Hobi Orospusu

Nedir bu?

Hikâyenin başlangıcına dönelim. Önce şerefimizle kabul edelim ki istisnaları yok hükmünde sayılabilecek düzeyde, bütün erkekler küfür ederler… Doğru değildir. Savunmuyoruz. “Hımm!” bile dedirtmeyen, saçma gerekçeler öne sürmüyoruz ama 2020 Ağustos, dünya, itibariyle durum böyledir. Bunun sorumluluğu tek başlarına şu anda yaşayan erkeklerde de değildir ama suçun failleri de onlardır.

Geçenlerde bizim Mülhitler Whatsapp grubunda (dört erkekten oluşur) ben bizim Gencer Başkan için “dostluk orospusu” deyimini kullandım. Sıklıkla bir yerlerden arkadaşları geliyordu ve kendisinde bir hafta kalıyorlardı. Daha sonra bir de “diyalog orospusu”nu kitlelere tanıttım. Her yerde, herkesle kolaylıkla diyaloga giriyordu. Yani sanat filmi karakterinin tam tersiydi. Sonra kendisi için bir, üçüncü orospuluk türü daha keşfettim ve bu üçüncüyü her zaman unutuyorum. Omen gibi bir şey oldu bu. Onun üçüncü orospuluk türünü de kendiminkini de hep unutuyorum.

Sonra benim için böyle tanımlar aradık. İlki hazırdı: İstatistik orospusu… Gerçekten de sayılara, istatistiklere çok önem veririm. Bazen wikipedia’nın başına geçer yarım saat, çeşitli konularda istatistikler araştırırım. Mesela Tanju Çolak’ın 260 maçta, 240 gol attığını yani 0,92 oranıyla dünyada birinci olduğunu biliyor muydunuz? Aslında 15 senedir oynayıp da 0,91 tutturan Messi birincidir bu arada.

İkinci orospuluk türü ise tarihe tanıklık etme orospuluğudur. Bu kelime artık rahatsız etmeye başladı. Onun yerine seks işçisini mi kullansam… Tarihe tanıklık etme seks işçisi… Olmadı! Zaten bu seks işçisi tabiri kadar saçma bir tabir görmedim. Feministlerle anlaşamadığım tek konu bu olmalı. Özellikle sporda zırt pırt tarihe tanıklık ederim. Bu artık bıktırıcı olmaya başladı. Üstüne üstlük bir de son maçta, son dakikada, son anda tarihe tanıklık etmeyi kaçırdığım anlar da sık oluyor. Sadece futbolda değil başka başka konularda da sık sık tarihe tanıklık ederim.

Üçüncü seks işçiliği türünü hep unutuyordum. Bu, vardı ve nokta atışıydı ama geçen günlerde aklıma getirdiğim “hobi seks işçiliği” benim için nokta atışının da nokta atışı oldu. Gelelim hobilere…

İnsanlar maddi olarak ihtiyaçları olmadığı halde emekli olmak istemezler… Sayısal’dan büyük ikramiye çıksa öğretmenlik yapmaya devam edeceklerini söyleyenler vardır… Evde yapacak bir şey bulamayanlar vardır!!! (Normalde Türkçede üç ünlem yan yana diye bir şey yoktur, etkiyi arttırmak için sıkça yapılan bu yanlışı ben de yaptım.) Para kazanmak, ev almak, ikinci ev almak, yazlık almak, market indirimlerini takip etmek milyonlarca kişinin hobisidir… Her şeyi anlamsız bulan insanlar vardır… Nesneleri ve şeyleri değil de diğer insanları hayatlarının odak noktası haline getiren milyarlar vardır…

Bu insanlar için üzülüyorum. Bunun sorumluluğu hayatlarını dolduran hobilerin yok olmasındadır. Hobiye yönelten şey de “merak duygusu” olduğu için, aslında merak duygularının körelmiş olmasındadır diyebiliriz.  

Kendimi şu hayatta en şanslı hissettiğim şey hayatımın hobilerle dolup taşmasıdır. Belki de bunun yerine bir arsa işine girseydim, yemeyip içmeyip evde sığır gibi yaşasaydım ekonomik olarak şu anda daha iyi olurduk…

Ama merak duygusu başa bela işte! Ve merak duygusu çalışarak geliştirilecek bir şey değildir. Tıpkı müzik kulağı gibi önce var olup olmadığı önemli olmaktadır. Sonra derecesi arttırılabilir. Merak duygumu tatmin etmek için bir hayat yetmeyecek, bunu biliyorum. Artık olduğu kadar.

Hep böyle değildi aslında. Yani eskiden bu kadar yoğun değildi. Normalde insanlar üniversite dönemlerinde ilgi alanlarında zirveyi görürler ve sonra evlilik, çoluk çocuk, geçim derdi, akrabaların dedikoduları derken giderek düşüşe geçerler. Ben ise üniversitede okurken bir sığırdım. Sonra adım adım açıldım.

Hep hobilerim vardı ve bunlar düşünce dünyamı kaplardı. Bakalım şimdi bunlara…

20 YIL ÖNCE

O zamanlar üç hobim vardı: halk müziği, Türk sineması ve Türk futbolu ağırlıklı olmak üzere futbol… Bu hobilerim için ziyadesiyle zaman ayırdığımı ve onlara çok emek verdiğimi söylemek isterim yalnız… Yani “öylesine” ilgilenmedim bunlarla. Halk müziğine o kadar emek vereceğime gitara emek vermiş olmak isterdim. Çünkü şu anda en sevdiğim enstrüman uzak ara gitar. Türk sinemasına o kadar emek vereceğime genel olarak “nitelikli” sinemaya emek vermiş olmak isterdim. (Sonrasında yapacaktım.) Futbol için bir şey diyemem çünkü bana göre hayatın en büyük renklerinden biri. Ne demiştik? Asla ve asla “Yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmam.” cümlesini kurmuyorduk! Asla! Bu cümleyi kuran benimle arkadaşlığı kessin! İnsan mal oğlu maldır, sık sık büyük hatalar yapar, bunlar için oturup ağlaması lazımdır…

10 YIL ÖNCE

10 yıl önce ise şu hobilerim vardı: sinema, futbol, müzik… Değişen şey şu oldu, sinemaya manyakça bağlandım. İyi, kötü her filmi izledim… Yüzlerce yazı yazdım. Hayatıma başka bir şey sokmadım. Genelde sevgilisizdim. Sadece sinema vardı. Futbol yine olmaya devam etti ve Türk futbolu yavaş yavaş devreden çıktı. Halk müziği yerine başka başka müzikler de devreye girdi. Sinemaya bu kadar vakit ayırmış olmak hayatımdaki en büyük pimanlıklarımdan birisidir. Kafamı seveyim! Ama yine de hobisiz, sığır adam olmak istemezdim. Hayatı anlamsız bulmadım hiç, hep güzel buldum. İnsanların hayranı olmadım ama insanların ortaya çıkardığı nesneler ve diğer canlı cansız varlıklar hep ilgimi çekti.

ŞİMDİ

Ne olduysa bu 10 yılda oldu. 10 yıl önce İstanbul’a gelmem mi acaba bunda etkili oldu? Mutlaka olmuştur. Şu anda hobilerimi saymaya kalkınca başım dönüyor. Önem sırasına göre sayayım o zaman:

  1. Edebiyat
  2. Seyahat
  3. Spor
  4. Mimari, arkeoloji
  5. Müzik
  6. Yeme, içme
  7. Özel olarak biralar
  8. Tarih
  9. Tarihsel siyaset
  10. Evrim, evrimsel psikoloji, insan (kadın, erkek) davranış bilimi (varsa böyle bir şey)
  11. Sinema
  12. Hayvanlar
  13. Ev restorasyonu, tamirat, tadilat, eşyalar

Durum budur. Şaka yapmıyorum. Bütün bu hobilerim için de emek veriyorum. Başım dönüyor. İradeyle hayatıma merak ettiğim şeyleri, örneğin felsefe, şaraplar falan almıyorum. Bakalım ne olacak…

Hobi orospusu olmayın da hobisiz insan hiç olmayın. Aslında bu, tavsiye edilecek bir şey değil, yukarıda belirttiğim gibi. Ne haliniz varsa görün, ne halim varsa göreyim…

İyi günler.

Diğer kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bir Burjuva Romanı

“Bakın, sanat devrimci olmalıdır falan demiyorum! Sanat devrimci olmak zo-run-da-dır!” Kemal Okuyan – Bir söyleşide…

“Roman ya sömürenin yanında, ya da yoksulların, ezilenlerin yanında.” Yaşar Kemal – Erdal Öz’ün “Yaralısın” adlı romanının ön sözünde…

“Sanat, roman yaşamdan güçlüdür.” Aynı kişi, aynı yerde…

“Sanat ne toplum için ne de sanat içindir. Sanat sanatçı içindir. Sanat bir bireysel faaliyettir ve esas itibariyle bireysel hazza hizmet eder. Sanatçının düşünce dünyasına göre de toplum için veya sanat için olduğu düşünülür ama belki de sanatçının bunlar umurunda değildir.” Baran Doğan – Kaavede…

Tahsin Yüce’nin “Peygamberin Son Beş Günü” adlı romanını okudum. Kemal Okuyan, yukarıdaki keskinliğiyle bu romanı bir “burjuva” romanı olarak değerlendiriyordur diye tahmin ediyorum. Romandaki karakterin öz Türkçe takıntısı vardı ve bu yüzden burjuva yerine “kenter” kelimesini kullanıyordu. Bu kenter kelimesi o kadar çok kullanılıyor ki bıktırıcı olması bir yana, Orhan Kemal romanlardaki tekrarların sevimli olması gibi bir süre sonra sevimli, tebessüm ettirici bir şey oluyor.

Bir kenter romanı… Yani, üretilen sanat eserleri mutlaka ve mutlaka bir ideolojiye hizmet eder. Esasında iki ideoloji vardır. Kenter ideolojisi ve işçi sınıfı ideolojisi. Bunlar savaş içerisindedir. Eğer bir roman işçi sınıfı uyanışını engellerse veyahut da ona hizmet etmezse o zaman o sanat eseri bir kenter sanat eseridir…

Yukarıda Baran Doğan’ın kaavede verdiği seminerde söylediği cümleye bakalım. O (ben) sanatın esas itibariyle bireysel haz için ortaya konduğunu düşünüyor. Ve sanat (folklör değil) aslında çok az insana hitap ettiği için ideolojiler üzerinde iddia edildiği kadar büyük bir etkisi yoktur. Zaten ortada bir ideoloji savaşı yoktur. Yani iki taraflı bir ideoloji savaşı yoktur. Aynı ideolojinin farklı farklı yorumları arasında bir savaş vardır. Yani Türkiye gibi birbirlerine benzemeye insanlardan oluşan ülkelerde. Büyük oranda homojen olan ülkelerde o bile yoktur. İşçiler değil ama işçi sınıfının çıkarını savunan insanların ideolojileri, çok kısıtlı bir zaman diliminde savaş diyebileceğimiz bir şey içerisinde bulundu. O anların dışında hep yok olmama mücadelesi verdi.  

Şu yukarıdaki paragrafa bakarsak, bu yazı da bir burjuva blog yazısı o halde. Kenterler gizli gizli bir toplantı yaptılar ve bana para teklif edip bu yazıyı yazdırdılar. Bu yazıyı okuyan milyonlar da Kurtalan’a devrim yapmaya giderken vazgeçip geri döndüler ve namaz kıldılar…

Bu dağınık girişten sonra kitaba odaklanmaya başlayalım…

Peygamber denince sanki dini bir kitapmış, dini şeylerden bahsediyormuş gibi algılanıyor. Tıpkı “Huzur”un İslami değerlerin ne kadar da dingin, dinlendirici bir şey olduğunu anlatan bir roman olarak algılanmasına benziyor bu durum. Tam tersi. “Huzur” huzursuzluğu anlatıyor, “Peygamberin Son Beş Günü” de bir devrimciyi ele alıyor.  

Roman post-modern üst-kurmaca hilelerine başvuruyor. Yani bu eserin aslında bir roman olup olmadığı giriş ve sonuç bölümlerinde bulanıklaştırılıyor. Bunu geçelim. Roman iki bölüme ayrılıyor. Birinci bölüde “peygamber” lakaplı “ünlü” devrimci ozan Rahmi Gülmez’in yaşamı anlatılıyor. Arkadaşı önce devrimci sonra kapitalist olan Fehmi Sönmez ile birlikte. Bu arada Rahmi Gülmez’in adını doğru yazıp yazmadığıma emin değilim. Kontrol edip düzeltmeyeceğim çünkü bu emin olamama halim romanın ruhuyla yani peygamberin sürekli önümüze konulan dandikliğiyle alakalı oldu. Elbette tuhaf bir karakter peygamber. Kendisine peygamber lakabı bir barda takılıyor. Marx’ın devrim teorisini oldukça “yalın”, “anlaşılır” ve “hümanistçe” anlattığı için (her gece) bir arkadaşı kendisine peygamber lakabını takıyor. Aslında peygamberler bu kadar naif insanlar değildirler de neyse…

İkinci bölüm ise romana ismini veren bölüm yani peygamberin son beş günü. İki bölüm de çok sarsıcı. Bu bölümlere sırasıyla geleceğiz.

SOL ELEŞTİRİLEBİLİR Mİ?

Kendi örgütlü solculuk deneyimime bakıyorum. Bu deneyim bilinç ve iradeden uzak idi. Bir “etkili arkadaşım” vardı. Bir gün bana peygamber gibi bir cümle kurmuştu. “Hayattaki bütün sorunların kaynağı üretim araçları üzerindeki özel mülkiyettir. Bu kalktığı zaman hiçbir sorun kalmayacaktır. Ve Marx işçi sınıfının bunu devrim yoluyla kaldıracağını bilimsel bir şekilde ortaya koymuştur.” Ben buna inanmıştım. Bu benim hatam çünkü yaşım da çok genç değildi. 31 yaşımdaydım. Bu işler için geç sayılır. Sonra bu etkili arkadaşım allem etti, kallem etti, ortamlar oluşturdu ve beni “örgütledi”. Yani beni kandırdı. Marx yaşarken ne evrim, ne arkeoloji, ne evrimsel psikoloji, ne jinoloji, ne teknoloji devrimi vardı. Dolayısıyla dünyadaki bütün sorunların kaynağı olan üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet kalktığı zaman bütün sorunların çözüleceğini iddia etmek mümkün değildir. Yani bana göre. Evet, birçok sorunun kaynağıdır. Kalksa çok iyi olur ayrı mesele. Ancak insanın bunu başarabilecek bir potansiyele sahip olmadığını düşünüyorum. Bunun bilimsel olarak “kanıtlandığı” da ayrı bir muamma. Kendim için Marx’ın, Engels’in ve Lenin’in neredeyse bütün eserlerini okumuş biri olduğumu söyleyebilirim. O arkadaşım öyle değildi. Böyle bir bilimsel kanıttan bahsetmek pek mümkün değil gibi. Bilimsel kanıttan kasıt nedir, sanırım orada sorun var ama o zaman bu bilimsellik bir kesinlik ifade etmişti ve rahatlamıştım açıkçası… Oh be! O arkadaşım tıpkı peygamber gibi, kulaktan dolma vasat bilgileri büyük bir öz güvenle bana iteliyordu. Daha sonra ben de tıpkı o arkadaşım gibi bir “etkili birey” oldum ve çok fazla insanı “örgütledim”. Ama kandırarak…

İnsanların devrimci mücadele içerisine girmelerinde “etkili birey”in yeri tartışılır. Öyle olmadığı ve insanların “ideolojiye” örgütlendiği öne sürülür. Ben tersini düşünüyorum. Kitapta da bunu buldum. Peygambere peygamberliğini veren şey karısı Feride’dir. Bu etkili kişi sıklıkla karşı cins de olur. O karşı cinse yaranmak için kişiler “örgütlenirler”. Örgütler bölündüğü zaman çiftlerden hangisi daha etkinse ikisi birden onun tarafını seçer çünkü etkin olmayan taraf evde sorun istemez! Çok yakışıklı olan peygamberin, fiziksel olarak çekici olmayan Feride’ye tutulması onu “farklı” görmesiyle alakalıdır. Kurduğu havalı cümleler, Almanca’dan yaptığı Marx çevirileri, bir Anadolu çocuğu olan peygambere farklı gelen tutum ve davranışları onu kendisine aşık ediyor. Aslında erkekler sapyoseksüel (dış görünüşten ziyade entelektüel birikime ilgi duyma) olmazlar. Erkekler için ilk olarak ve en çok fiziksel çekicilik önemlidir. Kadınlar içinse entelektüel birikim çekici olabilmektedir. Bu anlamda roman biraz inandırıcılık sorunu barındırıyor diyebiliriz.

Peygamber tamamen Feride’nin büyüsü altındadır. Evet, ondan önce bir devrimcilik merakı olmuştur ama bu merak ve düzey acınacak düzeydedir. Feride olmasaydı çok büyük ihtimalle sönecekti. Feride’nin büyüsü altındaki peygamber artık bu işi bir takıntıya dönüştürmüştür. Evet, roman bir kişinin takıntısı üzerinedir. Feride’nin genç yaşta ölümü takıntıyı yok edeceğine iyice sağlamlaştırmıştır. Peygamber sıkıcı beylik cümleleriyle Feride’yle yaşamaya devam eder.

NİTELİK SORUNU

Bir keresinde Halil Selim’e solun sanıldığı kadar nicelikli olmadığını söylemiştim. O da “Sadece nicelikli değil nitelikli de değil.” demişti. Sol eleştirilebilir mi? Böyle dandik bir ülkede solculuk yapmak öncelikle takdir edilmesi gereken bir şeydir. Ayıp etmemek lazımdır. Çünkü solculuk yani örgütlü solculuk yani hakkını vererek yapılan örgütlü solculuk çok şey talep eden bir eylemdir. Özveri gerektirir çokça. Bu, takdir edilmelidir. Ama solcuların nitelik açısından sokaktaki vatandaştan fersah fersah ileride oldukları iddia ediliyorsa, buna katılmadığımı belirtmek isterim. Bu, iddia ediliyor olabilir. Solcuların da içinde bulundukları koşulların ürünü oldukları ve toplumun arızalarından muaf olmalarının beklenmemesi gerektiği öne sürülse iyi olur. Bu niteliksizlik akıllara sadece oturmak, kalkmak, giyinmek, konuşmak, espri yapmak olarak gelmemeli. Siyasi analizlerde de ciddi niteliksizlikler görüyorum ben. Özellikle hayal görmek. Kendini olduğundan çok daha önemli bulmak. 1 Haziran 2013 günü, o zamanki örgütüm Kadıköy’de miting yapacak olan CHP’ye mitingin iptal edilmesini ve Taksim’e alınmasını salık veren bir internet yazısı yazmıştı. CHP’den birilerinin bu yazıyı okuyup okumadığıyla ilgili emin olamıyorum. İnternet yazısının başlığının unutamıyorum: CHP’YE İLK VE SON ÇAĞRIMIZIDIR!!! Bakın bu olmaz işte. Bu baştan aşağı “niteliksizliktir”. Kendisine sahip olmadığı özellikler atfetmektir. Tarih bilmezliktir de, evet! 15 Temmuz sürecindeki örgütümün, o döneme denk gelen bir grev çadırı saldırısı sonrasında “DARBE İŞÇİ SINIFINA YAPILIR!” başlığını da unutamıyorum! Bunların hepsi peygamberde var. Onun o şairane naifliği ona öfke duymamızı engelliyor. Biraz acıma duygusuyla yaklaşıyoruz ama bu “niteliksizlikler” peygamberde her sayfada görülüyor.

Peygamberin son beş gününden önceki dönemi oldukça düşündürücü ve sarsıcı.

Son beş günü 12 Eylül sonrasında geçiyor.

Burada artık peygamberin akli melekelerini yavaş yavaş yitirdiğini görüyoruz. Az sonra TRT 2’de başlayacak olan “Taxi Driver”daki Travis Bickle karakteri gibi bilinçle delilik arasındaki son alanda yer alıyor. Artık siyasi eleştiriler yerini yaşlı bir insanın “bilinçli” son anlarına bırakıyor. Peygamberin siyasal söylemleri artık birer karikatür gibidir. Aslında siyasi eleştiriler yok değildir ve diğer karakterler üzerinden yapılır. Daha doğrusu toplum ve hatta insan eleştirisi.

Bu bölümdeki kara mizahın çok başarılı olduğunu belirtmek gerekmektedir. Peygamberin yaşadıkları insanın burnunun direğini sızlatacak kadar acıklı olabilmektedir ama peygamberin tutum ve davranışları, bunların karşısında diğer karakterlerin tepkileri müthiş bir donuk mizah ortaya çıkarmaktadır.

İnsanı hüzünlendiren bir roman. Yaşar Kemal’in verdiğim ikinci cümlesini hatırlatmak isterim: Sanat, roman hayattan daha güçlüdür. Geçekten hayatta böyle ilgi çekici şeyler pek yoktur. Peygamber gibi adamlara pek rastlanmaz. Ben rastladım gerçi… Hatta bir dönem (yaşım da epeyce vardı) ben de peygamberlik yaptım. Benim hatamdı. Takıntı haline getirdiğim bir insan (kadın) olmadığı için kısa sürede normal insan oldum. Ama işte Kemal Okuyan’a mikrofonu verirseniz bal gibi kenter romanı işte… İşçilerin eli kulağında olan uyanışını engelliyor! Solu “eleştiriyor”. Örgütsüz insanın zavallılığına bakmıyor da örgütlü insanın, devrimci ozanın hatalarına odaklanıyor. Bu romanı okuyan milyonlarca işçi devrim yapmıyorlar işte. Bu romanı okuyarak devrimden kaç yıl çaldım bilmiyorum ama çok etkilendiğimi belirtmek istiyorum.    

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Kafka’nın “Duruşma”sından Çetin Altan’ın “Viski”sine

Rezil Köpek: Bakın değerli işçiler, emekçiler. Hak! Hukuk! Adalet! Özgürlük…

Adamın Biri: Allah’tan bahset.

Diğer Bir Adam: Allah’tan bahset.

Bütün Adamlar: Allah’tan bahset.

Başka Bir Adam: Al sana, rezil köpek!

(Linç ederler…)

Çetin Altan’ın “Viski” adlı romanı böyle başlıyor. Tam da “Kafkaesk” bir roman/film gibi…

Çetin Altan’ın okuduğum kitaplarının sayısı, okuduğum köşe yazısından fazladır… Gerçekten… 1952 yılında Hür Ses adlı kurumda köşe yazarlığına başlayan Çetin Altan, öldüğü 2015 yılına kadar bu işi sürdürmüş… 63 sene köşe yazmış bir insan… Büyük ihtimalle dünya rekoru ondadır. Fakat (GO) ben kendisinden bir tane bile köşe yazısı okumuş değilimdir. Köşe yazısı okumayı hiç sevmem. Anlık siyasetle ilgilenmem. Oysa liseye giderken kendisinin “Ben Milletvekili İken” adlı kitabını okumuştum. Tabii liseye giden herkes gibi ben de bir sığırdım ve hiçbir şey anlamamıştım. “Viski”yi de okuyunca kendisinin iki kitabını okumuş oldum. Yarın falan, “Hakkari’de Bir Mevsim” adlı okuduğum hiçbir şeye benzemeyen şeyi bitirince “Büyük Gözaltı”na başlayacağım. Yaptığım araştırmalara göre orada da Kafkaesk bir evren var.

O halde Çetin Altan’ın romanlarında Kafkaesk unsurlar sıkça kullanılıyor diyebiliriz.

Nedir bunlar? Özellikle “Duruşma” (bazı çevirilerde “Dava” diye geçer) romanında olduğu gibi, kahramanımız (erkek) ani bir şekilde kapana sıkışmış gibi hisseder kendisini. Yeryüzündeki bütün kişi ve kurumlar kendisine “karşıdır”. Ailesi bile (“Dönüşüm”) kendisine sırt çevirmiştir. Özellikle otorite sahibi unsurlar ve  onların küçük taşeronları kahramanımıza hayatı zindan eder. İngilizce “turmoil” diye bir kelime vardır. Sözlükte karşılığı olarak “ateşten gömlek” yazar. Pardon “ordeal” kelimesiyle karıştırdım. Ordeal yani ateşten gömlek, büyük sıkıntı… Turmoil yani kargaşa… İkisinin toplamı işte. Cendere de denilebilir. Otorite sahibi kişi, kurum ve kuruluşlar bütün küçük taşeronlarıyla (kadınlar da bu gruba girer) kahramanımızı “ordeal”a iter. Ve (GO) bu itiş alabildiğine absürttür. Akıl ve mantık sınırları zorlanır. Saçmalıklar normale dönmüştür. Bir an bile tebessüm ettirmemesine rağmen bu saçmalıklar kahramanımızı oradan oraya umutsuz ve çıkışsız bir şekilde savurur. Zordur Kafka romanlarını okumak. Odaklanmak zordur. Okuyucunun olan bitene sinirlenmeyip sakince gözlem yapması gerekir. Çoğu okuyucu yılar.

Çetin Altan’ın “Viski” romanına dönelim. Kahramanımız “Rezil Köpek” romanın başında belaya bulaşır. Scorsese’nin “After Hours” filmini ansıyorum (GE). Aynı o filmde olduğu gibi, dakikasında büyük sıkıntının ortasında buluyor kahramanımız kendisini. Tabii bu roman esasında solcu aydını ele alıyor. Bir bakıma onun “ordeal”ını gözlemliyoruz. Onların özgürlüğü için kendisini adayan solcu aydınımız, bizzat işçiler tarafından “Rezil Köpek” diye adlandırılıyor ve linç ediliyor. Allah’tan bahsetmesi isteniyor. Yalan mı? “İşçiler faşisttir!” demişti Halil Selim. Örgütlü olarak hareket etme yeteneğinden yoksundurlar ve kıyamete kadar yoksun kalacaklardır ama faşist yapıların, Kürt ve Alevi olmayan işçileri galeyana getirmeleri çok da zor değildir. Bunların iki gramlık siyasi bilinçleri faşist yapıların üç gramlık siyasetleriyle uyumludur.

Akıllara “Tutunamayanlar” geliyor. Orada da aydın ele alınıyor. Solculuğu çok baskın değil. Aydın yani belirli bir estetik düzeyi, kültürel birikimi, entelektüel faaliyetlere girebilme yetisi, okumuşluğu, yazmışlığı olan insanlar işte. Bunların sol siyasetle fazla haşır neşir olanlarına solcu aydın denir. Solcu olsun olmasın her aydının sokaktaki vatandaşla (homo ortalamus) arasında uçurum vardır. Olmak zorundadır. Aksi düşünülemez. Yokmuş gibi davranılıyorsa aydın numara yapıyor demektir. “Tutunamayanlar”ın aydını Kafkaesk evrenin ani gelişen aşırılıklarına fazla maruz kalmasa da, mizahi yanı daha yoğun olsa da Rezil Köpek’ten belli açılardan ayrılıyor. Bir kere Rezil Köpek için büsbütün umutsuz, mizantropik falan diyemeyiz. Oktay Cengiz’den duyduğuma göre Çetin Altan’ın “Enseyi karartmayın.” şeklinde bir demeci varmış. Rezil Köpek de öyle düşünüyordur herhalde. Bütün umut kırıcı şeylere rağmen bir tutunamayan gibi insanlığa sövmüyor. Bu arada “Tutunamayanlar”ın ne kadar muhteşem bir roman olduğunu düşündüğümü de tekrar belirteyim. İkisi arasında bir yerdeyim, insanlıktan (kendi yüceliğine bakarak) çok umutlu değilim ama ona sövecek kadar da hayatı ciddiye almıyorum. Geçen okuduğum bir makaleye göre insan nüfusunun 100 sene sonra yarıya inecekmiş. o zamana kadar müthiş bir ilerleme olur ve o zaman da her şey çözülür işte…

BUKOWSKİ EVRENİ

Charles Bukowski ile ilgili bir iki karikatür dışında hiçbir şey bilmiyorum. Onun “Woman” adlı kitabını okuyacağım yakında. Duyduklarımdan çıkardığım, “Viski” ile bu roman arasında bir ortaklık var. Birçok romanda benim “Anadolu cinselliği” adını taktığı şeyi gördük. “Yılanların Öcü” romanındaki muhtar karakterine göre köylünün bir numaralı meşgalesi “çataşmaktır”. Bunu “Bereketli Topraklar Üzerinde” romanı yazımda ben de ileri sürmüştüm. Anadolu köylüsü “skandal” “çataşmayı” da çok yapar. Peki, Bukowski karakterleri veya Rezil Köpek’in Beyoğlu, Şişli günümüzün Kadıköy, Beşiktaş çevresi… Bunlar da “çataşır”. Suçtur anlamında demiyorum. Zaten çataşmak üzerindeki baskılar, tabular başımıza gelen belaların müsebbibi. Herkes şerefiyle, onuruyla, kimseyi rahatsız etmeden çataşsın… Çataşmak bir tabu olmaktan çıksın, o zaman bu tacizler, tecavüzler makul seviyelere iner. Rezil Köpek ve çevresinin nasıl da bu işler peşinde olduğunu görüyoruz. Köylü piç Duran ile zırtlak Emine’nin kadar olmasa da Rezil Köpek çevresinin de acıklı hikâyeleri mevcuttur. Okumadığım “Woman” romanında da benzer bir durum olduğunu tahmin ediyorum.

Viskiyi içiniz. Viski çok güzeldir. Mideye indirilen ilk andan itibaren adrenalin salgılatmaya başlar…        

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

1933 Film

Tam olarak kaç film izlediğimi nihayet belirledim: 1933 film izlemişim…

Bu sayıyı bulmak sanıldığı gibi zor olmadı çünkü 2004 yılında yoğun olarak başlayan film izleme serüvenimin hemen başında görselde görülen Excel dosyasını oluşturmuştum.

O sene askerdeydim. Şanslı bir insan olarak yata yata askerlik yapıyordum. Aynı şartlarda bir daha askere alsalar yine yaparım, o kadar rahat bir askerlikti yani… Yedek subay olarak yapıyordum ve aslında hiçbir şey yapmıyordum. O zamanki adı KPDS olan dil sınavına girmek istemiştim. Bunun için çalışıyordum. Bilgisayardaki sözlük programları aracılığıyla bilmediğim kelimeye dört saniyede falan bakabiliyordum. İngilizce çalışmak için bilgisayar başında film izlemeye başladım. Filmleri İngilizce alt yazıyla izleyip bilmediğim kelimelere dört saniyede bakarak sınava hazırlanıyordum. Hedefim olan 90’ı alamamıştım da 89 almıştım bu arada.

Sonra baktım ki hayatımın hobisi (1257 nu’lu yanlış kararım) buymuş. Sinema hiçbir şeye benzemiyormuş! Aslında sinemaya yabancı birisi değildim. O tarihten önce çocukluğuma kadar giden bir Türk filmi izleme merakım vardı. Her şeyi, defalarca kez izlemiştim.

2004 yılında bir movie-buff olunca hemen olacakları kestirmiştim ve Excel dosyasını daha ilk film olan Spiderman’den sonra oluşturmuştum. Sonra 2012 yılının ortalarına kadar deli gibi, manyak gibi bir film izleme sürecim başladı. Devlette öğretmendim ve genelde sevgilisizdim. Yani kimsenin benim kadar boş vakti olamazdı… Defalarca kez yazdım, bu dönemde sadece ve sadece film izledim ve bundan eşek gibi pişmanım. Keşke edebiyata bu kadar geç kalmasaydım. İzlediğim filmlerin yarısından çoğunu izlemeseydim hiçbir şey kaybetmezdim. Onları izlemek yerine keşke bu yaşta yaptığım şeyi yani klasik romanları okusaydım. Kafamı seveyim!

Excel dosyasında 1488 adet film birikmişti. Geri kalanları nasıl sayacaktım? O tarihten önce sinemada veya televizyonda çok fazla yabancı film izlememiştim. O halde izlediğim Türk filmlerine yönelmeliydim. Bunları Agah Özgüç’ün üç ciltilik saygıdeğer çalışması “Türk Filmleri Sözlüğü”nden bulabilirdim. Yaklaşık iki saatlik bir çalışmayla sözlüğü baştan sonra taradım ve 2004’ten önce 400 tane Türk filmi izlemiş olduğumu gördüm. Sonra sinemada ve tv’de izlediğim yabancı filmleri hatırlamaya çalıştım. Bu çalışmayı yaptığım bir ay öncesinden bugüne izlediğim filmleri de ekleyince dosyada 1933 adet film olduğunu görüyorum.

İzlediğim filmler, yazdığım yazılar, katıldığım etkinlikler hesaba katıldığında sinemaya 4000 saat ayırdığım anlaşılıyor. Bir alanda mükemmelliğe ulaşmak için o alanda 10 bin saat vakit geçirmek gerektiği şeklinde bir inanış vardır. Yani mükemmel bir sinema sever değilim. Hiçbir zaman olacağımı da zannetmiyorum.

Benden daha çok film izlemiş birisiyle tanışmadım. Gencer Başkan daha fazla olabileceğini söylemişti. Metin Çulhaoğlu’nun da daha fazladır diye düşünüyorum. Aslında izlediği filmleri not eden birisiyle tanışmadım. Övünülecek bir şey midir bu? Vaktimi bir sığır gibi geçirmedim ama çok daha iyi şeyler yapabilecekken bir şeye böyle takılıp, onunla ilgili olur olmaz her şeyi tükettiğim için eşek gibi pişmanım.

Artık bu kadar yoğun film izlemiyorum. Yapacak daha önemli ve güzel işler var. Şu klasik romanları iki, üç seneye bitirince tekrar sinema izleyiciliğine döneceğim ama bu sefer aynı hataya düşmem. Şerefimle paralı Mubi sitesine üye olacağım ve çok iyi olduğu referansına sahip olmayan hiçbir filmi izlemeyeceğim. Her şeyde böyle… İnsan, mümkünse vasat şeylerden (film, kitap, tişört, dostluk, bira, sosyalleşme, tatil, futbol takımı, hobi, yiyecek, bütün olarak diziler vb.) uzak durmalı. Hayat, vasat şeyleri hayatımıza sokacak kadar uzun değil. Muhteşem şeyleri hayatımıza sokmak da eskisi gibi sadece zenginlerin yapabileceği bir şey değil. Bir internet bağlantısıyla, bir Kindle’la binlerce film, kitap bedavadan emrinize amade… Fakat “araştırma tembelliği” ve “topluluğa uygun olmanın konforu” denilen şeyler bunların en büyük düşmanı. Neyse bana ne ya 🤧 Ne haliniz varsa görün🚶🏾‍♂️Bakın şuradan 👉🏽

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Hatasız Kul Olmaz Teknik Analizi

Gelin müziği davar gibi dinlemeyelim ve Orhan Gencebay’ın “Hatasız Kul Olmaz” şarkısını teknik olarak analiz edelim…

Neden HKO? Çünkü…

Bu parça benim fetiş parçalarımdan biridir. Bağlama çalan bir insan olarak diyebilirim ki bu parça o güne kadarki müzik üretimini allak bullak eden bir yapıdadır. Dün tesadüfen Kont Adnan’ın “Kuş Foli Koma Foli” adlı parçasını dinledim. Beş dakika süren bu parça (değerlidir) yan yana altı tane Do ve altı tane Si’den oluşuyor. Do Do Do Do Do Do, Si Si Si Si Si Si… Bütün parça bu. Bu parçayı bir ilçe belediye şenliğinde, iyi bir ses sistemiyle halka sun, halk coşar. O halde bir değeri, bir anlamı vardır diyebiliriz ancak KFKF’nin nota dizilimi ve akorlarına baktıktan sonra beynimizi yakan ve donduran HKO için “devrim” dediğimizde kimse itiraz etmesin.

Bu analiz için 1974 tarihli bu kaydı seçtim. 1997 tarihli “Orhan Gencebay Klasikleri 1” adlı albümde de bu parça var ama bu yeniden yorumlamalar genelde iyi sonuç vermez. Ayrıca insanların sesleri yıllar geçtikçe (bana göre) olumsuz anlamda değişir. Örnek, İlkay Akkaya…

1974 yılında kayıt olanakları şimdiki gibi gelişkin değildi. Bugün albüm kayıtlarında müzisyenler birbirlerini görmezler bile. Herkes kendi bölümünü çalar ve evine gider. Bilgisayarla ufak tefek arızalar giderilir. Ritmler tamamen bilgisayardan elde edilebilir. Pek bilgim yok ama diğer enstrümanlar da bilgisayarlar aracılığıyla elde ediliyorsa şaşırmam. Hayır, burada eski daha güzeldir demeyeceğim. Eskiden bu işlerin ne kadar zor olduğunu anlatmak istiyorum.

Kısaca Orhan Gencebay’dan da bahsedelim. Kendisiyle ilgili eskiden bir yazı yazmıştım. O zamanlar insanlığın devrim yoluyla yeryüzünde cenneti inşa edeceğine inandığım ve bu uğurda bir topluluğa üye olduğum için ve de topluluğun etkisinde fazlaca kaldığımdan dolayı (benim hatam) inanmadığım şeyleri yazmışım. Geçen bir röportajını izledim: Günde 8, 10 saat bağlama çalışmanın kendisi için normal olduğunu bazen bu çalışmaların günde 16 saate çıkabildiğini söylüyordu. Bir şeye bu kadar emek veren ve onda bu kadar büyük önemli ve estetik değişiklikler yapan bir insanı önce takdir etmeliyiz.

1968 yılında, kimse hiçbir şey yapmıyorken sahip olduğu inanılmaz müzik bilgisiyle tamamen kendisine has ve teknik olarak oldukça üstün bir müzik üreten Orhan Gencebay’a “arabesk” deyip üzerini bir kalemde silecek miyiz? Bu konuya başka bir yazıda döneceğiz.

Gelelim HKO’ya. Parça fagot ile başlıyor. Öyle tahmin ediyorum. Fagot, İngilizcede “ipne” demektir ama aslında bir müzik aletidir. Ondan önce Türk müziklerinde kullanılmış olduğunu pek sanmıyorum. Sonra grup bağlamalar giriyor. Gencebay’ın en çok etkileyen bağlama üstatlarından biri Bayram Aracı adlı Ankaralı bir müzisyendir. Ankara tavrı denilen bu çalış şekli parçanın başında mevcut. O yıllarda Arif Sağ ile Orhan Gencebay’ın bir ikili olarak çeşitli ortamlarda gerçekleştirdikleri virtüözite şovları vardır. Bu kayıttaki bağlamalarda Arif Sağ’ın da olması yüksek ihtimaldir.

Fagotla grup bağlama çok etkileyici bir giriş yapıyor sonra obua başlıyor. Görüntü olarak klarnete benzeyen bu alet çok etkileyicidir. Çok hislidir. İlerleyen yıllarda birçok arabesk parçada kullanılmıştır. Bu bölümde arkada değişik ritm aletleri kullanılırken bağlamalar da obuaya akor basıyor. Daha önce görülmemiş bir şeydir bu.

Sonra devreye üflemeli grubu ve onunla dans eden akustik bağlama grubu giriyor. Bu üfelemeli grup çok etkileyicidir. Yaylılar sürekli giriyor çıkıyor zaten. Bu arada bu kümenin bağlamalar hariç Feyruz’da çok sık karşımıza çıktığını ekleyelim. Feyruz kraliçe OG arabeskçi…

Söze girmeden hemen önce obua, üflemeliler ve yaylılar bir atışma yaptıktan sonra elektro bağlama sahneye çıkıyor. Elektro bağlama Erkin Koray ile Orhan Gencebay’ın beraber tasarladıkları bir alettir. Gitar anfisini bağlamaya uydurarak elde etmişlerdir bu aleti. Elektro bağlamanın bugün sahip olduğu kötü şöhrete aldanmayın, bu da bir devrimdir.

Bu arada parçanın nota dizimlerine baksanız ve klasik türkülerin basit nota dizimlerini bilseniz aradaki uçuruma hayret edersiniz. Bu kadar çok arızalı sesi bir arada ve bu kadar uyumlu nasıl kullandığına hayret edersiniz.

Söz başlıyor. Sözler etkileyici. Kimisi bulmayabilir, normaldir. Uzun bir aralıkta seyrettiğini ekleyelim. Yani Kont Adnan’ın parçası iki notada ilerlerken, türkülerin büyük çoğunluğu dört, beş notada geçiyorken bu parçada 10, 12 nota yukarısına (bağlamada aşağıya, dizekte yukarıya) çıkılıyor. İcra etmesi zor bir parça yani. Orta Anadolu boğaz trillerini de iyi çıkarabilmek gerekiyor. Şarkı icra edilirken üflemeli grubunun melodiden azade solo takılması yine dikkate değer bir şey.

Solist “Sev beniiiii!” diye bağırdığında birinci yapı bozucu solo geliyor. Elektro bağlamayla, ritm içerisinde atılan bu solo benzersiz. O güne kadar zaten örneği görülmemiş. O günden sonra da bunu Gencebay dışında yapan pek yok zaten. Blues etkileri var bu soloda. Bu solo Orhan Gencebay’ın müziği çok boyutlu bir şekilde ve ne kadar iyi bildiğini bize kanıtlıyor. Röportajında Led Zeppelin’in “Bir Türkün riflerini (beşli) kullanıyoruz.” şeklinde bir ifadesini iletmişti Gencebay. Ne kadar doğru bilmiyorum ama gerçekten o rock müziği elektro gitar sololarına benzeyen bir solo bu.

İkinci “Sev beniii!”den sonra yine ikinci yapı bozucu solo geliyor. Bu sefer ritmli değil. Bu soloyu anlatmaya pek gerek yok. Bence kusursuzdur! Evet, kusursuzdur… Kendisinden önce de sonra da böyle yetkinlikte ve güzellikte bir solo atılmamıştır. Zaten Türk müziğinde solo diye bir şey yoktur. Yani parçanın arasında ana melodiden ve ritmden azade olan ama parçayı duygusal anlamda besleyen bölümler Anadolu müziklerinde veya Türk sanat müziğinde yoktur. Bu bölümlerde sazlar nakaratı icra ederler genelde. Belki benim bilmediğim bir iki istisna vardır.

Sonra parça bir dörtlük daha söyler ve birinci soloyla fade-out (yavaşça sesin kısılması) yaparak sonlanır.

Halkın geri kalmışlığının sebebi arabesk değildir. Bilakis arabesk onun sonuçlarından biridir. 80’li yıllardaki ağlak müzikler içerisinde de teknik olarak çok başarılı eserler yok değildir bu arada. Ayrıca bu halk Orhan Gencebay gibi yaptığı işi iyi yapmak için onun kadar çalışkan, yeniliklere açık, meraklı, tutkulu ve biraz da yetenekli olsaydı şimdi çok farklı bir ülkede yaşıyorduk. CHP iktidarı için bu kadar çok beklemek zorunda kalmayacaktık.

Büyük sanatçıya saygılarımı sunuyorum…

müzik, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Televizyon İzleyiciliği Kariyerim

Aptal kutusu! Anonim

Burjuvazinin, işçi sınıfının uyanışını engellemek için onlara yönelttiği bir silah! Anonim

“Günlüğüme aylar oldu bir şey yazmadım. Yeni yayın dönemi başladı ve bitiyor bile.” 1991, Baran Doğan

Televizyon halkların ayfonudur. Utku Kayan

“Televizyonsuz olmuyor amcao’lu. Gidip de bir televizyon alam!” Gorki Okuryazar

Yandaş tvlerden veryansın ettiler
Rüşvet alıp, kul hakkı yediler
Cingöz Oğlan der ki bu böyle gitmez
Devran döner hesap sorulur

Halk Ozanı Ümit Cingözi

1991 yılında yazdığım günlüğüme bakılınca hayatımı televizyona göre ayarladığımı görüyoruz, o halde televizyon ile ilgili geçmişimi yazayım. GO ve ÜC için nicedir nostalji yazısı yazmıyordum zaten.

Evet, televizyon izlemeyi çok severdim. Bu benim sosyalleşmemi bile etkiledi. Sokaktaki hayal gücü kısırlığını televizyon sayesinde bertaraf ediyordum. Bazı çocukları yaşıtlarıyla anlaşamazlar. Onlardan daha geniş bir hayal dünyaları vardır. Ben de onlardan biriydim ve mahalle arkadaşlarım bana futbol dışında pek bir şey sunamazlardı. 13 yaşımdayken grubumu mahalleden Kızılay’a kadar yürüyerek gidip gelme projeme ikna etmiştim (toplam altı saat sürüyordu) ama onlar bu çılgın projeden aslında hiç de heyecan duymuyorlardı ve “Kıllandırmayalım manyağı!” diye düşünerek kabul ettiler. Sıkılarak ve yorularak geziyi tamamladılar.

Oysa televizyon öyle miydi? Neler yoktu ki orada! İlkokul çocuklarının klişle ve sıkıcı oyunlarından ve ritüellerinden çok daha farklı, büyüleyici, heyecan uyandırıcı, adrenalin uyanırıcı şeyler vardı. Aşıktım resmen tvye…

İlk nerede ve ne zaman televizyon izledim? 1984, 85 yılları olmalı. O dönemde Ankara’nın bir gecekondu semtinde akrabalarımızla yan yana yaşıyorduk. Onların televziyonları vardı, bizim yoktu. Her cumartesi Türk filmi kuşağı vardı. Tv izlerken uykumuz gelmesin diye gündüz uyurduk. Bir Cüneyt Arkın filmi denk gelirse bizden mutlusu olmazdı. Malum, Ömer Kavur Türk sanat sinemasını “Anayurt Oteli”yle kurmadan önce, Türkiye’de filmler yönetmenine göre değil oyuncusuna göre sınıflandırılırdı.

Bu filmler içerisinde “Canım Kardeşim”i, “Gecenin Sonu”nu (Tarık Akan, Ahmet Mekin 15. sınıf avantür), “Şaşkın Damat”ı, “Battal Gazi’nin Oğlu”nu izlediğimi çok net hatırlıyorum.

Sonra bir gün bir komşu bizim eve kendi televziyonunu getirdi. O zamanlar kasırgalar estiren “Köle İzaura” dizisini izlemek için… Diziden önce Zonguldakspor- GS maçının özetini izlediğimi hatırlyorum. Maçkolik’e göre 12 Mayıs 1985 tarihinde oynanmış bu maç. Birkaç hafta sonra da biz televizyon satın aldık.

Görselde görünen Beko Hitachi marka televizyonu aldık. Sekiz kanallı idi. Renkli tv Türkiye’ye 1984’te gelmiştir. Biz de direkt renkli tvye geçmişiz.

Artık benden mutlusu yoktu. Her şeyi izliyordum. Anıtkabir’deki törene kadar tvnin başınan kalkmıyordum. En sevdiğim şey de cumartesi gündüzleri yayınlanan çizgi filmlerdi. Hatta bunlardan birisi yani “Clementine” psikopatça bir yapıya sahipti. Oradaki ateşten adamdan çok korkuyordum. Çocuklar üzerinde ciddi tahribat yaratabilecek bir diziydi bu. Youtube’da jeneriği var. Cumartesiden Cumartesi’ye adlı çocuk programını iple çekiyordum. Dediğim gibi hayal gücünü çok iyi besleyen bir şeydi televizyon. Ve benim de buna ihtiyacım vardı. Tencere yuvarlanmıştı kapağını bulmuştu. Evliya Çelebi programını da seyrederdim ve onun jeneriğindeki korkunç bölümden her defasında korkardım. Bir keresinde Afrika’daki açları göstermişlerdi, orada inanılmaz korkmuştum. Ayrıca “Çalıkuşu” dizisinde çarşaflı bir kadın kız çocuğunu alıp götürmüştü, o sahneden de inanılmaz korkmuştum…

Futbol izleyiciliği de başlamıştı. Pazar günleri Pazar 87 adlı bir program vardı. Sonra o program 88, 89, 90 diye devam etti. Erkan Yolaç’ın sıkıcı E/H yarışması vardı. Cenk Koray’ın kutumuzu açma yarışması vardı. Onu severdim. Bu programda üç büyüklerin maçlarına 10’ar, 15’er dakikalığına bağlanmalar oluyordu. Ne zaman GS maçına bağlanılsa Prekazi frikikten bir gol atıyordu. BJK maçlarından da heyecan duyuyordum. Hatta bir haftalığına onlara geçmiştim fakat GS (2011’e kadar) hayatımdaki en önemli şeylerden biri olacaktı. Şu anda kendime taraftar bile diyemem. Bu sene FB’yi Kadıköy’de yendiğimizde heyecanlandım bir tek çünkü geçmiş yıllara ait travmalarım vardı… Onun dışında umurumda değil. Türk futbolu umurumda değil ama her hafta tvden yedi sekiz maç izleyen bir insanım…

O yıllarda bir de TRT 2 gelmişti. Kültür sanat programları pek umurumda olmuyordu ama orada çıkan “Perihan Abla” dizisi en sevdiğim şeylerden biriydi. Dizi demişken “Kara Şimşek” adlı dizi oynadığında sokakta kimse olmuyordu. Bir keresinde dizi devam ederken dışarı çıkıp bakmıştım ve teyit etmiştim. Birkaç sene önce Perihan Abla’nın evini Kuzguncuk’ta buldum ve o yılları düşündüm. Sonra eve gelince Youtube’dan bir bölüm açtım. Ne kadar dandikti! Dandik ötesiydi! Ama o zaman beni bulutların üzerinde gezdiriyordu.

Bir gün sabaha karşı uyanıp Mike Tyson – Frank Bruno boks maçını izlemiştik. Bakalım internete… 25 Şubat 1989’muş. O dönemlerden Indiana Jones ve Rocky filmlerini de izlediğimi hatırlıyorum. Resmen hipnotize oluyordum. Sokaktaki sıkıcı Kutu Kutu Pense’yi kim ne yapsın! Ve elbette GS’nin yarı finali! O günleri kim unutabilir! O Monaco maçlarını Nöşetel maçlarını unutamam…

Naim Süleymanoğlu’nun halter zaferini ve Van Basten’in SSCB’ye attığı golü de tvden izlediğimi ve etkilendiğimi hatırlıyorum. Naim Süleymanoğlu TR’ye iltica edince hemen Bulgar karşıtı bir dizi yapmışlardı ve orada çıkan Sütçü (Tecavüzcü Coşkun oynuyordu) adlı karakteri herkes yuhluyordu.

Bu televizyonla ilgili birinci dönemim. İkinci dönemim ise 1991’d başlıyordu ve birincisinden daha heyecanlıydı. 4 Ağustos 1990 günü acayip bir şey oluyordu. Arkadaşlarla “Cobra” filmine gitmek istemiştik. Batı Sineması’nda bilet kalmadığını görünce Menekşe Sineması’ndaki “Amerikan Ninja 57” filmine gitmiştik. Eve geldiğimde annem artık Star 1 adlı kanalın herkesçe izlenebildiğini söylemişti. Hayatımda o kadar mutlu olduğum an azdır. Bu kanal birkaç sene önce çıkmıştı. TR’nin ilk özel kanalıydı. Özel kanal yasak olduğu için yurt dışından (YURT DIŞI AYRI YAZILIIIIIIIIIR!) yayın yapıyordu. Onu izlemek için özel bir anten satın almak gerekiyordu. Yine bir komşu akrabadan izlemiştim kanalı biraz. Amerikan Güreşi denen zevzeklik bana dünyanın en iyi şeyi gibi geliyordu. O kadar çok istiyordum ki o antenden bizimkilerin de almasını… Buna gerek kalmadan, her ev her anten Star 1’i çekmeye başlamıştı.

Artık okuldan gelip Star 1’in başına oturuyordum. Çizgi filmleri TRT’ninkilerden daha iyi gibiydi. Amerikan Güreşi’ne bayılıyordum. Maçlar zaten birkaç senedir oradaydı. TRT’de yasak olan arabesk ve dansöz orada her gün vardı. Şimdi ismini unuttuğum bir jimnastikçi gece program yapıyordu. Özür dilerim, onun nasıl “domaldığını” görmek için erkekler o programı izliyordu(k). Yasemin bir şeydi, Gencer Başkan hatırlar…

Asıl bombayı Show TV patlattı. Star’dan çok daha iyiydi. Bir kere yayınladığı filmler muhteşemdi benim için. “Kibar Feyzo” çıkacağı zaman okulda ufak çaplı bir kriz çıkmıştı. Ertesi gün herkes “Kibar Feyzo” repliklerini söylüyordu. Terminatörler, Rockyler, Rambolar, tekrar Indiana Joneslar beni allak bullak ediyorlardı. Ayrıca “Hababam Sınıfı” filmlerini de ilk defa orada izlemiştim.

Kemal Sunal filmlerinden ayrıca bahsetmek gerekiyor sanırım. 1990’dan 2002’ye kadar televizyonda denk geldiğim bütün Kemal Sunal filmlerini izledim… Resmen bir çılgınlık yaşanıyordu. Bazen aynı filmin iki ayrı kanalda aynı anda (yani prime time’da) oynadığı oluyordu. 2008, 2009 gibi bu terk edildi. Prime time artık daha değerli şeylerle süsleniyordu. Fakat dün yine büyük kanalın birinde, prime time’da bir KS filminin reklamını gördüm. Gerçekten akıl alır gibi değil! Emil Durkheim bunu öngörseydi sosyolojiyi kurmazdı.

Erotizmden de bahsetmeliyiz… Show TV’nin kırmızı noktalı yayınlarını izlerdim. Gizli gizli. Evde herkes yatınca parmaklarımın ucuna basarak tvnin başına gelirdim. Beko Hitachi açılınca bir gürültü çıkarırdı. Açma düğmesi çok sert değildi yalnız. Çok yavaşça tuşu ileri iterdin, tv açılırdı ve o iki, üç saniyede piuuuyşt! diye bir ses çıkardı. O ses duyulmazsa yayını izlerdin. El sürekli kanal düğmesi üzerinde olurdu ki birisi gelirse kanalı değiştirirdin ve uykunun kaçtığını söylerdin. Feri Cansel’in (bilen bilir) oynadığı “Hasan Almaz Basan Alır” adlı Türk erotik filmini izlediğimi hatırlıyorum. Beni en çok etkileyen program “Paris Düşleri” adlı diziydi. Konuluydu ve sofistike bir ortamda geçiyordu.

Müjde Ar filmlerini de unutamaz o nesil. Öğleci olduğumuz için her gün birisinin evinde buluşma projesini grubuma dayatmıştım yine. Saat 10.00’da Show TV’de Türk filmi oluyordu. Onları izliyorduk. O gün sıra bizdeydi. Film başladı ve “Adı Vasfiye” filmi başladı. Erotik bir açılışı vardı filmin. Bizim evde annem olduğundan dolayı annesi çalışan bir çocuğun evine koşa koşa gittik ve ilk 15 dakikası hariç filmi izledik… Tutti Frutti’yi de hatırlarla o çocuklar…

HBB kanalarında Amerikan futbolu izlerdim. Bir de o kanalda “Otobüs” ve “Geceyarısı Ekspresi” gibi ana akım kanallarda yer bulamayan filmleri izlediğimi hatırlıyorum.

“Bizimkiler” hiçbir zaman ilgimi çekmemişti. Diziler genelde… Hala öyle. Hayat dizi izleyecek kadar uzun değil. Yönelinen sanat eseri üst düzey olmalı çünkü artık o kadar çok ki insanın ömrü yetmez. Üst düzey sanat eserlerini tüketen insanların nasıl oluyor da dizi izleyebildiklerine hayret ediyorum…

Maçlar Show TV’deydi. 1994′ e kadar. Sonra Cine5 çıktı ve benim futbol izleyiciliğim sekteye uğradı. Naumoskili Efes Pilsen’i ve Cruyf Barcelonasını bu dönemde izledim.

Yavaş yavaş büyüyordum. Artık çizgi filmler ilgimi çekmiyordu. Sadece Türk filmleri ve spor izlemeye başladım.

2002 yılında Sinop’a öğretmen olarak atanınca televizyonla bağım koptu. Yedi sene falan evimde televizyon olmadı. Hiç eksikliğini hissetmedim. Haber izlemezdim zaten. Bir de hayatıma sinema girmişti. Her gün CD’den bir film izleyince tvye yer kalmıyordu.

2009 yılında digitürk abonesi olunca bir tv aldım ve maçları izlemeye başladım. Artık kahvede maç izlemek istemiyordum çünkü.

Şu anda yine spor izliyorum. Beş altı senedir de belgesel izleme olayım başladı. Fakat bu sürede İZ TV’yi tükettim. Harika bir kanal.

TV genel olarak zararlı bir şeydir ama akıllı, planlı, programlı, iradeli insan için çok faydalı ve eğlenceli bir şeydir. Tıpkı SM’de olduğu gibi. Ama nerede böyle insan… Akıllı, planlı, programlı, iradeli insan… Dört, beş senedir ben bu konuda iyiyim. Toplum ise bu konuda berbatötesi… Sığır sürüsü, davar sürüsünden oluşuyor toplum. Özür dilerim. Acılar gerçektir.

İyi günler…

Ha bir de 2002 yılına kadar çook TRT 4 halk müziği programı izledim.

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Twitter’la İlgili Düşüncelerim

Tayyip Erdoğan Twitter ve başka SM araçlarını kapatmayı düşündüklerini söyledi veya ona benzer bir şey… Ben bunu pek mümkün görmüyorum ama yine de olmaz olmaz diyorum.

Yaklaşık bir senedir Twitter kullanıyorum. Aslında Ağustos 2009’da üye olmuşum ama geçen sene aktif olarak kullanmaya başladım. 100 tane falan reel takipçim var. Bunları Baransel Ağca’nın listesinden buldum. Yaptığım anketlere 20 kişi falan katılıyor. Facebook’taki popülaritenin çeyreğine bile sahip değilim ve sanırım hiçbir zaman da olamayacağım. Gözlemlerim ve düşüncelerime başlayayım…

*Twitter bir terör örgütüdür.

*Twitter’da olmak şarttır! Bütün önemli insanların önemli açıklamaları oradadır.

*SM kullanıcı sayılarına baktığımızda aslında Twitter’ın diğerlerine nazaran daha az kullanıcıya sahip olduğunu görüyoruz ama Twitter bir nevi resmi duyuru kanalı gibi bir şey olmuştur. Facebook 2,5 milyar kullanıcıya sahiptir. Instagram yeni bir milyarı geçmiştir. Yükselen yıldız TikTok 800 milyonu bulmuştur. Ben bile indirdim, halkı gözlemlemek için. Twitter ise sadece 340 milyon kullanıcıya sahiptir.

*Twitter’ı kullananların daha okumuş, yazmış insanlar oldukları düşünülür. Bu kısmen doğrudur. Leş kesim Twitter’da yoktur diyemeyiz ama… Bayağı fazladırlar ve etkin bir şekilde orayı kullanmaktadırlar.

*Facebook ayrı bir şeydir. İlk fenomen SM aracıdır. O kadar yaygın ve köklüdür ki yıkılıp, gitmesi çok zordur. Evet, Facebook bir “dayı yeri” olmuştur artık. Yetişkinliğe yeni adım atan insanlar pek Facebook hesabına bulaşmamaktadırlar. Bunlar genelde bomboş insanlardır yalnız. Dayıların, teyzelerin saçma Facebook alışkanlıklarını savunmuyoruz ama bu genç kitlenin de davar gibi, sığır gibi yaşayan ve de düşünen insanlar olduklarını da söylemeden geçemeyeceğiz. Bu insanları daha çok Instagram’da veya TikTok’ta piyasa yapmak ilgilendiriyor.

*Her SM aracı sınırlı sayıda amaca hizmet ediyor. Örneğin Instagram göze hitap etmek ve mutluluk numarası yapmak için var. Twitter hızlıca ve kısa yoldan bir şeyleri iletmek üzere kurgulanmış. TikTok leş geyik muhabbeti yapmak ve piyasa yükseltmek için kurgulanmış. Aslında Facebook her amaca hizmet edebilecek şekilde kurgulanmış. Uzunca bir süre de öyleydi zaten fakat akıllı birileri sınırlı sayıda, başka amaçlara hizmet eden araçlar geliştirdiler.

*Facebook’un sağladığı uzun yazı yazma, fotoğraf veya video albümü sunma, bir temaya yönelik sayfa veya grup oluşturma gibi olanakları hiçbiri sağlayamıyor. Çünkü Facebook çok köklü, çok zengin ama belli olmaz. Ani bir şekilde tarih sahnesinden silinebilir. Mesıncır vardı mesıncır! Aysikü! mIRC falan… Facebook da bunlar gibi tarih olabiliri. Belki aniden olmaz şimdi abartmayalım da zaman geçtikçe Facebook kullanıcıları birer birer öldükçe, yeni nesil de ona yüz vermedikçe zamanla yok olabilir.

*Dönelim Twitter’a. Twitter’da benim gördüğüm en önemli özellik orada ar duygusunun olmamasıdır. Birçok insanın kendi ismini kullanmamasından da dolayı, sanki orada herkes her cümleyi sarf edebilir gibi bir durum var. Ediyorlar da zaten. Facebook’ta listende akraba, eş, dost falan olduğundan dolayı kendini frenliyorsun (Utku Kayan frenlemiyor) ama orada böyle bir şey olmadığı için atış serbest.

*Atış serbest olunca insanın içindeki en gelişmemiş, en vahşi, en ırkçı/cinsiyetçi/faşist, en ahmak yanlar ortaya çıkıyor. Bu yanlar Facebook’ta gazete yorumlarında da karşımıza çıkıyor. Oralarda da tanıyan eden olmadığı için insanlar çirkinleşiyorlar. Veya yüzlerindeki maskeleri çıkartıyorlar diyelim. İnsanlar çirkindir. Allah insanların belasını versin.

*Haber alma açısından diğerlerine büyük bir üstünlüğü vardır Twitter’ın. Önemli haberler çok hızlı bir şekilde insanlara ulaştırılır. Zaten gazeteyi bitiren de bu olmuştur. Gazetede siz haberi okuduğunuzda aslında onunla ilgili her şey tüketilmiş oluyor Twitter’da. Yakında gazeteler sadece Ümit Cingöz için çıkmaya başlayacaklar zaten.

*Twitter’ın büyük bir etki alanı vardır. Mesela bizim yeni eve internet bir türlü bağlanmamıştı. Karım firmayı etiketleyerek bir şeyler yazdı. Bir gün sonra firma bizimle iletişime geçip, kısa sürede de interneti binaya getirdi. Twitter’da gösterilen tepkilerin karşılık bulması diğerlerine göre daha mümkün. Change org’dan bir şey elde eden var mıdır bilemiyorum ama Twitter’dan kazanımlar elde eden, seslerini duyuran çok oluyor.

*Twitter’da fenomen değilsen veya ünlü biri değilsen bir şeyler yazmana çok da gerek yok. Kimsenin umurunda olmuyor pek. Bir şeyler yazarak kullanılan bir yer orası. Facebook gibi sadece bakabilirsin de elbette ama bir şeyler yazacaksan iyi kötü bir etki alanın olmalı.

*İnsanları rezil eden, teşhir eden hesaplar da epeyce var. Düğün Terörü, Başkasının Adına Utanmak, Allahım Nasip Etme, TC Dayıları, No Context A**ı gibi sayfalar insanları rezil ediyor. Hele bu a*cılık müessesi Twitter’la var oldu. Mesaj yoluyla kızlara yürüyen insanlar teşhir ediliyor burada. Kızları etkilemek için şekilden şekile giren, özellikle entelektüellik kasarak bunu yapmaya çalışan a*cılar çok komikler. Birisinin birisine yürümesi suç değildir. Başarılı oluyorsa da takdir etmek lazımdır ama bu TR a**ıları çok çok komik ve rezil şeyler yapıyorlar. Bir tanesi fenomen oldu. Herkese aynı videoyu göndermiş. Kolunda Rolex saati göstererek çektiği videolarda herkese “İlk defa böyle bir şey yapıyorum. Bu tarzım değildir. Sizin ‘resimlerinizi’ gördüm ve sizi çok hanımefendi gördüm. Beni taşıyabileceğinizi düşündüm. Kaliteli bir insanım. Altın ithalat ihracatıyla uğraşıyorum. Bir gün oturup bir kahve içmek istiyorum.” diyor. Bir bakın bunlara.

*Instagram’ın aksine para kazanmaya yönelik pek ticari hesap görmedim ben. Oranın olayı bir şey yazmak veya yazılan bir şeyleri okumak.

*2013 Gezi ile birlikte popüler oldu Twitter TR’de. Önemli insanların önemli açıklamaları orada yapması onu vazgeçilmez kıldı.

*Orada ar duygusunun olmaması ve herkesin her şeyi yazabilmesi bence orayla ilgili en önemli mesele. En son Demirtaş’ın ve Albayrak’ın eşleriyle ilgili yazılanlar bunu kanıtladı.

*Twitter’ın ip numarasını vermediği ve bu yüzden isteyenin istediği siyasi paylaşımı yapabildiğine inanılıyor. Bunun böyle olmadığını sanıyorum. Belki eskiden böyleydi. Çünkü Erdoğan “Twitter diye bir bela var…” demişti.

*Twitter kullanıcıları Facebook’u küçümsüyorlar. Buradaki iyi niyet iletimleri, iltifatlar, selam sabahlar, herkesin kendisini ünlü biri zannetmesi falan gerçekten burayı sıkıcı hale getiriyor ama orasının da işte başka arızaları var.

Nasıl İngilizce geri döndürülemez bir şekilde dünya diliyse, Twitter’da sanki geri döndürlemez bir şekilde dünya SM aracı. Geri döndürülemez demeyelim. O zaman bu benzetme olmadı. Neyse ne demek istediğim anlaşılmıştır.

İyi günler.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Yaşamak Rating’i Nedir?

sideways

Evet, böyle bir kavram vardır. Ben uydurdum bunu. Yaşamak ratingi… Herkesin bir “yaşamak” ratingi vardır ve bu ne kadar yüksekse o kadar iyidir. Yaşamak ratingini belirleyen şeyler şunlardır: İnsan;

*Düzgün bir evde oturmalı.

*Para kazanmalı.

*Kimseyi maniple edecek, sömürecek, istismar edecek işlere girmemeli (patron olmak bu maddenin içinde değildir.)

*Öz bakımın gereklerini yerine getirmeli.

*Kendisine yakışan kıyafet, saç, sakal gibi şeyleri belirlemeli.

*Aramalara dönmeli, çet etiğine uymalı.

*Davul gibi kilo almamalı.

*İyi ve kaliteli sanat eserlerine yönelmeli.

*Hobilere sahip olmalı ve onlar için emek vermeli.

*Israrla aptalca hatalar yapmamalı.

*Boş hayallerin peşinde gitmemeli.

*Karşı cinsle (eş cinselse kendi cinsiyle) ilgili aptalca hatalar yapmamalı.

*İnsanlara hak ettikleri değeri vermeli.

*Kibar olmalı.

*İngilizce (başka bir dil değil) öğrenmeli.

*Hayattan keyif almasını bilmeli.

*Teknoloji özürlü olmamalı.

*Dinlere, mitlere, burçlara, nazara, rüyaların gelecekle ilgili mesajlar barındırdığına vb. inanmamalı.

*Araba sürmesini bilmeli ve onu iyi sürmeli.

*İyi bir zaman yönetimine sahip olmalı.

*İyi arkadaşlar bulmak için çaba sarf etmeli.

*El becerisi gerektiren işlerde iyi olmak için çaba sarf etmeli.

*Sporlara ilgi duymalı.

*Hayvan haklarına saygı duymalı.

*Hiçbir hayvanın diğerinden daha sevimli veya iğrenç olduğunu düşünmemeli.

*Hayvanları davranışlarından, avlanmalarından dolayı etik olarak mahkum etmemeli.

*Doğaya sahip olmadığı, insana özgü duygu, düşünce ve tutumları atfetmemeli.

*Türcü yani insanın diğer canlılardan üstün olduğu düşüncesine sahip olmamalı.

*Planlı, programlı hareket etmeli.

*Savurgan da olmamalı, gereksiz tasarruf da yapmamalı.

*Günlük politikalardan çok tarihsel politikalarla ilgilenmeli.

*Seyahat etmeyi mutlaka sevmeli.

*Yiyecek ve içecekler konusunda yeniliklere açık olmalı. Yeme, içmenin hayattaki en güzel şeylerden olduğunun farkına varmalı.

*Yanıltıcı hayal gücünün ve kuru gerçekçiliğin esirleri olmamalı.

*Bilmediği konularda susmasını bilmeli.

*Muhafazakar olunması gereken şeyleri çok iyi seçmeli.

*Toplumdaki geri döndürülemez dönüşümleri olgunlukla karşılamalı.

*Konuşma performansına önem vermeli.

*Yazım kurallarına uymalı.

*Dinleme performansına da dikkat etmeli.

*Sosyal medyada gördüğü şeylerin önce doğru olup olmadığını sorgulamalı.

*Akrabalara fazla önem vermemeli.

*Takıntıları ve kompleksleriyle yüzleşmeye çalışmalı.

*Sevdiklerini sevmeye devam etmeli ama tek bir bireyi hayatının merkezine koymamalı.

*Alkolle barışık olmalı.

*Sigara içmemeli.

*Sanal veya masa, oyunların esiri olmamalı.

*Gerektiğinde itiraz etmeyi bilmeli.

*Bir insana yalnızca yaşı dolayısıyla değer vermemeli.

*Gençlikten fazla bir medet ummamalı.

*İnsanları bazen sarsabilmeli.

*”Mutlaka bir müzik aleti çalabilmeliyim.” diye düşünmemeli çünkü bu, çalışarak kazanılmayacak, her insanda olmayan bazı beceriler gerektirir.

*Sadece romanlar değil insani bilimler de okumalı.

*Anakronizmden kaçınmalı. Yani, toplumları zamanlarının koşullarında göre değerlendirmeli. Geçmişte var olmayan, günümüzün değer yargılarıyla geçmişteki toplumları mahkum etmemeli.

*Farklı ölçeklerdeki şeyleri eşitlememeli.

*Çocuğu olursa ona antin kuntin bir isim takmamalı. O dönemin ortalama, normal ve estetik bir ismini bulmalı.

*Sürekli karamsar, kötümser, öldük-bittik-mahvolduk’çu da polyanacı da olmamalı.

*İlgi için yapmayacağı şey olmayan insanlardan olmamalı.

*Milliyetiyle övünmemeli. Kendini gizlememeli. Diğer halkları aşağılamamalı. Aşağılanan halkların kendilerini ortaya koymalarını milliyetçilik diye adlandırmamalı.

*Başka kimliklerdeki insanların sorunlarını tam olarak kavramasının mümkün olmadığını bilmeli.

*Gereksiz tevazu da göstermemeli. Bir olumlu özelliği varsa ve o anda ondan bahsetmek gerekiyorsa bahsetmek için çekinceleri olmamalı.

İşte buna “Yaşamak” Rating’i denir. Bu kavramı ben uydurdum. Batı toplumlarında ortalama YR 63’tür. Doğu toplumlarında 44’tür. Benim 52!

Not: Görsel “Sideways” filminden alınmıştır.

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Doğu Doğudadır, Batı Batıdadır: Benim Adım Kırmızı

unnamed

“Doğu doğudadır, batı da batıdadır.”

“Benim Adım Kırmızı”

Pamuk Orhan’ın “Benim Adım Kırmızı” romanını okudum. Böylelikle fetiş yazarımın okumadığım iki romanı kaldı. Bunlar “Kar” ve “Kafamda Bir Tuhaflık”tır. Bunları hemen okumayacağım ama yaz bitmeden okumayı planlıyorum çünkü yakın zamanda yeni romanını çıkaracağını bildiğim fetiş yazarımın yeni kitabını, çıktığı ilk gün alıp okumak ve bunu yaparken de onun bütün eserlerini okumuş olmak istiyorum. Roman türünün başına gelenler malum. Eskisi gibi değil. Hiçbir şey gibi… 1950’lerden 70’lere insanın birçok fetiş yazarı olabilir ama 80’den sonra fetiş yazar olabilecek kişi sayısı acıklı bir şekilde düşmüştür. 68 yaşındaki Pamuk Orhan yarın ölebilir. Ee, fazla fetiş yazar da çıkmaz. Dolayısıyla bu duyguyu, yani çıktığı ilk gün kitabını alıp okuma duygusunu yaşamak istiyorum. Yıllarını edebiyatsız geçirmiş bir sığır olarak…

Orhan Pamuk’un üç romanının bir edebiyat olayı oldukları düşünülür: Bunlar “Kara Kitap”, “Masumiyet Müzesi” ve “Benim Adım Kırmızı”dır. Bence en iyi üç kitabı bu şekilde sıralanır. BAK’ın önüne “Yeni Hayat”ı alırdım yalnız.

BAK, yazarın yurt dışında en çok satmış kitabıdır. Neden? Çünkü oryantalizm vardır. Yani yazar oryantalizm yapmış olmak için bu yazarı yazmamıştır. Yazar bu kitapta ele alınan şeyleri tüm benliğinde hissetmektedir ancak Batılıların ilgilendiği/ilgileneceği temalar bu kitapta fazlasıyla vardır. Doğudaki gizemli cinsel hayat, (bana göre) gizemli olmayan ilahi aşk, surete aşık olmak, savaş, gaza, esir, cariye, külliye, minyatür, sanat, estetik, felsefe falan hep bu kitapta vardır. Doğuya bir şov nesnesi olarak bakıp, ondan haz almayı şiar edinen oryantalizm bu tür konulara bayılır.

FİLANTROPİ

Roman eleştiri yazılarımda mizantropiden çok bahsettim. Aslında mizantropi kavramından daha eskiye giden başka bir kavram daha vardır. Onu tersi yani filantropi… İnsanı sevmek, ona inanmak, ona güvenmek anlamına gelir. Gorki Okuryazar, Ümit Cingöz, Alper Kaya gibi arkadaşlarım bu tanıma girerler sanırım. OP bu romanı için “en iyimser romanı” olduğunu öne sürüyor. Gerçekten de OP romanlarında ayan beyan “fena” diyebileceğimiz şeyler pek sık olmaz. Okurken aslında hep bir mutluluk duygusu eşliğinde okursunuz romanları ancak… Bana göre (ve de kendisine göre) satır aralarında insanı oldukça hırpalayan, onun zaaflarını acımasızca ve de büyük bir ustalıkla teşhir eden cümleler vardır. Odada tek başınıza bile romanı okurken yüzünüz kızarabilir. BAK’ta bunlar pek yok. Hatta ayrıntılarıyla sunulan korkunç cinayetler gibi “fena şeyler” normalinden fazla oluyor bile denilebilir ama yine de romanda iyimserlik tonu hakim diyebiliriz. Bize oldukça uzak kalan bu insanların sanat, resim tutkuları, hayattan keyif alma merakları, aşkları, sevinçleri, umutları, çocuk Orhan’ın şaşkın halleri bize kendimizi iyi hissettiriyor. Bu yüzden iyimser roman tanımına itiraz etmiyorum.

İSVİÇRE SAATİ GİBİ KURGU

“The Big Lebowski” filminde unutulmaz Walter karakteri, silahlı haydutlardan para dolu çantayı alma planını (Ahbap onları tutacaktı, o da onları dövüp çantayı alacaktı) anlatınca Ahbap plan için İsviçre saati gibi demişti. Bu romanın kurgusu ise gerçekten İsviçre saati gibi. 500 sayfalık kalınca bir roman olan BAK’ta yazar ne kadar iyi bir kurgu ustası olduğunu bir kere daha gösteriyor.

RESSAM ORHAN PAMUK

Orhan Pamuk’un bir ressamlık geçmişi vardır. Kitapta bir sonsöz vardır. Bence yazarın sonsöz yazması yerinde olur. Artık Spoiler verme derdi de yoktur. Sonsözlerde yazar okuyucuyla samimi bir sohbet içerisine girip, neyi neden yaptığını ele alabilir. Burada da bunu yapıyor yazar. Yedi yaşından 22 yaşına kadar çok yoğun bir resim yapma süreci vardır. Birden, anlaşılmaz bir şekilde bu heves kaybolmuş ve yazar her şeyi bırakıp yeni bir hayata başlamıştır yani roman yazmaya başlamıştır. Orhan Pamuk sonsözde belirttiği üzere modern bir ressamı yazmayı düşünmüştür ilk başta ama sonra bu projeyi minyatürcülere döndürmüştür. Bu işi daha “meydan okuyan” bir iş bulmuştur. Bu sayede daha gizemli bir hikaye anlatabileceğine inanmıştır. Zaten bunlara, müzelere, tarihi materyallere merakı ziyadesiyle vardır. Geçen hafta sosyal medyaya düşen videoda yazıhanesindeki etkileyici kitaplığı görülüyordu, koskoca bir rafı “BAK’ı yazarken faydalandığım kitaplar” diye tanıtmıştı. Binlerce minyatüre bakmıştı kitabı yazarken. Kitapta tasvir edilen minyatürlerin %80’inin gerçek olduğunu da belirtiyordu sonsözde. O halde böylesine başarılı bir romanı yazmak bir çılgın projedir denebilir.

Tesadüf eseri bu romanı okumadan önce İhsan Oktay Anar’ın meşhur “Puslu Kıtalar Atlası”nı okumuştum. Bu iki roman arasında bir ruh ortaklığı olduğuna inanıyorum. Hatta BAK için Anar’ın yazmadığı en iyi Anar romanıdır bile diyebilirim. Romanlarda intihal yapılabilir mi? Bu konuya geleceğiz. Pamuk’ta pek fantastik öge olmaz. Bir düşünüyorum… Hiç yok bile diyebilirim. Belki “Beyaz Kale”deki kişilik transferi olabilir. Anar’da fantastik evren vardır fakat iki roman da Osmanlı toplumunda sanatın yeri ve dallanıp budaklanan kurgu gibi şeyler yüzünden benzerlikler taşıyor.

TARİHİ ROMAN

Aslında tarihi film sevmediğim gibi tarihi roman da sevmem. Bende yabancılaşma duygusu ortaya çıkarıyor “tarihi” sanat eserleri. Bu iki yazar tarihi bir araç olarak kullanıyorlar. Evet, tarih konusunda çok araştırma, okuma yapmışlar ama aslında romanlarında tarih bir roman hilesi gibi bir şey. Anar hep bunu yapıyor da OP sadece BAK ve “Beyaz Kale”de bunu yaptı. Yeni romanı da tarihten bir veba kesiti. Dolayısıyla aslında çok az tarihe bulaşıyor.

DOĞULU MU BATILI MI?

Bu konuda çok yazı yazdım. Ben TR’de hiç kimsenin Batılılaşma konusunda ne yapacağını tam olarak bilmediğini, çok kararlı gözüken kişilerin bile kaçınılmaz bir şekilde gelip bir duvara tosladıklarını düşünüyorum. Bunu “Huzur”daki Mümtaz karakterinde gördüğümü yazmıştım. Elini kolunu nereye koyacağını bilemiyordu. Orhan Pamuk bu işin en ilginç karakterlerinden biri. Birileri onu fena halde Batılı buluyor. Oysa o videoda belirttiği gibi İstanbul’da yaşamak isteyen birisi. Başka bir yerde yaşamak istemiyor. Bir üç yıllık Amerika macerası var ama hayatı hep burada hatta aynı mahallede geçmiş. Ve de gözlem yaparak. Bu kadar çok okumuş yazmış birisinin kahveye gidip insanlarla doğal bir diyaloga girmesi imkansızdır. Ben bile giremem. Giremiyorum da zaten. Mecbur kalıyorum, giriyorum ama numara yapıyorum. Çok sıkılıyorum. OP doğu ile batının tam ortasında kalmış bir bireydir. Doğunun da batının da inciğini cinciğini bilir yalnız. Bu kitabı yazabilmek kolay bir şey değildir. Bu paragrafın başlığındaki soruya cevap veremiyorum çünkü TR ne tam olarak bir Doğu ülkesi ne de tam olarak bir Batı ülkesidir. Hatta az Batı ülkesi, çok Doğu ülkesidir. Ne yapacağımızı, elimizi kolumuzu nereye koyacağımızı bilemeden yaşayıp gidiyoruz işte.

BİRİNCİ TEKİL ŞAHIS KADIN

En sevdiği kadın karakterinin Şeküre (annesinin adı) olduğunu söylemişti. Gerçekten de Şeküre feministleri bile tavlayabilecek kadar farklı bir karakter. Bir de bir kadın ağzından birinci tekil şahısla bir roman yazabilmeyi çok istediğini söylemişti ama bir erkeğin bir kadının neler hissedebileceğini tama olarak kavramasının imkansız olduğunu bildiği için hayıflanarak bunu yapamayacağını eklemişti. Bu romanda 10’dan fazla anlatıcı var. Bunlardan bazıları kadın. “Sessiz Ev”de yine kadın anlatıcılar var. Evet, bu imkansızdır ama fantastik bir deneme olarak yapılması insanlığa çok şey kaybettirmez. Bence OP bunu deneyebilir. Ben deneyeceğim sanırım…

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Muhafazakarlık Tepetakla Gidiyor

rumeysa2-1

Türklerin kıyamete kadar bir CHP milleti olmaya doğru adım adım gittiklerini düşündüğümü defalarca yazdım.

Araştırma şirketi KONDA’nın yaptığı bir çalışma beni haklı çıkartıyor. 2008 ve 2018 yıllarINDA aynı sorularla 15-29 yaş arasındaki gençlere gitmişler. Muhafazakar partinin tarihinde hiç olmadığı kadar fazla oy almasına, rekor süredir tek başına iktidarda olmasına ve somut adımlar konusunda hiç olamadığı kadar zorlamış olmasına rağmen gençler muhafazakarlığa yüz vermiyorlar… Ondan adım adım kopuyorlar.

Sebebi çok basit. Muhafazakar yaşam çok renksizdir. Yalnız burada gerçek muhafazakar yaşamı anlayalım. Yani sizin kafanızı gömdüğünüz, yokmuş gibi yaptığınız skandal ayet ve hadisler ışığında bir yaşam. Görseldeki kadının erkekler önünde müzik yaparak büyük bir çelişkiye imza attığını düşündüğünü söylesek “Oooo, olur mu öyle şey! Ne var bunda? Ne güzel bir görüntü. Kime göre neye göre? Herkes işine baksın. İnsanların kıyafetleriyle uğraşmayın.” dersiniz ve size bu konuda hiçbir şey anlatılamaz. Öyleyseniz bu yazıyı okumayı bırakın ve beni bir daha aramayın.

Muhafazakar alimlerin onlarca yıl boyunca üzerinde çalıştıkları, bildikleri, hayata geçirmeye çalıştıkları gerçek muhafazakar yaşam çok renksizdir. Eğitim seviyesi artan, şehirlerde yaşamaya başlayan, teknoloji sayesinde dünyanın her yerindeki her şeyi gören bir genç insana bunları yedirebilmeniz çok zor. Olmuyor da zaten. Gelsin esnaf inaançlılık o zaman.

Türkiye’de ciddi kimliksel bölünmeler olduğu için insanların yakın çevreleriyle restleşip, onların tam tersi davranış kalıpları geliştirmelerini beklemek gerçekçi değil ama soru işaretleri akla bir girdi mi bir daha çıkmıyor işte. Gençler büyük bir dönüşüm içerisinde. Yaşlılar bu dönüşümü kolay kolay göstermezler. Bir yaşlının ciddi dönüşüm geçirmesi demek bütün hayatını boşu boşuna yaşadığı hissiyatını kendisine verir ki bu da ciddi bir bunalım sebebidir. O yüzden onlar da doğru bildiklerinin doğru olduğuna inanıyor gibi görünmeye devam ederler.

Bakalım neler sormuşlar gençlere:

Eğitim durumları çok değişmiş. Lise mezunu olma oranı %29’dan %55’e çıkmış. Üniversite 16’dan 22’ye. Lise altı olma durumu 55’ten 32’ye düşmüş. Eğitim ne kadar niteliksiz olursa olsun o binada yer almak, başkalarıyla (kızlarla) oturmak kalkmak dönüştürücü bir etkiye sahiptir.

Kendilerine “modern” diyenler 29’dan 42’ye çıkmış… Neredeyse yarı oranında artmış. “Dindar muhafazakar” diyenler 25’ten 15’e düşmüş. Bütün Ak Parti ideologları kendilerine böyle der herhalde. Esnaf bir tanımlama olan “geleneksel muhafazakar” diyenlerin oranı 45’ten 43’e düşmüş. Bunlar duruma göre CHP’ye çok kolay oy verebilirler ve o yaşam tarzına anında adapte olabilirler. O yaşam tarzı da renkli (bira, beğeni, şort, flört, heyecan) medeni ve insan evrimine daha uygun olduğu için bir daha da vazgeçmezler onlardan.

Kendilerine “dindar” diyenler %51’den %43’e düşmüş. “İnançlı” diyenlerin oranı 34’ten 43’e çıkmış. Demek ki önemli sorumluluklar yükleyen bir adlandırmadan, ne şiş yakacak ne de kebabı yakacak bir olan bir adlandırma daha tercih edilir hale gelmiş. “Sofu” 10’dan beşe yallah… “Ateist” 2’den 4’e… Bu konuya da değinmiştik, “ateizm” kelimesi TR’de kirletilmiş bir kelimedir. Ateist denince değer yargıları olmayan, zevk ve çıkarı için her şeyi yapan, vicdansız ve biraz da ahmak insanlar anlaşılıyor oysa ateist olmak hem cesaret gerektirir hem önemli bir okuma, araştırma süreci talep eder. İnsanların kendilerini nasıl adlandırdıkları önemlidir. Bu aşamada takiye yapan da çok olur çünkü bir topluluğa ait olarak hissetmek ister kendini insan. Bunu yapmayanlar sorunlu, hasta ruhlu, kötü insanlar olarak algılanırlar. %4 ateist diyormuş kendisine ama ateist gibi yaşayan milyonlarca insan var.

Başörtüsü örtenlerin oranı 53’ten 35’e düşmüş… Muhafazakarlar için korkunç bir düşüş oranıdır bu. Bu yaş grubunda örtülü olup da örtülü olmanın gerektirdiği gibi hal ve tavırlar takınan genç kadın oranının kaç olduğu yorumunu herkes yapsın lütfen. Mesela örtülü bir kadın düğünde “twerk” yapamaz bana (ve İslam’ı gözüyle anlamış alimlere) göre… “Kime göre neye göre? Bak ne hoş bir görüntü. Artık şu insanların kıyafetleriyle uğraşmayı bir bırakın ya. Ne olmuş ki ne var bunda? Önemli olan insanın içidir, yüreğidir.” Bu soruda bir de “türban” takan oranı var, o da 9’dan 6’ya düşmüş. Sanırım ilçelerde ve köylerdeki larç baş bağlama yöntemiyle tek bir saç telini göstermeyen (ama başka birçok şeyi belli eden) bir örtünme şekli kastediliyor. Çarşaf ve peçe yüzde 1 iki sonuçta da. Bunların ve sarık/cübbenin TR toplumu için artık marjinallik oldukları anlaşılmıştır. “Örtmüyor” diyenlerin oranı 37’den 58’e çıkmış. 10 senede gelinen nokta bu. Şimdi bu 58, 10 sene sonra 78 olacak ve bunların kızları da örtünmeyecekler elbette. 30’ların çetin mücadelesi kazanılmış olacak böylece.

Çalışma durumu da ilginç. Öğrenci olanlar %12’den %41’e çıkmış. Ev hanımı olma durumu 26’dan 13’e. Kadının çalışmasının kıyamet alametlerinden olduğunu belirten hadisler vardır. Kadın erkek yan yana geliyorlar çok sık. Geçmiş olsun…

Son üç ayda kültürel bir etkinliğe katılmış olma durumu 42’den 69’a çıkmış. Muhafazakarlığın kültürü bellidir: ebru, hat, minyatür, ney, ilahi, karagöz… O “arsız” romanlar, filmler, müzikler, fotoğrafların önünde duramaz bunlar.

Annesi üniversite mezunu olanların sayısı 7’den 13’e çıkmış. Bu da etkilidir.

Medeni duruma bakalım. %60 bekarken %75 bekara çıkmış. Artık flört etme olanakları o kadar çok ve çeşitli, şehirleşme o kadar yaygın ki bu genç ve bekar insanları bir arada tutamazsınız. Erzurum’da kalenin etrafında tanık olduğum manzaraları anımsıyorum. Erzurum’da onları yapan İstanbul’da neler yapmaz. Flörtün haram olduğunu duvara yazan kişi geri zekalı değildi. Bu olgunun büyük bir çözücü yanı olduğunu anlamıştı.

Mutlu olduğunu beyan edenler 58’den 51’e düşmüş. Çözülen bir toplum bir sürü çelişki yükler bireylerine. Onunla ilgili olabilir. Ekonomik de etkendir.

Oruç tutanlar 74’ten 58’e gerilemiş. Yalan söyleyenleri çıkarırsak oran bayağı düşer. Namaz 27’den 24’e düşmüş. Şu anda gençlerin %24’ünün düzenli namaz kıldığına kimse beni inandıramaz…

Farklılıklara saygı diye bir başlık var: Damadının/gelininin farklı dinden olabileceğini düşünen insan sayısı 32’den 48’e çıkmış. Cahillik var burada. Gelin olabilir ama damat olamaz. O zaman İslamiyet olmaz. Farklı mezhepten olabilir 47’den 64’e. Burada Aleviliğin adı anılmalıydı bence. Çünkü Hanefilik veya Şafilik arasında bir reddiye yoktur ama İslamı gerçekten bilen birisinin Aleviyle evlenmemesi gerekir.

Gerektiğinde askerin yönetimi ele alması gerektiğini savunanlar 51’den 22’ye düşmüş. “Demokratikleşme” mi diyelim? Neyse yorum yapmak istemiyorum. Devam edelim:

Gazete okuma 72’den 22’ye düşmüş. Normaldir çünkü artık gazete diye bir şey yok. Mahallelerde gazete bayisi yok. Bir Ümit Cingöz kaldı gazete okuyan.

Sosyal medya kullanımı 69’dan 93’e çıkmış. Geçmiş olsun. Facebook’un giderek bir dayı yeri olmasından ötürü azaldığını Twitter ve özellikle Instagram’ın çılgın attığını görüyoruz. Instagram beğeni ve flört olgularını çok iyi besliyor çünkü.

İşte böyle… Türkler için CHP iktidarı hayırlı olsun diyebiliriz. CHP iktidarı yani bira, şort, flört’te çok daha iyi bir durumda olmak… Türk milliyetçiliği ve rant ekonomisi anlamında muhafazakar iktidarlardan önemli bir farkın olmayacağını düşünüyorum. DYP-SHP koalisyonu vardı bir zamanlar. TR için en iyisi o olur sanırım. Aşırılıklarından arındırılmış bir sağ, esnaf inançlılığın muteber sayılması ve giderek onun da kalmaması, Batılı gibi yaşama çalışan insanlar, diğer etnik toplulukların haklarına saygı duymayan ama MHP gibi beyinsiz söylemler de geliştirmeyen insanlar, daha kurumsallaşmış bir kapitalizm, artmış bir milli gelir, beyni çalışan insanlarda dikkat çekici bir artış, kadın erkek ilişkilerinde eskiye nazaran devrim diyebileceğimiz olumlu gelişmeler…

Benim gördüğüm bu…

siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın