En sevdiğim on savaş karşıtı film

İnsanlık tarihinin başlangıcıyla birlikte 14.500 savaşın çıktığı, bu savaşlarda üç buçuk milyar insanın öldüğü ve sadece 300 yılın savaşsız geçtiği tahmin ediliyor. Daha geçtiğimiz günlerde Libya’ya gemilerini ilk gönderen ülke olan Türkiye de çocuklarına savaşlarla, bir yerleri fethetmeyle övünmeyi öğreterek sağlıksız nesiller yetiştiriyor. Kan, gözyaşı ve tecavüz anlamına gelen fetihlerin bu topraklarda neler ifade ettiğini biliyoruz ama Avrupa’ya çıkınca hanyayı konyayı anlıyorsunuz. Lise tarih kitaplarıyla gerçek hayatın ne kadar farklı olduğunu o zaman anlıyorsunuz. Bu savaşların filmleri de var elbette. Nasıl geçirdik, şöyle yendik, böyle yüce ırkız diye bağıran filmleri hiç sevmem. Başlıktan da anlaşılacağı üzere bugün favori savaş karşıtı filmlerimi yazacağım. Savaş karşıtı filmden, savaşın insan psikolojisi üzerine bıraktığı tahribatı resmeden filmleri kastediyorum. Rambo gibi bu tahribattan bile amigoluk çıkarmaya çalışan filmler de var elbette ama onlar yazımın konusu değil. Daha önceki Top 10’larımın aksine bu sefer alfabetik sırayı izleyeceğim; çünkü gerçekten hangisinin en iyi, hangisinin biraz daha az iyi olduğuna karar veremiyorum.

1- “Apocalypse Now/Kıyamet”, Francis Ford Coppola, 1979.
Tesadüfe bakın, mutlaka ve mutlaka en iyiyi seçmek zorunda kalsam kesinlikle ilk üçte yer alacağına emin olduğum film alfabetik sıraya göre birinci sıraya geldi. Joseph Conrad’ın “Heart of Darkness” romanının Vietnam’a uyarlanması olarak tarif edilen film, çekim süreciyle birçok çalkantıya sebep olmuştu. Zar zor biten film Marlon Brando’nun bir tanrı-oyuncu performansını da barındırıyor. Redux versiyonunu izlemeyi uzun zamandır istiyorum, umarım bu yazı vesile olur. Gerçekten kıyametvari bir atmosfer yaratıyor ve savaşın tüm namussuzluğunu hissediyorsunuz.

2- “Birdy”, Alan Parker, 1984.
80lerin gözde yönetmeni Alan Parker’dan muhteşem bir film. Blogların kapalı olduğu dönemde izlemiştim “Birdy”i ve gerçekten o dönem hakkında yazı yazmak istemiştim, bu filmi kitlelere (!) tanıtmak istemiştim. Savaş öncesinde arkadaş olan ve toplumla entegre olmada sorunlu iki arkadaşın, savaştan sonra yaşadıkları fiziksel ve psikolojik yıkımı dehşetengiz bir şekilde anlatıyor. Her ne kadar ben küfür etmesini sevmesem de muhtemelen film bittiğinde küfürlerle kalkarsınız yerinizden. 

3- “Born on the Fourth of July”, Oliver Stone, 1989.
Bir önceki yazımın konusu olan film, üzerinden üç gün geçmesine rağmen hala üzerimde etkileri olan bir film. Tekrar Oliver Stone’a helal olsun diyorum.

4- “Full Metal Jacket”, Stanley Kubrick, 1987.
Bu da yıllar geçmesine rağmen hala üzerimde etkisi olan bir film. Film iki bölümden oluşuyor ve ikisi de birbirinden beter. İlk bölüm askerlerin eğitim aşaması, ikinci bölümse sahada geçiyor. İlk bölümdeki R. Lee Ermy’nin canlandırdığı drill sergeant (eğitim çavuşu) Hartman performansını kim unutabilir? Şerefsizliğin kitabını yazıyor adam resmen. Ya er Pyle’ın intiharını kim unutabilir? Feci bir şekilde bir daha izleyesim var.

5- “Jacob’s Ladder/Dehşetin Nefesi”, Adrian Lyne, 1991.
Genelde suya sabuna dokunmayan filmler çeken Lyne’den beklenmeyecek kadar sert bir film “Jacob’s Ladder”. Post-Vietnam sendromunu işliyor ve halüsinasyonlar gören bir veteranla ilgileniyor. Bu halüsinasyonların çok etkili bir şekilde sunumu filmi unutulmaz kılıyor. Kasvetli-tuhaf atmosfer yaratımıyla izleyenleri tedirgin eden, dediğim gibi çok sert bir film.

6- “Platoon/Müfreze”, Oliver Stone, 1986.
Stone’un Vietnam üçlemesinin ilk ayağı olan “Platoon” da akıllara ziyan bir film. Çavuş Elias’ın zihninde geçen sarsıcı düşünceleri, izleyici de bire bir hissediyor ve sanki savaşın içerindeymiş gibi psikolojik yıkıma uğruyor. Filmle ilgili hatırladıklarım bunlar, izleyeli çok zaman olmuş.  

7- “Schindler’s List/Schindler’in Listesi”, Steven Speilberg, 1993.
Öyle kebap bir askerlik yaptım ki ben, çok iyi bir sinema sistemi olan bir sınıfta her gün bir film izlerdim. O sınıfta izlediğim filmler içersinde ben en çok etkilemiş olan iki filmden biridir 195 dakikalık “Schindler’s List”. Diğeri de “One Flew Over the Cuckoo’s Nest/Guguk Kuşu”. Tıpkı Lyne gibi suya sabuna dokunmayan Speilberg’den, biraz da kendi hissettiği acılar dolayısıyla, İkinci Dünya Savaşı üzerine çekilmiş en etkileyici filmlerden biri geldi 1993 yılında. Dönemin ruhunu ve yaşanan olayın trajedisini hissettirmesi için siyah beyaz çekilen film, nutkunuzun tutulmasına sebep olacaktır.

8- “The Deer Hunter/Avcı”, Michael Cimino, 1978.
Daha önce klasik sahne serisinden değindiğim “The Deer Hunter” da savaşın öncesini, anını ve sonrasını işleyen bir başyapıt. Bu filmlerde genelde savaşa giderken verilen gaz, savaş anında tanık olunan akıl almaz olaylar ve dönüşte hissedilen tükenmişlik duygusu çok başarılı bir şekilde veriliyor “The Deer Hunter”da. Filmde ayrıca efsanevi bir De Niro ve Streep performansı da mevcut.

9- “The Pianist/Piyanist”, Roman Polanski, 2002.
Henüz çocukken anne ve babasıyla Yahudi toplama kampına götürülen, burada annesini kaybeden, sonrasında kaçıp kurutulan Polanski’nin hayatı gerçekten de film gibi. Bu acıyla elbette hesaplaşacaktı. “The Pianist” unutulmaz bir başyapıt oldu. Toplama kampına gönderilen piyanist Szpilman’ın dramı katlanılacak gibi değildi. Her anlamda çok etkileyici bir film. Dün sohbet ettiğim İslamcı biri (aynı zamanda bir HES şantiye şefi) Yahudileri boğmak istiyorum dedi.  İsrail devletinin günümüzde en kalleş emperyalist politikalara sahip olduğunu biliyorum ama o kişi bu filmi izlemişse neler hissetmiştir gerçekten çok çok merak ediyorum.

10- “The Thin Red Line/İnce Kırmızı Hat”, Terrence Malick, 1998.
Tesadüfe bakın yine ilk üçe koyacağım bir film listenin en sonuna gelmiş. 1998 yılı ilginç bir yıl oldu. Aynı dönemde geçen çok iyi iki film çekildi bu yılda. Biri Speilberg’in klasik hikaye anlatımı tarzıyla kotardığı ve  kahraman kültüne teslim olmuş filmi “Saving Private Ryan/Er Ryan’ı Kurtarmak”, diğeriyse klasik sinema formlarının dışarısında kalan Terrence Malick’in ayrıksı filmi “The Thin Red Line”. Çok kafa yormadan iyi seyirlik bir takip hikayesi izlemek isterseniz Speilberg’in filmini izlemelisiniz. Bu filmden sonra savaş karşıtlığınız bir üst seviyeye çıkmaz ama gerçekten iyi bir iş izlemiş olursunuz. Malick’in filmini sıkılmadan izlemeniz biraz zor; çünkü hiçbir şey olmuyor gibi görünmektedir. Oysa gördükleriniz savaşın müthiş yanlışlığından ve aslında hayatın ne kadar güzel bir şey olduğundan başka bir şey değildir. Savaşların ve emperyalist ilişkilerin dümdüz etmeye çalıştığı insani değerleri hatırlarsınız. Ama elbette ki oskar kafa karıştıran filme gitmeyecektir.

Bu yazı Listeleme Kültürü kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

En sevdiğim on savaş karşıtı film için 5 cevap

  1. Benim listemde de Apocalypse Now birinci olurdu sanırım. Bu filmin önce Redux'ını izlemek gibi bir hataya düştüm. Kafamdaki beklentiye hiç cevap vermeyen bir film olmuş çıkmıştı, ne zaman ki orijinalini izledim o zaman her şey yerine yerleşti.

    Rambo için dediğine ilk film için pek katılmıyorum. Bence İlk Kan, sonradan gelenler gibi bir Amerikan kahraman hikayesi değildi ve gerçekten de savaştan dönenlerin yaşadığı trajediye parmak basıyordu ki bence bu alanda The Best Years of Our Lives'ten bile daha iyiydi.

  2. marlonbarando der ki:

    Haklısın. Bugün rambo deyince zihinlerde oluşan imaj belli olduğu için belirtme ihtiyacı duymadım. Zaten ben ilk filmi kastetmemiştim. Hatta onu listeye almayı bile aklımdan geçirmiştim ama dışarıda "Forrest Gump"lar, "Life is Beautiful"lar falan kaldı. Filmler genelde seksenli yıllar ağılıklı. Sanki savaş karşıtlığı bu yıllarda başlamış gibi ama "Best Years of Our Lives" veya "All Quiet on the Western Fronts" gibi eski savaş karşıtı filmler de var. İzlemem lazım.

  3. stalker der ki:

    stone'un (4 temmuz) ve cimino'nun filmleri düpedüz sağcı filmler. buradan çıkan savaş karşıtlığı tartışmalı bana kalırsa. pro-amerikan ve pro-israil mesajları nedeniyle spielberg'i de buna katabiliriz.

    idi i smotri'yi tavsiye ederim. bu alanda benim feriştahımdır.

  4. marlonbarando der ki:

    "The Deer Hunter"ı izleyeli üç sene falan oluyor o yüzden çok iyi hatırlamıyorum. "4 Temmuz"u daha yeni izledim. Sağcı demek haksızlık olur. Baş karakter filmin sonunda iyiden iyiye bir savaş karşıtı aktivist oluyor. Dokuz kere gözaltına alınıp, fiziksel müdaheleye maruz kalıyor. Demokrat parti kongeresinde konuşuyor. Tanrıyı, kaderi, kiliseyi sorguluyor. Bunlar belki "solcu" olmak için yeterli olmayabilir ama savaş karşıtı olmak için fazlasıyla yeterli. Speilberg taraftar gibi görülebilir ama savaşın beyinlerde bıraktığı hasarı resmetmesi açısından ve intikam şiarları atmadığı için savaş karşıtı olarak değerlendirdim. "Schindler'in Listesi"nden bahsediyoruz herhalde..

  5. stalker der ki:

    kılı kırk yarmak gibi olacak ama schindler's list'in sonundaki güneşli israil günü, israil'de toplanan soykırım mağdurları filan ziyadesiyle pro-israil bakışın ürünü. siyonist diyelim hatta. bunu bir aktarıcılığa, verili bir durumu yansıtmaya sokmak spielberg markası nedeniyle imkansız ayrıca. siyonizmin döktüğü kan da, bunu israil'in yaşam hakkı adı altında savunanlar da belli olduğuna göre bence bu film savaş karşıtı değil, olsa olsa soykırım belgeselidir.
    4 temmuz'la ilgili de birkaç cümle yazmak isterdim ama fena uykum var 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.