Büyülü Bir Gerçeğin Romanı

Kırmızı Pazartesi Gabriel Garcia Marquez

“Hayatta yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmam!” Anonim.

“İnsan sıklıkla hatalar yapar. Bunlar için oturup ağlaması lazımdır. Durumu esasında bok gibidir. Berbat durumunu polyanacılık oynayarak görmezden gelmemelidir ki ileride yapması muhtemel hataları yapmasın ve de daha iyi bir durumda olsun.” Baran Doğan.

Bu, hata yapıp yapmama mevzusu üzerine çok şey karaladım. Yaşadığı hiçbir şeyden pişman olmayanları genelde Seda Sayan (hala yaşıyor mu) gibi insanların televizyon programlarına katılan fantezi müzik (hala var mı) şarkıcılarından duyarız. E, halk da bunları taklit ettiği için gündelik hayatta da çok duyarız.

Nereye geliyorum? 2000 tane film izlediğim için eşek gibi pişmanım. Gerçekten. Not: Yazar burada hala 2000 film izlediğini belirterek hava atmaya çalışmaktadır. Benim yaş grubumda olup da bu kadar çok film izlemiş birisi çok zor bulunur. Dediğim gibi eşek gibi pişmanım…

Onun yerine… 1000 tane film izleseydim de şu nitelikli romanları okusaydım. 150-200 tane falan yeterdi bence. Klasik olmamış, zamanın süzgecinden geçmemiş, geniş bir onay ratingine sahip olmayan kitaplarla uğraşamam… Burada Gorki Hayırsever’e tekrar seslenmek istiyorum: Çöp okuyuculuğunu bırak. Hayat, çok iyi olmayan kitabı okuyacak kadar uzun değil.

Neyse, başladım roman okumaya… O 100-150 (eli azaltıyorum) romanı önümüzdeki beş senede okuyacağım. Bu arada, eski tartışmayı tekrar hatırlatayım. Sadece roman okumak da savunulacak bir şey değildir bana göre. Asgari düzeyde insani bilimlerde okumalar yapmış olmak şarttır.

Gabriel Garcia Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” romanına bayıldım. Yazarın “Yüzyıllık Yalnızlık” ve “Kolera Günlerinde Aşk” adlı romanlarını da okuyacağım. Diğerlerini okumaya vaktim olmayacak. Lütfen başka kitap tavsiyesinde bulunmayınız. Bir insana kitap tavsiye etmek ona yükleyebileceğiniz en büyük yüktür…

Büyülü gerçekçilik denen bir akım vardır. Bu arada akımları, dönemleri, roman değerlendirmesini, roman eleştirisini bilirim çünkü İngiliz dili ve edebiyatı mezunuyum. Tek sorunum çok az roman okumuş olmak…

Sinema ve resimde de görülür bu akım. Gerçekle bağını tam olarak kaybetmeden büyüleyici, izah etmesi güç, yer yer doğaüstü unsurları eserine yedirir sanatçı. Gerçekçilik benim kırmızı çizgimdir. Büyülü gerçekçilikte ayar tutturulabilmişse tadından yenmez.

Bu romanda aslında büyülü gerçekçilik unsurları çok yer tutmuyor. Yani teknik olarak… Ama roman hem büyülüyor hem de anlattığı hikaye oldukça gerçek.

SPOILER BAŞLIYOR

Gerçekten de yazarın çocukken tanık olduğu bu olayları yazması için annesi, kendisinden bazı insanların ölmesini beklemesini istemiş.

Romanın en büyük başarısı korkunç denebilecek bir cinayeti sizi çok mutlu etmeyi başararak anlatması… Her cinayet korkunçtur da bazıları toplumsal travmaya dönüşür. Veya bu romanda olduğu gibi neredeyse tüm toplum o cinayeti işler. O halde travmaya değil de bir festivale dönüşür o cinayet.

Santiago Nasar adlı “Türkün” Kolombiya’da korkunç bir şekilde öldürülmesi; insanı, dışarı çıkıp kırlarda koşma isteği uyandıracak şekilde anlatılıyor.

Yazarın benzersiz yeteneğidir bunu sağlayan. Üslup o kadar iyi ki, olayları aktarış biçimi o kadar çekici ki kitabı bitirdiğinizde gidip sevdiğiniz insanları öpmek, onlara sarılmak istiyorsunuz.

Ancak…

Arka planı unutmayalım. Romanların arka planları, fonları olur/olabilir. O toplumların fotoğrafını görebilirsiniz o arka planlarda. 20. yüzyılın ilk yarısına tekabül edene o Kolombiya toplumunun bütün arızlarını romanda hissedebiliyoruz.

“Türk” dedik. Türkler Fenerbahçe gibidir. Kendileri dışında hiç kimse sevmez onları. Türklerin iyi bir imaja sahip olduğu, yakınlarında kimse yoktur; uzaklarda da pek kimse yoktur. Elbette bu durumda yanlışlıklar, abartılar vardır ama haklılıklar daha çoktur.

O Kolombiya kasabasındaki Arapları halk “Türk” diye anıyordu. Bunlar, Katolikliği seçmelerine rağmen o toplum tarafından onay görmüyorlardı. Ne demiştik, insanlar farklı olanla bir arada yaşama olgunluğuna sahip değillerdir. Çok uzun zaman boyunca da olmayacaklardır, belki de hiç…

O kasaba, o Türkü öldürüyor. Herkesin eli kolu bağlı veya herkesin elinde o domuz kasabı bıçağından var.

Nokta atışı romanlarda oldukça başarılı bir hamleydi benim için. Okumayanlar varsa şiddetle tavsiye ederim…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım çünkü hastaneye gidiyorum şimdi.

Alakasız Not: Brüksel lahanasına tapıyorum.

Bu yazı Diğer, Uncategorized kategorisine gönderilmiş ve ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.