Fena bir film

Alman provokatör yönetmen Rainer-Werner Fassbinder’e göre devletlerin ortaya çıkardığı faşizm ile ikili ilişkilerde partnerlerin ortaya çıkardığı faşizm arasında fark yoktur. Adı üstünde provokatör. Filmleri de böyle.
Devletler ve faşizm bağlantısı arasındaki belirsizliği gidermemize gerek yok. Burası yeri değil. İkili ilişkilere odaklanalım. Doğrudur: İkili ilişkilerde (sadece aşkı kast etmiyor) taraflar dayatmacı olabilirler. Bu, usandırıcı olabilir. Fassbinder iki kişiden fazla insanı barındırabilen aile kurumunu da bu torba yasaya dahil eder.
Aile bireyleri de özellikle genellikle sermaye sahibi figür olarak baba, tüm aile bireyleri üzerinde açık, örtük dayatmacı bir tavra sahiptir. Bu, özgürlüğe aykırıdır. Bunu, az buçuk nitelikli zihinsel faaliyet yapan herkes bulabilir.
Fassbinder’e ne oluyor burada? Sanki Coca Cola’nın sırrını açıklamış havalarına bürünüyor.
Fassbinder’in anlamadığı nokta şu: Eğer hayatın bir yerinde bir faşizm olgusu varsa o, kendi kendisine belirmekten daha ziyade ideolojilerin güçleri oranında yaptığı müdahaleyle ortaya çıkmış bir olgudur. Arzu edilmiş, üzerine yatırım yapılmıştır yani. Çok uzun bir tarihsel sürece tekabül eder bu müdahale bu arada.
2009 tarihli “Dogtooth/Köpek Dişi” adlı filmde fena bir faşizm örneği var.
Yunanistan sineması deyince akla Theo Angelopulos gelir hep. Çünkü başka dünyaca ünlü yönetmenleri yoktur. Tezimizi tekrarlayalım: Nüfusu 20 milyondan az olan ülkelerde dinamik ve ilgi çekici bir sinema ortaya çıkamıyor “genelde”.
“Köpek Dişi” de Yorgos Lanthimos adlı Yunan yönetmenin filmi.
Film yerel motifleri fazla kullanmıyor ve evrensel bir teması var. Genelde de büyükçe bir bahçesi olan bir evde geçiyor zaten.
Nedir bu filmdeki faşizm?
Eğitim ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
Eğitim şart!
Eğitim ideolojik bir silah mıdır?
Öyledir.
Bazı insanlar, çocuklarının devletin kurumlarında eğitim almalarını istemezler. Türkiye’de çocuğu okula göndermemenin kağıt üstüne kanuni yükümlülüğü vardır. Başta Kürt illeri olmak üzere kırsal kesimde kız çocukları için bu kural çok iyi işletilmez. Yine başta Kürt illeri olmak üzer mevsimlik işçilik yapan erkek çocukları için de bu kural çok iyi işletilmez. Yani Türkiye’de çocuğunu okula göndermemek kağıt üstünde yasaktır.
Batı dünyasında ise şu andaki yasal boyutunu tam olarak bilemeyeceğim “home education/ev eğitimi” denen bir olgu vardır. Bazı ebeveynler çocuklarını devletin ideolojik dayatmalarından korumak için evde eğitirler. Tabi bunu yapabilmek için tuzunun kuru olması gerektiğini eklemeye gerek yok.
Türkiye’den Erkin Koray’ın bunu başardığını bir ayrıntı olarak verelim bu arada.
“Köpek Dişi”nde adı verilmeyen “baba” üç çocuğuna evde eğitim veriyor. Sorun yok gibi duruyor.
Sorun, babanın bu işi abartması ve bir tür faşizme döndürmesi. Çocuklarının okula gitmelerini engellediği gibi onları toplum içerisine çıkarmıyor. İki kız ve bir erkek evlat, dış dünyadan izole bir şekilde sadece anne ve babalarını görerek büyüyorlar.
Baba onları koruduğunu düşünerek onlar için hayali bir evren yaratıyor. Hayali bir dil bile yaratıyor. Örneğin tuzluğun adını telefon koymuş. “Telefonu uzatır mısın, anne?” Başka bir şeyin adını İnternet, başka bir şeyin adını anti-semitizm… Babalarının onlara sunduğu evrene sadece uçaklar girebiliyor. Baba onlar için de bir senaryo uyduruyor.
Oldukça tuhaf hatta yer yer kan dondurucu bir atmosferi var filmin. Yaşam belirtisi yok gibi. Duygu yok. Çoşku yok. Yer yer şiddet var. Dayatılan bir yaşamı yaşamak zorunda kalmak var. Faşizm var yani.
Film, çocukların 18, 19 yaşlarında olduğu bir dönemde geçiyor. Eve girebilen, aile bireyleri ile iletişime girebilen tek kişi, babanın, erkek evlatın cinsel dürtülerini gidermesi için parayla satın aldığı Christina. Hem faşist hem de cinsiyetçi. Ne olacaktı ki başka? Kızların canı yok. Çadırı dikemedikleri için mi acaba?
Babanın, anneyi de toplumsal yaşamdan izole etmesi var ayrıca. “Yaşamı” bilen bir insan olan anneyi de “kapatmak” hangi akla hizmet?
Bilim devreye girer. Bilim der ki insan müthiş bir merak duygusuna sahip bir şekilde evrimleşmiştir. Siz Türkiye’deki apolitik gençliğe bakmayın. Onlar bilime direniyorlar. İnsan merak eder. Elindekiyle yetinmez. Müdahale etmek ister. Bunun için çeşitli bedeller ödemeyi göze alır. Bu, devrimciliği çağırır. Devrimcilik, yaratıcılığı çağırır.
Kavga başlar.
Faşizm karşısında arayışçılık dolayısıyla devrimcilik…
Koltuğa uzanalım ve seyredelim.
Bu yazı dogtooth, köpek dişi, Sinema kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.