KREŞENDO

Onu çok seviyordu. Başka hiçbir kadını bu kadar çok sevemeyeceğini hissediyordu. İşlerin iyi gitmediğini de bal gibi görüyordu. Bu yüzden 10 sene sonraya bir buluşma kesmişti. 29 Ekim gününü, hatırlaması kolay olsun diye seçmişti. Bir de o gün resmi tatil olacağı için buluşmanın önünde herhangi bir engel olmayacaktı. 29 Ekim 2015 günü, saat 13.00’te. Saatini birkaç kere unutur gibi olmuştu. Sonra garanti olsun diye en sevdiği kitabın son sayfasına not etmişti buluşma bilgilerini. Yer, Üsküdar III. Ahmet Çeşmesi, denize bakan taraf. Herhalde çeşmeye, 10 yıl geçse de bir şey olmazdı. 29 Ekim’in başına türlü türlü şeyler gelebilirdi ama onunla ilgilenmiyordu.
2005 yılında “başımıza bir şey gelirse, 10 sene sonra, belli bir tarihte, belli bir yerde buluşalım” diye nerede, nasıl söylemişti? Bunu söylemek bir nevi yenilgiyi kabul etmek demekti. “Dünya kazandı, biz kaybettik.” demekti. Öyle bir ortamda söylemeliydi ki akla hiçbir kötü düşüne gelmemeliydi.
“Before Sunrise” adlı filmi izledikten sonra söylemişti bunu. O filmde, kısa sürede tanışıp, ayrılmak zorunda kalan iki aşık, bir sene sonraya buluşma kesiyorlardı. Bilinçli bir şekilde adreslerini almıyorlardı. Emek verip değerli bir şeyi elde etmek istiyorlardı.
Filmi her zamanki gibi koltukta kucak kucağa izlemişlerdi. Film bitince birden bu teklifi yapıştırmıştı. Aslında o ana kadar böyle bir şey aklında yoktu. İşlerin iyi gitmediği düşüncesi akılda vardı ama. Gözlerde görülen o belirsiz ama dayanılmaz ayrılık yansımasını fark etmemek mümkün değildi. Bu teklifi o anda yapmış olmanın, hayatındaki yapılmış en zekice şeylerden biri olduğunu düşündü hep.
“Başımıza bir şey gelirse diye janım, biz de böyle bir şey yapalım mı?” Ona “janım” derdi. Cevabını beklemeden hemen yer ve tarih bilgilerini vermek zorundaydı. Bu diyalog başlar başlamaz ikisi de nasıl sonlandırılması gerektiğini biliyordu. Erkek, yer ve zaman bilgilerini verecek ve ciddi olmadığını, takıldığını söyleyecekti. Kadın da bilgileri zihnine not edecek ama kesin bir dille bunu reddedecekti. Sonrasında olacaklar da ikisi tarafından biliniyordu. Üsküdar’dan geçerken, bu konu, şaka yollu dile getirilecek ve buluşma kesilecekti.
Ayrılacaklarına ne kadar eminse kendisinin o tarihte, oraya gideceğine de o kadar emindi. Ne olursa olsundu ama kadın için emin olamıyordu. O, gelmeyebilirdi. Hem gelse ne olacaktı ki… Birkaç kere yine şaka yollu bu olayı konuşmuşlardı. İkisi de renk vermemek için büyük bir mücadele vermişti. Konuyu açan, annesinden doğduğuna pişman olmuştu. Kadın, hep “gelmeyeceğim” diye eklemişti. Gülerek…
Ayrıldılar 2007’de. O dönemde ayrılmanın verdiği yıkım duygusuna eşlik eden zayıf da olsa bir merak duygusu vardı. Acaba, 10 değil sekiz sene sonra ne olacaktı? Gelecek miydi? Kendisi ne olursa olsun gidecekti, artık buna iyice emindi ama acaba o gelecek miydi?
Yıllar geçiyordu. Etrafında fazlaca kadın vardı. Bazılarıyla yakınlaşmıştı, bazıları onu reddetmişti. Bir tanesinin hayatını mahvetmişti. Zeki Demirkubuz filmlerindeki kadın karakterlere benzeyen birisi de onu bayağı hırpalamıştı. Mantıklı bir insandı aslında. Kimsenin hayatını mahvetmesine izin vermezdi. Bu, yapılacaksa, yine kendisi tarafından, bir oyun gibi yapılmalıydı. O derin bağı kimseyle kuramamıştı. Birisiyle uzun süreli bir ilişkisi de olmuştu. Onu sevdiğini de düşünüyordu üstelik. Evet, evet basbayağı seviyordu. Sohbet ortamlarında, hep, bu konuda karşılaştırma yapmanın doğru olmadığını düşündüğünü belirtmek isterdi! İçinde ise hep o karşılaştırmayı yapıyordu.
Acaba o ne yapıyordu? Sosyal medyada yoktu. Google’da sadece katıldığı birkaç seminerle ilgili bilgi vardı. İş adresi de vardı. Bir gün evinin önüne gitmeyi düşünmüştü. Sonra büyüyü bozmak istemedi ve hemen bu düşünceden vazgeçti.
İlişkileri boyunca, ikisinin de bildiği ama dile getirmediği şeyler vardı. Ayrılırlarsa telefon etmek yoktu. Bu, deklare edilmemiş ama ikisinin de altına imza attığı bir kuraldı. Telefonunu zaten engellemişti ama numarası ezberindeydi. Bir gün çevirmişti numarayı. Telefonun tuşları kilitlenir gibi olmuştu. O iki saniyede yaşadığı telaş duygusunun benzerini hiç yaşamamış gibiydi. “Keşke çalsaydı telefon!” Ne olacaksa olsundu. “Ne olacaksa olsun” dediği her durumda kötü şeyler olmuştu…
Yıllar geçiyordu. Bir ara bu olayı unutur gibi de olmuştu. Unutmak derken uzunca süre düşünmemişti. Sonra tekrar hatırına gelince, unutup hatırlamış olmaktan da mutlu oldu.
Yıllar geçiyordu.
Ve tarih yaklaşmaya başladı. Hayatında altı aydır birisi vardı. Onu güzel buluyordu. Aklı başında birine de benziyordu. Sanki ona fazla gibiydi. Tam onun beğenebileceği, aşık olabileceği biriydi ama zihni doluydu işte. Buluşma tarihinin yaklaşmaya başlaması onun kişisel dünyasındaki gerilimi arttırıyordu. Çünkü o, onunla, ne olursa olsun, her şeyi yapmayı çok seviyordu.
Onu seviyor muydu? Bu soruyu kendisine soracak cesareti yoktu. Net bir şekilde “evet” diyemeyeceğini bildiği için soramıyordu. Yoksa böyle çılgınca bir şeyi düşünen, planlayan ve yapan insan olma düşüncesi mi onu tavlıyordu? Aşkta bencillik üzerine çok düşünmüştü. Sadece aşkta değil birçok şeyde insanın kendisine geri dönen şeylerle ilgilendiğini düşünüyordu uzun zamandır.
Zaman yaklaşıyordu.
“Before Sunrise”ı izlemeyi düşündü. İzledi. Sonra 10 sene sonra çekilen devam filmini yani “Before Sunset”i izledi. 2013’te “Before Midnight” yani üçüncü film gelmişti. Onu sinemada izlemişti. Yalnız başına. Yalnız gitmeyebilirdi ama yalnız gitmeyi tercih etmişti. Onu da izledi.
Buluşma anı gelmeye yakın içinde bir kıpırtı olacağını düşünmüştü ama neredeyse dört ay vardı ve hala o heyecan verici kıpırtı yoktu. Tarif etmekte zorlandığı bir boşluk duygusu vardı. Olayın kendisinden dolayı değil de bu boşluk duygusundan dolayı tarumar oluyordu. Tarumar da olmuyordu. Pis bir rahatsızlık duyuyordu işte.
29 Ekim günü perşembeye denk geliyordu.
Günün birinde, bir film bittikten sonra, kanepede, ortaya bir şey atmıştı ve on sene sonra o, ortaya attığı şey gerçekleşiyordu işte.
Gelecek miydi? O, kesin gidecekti de…
Hava nasıl olacaktı? Güneşli görünüyordu. Kapalı ve soğuk havalardan nefret ederdi. O gün, hava kapalı olursa, kötülük kazanır diye düşünüyordu. Ne bekliyordu ki? Tekrar birlikte olmayı mı? Bu sürede ikisinin de hayatı tenhalaşmış olacaktı. Bu ihtimal, aklına gelmemiş değildi. Hatta, sadece bunun için bu olayı organize etmişti! Hayır, hayır…Hiçbir şey beklemiyordu. Belli de olmazdı. Gerçekten hiçbir şey bilmiyordu.
İşte o gün gelip, çatmıştı. Nasıl görünüyordu? 10 sene boyunca kendisi sosyal medyaya fotoğraflarını yüklemişti. Kadın sosyal medyada yoktu ama teknoloji cahili birisi de değildi. Hem birlikteyken onu çok iyi takip ederdi. Acaba arkadaşının falan hesabından girip fotoğraflarına bakmış olabilir miydi? Kilosu hemen hemen aynı gibiydi ama saçları epeyce seyrekleşmişti. Pek beyazı yoktu. İyi göründüğünü hissediyordu yine de. Ne hissedeceğine o kadar odaklanmıştı ki kendisinin nasıl görüneceğini pek düşünmemişti. Onun, kendisini her halükarda beğeneceğini biliyordu. Peki, acaba o nasıl görünecekti? Başından bir evlilik geçtiğini ve bir çocuğu olduğunu biliyordu. İstanbul’da olup olmadığından emin değildi. Google’da yoktu. Bir firmanın künyesinde evlilik soyadıyla duruyordu. Birkaç arkadaşının sosyal medya hesaplarında onunla ilgili bir şeyler aramıştı ama bulamamıştı. Pek fazla arkadaşını tanımıyordu. Teknoloji çağında izini kaybettiren bir insan nasıl olur diye düşünüyordu. Acaba boşanmış mıydı? Ondan daha önemlisi gelecek miydi? Kadını yine eskisi gibi beğenecek miydi? Ya beğenmezse? Yoksa tekrar birlikte olmayı mı düşünüyordu? İyi de böyle bir düşüncesi varsa bunca sene neden bekledi ki? Efsanevi bir şey olsun diye mi? Zaten birlikteliklerini efsanevi bulmuyor muydu? O zaman neden bitirdi ki? Her soru, cevabını beklemeden sahneyi terk ediyor, yerini yeni soruya bırakıyordu? Başı dönmüştü.
Kadıköy’den sarı dolmuşla Üsküdar’a geldi. Zaten dakik bir insandı ve yıllardır planladığı üzere 12.45’te çeşmenin önündeydi…
Geleceği veya gelmeyeceği yönünde en ufak bir hissiyatı yoktu. Onu iyi tanıdığını düşünüyordu ama bir şey kestiremiyordu.
12.45’ten itibaren sanki benliği vücudundan ayrılmış gibiydi. Kenardan film izler gibi olayı izliyordu. Eğer gelecekse aynı bu şekilde kenardan olayı müdahale edemeden izleyecekti. Belki her şey avucundan kayıp gidecekti. Belki onu ömür boyu kaybedecekti. Belki de kaybetmişti zaten. Kaybetmemiş miydi ki zaten? Hala onu kendisinde mi zannediyordu? Hiç kendisinde olmuş muydu ki? Bundan emin miydi?
Şu gelen o muydu? Yıkıldı resmen. Birisini uzaktan olsa da ona benzetmek onu darmadağın etti. Ona o kadar çok bakmıştı ki, o kadar çok dokunmuştu ki…Nasıl olur da birisini ona benzetebilirdi? Sonra mantık galip geldi ve kulağına “10 sene” diye fısıldadı. Bu olay müthiş bir duygusal yoğunluk yaşadığını hatırlattı ona. Takip eden iki saat boyunca çok şeyler olabilirdi. Çok büyük duygusal dalgalanmalar yaşayabilirdi.
Gelecek miydi?
Saat 12.57 olmuştu. Eğer gelecekse mutlaka geç geleceğini düşünüyordu. Deli gibi heyecanlanmaya başlayabilirdi artık. Buna fırsatı olmadı.
“Merhaba.”
İkisi de müthiş bir kıvraklıkla birbirlerinin parmaklarına bakmışlardı. Parmaklar boştu.
“Merhaba.”
Tarif edilemez bir duygu yaşıyordu o anda. 10 sene boyunca bir film gibi kurguladığı sahne, üstelik kendisi de olayı kenardan film gibi izlemekteyken, gerçekleşiyordu işte. Sarılacak mıydı? Öpecek miydi? Yoksa tokalaşacaklar mıydı? Ona sarılmaya bayılıyordu eskiden.
Her saniye dolu dolu geçiyordu. Sanki her saniyede birlikte oldukları zamanları tekrar tekrar yaşıyorlardı. Sarıldılar. İlk hamleyi sanki kendisi yapmış gibiydi. O da sanki el sıkışmak niyetindeydi ama emin değildi. Önemli de değildi. Tıpkı ayrılırken ilk imanın kimin tarafından yapıldığının önemli olmaması gibi…
Öpmek istiyordu ama ağzının yanında onun kafasının yan tarafındaki saçları vardı. Tenine dudaklarını değdirmek istiyordu ama bunun için sarılmanın bitmesi gerekecekti. Bitmiyordu bir türlü. Çok sevdiği bir şey için çok sevdiği başka bir şeyden vazgeçmesi gerekiyordu. Bu, iyi miydi kötü müydü kestiremiyordu.
Onun uzakta belirip de kendisine yaklaşana kadar geçecek olan sürede, kendisini hazırlamak isterdi ama kalabalık bir grubun arasından birden çıkmıştı. Geç geleceğine de neredeyse emin gibiydi. Hani saçma olmayacağını düşünse ileriye bir yerlere gitmesini ve tekrar gelmesini isteyecekti. Zaten sorun hep bu olmamış mıydı? Hiçbir şey kurguladığı gibi gitmemişti. Hep plan dışı yaşanan şeyler olmuştu. Plan yapıp başarısız olmak onun klasiğiydi. Hem sürprizleri çok sevmezdi hem de hayatında sürekli sürprizler olurdu.
Vicdanı rahat değildi. Kendisi için böylesine büyük anlamı olan bir olayı unutulmaz bir sahneye dönüştürememişti. Hani kenardan film izler gibi izliyordu? Bu izlediği şey hiç de filme benzemiyordu. “Im Juli”nin son sahnesi gibi bir şey olmalıydı. Oysa hiç hazır değilken, hiç beklemiyorken aniden olay gerçekleşmişti.
Bunları düşünürken yaşadığı anın tadını çıkaramıyordu. Oysa ne kadar da özlemişti ona sarılmayı. Gerçekten çok özlemişti. Şu anda yapıyordu işte. Hatta muhtemelen birazdan öpecekti de.
Sevişmek. Mümkün değil! Ona kalsa hemen bir otele gidip sevişebilirlerdi de. Hiç sakıncası yoktu ama kim bilir neler konuşacaklardı?
Aptallaşmış gibiydi. Yıllarca kafasında bir sahne kurgulamıştı. Hissedeceklerini kestirmeye çalışmıştı. Aslında geleceğinden emindi. Emin miydi? Az çok bir şeyler zihninde belirmişti ama şu anda yaşadığı ve hissettiği şey zihninde kurguladığı şeye hiç benzemiyordu. O kurguyu unuttuğunu da fark etti. Her şey doğaçlama ve fluydu.
Acaba o ne hissediyordu? Madem kendi hissettiklerini anlayamıyordu, onunkileri anlayabilir miydi acaba? “Merhaba” dedikten ve parmakları kontrol ettikten çok kısa bir süre sonra sarılmışlardı. Gözlerinin içine yeterince bakacak zamanı olmamıştı. Güneş gözlüğü mü takıyordu acaba? Bunu bile unutmuştu. O anda abartmak normal bir davranış olmuştu onun için. Her şeyi abartıyordu.
Heyecanlanmıştı sarıldıktan sonra. Çok derinden gelen bir korku da duyuyordu. Hüzünlenmişti. Şaşırıp kalmıştı. Bir insanın hissedebileceği bütün duyguları çok kısa bir sürede hissediyordu.
Karşı tarafı değil kendisini düşünüyordu. Kendisini arıyordu. Bulsa çok sevinecekti. Kaybettiğine iyice ikna oldu. Karşı tarafın karşısına çıkmak için kendisinden yoksundu.
Yavaş yavaş buluyordu galiba. Evet, 29 Ekim 2015 günü gelmiş çatmış ve sözü edilen mekânda onunla buluşmuştu. 10 sene önce, arasının kötü olduğu sevgilisiyle, çaktırmadan planladığını zannettiği buluşma gerçekleşiyordu.
Şimdi sakin olmalıydı. Mantıklı olmalıydı. Mantık mı? Herhalde o anda oraya en uzak olan şey mantık olmalıydı ama ölene kadar da o şekilde, orada kalamazlardı. Aslında bu, işine gelirdi. Seçenek olarak sunsalar sanki kabul eder gibiydi.
Yanağını öpmek için saçlarını kenara itti.
Bu yazı öyküler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.