“Kürk Mantolu Madonna” Roman Eleştirisi

IMG_8530

Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” adlı romanını, bir yerde en çok satan kitap listesinin bir numarasında gördüğümü hatırlıyorum. Bu araştırmayı az önce yaptığımda bir numarada olmadığını gördüm. Neyse, bu kitabın çok popüler bir kitap olduğunu hepimiz biliyoruz.

Instagram’da kitabı arattığımızda 100 bin kişinin kitabı etiketleyerek paylaşım yaptığını görüyoruz. Aynı yazarın “İçimizdeki Şeytan” romanıyla ilgili 30 bin paylaşım yapılırken, “Kuyucaklı Yusuf” romanıyla ilgili 20 bin paylaşım yapılmış… Paylaşımlara genelde kahve eşlik ediyor. Yani açık ara bu kitap yazarın en popüler olmuş kitabıdır.

Bu popülerite her popülarite gibi sinir bozucudur. Örneğin birisi iki şarap kadehini gösteren bir fotoğraf paylaşmış, altına kendince güzel bir, iki şey karalamış ve görseli bir etiket bombardımanıyla paylaşmış. Bu etiket bombardımanında neler, kimler yok ki! Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna, Oğuz Atay, Milena’ya Mektuplar, Nazım Hikmet, Küçük Prens, Hayvan Çiftliği, İknci Yeni, Kafka Okur, Ot Dergisi, Tutunamayanlar, Frida, Dostoyevski, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Şiir Sokakta devam eder… Burada bir tuhaflık var.

AŞK SATAR!

Hiç sarsılmayan bir yargıdır bu. Evet, aşk satar. İnsanların en önemli gündemlerinden biri aşktır. Aşka yatırım yapan sanat eserleri yapmayanlara oranla maça 1-0 galip başlarlar. Bu da KMM’nin şans(sızlığ)ıdır. KMM’de aşk teması önemli bir yer tuttuğu için bu kitap bu kadar popüler olmuş olmalı. Kitabın nasıl bir roman olduğuna ve aşka nasıl yaklaştığına baktığımız zaman esasında ana akım aşkı savunmayan bir kitap olduğunu göreceğiz. Peki, neden bu kadar ilgi duyuyor o halde? Trendler insan hayatında çok önemlidir. Kitle psikolojisi bir trend yaratır ve kitle psikolojisine dahil olamazsa ölüp, bitecek olan ana akım insan da bu trendi besler. Bazen de böyle ironik haller ortaya çıkar ama bu ironi çok az sayıda insanın umurundadır.

DİĞER ROMANLAR

Yazarın diğer romanlarıyla birlikte ele aldığımızda KMM nereye oturmaktadır? Yazarın, maalesef, üç romanı var. 1937 yılında basılan ilk romanı “Kuyucaklı Yusuf” köye bakış atan ilk romanlardan biridir. Bence yanlış bir şekilde “toplumcu” olarak bilinen yazarın toplumcu ögelerin en çok görüldüğü romanıdır. Yine de yazarın işlemeyi en çok sevdiği tema olan yalnızlık teması bu romanda yok değildir. 1940 yılında “İçimizdeki Şeytan” adlı muhteşem romanı gelir. Bu romanla ilgili bir yazı yazmıştım, yorum bölümünde bulacaksınız, aynı şekilde KY’yle ilgili yazıyı da bulacaksınız. “Tutunamayanlar”ın önceli ve biraz daha az karanlık olanı şeklinde özetleyebiliriz romanı. “Kürk Mantolu Madonna” ise 1943’te basıldı. TR’nin ilk siyasi, faili meçhul cinayetine kurban gittiği dillendirilen Sabahattin Ali, ne yazık ki başka roman yazamadı. Tıpkı Yılmaz Güney gibi Sabahatti Ali de en olgunlaştığı zamanlarda ölmüş bir sanatçıdır. Yusuf Atılgan gibi üretme motivasyonundan yoksun bir insan da değildi. Biz edebiyat severlerin büyük şanssızlığıdır kendisinin genç yaşta ölmesi…

TOPLUMCU MU?

Sabahattin Ali’nin sol, sosyalist düşüncelere ilgisi olduğu, bu yüzden bedeller ödediği biliniyor. Aziz Nesin’le birlikte “Marko Paşa” adlı siyasi hiciv dergisini de çıkartmış… Bazı insanların kendisini “toplumcu” yazar kategorisine soktuğunu görüyoruz. Siz böyle düşünüyor musunuz? Öykülerini okumadım ama üç romanını da okumuş biri olarak ben kendisinin, en azından bir romancı olarak, bu kategoriye girmeyeceğini düşünüyorum. Toplumcu derken neyi kast ediyoruz? Toplumdaki ezen, ezilen ikiliğini işleyen ve burada açıkça bir taraf tutan romancılar için toplumcu diyebiliriz kısaca… “Kuyucaklı Yusuf”ta mütegallibeyi teşhir edip zor durumda bırakması kafaları karıştırmış olabilir ancak yine o romanda da Yusuf’un iç dünyasına sık sık hapsolduğunu ve orada debelendiğini görüyoruz. Bir İnce Memed gibi –belli bir aşamadan sonra- kararlı ve hedefe kilitlenmiş olduğu da yok. “İçimizdeki Şeytan” ve “Kürk Mantolu Madonna” romanları zaten çoğunlukla bireyin karanlık taraflarına odaklanan romanlar… Hatta bu iki roman sınıflardan bağımsız olarak toplum denen baskı mekanizmasının bireyi nasıl da hırpaladığını işleyen romanlar… Düşünsel dünyasında toplumcu olabilir ama yazarın romanlarında toplumculuk adına pek bir şey göremiyorum ben… Peki, neden böyle? Bilemiyorum. Roman yazacak kadar çok düşünen bir insanın, insanın ve toplumun karanlık taraflarını fark etmemesi imkansızdır diye düşünüyorum. Bu yüzdendir ki toplumcu sanatçılar çok azdır. Doğru mu?

SEVMEK ZAMANI

Bu romanın Metin Erksan’ın 1965 tarihli “Sevmek Zamanı” filmiyle ilgili ortak noktaları var. Bu filmle ilgili “Vay Be Aşka Bak!” başlıklı bir yazı yazmıştım. Doğu toplumlarında sık görülen bir tema yani surete aşık olma teması bu filmde vardı. İdealist aşk yani… Doğu toplumlarının nice irrasyonalitesinden biriydi bu idealist aşk da… Filmin romandan esinlenmiş olması kuvvetle muhtemel. Filmdeki kahraman nesne(!) eline geçmesine rağmen aşktan geri duruyordu ve “Anlamıyor musun, sana değil resmine aşığım ben!” diyordu. Romanda bunu görmüyoruz. Berlin’de geçtiğinden midir nedir, kahraman önce resme aşık oluyor, onu idealize ediyor ancak nesne(!) eline geçtiği zaman da idealizmden materyalizme teşrif etmekten geri durmuyor. Filmdeki meta(!) bir ana akım insan ama romandaki radikal bir insan. Roman ve film arasındaki tema ortaklığını ilgi çekici buldum. Ayrıca romanın ilk bölümü yine Reşat Nuri’nin “Yaprak Dökümü”nü anıştırıyor. Şekil olarak yalnız… Raif Efendi toplumdan bağını çoktan kopartmış bir insandır ama YD’deki karakter toplumun fırlatıp attığı bir insandır.

TUTUNAMAYANLAR

“İçimizdeki Şeytan”ın “Tutunamayanlar”ın dedesi olduğunu öne sürmüştüm. “Kürk Mantolu Madonna” da iki tutunamayanı işleyen bir romandır. Bu iki karakter de genel olarak toplumun işleyiş yasalarına sırt çevirmiş, onlardan yana herhangi bir umudu veya beklentisi olmayan iki insandır. O zaman tencere yuvarlanmış ve kapağını bulmuş diyebilir miyiz? Hayır, çünkü bunlardan biri kadın diğeri de erkektir ve birbirlerini “süzerler”, birbirlerini “tartarlar”, birbirlerine “yatırım yaparlar”… Böylesi bir durumda “doğal” olmak mümkün müdür? Yüzde yüz doğallık ancak doğada yalnız yaşayan ve avlanan örneğin kaplan gibi hayvanlarda görülür. Yüzde yüz demeyelim, yine çiftleşme dönemlerinde istediklerini yapamazlar. İnsanlar, yani diğer hayvanlarla birlikte, yüzde yüz “özgür” olamazlar. Birtakım yasalara tabi olmak durumundadırlar. Bu “özgürlüğe” gerek var mıdır, milyarlarca yıllık bir ömrü olan evrende, ortalama bir 67 yıllık hayat için bu kadar ısrarcı olmaya gerek var mıdır? Soruyu size soruyorum? T’deki nihilizm ve mizantropi var mıdır o halde bu romanda? Misogny diye İngilizce bir tabir vardır yani kadın düşmanlığı… Erkek düşmanlığı anlamına gelen bir tabir var mı bilmiyorum, örneğin “mishominy” diye bir şey var mıdır? Varsa, Maria Puder’de o var diyebiliriz. Raif Efendi’de mizantropi var yalnız ama bir eksikle… Maria Puder hariç tüm dünyayı harcamıştır. Eksikli ve biraz kendine özgü bir “Tutunamayanlar”dır KMM. Tıpkı İŞ gibi… Doğal olarak…

FEMİNİZM

Tek rüyası Singer dikiş makinası (doğrusu makine olacak ama reklamda kafiye olsun diye makina diyorlar) olan “genç kızların” ve onların bu projesinde rol kapmaya oldukça hevesli “genç erkeklerin” bu romanı neden bu kadar tuttukları hayret verici doğrusu… Bir kadınla bir erkeğin birbirlerini uzun yıllar boyunca, tutkuyla sevmeleri sanırım tavladı bu ana akım insanları fakat romandaki karakterler hiç de ana akım insan değiller. Raif Efendi, insanlardan kaçan, mümkün olsa ömrünün geri kalanını Maria Puder’le bir ıssız adada geçirmek isteyen birisi. Ayrıca onu da toplumun tarif ettiği şekilde sevmeyen, biraz farklı seven bir insan. Sevişmek bile aklına gelmiyor. Bir sapyoseksüel aslında ki bir erkeğin sapyoseksüel (dış görüntüye değil zekaya önem veren, onu çekici bulan) olması imkansıza yakındır. Az insan sapyoseksüel olur, onlar da kadındır. İki kişilik bir dünya dedik ama bu roman, daha çok Maria Puder’in romanıdır. Maria Puder feminist bir karakterdir. Erkeğin türlü türlü şekillerde tezahür eden, meşhur tahakkümünü analiz etmiş ve bununla hesaplaşmış bir karakterdir. 1940 yılında, bir Türkün yazdığı bir roman için hayli ilginç bir şey bu bana göre… Yeni yeni tarif edilen bir kavram olan “mansplaining”i 1940 yılında tarif ediyor… Erkeğin ezeli iktidarını çözmüş ve buna karşı isyan bayrağını açmış bir insandır Maria Puder. Bu iktidar ebedi midir? Tayyip Erdoğan’ın “Kadınla erkeğin fıtratının farklı olduğuna inanıyorum.” cümlesine hak veren biriyim ben… Haklar, olanaklar, güvenlik anlamında kadınlar yiğitçe mücadele edip çok şey elde edecekler ama erkekler ve kadınlar kıyamete kadar farklı şeylerle ilgilenmeye devam edecekler bence. İnsanlık tarihi böyle hatta hayvanlık tarihi böyle… Neyse, feminizm bölümü altında bu düşüncelere dalmayalım. Romanlar ve Evrim Ağacı makaleleri –ve de Tayyip Erdoğan demeçleri- sonrasında böyle düşünmeye başladım… Erkeklerin kadınlara çok büyük haksızlıkları vardır ama bu haksızlıklar er ya da geç yok edileceği zaman da erkek ve kadın farklı tutum, davranış, düşünce kalıbı, alışkanlıklara sahip olmaya devam edecekler, özetle…

REBOUND GIRL

“Mansplaining” gibi burada bir de “rebound girl” kavramına dikkat çekmek istiyorum. Kimsenin dikkat ettiği bir şey değildir bu herhalde. “Rebound” yani tekrar bağ kurmak demek… Kastedilen şudur: Bir insan (çoğunlukla erkek) yoğun bir ilişkiden çıktıktan sonra hayatla bağ kurmak için kolayca elde edebileceği ve ona kendisini iyi hissettirecek ama esasında çok da değer vermediği bir kadına yönelir… Bu, bir toparlanma projesidir ve bu kişiye “rebound girl” denir. Bana göre bunu yapmak şerefsizliktir. Erkekler ve şerefsizlik… Sık sık yan yana gelir bu iki olgu… Dediğim gibi son yılların bir kavramıdır çünkü son yıllarda bu tür şeyler düşünce dünyalarında daha çok ele alınır olmuştur. Şimdi, Raif Efendi’nin karısı bir “reboud girl” değil de nedir?

İKİ KİŞİLİK DÜNYA

İki insan, iki kişilik dünya kurabilir mi? Romanda böyle bir proje görüyoruz. İki insan birbirine bu kadar uyumlu ve düşkün olabilir ama iki kişilik dünya kurmanın gerçekçi bir şey olmadığını düşünüyorum. İki insanın bu kadar birbirine benzemesi ve aynı şeyleri arzu etmeleri oldukça nadir rastlanacak bir şey olsa gerektir ve bu, oluşsa bile mutlaka diğer kişi, kurum ve kuruluşlar devreye girecektir. Bu, çok kötü de değildir. Az biraz mücadeleyle, Ayıp Olur Terör Örgütü’ne (AOTÖ) karşı geliştirilecek kararlı bir duruşla (burada da her zamanki gibi yükün büyük kısmı kadına düşmektedir) bu müdahaleyi zararsız hale getirebiliriz diye düşünüyorum. Biz öznesini kullandım çünkü ben de sosyalleşmeye çok hevesli bir insan değilim ama böyle insanların sayısı oldukça azdır. İnsanlar genelde başkalarıyla sosyalleşmek, onlarla sarmal içine girmek isterler! Bunu yapamazlarsa gerilirler. Dolayısıyla son günlerin meşhur deyişiyle çok da şey etmemek gerekir. Raif Efendi ve Maria Puder ikilisi gibi ikili çok az denk gelinecek bir ikildir.

Yazının sonunda değinmek istediğim şey şu yukarıdaki paragrafın son cümlesiyle alakalı. Sinemada sıradan insanların, gündelik yaşamlarını inceleyen, hoş ve sevimli ayrıntılara odaklanan filmleri beğeniriz. Bunlara bağımsız sinema deniyor. Bu bağımsızlık yanlış bir şekilde ekonomik bir bağımsızlığı değil içeriği işaret eder. Yani bağımsız filmler, tekellere karşı mücadele eden filmleri değil içerik olarak şu yukarıda saydığım filmleri işaret eder. Neyse, ben bu tür filmleri çok severim ancak roman söz konusu olduğunda böyle romanlar olmazmış gibi geliyor bana. Roman mutlaka olağanüstü olmalıdır. Hayatta kolay kolay karşımıza çıkmayacak hikayeleri işlemelidir. Doğru mu? Bir bağımsız film havasında olan bir roman biliyor musunuz? Ama klasik olmuş, çok beğenilmiş, zamanın süzgecinden geçmiş… KMM tam da böyle bir romandır. Yani olağanüstü bir hikayesi ve olağanüstü karakterleri vardır. Unutulmazdır. Akıldan çıkmaz kolay kolay. “Kürk Mantolu Madonna” böyle bir romandır işte…

 

Bu yazı Uncategorized kategorisine gönderilmiş ve ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.