Kent ışıkları


Blog kişisel bir şeydir. Kişi kendi bakış açısını yansıtır blogda. Bu anlamda başka yazarların yazılarını alıntılamayı doğru bulmuyorum fakat bazı yazıları o kadar beğeniyorum ki alıntılamadan duramıyorum. Yavuz Alogan’ın soL gazetesinde çıkan bu yazısı örneğin:
Bir başkentin ışıkları ve anıtları bütün bir ülkenin kültürel yapısını, siyasi rejimini, hatta tarihi olayları yansıtır. Bilmeseniz de, “Burada bir şey olmuş,” dersiniz. Paris’te, Hotel de Ville’in avlusunda gece vakti dolaşırsanız, bir süre sonra Ulusal Konvansiyon’un 9 Termidor günü (1794) binayı bastığını, çenesinden vurulan Robespierre’in bir sedye üzerinde binadan çıkarılıp giyotine götürüldüğünü görür gibi olursunuz. Berlin’de, Brandenburg Kapısı’nın hemen yanındaki ekranda, tahrif edilmiş de olsa Alman tarihi canlandırılır; ışıklandırma öyledir ki meydanda Cumhurbaşkanlığı’na aday olan (1932) Ernst Thalmann’ın yaptığı son işçi mitingini, Hitler’in SA’larının gamalı haç altında sütunların arasından geçişini görür, Reichstag binasına yaklaşan Sovyet birliklerinin top seslerini duyar gibi olursunuz.
Ankara’da benzer bir hissiyat için Polatlı’ya doğru gitmeniz, eski Meclis binası civarında, Kale’nin, Etnografya Müzesi’nin oralarda dolaşmanız, fakat hayal gücünüzü aşırı derecede zorlamanız gerekir. Kebapçıya dönüştürülen Gazi İstasyonu’na, icra yoluyla boşaltılan seksen iki yıllık Merkez Lokantası’na giderseniz üzülürsünüz.
“Tarihi hissiyat şart mıdır?” diye sorabilirsiniz. Değildir, elbette. Lakin her siyasi dönem bir öncekinin bütün izlerini silerek etrafı kendi anıtsal saçmalıklarıyla doldurursa, tarihsiz, şekilsiz, karaktersiz, neon ışıklı bir facia oluşur.
Her dönemin simgeleri vardır. Benim zihnime kazınan ilk simge, 12 Eylül darbesinden hemen sonra Ankara Kalesi’ne çekilen ve güçlü projektörlerle aydınlatılan devasa Türk bayrağıydı. Şanlı bayrak, beyaz rönoyla dolaşarak adam toplayan çakalların cirit attığı, sokağa çıkmanın yasak olduğu ıssız kentin tepesinde çok tehditkâr bir şekilde dalgalanıyordu. Daha önce Anıtkabir’in hizasına çirkin ve hantal Kocatepe Camii dikilmiş, Özal dönemini simgeleyen Atakule ise çok sonraları kentin üzerine adeta tüy dikmişti.
AKP, kent estetiğiyle oynama konusunda önceleri çok ürkekti. Özgüveni arttıkça kentin görünümüne kendi damgasını vurmaya başladı. Şimdilerde ise legolarıyla oynayan geri zekâlı bir çocuk gibi kente şekil veriyor. Tandoğan Meydanı’ndaki Su Perileri heykelinin yerinde şimdi bir ibrik heykeli var. Düşünün ki o heykel 1924’te İtalya’dan getirtilmiş. 1930’lu yıllarda Riyaset-i Cumhur Orkestrası yaz akşamlarında onun çevresinde konser verirmiş. Şimdi yerine konulan ibrik heykelinin altında dev harflerle “Kütahya Porselen” yazısı okunuyor.
Hiçbir tarih duygusu uyandırmayan, betondan yapılmış o aptal şehir kapıları, Bedevi susuzluğunu simgeleyen o salak şelaleler bir yana, asıl rahatsız edici olan saat kuleleri… Bereket, Melih Gökçek’in fantezi dünyasına uygun biçimde, her saat başı kulelerin kapısından seğmenler çıkıp şıkıdım şıkıdım oynamıyorlar şimdilik; fakat ileride bu da olabilir.
Aslında, XVIII. yüzyıldan itibaren kent meydanlarını süslemeye başlayan saat kulesi, ortaçağdan çıkışı, dakikaların bile önemli olduğu farklı bir üretim ilişkisini simgeler ve günümüzde antik değer taşır. İzmir’in Konak Meydanı’ndaki öyledir mesela; kulenin saati, II Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yılı için II. Wilhelm’in hediyesidir. Fakat günümüzde, Ankara’nın her meydanına betondan bir saat kulesi dikip ışıklandırmak nasıl bir anakronik aklın ürünü olabilir?
Tandoğan Meydanı’ndan her geçişimde, önce Kütahya Porselen ibriğine, sonra da oracıkta dikilen iki saat kulesine takılıyor gözüm ve her defasında aklıma 1789 Fransız Devrimi geliyor. Silahlanan halkın, devrimin ilk eylemlerinden biri olarak saat kulelerine ateş ederek ağır çalışma koşullarından ve haşmetli emperyal baskıdan özgürleşme isteğini giderek daha anlamlı, hatta güncel buluyorum.
Yeşil ağaçların geceleri yeşil ışıkla aydınlatılması; Kızılay’ın ortasına dikilen, ne olduğu belirsiz o lale gibi şey; ışıkları uzak doğu genelevleri gibi rengârenk yanıp sönen AŞTİ; kebapçı, işkembeci, elektrikçi, berber, kuaför, oto galerisi mağazalarının önünde tuhaf biçimde parlayarak yanıp sönen kıpkırmızı tabela ışıkları; tuhaf renklerle aydınlatılmış görgüsüz gökdelen bozuntusu ofis-rezidans felaketleri; süs bitkili, markalı, mermerli AVM’ler; yayaların meydanları ve kaldırımları daraltılır, bisikletli trafiğin insafına terk edilirken, tekerlekli teneke kutular için genişletilen yollar; bütün bunlar, sizde şiddetli bir yakıp yıkma, devirip yok etme ve yeniden yapma arzusu uyandırmıyorsa, devrimciliğinizi sorgulama zamanınız gelmiş demektir. Yoksa alışıyor muyuz?
Bu yazı Yavuz Alogan kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.