“Notre Dame’ın Kamburu” Roman Eleştirisi

images

Marx’ın, Victor Hugo için kullanmış olduğu bir tabir ve sarf etmiş olduğu bir cümle hatırlıyorum. Tabir “duru gökte çakan şimşek” idi… Cümle ise “Bana yağmuru anlatma, yağ!” cümlesiydi… Yanlış hatırlamışsam düzeltilsin…

Bunları neden yaptı Marx? 1800’lü yıllar dünya için ama özellikle Fransa için oldukça hareketli geçmiştir. Dananın kuyruğu kopmuştur tabiri caizse. Hugo da politik bir kişiydi. Bütün bu gelişmelere kayıtsız kalmamış hareketin içinde direkt olarak yer almıştır. Hayatının ilk döneminde kralcı ve muhafazakar sonrasında ise cumhuriyetçi olduğunu biliyoruz. Marx bu yorumları ilk dönemleri için yapmış olmalı. Gerçi belli olmaz o dönemde saflar oldukça hızlı ve şaşırtıcı bir şekilde (devrim süreci) değiştiği için ikinci döneminde de kullanmış olabilir. Biz yine de birinci dönemi için yapıldığını var sayalım. Devrim karşıtı bir tutum takınan Hugo, benzersiz bir edebiyat yeteneğine sahip olduğu için Marx onu “duru gökte çakan şimşek” olarak değerlendirmiş olabilir. Yine benzersiz edebi yeteneğine ithafen kendisine yağmuru “anlatmamasını” bahusus yağmasını talep etmiş olabilir.

ROMANTİZM

Evet, böyle bir yazardır Hugo. Romantizm akımının kurucusu ve en önemli temsilcisidir. Bir tiyatro eserinin önsözünde romantizmin ilkelerini sıralamıştır. Bu akımlar öncelikle mimaride ortaya çıkarlar ve sonra edebiyat, resimde falan yansıtılırlar. Romantizmin önceli klasisizmdir. Bilmiyorum Türkçede böyle mi kullanılıyor…

Antik Yunan ve Roma medeniyetinin devamcısı olarak kendilerini gören Avrupalılar (ki haklıdırlar) 17. yüzyılda bu dönemin estetik ve sanat anlayışını yeniden gün yüzüne çıkarmışlardır. Buna hangi siyasal gelişmelerin sebep olduklarını bir kenara bırakalım. İşte Victor Hugo’nun kurduğu romantizm bu anlayışa karşı çıkar. Yazdığı o önsözden üç maddenin önemli olduğunu düşünüyorum… Bunların en önemlisi yazarların kendi düşüncelerini açıklamalarının sakıncası olmadığını düşündüğünü belirtmesidir. Gerçekten de “Notre Dame’ın Kamburu”nda yazar birçok konuda kendi düşüncesini özgürce ortaya koyuyor. Aforizmalar yapıyor. İroniler, sarkazm, abartılı övgüler falan yapıyor.

Diğer bir husus, edebi eserlerde sıradan insanların da protagonist olabileceğini belirtmesidir. Klasisizmde krallar, generaller, din otoriteleri falan işlenmişti yoğun olarak. Sıradan insanlar komedide daha çok yer bulabiliyorlardı. Komedi ile trajedi hiçbir zaman eşdeğer olmamıştır ve olmayacaklardır. Komedi yapmak da oldukça zor olmasına rağmen er meydanı dramdır. Dramlarda sıradan insanların ele alınması romantizm sayesinde yaygınlık kazanmıştır. NDK’de başkarakterler sıradan da öte bir yerde alt kültürün insanlarıdır. Çıtayı en yükseğe koymuştur Hugo. Üçüncü maddenin ne olduğunu unuttum ancak klasik “üç birlik” kuralına karşı eleştirel bir tutum takındığını hatırladım… Bu anlamda yenilikçi ve başkaldıran bir akımdır romantizm. Daha sonra kendisine yöneltilen eleştiriler bir yana saygı duyulması gereken bir akımdır romantizm.

Victor Hugo romantizmi kurdu ve ardından “Notre Dame’ın Kamburu”nu yazdı yani edebiyat tarihinin en önemli eserlerinden birini…

MİMARLIK

Bu esere odaklanmadan önce mimarlıkla ilgili bir şeyler yazmamız gerekecek… Çok severim! Sadece bakmakla kalmadım, birtakım kitaplar da okudum mimarlıkla ilgili. Bunu yapmak şart… neye, nasıl bakmamız gerektiğini bilmemiz lazım. Bu, angarya bir iş değildir. Hayatınızda farklı ufuklar da açmış olursunuz. Daha renkli bir hayatınız olur. Bir de mimarlıkla ilgilenen kişi aslında her şeyle ilgilenmiş olur… Romanda bir yerde bahsedildiği üzere, kitaptan önce yapı vardı… Yani bir yapı o dönemin toplumunun en başta siyasal yapısı, kültürü, gelişkinlik derecesi hakkında önemli bilgiler verir. Yaptığı bu şey aslında paha biçilemez bir şeydir. Geçmişten günümüze ayakta kalmış yapılar tapınaklar, kamu binaları veya saraylardır yalnız… Konutlar yüzyıllar boyunca dayanamazlar genelde. Çatalhöyük gibi paha biçilmez bir değerin bu ülkede olduğunu biliyor muydunuz? Yani dünyanın en eski konutları… Birçok kişi oraya gitse “Bu ne ya!” der eminim. Onlara göre tarihi eser “muhteşem” olmalıdır. Çatalhöyük’ün anlattığı muhteşem hikayeyi okuyamaz çoğu insan. Bunun yanında, yaşam görüşleri tapınağa, saraya, bürokrasi merkezine karşı olanlarda da bu eserlere karşı ilgisizlik gözlemlenir sıklıkla… Ne kadar yanlış bir tutum! Camiye karşı olan biri, bir Selçuklu “camiikebir”inden o kadar çok şey öğrenebilir ki… Ama nerde… Neyse bana ne ya!

NDK’de yazar mimariye oldukça fazla değiniyor. Bu konuda oldukça da bilgi sahibi olduğu anlaşılıyor.

NOTRE DAME DE PARIS

“Notığğ dam dö pağii” diye telaffuz edilir. Yapımı yüzyıllar boyunca sürmüştür. 1876 yılında geçirdiği dönüşümle dünyanın en yüksek yapısı olmuştur. Bu unvanı dört sene sonra Köln Katedrali’ne kaptırmıştır. Bir ulusal kimliktir zaten her başkentte veya her önemli kentte diyelim, o ülkenin ulusal kimliği iddiasında olan bir yapı vardır ve bunlar çoğunlukla tapınaktırlar. Notre Dame ayrıca Batı medeniyetinin genel bir sembolü olarak da görülebilir. Bu kitap da adeta bir karakterdir Notre Dame. Her şeyi gören, bilen ve gerektiğinde olaylara müdahale eden bir karakterdir. Bir yapının bu kadar etkin bir şekilde romana iliştirilmesi takdir edilmesi gereken bir şeydir. Hava atmak için söylemiyorum ama ben Notre Dame’ı gördüm… İçine girdim. 20, 30 yüro verip kulelerine çıkmamıştım fakat bugün gitsem mutlaka kulelerine çıkardım. Romanın en önemli bölümleri orada geçiyor. Zaten Fransa devleti bunu bildiği için oralara da turistik ziyaretin önünü açmış. Bazı katedrallere giriş paralı bazılarına ise ücretsizdir. Buraya ücretliydi diye hatırlıyorum. O dönem fazla para harcamamam gerektiği için kuleye çıkmamıştım. Notre Dame’ı görmüş olmanın veya görecek olmanın bu romanın içine girmek konusunda avantaj sağladığını düşünüyorum. Zira içine girmesi kolay olmayan bir roman.

PARİS

Paris’i görmüş olmak da romanla kurduğunuz ilişki üzerinde belirleyici oluyor. 1400’lerin Paris’inin nasıl olduğunu hayal etmeye çalışmak için Paris’in günümüzde neye benzediğini bilmek avantaj sağlıyor. Tekrar ediyorum hava atmak için bunu yapmıyorum. Beni maddi olarak zorlasa da Avrupa’ya yaptığım her ziyareti için oldukça mutluyum. Bugün olsa yine yapardım. Paris romanda, İstanbul’un bazı Orhan Pamuk romanlarında yaptığı gibi rol oynuyor. Mekanların ruhu olduklarına elbette inanmıyoruz ama mekanlar insan psikolojisi üzerinde her halde en çok etki eden faktörlerden biridir diye düşünüyoruz. Roman bu potansiyel psikolojiyi iyi yansıtıyor.

KARAKTERLER

NDK hacimli bir roman. Bir, iki günde okunabilecek bir roman değil. Bu kalınlığın önemli bir bölümü, nerdeyse yarısından fazlası tasvir, fikir beyanı, tarihi olay anlatımı olarak değerlendirilmiş. Karakterler için romanın yarısı bile ayrılmamış diyebiliriz. Tabii 1836 yılında yazılan bir eser olarak çok güçlü karakter çözümlemeleri, şaşırtıcı iç yolculuklar da barındırmıyor. Yine de karakter işlenmesinin yetersiz olduğunu düşünüyorum. 20. yüzyılda neredeyse tüm romanı buna ayıran eserler de olacaktı ama NDK karakter işlemesini eksikli yapıyor işte. Oysa Quasimodo ve Frollo gibi oldukça ayrıksı iki karaktere sahip. Bu ikisi üzerinde çok daha derin incelemeler yapılabilirdi. Özellikle Quasimodo karakteri unutulacak gibi değil… İnsanı hüzün bombardımanına maruz bırakıyor. Anti-kahramanlarla daha çok ilgilendiğimi birçok yazımda belirtmiştim, Quasimodo mükemmel bir anti-kahraman. Bedensel deformasyonları hakkında destan yazılmayı olanaklı kılıyor. Ve ölüş şekli… akıl alır gibi değil. Bu aşkın nesnesi Esmeralda ise beni hayal kırıklığına uğrattı. Hayranı bolsa şaşırmam ama ben onlardan biri değilim. Oldukça düşük profil buldum Esmeralda’yı. Kadınlar, erkekler dünyasında neredeyse “sadece” güzellikleriyle vardır yalnız… Bunu biliyoruz. Büyüleyici bir güzelliğe sahip olması onu bu destansı romanın baş kadın karakteri yapmaya yetiyor mu? Yorum sizin…

TASVİRLER

Tasvirlerin çok fazla yer tuttuğunu söylemiştik. Marx Hugo’dan yağmuru anlatmamasını talep etmiş ancak Usta’ya katılamıyoruz bu noktada… Kaç kişi yağmuru böyle anlatabilir ki…

MUHAFAZAKARLIK

Nefret ederim! Hugo oldukça muhafazakar bu romanda… Devrim karşıtlığını romanda fazlasıyla hissettiriyor. Her şeyin devrim öncesindeki haline dönmesini arzu ediyor gibi. Kilise ve kralın yediği darbelerden epeyce içerlenmiş. Satır aralarında bunları sezebiliyoruz. Devrimin güncel kahramanlarını anmaktan bile çekinmiyor. Kiliselerin yağmalanmalarından sık sık bahsediyor. Vandalizmi “tek başına” ele alamayız. Onu tek başına savunmak veya ona karşı çıkmak da apolitik bir tutumdur. Bugünün özgürlükçüleri, demokratları, cumhuriyetçileri Fransız Devrimi’nin bir bölümünde direkt “Terör Dönemi” olarak adlandırılan döneme neler borçlu olduklarını bilirler mi acaba? “Her şeyden önce şu şiddeti bir kınayalım…” gibi yaklaşımlar apolitiktir. Şiddet kınanmalıdır elbette ama “her şeyden önce” değil! Çünkü şiddet çok daha önemli bazı bazı şeylerin farklı sonuçlarından biridir yalnızca ve dolaylı, görünmeyen şiddet de hep göz ardı edilir. Kiliselerin yağmalanması “birtakım serserilerin canı öyle çektiği” için olmamıştır. Bunlar politiktir. O politik süreçle ilgili ne düşünüldüğü ortaya konulmalıdır. Victor Hugo, yüzyıllardın kiliseye inanan bu insanların nasıl da onları yakıp yıkacak seviyeye gelebildiklerini kendisine sormalıdır. Muhafazakar süreçten ziyade sonuçla ilgilenir zaten. Sonucu geçersiz kılıp tekrar eskiye dönüşü savunur. Eski dönemde kimlerin neler yaşadığıyla ilgilenmez… Victor Hugo’nun çeşitli konularda takındığı muhafazakar tutum beni rahatsız etti. Yine de çok büyük ve önemli bir roman diyorum ancak…

ORYANTALİZM

Bundan da nefret ederim! Oryantalizm yani Batılıların Doğu’yu egzotik gözle görmeleri, ona bakılacak bir nesne olarak yaklaşmaları. Mardin’de uzaktan çocuk fotoğrafı çeken kişi büyük ihtimalle oryantalizm yapıyor demektir. Hem onları sevmez, küçümser, onların haklarına/taleplerine karşı duyarsızdır ama onlar bir fotoğrafın nesnesi olabilmektedirler. Bir film gibi, bir tiyatro oyunu gibi “gidilip görünecek” şeylerdir Doğulular. Avrupa ülkeleri, ABD, Avustralya ve Kanada yapar oryantalizmi. Kendi içlerinde doğudan gelme olan Çingeneler oryantalizmin ilgi odağıdır. Bu romanda Victor Hugo Çingenelere ziyadesiyle, “serseriler” diye kodlanan alt kesim Fransızlara da dolaylı olarak küçümser bir tavırla yaklaşıyor. Kilise görevlileri ve bürokratlara da eleştirel bir yaklaşımı var ancak Çingeneler için kurduğu cümleler yenilir yutulur gibi değil. Serseriler de dediğimiz gibi sıklıkla kalaylanıyor. O yüzden biraz da mezarı Pantehon’da…

Dönüşüm yaşadıktan sonra yazdığı “Sefiller”i de okumayı düşünüyorum.

 

 

 

 

Bu yazı Uncategorized kategorisine gönderilmiş ve ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.