıyor sana. Facebook üretimlerim sayesinde de tanıdığım, tanımadığım bir sürü insandan olumlu eleştiriler aldım. Ama elbette Facebook ölürse çaresine bakarım. Blogum ölünce oturup yas tutmamıştım. Ama ne Twitter’da ne de Instagram’da bir şeyler yapma arzum yok. Facebook’ta kuralları koyabiliyorum ama oralarda yapamıyorum.

İzlemeye devam ediyoruz…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Ben Mesela Çok Simetrik Bir Kadınım, Feminist Bir Kadınım…

Adsız

Nasıl yani?

“Benim Varoş Hikayem”deki bomba tiplerin, bomba demeçleriyle devam ediyoruz…

Muhtar karakterinin demecindeki her cümle bomba. Tıpkı diğerleri gibi ama “Ben mesela çok simetrik bir kadınım, feminist bir kadınım…” diyerek “Bu tarz durumlar insanı irdeliyor. İrdeleyince de başlı başına büyük bir sempozyum oluşuyor.” demecini veren takım elbiseli elemanın (TEE) ardından gümüş madalyayı alıyor.

Demeç, bu videonun 29.58. saniyesinde.

Görüşürüz. Kendinize dikkat edin, sonra sempozyum olmasın bak…

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Bu Nedir Olum Ya!

2018-09-09_15-57-36

Dün bahsettiğim “Benim Varoş Hikayem” adlı belgeselde takım elbiseli elemanın bir cümlesi beni minareden attı, indi aşağıda tuttu…

“Büyük bir sempozyum oluşuyor…”

Takım elbisesi (ki hiç sevmem) üzerine tam oturuyor ama etmeye kalktığı laflar abimize iki beden büyük geliyor 

Videonun 25.57. saniyesine tıklayınız. Sonra sempozyum olmasın…

Not: İşsiz biriyim. Oturdum abinin cümlelerini yazıya geçirdim. Buyurun:

“Tabi kızlara güven yok. Şöyle söyleyeyim, çoğu kıza güven yok. Yani görüşüyorsun… İşte, “Hayatımda senden başkası yok.” diyor. Bakıyorsun ki telefonuna başka bir mesaj geliyor. Bu tarz durumlar insanı irdeliyor. İrdeleyince de başlı başına büyük bir sempozyum oluşuyor. O sempozyumda da artık güvensizlik denen kavram ortaya çıkıyor.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

TR Bira Piyasasındaki Gelişmeler veya Bud’sın Bu Dünya

20375984_1072920102843557_4794939219553933976_n

Yazın bitmesi hüzünlüdür. Yazın bittiğini nereden anlarsınız? Emekliler kuzey Ege bölgesindeki sakin yerlerden daha güney bölgelere inmeye başlarlar. Devletteki öğretmenler “seminer” faaliyeti adı altında her gün okula gidip iki saat otururlar ve “mağdur” olurlar. Macera ve animasyon filmleri yerine yeni ve iddialı filmler gösterime girmeye başlar yavaş yavaş…
 
Bir de sıcakta buz gibiyken içildiğinde hepsi aşağı yukarı aynı derecede iyi olan kitle biralarının bu aldatıcı hali sona erer… Nitelikli biraların peşinde koşan o altı bin kişi oda sıcaklığında içilen biralar için ellerini ovuşturmaya başlarlar. Bakalım bakalım bu aralar TR bira piyasasında neler yaşanmış…
 
*Her şeye olduğu gibi biralara da isim takmaya bayılırım. Uzun zamandır Weihenstephaner için “dokuzuncu senfoni” lakabını oturtmaya çalışıyorum. Kadıköy Pablo barda bunu kısmen başardım. Elemanlar gelip “Dokuzuncu senfoni verelim mi abi?” diye soruyorlardı. Bir gün bunun lakabı dokuzuncu senfoni olursa isim babası benimdir. Benim tarzımla ve benim klişelerimle yazılar yazanlar var. Bunlara bozulduğumu buradan deklare ederim. Yazınızı “Alakasız Not” ile bitiremezsiniz…
 
*Weihenstephaner’e dokuzuncu senfoni adını taktıysam Tuborg’a “Hakkı Bulut”, Efes’e de “Mustafa Keser” adını taktım. Pablo’dayken bir arkadaş geldi ve sadece Tuborg içtiğini söyledi. Ben de garsona “Arkadaşa bir Hakkı Bulut verir misiniz?” diye seslendim.
 
*Biralara zam geldi. Artık Hakkı Bulut ve Mustafa Keser 8,35 ile 9,50 TL arasında satılıyor marketlerde. Marmara (Erkin Koray) 14 TL. Ama bir litre olduğu için normalde 7 TL oluyor işte. Efes Malt’ın (Mahmut Tuncer) ne kadar olduğunu bilmiyorum. Yani TR’deki en ucuz bira ya Mahmut Tuncer ya Erkin Koray…
 
*Şimdi bu döviz artışıyla mutlaka bir “güncelleme” daha olacaktır. Bu, ideolojik bir şey. İktidar diyor ki madem ben içmiyorum bari içenlere vergiyi bindireyim. Avrupa’da biralar marketlerde su ile aynı fiyatta hatta oraların Justin Bieber’ları falan bazen sudan daha ucuz olurlar.
 
*Ucuz bira demişken, Mustafa Keser (Efes Anadolu Grubu) bir adilik yaptı. Bira yazılarımda Tuborg’un son yıllarda yaptığı üçkağıtçılıklardan bahsetmiştim. Bunlar “%100 Malt” ve “Alman Saflık Yasası” üçkağıtlarıydı. Mustafa Keser de zamlardan sonra piyasaya “Varım” adlı bir bira sürdü. Yeni bira çıkması ile kavga edemeyiz elbette. Not: Solcuların bir diğer klişesi de “kavga etmemek” klişesidir. Onla, bunla kavga etmeyeceklerini deklare ederler… İşte Rusya’nın Suriye’ye girmesiyle, bazı Atatürkçülerin Atatürk’ü komünist zannetmesiyle, halkın büyük resmi görmeyip HES’lere karşı mücadele etmesiyle falan… Solcuların bunlarla “kavga” etmediği gibi biz de yeni bir bira çıkmasıyla kavga etmeyiz. Bu bira ucuz. 6,50 falan. Veya birkaç kuruş daha ucuz işte. Piyasadaki en ucuz bira sanılabilir. Ama bu bira 45 CL’dir. Bir de alkol oranı 4,1’dir. Bu da maliyeti düşüren bir şeydir. Yani ne demeli bilmem ki…
 
*Bud’sın bu dünya… Bu kaliteli iğrenç espri Gencer Ergünay başkanıma ait. Bu espriyi neden yaptı? Çünkü Mustafa Keser bu yaz büyük bir bomba patlattı ve Amerikan Budweiser birasını piyasaya sürdü. Bir de Çek Budweiser’ı vardır. Bu isim hakkı mevzusu uzun konu. Avrupa’da Çekler mahkemeyi kazanmış, Amerika kıtasında Amerikalılar. Dolayısıyla burada Amerikan olanına kısaca “Bud” deniyor. Hakkı Bulut ve Mustafa Keser’den iki lira falan pahalı ama özellikle buz gibiyken çok iyi giden, nitelikli bir kitle birası. Kendisiyle ilgili gayet doyurucu bir yazıyı yorum bölümünde paylaşacağım.
 
*Mustafa Keser yine adilik peşinde yalnız… Çünkü bu biraya pirinç katılıyor. Ve Hakkı Bulut biraya pirinç koymanın şerefsizlik olduğunu piyasaya el altından yaydı. Oysa ki değilidir kesinlikle. Bir tercihtir. Tutar veya tutmaz… Orası kitlenin bileceği bir şeydir. Bud’ın logosunda kocaman “Rice” yazıyor. Mustafa Keser’in o kadar bira dururken Bud’ı tercih etmesi kendisini aklamaya yönelik bir hamle. Aslında tam olarak şerefsizlik sayılmaz çünkü Hakkı Bulut millete yalan söylüyor.
 
*Çek Budweiser’ı da TR’de mevcuttur. Metro Grossmarket-i Şerif’te 33’lüğü 14 küsür falan. Bence çok çok iyi bir lager (leycır değil lagır). Erkin Koray’ın çok kaliteli halini düşünün, öyle bir şey.
 
*Yorum bölümünde yazısını paylaştığım elemanla bazen Instagram terör örgütü üzerinden mesajlaşırız. Çok kaliteli ve cana yakın bir eleman. O elaman bana Duvel’in ithalatının durdurulduğunu ve şu anda stoklarda olan Duvel’leri içtiğimiz söyledi. Duvel’le ilgili “Şeytan da Bir Melektir” başlıklı bir yazı yazmıştım ve yazıyı “Umarım ithalatı durdurulmaz!” diye bitirmiştim. O zaman maşallah dediğim üç gün yaşıyor… Gerçi hala Mustafa Keser’in sitesinde görünüyor ve eleman bana bunu diyeli iki ay oldu. Umarım trollenmiştir…
 
*Mustafa Keser, yüksek alkollü fıçı da sürdü piyasaya. Malum TR’de yüksek alkollü bira özellikle +50 dayılar tarafından çok tutuluyor. Instagram terör örgütünde, bir yerde Efes Ekstra için “Kendime Saygım Yok” birası diye bir tabir görmüştüm. Yarılmış ve tabiri onaylamıştım. Kırmızı Tuborg için de “Bütün Güzelliklerden Vazgeçtim” tabirini öneriyorum. O halde, yüksek alkollü fıçı bir denenmeli derim. Bir hatırlatma, yüksek alkollü bira içmek istiyorsanız bence Amsterdam Navigator içerseniz kendinize olan saygınızı kaybetmezsiniz. Cengiz Oktay dostuma ve babama duyurulur 🙂
 
*Bomonti Fabrika diye bir kitle birası daha çıktı. Bence düz Bomonti’den daha iyi. Mehmet Turgut’un eskiden düz Bomonti içtiği sırrını buradan kitlelere açıklamak isterim.
 
*Bomonti Black ile ilgili “Hımm!” başlıklı bir yazı yazmıştım zaten. Mekanlarda fıçısı ve özel bardağıyla bulunmaya başladı. Buradaki büyük sorun “yumuşak içimli bir stout” idi. Ancak TR’de olabilecek işlere örnek işte. Güzeldir, severim. Hatta Gorki Hayırsever’i bağımlısı yaptım ama böyle saçma sapan cümleler kullanmayın kardeşim. Bunları yutmayacak bir altı bin kişi var bu ülkede…
 
*Bu arada fıçısı ve bulunmak demişken Hakkı Bulut’un ithal ettiği Fransa portakal aromalı Blanc 1664’ün fıçısı da artık bulunabiliyor. Ankara Müjgan Bar’da rastladım ilk kez. Sonra İstanbul’da da gördüm. Önceden mekanlarda olduğu iddia ediliyordu ama bulunmazdı. Şişesine o kadar para verip almayı aklım kesmez ama fıçısını ara ara yuvarlarım.
 
*İstanbul’da tesadüfen süper bir mekan keşfettim. James Joyce Irish Pub’ı bilen bilir. Sıraselviler caddesinde, boğaz manzaralı bir yerde şube açmış ve dokuzuncu senfoniyi 20 liraya veriyor. Ayrıca mekanda dart var. Bir de yumaşak koltuk. Neyse bu yazdıklarımı unutun. Orayı da gidip popüler yapmayın :d
 
*Kışın gelmesiyle bakalım Metro Grossmarket-i Şerif ne hamleler yapacak? Aslında bu hamleleri Karagöz İthalat Şirketi yapıyor ve hepsini derli toplu ve insani fiyatlandırmayla Metro’da bulabiliyorsun.
 
İzlemeye devam ediyoruz…
 
İyi günler.
Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Harika Bir Gündü 29 – Çukurova

Çukurova izlenimlerim için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

1999-2018 Kardeş Türküler Konserleri

40589342_1363223400479891_1644690432455606272_o

“En”lerle uğraşmayı severim. O halde katıldığım en iyi konserdi…

Resmen felek bulut oldu üstüme yağdı…

Ne insanlar var! Yetenek, profesyonellik, çalışma, estetik olarak olgunluk, teknik mükemmellik…

Ego var mıdır? Bu kadar iyi iş çıkarıp, bu kadar beğeni alan insanlarda ego vardır. Olsun da… Biz, iki davarı güdemeyecek insanlara karşı mı (gereksiz) mütevazı olacaklar…

Ayrıca 25 senedir ana kadroyu koruyorlarsa ego konusunun sevimsiz bir boyutta olmadığı sonucunu da çıkarabiliriz.

Bahsettiğim konser 2018 olanıydı. 1999’da olanına bakalım önce. Neler değişmiş? Neler hiç değişmemiş?

1999 yılında bir gün yolda yürüyordum. Hava sıcaktı. Hatta o sene bir gün devlet daireleri sıcaktan dolayı tatil edilmişti. Veya bir sonraki sene…

O zaman bir mail adresim vardı ama internet bu kadar yaygın değildi. Dolayısıyla konserler için bir numaralı haber kaynağımız duvarlardaki afişlerdi.

2 ULUSLARARASI KESİKÖPRÜ CAZ FESTİVALİ

Bir durağın tersinde bu afişi gördüm. Kadro bombaydı. Arif Sağ… Erkan Oğur… (Hep afişlerde ve Youtube videolarında İ. Hakkı Demircioğlu es geçilir) Ve Kardeş Türküler… Önem sırasında üçüncü olan Kardeş Türküler (BGST) ilk albümü “Kardeş Türküler”i çıkaralı bir, iki sene olmuş. Ben o albümü üç milyon kere teypte dinlemişim.

Kesikköprü bir Kürt köyü. 18. 19. yüzyıllarda Orta Anadolu’ya sürülen Kürtler yaşıyorlar orada. Bunlardan Hollanda’ya göçmüş olanları köylerinde “caz festivali” organize ediyorlar. Gerçekten Hollanda’dan gelen bir caz grubu da sahne almıştı. Ama asıl olarak işte halk müziği konserleri oluyor.

Çok güzel bir gün geçirmiştim. Hayran olduğum sanatçıları birer birer köy meydanında izledim.

Kardeş Türküler ilk sıralarda çıktı ve aynı albümdeki sound’la müziklerini icra ettiler. O ilk kadrodan Erol Bulut bir tek ayrıldı sanırım gruptan. Solistleri kast ediyorum. Sazı da kötü çalardı.

Sahnede altı, yedi kişi olmalılardı ki bunlardan ikisi solist Feryal Öney ve Vedat Yıldırım. Nelerin değiştiği konusunda bu bilgiler gerekli olacak. Kısıtlı sayıda müzisyenle ve de başrolde olmayan Kardeş Türküler bana unutulmaz anlar yaşatmıştı.

Daha sonra 2011’de bir Kardeş Türküler + Sezen Aksu konserine katıldım. Birçok etkinlikte de Kardeş Türküler yazmasına rağmen Vedat Yıldırım’ın bir gitarcıyla sahne almasında tanık oldum.

2018’e gelelim. 1 Eylül Dünya (Apolitik) Barış Günü etkinlikleri çerçevesinde Sarıyer Belediyesi Volkswagen Arena’da bir konser düzenledi. Konser aslen bir Kardeş Türküler konseriydi ancak KT, sahnede bazı konuk sanatçılara da müzikleriyle destek olacaklardı. Ama ne sanatçılar! Ceylan Ertem, Ayşenur Kolivar ve Mikail Aslan… Bunların üçü de benim için birer süperstardırlar.

Dolayısıyla bundan daha iyi bir konser olamazdı benim için. Barış Can Salman davet etti. Melo’yu alıp gittim.

Fiziki şartlar iyi olursa unutulmaz bir konser izleyeceğim kesindi…

Konserler profesyonel olmalı. Dandik olacaksa olmamalı. Tıpkı arkadaş arasında icra edilen müzikler gibi. Sizin yaptığınız müziğin alıcısı olmayan ve hemen konuşmaya başlayan insanlarla müzik icra etmeyi hiç sevmem. Konserler de sırf siyasi etkinlik için yapılıyorsa ve dandikse çok sıkıcı oluyorlar.

Volkswagen Arena’yı tutmuşlar. Çok iyi bir seçim. Ses yalıtımı çok iyi. Ses sistemi ve tonmaister çok iyi. Havalandırma çok iyi. Koltukların yumuşaklık oranı çok iyi. Tribünde çok iyi bir açıya geçtik. Bütün çalgıcıları net görebiliyorum. İsteyen için çok geniş bir halay çekme alanı var. Oynayanları, eğlenenleri izlemeyi severim ama ayakta konseri hiç sevmem. Müzik dinlemek başlı başına bir etkinliktir benim için.

Mekan 25 TL’ye Mustafa Keser (Efes) de satıyor. Daha ucuz ve Hakkı Bulut (Tuborg) olsaydı tercih ederdim bir tane.

Bütün fiziki şartlar çok iyi olunca konser de çok iyi oldu elbette. Yanımda sevdiğim insanların varlığı da müziğin kalitesine kalite kattı.

CHP Sarıyer belediye başkanı klasik müteahhit vari bir adam. Gerçekten de müteahhitmiş. Niteliksiz kalabalıklar önünde verilen bütün siyasi konuşmalar gibi çok sıkıcıydı. Bir an önce bitsin diye bekledik… Başkanım…

Kardeş Türküler çıktı sahneye.

Orkestradan başlayalım. 1999’un aksine Erol Bulut gibi kötü saz çalan (Kemal Kahraman da öyledir) birinin yerine iki adet çok iyi saz çalan eleman vardı ve de bunlar albümlerde de çaldıkları için albümlerdeki kusursuz sound sahnede de karşınıza çıkıyor. Ayrıca her ikisi de farklı boy ve akortlarda üç adet sazı yanlarında getirmişlerdi.

Onların arkasında üç nefesli vardı. Birisi kaval artı zurna çalıyordu. Diğeri Trompet ki bayılırım ona. Çok renk katar. Bir eleman da saksafon artı klarnet çalıyordu. Müthiş…

Bir bas gitarcı vardı ve bu eleman şu anda adını hatırlamadığım bir telli Gürcü sazını da çalıyordu. Fehmiye Çelik’in icra ettiği Balkan ezgilerinde bu saz çok iyi tınlıyor.

Ritmler zaten KT’nin en belirgin ve en güzel yanları. Tıpkı Fuat Saka’nın müzik yönetmenliği yaptığı albümlere kendi bomba gibi tarzını yansıtması gibi KT de el attıkları işlere başta güzel ritmlerini olmak üzere güzel sound larını yansıtıyorlar. Ritmde üç kişi vardı. Üçü de erbane başta olmak üzere çeşitli ritm sazları büyük bir ustalıkla icra ediyordu. Bunların arkasında bomba gibi asma davul çalan aynı zamanda da çok iyi sesiyle Kürtçe şarkılar söyleyen Selda isimli eleman vardı. Bomba gibi bir performans sergiledi.

Bir keman bir de viyolonsel ile yaylılar gruba da tamamdı. KT ilk albümden sonra yaylıları daha yoğun ve daha etkili kullanmaya başladı. Onlar olmadan olmazdı.

Üç ana solistin yanında bir de dört kişilik koro da mevcuttu. 1999’a olan en büyük üstünlük bu olsa gerekti.

Orkestra ve koro tek kelimeyle mükemmeldi.

Bu konserde dans eşlikleri de vardı. Gerek kendi elemanları gerekse de Çıplak Ayaklar Kumpanyası çok iyi performans sergilediler.

Ceylan Ertem, Ayşenur Kolivar ve Mikail Aslan sahnede üç tane falan parça söylediler. Müziği icra ederken içinde hissetmek diye bir şey varsa, Ceylan Ertem onun şahı değil şahbazıdır. “Ahirim Sensin” düetinde Feryal Öney’e mi mest olayım ona mı mest olayım bocaladım. Ayşenur Kolivar’dan “Kar Yağayi”yi bekledim ama söylemedi. Yanında getirdiği eleman hem kemençe hem de tulum çalıyordu. Mikail Aslan’ın da saksafon çaldığını öğrenmiş oldum. Yani seçilen konuk sanatçılar çok iyiydi ve Kardeş Türküler’e çok iyi uyum sağladılar.

Çok iyi bir profesyonellik sergilediler sahnede. Bazen konsere gidersin sanatçı seyirciye söyletir eserleri çoğunlukla. Hiç sevmem. Konserlerin parayla ve konsere uygun mekanlarda olanlarına bayılırım. Gerçek anlamda müziğe doyarsınız.

Bu konser öyle bir konserdi. Unutmayacağım bu büyük performansı.

Emeği geçenlere teşekkür ederim.

 

müzik, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Öğretmenle Ne Kadar Tatil Yaparlar?

1 Temmuz – 1 Eylül arası kemiksiz 62 gün tatilleri vardır. Bu sürede kimse onları aramaz, sormaz. İstediklerini yaparlar. Bu arada merak edenler için belirtelim, tatillerde maaşları yatar. Halk arasında “Ombeş Tatil” diye bilinen dönemde de 14 günlük kemiksiz tatilleri vardır. Haziranın son iki haftasında ve eylülün ilk iki haftasında yani toplamda bir ayda, saat 10.00’da okula giderler, hiçbir şey yapmadan 12.00’de okuldan ayrılırlar. Bu da kemikli/kılçıklı bir ay tatil eder. Ayrıca önemli bir bölümünün hafta içi bir günü boştur.

Sadet:

Kemiksik: 76 gün
Kemikli: 30 gün
Önemli bir bölümünün: Toplamda 34 gün hafta içi tatili var.

Kemikliyi ikiye bölersek toplamda 125 gün yani dört ay tatil eder.

Bunun ne kadar uzun bir süre olduğunu özel sektörde çalışmamış olanlar hayal bile edemezler.

Eli arttırıyorum ve boş vakit söz konusu olduğunda öğretmenler komünizm koşullarında çalışıyorlar diyorum. Bunun hakkını veriyorlar mı? Hayır. Hem hakkını vermiyorlar hem de (bu tatil konusunda) zırlamaya devam ediyorlar. Bazen rapor alıyorlar falan.

Toplumda sahip olduğu sahte itibarın altını dolduramayan, oldukça niteliksiz bir kitle. Kendilerini geliştirmeye yönelik hiçbir şey yapmıyorlar.

Özel sektörde ise yıllık izin süresi 10 veya 14 gün oluyor. Bunun hepsini tek seferde almak da kurumsal firmalar dışında zor. Tam olarak bilgim yok ama bu tatillerde ücret kesilmesi de sık görülen bir şey sanırım. Bir de cumartesi çalışmamak kurumsal firmalar dışında pek görülmez.

Son olarak ekleyeyim, bence bu yazıda itiraz edecek hiçbir şey yok. İtiraz edecek kişi sırf lafın altında kalmamak için itiraz eder.

Edit: Kimsenin görmek istemediği bir diğer gerçek de öğretmenlerin çalışırken “saat” diye telaffuz ettikleri şeyin aslında 40 dakikalık bir iş yükü olmasıdır.

Edit 2: Tartışmalardan çekildiğimi deklare ederim. Yorum yazmayınız.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Futbolda 2008 ve Sonrası

Adsız

Esasında tarihteki dönüşümler için kesin bir dönüm noktası vermek doğru değildir. Her ne kadar devrimler gibi bazı önemli ve büyük olaylar, kendilerinden önce yaşanılanları radikal biçimde başka bir yola sevk etse de önemli dönüşümler uzun bir zaman dilimine yayılırlar.

Peki futbol için neden 2008 ve sonrasını verdik? Bir devrim mi oldu o senede?

Devrim olmadı da şu görselde gördüğünüz adamlar piyasaya çıktı.

Aslında Mourinho 2008’den önce 2004 ve sonrasında bir süperstar haline gelmişti. Keza Ronaldo da 2007-08 sezonunun sonunda “Ben dünyanın en iyi futbolcusu değilim? Dünyanın birinci, ikinci ve üçüncü en iyi futbolcusuyum!” demişti.

İki Portekizli Avrupa (ve dolayısıyla dünya) futbolunu parmaklarında oynatırken 2008’de gök gürledi, yer yarıldı ve Messi çıktı piyasaya. Bir de Pep Guardiola. Bu ikisinin çıkışı birbirini besleyen olgulardır. İkisi de birbirleri sayesinde fenomen olmuşlardır.

Bu dört adamın varlığı futbolu öyle bir noktaya taşıdı ki bu dönüşümleri görmemek olmaz. Ve bunların önemleri ve büyüklükleri kayboldukları zaman anlaşılacak. Özellikle de futbolcuların…

Futbolculardan başlayalım: 2008’den bir sene sonra Ronaldo’nun Real Madrid’e katılmasında şimdiye kadar futbol dünyası eşi benzeri olmayan ve bana göre de bir daha olması çok zor olan bir rekabet izledi. O rekabet bitti mi? Elbette ikisi de futbol oynamaya devam ediyor ama Ronaldo’nun Real Madrid’den ayrılması artık bu rekabeti sonlandırdı diye düşünüyorum. Sadece ŞL’de karşı karşıya gelebilirler ama önceden yılda minimum dört kere karşı karşıya geliyorlardı ve bu maçları unutamam. Aslında onlar yarışıyorlardı.

Ronaldo, Real Madrid’e katıldı ve inanılmaz şeyler olmaya başladı dedik. Bu süre içerisinde bir daha tekrarlanamayacak sayılara ulaşıldı. İki futbolcu da üç kere 40 ve üstü lig golü attılar. Şimdi durup bir daha düşünelim… Bugün Avrupa’nın herhangi bir ciddi liginde bir futbolcunun 40 ve üstü gol atması imkansıza yakındır. Ve bu iki futbolcu bunu üç kere yaptılar. Hatta Messi bir kere 50 lig golü attı. Bir futbolcunun üç kere 40 ve üstü lig golü atmasını bence bir daha kıyamete kadar izleyemeyeceğiz.

Tabi futbolda çok temel bir değişiklik olmazsa… Peki VAR teknolojisi böyle temel bir değişiklik midir? Bilemiyoruz, göreceğiz. Dünya Kupası’nda verilen penaltı sayısında büyük bir artış var. Bekleyip göreceğiz. Daha fazla penaltı verilecektir ama eskiden büyük takımlar lehine verilen çok sahte penaltı ve ofsayt golü de oluyordu. Onu da hesaba katmak lazım. Ne olacağını tam olarak bilemiyoruz, bekleyip görmek lazım. Kasaya girenle kasadan çıkan arasında önemli bir fark olacak mı? Belki olur da 34 gol atanlar 40’ı bulurlar ama 46’lara, 48’lere, 50’lere ben; VAR + eyyamcılıkla bile ulaşılamayacağını düşünüyorum.

Bu iki futbolcu futbolu bırakıp da üzerinden 10 sene geçtiğinde ve hala kimse bu sayılara ulaşamamış olacakken daha iyi kavrayacağız bu dediklerimi.

Bu iki futbolcunun varlığı diğer tüm futbolcuları bu 10 sene boyunca figüran yaptı neredeyse.

Şimdi de teknik direktörlere gelelim.

Mourinho ve Guardiola arasında da büyük bir rekabet başladı. Aslında Mourinho’nun Barcelona’yla bir husumeti vardı öncesinde. Fakat 2010 yılında Inter’in Barcelona’yı (hala anlamış değilim) elemesi sonrasında Mourinho’nun sahada provokasyon yapması ve akabinde Real Madrid’e transfer olup ilk maçında 5 yemesi bu rekabeti ikisi arasına taşıdı.

Aslında ne için çekiştikleri bellidir. Alex Ferguson’dan sonra en büyük futbol hocası kimdir? Hatta Guardiola’nın onun yerinde bile gözü olduğu düşünülebilir.

50 kupalı Ferguson’un ardından ikisi gelmektedir. 55 yaşındaki Mourinho’nun 25 kupası vardır. 47 yaşındaki Guardiola’nınsa 24 kupası vardır. Guardiola’nın 10 senede 24 kupa kazanması inanılmaz bir sayı olarak görülmelidir. Bu hızla Ferguson’u geçer mi geçer. Mourinho’nun ise geçemeyeceğini düşünüyorum zira kariyeri duraklama evresine girdi sanki. Bu sene de United’le ligi alamazsa (kupa önemli değil, lig veya ŞL elbette) gönderilir ve Juventus ve PSG hariç onu tekrar kupa canavarı yapacak başka takım yoktur. Bayern’deki büyük egolarla bir arada duramayacağı kesin gibidir.

Bu ikisinin karşılaşmaları ve mucidi oldukları futbol tarzları 2008 ve sonrasında çok şeyi değiştirdi. Guardiola 80’lerin dalga geçilen üçlü defans sistemini geri getirdi. Ama bu küçük bir örnek. Guardiola kendisinden başka kimsenin oynatamadığı öldürmeyip süründürme taktiğinin mucidi oldu. Evet bunu ondan başka kimse yapamıyor. Bir de onun yarattığı Barcelona. Mourinho, ise pragmatik ve risk almayan futbol tarzını dünyanın en büyük takımlarına oynattı. Hız ve fizik gücü açısında kimse onun takımları kadar iyi olamıyor(du).

Tarihte bireyin rolü üzerine çok şey yazıp çizdik. Ben hep çok önemli olduğunu hatta çoğu zaman belirleyici olduğunu düşündüm. Futbolda da durum farklı değil. Evet futbol bir takım oyunu ama bireyler oyunun büyük çoğunluğu üzerinde belirleyici oluyorlar. Büyük başarılar için böyle diyelim en azından.

Ve bu dört birey bize bir daha tekrar edilemez bir dönem yaşattılar. Artık sonlara geldik. Bunlar çekilip gittiğinde bu dönemin değerinin daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum.

Şifreyi tekrar yazıyorum buraya: 40

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Kemal Sunal Tartışmalarıyla İlgili Düşüncelerim

WhatsApp Image 2018-08-09 at 11.45.10

Bir dönem Yeni Şafak’ta köşe yazarlığı yapmış olan Cemile Bayraktar Kemal Sunal filmleriyle ilgili bir tweet attı ve ortalık karıştı. Cemile Bayraktar bu filmlerin insan aklına hakaret olduğunu ve topluma zihinsel anlamda kötülük yaptıklarını yazdı. Aynı tweet içerisinde de Sunal’ın toplumun bir değeri olduğunu ve ona rahmet okuduğunu yazdı. Filmleri hakkında böyle düşündüğü birisinin bir değer olduğunu nasıl düşünüyor, o ayrı mesele…

Bu kişinin bütün tweet’lerini okudum. Filmlerin sanatsal niteliği ile ilgili bir fikir beyan ettiğini görmedim. Aslen bu filmlerdeki din görevlisi ve dindar (hacı) tiplemelerinin sunumuna itiraz ettiği görülüyor. Değerlerine 30 yıl saldırılmış gibi hissediyor.

Kemal Sunal sinemasının sanatsal ve sosyolojik boyutuyla ilgili iki sene önce bir yazı yazmıştım. Orada düşüncemi iyi bir şekilde aktardığımı görüyorum. Yorum bölümünde bu yazıyı paylaşacağım.

Kısaca tekrar etmek istediğim şeyler var: Kemal Sunal bir projedir ve bir fars starıdır. Fars yani kaba güldürü… Projedir neden oynadığı filmlerle ilgili kendi müdahalesi pek yoktur. Ertem Eğilmez 1975 yılında bir Şaban tiplemesi ortaya çıkarmıştır ve bu tip üzerine yapışmış, türlü türlü yönetmenlerin yaklaşımlarıyla türlü türlü evrelere girmiştir. Yazıda da belirttim, Kemal Sunal’ı çalıştığı yönetmenlere göre değerlendirmek gerekmektedir. Ama bu ortak; üç kağıtçı ve salağa yakın saf Şaban tipi her filminde görülür. Atıf Yılmaz ve Zeki Ökten’le çalışırken politik, Natuk Baytan’la çalışırken absürd, Kartal Tibet’le çalışırken alabildiğine klişeci, Osman F. Seden’le çalışırken bunların hepsidir.

Yani kendi geliştirmediği bir projedir. Kemal Sunal sinemasındaki halkçılık da sorunludur. Zaman zaman dürüst değildir Şaban. Akıl almaz tesadüfler sonucunda sorunları çözer. Kimi zaman başladığı ilk noktaya dönmesi sorun çözümü gibi görünür. Ahmaklığa sempati çekilir bu filmlerde. Şaban alabildiğine cinsiyetçi ve homofobiktir.

Bir de fars dedik yani kaba komedi. Karakterlerin ve durumların abartılı ve absürd sunumuna dayanır bu komedi tarzı. Tolga Karaçelik’in “Kelebekler” gibi deha ürünü bir komedi filmi bütün Kemal Sunal filmlerinden daha faydalı olabilir topluma.

Toplum daha nitelikli bir hale gelecekse Kemal Sunal geçmişe ait hoş bir anı olarak kalmalıdır. Bu iş için sinemadan faydanılacaksa sanatsal ve niteliksel anlamda oldukça dolu filmler hem TR sinemasında hem de dünya sinemasında mevcuttur.

Cemile Bayraktar bunları söylemiyor ve dindar sunumuyla kavga ediyor. Elbette bütün dindar insanlar bu filmlerdeki hacılar, imamlar gibi değil. Bayraktar’a toplumun ilerlemesi için dinin kamusal alandan giderek çekilmesi gerektiğini düşünüyoruz diyebiliriz. Kemal Sunal sinemasının klişelere dayalı bir sinema olduğunu falan söyleyebiliriz.

Kadının diğer tweet’lerinde vurguladığı bir şey var ki haklı: Haber “AKP’li yandaş yazardan Kemal Sunal sinemasıyla ilgili…” diye bir başlıkla verildi. Böyle olunca iş otomatikmen AKP’liler ve AKP’li olmayanlar ikilemine çekildi. AKP’li olmayanlar Twitter’da Kemal Sunal Halktır diye hashtag açtılar. Trajikomik bir durum.

Doğru Kemal Sunal halktır ve o halkın bütün arızalarını, eksikliklerini filmlerinde barındırır. Ama o halk gidip AKP’ye oy veriyor. Bayraktar gibi böyle soyutlamalar yapabilen AKP’li sayısı çok azdır. AKP’ye oy veren insanlara gidin sorun, ezici bir çoğunlukla Kemal Sunal filmlerini sevdiklerini beyan edeceklerdir.

Burada baştan bir yöntem hatası geliştirildi. Bazı şeyleri belirtmemek lazım. Ben bu toplumda hiçbir zaman bir iç barış olmadığını iddia eden bir insanım. Şimdi o olmayan iç barış sosyal medya ve seçimler sayesinde o kadar keskinleşti ki en ufak bir karşı karşıya gelişte akıl, mantık ve vicdan geriye çekiliyor ve irrasyonel bir şekilde “laf sokmak”, bir şekilde “üste çıkmak”, karşındakini inciterek cümle kuramaz hale getirmek temel düstur olmuş durumda. Ha şunu da söyleyeyim çirkinleşmek söz konusu olduğunda onlar daha göz kamaştırıcı. Sık sık Yeni Şafak ve Cumhuriyet sayfalarının okuyucu yorumlarını okurum. Neyse bu önemli değil aslında.

Kadın haksızken haklı duruma geldi.

Kemal Sunal sineması geçmişe dair hoş bir anıdır işte ama öyle ölümüne savunulması gereken bir şey değildir. Hele hele politik olarak net bir şekilde taraflı ve kendisini toplumu ilerletmeye adamış bir sinema hiç değildir.

Düşüncelerim bunlardır.

Sinema, siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

İki Harita ve Düşündürdükleri

turkiye-iller-3

TÜRKİYE’Yİ KİMLER YÖNETİYOR?

İşte Ak Parti’nin %40 ve üzeri oy aldığı şehirler… Orta Anadolu ve Karadeniz ağırlıklı görülüyor. Ankara’da %39,29’muş. %40’ı geçemediği birçok şehirde aslında birinci parti olduğunu da ekleyelim. Ne demiştik, Türkiye’yi bu bölgelerin esnafları, müteahhitleri ve devlet memurları yönetir. Bu etkili kimseler tabandaki milyonların oy tercihleri üzerinde direkt olarak etkilidirler. “Duran Abi” diye kodlayabileceğimiz bu insanın özlemleri, zafer sarhoşlukları, tarihsel simgeleri, kaygıları, çekinceleri ve nefretleri Türkiye’de siyasi iktidarın şifreleridir. Bunlara yatırım yapan etkili erkek birey kazanır. Sünepe birisinin hiç şansı yoktur. Tabi etkili erkek bireyin bu şifrelere gönülden bağlı olması da lazımdır. Yoksa Duran Abi, sahtesini hemen sezer. Duran Abi bir ideolog değildir, bir araçtır. Duran Abi ekonomik olarak perişan olmaz kesinlikle.

turkiye-iller-3 (2)

CHP’NİN %20 VE ÜZERİ OY ALDIĞI ŞEHİRLER

Bu harita da farklı bir sosyolojik gözleme olanak sağlıyor. İhaleyi indiriyoruz ve CHP’nin %20 ve üzeri oy aldığı yerleri işaretliyoruz. Peki bu ne demektir? Batılı yaşam tarzı buralarda yer yer (özellikle kent merkezlerinde) var demektir. Bir yerde CHP %20’nin üzerinde oy alıyorsa iki şeyden bahsedebiliriz: 1) Orada kadın ve erkeğin beraber gidip içki içebileceği barların olabileceği kadar bir Batılı yaşam tarzı vardır… 2) Bazı illerde görülebileceği üzere il merkezinde böyle bir şey yoktur da il genelinde yoğun bir Alevi nüfusu vardır. İkinci maddeye örnek olarak Erzincan’ı, Tokat’ı, Çorum’u verebiliriz. Elbette istisnalar, özel bölgeler de yok değildir. Örneğin Kars il genelinde CHP %20’yi geçememiştir ama kent merkezi tam bir CHP kentidir. Ardahan’daki Terekemeler sağ muhafazakar yaşam tarzına yüz vermezler. Kırşehir özel bir bölgedir. Emin değilim ama Samsun’un, Trabzon’un, Giresun’un kent merkezlerinde barlar olabilir. Tunceli aslen HDP ideolojisi etkisi altındayken CHP’ye %20’den fazla oyun gittiği tek yerdir. Aleviliğin etkisiyle… Buradaki adama da emekli öğretmen Hulusi Bey diyebiliriz. Kırk yıl bıyık bıraktıktan sonra uyumsuz bir top sakal bırakır. Müslümanlığı en iyi yorumlayan ve yaşayan kişinin Atatürk olduğunu düşünür. Rakı ve tombul Efes’ten başka bir şey içmez. Sosyalist örgütlerin Muhammed Salah’a benzeyen gençleri kendisine bir dergi getirirse onu alır ama asla dergiyi okumaz ve de sosyalizm mücadelesi vermez… Böyle…

siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın