Music Laughs

O, araba sürerken hep arkada oturmayı tercih ederdi. Boynunu rahatça öpebilmek için…

Boynunu öptüğü zaman ikisi de bambaşka iki insan oluyordu. Erkek, bu tehlikeli oyunu oynamaktan geri duramıyordu. Kadın da mantıksız bulmasına rağmen karşı koyamıyordu. Aslında, bir şeye karşı koyamamayı ikisi de seviyordu ve böyle şeyler ortaya çıkarmak için çaba harcıyorlardı. Hayatlarında, karşı koyamadıkları şeylerin olması ikisini de mutlu ediyordu.

Bostancı’daki Yusuf Usta’ya gidiyorlardı.

Otobanda yüksek hızlara çıktıkları için, tehlikeli oyuna ara vermişlerdi. Müzik ikisini de esir almaya başlamıştı. İkisi de müziğe karşı duyarsız kalamıyordu. Erkek biraz daha fazla bağlıydı müziğe aslında. Hayatının anlamlarından biri olduğunu düşünüyordu. Birden fazla, hayatının anlamı vardı. Bundan da mutlu oluyordu. Müzik, hayatının anlamlarının en önde gelenlerinden biriydi. Diğer bir tanesi de önündeki koltukta oturuyordu.

Erkek, arabaya binince hemen Nostalji FM’i açardı. 90’lı yılların sonlarına kadar olan pop müziğe bayılıyordu. Onları dinlemiş bir insan olması bu sonucu doğurmuştu. Pop müziğin, o yıllardan sonraki durumunu bilmiyordu. Bir şeyi araştırmak, bilmeye çalışmak bazen çok zor gelirdi ona. Çıkacak sonuçtan ürkerdi bazen. Hayatında birçok kez bilmek, acı vermişti ona. Pop müziğin 90’larda iyi olduğunu birçok kişiden duymuştu, kendisi de öyle düşünüyordu. Bu kadarı yetmişti. 90’lar pop müziğinin hayranıydı. Önü, arkası, sağı, solu yoktu.

Kadın, her dönemin iyi bir pop müzik dinleyicisiydi. Erkek olmadığı zamanlarda bazen Nostalji FM’i açardı ama daha çok güncel müzikler çalan radyoları dinlerdi. İkisi de herkes gibi radyoyu artık sadece arabada dinliyordu.

Unutulmaz bir gün daha geçirmeyi düşünmüşlerdi. Erkek planlamıştı her şeyi. Daha önce erkeğin çok iyi olacağını tasarladığı bazı günler, çok kötü geçmişti aslında ama o gün böyle bir ihtimali akıllarına getirmiyorlardı.

Müziğe odaklanmışlardı.

Erkek, hiçbir müzik aletinin, gitarın yaptığı kadar tutku duygusunu harekete geçiremediğini düşünüyordu…

Flamenko’nun, dünyadaki en özel şeylerden biri olduğunu düşünüyordu. Bir Flamenko akoru duydu…Sonra Levent Yüksel “Tuana” dedi…”Dallarına karlar yağıyor Tuana”…İlk sözlerle beraber bas gitar da duyulmuştu. Levent Yüksel’in parçadaki vokal performansı ile bas gitar performansını yan yana koyup hayret etti.

Parçanın “intro”su başlayınca kendisinden geçti. Birkaç gün önce de “Tuana”yı dinlemişti ve gitarı kimin çaldığına bakmıştı. Erdinç Şenyaylar diye düşünmüştü önce. 90’lı yılların kalburüstü bütün pop müzik albümlerinde o vardı çünkü. Ferda Anıl Yarkın’ın “Sonuna Kadar”ının sonunda yer alan gitar solosu Erdinç Şenyaylar’a aitti ve çok az şey onu, o solo kadar etkileyebiliyordu. O soloyu dinlediğinde, kadının boynunu öpüyormuş gibi hissediyordu. O gün ikisini de aynı anda yapmaya heves etmişti ama evden çıkmadan önce boş CD olmadığını fark etmişti. İki işi, aynı anda, o gün yapamayacaktı. Nostalji FM’de çıkmaz iseydi tabi…Yoksa çıkacak mıydı?

Çıkarsa arabayı otobanda sağa çektirip düşündüğünü yapacaktı.

“Tuana”da gitarı Erdem Sökmen çalmıştı. 90’lı yıllarda Erdinç Şenyaylar kadar olmasa da epeyce bir albümde gitar çaldığını öğrenmişti. Hemen Youtube’a bakmıştı. Tıpkı Erdinç Şenyaylar gibi onun da çok az videosu vardı. Üzülmüştü. Acaba bir yerlerde kendisini dinleyebilir miydi?

Şarkıda gitara odaklandığını fark etti. Kadına baktı. O daha çok Levent Yüksel’in vokal performansına odaklanmış gibiydi. Şarkıyı söylemeye çalışıyordu. Bu kadar zor bir vokal performansın altından kalkmak kolay değildi.

-Levent Yüksel’le Sertab Erener barıştırılmalı ve kendilerine beş çocuk yapma görevi verilmeli, dedi.

Kadın her zamanki kahkahasını attı. Şuh, itici bir kahkaha değildi onunki. Beste gibi bir kahkahası vardı. Erkek, şarkıya geri döndü…

“Devam eder hayat” cümlesindeki hayat’ı öyle bir söyledi ki Levent Yüksel, gitarı bırakıp sese odaklandı. Beyninden vurulmuşa döndü. Bazı müziklerin bazı anlarındaki çok iyi performanslarda yaşadığı derin ve büyük hazzı duydu o an. “Sana söz yine baharlar gelecek” cümlesi de ikisini bulutların üzerine çıkardı…Umut, ne güzel şeydi…Erkek dayanamadı ve öptü orayı.

İşte yine “intro” başlamıştı. O bölümün Paco De Lucia’nın bir şarkısından alındığını biliyordu. Paco De Lucia geldi aklına. 30 Mayıs 2013’te İstanbul’da konseri olduğunu fark edemediği geldi bir de. O günlerde devrime benzer şeyler yapıyorlardı. Bilseydi devrimi bırakıp Paco De Lucia’nın konserine gider miydi? Devrim, onsuz da olurdu veya iki saat onu bekleyebilirdi. Paco De Lucia bir sene sonra ölmüştü. Bir de tanrılar ölümsüzdür derlerdi…”Tuana”yı o kadar çok seviyordu ki araklama tartışmasını kafasında hiç yapmamıştı. Prensiplerini çiğnemişti “Tuana” için…Çok düşkün olduğu bazı şeyler için prensiplerini rahatça çiğnerdi, herkes gibi.

O “intro”yu aynı şarkıda iki kere dinlemek, aynı yaz iki kere tatile gitmek gibi bir şeydi onun için. Erdem Sökmen’in “es”ten sonra gelen Flamenko akorunu iki kere duyabilmişti. Neredeyse İspanyol gibi vuruyordu. Başka halklardan birilerinin bir İspanyol kadar tutkulu bir şekilde gitara vuramayacağını düşünüyordu.

Yine aklına sinema geldi. Bu şarkının ikinci bölümünü dinlemeyi “Clerks 2”yi seyretmeye benzetti. Uç benzetmeleri arar, bulurdu.

Şarkı “fade-out”la bitmişti. Bu şarkı birden bitmeliydi diye düşündü. Birden bitmeliydi ve ne olacaksa olmalıydı. İnsan, “Tuana”yı dinlerken gerçekliğe adım adım dönmemeliydi…

Ama döndüler işte…Aynadan kadına baktı. O kısa bakışta, erkek “Ben şu anda acayip bir şey oldum.” dedi. Kadın da “Evet, anladım.” dedi.

Ne başlayacaktı acaba? “Sonuna Kadar” başlayacak mıydı? E 5’e inmişlerdi. Trafik yoktu. Yusuf Usta’ya varana kadar iki şarkı daha dinleyebileceklerdi. Erkek, o soloyu dinlerken kadının boynunu öpmeyi ve bir unutulmaz an daha kaydetmeyi umuyordu…

Tandık bir ritim başlamıştı… Madonna’nın “La isla bonita”sı olduğunu düşündü kadın. “Aa, Madonna!” dedi. Erkek de öyle düşünmüştü. Akordiyon başlayınca öyle olmadığını anladılar.
İzel-Çelik-Ercan üçlüsünün “Özledim”i başlamıştı. “La isla bonita”yla girişleri hemen hemen aynıydı. Erkek, “La isla bonita”yı tercih ederdi. Çünkü orada çok kısa ama çok iyi bir gitar solosu vardı.

-Music laughs…

-Müzik güler…Ne demek şimdi bu?

-Bee Gees’’in “Stayin’ Alive” şarkısında böyle bir cümle var. “Music laughs” Aklıma geldi…

Kadın, o gün, her zaman yaptığının aksine erkeğin bulduğu uç benzetmelerle kendisinden geçmiyor gibiydi.

Kadın yola odaklanmaya devam etti. Erkek, “Özledim” parçasını düşünmeye başladı. Ne kadar da basit bir melodisi olduğunu fark etti. Bir bilgisayar programının, komut verilse, “Özledim”i besteleyebileceğini düşündü fakat şarkıda tuhaf bir samimiyet vardı. Şarkıyı ortaokula giderken dinlemişti ve çok sevmişti. Hatırladı…

Erkek arka koltukta kendisinden geçmişti. Kadından sesi biraz daha açmasını rica etti. Yüksek sesle müzik dinlemeyi severdi. Müthiş bir duygu yoğunluğu hissetmeye başlamıştı. Akordiyon onu kendisinden geçiriyordu. “Özledim özledim seni ben”i duyunca önde oturan kadın aklına geliyordu. Onunla beraberken bile onu özlüyordu. Buydu onu kendisinden geçiren. Üç saat sonra ayrılacaklardı ve bir hafta görüşemeyeceklerdi. Bunları düşünerek ve müziğin katkısıyla, acıyla karışık mutluluk yaşıyordu. Hem acı çekiyordu hem de oldukça mutluydu. “Özledim” adlı basit şarkıydı bunu sağlayan. Müzik gülüyordu gerçekten de…

“Şarkılar hep bizi soruyor / Buluştuğumuz kafelerde”…

Bu sözlerde, insanı çaresiz bırakan basitliği seziyor ama yoğun duygular hissetmekten kendisini alamıyordu? Müziğin gücüne mi vermeliydi? O an bulunduğu atmosfere mi?

Düşünceden düşünceye atlamaya devam ediyordu.

Bir kır pidecisinde denk geldiği klip geldi aklına. Çok acil karnını doyurması gerekmişti ve bir kır pidecisine dalmıştı. Televizyondaki klip dikkatini çekmişti. Gülben Ergen, yıllar öncesinin sabun köpüğü parçasını, yani “Özledim”i yeniden seslendirmişti. O an “Özledim”in kendisini ne kadar etkileyebileceğini kestirememişti. Bir sabun köpüğü şarkısının yeniden seslendirilmesini görmüş ve ülke halkı üzerine derin düşüncelere dalmıştı. Şimdi ise kendisi, yıllar öncesinin sabun köpüğü parçasını dinliyor ve yoğun duygular hissediyordu. Kadındı bunu sağlayan.

Bir şarkılık vakit kalmıştı. Bostancı Köprüsü’nden dönmüşlerdi. Az sonra Yusuf Usta’da olacaklardı. Reklâm başlamıştı.

-Sence kimin şarkısı başlayacak, diye sordu erkek.

-Sence?

-Ferda Anıl Yarkın başlarsa ne söylersem yapacaksın, tamam mı?

-Tamam.

-Sen, kim çıkacak diyorsun?

-Bence “Hey Corç Versene Borç” çıkacak, dedi ve şımarıkça güldü.

Reklâm, tanıtım tarzı bir şey vardı. Erkek “Sonuna Kadar”ı bekliyordu. Kadın, erkeğin onu beklediğini bilmiyordu…

Koro vokal başlamıştı. Gitar arpej, koro vokale eşlik ediyordu. Aynı melodi kanun eşliğinde tekrarlandı. Sonra solist girdi…

“Gülümse hadi gülümse, bulutlar gitsin”…

Kebapçıya ulaşmadan dinleyecekleri son şarkı Sezen Aksu’nun “Gülümse” şarkısı idi…

-Herkesin hayatında biraz Sezen Aksu vardır, dedi erkek.

-Bende çook var, dedi kadın. Onun, “çok” kelimesini, o harfini uzatarak söylemesine bayılıyordu tek kelimeyle…

Aslında erkekte de bayağı çoktu. Çok dinlemişti Sezen Aksu’yu. Sezen Aksu, 2010 yılında yetmez-ama-evet deyince, kendisinden nefret etmişti. Sezen Aksu’yu boykot etmeye karar vermişti ama uzun yıllar boyunca o kadar girmişti ki dünyasına, fırlatıp atmayı başaramamıştı. Sohbet aralarında her şeyi fırlatıp atabileceğini söylerdi ama yalan söylüyordu…

En sevdiği şarkısı “Gülümse” idi…

Yolculuk boyunca çalan üç şarkıyı düşündü. Listeyi sevmişti. Bir tek “Özledim” yerine “Sonuna Kadar”ı tercih ederdi ama “Özledim” çalarken epeyce yoğun duygular hissetmişti. Listeye itiraz etmemeye karar verdi. Nostalji FM görevlileri ona çalışmışlardı… Daha ne istiyordu? O, kısa araba yolculuğunu unutulmaz yapmışlardı işte…

Daha ne istiyordu?

“Gülümse, hadi gülümse” diyordu şarkı. Onun gülümsemesi kendisini mutlu ediyordu. Belli etmiyordu ama bayağı canı sıkkındı son zamanlarda. Şarkıdaki gibi, o gülümseyince yenileniyordu…Aynadan kadına baktı. Kadın gülümsedi. Yine yenilendi…

”Yoksa ben nasıl yenileneceğim?” Burada bir mantık hatası mı vardı? Bunları düşünürken şarkı sazlardan, ırmaklardan, çakıl taşlarından bahsediyordu.

“Bir kedim bile yok, anlıyor musun? Hadi gülümse?”

Ortaokul yıllarında Grup Vitamin’in “bir kedim bile yok” cümlesiyle dalga geçişini anımsadı. O zaman Grup Vitamin’in dalga geçtiği her şeyle dalga geçme eğilimindeydi ancak o anda “bir kedim bile yok” cümlesi ona o kadar yaratıcı ve dokunaklı geldi ki Grup Vitamin’den de o çocuk aklıyla sahip olduğu düşüncelerden de utandı…

Bir kedisi olsaydı keşke…

Aslında köpeği tercih ederdi ama bir hayvanın dostluğuna ihtiyacı vardı o anda.

Onu, bunu bırakıp birden gerçekliğe döndü. O kısa araba yolculuğunu ve başka birçok şeyi unutulmaz yapan kadının, hayatından adım adım çıktığını hissediyordu. Net bir şekilde inişe geçtiklerini hissediyordu. Aslında şarkılar iyi gelmemişti. Kimi kandırıyordu? Müzik gülmüyordu işte…

Müzik gülümsemiyordu.

“Özledim”i söylerken sanki iki sene sonrasını prova ediyordu. Uzunca bir süre ıpıssız kalacağını hissediyordu, anlıyordu. “Tuana”da bunu kendisine itiraf edememişti. Baharların geleceğini söylüyordu şarkı. “Özledim”de kendisini alıştırmaya başlamıştı acı sona. “Gülümse”de artık iyice emindi. “Gülümse” onu yere sermişti aslında. Üç şarkı adeta fal gibi geleceğini göstermişti. Kendisine sorsalardı yanılsamalar dünyasında yaşamaya devam etmek isterdi ama olmuyordu işte. Gerçeklik kendisini dayatıyordu. Başkalarını kandırmada ustaydı ama kendisini kandıramıyordu bir türlü. Müzik bile kurtaramıyordu yanılsama dünyasını.

Yusuf Usta’nın sokağına girmişlerdi. Araba için park yeri arıyorlardı. Kadın radyoyu kapattı.

Bu yazı öyküler, Uncategorized kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.