Top 10 Sevmediğim Yer

otogar_yan_sanayiciler_9

TOP 10 SEVMEDİĞİM YER

Yerlerin” insan psikolojisi üzerinde direkt etkisi vardır. Bu hem görsellikle hem de orada yaşadıklarınızla/ hissettiklerinizle alakalıdır. Herkesin sevmediği yerler vardır yani ama bunun Top 10 yazısını ancak işsiz biri yazar. Siz de yorum bölümüne Top 10 sevmediğiniz yerler listenizi, olmadı bir tanesini yazın lütfen. Sevmediğim yerler genellikle görsellikle ilgili değil, yaşadıklarım/hissettiklerimle ilgilidir. Başlayalım:

10- Çarşamba, Fatih

Malum sebepten dolayı. Çarşamba’ya gittiğinizde başka bir ülke değil de kendinizi başka bir boyutta hissedersiniz. Yabancılaşma duygusunun şahını değil şahbazını yaşarsınız. Siz kimsinizdir? Hayatın anlamı nedir? Sebastian esprisi ne anlama gelir? Bütün bunları sorgularsınız. Ticaretten diskinirim. Rızkın 10’da dokuzu ondan gelse de bir türlü alışamadım ticarete. Çarşamba’da ikinci en yoğun hissedilen şey ticarettir. Ondandır belki soğukluk yaşamam. Aslında mevki olarak oldukça iyi bir yerdir. Yanında yöresinde çok önemli ve estetik yapılar vardır. Hemen aşağısında Fener vardır mesela. Birbirlerine bu kadar yakın olup da bu kadar farklı olan iki şey daha görmedim.

9- Bala

Ankara’nın Bala ilçesi…Bana göre Türkiye’nin en renksiz coğrafyası Orta Anadolu’dur. Hareket yok gibidir. Orta Anadolu’nun ilçelerine bakınca insanların buralarda delirmeden nasıl yaşadıklarını merak ediyorum ama “ekmek” yediğin yer senin için dünyanın en güzel yeridir. İnsanlar buralarda ekmek yedikleri için buralardan vazgeçmiyorlar. Bala da Orta Anadolu ilçelerinin en tipiklerinden biri. Balalı biri (ve türevleri); balet olamaz, deniz börülcesi sevemez, Vietnam’a gitmeyi aklının ucundan bile geçiremez, Richard Linklater’ın kim olduğunu bilemez…CHP oy oranı %11’miş. Fena gömdüm ama goygoy yapıyoruz şurada di mi? Balalı bir arkadaşım varmış bir de…Bak sen kopacak olan filme J Şaka bir yana gerçekten Orta Anadolu’yu bilmem ne yapayım, şey yani çekip hamama bütün kirlerinden arındırayım…

8- İstanbul – İzmir Karayolu

Etrafındaki manzaralara bakınca süper ötesi olması burayı sevmemem üzerine sis perdesi çekse de sevmiyorum. Karmaşık bir cümle oldu. Yeni otoban açıldı açılacak. Tam olarak bilgim yok. Eski yoldan bahsediyorum. Çünkü bu yol üzerinde çok az tesis var. Bir Susurluk’ta var sanırım. Yol da çok kavisli ve dar. Bu yolda yolculuk yapmak hiç de zevkli değil. Hele dönüşse tam bir ızdırap. Zaten dönüyor olmuş olmaktan dolayı bir psikolojik yıkım vardır bir de yolun niteliksizliği eklenir üstüne.

7- Eminönü Yaya Altgeçidi

Çok meşhur bir yerdir. 10 senedir falan içinde plastikten bir kuş döner döner durur. O dükkan o kuştan dünyanın parasını kazanmış olmalı. Her siniri bozulan bir tane alsa milyonlarca satmış olması lazım. Buranın aroması burayı ilginç yapan şeydir. Bir filmde Recep İvedik, “yanık külotlu çorapla karışık apış arası” gibi bir benzetme yapmıştı. Tam hatırlamıyorum ama onun gibi bir şey. Buradan geçmek zorunda kalmak İkinci Dünya Savaşı sonunda Amerika’yla teslim anlaşması imzalayan Japon imparatoru gibi hissettirir insana kendisini. 10 liraya “Nayk” ayakkabılar vardır. Çakallara yönelik dar ve parlak montların yanında bir liraya satılan çatal, kaşık görebilirsiniz. Anlatılmaz da yaşanmaz da…

6- Bütün Hakmar Marketler

Atmosferi en kötü olan market zinciri bence Hakmar’lardır. Bildik markalar dışında satılan şeyler dandik ötesidir. Promosyon ürünler üst üste yığılmış ve açılıp incelenmiştir. Hatta tencereler orada küçük tüp üstünde denenmiş diye bile düşünülebilir. Zeytinyağlı sarmaları dünyanın en kötüsüdür. Rus salataları, kabını açıp da aşağıya tutarsanız saatlerce öyle duracak gibidir.

5- Saklıgöl, Şile

Google görsellere bakarsanız aslında mükemmel bir yer diye düşünürsünüz. Gerçekten de “bakıldığında” gerçekten çok güzel bir yerdir. Buradaki tesislerde hayatımın en kötü çayını içtiğim için burayı unutamıyorum. Kolay kolay kusmam. 10 senede bir falan. Bu çaydan sonra neredeyse kusacaktım. Öyle işte yaşanılanlar unutulmuyor. Kötü çay içince bunalıma giriyorum resmen. Bu arada Hemşin Organik’in demlik poşeti çıkmış. Acil durumlarda hayat kurtarsın diye aldım ama genel-geçerim olacak diye korkuyorum.

4- Atatürk Havaalanı Dış Hatlar Yolcu Koridoru

O uzun koridor insana kendisini çok kötü hissettirir. Rüya bitmiştir de gerçeklik başlamıştır. Yurt dışına çıkmak gerçekten rüya gibidir. Hiçbir sorumluluğunuz yoktur. Telefonu kapatırsınız (ki artık fahiş yazmıyor), hiçbir şeyi düşünmezsiniz, harcadığınız paralar bile sanki bedavadan size gelmiştir. Su içmezsiniz, bira içersiniz. İktidarda CHP vardır. Esnaflar sizi ayakta kazıklamaya çalışmazlar. Doblo değil bolca Mercedes Smart For Two görürsünüz. Toplu taşıma bile, insanları gözlemlemekle meşgul olduğunuz için bıktırıcı değildir. İnsanlık dışı yürüyebilirsiniz, oysa Türkiye’de bazen ekmek almaya gitmek bile acısız ölümle değiş tokuş edilebilecek bir şeydir. Her Sırma Doğan kahvaltısı, tam oturacakken ekmek olmadığı girdisiyle piç edilir. İşte o koridor size gerçekliğin başladığını acı bir şekilde hatırlatır. Hemen SMS’ler yağmur gibi yağmaya başlar. Fonda Burakhan Ceceli çalardı…

3- Kocatepe Camisi

Bence Sultanahmet Camisi bile sayılmaz! Düşünün, Mimar Sinan, o tarihte dünyadaki en muhteşem yapılardan biri olan Ayasofya’ya bakmış ve onu geçmeye çalışmıştır. Onu taklit etmiştir. Hatta geçen bahsettim Tophane’de modelini (Kılıç Ali Paşa Camisi) yapmıştır. Ondan iki yüz yıl sonra taklidin taklidini yapıyorsunuz. Beş yüz yıl sonra taklidin taklidinin taklidini yapmak da ne oluyor? Anıtkabir’in tam karşısına Osmanlı’nın simgesini dikmek işte hep siyasi. Polatlı Şehitlik merdiveninden aşağıya doğru inerken tam karşısında bir cami görürsünüz. Öyle iyi denk getirilmiştir ki. Bu simge mücadelesi beni fena halde yoruyor ve bıktırıyor ama halk bunlarla idare ediliyor işte. Kimse geri zekalı değil. Yani yöneticilerden bahsediyorum. Bu arada Kocatepe Camisi “muhteşemdir”. Vedat Dalokay’ın yapı bozucu modeli kabul görmemiş, o proje Pakistan’ın İslamabad kentinde uygulanmış ve ödül almıştır. Vedat Dalokay’ın modeli çekmeceye atılmış ve ideolojik, simgesel getirisi olacak Kocatepe projesi hayata geçirilmiştir.

2- Esenler Otogarı Alt Katı

Otogarlarla ilgili yazımda buralarda insanların normal hallerinden daha hassas olduklarını, “gitmek” eyleminin heyecan verici bir şey olduğunu yazmıştım. Dolayısıyla otogardaysanız algılarınız iki kat açıktır çünkü birazdan sık yapmadığınız bir şeyi yapacaksınızdır veya yapmışsınızdır da olay mahalline ulaşmışsınızdır. Esenler otogarının alt katlarını görürseniz (yazının görseli) intihar etmek istersiniz. İnsanda mutluluğun kırıntısını bırakmaz. Bir de buralarda işyerleri vardır. Tam Tayfun Pirselimoğlu filmlerine mekan olabilecek bir yer. Burada çok kolay izle-intihar et filmi çekilir. Esenler otogarı genel olarak çok itici, buyurgan, nobran, kendini beğenmiş bir yerdir. Alt katlarına ne zaman yolum düşse “ben de sizin ananızı” diye içimden geçiririm.

1- Kazım Karabekir Caddesi, Ankara

“Sanayi” denilen yerler insanda psikoloji bırakmayan yerlerin başında gelir herhalde. Hayata küserim ben sanayilerde. Açık bir renk göremezsiniz. Ustalar dünyanın en kuul insanlarıdır. Konuşurken yüzünüze bakmazlar. Ustalara, içimden, “Öyle dudak büküp hor gözle bakma / Bırak küçük dağlar yerinde dursun”u armağan ederim. Marmaris sanayisi bile eminim Orta Anadolu gibi bir yerdir. Kazım Karabekir Caddesi Ortadoğu ve Balkanların en büyük “sanayisi” olabilir. İstanbul’daki ikiye üçe bölündüğü için böyle bir unvanı olabilir, emin değilim. Bu cadde üzerinde etrafa bakınca Dostoyevski’nin “insan her yerde ve her zamanda aynı” cümlesine hak verir gibi olursunuz. Sanki bin yıl geçse de orası öyle kalacak ve Pazartesi sabahları ellerinde poşetle iş kıyafetlerini hafta sonu yıkatmış elemanlar o caddede yürüyecekler. Toplumsal süreçlere hiç ilgi duymayacaklar. Bin yıl Ak Parti’ye oy verecekler gibi hissedersiniz. Lokma takımı (telaffuzu loğma tağımı) kıyamete kadar yaşayacak ve yerine güzel bir ismi olan bir alet, edevat takımı gelmeyecek gibi hissedersiniz. Bir devrim başlasa yanıma yüz tane eleman alır gider Kazım Karabekir Caddesi’ni yakar, yıkarım yeminlen. Hiç düşünmem.

 

mimari, nitelikli goygoy, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi fotoğrafları için tıklayınız.

mimari, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

BURJUVA DEVRİM ÜSSÜ

19399635_1047608688708032_3636573175969414007_n

Ümit Cingöz dışında kaç kişi bu binanın, ne binası olduğunu ilk bakışta söyleyebilir? Ünlü taşlamacı, her gün bu binanın önünden geçmiş olmalı. Bu bina, eski Düyun-u Umumiye (borç tahsilatı), yeni İstanbul Erkek Lisesi binasının tam karşısında yer alan bir harabe. Feci tarihsel…Uzun yıllar Cumhuriyet Gazetesi için hizmet verdi. Ondan daha önemlisi, ondan önce, İttihat ve Terakki Cemiyeti genel merkeziydi. TR’de, işte kaç gram burjuva devrimi varsa, kabaca, yarısını İTC yarısını da Cumhuriyet yapmıştır. “Kabaca” dedim CS, hemen küsküyü yedirtme…Böyle işte…İTC’nin uzun süre genel merkezi olmuş olamaz. Yedi, sekiz sene falandır. Trajikomik şeyler de olmuştur burada. Enver Paşa, 1913 yılında, bu binadan beyaz bir atla ve de 100 serseriyle gidip, az ilerideki Bab-ı Ali’de yönetime el koymuştur. Aslında her şey bağlanmışken, buna gerek yokken Enver Paşa “deyişiğinin” bu hamlesi çok ilgi çekici. Sadrazam Kamil Paşa “Sizin yapacağınız işi skim” dese de olan olmuştur. Bu işler böyle dostlar. Şu ülkede 15, 20 bin akıllı “adamız”, bunları görüyoruz ama halk bunları yiyor işte. Bir Doblo bile yeri geldiğinde bizden daha iyi iş görebiliyor. Harabe yıkılıp da butik otel olmadan görün derim ve bunları düşünün. Haberleşiriz.

Not 1: Enver Paşa’nın Askeri Müze’deki çalışma masasında müzik ve müzik aletleri motifleri var.

Not 2: Cumhuriyet Gazetesi ideoloji pompalarken şimdi direnişin simgesi oldu. Bu işler böyle.

Alakasız Not: Ankara’da kürdan kullanırken elle ağızı kapatmamak hala meşru.

mimari, Mimarlık, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

10541872_494083124060594_9074351187135744457_n

1988 yılında Ankara’dan İstanbul’a seyahat etmiştim. Şimdi bu seyahatin izlenimlerini paylaşacağım. Sanki dün yapmışım gibi aklımda. Hafızamın çok iyi olduğunu düşünürüm ama bazen abandone oluyorum. Örneğin dün, yedi sene önce yazdığım “Top 10 Korku Filmi” yazısını, unutup bir daha yazdım. Geçenlerde “Şampiyonlar Ligi Finallerinin Adaleti Var Mıdır?” yazısını bir sene sonra, unutup tekrar yazdım ama şimdi son 20 senenin şampiyonlar ligi finallerini kiminle, nerede izlediğimi yazabilirim…Anlamıyorum.

Şehirler arası yolculuklara tek kelimeyle bayılırım. Neresi olursa olsun…Gitmeyi ayrı severim ama daha çok “varmayı” severim..

1988 İstanbul seyahati hayatımdaki ikinci şehirler arası seyahat olmuştu. Birincisi Ankara – Sivas arasındaydı. Bu arada bu ilk seyahatte yolda giderken rüyamda zürafa görmüştüm ve birkaç yıl kadar rüyayı gerçek zannetmiştim. Zürafa görmüş bir birey olduğumu iddia ederek ortalıklarda dolaşmıştım.

Bu seyahatin 1988 yılında olduğunu nereden biliyoruz? Seyahat boyunca teypte çalan “Sezen Aksu 88” adlı kasetten dolayı. Bu albümde en sevdiğim SA şarkılarından olan Sarışın ve Kavaklar var. O seyahat esnasında Sultan Süleyman parçasını çok sevmiştim. Sabırla o şarkıyı beklemiştim. Malum önceden teyp dinlerken sevdiğiniz şarkı gelsin diye bütün parçaları dinlerdiniz. İleri sarmak sıkıcı bir şeydi ve kasetin sarması riski de vardı.

Gün de 17 Mayıs olmalı çünkü biz bayram günü gitmiştik. Fotoğrafta Naci dayımda mont var. Diğer bayram Temmuz sonunda olduğuna göre biz mutlaka Ramazan bayramında gitmiş olmalıyız.

Bu seyahatte bulunan kişilere odaklanalım. Sadece iki tanesi Facebook’ta arkadaşım değiller çünkü Facebook’ta yoklar. Deri montlu olan Naci (dayı) ve onun karşısındaki Ayfer (yenge) Feyste yoklar.

Asker, Ercan dayı. Sanırım Sakarya’da askerdi. Giderken onu ziyaret etmiştik. Bu, bayramın ilk günüydü. 17 Mayıs olmalı işte. Ercan’ın yanındaki Nusrettin ama kimse ona Nusrettin demez. Hacı derler. Lakabı bu.

Masanın karşısında, en önce elinde çiçek tutan romantik çocuk Okan Do. O zamanlar şişkoydu. Onun yanında ünlü SM fenomeni Sırma Doğan ı görüyoruz. Bence tek parça kadın kıyafeti hiç kimseye yakışmıyor…SD’nin yanında beni görüyorsunuz. Bayramlara bayılırdım çünkü iyi yiyecekler yiyebiliyorduk. Başka bir sebebi yoktu. Bayramlıklarım da vardı. Şu anda gömleğin uzun kolunu kıvırmak bana en uzak hareketlerden biridir. O gün öyle yapmışım. Masanın başında toplantı yönetir gibi duran kişi Semra Güler’dir. Ercan, kendisinin dayısı olmasına rağmen aynı yaşlardalar. Ercan, izine çıkabildiğine göre 1967 doğumlu olmalı. O da öyleyse, o esnada üniversite üçüncü veya dördüncü sınıfta olmalı.

Seyahatimiz gece dört veya beş gibi başlamıştı. Çok zor kalkmıştım. Zorla kalkınca “mal” gibi olurum. O esnada birisi gelip kalkmak yerine acısız ölüm önerse kabul ederim. Aynı öneriyi, tam yatacakken çamaşır makinesi içinde asılmayı bekleyen çamaşırlar olduğunu hatırladığımda, bir de Barcelona maçını açtığımda Messi’nin dinlendirildiğini öğrendiğimde kabul ederim.

Zor bela kalktık. İçinde karabiber barındıran patatesli bir börek yedik. Patatesli böreğe karşı olduğumu bir yerde belirtmiştim. Boşnaklar hariç kimse patatesli börek yapmasın. Böreğe en iyi kıyma yakışıyor bana göre.

Yolculuk başladı. Hava karanlıktı. Ercan’ın yanına olabildiğince erken gidip, onunla fazladan vakit geçirmek istiyorduk.

Yolculuk pikap denilen bir araçla yapıldı. Hacı arabayı sürerken, onun yanında ben ve Naci oturuyorduk. Dokuz yaşındayım bu arada. Vites atılırken sürekli bacağımı yana çekmek zorunda kalıyorum.

O sene Ankara – İstanbul arasındaki otoban yapılmamıştı. Bu arada 91 yılında ben o otobanın inşaatında çalıştım!!! Yani o şantiyede bir haftalığına bulundum. Neyse, yolculuk E5 üzerinden oluyor. Bu arada E5’in resmi adı D100 karayolu ama bin sene de geçse E5 ismi unutulacak mı?

Yol gidiş gelişli. Ankara’dan çıkıp da Kurtboğazı barajına vardığımızda baraj gölünü görmüştük. Bir keresinde “Seni görmek uzun yolda giderken denizi görmek gibi bir şey” diye şiirsel bir cümle kurmuştum ortamlarda. Elemanlar “vaay” falan demişlerdi. Bu cümleyi bu seyahatten hatırlayarak kurmuştum. Bu, hayatımda gördüğüm ilk su’lardan biriydi. Etkilenmiştim.

Sezen Aksu 88 çalıp duruyordu. O yıllarda benim için en önemli şeylerden biri de Perihan Abla adlı diziydi. Geçenlerde Kuzguncuk’ta Perihan Abla’nın evini bulmuştum da tuhaf olmuştum. Sonra Youtube’dan bir bölüm izlemiştim. Dandik ötesi bir dizi olduğunu anlamıştım ama o yıllarda sadece beni değil tüm Türkiye’yi etkiliyordu. Herkes onu konuşuyordu. Neyse, bu PA’daki esas oğlan, Şakir’in bir vosvosu vardı. Her vosvos gördüğümde “Aha Şakir’in arabası” diye bağırmıştım. Pikap halkı iyice uyuz gitmişti. Bu arada geri kalanı da pikabın arkasında oturuyordu.

Sigara içenler araçta sigara içmeme empatisi göstermemişlerdi. Önceden böyle bir şey yoktu. Şimdi dört, beş gram var ama önceden hiç yoktu. Eğer pasif içicilik zararlı bir şeyse benim üç yıl ömrüm kalmış olmalı. Pasif içicinin allahıyım.

Kızılcahamam’a gelince bitki örtüsü inanılmaz bir şekilde değişmişti. Hayatım boyunca böyle ağaçlar görmemiştim. Pikap, E5’in üstünde, şehirlerin içinden geçe geçe gidiyordu. Bolu’ya gelmiştik. Yıllar sonra dört sene kalacağım yere gelmiştim. Bolu derken Bolu Dağı’na gelmiştik. Hava açıktı. Bolu Dağı’nın muhteşem bir manzarası vardır. Acıkıyorduk. Arkadan hamur işleri yağıyordu. Arkadaki kadınlar Okan Do’yu sırayla kucaklarına alıyorlardı ve en fazla 21 dakika dayanabiliyorlardı.

Bir yokuşu tırmanırken Hacı’nın sollama yaptığını ve gereksiz bir adrenalin yaşattığını hatırlıyorum. Kocaeli’nde İsmet Paşa stadının oradan geçerken kale arkasındaki meşhur top heykelini görmedik elbette çünkü onu otobandan görebilirdik. Beş sene sonraki İstanbul seyahatinde olmuştu o iş.

Ercan’ı ziyarete ulaştık. Kendisini çıkardık ve fotoğrafın çekildiği çay bahçesine gittik. İlk defa tost yemiştim ve bayılmıştım. Pardon daha önce Semra Güler’lerin evlerinde tost yemiştim ama o tost beyaz peynirdendi. Karışık tostu ilk defa yemiştim ve hayatta bundan daha güzel ne olabilir diye düşünmüştüm. Ondan güzel bir tek yumurtalı patates olduğunu o çocuk aklımla kavrayamamıştım.

Oraya gelmeden Kocaeli civarlarında ilk defa denizi gördüğüm anı unutamam. Bu nasıl bir şeydi? Sonra denize o kadar düşkün olmadım ama o ilk gördüğüm anda beynimden vurulmuştum.

İstanbul yaklaşıyordu. Filmlerden tanıdığım şehir yaklaşıyordu işte. O yıllarda hayatımdaki en önemli şeylerden ikisi de TV ve Galatasaray’dı. Ve bu ikisi İstanbul demekti.

BOĞAZ KÖPRÜSÜ

Boğaz Köprüsü’nden geçmek rüyalarıma giriyordu. Hala üzerinden geçerken heyecanlanırım. Çamlıca civarlarında trafik vardı. Köprünün kulakları görünüyordu ama kendisi bir türlü gelmiyordu. İyi demiştim. Köprünün üzerinde de trafik olur, etrafa baka baka gideriz diye düşünmüştüm. Oysa tersi oldu. Köprüye girdiğimizde araba ya gibi akmaya başladı. O 50 saniye uzun yıllar en unutamadığım an oldu. Birden başladı ve bitti. Tüplü çokokrem gibi…Köprüden geçerken sağımı ve solumu gözlerimle yağmaladım. Kız Kulesi o zaman beyazdı. Kireçle badana yapılmış gibiydi. Sağ tarafta bir numara yok gibi geldi o zaman. Sol taraf muazzamdı. Galata Kulesi’ne bitmiştim. 12 saniyemi ona vermiştim. Tarihi yarımada üstünde camiler ve minareleri güneşin önünde çok etkileyici görünüyordu. Öyle etkilenmiştim ki lise bitene kadar resim dersinde aynı manzarayı çizdim.

Sonra köprü bitti ve benim için ilgi çekici bir şey kalmadı. Aslında az sonra ilerimizde Ali Sami Yen Stadı’nın önünden geçtik ama ben o esnada sağa bakıyor olmalıyım ki göremedim. Benim için beytullah gibi bir şeydi o zaman o. 2007 yılında sırf onu görmek için Bolu’dan İstanbul’a gelmiştim.

Sonra kalacağımız yer olan teyzemlere geldik. Bahçelievler semtine gelmiştik. Çok yorgunduk. Araç konforsuz ve dardı çünkü. Neredeyse akşam olacaktı. O evde bulunan Hüseyin Doğan’ın odasında Ali Sami Yen tribünün resmi vardı. Bir sezon önce GS 14 yıl sonra (şikeyle) şampiyon olmuştu. Şampiyonluk maçının tribün fotosu vardı. Bir de Seni Sevmeyen Ölsün şarkısı GS’ye uyarlanmıştı. Ben de öyle düşünüyordum. GS’yi sevmeyen ölmeliydi!

Ertesi gün kaldık mı kalmadık mı hatırlamıyorum. Çünkü Hacı’nın yaptığı işte tatil diye bir şey yoktu. Bir gün daha kalmış olmalıyız.

Bayramın üçüncü günü dönüş yolculuğu başladı. Dönüş yolculuklarını sevmemeye o zaman başladım. Çok sıkıcı…Yolculuk ve tatil bitecek gerçeklik başlayacak…

Neyse ki Boğaz Köprüsü’nden bir daha geçecektik. Fakat o da ne? Sis!

Hay!..

Hiçbir şey göremeden, geçtik geldik.

Ve geldik…

İstanbul bitmişti ve Ankara başlamıştı yine…

Göz yaşı döken smayli…

Sezen Aksu 88 albümündeki bir parçada dediği gibi “Hep Karanlık”

İyi günler.

Yazım yanlışlarını kontrol edemeyeceğim…

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Top 11 Korku Filmi

blog_audition02

 

Giriş Notu 1: The Shining’i listeye sokmayı unutmuşum. İki numaramdır.

Giriş Notu 2: Ha siktir! 2010 yılında Top 10 Korku Filmi diye fazla özenilmemiş bir yazı yazmışım. Şimdi aratınca buldum.

Bayılırım…

İyi bir korku filmi tüketicisiyimdir ama bunları liste şeklinde ele almamıştım. Arşiv amaçlı bu yazıyı yazıyorum.

Neden korku filmi?

Bu şekilde “Neden X?”, “Neden Y?” gibi sorularda kitlenirim. Aklıma bir karikatür gelir. Cevap veremem…

Neden korku filmi?

Çünkü insana yaşatabileceği adrenalin duygusunun yüksekliğinden dolayı.

Türümüz Sapiens’in en çok peşinden gittiği iki duygu, his, dürtü; korku ve meraktır. Bu ikisi türümüzü çok cezbeder. O yüzden bu ikisine akıllı bir şekilde yatırım yapan kişi ve kurumlar kazanmıştır hep. Sinema da bundan geri durmamıştır.

Aslında iki tip korku filmi vardır. Birincisi istismar sineması dediğimiz, korku dürtüsüne yatırım yapıp ondan ekmek yemeyi amaçlayan, sanatsal kaygıdan uzak, piyasa işi filmlerdir. İkinci olarak da istismar etmeyi düşünmeyen, sanatsal kaygıyla çekilmiş ama korkutmayı başaran filmleri ele alabiliriz. Yalan yok birinci gruptan da filmler izledim. İster dövün ister sövün. Listemde bu gruptan filmler de mevcuttur.

Başlayalım:

11) Profondo Rosso / Derin Kırmızı (1975), Suspiria (1977)

İtalyan yönetmen Dario Argento’nun bu iki filmini beraber aldım. Bu listede bazı maddelerde esnafça bazı yönetmenlerin iki veya üç filmini beraber aldığımı göreceksiniz. Buna mecburdum. Bu filmlerin beraber ele alınması gerektiğini düşünüyorum. “giallo” İtalyanca sarı demektir. İtalya’da yazılan piyasa işi korku romanları, sarı kapakla piyasa sürüldüğü için bu türe “giallo” denmiştir. Katil kimdir? Bu türün numarası budur. Argento da bu türü sinemaya uyarlamıştır. Hep bu tarz filmler çekmiştir. Kendisine göre neyi çektiğinin değil nasıl çektiğinin önemi vardır. Stilize bir tarza sahiptir ama öyle böyle değil. Olağanüstü diyebileceğimiz bir göz kamaştırıcılığı vardır. Bu iki film de en iyi filmleridir. Hayranı boldur. Kült filmin karşılığıdır bunlar. Bir bakın…

10) Scream / Çığlık (1996, 1997, 2000, 2011)

Wes Craven’ın bu serisi de listeme giriyor. Aslında kendisi de 70’li 80’li yıllarda korku filmleri çekmiştir ama bu serisinde Amerikanın bu dönemini ti’ye (?) alır. Gençlik yine olayın merkezindedir. Oldukça yaratıcı bir tarzda çekilmiş filmlerdir. Tempo çok yüksektir. Belirli bir adrenalin seviyesini sürekli canlı tutarlar. Ciddiye alınmayacak filmler gibi dururlar ama böyle yaparsanız hemen size cezayı keserler. Edward Münch’ün aynı adlı bir tablosundan esinlenerek çekilmiştir. Filmin tam anlamıyla bir kült olduğunu Whatsapp’taki en favori smaylilerden biri oluşundan anlıyoruz. Şok olmuş adam smayli…

9) Rec / Ölüm Çığlığı (2007)

İspanya’dan bir film var sırada. İki yönetmeni var ama isimlerini yazmak çok uzun sürdüğü için es geçiyorum. Kusuruma bakmasınlar. Rec yani kaydediyor demek. Video cihazlarında kaydet’e bastığınızda çıkan rec ifadesine gönderme yapılıyor. Blair Witch Project’ten beridir tüm filmin, el kamerasıyla çekilmiş gerçek görüntüler olduğu polimi tutmuştur ve bu türde filmler çekilmiştir. Bazı filmler bu el kamerası görüntülerini filmin bir bölümünde kullanmıştır. Rec bütün filmi el kamerası üzerinden ele alıyor. Bir apartmana musallat olan tuhaf bir yaratık ele alınıyor. Korkutma işini ciddi bir anlamda başarılı yapıyor. İkincisi de çekildi ama tutmadım.

8) Garez / Ju-On / The Grudge Serisi

Takashi Shimizu’nun Garez serisi için tarih vermedim çünkü altı tane var. Yedi tane olmuş muydu? Shimizu tam bir esnaftır. Önce video piyasası için bir film çeker. Evet, Japonya’da bir de korku video piyasası vardır. Film kulaktan kulağa yayılır. Yönetmen hemen ikincisini çeker. Başarı gelince aynı iki filmin sinema versiyonunu çeker. Başarı gelince aynı iki filmi Amerikalılar için İngilizce çeker. Yani ynı projeyi üç defa hayata geçirir esnaf yönetmen. Sinema tarihinde aynı filmi iki defa çeken yönetmenler vardır (Hitchcock, Haneke, Ün) ama üç defa çeken yoktur. Filmin adı Ju-On. Ju Japonca curse (lanet) anlamına gelen kelimenin, On da grudge (garez) anlamına gelen kelimenin ilk heceleriymiş. O halde filmin İngilizce adının Cur-Gru, Türkçe adının da Lan-Ga olması lazım da neyse. Tüm Garez filmlerinin dayandığı temel mantık şu: Bir adam karısını ve oğlunu vahşi bir biçimde öldürür ve olayın geçtiği eve gelen herkes veya her aile bu nefrete maruz kalırlar. Bütün Garez filmleri bir kişinin adıyla anılan bölümlerden oluşur ve o bölüm de o kişinin akıl almaz tedirgin edici atmosferde Toshio ve Kayako tarafından korkutulması üzerinedir. Altıma sıçırtmıştı. Bu yazarken bile köşeden çıkıp gelecek diye korkuyorum…

7) Ringu / Halka (1998)

Hideo Nakata’nın filmi de yılan hikâyesine dönmüştür. Amerika’da çekilmiştir, ikincisi çekilmiştir, 0’ı çekilmiştir falan…Birincisi benzersizdir. Bunu yalnız başına izleyebilecek insan sayısı azdır. Saçları gözünün önünde olan Japon kızı klişesini sinema tarihine armağan etmiştir. Hastasıyım.

6) Apartman Üçlemesi

Roman Polanski’nin Apartman Üçlemesi’ni beraber ele almak zorundayım. Sinema tarihinin en iyi üçlemelerinden biridir. Sadece bunları çekmiş olsaydı bile sinema tarihinin en iyi yönetmenlerinden biri olarak anılması gerekirdi. Rosemary’s Baby, spoiler’ın allahını içerir ve konuyla ilgili çok dikkatli konuşmak lazım. Üçleme içerisinde favorim yönetmenin kendisinin oynadığı The Tenant’dır. Adım adım deliliğe gitmek filmi arıyorsanız işte bu, odur. Repulsion’ı da erkeklere bir türlü ısınamayan kadınlara tavsiye ederim. Gerçi haksız da sayılmazlar. Ben de dahil bütün erkeklerin ABV.

5) Mulhollan Dr. / Mulholland Çıkmazı (2001), Lost Highway / Kayıp Otoban (1997)

David Lynch sineması David Lynch sinemasıdır. Filmin türü ne diye sorulursa “David Lynch” demek gerekiyor. Bu iki filmi beni feci korkuttukları için alıyorum. Lynch’le ilgili bir şeyler yazmıştım. İlgi çekici bir manyaklığı var. Mulholland Dr. 21. yüzyılın en iyi filmi seçildi bu arada eleştirmenlerce.

4) The Texas Chainsaw Massacre / Teksas Katliamı (1974)

Tuhaf karakterlere ilgi duyarım. Bu filmde tuhaf karakterlerin şahı değil adeta şahbazı var. Sıkı bir sistem eleştirisidir de Teksas Katliamı. Vietnam Savaşı’nın topluma neye mal olduğunu gözler önüne serer ve bu akıl almaz manyaklığın sorumlusu olarak sistemi gösterir. Akıl almaz bir manyaklık diyorum ve çekiliyorum.

2) Audition / Ölüm Provası (1999)

Takashi Miike’nin bu filmini yıllarca aradım. Bulduğumda ise allahım yerinden fırladı. Sinema tarihinin en tuhaf/manyak/deyişik karakteri bu filmdedir. Asami Yamazaki aslında çok hoş, sevimli bir kızcağızdır. Ama düşününce bile korkuyorum. Neler yapıyor öyle! Bir insan nasıl bu kadar deyişik olabilir? Korku filmi seviyorsanız ve izlemediyseniz derhal izlemelisiniz. Bu arada filmi feministlerin çok sevdiğini ve birilerine tavsiye ettiklerini ekleyeyim. Neşet Ertaş’ın dediği gibi Felek bulut oldu üstüme yağdı…

1) Psycho / Sapık (1960)

Neşet Ertaş’ın dediği gibi Viran eyledin hanemi, vurdun daşdan daşa…Çok bahsettim bu filmden. Sinema yazılarımı takip eden birisi bir numaramda bu filmin olacağını tahmin ederdi bence. Eylül ayında yazdığım “En Sevdiğim Top 39” yazımda kendisini iki numaradan listeye sokmuşum. Öyle…Yıllarca en favorilerimden biri oldu. Düğün müziğim bu filmin fon müziği olacak…Diyecek bir şey bulamıyorum ya!

Not 1: Yazıyı yazarken aklıma The Silence of the Lambs ve Amerikan Psycho geldi. Bu iki harika filmi unuttum diye düşündüm ama aslında bunlar gerilim (thriller) kategorisine daha bir aitler sanki.

Not 2: Yorum bölümünde Garez’lerle ilgili eski bir yazımı paylaşacağım.

Not 3: Türkler an itibariyle korku filmi yapamazlar. Türklerin yaptığı korku filmi Aya Sofya’nın içindeki minber gibi bir şey oluyor.

Not 4: Yazım yanlışlarını kontrol edemeyeceğim.

Alakasız Not: Sokaklarda artık daha fazla Bonzai almış eleman görmeye başladım.

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Radyo Dinlemekle İlgili Düşüncelerim

hap

Dün sine-i millete döndüm ve kitlelerin arasına karıştım. Onlara radyo dinlemekle ilgili düşüncelerini sordum. Kadıköy belediye başkanlığı seçiminde CHP’nin ezici üstünlüğü gibi “severim” sonucu çıktı. Kimse radyo dinlemekte bir sakınca görmedi ama ben sevmem ve de dinlemem…

Yılların birikimiyle gelen “cins adamlık” kariyeri bunu gerektirdi çünkü. Cinslik falan değil.

Hobilerim benim için çok değerli ve vazgeçilmezdir. Onları daha iyi tatbik edebilmek için arayıştayımdır sürekli. Müzik benim için nasıl anlatsam…Öyle böyle bir şey değildir yani. “Ee, bizim için de öyle” diyeceksiniz elbette. Başlayalım:

“Mouthgasm” diye bir kelime vardır. Bira bloglarında geçer. Bira içerken hissedilenlerle ilgili bir tabirdir. Örneğin ben Paulaner içerken “mouthgasm” olurum. Mouth yani İngilizce’de ağız demek. “-gasm” de “orgasm” kelimesinden ödünç alınmıştır. Orgazm nedir biliyoruz değil mi? Gerçi bilinmiyor olabilir çünkü kadınların önemli oranda bir yüzdesi hayatı boyunca orgazm olmuyor. O işin ardına, hak etmedikleri halde, bir dolu duygu, düşünce, ideoloji, ekonomi-politik yığıldığı için. “Mouthgasm” ağız orgazmı demek.

Ben de buradan hareketle “eargasm” adlı yeni bir kelime öneriyorum İngilizce yetkililerine. Yani kulak orgazmı…Müzikle ilgili. Akıllara kulağın arkasını getiren argo deyimle bir alakası yoktur.

Müzik dinlemek benim için çok özel bir faaliyettir ve yaşayabildiğim kadar “eargasm” yaşamak isterim.

Ve bu, radyo dinleyerek mümkün değil.

Durun sakin olun, radyo dinlemenin şerefsizlik, ahmaklık olduğunu falan düşünmüyorum. Kendi durumumdan bahsediyorum. Bazı avantaj gibi görünen yanları da vardır.

Radyo dinlemek yerine Sporify’da liste oluşturup karışık dinlemeyi tercih ediyorum. Önceden Youtube’da yapıyordum bunu ama oradaki bazı müziklerin ses kalitesi çok düşük. Ayrıca bazı videolar kullanıcı tarafından kaldırılıyor ve sizin haberiniz olmuyor. Youtube da yalnız canlı performanslarda çok şey sunuyor size.

Spotify listemde yaklaşık 1000 tane parça var ve bu sayı sürekli artıyor. Bu arada bu listeyi oluşturmak da ciddi bir mesai gerektiriyor. Bu 1000 parçanın hepsi bana “eargasm” yaşatıyor. Yani radyo dinlerken ortalama 44 dakikada yaşayabileceğim duyguyu, ben her an yaşıyorum.

İyi müzikleri bana verin, dünyanın geri kalanını size veririm…

Radyolar yalnızca bir tarzda oluyor. Spotify listemin bana sağladığı gibi; önce Michael Jackson’dan “Billy Jean”i sonra Erol Parlak’dan “Duaz İmam”ı sonra İbrahim Tatlıses’den “Yemin Ettim”i sonra Ahmet Kanneci’den “Inca Dans”ı sonra Orhan Gencebay’dan “Seni Buldum Ya”yı sonra Hakan Peker’den “Ateşini Yolla Bana”yı sonra Nilüfer’den “Seni Beklerim Öptüğüm Yerde”yi sonra Grup Yorum’dan “Ferhat”ı sonra Ahmet Aslan’dan “Meso”yu sonra Zeki Müren’den “Belalım”ı sonra The Black Keys’den “Fever”ı çalacak bir radyo var mı?

Böyle bir radyo varsa adı Qwer:Ssdfsaaf şlkdşfgd FM olmalı.

Radyoda program dinlemekle ilgili de pek bir şey düşünmüyorum. Amaç haber almaksa salisesinde alıyorsunuz artık. Yorum dinlemekse TR artık bir yorum çöplüğü oldu. En yaratıcı yorumların bile 3 saat 46 dakika ömrü oluyor ortalama.

Radyo dinleyerek -sadece bir tarzda- üretilmiş yeni müziklerden haberiniz olabilir. Bu bir avantajdır ama ben bunu, “Plan program yapmadan seyahat çıkan, ayaklarının kendisini götürdüğü yeri seven” adama benzetiyorum. Birileir bunu sevebilir. İtirazım yok. Karşısına umulmadık bir anda güzel bir sürpriz çıkınca çok da mutlu olunabilir ama ben, mesela seyahatlerde planlı gitmeyi severim. Bu şekilde görülmesi gereken her şeyi görüyorsunuz. Alternatifinde, birçok güzel şey gümbürtüye gidiyor. TR’de kaliteli müzik üretimi açısında eskiye nazaran ciddi derecede bir düşüş var. Çok şey kaçırdığımı düşünmüyorum. Sadece bir tarzda, üretimin en fazla %10’una denk gelen kaliteli müzik üretimi için saatlerimi verip “eargasm”den mahrum kalmak istemem açıkçası.

Bir şekilde iyi müziklerden er ya da geç haberimiz oluyor zaten. Bu konuda Güven Uygun‘dan rica etmiş durumdayım. Yeni iyi müzikleri bana bildiyor.

Radyo çok iyi bir şeydi. İnsanlığa büyük değer ve güzellik kattı. Biraz nostalji duygusuyla radyoya yaklaşıldığını düşünüyorum, kızmazsanız.

Müzik üretimi ve tüketimi büyük oranda değişti. Nicelik olarak büyük bir “artis” varken nitelik olarak büyük bir geriye düşüş var.

Bu durumda, bir müzik aşığı olarak çıkış yolu arıyorum ve bu yöntemi buldum.

İyi müzikleri bana verin, karşılığında dünyayı alın…

 

 

müzik, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Harika Bir Gündü 16 Cibali Fener Balat

Fotoğraf albümüm için tıklayınız.

mimari, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Tanju Çolak’ın İstatistikleri Messi’ninkilerden Daha İyi!

Dün Tanju Çolak ile Hakan Şükür’ü kıyaslayan bir yazı yazdım. Orada Tanju’nun lig golu ortalamasında inanılmaz bir sayıya sahip olduğunu ve dolayısıyla Avrupa’nın ciddi ülkeleri baz alındığında, bu alanda Top 5’te yer alabileceğini yazmıştım. Sayıları kontrol etmemiştim ama bundan emindim.

Bugün sayılara baktım ve Tanju’nun Messi’den bile önde olduğunu gördüm.

Messi, 382 lig maçında 349 gol atmıştır. Ortalaması 0,91…

Ronaldo’yu geçmiş olamaz diye düşünmüşüzdür hepimiz. Oysa kendisi İngiltere’de yalnızca bir kere 30’u geçmiştir. 486 lig maçında 372 gol atmıştır. 0,76…

Tanju’nun Vikipedi verileri 260 maçta 240 gol der. Yani 0,92…Yani tarihteki en yüksek lig golü ortalaması. Vikipedi’nin TR 1. lig istatistikleri sayfasında ise 282 lig maçı diyor. O zaman 0,85 oluyor…Bu da kendisini Gerd Müller’le beraber ikinci yapıyor.

Van Basten 0,77, Ibrahimoviç 0,62, Henry 0,50 oranına sahip. Nistelrooy, Sherar ve Fowler’a da baktım ve 0,50 civarlarında olduğunu gördüm. Aklıma başka bir isim de gelmedi…

Gerçek ama inanılmaz!

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Hasta Olduğum Şeyler 2

IHA_20090911_67797

*Ak Partili capri şortlarına…

*Bu şorta eşlik eden, olmazsa olmaz, küçücük, boyuna asılan çantalara…

*Otel tatili satmak için arayan canım müşteri temsilcisi emekçisinin, sıfır samimiyet kokan “Nasılsınız, Baran Bey?” sorusuna…

*Anadolu’daki illerin turizm danışma ofislerinde torpille işe giren elemanların, ortalama bir soruda afallayıp, seni paketlemeye çalışmalarına…

*Riyakar kadın erkek muhabbetlerine…

*Ortalama her Facebook iletisine Sırma Doğan ın hemen “Muhteşem” basmasına…

*Whatsapp’ta ortaya atılan ufak tefek bir polemiğe bir Can Saday ın, iki eli kanda olsa da, götünde ayı bağırsa da dahil olmasına…

*Çaykur Tiryaki’nin muhteşem bir çay olarak değerlendirilmesine…

*Şenol Güneş’in anlaşılmaz cümlelerine…

*Sol partilerin kongre metinlerinde geçen “Kongre, MK’yı görevlendirdi” şeklinde ifadelere…

*Neymar’ın frikiklerde topun başına gelip çoraplarını düzelterek Messi’ye yatırımı yapmasına…

*Şerefsiz insan ve kaleci Volkan Demirel’in penaltılarda su içmesine…Ama geçen ne güldüm! Hayatımın en mutlu anlarından biriydi…

*Aslında orada işi olmayan kişilerin katıldığı samimiyetsiz iftar yemeklerine…

*100. yılda şampiyonluk sözü veren, eski GS başkanı Özhan Canaydın’ın “Canım 2005-2006 da 100. yıl sayılır,” demecine…

*Halil Selim in o kadar özendiği yemeklerde, salatalarda tuz kullanmamasına…

*Hem Atatürkçülerin hem de dincilerin Çanakkale Savaşları’na sahip çıkmalarına…

*Müslüm Gürses’in “Hangimiz Sevmedik?” parçasındaki işlevsel zurna yorumuna…

*Instagram’da kamu hizmeti sunma amacı olmayan her işe…

*Instagram’ın videoları kesmesine…

*SM’de insanların kendilerini celebrity adam/kadın zannetmelerine…

*2. Abdülhamit’in Mithat Paşa’yı paketlemesine…

*Gitarın akordunun 12 saniyede yapılabilmesine…

*Firat Eren Kaplan ın kelimeyle bitişik yazdığı gülücüklere…

*İhsan Eliaçık’ın bir türlü çözülemeyecek olan, kocaman çelişkisine…

*Esra Bektaşoğlu nun dünyanın en seviyeli insanı olmasına…

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Hakan Şükür, Tanju Çolak Kıyaslaması

n_55329_1

Türk futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu, hiç tartışmasız Hakan Şükür’dür.

Peki kendisi gelmiş geçmiş en iyi golcü müdür?

Bence değildir. Bu kişi Tanju Çolak’tır.

İstatistiklere bakarsak, 249 golle Hakan Şükür’ün birinci olduğunu görürüz ancak Şükür bu golü 488 maçta atmıştır. Gol atma oranı 0,51’dir. Muhtemelen 2000 tane pozisyona girmiştir.

Tanju Çolak ise 240 gol atmıştır ama, sıkı durun, 282 maçta bu sayıya ulaşmıştır. Gol atma oranı 0,85 ki bu inanılmaz bir sayı. Avrupa’da saçma sapan olmayan ülkelerin ligleri hesaba alınırsa muhtemelen ilk 10’da falan olmalıdır. Hatta bence Messi, Ronaldo, Henry, Nistelrooy’dan sonra dördüncü falan bile olabilir. Tanju Çolak muhtemelen 286 pozisyona falan girmiştir.

Kupa sayısında inanılmaz bir fark vardır. Tanju’nun 88’de GS ile şampiyonluğu ve 91’de de kupa şampiyonluğu vardır. Hakan ise daha 1987’de Sakaryaspor’la kupa şampiyonluğu, 1992’de Bursaspor’la Başbakanlık Kupası şampiyonluğu vardır. GS ile zaten sekiz şampiyonluk ve bir dolu kupa kazanmıştır. O yüzden en büyük futbolcu zaten.

Tanju Çolak alemci olmasaydı, GS’ye 24 yaşından önce gelseydi, 30 yaşında FB’den, gol kralı olmuşken gönderilmeseydi, aynı sene hapse girmeseydi muhtemelen Messi istatistiklerine ulaşacaktı. Hakan Şükür istikrarını ve şansının yarısı olsaydı sayılarını ikiye katlardı.

Oyun tarzı olarak bakarsak, Hakan Şükür’ün fizik gücü, Tanju Çolak’ın affetmemek özelliği öne çıkar. Fizik gücünün çok önemli olduğunu belirtmek istiyorum. Şükür topu vermezdi. Bu özelliği bugüne kadar geçilebilmiş değildir ve çok işe yarayan bir özelliktir takım için. Çünkü futbol topla oynanır. Kafa toplarındaki becerisi de malum ama sadece iyi kafa vurmak iyi bir golcü olmak için yetmez. Asist özelliği de çok iyidir Şükür’ün. Tanju asist yapmazdı, kendisi atardı. Şükür’ün tek ve en büyük eksiği vuruş becerisiydi. Bu kadar uzun boylu olup da vuruş becerisi üst düzey olan çok az oyuncu vardır.

Tanju’nun özelliği ise benzersiz vuruş becerisiydi. Onu bu konuda Thiery Henry ile kıyaslarım ancak. Dediğim gibi affetmiyordu.

İkisinin karşılıklı gol attığı bir GS, FB maçı hatırlıyorum. Şükür’üm ilk senesiydi. 1992-93 sezonu. Kadıköy’deki maçı GS 4-1 almıştı. Tugay bomba gibi bir gol atmıştı. Sanırım Youtube’da özeti vardı. Hakan Şükür’ü canlı da izledim üç kere. Canavar gibi koşuyordu.

Artık 200 gol atan biri olmayacak diye düşünüyorum Türkiye’de. 150 bile zor atar. 200’e ulaşabilecek potansiyelde olan birini Avrupa’dan kaparlar. Diğerleri de 150’de falan kalırlar. Tanju’nun sayılarına kıyamete kadar kimse ulaşamayacak…

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın