Mikro Çelişkilerin Sineması

17862818_1001379863330915_6862433191795079401_n

İki insan arasındaki tahakküm kurma mücadelesi, her dönem, sanatın ilgi alanı olmuştur. Psikoloji ve psikiyatri bilimlerindeki (kimileri bunların bilim olmadığını düşünür) ilerlemeler bu olguyu daha da çetrefilli hale getirmiştir. İki insan arasındaki mikro çelişki derken; iki kardeşi de iki arkadaşı da duygusal bağ hisseden iki insanı da iki yöneticiyi de veya iki sıra arkadaşını bile kastediyoruz. Şu anda burada yazmamıza gerek olmayan –örneğin otobüs yolculuğu arkadaşlığı- iletişim türlerini de kastediyoruz. Bazen sayı ikiyi biraz aşabilir de…Dört kişilik bir aile de mikro çelişki üretebilir ve bir tahakküm mücadelesine davetiye çıkarabilir…

Ben burada fikrimi belirtmiyorum. Tahakkümün her durumda ve her zaman berbat bir şey olduğunu da iddia etmiyorum. Tahakküm var tahakküm var…

Dünyadaki en eski metinlerden biri olan İlyada Destanı nedir özünde? Agamennon’un Aşil’e tahakküm kurması ve dirençle karşılaşması değil midir?

İlyada demişken, insanların başka insanlar karşısında davranış geliştirirken fena halde etkili olan sosyol-politik etmenleri göz ardı eden yaklaşımları ciddiye almadığımı belirtmek isterim ancak…İnsanlar (herhangi bir) davranış geliştirirken sınıfsal reflekslerinden (ama sadece bir sınıf), toplumsal cinsiyetlerinden, biyolojik cinsiyetlerinden, entelektüel donanımlarından, (fena halde) kimliklerinden, (fena halde) ekonomik durumlardan, anlık psikolojilerinden, yaşlarından, yaşadığı yerlerden etkilenirler. Etkilenir oğlu etkilenirler…

Bütün bunları aşıp “Faşizm ikili ilişkilerde başlar.” dendiği zaman birçok şey eksik kalır bana göre. Yani faşizm denen şey ne ise, o zaten vardır, ikili ilişkiler de bu genel durumu yansıtır…

Böyle düşünen sinemacılar vardır. Örnek, Zeki Demirkubuz…Çok üstün bir sinema duygusuna sahip olmakla birlikte, yanlış çıkış noktası (bana göre) onu kötü bir sanatçı yapar. Alman provokatif yönetmen Fassbinder de böyle düşünür…Bataklıkla değil de sineklerle uğraştığı için bir şeyler eksiktir onda da ama onun da benzersiz bir sinema duygusuna sahip olması işleri içinden çıkılmaz hale getirir. Keşke bütün iyi sinema duygusuna sahip olan insanlar benim gibi düşünse )))

Neyse uzatmayalım, Türkiye’de mikro çelişkileri ele almak isteyen ve zaman zaman da bunu çok iyi yapan bir yönetmen var, hem de kadın: Yeşim Ustaoğlu…

Kadın olduğunun altını çizmemiz lazım çünkü ben Türkiye’de kadın olmanın başlı başına önemli bir şey/sorun olduğunu düşünüyorum…

Türkiye’de ana akım dışı sinema seyircisi genelde Kubu Zekirdemiz ve NBC’yi konuşurlar. Bir veya iki tane iyi film çekmiş sinemacılar da vardır ama onlar bu sayı azlığı nedeniyle çok konuşulmazlar. Kanımca Reha Erdem’e ve de Yeşim Ustaoğlu’na haksızlık yapılır. Altı filmle hem iyi bir sayıya ulaşmıştır ve bence zaten nitelikçe ZD ve NBC arasında bir yerdedir.

1960 doğumlu. Robert Koleji mezunu ki bu boru değildir!

Ve de mimar…Üç, dört yıldır mimarlıkla ilgileniyorum ve ondan önceki yıllarıma yanıyorum. Bence mimar olmak veya mimarlıkla ilgilenmek kişiyi oldukça geliştirme potansiyeli olan bir şeylerdir. Mimarlıkla “ilgilendiğiniz” zaman her şeyle ilgileniyorsunuz. Her şeyi bilmek, anlamak istiyorsunuz. Bu anlamda mimar olması, Ustaoğlu’nun sahip olduğu ilgi çekici bakış açısına etki etmiş olmalıdır mutlaka.

Şimdi filmografisine kısaca odaklanalım:

İZ (1994)

İzleyemediğim tek filmi…Bu film de birçok ödül almış. Birçok yazımda Masumiyet’ten önce Türk sinemasında ciddi bir “gerçekçilik” sorunu olduğunu ve bunun Masumiyet’le alışılmaya başlandığını düşündüğümü yazmıştım. Eşkıya değildir kesinlikle bu işi başaran film! Türk sinemasının acıklı bir döneminde, ödüller alacak kadar iyi bir “ilk film” çekmek dikkate değer diye düşünüyorum ve bu filmi izlemek için elimden gelen her şeyi yapacağıma dair size söz veriyorum.

GÜNEŞE YOLCULUK (1998)

Ustaoğlu’nun filmografisi yavaş yavaş ete kemiğe bürünüyor işte. Makro bir sorunu fon yaparak mikro çelişkiler üzerine yoğunlaşmaksa eğer bu yaklaşım, bunun ilk örneğini Güneşe Yolculuk’ta görüyoruz. Belki kendisine sorulsa bunu inkar edecektir ama sonraki filmografisinde makro sorunu fon yaparak mikro çelişkilere odaklanan filmler görüyoruz. Nedir bu filmdeki makro sorun? Türkiye’nin en makro sorunu, Kürt sorunu…Bu filmi 1998 yılında çekmiş olması ayrıca üzerinde durulmayı gerektiriyor. Büyük cesaret isteyen bir hamle. Neredeyse gelecekteki kariyerini ana akım dışına hapsetmiş oluyor öncelikle. 100 yıllık sorunu fon yapıyor ve İstanbul’da yolları kesişen iki Kürt gencinin yarı politik yarı kişisel hikayelerini bize aktarıyor. Filmi sinematografi olarak zayıf bulduğumu belirtmek istiyorum yalnız.

BULUTLARI BEKLERKEN (2003)

Bu filmi de teknik olarak zayıf buldum. Bu seferki makro sorunumuz.
Karadeniz Bölgesi’nin Hristiyan kökleri ve bunların başına gelenler. Bireysel duygu durumları ve bireyler arasındaki çelişkiler hemen devreye giriyorlar ama bence dağınık diyebileceğimiz sinematografisi filmi batırıyor. Yani çıkartmıyor. Başyapıt için biraz daha beklemesi gerekecekti…

PANDORA’NIN KUTUSU (2008)

Mikro çelişkiler sineması için bundan daha iyi bir film adı olamazdı. Pandora’nın kutusu açılacak ve uğursuz mikro çelişkiler açığa çıkacak. Belki de bu filmde olduğu gibi sadece bakışlardan, eslerden, göz kaçırmalardan, jestlerden yayılabilecek. 90 yaşındaki Fransız aktris Tsilla Chelton’un Alzheimer hastası rolünde efsoluk mertebesine yükseldiğini hatırlatalım. Pandora’nın Kutusu bence Yeşim Ustaoğlu’nun ilk harika filmi. Sonra çektiği iki filmde harika düzeyinde.

ARAF (2011)

Kadın sorunu her zaman ilgisini çekmiştir. Bu filmde de taşrada yaşayan genç bir emekçi kadının, kararlı bir şekilde üstüne gelen erkek egemen topluma isyanını görüyoruz. Bu büyük “mevzuyu” yine mikro çelişkilerden hissediyor ve soyutlayamıyor. Kim yapabiliyor ki??? Neyse, bu şekilde çok iyi film karşımıza çıkıyor. Filmde Özcan Deniz’in olmasını fena halde yadırgadığımı belirtmek istiyorum. NBC’nin “Üç Maymun”da Yavuz Bingöl’ü kullanması gibi…Bu popüler ve “kirli” figürler nitelikli filmlerin içine ediyorlar bana göre. Teknik olarak iyi performans gösterebilirler ama siz izleyici olarak onları ÖD’lüklerinden YB’liklerinden ayrı göremiyor ve düşünemiyorsunuz. Onlara bir karakter gibi yaklaşamıyorsunuz. Neden böyle bir şey yaparlar ki? Reklam mı? Bilemiyorum ama ben yönetmen olsam popüler ve “kirli” figürü kapıdan içeri sokmazdım. Çok iyi film…

TEREDDÜT (2015)

Geçenlerde bu filmle ilgili bir yazı yazmıştım ve bu filmi izlemeden önce yazdığım “Top 39 Film” listeme ekleyeceğimi belirtmiştim. Yorum bölümünde paylaşıyorum. Mikro çelişkilerin en dramatik olduğu film budur. Yeşim Ustaoğlu’nda yükselen bir dramatik etki durumu var. Nereye varacağını merakla bekliyoruz. Mükemmel bir film…

Not 1: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Not 2: Yeşim Ustaoğlu’nun artist tavırlara sahip biri olduğu yazıyor Ekşi Sözlük’te. Sanatçıları karakterlerine göre değerlendirmemek gerektiğini düşünüyorum. Bunu yaparsanız elde avuçta pek bir şey kalmadığını göreceksiniz. Benim gibi çok sevdiğiniz ve gerçekten çok büyük olduğunu düşündüğünüz bir kişinin pedofil olduğunu duyarsanız ne yapardınız?

Not 3: Tam bu yazıyı yazarken ünlü halk aydını KT mesaj attı ve “Güneşe Yolculuk”u izleyeyim mi dedi. Tesadüfe bak…

Alakasız Not: Bir adet mango 7,5 TL ama bence şeftali onu her türlü döver.

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Top 13 Futbol Filmi

424927_o210c.jpg

Bir zamanlar günlük bir gazete haftalık futbol yazıları yazardım…

İlk zamanlar, editör bana star muamelesi yapardı. Sonra katakulliye getirilip el çektirildim/kovuldum. “Yılmaz Elver” kod adıyla yazdığım yazılarda, bir hafta, futbol üzerine genel bir yazı; sonraki hafta da “Futbol Filmleri” başlıklı bir yazı yazardım. Şimdi baktım da bu serinin 23 yazısı var. Bu yazıları biraz esnafça yazardım. Seriyi devam ettirmek adına bazen iyi olmayan filmleri veya futbola şöyle bir değinip, geçinen filmleri yazdığım da olmuştu. Bunlardan 13 tanesini izlemeye değer buldum ve tanıtmak istiyorum.

Sinema eleştirmeni Tunca Arslan’ın “Futbol ve Sinema” adlı bir kitabı vardır. Filmleri seçerken bu kitaptan yararlanmıştım ancak kitap 2003 tarihli. Bu tarihten sonra, listeden de görüleceği üzere güçlü futbol filmleri çekildi.

Futbol filmi ne demek? Futbolun, futbolcuların, futbol tutkusunun önemli bir tema olarak ele alındığı filmleri kast ediyorum. Yoksa şöyle bir değinen çok film var.

13- Ya Ya Ya Şa Şa Şa, Ümit Efekan, 1985.

İlyas Salman’la ilgili yazımda bu filmden alınan bir kepsi kullanmıştım. Çok severim. Listedeki tek Türk filmi bu. “Dar Alanda Kısa Paslaşmaları” zayıf bir film olarak görüyorum. Bir İlyas Salman filmi, İS filmi olmak zorundadır ancak bu filmde futbolu etraflıca işlenen bir tema olarak görüyoruz. O yılların “sorunlu starları” günümüzde olabilemez bence. Her şey çok değişti. Artık bir alemci futbolcu bırakın maça çıkmayı, neredeyse antrenmana bile çıkamaz. Yerine gelecek beş yüz kişi de hazırda bekliyordur. O yüzden filmi bir laboratuar çalışması olarak izleyebiliriz.

12- Gol Üçlemesi.

2005, 2007, 2009 yıllarında farklı yönetmenlerle çekilmiş olan bu film, bir proje olarak başladı. Bir futbolcunun gittiği takımlarda yaşadıkları, gerçek futbolcuların “cameo”larıyla anlatılacaktı. Oldu da. Serinin birinci filmi başarılıydı, diğerleri oldukça zayıf filmler oldu. Çekilmiş için çekilmiş izlenimi yarattı izleyicide. İlk filmde Meksikalı göçmen Santiago Munez’in hareketli yaşamı ve Newcastle United’da zirveye varan futbol kariyeri izlemeye değer. Diğerlerini at gitsin!

11- “O que e isso, companheiro?/Merhaba Yoldaş”, Bruno Barreto, 1997.

1960’ların sonlarında Brezilya’da geçen bu filmde, futbol önemli bir tema değil. Ondan daha önemli olarak MR8 adlı sol “terör” örgütünün, o yılların askeri diktatörlüğüne karşı giriştiği mücadele ele alınıyor. Militanlar arasındaki ilişkiler, militanların kaçırdığı Amerikan büyükelçisiyle militanların çelişkileri seyirciye sunuluyor. Maracana Stadyumu’nda oynanan bir milli maçın kitleler üzerindeki etkisi ve bu etkinin politik mücadeleye düşündürdükleri ve yaptırdıklarına bir bakın…

10- Rudo y Cursi, Carlos Cauron, 2008.

Meksikalı iki fırlama kardeşin aptallıkta birbirleriyle yarışmaları ve iyi oldukları tek iş olan futboldan ekmek yemeye çalışmaları üzerine eğlenceli, kıvrak, dinamik bir film. Dolandırıcı filmlerine bayılırım.

9- “Bend It Like Beckham/Hayatımın Çalımı: Beckham”, Gurinder Chadha, 2002.

Hindistanlı yönetmenin İngiltere’de çektiği film, futbol oynama tutkusu dayanılmaz olan Hintli kızın alt etmek zorunda olduğu toplumsal baskıların üzerinden gelmesini ele alan iyi bir eğlencelik. Bu filmi öğrencilere çok izletmişimdir ve beğenilmesi garantidir. Sinemaya “sürükleyici” film arayışıyla yaklaşanlar varsa kaçırmasınlar derim.

8- “Divine Intervention / Kutsal Direniş”, Elia Suleiman, 2002.

Film, futbolu temel bir tema olarak ele almasa da izlenmeyi hak ediyor. Devrimci/namuslu Ortadoğu sineması diye bir şey varsa, bu filmi oranın en tepelerine bir yerlerine rahatlıkla koyabiliriz. “Hayat devam ediyor.” diyebiliyor muyuz her şeye rağmen? Diyebiliyorsak veya demek istiyorsak bu filmi izleyelim derim. 2002 Dünya Kupası oynanırken Filistin’de İsrail emperyalizminin zalimliği ve karşısında halkın yaratıcılıkla dolu gündelik hayatı…

7- “Two Half-Times in Hell/Cehennemde İki Devre”, Zoltan Fabri, 1961.

En iyi futbol filmi hangisidir? Bu soruya cevap arayan anketler sağda, solda mevcuttur. Bu listelerde iki filmin sıkça kendilerine yer bulabildiklerini görüyoruz. Bunlardan biri Amerikan yapımı “Escape to Victory/Zafere Kaçış” (1981) diğeri de Macar yapımı “Two Half-Times in Hell/Cehennemde İki Devre”dir (1963). Egemen sinema dünyanın çeşitli yerlerinde çekilen nitelikli filmleri, Amerikalılar alt yazı okuma tembeli oldukları için, kendi diline ve ideolojisine uyarlayarak yeniden çeker. “Zafere Kaçış”ı da “Cehennemde İki Devre”nin bire bir yeniden çevrimi değil ama bir tür asalağı olarak değerlendirebiliriz. Bu filmler 9 Ağustos 1942’de Ukrayna’nın Kiew şehrinde yapılan bir maçtan esinlenerek çekilmişlerdir.

Sovyet vatandaşlarının “Anayurt Savunması” adını verdikleri 2. Dünya Savaşı esnasında, faşistlerin işgal ettiği Kiew kentinde bazı eski Dinamo Kiewli tutsak futbolcuların oluşturduğu bir takım ortaya çıkar. FC Start adındaki bu takım yine bazı toplama takımlar karşısında seri galibiyetler almaya başlar ve Kiew halkına moral verir ama -kıyamam- faşistler de insandır ve onların da morale ihtiyacı vardır. Nazi subaylarından oluşan bir futbol takımı Start’ın karşısına dikilir. Yenilmeleri konusunda aldıkları uyarıya rağmen maçı kazanan komünistler bu galibiyetin bedelini hayatlarıyla öderler. İşte bu iki film bu olaydan esinlenerek çekilmiştir. Daha doğrusu “Cehennemde İki Devre” bu olaydan esinlenerek çekilmiştir, “Zafer Kaçış” ise “Cehennemde İki Devre”den esinlenip üstüne para kazanmak bir de ideoloji pompalamak istemiştir.

“Cehennemde İki Devre”, sosyalizmin yaratıcılığı öldürdüğünü üfleyen kişilere izlettirilmesi gereken nice başyapıttan biridir. Destansı bir havası, olağanüstü bir sinematografisi ve dürüst bir bakış açısı vardır. Birinci filmin eksik kaldığı şey olan gerçek olayın ruhunu yansıtmanın hakkından gelebildiği gibi üstüne bir de o ruhu çağırır. Filmi izlerken o ruhu yanı başınızda hissediyorsunuz. Basit bir futbol maçının halklar için ve halk düşmanları için ne anlama gelebileceğini şaşırarak anlıyorsunuz. “Ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik!” diye bağıran taraftarlar geliyor aklınıza. Bir insanın nasıl da gerçek anlamda “ölümüne” top oynayabildiğini görüyorsunuz. Aynı kampın iki ayrı tetikçisi olan endüstriyel futbol ve egemen sinema arasındaki kirli bağı teşhis edebiliyorsunuz.

6- “Green Street Hooligans / Holiganlar”, Lexi Alexander, 2005.

Bu film sayesinde dünyada West Ham United ve FC Millwall arasındaki rekabetten daha büyük bir rekabet olmadığını öğreniyoruz. Londra’ya Amerika’dan gelen Matt’in bu çatışmanın tam göbeğine düşmesi ve bir kişilik hesaplaşması içine girmesini izliyoruz. Çok başarılı bir film. Sonra çekilen devam filminden ise uzak durun.

5- “Offside”, Jafar Panahi, 2006.

Ünlü halk aydını KT İran sinemasını da keşfetti ama nedense Jafar Panahi’ye ısınamadı. Kendisinin en dinamik filmlerinden biri de “Offside”dır. Futbol tutkunuyla baş edemeyen İranlı bir genç kadın, kendisine yasak olan stadyuma girmek için çareler aramaktadır. Bulduğu çare ve başına gelenler İran toplumunda kadının yerini teşhir eder. Filmin asıl amacı budur. Futbol tutkusu da çok iyi fon olur.

4- “O Ano em Que Meus Pais Sairam de Ferias/Annemler Tatilde”, Cao Hamburger, 2006.

Bir numaraya giderek yaklaşıyoruz ve heyecan dorukta. Tabi bu yazıyı buraya kadar okuyan Gorki Hayırsever, Fırat Eren Kaplan (bebek yüzünden okuyamayabilir) ve Metin Çulhaoğlu dışında biriyseniz sizi tebrik ederim. Zaten bu yazıyı arşiv amaçlı yazıyorum daha çok. Brezilyalı yönetmen Cao Hamburger’in (yanlış okumadınız) bu filmi futbol ve sinema tutkunu arkadaşlarla izlenebilecek filmlere iyi bir örnek olabilir. Aslında politik bir film. 70’ler Brezilya’sındayız. Faşist cunta yönetimi iş başında. 1970 Dünya Kupası oynanıyor. Anne ve babası cuntacılarca aranan bir çocuk dedesinin yanına gitmek zorunda kalır. Çocuğun futbol tutkusu ve etrafındaki olayları anlamlandırma çabası beraber veriliyor. Mükemmel bir film. Bu filmi ayrı bir yazıda ele almalıyım ve tekrar izlemeliyim.

3- “Looking For Eric/Hayata Çalım At”, Ken Loach, 2009.

Yine çok kötü bir film adı çevirisi olmuş. Ken Loach (Looç FEK) sinemasına aşinaysanız ve seviyorsanız üstüne üstlük de bir futbolseverseniz bu film tam size göre. Eric Cantona’yı “Top 10 Şerefsiz Futbolcu” listeme almıştım. Cantona’nın “felsefesine” inanmıyorum ama filmde bu, bayağı varmış gibi bir hava var. Çok iyi bir film.

2- “Fever Pitch/Aşk Kupası”, Bobby Farrely, Peter Farrely, 2005.

Arsenal’in 1988-89 sezonu efsodur. Bulabilirsem bu sezonla ilgili yazılmış çok iyi bir yazıyı yorum bölümünde paylaşacağım. 18 yıl sonra gelen bu şampiyonlukla ilgili bir film çekilmemesi düşünülemezdi. Hem çok iyi bir aşk filmi hem de çok iyi bir futbol filmi. Bir ilişkinin arefesinde olan (ne komik tabir!) Ben’in hayatında aslında Arsenal’in paha biçilemez bir değeri vardır. İlişkinin diğer öznesi bunu kavramakta pek başarılı olamaz ama işte o son maça doğru her şey zirveye varıyor gibidir. Tekrar izlemeliyim ve ayrı bir yazı olarak hem filmi hem de sezonu ele almalıyım.

1-“The Damn United/Lanet Takım”, Tom Hooper, 2009.

Brian Clough’u tanıyor muyuz? Peki Nothingham Forest takımını? Tarihteki en başarılı futbol takımıdır bana göre. Bunun arkasında Brian Clough adlı teknik direktör ve onun John Dewey takıntısı vardır. İşte bunu mükemmel bir şekilde işleyen bir film. Tarantino “Taxı Driver” için “Bir insanı ele alan en iyi film.” demiştir. Bu tanım üzerine bir Top 10 listesi hazırlansa, bu film listeye girmelidir diye düşünüyorum.

Bitti. Çok uzun oldu. Bu yazıyı altı kişinin beğeneceğini düşünüyorum ama arşivlik iyi iş çıkardığımı da düşünüyorum. Yazım yanlışlarını kontrol edemeyeceğim.

Haberleşiriz.

Futbol, Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Çelişkilerim 1

11817269_10153490951117402_7875431444011374673_n

Ne demişti Hegel: Yaşam çelişkilerle yol alıyor…

Bunu yazınca Hegel okuduğum falan düşünülmesin. Bir kitapta denk gelmiştim (Anti-dühring) ve hafızaya not etmiştim. Hegel’i okuyup, anlayanın elinden öperim. Bugün Almanya, Almanya’ysa bunu felsefeye yani Hegel’e borçludur. Şimdi çelişkilerimi yazacağım. Başta İbrahim Toy olmak üzere bütün kesimleri kendi sayfalarında veya bu yazının yorum bölümünde çelişkilerini yazmaya davet ediyorum. Meydan hodri!

*Ev disiplinim yerlerde sürünüyor ama aynı zamanda ev işlerinden bıkmış durumdayım.

*Lezzetlere düşkünüm. Bunun için bir yerlere gittiğim de oluyor. Kötü bir şey yiyince mutsuz oluyorum ama çok kötü bir aşçıyım. Şinitzel bile pişiremiyorum. Kendimi geliştirmek için de hiçbir şey yapmıyorum.

*AKP kitlesine hem ulaşılabileceğini hem de kıyamete kadar ulaşılamayacağını düşünüyorum.

*Arabeskin ideolojik öneminin farkındayım ama özellikle Orhan Gencebay dinlemekten geri duramıyorum.

*Daha önce 978 kere “içime sinmeyen kıyafeti almama” yemini etmeme rağmen genelde böyle yapıyorum.

*Konuşurken de yazıdaki gibi tırnak işareti işlevi gören bir mekanizmanın olması gerektiğini düşünüyorum ama var olan ve iki parmakla tırnak işareti yapma mekanizması bana itici geliyor.

*Kendi klişelerimin sıkı alıcısıyım ama başkalarının klişeleri bana itici geliyor.

*Refleks küfür etmiyorum. Bana çok itici geliyor ama küfürlü deyimlere, tabirlere, atasözlerine çok gülüyorum.

*Kubu Zekirdemiz’i hiç sevmiyorum ama kendisi hakkında kitap yazabilirim.

*Kadir Taşdelen’le hemen hemen hiçbir konuda anlaşamıyorum ama onunla arkadaşlığı seviyorum.

*Okan Do kendisini etiketlememem üzerine beni uyarmış olmasına rağmen, kendisinin 66 oynamayı bilen ve saz çalabilen bir insan olduğunu açıklamak istiyorum.

*Sırma Doğan a karşı değilim ama kendisinin “örtük triplerine” gıcık oluyorum.

*Tarihteki devrimlerin aslında birer “darbe” olduklarını düşünüyorum. Bunları güzelce açıklayabileceğimi de düşünüyorum ama yapmayacağım.

*Eskiyi her anlamda özlüyorum ama asla eskiye dönmek istemem.

*Hitchcock’un bütün filmlerini izledim ama aslında buna gerek olmadığını düşünüyorum.

*Futbolun bir din olduğunun farkındayım ama futbol tutkunu olmaktan vazgeçemiyorum.

*Evin insan hayatında ne kadar önemli olduğunun yıllardır farkındayım ama bugüne kadar “adam gibi” bir evde yaşamadım neredeyse.

*Bazen özgüvenim çok yerinde olur, bazen de olmaz. Olduğu zamanlar dünyayı fethedebilirim.

*Rafine sanat eserlerinin de “lame” sanat eserlerinin de alıcısı olabilirim. Ankara’nın Bağları’nı çok içli buluyorum. Kız Bahçende Gül Var Mı türküsünü bilen ve seven 649 kişiden biriyim.

Şimdilik bitti…Burada veya kendi mahallenizde çelişkilerinizi yazmayı geç esmeyin derim.

Cu

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Gıllor Rocks!

11205048_780778178724419_3556753447898195321_n

“Bizim köylülerin” gıllor dedikleri bu yiyeceğe tapıyorum.

Bizim köylüler, açıkça ifade etmek gerekirse bilime, sanata, kültüre önemli bir katkı sunmamışlardır bugüne kadar. Fiat’ın ürettiği Doblo tipi araçların %78’ini satın almış olmaları veya birisinin “kimin oğlu olduğuyla” ölümüne ilgilenmeleri bu dediğimi geçersiz kılmıyor. Gılloru hala yaşatan bir topluluk olmak kültüre hizmet etmekse eğer, evet kabul ediyorum kültüre hizmet ediyorlar…

Gıllor dedik, bu yiyeceğin çeşitli bölgelerde çeşitli adları var. Kömbe, lokma, kete gibi türevleri mevcuttur.

Oldukça basit bir içeriği vardır: Un, margarin, tuz ve su…Bunlar karıştırılır ve fırında pişirilir. Kimileri arayışçılık adına az miktarda süt veya yumurta da koyar ama temel elemanlar değişmez.

Ağır ve kalori değeri yüksek bir yiyecektir.

Fakat dediğim gibi ona tapıyorum…Çayın yanında mükemmel gidiyor.

Cemevlerinde Perşembe akşamları olan ibadetten sonra insanlara dağıtıldığı da olur.

Bir anımı paylaşayım: Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nde İngilizce kursu veriyordum (Not: Bütün kurslar sönümlenmek üzere açılır.) Saat sekizde kursumuz bitiyordu. Orada öylece duruyordu gıllorlar. Fakat insanların onu yemesi için dedenin ona bir takım dini hareketler yapması gerekiyormuş. Üflemek, kutsamak tarzı bir şey. 22.30’da bitecek olan cem törenini beklemeye hiç niyetim yoktu zira bütün kutsal ritüelleri saçma/mantıksız bulurum. Görevliye bir rica, minnet; amacıma ulaşıyordum. Gılloru üflenmeden yemek de bir takım aforizma mekanizmalarını devreye sokuyormuş ama önemli değil.

Parayla bulsam alırım.

Isdırırım, yalarım (tekrar edelim, tıpkı diğer bir sürü saçma şey gibi, AKP kitlesinin ‘ısdırırım, yalarım’dan da haberleri yok. Bu espriyi birisine yaparsanız muhtemelen bön bön bakacaktır ve sizi büyük davayı kesmek uğruna bir araya gelmiş PKK, PYD, DHPK-C, FETÖ, CHP, HDP, MFÖ, CIA, DİA, A101, ESED, DAEŞ, ABD, BM, AB, TC, ABC, XYZ, TİKKO, MLKP, 123, 789, %&#, 🙂 , 🙁 , ÇBS, DYO gibi terör örgütlerinin bir mensubu sanacaktır.)

İyi günler.

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Harika Bir Gündü 14 – Kara Surları Yürüyüşü

Kazlıçeşme’den Haliç’e gerçekleştirdiğim “Kara Surları Yürüyüşü”nün fotoğrafları ve ayrtıntıları için tıklayınız.

mimari, nitelikli goygoy, siyaset, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bayram Harçlığıyla Gidilen Maç ve 23 Yıl Sonra Tekrar Görülen Kupa

20170305_163604

Karanlık bir ortamda bulunan ve Hakkari CHP oy oranı gibi bir şarja sahip biri olarak, bu kötü fotoğrafı BJK Müzesi’nde çektim. Beşiktaş’ın yeni stadı Vodafone Arena’da böyle bir müze açıldı. Beşiktaş tarihinde önemli rol oynamış nesneler sergileniyor. Not: Beşiktaşlı değilim. Her türlü müzeye gidebilirim. Bu kupa 1994 yılı Cumhurbaşkanlığı Kupası. Bayram harçlığıyla bu maça gitmiştim ve kupayı görmüştüm. Tekrar görünce düşüncelere daldım.

Maçın özeti Youtube’da var. Yorum bölümünde paylaşacağım. 22 Mayıs 1994 tarihinde oynanmış maç. Mantıklı çünkü o zaman Biletix olmadığı için hem Bilet gişesi önünde saatlerce sıra beklemiştim hem de stadın içine girmek için kapının önünde…Okula gittiğimde birileri “Sen yanmışsın, Bayram’da tatile mi gittin?” demişlerdi.

Hikayeye başlayalım: Aslında bu, benim gittiğim ikinci maçtı. Ankara 19 Mayıs Stadyumu’nda polislerin son 10 dakka kapıları açtıkları maçları saymazsak tabi…Bundan bir sene evvel, yine Youtube’da özeti olan bir maça daha gitmiştim. O da Cumhurbaşkanlığı Kupası maçıydı ve yine GS ile BJK arasında oynanmıştı. O yıllarda lig şampiyonu ve kupa şampiyonu yazın tek maç üzerinden Cumhurbaşkanlığı Kupası maçı oynarlardı. Şu anda Süper Kupa finali oynuyorlar. Bu kupaya “En büyük kupa” deniyordu ve şampiyon olmamış takım, bu kupayı alırsa diğerlerine “Ne şampiyonluğu olum, biz en büyük kupayı aldık!” derlerdi. Yerseniz…

1992-93 ve 1993-94 sezonlarının bütün maçlarını Show TV’den izlemiştim ve her şeyi biliyordum. Sanırım o sene maçlar Cine 5’e yani şifreli/paralı yayına geçmişti. 1992-93 sezonu Hakan Şükür’ün ilk sezonuydu. Not: Kendisi hayatımda önemli bir yer teşkil eder. Feldkamp teknik direktördü. O sezon BJK üst üste dördüncü şampiyonluğa gidiyordu ve çok güçlüydü. GS, yenilenmiş ve gençleşmiş kadrosuyla bu gidişe dur demişti. Tabi 8-0’lık son maçı saymazsak…

İlk CB Kupası maçı 14 Ağustos 1993’te oynanmış. Sivas Katliamı yaşandığında bir pidecide çalışıyordum. O parayla gitmiş olmalıyım. Bir de o gün bir gazete kağıdından şapka yapmıştım da yanmamıştım. Neyse 1994’e dönelim…

CB Kupası maçının yazın kavurucu sıcağında oynanmaması, sezon bitiminde hemencecik oynanması gerektiği tartışılmıştı. Öyle de olmuştu. GS’nin teknik direktörü efsanevi Feldkamp değil onun önerdiği Hollmann adlı düşük profil Alman teknik adamdı. Manchester’ı eleyen takımın Feldkamp’ın takımı olduğu düşünülür ama aslında Hollmann’ın takımıdır. Hollmann şampiyon olmasına ve Manchester’ı elemesine rağmen gönderilir ve yerin Saftig adlı oldukça düşük profil bir hoca getirtilir.

22 Mayıs bayramdı ve şu anda Facebook’ta arkadaşım olan dayım Ercan Doğanoğlu bana harçlık vermişti. Ben de o parayla bu maça gitmiştim. Bir sene önceki maçta kale arkasındaydım. Hatta skorbordun gölgesi altındaydım. Eğer görüntülerde skorbord varsa ben de gazete kağıdından yapılmış şapkamla görünüyorumdur. Bir sene sonra “Maraton”daydım. Ankara 19 Mayıs Stadyumu’nda kale arkasından maç izlemek çok zevksizdir. Olaya oldukça uzaksınızdır ama maratonda olayın içindesinizdir. Biraz daha param varmış ki maratondan bilet almışım.

Maç başladı ve tıpkı bir önceki sene gibi, ilk dakikalarda 1.68 boyundaki Suat Kaya efso bir kafa golü attı. Yine aynı şey olacak diye düşünürken Feyyaz tam da önümde, tıngır mıngır gidip bir gol attı. İkinci yarı Metin Tekin (Sarı Fırtına Metin, Şevval Sam’ın kocası) de efso bir vole gol attı. Benim bulunduğum açıdan bu topun aldığı falso çok iyi görülüyordu. Bu golü unutamam. Gerçekten kahrolmuştum. Sonra BJK seyircisi kaleci Hayrettin’e oynamaya başladı. Hatırlayan hatırlar, hafif çatlak bir insandı. BJk seyircisi “Hişt, hişt Hayrettin!” şeklinde tempo tutmaya başladı ve GS moral olarak çöktü. Tam o esnalarda CB Süleyman Demirel sahaya geldi. Kupanın arkasındaki kocaman gövdesini ta karşıdan seçebildiğimi hatırlıyorum. Bu arada “Gördüğün Burjuva Siyasetçiler” diye bir yazı yazacağım. Birkaç ön bilgi: Turgut Özal’ın kolunu görmüştüm. Mitinginde bedava top dağıtıyorlardı, onu almaya gitmiştim. Askerdeyken de Anıtkabir’de Tayyip Erdoğan’ın iki, üç sıra arkasında yürüdüm. Gerçi şimdi özetlerde kupayı sekreterden aldığını görüyorum. O zaman gelip, ayrılmış olmalı veya bir sene önce Demirel’i görmüş olmalıyım. Gördüğümden eminim de hangi maç olduğunu bilmiyorum. Neyse sonra Sergen de bir 90’lar golü attı ve maç 3-1 bitti.

Kahrolduğumu hatırlıyorum. Sonra tribünlerde ya babamı gördüm ya da akrabamız Çakır’ı (Kemal Günal) gördüm ve eve onlarla dönmüştüm. Zira paramı yiyecek içecekle tüketmiştim ve eve yürüyerek gidecektim. Yaklaşık üç saatlik bir mesafeye denk geliyordu bu yürüyüş.

Futbol Cine 5’e geçince benim sıkı futbol takipçiliğim de sekteye uğramıştı. Ta ki 2000 yılında GS Avrupa şampiyonu olana kadar. Altı yılımı geri verin lan adiler!

Şimdi bu kupayı tekrar görünce bunları düşündüm.

Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

İyi günler.

Not 1: 15 yaşındaydım ve ateisttim ama bayram harçlığını almak konusunda tereddüt etmemişim. Çünkü futbolu çok seviyordum. Turan Dursun’un “Din Bu” adlı kitaplarını ve Kuran’ı okumuştum.

Not 2: BJk kadrosunda Nartallo da varmış. Gördüğüm en ilginç futbolculardan biriydi bu. Kaçırdığı bir golü GIF yapıp yorum bölümüne koyacağım.

Not 3: Bu yazıya Gorki Hayırsever’in “Muhteşem” basacağını düşünüyorum.

Not 4: Tugay’ı canlı izlemek büyük bir keyifti. TV’de kalitesi o kadar belli olmuyordu. O yılların dandik futbolunun kat be kat üstünde bir kaliteye sahip olduğu her halükarda belliydi. Isınırken bile onu hayranlıkla izlediğimi hatırlıyorum.

Not 5: 19 Mayıs Stadı’nı yıkacaklar. Bir hissiyatım yok.

Not 6: O yıllarda girmeye çalıştığım Türkiye – San Marino milli maçında jop yemiştim.

Not 7: Hayatımda gittiğim ilk eylem 1994 Sivas Katliamı anma yürüyüşüdür.

Not 8: BJK’li Madida da enteresan bir futbolcuydu.

Not 9. 1993’teki maçtan sonra Sergen’i tutmakla görevli Suat Kaya “Bu muymuş süper star?” diye demeç vermişti. 1994’te Suat bir süper stardı.

Not 10: 19 Mayıs Stadyumu çevresindeki köfteciler ve salatalıkçılar ilk lezzet duraklarımdı.

Not 11: Facebook kapak fotoğrafım 1994 Dünya Kupası’ndan. Beni en iyi anlatan fotoğraf budur.

Alakasız Not: Aristo, kalbi, düşünce ve duyguların merkezi olarak düşünmüştür.

Futbol, nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Atatürk’ün Birası

20170328_194748.jpg

Paulaner Salvator’un Atatürk’ün en sevdiği bira olduğu yönünde internette bir iki yazı var. Atatürk ile ilgili, feykliğinden fena halde şüphelendiğim 1836. bilgi oldu bu.

Kendisi rakıcı bilinir. Doğrudur da. Yaşamı boyunca İznik Gölü kadar rakı içmiştir. Fakat kariyerine birayla başlamıştır ve İstanbul’a gelene kadar rakı içmemiştir (Kaynak: Çankaya.) Selanik’teki Enverci hizibin kendisine taktığı lakaplardan biri de “sefih”tir. Yani eğlenmeyi, gezmeyi ve de içmeyi seven adam.

1917 yılbaşına veliaht Vahdettin’le Alman Kayzer’inin sarayında girdiğini yazmıştım. Denemişse bu birayı orada denemiş olmalı. Gerçi Berlin ve Paulaner’in yöresi Münih çok uzak yerler ve de Almanya’da bölgeler arası rekabet vardır. Her bölgenin de 200, 300 tane süper ötesi birası vardır. Viyana’da kaplıca tedavisi gördüğü sırada denemiş olabilir. Bir “doppelbock” (açıklyacağız) denemiştir de onun Paulaner Salvator olduğundan fena halde şüpheliyim (Kaynak: Kıçım.)

Evet, Paulaner Salvator bir doppelbock. Doppelbock “wort” oranı %16’dan yüksek olan biralara deniyor. Salvator bu alanda %18 ile birinci. Wort nedir? Biradaki katılık oranı gibi bir şey.

Neden katılık istediler? Salvator’un tarihine giriyoruz kısaca. Venedik civarlarında iş tutan ve kendilerini St Paul’un takipçisi sayan bir takım keşişlere Almanya’dan davet gelir. Onlar da oraya giderler ve kendi biralarını manastırda yapmaya başlar. Bu elemanların 46 gün süren bir oruçları vardır (bütün oruçlar mantıksızdır). Bu oruç boyunca katı yiyemiyorlar ama sıvı tüketebiliyorlar. Esnaf stayla, ekmek gibi bir bira yapalım diyorlar ve bu Salvator doppelbock’u yapıyorlar. Bu arada Paulaner’in buğday birasına ilerleyen günlerde değineceğim. Salvator yani “kurtarıcı” demek. Bu bira öyle tutuyor ki birçok üretici kendi “salvator”unu yapıp piyasaya sürmeye başlıyor. Manastır da sounda telif hakkını satın alıyor. cin girişimciler de sonu “tor”la biten bir dolu doppelbock yapıyorlar. Bugün Almanya’da sonu “tor” ekiyle biten 200 tane falan bira varmış.

Mısırlıların bira için “sıvı ekmek” dediklerini biliyoruz. Almanlar da bu olayı devam ettirmişler.

Yüksek alkollü bir bira. Efes Extra ve kırmızı Tuborg’u hiç sevmem. Birayı tadını çok sevdiğim için içerim, sarhoş olmak için değil. TR’deki bu yüksek alkollü biralarda dandik votka tadı alıyorum, bira tadı değil. Salvator bu anlamda “yağ gibi gidiyor” derler ya işte öyle bir şey. Ağzınıza arpa buğday tanesi de gelmiyor ama gazoz gibi bir şey de değil.

Valla tavsiye ederim. Son günlerde bira tadım etkinliklerine kendimi verdim. Vermese miydim acaba? TR’de bira olmadığını biliyordum da şimdi bunları tattıktan sonra TR’deki biralara sırt çeviririm diye korkuyorum. Vedat Milor (SAV) uyarmıştı. “TR’de bira yoktur, Marmara ve Tuborg’un gideri vardır. Yabancı biraları içerseniz bunları bile ağzınıza sürmezsiniz.” demişti. 33’lüğü 9.35 TL olan bu biraları her hafta nereden bulacağım? En yakın İMEs Metrogrossmarket’te var. Oraya otobüsle git sonra elinde poşetle mahalleye taşı, uzun iş…

Bir çözüm bulacağız…Belki de bulamayız. İnsan her şeye çözüm bulamaz. Bazen de yenilir insan.

Afiyet olsun.

Araşırız.

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Montlarla İlgili Kariyerim

mont_beni_umut_sarikaya1

Hayatım boyunca içime sinen bir montum olmadı. Ta ki geçen haftaya kadar…
 
Hikayeye döneceğiz.
 
Önce monttan bahsedelim biraz. Burada kışın giyilen kıyafetleri mont kümesinde topluyorum. Kaban, pardesü, mont, parka, gocuk, palto…Hiçbirinden içime sineni olmadı. Ciddi paralar da bayıldım.
 
Gocuk kelimesi üzerinde durulmayı hakediyor. Ne olduğunu muhtemelen çözemeyiz. Herkesin “budur” “şudur” diyebileceği şeylerden biridir. İngiliz anahtarı gibi. Bu kelimeye takıktım. Çok hüzünlü, nostalijik (hatta taş devrinden kalma), tuhaf bir kelimedir benim için. Ekşi Sözlük’e baktım da bu kelime üzerinden alay konusu olan çok insan varmış.
 
Çocukken aldığım montların hepsi kısa bir süre sonra benim için hoşa gidilmeyen şeylerden oldular. Bir keresinde içime sinen bir mont (gocuk) almıştım da bir iki gün sonra soba borusunda dışının bir bölümünü eritmiştim. Çöpe göndermek zorunda kalmıştım. Ekşi Sözlük’te buna benzer hikayerler var.
 
O gocuğu soba borusunda yakmayacaktım! Bu kadar travmatik olmayacaktı bu mesele…
 
Fakirlikten kaynaklı, içime sinmeyen montlarla yıllarım geçti ve üniversiteyi bitirdim. Ankara’da oluyor olay bu arada. Kot montlarla, adi deri ceketlerle, tuhaf tuhaf giysilerle o Ankara kışlarını geçirdim. Bu arada, aslında üşüme eşiğim bayağı iyidir. Mesela yıllarca gömlek üstü kot montlarla Ankara kışı geçirdim ve de ölmedim.
 
Üniversite bitince güya çalışmaya başladım ve istediğimi alabilirdim. Ama yine gidip hep yanlış tercihler yapıp, yanlış montlara bi’ dolu paralar bayıldım. Bu paralarla bir arsa alsaydım şimdiye zengindim.
 
Öğretmenliğin ilk yılında Sinop’tayım ve bir iki yıl sonra kış geldi. Bu arada üşüme eşiğim iyidir dedim ama hayatımda Sinop’ta üşüdüğüm kadar hiçbir yerde üşümedim. sinop’a yerleştim ve bir, iki ay sonra kış geldi. Takım elbisenin üzerine giyilecek bir şey almalıyım. Atladım Samsun’a gittim. Samsun’u sevmememin bir diğer sebebi de o gün yaptığım saçm alışveriştir. Resmi, ağır adam montuna maaşımın dörtte birini vermiştim. Yani bugünün parasıyla 750 TL. O paraya alınan montun size milletvekilliği adaylığı falan getirmesini beklersiniz, değil mi? Üç, dört sene sonra attım.
 
Bolu da çok soğuk bir yerdir ama doğru dürüst montum olmadığı için okula takım elbiseyle yürüyerek giderdim. O giymek istemediğim montu sadece çokokremin donduğu günlerde giyerdim.
 
Bu esnada Mavi’den bir mont almıştım ama o da resmi kıyafetle gitmiyordu. O da mağazada “hayatımın kıyafeti” olduğunu düşündüğüm ama üç gün sonra aslında “o” olmadığını kavradığım bir kıyafetti. O Mavi montla “sivil” günlerde idare ettim, içime sinmeyerek…
 
Sonra araba aldım ve artık mont hayatımdan çıktı…Oh be, dünya varmış! Dünyanın en anti-demokratik kıyafetini hayatımdan çıkarttım. Kendi kurallarını dayatan bu arsız giysi yerin dibine batsındı. Bu arada, bu anlamda en sevdiğim ve en demokratik kıyafet olarak tişörtün adını verebilirim. Akarı yok, kokarı yok…Ütü istemez, her yola gelir, ucuzdur…Canım benim!
 
Bu esnada yine montlar almaya devam ettim. Bir kere Üsküdar’da bir adamdan kaçak mont aldım. Güya süper ötesiydi. Dağcıların montuydu güya. Yine mekanda “hayatımın kıyafeti” olduğunu düşündüm ve aldım ama sokağı dönünce pişman oldum bu sefer.
 
Bu sene arabayı sattım ve gerçek monta ihtiyaç duymaya başladım. Hayatımda toplamda altı kere doktora gitmişken bu sene dört kere gittim. Bu sene üstümde De Facto’dan 119 TL’ye alınmış bir montu vardı. Çift taraflı olması beni cezbetmişti. Hatta bu çift taraflılığı bir espride de kullandım ama o espriden ekmek yiyemedim. Bu De Facto montu beni öldürmedi süründürdü.
 
Bütün bunlar olurken üç, dört senedir “Mart ayında montlarda ciddi indirimler olduğu” bilgisine sahibim. Bu üç, dört senede niyetim gidip sağlam bir firmanın montuna kredi kartı taksitle ciddi para verip, bu işi kökünden sökmekti. Bu sene gerçekleştirebildim ancak. Bazı şeylere inanılmaz geç kalırım…
 
Bu sene nihayet mağazaya yollandım. Aldığım montun üzerinden bir hafta geçti. Bu bir haftada iki adet İstanbul kültür gezisi yaptım. Boğaz soğuğunu bilen biler. İnsanın götü kesilir. Bu montla yaptığım gezilerde yüzüm neredeyse felç olacakken alt tarafta hiçbir şey yoktu. Üstelik satıcının dediği üzere montu tişörtün üstüne giymiştim. Yani tişört üstüne giydiğim montal Sirkeci rüzgarında dolaştım ve bana mısın demedi.
 
The North Face marka bir monttu bu. 800’lük kaz tüyü oranıyla bu anlamda ondan daha yüksek bir oranlı mont yok. Bu kaz tüyü meselesi de muammalı. Hayvan öldürmek konusunda Sapiens’in acayip riyakar olduğunu düşünüyorum. Milyonlarca yılın olayı üzerine kültür inşa etmiş. Zaten Sapiens’in en büyük numarası olur olmaz şeyler üzerine kültür inşa etmektir. Bu konuyu başka bir yazıda tartışırız. Satıcının dediğine göre tişörtün üstüne giy Alplere çık.
 
Çok kültür gezisi yaptığım için monttan bir numaralı beklentim hafifi olması, kendisini hissettirmemesidir. Gerçi hafiflik beklentim ezelden beridir vardı. Bu montu üzerinizde hissetmiyorsunuz.
 
Bu anlamda bir hafta geçemeden rahatılıkla iddia edebilirim ki bu kıyafet hayatımın kıyafeti. Ankara Maltepe Pazarı’ndan aldığım feyk Joop marka tişört için yıllarca böyle düşündüm ama artık bu mont hayatımın kıyafeti oldu. Bir kıyafet için bir hafta sonra böyle düşünüyorsam o öyledir demektir.
 
Tek çekincem çok mu “Temel Lise öğrencisi” gibi görünüyorum du? ama yorumlar öyle değil. Umurumda değil. Benim bir monttan beklentimi yani “gezerken ağırlık yapmasın ve sıcak tutsun”u bundan başak sağlayan bir mont olmadı.
 
Fiyatını söylemek de sakınca yok. 875’ten 575’e indi. Ben de aldım. Kazak ve svitsört masrafını düşerseniz ve arada alınacak bir sürü De Facto 139 TL’lik montu hesaba katarsanız karlı bir alışveriş gibi bile görünebilir.
 
Üzerinde yokmuş gibi olacak ve de Alplerde dolaştıracak bir mont ucuz olamaz herhalde.
 
Mont, ayakkabı, çorap ve iç çamaşırında ucuzculuk yapılmamalı mümkünse. 10 gün dışarıda yemesem, evde yumurta kırsam aynı hesaba gelir. Off! Üzerimize sinmiş ve bri türlü gitmeyen “garibanizm”e bakar mısınız? Şekil iki A. Bir sürü açıklama yapıyorum. Aradığım buydu ve de aldım işte…
 
Yağmurlu olmayan her gün kültür gezisi yapabilirim artık.
 
Bu arada unuttum, bir de Çin alışveriş sitesinden yediğim kazık var. Güya Kolombiya’nın tampon değdiren montu 30 dolardı ama tırt çıkmıştı.
 
Not 1: Olur olmaz meselelerden makale yazıyormuş havasında yazılar yazmaya bayılıyorum.
 
Not 2: Beli lastikli montlar bana dünyanın en kötü şeyi gibi geliyor.
 
Not 3: Yazım yanlışlarını kontrol edemeyeceğim.
 
Alakasız Not: Antik Çin’de biri bir cinayet işledi mi sadece kendisi ve ailesi değil komşuları da ömür boyu köle olma cezasına çarptırılıyordu.
 
Cu
 
 
nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bir Alışverişin Ardından 2

20170323_185641

Bugün biraz kafam bozuktu. Napiyim ne ediyim dedim ve alışverişe çıkmaya karar verdim. Not: Alışveriş yapmaktan nefret ederim ve genelde en ynalış şey neyse gider onu alırım. Benim alışverişçilik kariyerim Beşiktaş’ın youtube’den Higuain’in ikizini izleyip transfer etmesine benzer.

Bu alışveriş uzun süredir aklımdaydı. İMES’teki Metro Gross markete gidip değişik biralar almak…Yollandım. Soldan sağa aldıklarımı tanıtayım.

1- Paulaner lager bira. Esnaflık yapıyoruz ve bunu geçiyoruz. İki numaraya geliyoruz. Alman bira markası Paulaner’in buğday birası yani “weissbier”i. Şu dünyada içtiğim en güzel sıvı Weihenstephan buğday birasıdır derken karşıma bu çıktı. Bir mekanda, garsonun tavsiyesi üzerine içmiştim. Hazırlıklı değildim. Bu arada bunların hepsini birasevdasi.net adlı muhteşem blogdan hazırlanarak içeceğim. O zaman çok iyi olduğunu kavramıştım. Eve gelip araştırmıştım ve bu biranın Münih şehrinin sembolü olduğunu öğrendim. Suyu, Alp dağlarının eteklerinden yer alan iki özel bölgeden çıkartılıyor. Almanya’da su yumuşaklık oranı 8 ve 14 arasında değişirken bu suyun yumuşaklık oranı 0,5 ile 5 arasında değişiyormuş. Varın gerisini siz düşünün! Tek kelimeyle enfes bir bira. Bu biraysa Efes nedir? İçerken Weihenstephan’dan bir tık üstte olduğunu düşündüm sonra ise acele etmeme kararı aldım. Tıpkı Beyazıd’taki Köfteci Mustafa gibi. Mekanda 17 liraya satılan 33’lük şişe Metro’da 8,94 TL. Bunu içmeden ölmeyin. Yorum bölümündeki yazıyı da bir zahmet okuyun. İyi günler.

2- Ne iyi günler’i daha devam ediyoruz. Bir numaray dönüyoruz. Paulaner lager’i birazdan içeceğim. Belki başka bir yazıda değinebilirim. Bu da 12,35 TL. Mekanda 23 falandı. İki Paulaner’in de şişe tasarımı çok iyi. Baktıkça bakıyorsunuz. Bira şişesi mi biriktirsem? Cevap, hayır.

3- La corne du bois pendus: Türkiye’de satılan en yüksek alkollü bira. %10. Ekşi Sözlük’te üç tane içilse pencereyi açıp “yok mu beni sikeeen?” diye bağırılırmış. Bu biradan haberim yoktu. 4 TL’ye indiğini görünce aldım ki normalde 15 TL. Deneyeceğiz.

4- Paulaner Salvator: Atatürk’ün birası bu. Kendisinin en sevdiği biraymış. 1917 yılbaşına Alman Kayzer’inin sarayında girmiştir. Veliaht Vahdettin’in Almanya ziyareti ekibinde yer almıştır. Orada denemiş olmalı. Çok sevmiş ve bu markanın uzmanlarını AOÇ’ye davet etmiştir. Elbette formül tutmamıştır. Almanya’da oruç tutan keşişlerin (İslam gibi düşünmeyin) katı yiyemedikleri için bari “sıvı ekmek yapalım” dedikleri bir üründür. Doppelbock adı verilir bu yoğun buğday oranı olan biralara. Mısır’da da biraya “sıvı ekmek” deniyordu. Deneyeceğiz. 9,95 TL.

5- Dünyanın en güzel sıvısı Weihenstephan’ın Vitus modeli var sırada. Sadece 10 yıllık bir bira bu. Buğday birasının biraz daha koyusu ve yüksek alkollüsü. Buğday birası demek yüzde yüz buğday demek değildir. %50 civarlarında oluyor buğdayın arpaya oranı. Bunda %60 falanmış. Deneyeceğiz.

6- La corne du bois pendus’un blond’u (sarışın). Daha düşük alkollüsü. 4 TL’ye düştüğünü görünce hemen aldım. Deneyeceğiz.

7- Bir gün Boston Tea Party’den bahsederiz. Çayın bütün yiyecek ve içecekler gibi nasıl da politik bir şey olduğunu orada hatırlarız. Boston Tea Party’nin öncüsü Samuel Adams’ın adında 1970’lerde bir bira yapmışlar. O bahsettiğim sitede bunun adını çok duyuyordum. Aslında bu alışveriş Paulaner ve Samul Adams almak için planlanmıştı. Deneyeceğiz.

7- Samuel Adams’ın yanında bir bira bardağı görüyorsunuz. Gerçi faturada kokteyl bardağı yazıyor ama rafta bira bardağı şeklindeydi. Ale tip biralar için böyle türk kadını tipi bardaklara ihtiyaç vardır. Evde yoktu. Almış oldum.

8- 25 CC’lik bu Felsgold’u Halil İbrahim Seferoğlu na denemesi için aldım. Kendisine mesaj attım indirme dair. O da bir tane denemek için sipariş etti. Bu Felsgold biralar Cumartesi günü 2 TL’ye inecek. Köpek öldüren bir bira değil kesinlikle. 50’lik fiyatı 6,50 TL. Yani iyi bir indirim. Bir keresinde Halil Selimoğlu bana ikram etmişti bundan. Efes’i döver, Tuborg’a kafa tutar diye düşünmüştüm. İlgilenenler Cumartesi günü İMES Metro’yu yağmalasın derim.

Böyle saçma bir gündü işte. Her şeyin yazısını yazabilirim.

Not 1: Samuel Adams’ı dört sene önce yine bir değişik bira alma etkinliğinde almıştım ama tadıyla ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum.

Not 2: TR’de en sevdiğim bira Marmara.

Not 3: Paulaner 2015 yılında TR’ye gelmiş ve Ekşi Sözlük’te bayram etmişler.

Not 3: Paulaner’le ilgili bir slogan var: Gut-besser-Paulaner. Good-better- the best. İyi-daha iyi-en iyi

Not 4: Fransa’ya da gitsem biranın peşinde koşarım.

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

İlyas Salman Sineması: Sidekick’lik Benim Kaderimdir

17353536_984111118391123_1281383971320173819_n

“Versen dögiler, vermesen gene dögiler!” Banker Bilo, 1980.

“Sizinle tokalaşmak istemiyorum. Bu ülkenin değerlerini emperyalistlere peşkeş çekenlerle tokalaşmam.” (Turgut Özal’a) İlyas Salman.

“Ertem Eğilmez hayata tersinden bakardı.” İlyas Salman.

“Türk sinemasında en güzel popo İlyas Salman’a aittir.” Ayşen Gruda.

“Dünyayı bilmeyenler fuzuli yer işgal ediyorlar dünyada. Hepsine dava açmaya hazırlanıyorum.” İlyas Salman.

“Valla kayınço, senin gibi beygirler oldukça biz daha çok sırtta gezeriz.” Dolap Beygiri, 1980.

“Keşke daha deli olsaydım.” İlyas Salman.

A: Hayatınız filme çekilse adı ne olurdu?
İlyas Salman: Öksüz Memed

İlyas Salman’ın sinemasına ve hayatına bir bakalım…

Star-toplum ilişkisi ilgimi çeker. Bu konuda yazılar da yazdım. Bazı müzisyenlerle ilgili yazılar yazmakla beraber sinema oyuncuları ile ilgili yazdığım yazıların bir devamı olarak düşünün bu İS yazısını. İddia ettiğim sayı dörttü. Yani Türkiye’de fenomen olmuş, bir nevi kolektif davranış değişikliğine yol açmış dört oyuncu olduğunu iddia etmiştim. Türkan Şoray, Yılmaz Güney, Kemal Sunal ve Müjde Ar için fenomen yakıştırması yapmıştım.

İlyas Salman, tıpkı Şener Şen gibi, bir fenomen değil ama önemli bir stardır. Kemal Sunal’ın fenomenliğine gidiyoruz yine. Onun varlığının, onun toplumla girdiği ilişkinin ortaya çıkardığı bir insandır İlyas Salman. Kendi öznelliklerini barındırarak…Buraya döneceğiz. Zaten çoğunlukla bu yazıda buradan ekmek yiyeceğiz.

Sidekick ne demek? Side=yan, kick=tekme…Yan’la da tekme’yle de alakalı. Bir kurgu eserde veya gerçek hayatta, birincil değerde önemli olan karakterin yanında yer alıp onun gölgesinde kalan demektir. Argoda “daşşakoğlanı” diye bu tabiri tam karşılayan bir tabir vardır.

İlyas Salman, üç dört film sonra başrole yerleşmiştir ama sidekick’liği üzerinden bir türlü atamamıştır. Hep ezilen, hor görülen, dayak yiyen karakterdir. Kemal Sunal etkisidir bu.

Bir röportajında “Kibar Feyzo”da rol almaktan dolayı pişman olduğunu söylemiştir. Oradaki Bilo karakteri –ki bu isimde beş filmi vardır- üzerine yapışmış kalmıştır. Bunun sebeplerinin en başına Türk sinemasının arayışçı değil ekmek yiyici olduğunu yazmalıyız. Bir şeyi tutturunca oradan ne kadar ekmek yenilecekse yenir.

Hayatına bakalım: 1949 Malatya Arguvan doğumlu. Bu, önemli. Aslında sinemada daha çok Kürt karakterleri canlandırmıştır. O yılların sinemasında elbette Kürt kimliği açıkça dile getirilemiyordu ama bu, ima ediliyordu. En tipik ve en önemli filmi Banker Bilo’da Kahtalıdır örneğin. Tip olarak da –ki tip olayına geleceğiz- kürde benzemektedir ama değildir. Türkmen olduğunu (yani Alevi) röportajlarda belirtmiştir. Kürt değildir yani. Biraz deli olduğu için –ki delilik olayına geleceğiz- dediği hiçbir şeye güvenmiyorum. Yetenekli bir oyuncu olduğu için, o yıllarda daha dinamik olan tiyatro sektöründe iş bulmuştur. Birlikte oynadığı Şener Şen’in teşvikiyle “Çöpçüler Kralı”ndaki (1977) diğer –Kürt- kapıcı rolüyle sinemaya atılmıştır. Daha önce Cüneyt Arkın’ın bir filminde ufak bir rolü olmuştur ama pek kimseler bilmez. 1978 yılındaki “Kibar Feyzo” ve oradaki ‘sidekick’ Bilo karakteri hayatını belirlemiştir. İlk başrolü 1979 yılındaki Ertem Eğilmez filmi olan “Erkek Güzeli Sefil Bilo”dur ama bu film pek beğenilmemiştir. 1980 yılındaki “Banker Bilo”yla artık bir sinema starıdır.

Bana göre Türk sineması 1985-86’da ölmüştür. O beş altı yıl bayağı star muamelesi görmüş ve gerçekten de öyle olmuştur. Bugün bile ilgiyle izlenen filmlerde rol almıştır. Sonrası tam bir sefalet. Video piyasası için alelacele çekilen uydurmasyon filmler ve giderek açığa çıkan alkoliklik-tuhaf adamlık tarafı…

En sevdiğim 10 Türk filmi listemde yer alan “Sarı Mersedes”i 1992’de çekmiştir. Sinema ölünce, onun da devri bitince türkcülük, şairlik, konuşmacılık gibi işlere yönelmiştir.

İlhan Mansız’ın Beşiktaş kariyeri gibi bir starlık kariyeri…

Geriye kalan nedir? Geçen sene lise öğrencilerine İlyas Salman’ı tanıyıp tanımadıklarını sormuştum. Orta karar bir Anadolu lisesiydi. Sonucu tahmin etmiş ve tırsmıştım. Evet tanımıyorlardı. Bizler ise sağdan soldan sürekli saçma sapan olayların yaşandığı çoğunlukla içkiyle süslenmiş hikayeler duyuyoruz.

Bir ikinci baharı yaşamıyor İlyas Salman çünkü aslında bir, birinci baharı da olmadı.

Oyunculuğuna bakacak olursak bence çok çok iyi bir oyuncudur. “Sarı Mersedes”te destan yazar. 1985’ten önceki film gibi filmlerinde de her daim parlamıştır. Başroldeyken bile ezilmeyi bu kadar iyi başarıyorsa kötü bir oyuncu olduğu düşünülemez.

TİP

Dış görünüş çok önemlidir. Güzel bir insan güzel olmayan bir insana karşı birçok avantaja sahiptir. Toplumun bakış açısı oldukça farklıdır ilk başta. Psikolojik avantaj sağlar en başta güzel kişi. Kim güzel olup da öyle değil diyorsa veya “herkesin kendine göre güzel bir tarafı var” diyorsa o kişiyi esnaf ve de riyakar bulurum. Elbette her durumda böyledir veya güzeller her daim mutlu, huzurludur demiyorum ama somut veya psikolojik bir takım avantajları olduğunu da öne sürüyorum. Sinemada güzellik çok önemlidir. Bazen de İlyas Salman örneğinde olduğu gibi dikkat çekecek düzeyde çirkinlik iş yapabilmektedir. Bu kişinin çok iyi bir oyuncu olması gerekir yalnız.

Sinan Çetin, 1981 yılında İlyas Salman ve Müjde Ar ile bir film çeker. Çekim esnasında İlyas Salman filmin adını başka bir şey zanneder ve ilk defa galada, afişte görür. Bu arada tek kelimeyle enfes bir filmdir. TV’lerde çok yayınlanmadı. Şu anda Youtube’da var.

İlyas Salman’ın tipi ‘sidekick’ Bilo karakteri için bağıra bağıra davetiye çıkarıyordu. Seyirci de bunu tutunca aksi düşünülemedi. Kemal Sunal yazımda bahsetmiştim, seyirci Kemal Sunal’da olmak istediği karakteri görmüştü. İlyas Salman’da da ezmek, dalga geçmek istediği karakteri gördü. Bu toplumda zayıfın üzerine çullanma eğiliminin oldukça güçlü olduğunu düşünüyorum. Tabi bunun diğer boyutu da güçlüden yana tavır almak, güce boyun eğmektir…İlyas Salman sineması bize bunu bir kez daha kanıtlar. Şener Şen ‘sidekick’likten ustaca sıyrılabilmiştir ama İlyas Salman, büyük oranda tipinden dolayı bu sıyrılmayı yapamamıştır.

DELİLİK / ALKOLİZM

Kendisiyle ilgili birçok hikaye duydum. Hep bir yerlere içkili gidip etkinliği skandallarıyla berbat ettiğini duyuyorum. TV’lere de birçok görüntü yansımıştır. Bu olay sanatını etkilemiş midir etkilememiş midir? Bununla ilgilenmeyi öneriyorum. 1985’te ölen sinema uzun süre kendisine gelemedi. Bir daha asla eskisi gibi olamadı, olamazdı. Bugün on binlerle ölçülen insana hitap eden nitelikli bir sinema ve milyonlarca insana hitap eden saçma sapan bir sinema var Türkiye’de. Deli ve alkolik olmayan Şener Şen 1985’ten sonra neler yapmıştır örneğin? Yavuz Turgul’un filmleri dışında varlık göstermemiştir. Onların da çoğu iyi film değildir bana göre. İlyas Salman deli ve alkolik olmasaydı elbette birkaç tane nitelikli filmde rol alabilirdi ama ölmüş olan sinemada, tek başına star olarak kalmaya devam edemezdi. Fenomen Kemal Sunal bile teslim olmuştu. Düşüncelerim bunlardır.

SİYASET

Sol politik bir figürdür. Kendisini 2011 1 Mayıs’ında Taksim’de görmüştüm ve kendisiyle fotoğraf çektirmiştim. Böyle bir şey nasıl yaptım hala anlayamıyorum. Çocukluk kahramanlarımdan birini birden karşımda görünce her şeyi unutmuştum. Neyse deli dedik ya İS’nin Türk Solu adlı manyak dergide yazılar yazmış olduğundan bahsetmeden olmaz. İşçi Partisi’nden ayrılan bir grup manyağın oluşturduğu bu güruh sanırım Türkiye’de alanen ırkçılık yapan tek oluşumdur. MHP ve diğer sağ partiler bile açıkça isim telaffuz etmekten kaçınırken bu grup kafayı Kürtlerle bozmuş gibidir. Lahmacun ve çiğ köfte yemeyi boykot etmeyi önermektedirler ciddi ciddi, daha ne diyeyim! İS bunların dergisinden uzunca bir süre yazı yazmıştır. Bu, kaçıklıkla açıklanması zor bir durumdur.

KEMAL SUNAL ETKİSİ

Aydemir Akbaş’ın “Şaban” adını aldığı bir film vardır. Aydemir Akbaş “başarılı olamamış” bir KS taklididir. İlyas Salman’ın 1985’ten sonra video piyasayı için çektiği dandik filmlerde Şaban adını alabileceğinden şüphelenmiştim ama yokmuş. İlyas Salman için Kemal Sunal’ın taklidi diyemeyiz ancak onun açtığı “tek adam komedisi” ekolüne dahil olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Kibar Feyzo’daki ‘sidekick’ Bilo karakterinin üzerine asıl kaldığını da belirtmiştik. Kendisinin bu rolde oynadığına dair pişmanlığını da söylemiştik. Öyle işte, Türk sineması bir insanı star yapıyorsa onu posası çıkana kadar sömürür. Ona klişeleri dayatır. Hatta bu örnekte görüldüğü gibi başkalarının klişesini bile dayatabilir. Bu ikisi arasında sürekli bir kıyaslama vardır ancak kıyaslamalar Kemal Sunal’ın özellikleri üzerindendir. Araları iyidir bu arada. Birbirlerini severler. Bugün olsa pek mümkün olmayacak bir şey. Eskiden hoşgörü üç beş gram vardı.

Böyle işte…

Geçenlerde Banker Bilo’nun çekildiği mekana gitmiştim. Tuhaf olmuştum. Bilo’nun sildiği o merdivenlere çıktım. Neredeyse o ezilmişliği hisseder gibi oldum. Öfke duydum Maho’ya. Bu yazıyı yazmaya karar verdim. Uzun süredir düşünüyordum da harekete geçmeye karar verdim diyelim.

Her daim seviyoruz kendisini…

“Hele sor bi, niye yaptım?”

“Sormuyorum ula! Her seferinde beni kandırıyorsun. Peki ula, söyle bakalım, niye yaptın?”

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın