Başka Hayatlar Mümkün Mü?

4ef92d98c54525d38370981f72ec17ba

Mümkün değil?

Yani, para varsa mümkün…

Son zamanlarda taktığım kesimlerden biri de (üst) orta sınıflar. İz TV’de “Başka Hayatlar Mümkün” adlı bir seri başladı. Bu seride gördüklerim beni kızdırıyor. Neler var bu seride? Birtakım üst-orta sınıflar İstanbul’u “geride bırakıyorlar” ve gidip çoğunlukla bir Ege köyüne yerleşiyorlar. Orada bir arsa alıp, o arsa üzerinde ciks (stylish) bir ev inşa ediyorlar ve orada sözüm ona “doğada yaşıyorlar”.

Peki, ben neye taktım? İnsanlar böyle bir şeyi arzu edip, nihayetinde gerçekleştiremezler mi? Özgürlük yok mu? Elbette yapılabilir. TLC adlı kanalda bazı insanların evlerini restore etme belgeselleri var. Onlara takmıyorum çünkü onları daha samimi buluyorum. Kimse aldatılmıyor. Ailenin parası var ve evlerini restore ediyorlar. İlgiyle izliyorum. BHM’de ise sanki isteyen herkesin bunu yapabileceği iddia ediliyor. Veya işte o diğer taktığım şey: İnanmak başarmanın yarısıdır… Cesaretinizi toplayın ve derhal tek yönlü biletinizi alın… Bu tür yaklaşımlar beni sinirlendiriyor. Bunu kim yapabilir? Durumu iyi olanlar yapabilir. Olaya böyle yaklaşılsa belki bu kadar takmazdım.

O zaman da şu doğada yaşama olayına takardım. Doğada yaşamak ne demektir? İnsanların yüzyıllardır yaşadığı köylerde, milyon TL’lere geniş araziler alıp, bahçeli evler inşa etmek midir doğada yaşamak? “Captain Fantastico” filmindeki gibi mi yapsalardı peki? O da değil. Filmde adam, bipolar olan karısını belki mutlu eder umuduyla doğaya yerleşip insanın kültürel yapısıyla uyumsuz çocuklar yetiştiriyor. Filmin sonunda hatasını da kabul ediyor zaten. Ayrıca medeniyetten de tam olarak kopmuyor. Bazı tüketim maddelerinden vazgeçmiyor. Nereden baksan tutarsızlık. İnsanın işi “doğada yaşamak” değildir. İnsanın yapması gereken şey kendisinin de bir parçası (efendisi değil) olduğu doğayı iyi anlayıp, diğer türler için mümkün olduğunca az zararlı bir tür olabilmektir. Diğer canlılar için fazlasıyla zararlı olacak kadar çok ürememektir. Şerefiyle bunu yapsın, doğa (!) ondan razı olacaktır.

Zaten insan ve de karşısında “doğa” adlı bir özne olması gibi bir durum söz konusu değildir. Doğada denge yoktur, gezegende kaos vardır. 250 bin yıldır var olan insanın sahip olduğu bu yaşam süresi, evrenin tarihi açısından göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir zamandır. İstediğiniz kadar mükemmel sistemler kurun bir an içerisinde veya belli bir süre sonunda tüm türümüzün yok olmamasını garanti altına alamazsınız. Bugüne kadar var olmuş türlerin sadece %1’i yok olmamıştır. Gezegenin tarihi kurtulmanın değil yok olmanın tarihidir.

Geçen izlediğim bir bölümde parası olan kadınla parası olan erkek, Kaş’ta genişçe bir arazi alıp modern bir ev inşa ediyorlardı. Kadın, köpeği için şu skandal cümleyi kurdu: Cesur’un da bizimle gelmesini istiyordum. Onun da doğada yaşamaya hakkı vardı! Nereden düzeltmeli? Bir kere onu doğal yaşamından alıp evcilleştiren yani onun doğasına müdahale eden sensin. O şu anda doğada (ormanlar kastediliyor herhalde) tek başına var olamaz. Kentlerde insanların yanında yaşayabilir yalnızca. Ayrıca insana özgü duygulara sahip değildir. Bu işte türcülüktür. Baştan aşağı kibirdir.

Gelelim inanmak başarmanın yarısıdır yargısına. Ortaokulda bu konuda komposizyon yazdığımızdan beridir bu düşünceyi sorgularım. Bazı makaleler okudum: İnsanların başarabileceği şeylerin üzerine gitmelerinin daha yerinde olacağını savunuyordu. İnsanın kendisini olmayacak şeyleri başaracağına inandırması başlı başlına bir stres kaynağıdır ve bu durum, başarabileceği şeyleri bile olumsuz etkilemektedir.

Kahramanlarımızın genelde adları Atınç, Öyküm, Bora, Oral, Yiğit Efe, Tusem, Kaan, Burcu falan. Bu insanlar 30-40 yaş aralığındalar. O yüzden İlayda Su veya Thor Can gibi isimlere sahip değiller. 30 sene önce Burcu, Ebru, Dilara gibi isimler şimdilerin Almina Su’su gibilerdi.

Bunların paraları çok. Suç anlamında demiyorum. Paraları bol, o yüzden gidip Kaş’ta, Gökova’da, Dalaman’da, Foça’da içine bahçeli ev yapacak kadar büyük arsa alabiliyorlar. Bu arada “Cihangir’deki, Moda’daki, Dragos’taki evlerini de bozmuyorlar”… Arsalarını havaalanlarına yakın yerlerden seçiyorlar ki arada sırada “şehre kaçabilsinler”. Evlerinde genelde ev işleriyle uğraşıyorlar, geri kalan zamanlarında ise home-office işlerini yapıyorlar veya bazı “farkındalık” projelerine imza atıyorlar. Çeşitli online atölyelere katılıyorlar. İnanmak başarmanın yarısısıdır…

Bu belgesellerde bu tiplerin köylülerle diyalogları da sık sık ekrana getiriliyor. Köylü Ege’de de olsa köylüdür. Kazanacağı parasına, yapacağı dedikodusuna ve yaşayacağı yasak cinselliğe bakar. Köylünün işi budur. Köye gelen böyle dövmeli, küpeli tipleri anlamaz. Onlarla aralarında asla yıkılmayacak bir duvar vardır fakat bu tipler nedense hep tersini iddia ediyorlar. Köylüye para kazandıracak şeyler sağladıkları için köylü onları taşlamıyor ama onların dünyasıyla alakası yok aslında. Hep şöyle bir sahne oluyor: Eleman bir köylüye yanaşıyor ve ağzına hiç oturmayacak şekilde “selamın aleyküm” diyor. Köylü de yanıt veriyor. Sonra ikisi konuşmaya başlıyorlar. “Ya senin oğlanın mobilya işi vardı, ne oldu o iş?” Köylü dünyanın en kötü oyunculuk örneklerinden birini sergiliyor ve diyalog yapaylıktan yerlere seriliyor.

Yanlış anlaşılmasın, ben eğer Türkiye’de iyi şeyler olacaksa, bunun köylülüğün döve döve dönüştürülmesiyle başarılacağına inanıyorum. Annelerini ve babalarını döverek dönüştüreceksiniz ki belki çocukları o davranış kalıplarını terk eder… Bu şekilde bir değişim değişim değildir. Zaten köylüler eminim kendi aralarında şöyle konuşuroylardır:

-La! Piç Duran, Öyküm hanıma yımırtayı 2 liradan satmış diyolla!

-Amını eşşek sikesiceler! Benden 2,5’a alıyorlardı. Bu namıssızların nikahları yokmuş diyolla zaten.

-Deyyuz, karıyı kapatma yapmış. Helal olsun lan! Sen yapabilion mu? Ne bunuyon?

-Geçen Yukarı Kusunlar koyünde de dul Fatma’yı ahırda belledim olum ben de, sen ne diyon?

-Siktir et, amuğa goyum. Gel gidip babuko yiyek!

Atınç: Selamın aleyküüüm. Şu farkındalık projesinden bunaldım da bir hava alayım dedim komşular.

-Ve aleyküm selam Atınç bey. Domates verelim mi?

Başka hayatlar mümkün mü?

Çok para lazım.

 

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Afrodisyas’la İlgili Her Şey

Ayrıntılar için tıklayınız.

Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

En İyi Frikikçi Kimdir?

GettyImages-72617739

Mantıken en çok frikik golü atmış oyuncu en iyi frikikçidir.

Bu doğruysa Lyon’un Brezilyalı oyuncusu Juninho Pernambucano (ismini hiçbir zaman ezberleyemeyeceğim) 77 frikik golüyle en iyi frikikçi olmalıdır.

Youtube’da “X’s all free kick goals” adlı videolar mevcuttur. Juninho’nunkileri izlemeye vakit bulursanız gollerinin çoğunun uzak, çok uzak mesafeden “ölü yaprak” vuruşu diye adlandırılan tarzla attığını görürüz. Sencer Arkuzey’e göre bu vuruş en zorudur. Falso denilen vuruşlar estetik olarak göze daha iyi hitap etmelerine karşın aslında daha kolay vuruşlarmış.

Juninho en zor vuruşlardan en çok adet attığına göre en iyi frikikçi olmalıdır.

70 üzeri frikik golü atan bir isim daha vardır. O da Pele ancak ben oraya bir rezerv koymak istiyorum. Pele’nin otobiyografisini okumuştum. Orada kendisinin bir futbolcudan çok bir ikona döndüğünü anlıyoruz. Elbette çok çok iyi bir futbolcuydu ama bir süper stara dönüşmüştü. Pele’nin Santos takımı sık sık gösteri maçları oynardı. O kitapta Pele’nin bir günde iki maç, 48 saatte üç maç oynadığı yazar. Hatta bir maçta Pele kırmızı kart görür ama seyircilerin baskısı sonucunda soyunma odasından tekrar maça dahil olur. Bu gösteri maçlarında para verip Pele’yi izlemeye gelenlerin arzuları yerine gelsin diye Pele çok iyi marke edilmez. Dolayısıyla Pele’nin attığı 1200 küsur golün önemli bir bölümü kolpadır. 50 bin maça çıkan Pele’nin 70 frikik golü akıllara soru işaretleri getiriyor.

Sonra 66 golle bir isim geliyor. Bu konuda araştırma yapmadan önce bu ismin Beckham olduğunu düşünürdüm ama Ronaldinho imiş. Kendisinin bu kadar çok frikik golü olduğunu bilmiyordum doğrusu. Youtube’da hepsi mevcut. Bunlara baktığımızda hem uzak mesafeden bomba gibi goller attığını hem de bana göre çok zor bir şey olan, kısa mesafeden topu yükseltmeyi ve alçalıp kaleyle buluşmasını sağladığını görüyoruz. Uzak mesafeden frikik atmak kısa mesafeden atmaktan daha kolaydır.

Şu paragrafı yazarken Mihayloviç’in 68 gol atmış olduğunu öğrendim. Mihayloviç ilgi alanımda değil çünkü ben sadece süper liglerin, süper takımları izlerim. Roma seviyesindeki bir oyuncu ile ilgili bilgi sahibi olmam mümkün değil. Juninho’nun da canlı maçını izlediğim üç veya beştir ama Messi ve Ronaldo’nun bütün maçlarını neredeyse canlı izledim. Doğrusu da budur. İtiraz kabul etmiyorum başkanım. Edit: Bu bilgi yanlış olabilir ama şimdi uğraşamayacağım.

65 gollü Beckham bana göre en iyi frikikçidir. Estetik açıdan yani. Fasolu diye bildiğimiz gollerden atardı ve bunu muhteşem yapardı.

Tanrı’nın da 62 frikik golü varmış. Juventus’a oldukça kısa mesafeden attığı frikik golü efsanedir. Topu Roma Pantheon kadar kaldırır ve aşağıya, 90’a gitmesini sağlar. Bu gole bir bakın derim.

Zico’nun da 60’ın üzerinde frikik golü varmış. Hiçbir fikrim yok.

Koeman mı Keoman mı? Bunu da hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. 60 tane varmış. Bir defans oyuncusu olarak bu kadar çok atması çok değerli. Çok canlı maçını izledim. O topun başına geçince kesin gol olacağını düşünüyordum.

Ceni adlı bir kalecinin de 59 frikik golü varmış. Bu konuda bilgim yoktu. Roberto Carlos’un da 60 veya 50 üstünde olmadığını biliyoruz.

Ronaldo ve Messi’de durum nedir?

Ronaldo’nun Youtube’da 62 frikik golü vardır. Bir de 61’lik vardır. Bir tanesi sanırım yanlış hesaplanmış. Özel maçları da kapsar bu goller ama önemli değil, atmış mıdır atmıştır. Yalnız Ronaldo’nun son dört yılda sadece üç, dört frikik golü vardır. Son yıllarda çok kötü bu anlamda. Elbette hala topun başına gidiyor. Kaçırma oranları tutulabilseydi Ronaldo bu anlamda birinci olurdu, eminim. Mesut Özil’in bu konuda bir demeci vardı. Hep onun kullanmasının şart olmadığını, kritik anlarda, başkaları da topun başına geçebilmeliydi ona göre. Ama tarihin en iyi ikincisi iseniz böyle bir şeye razı olamazdınız.

Messi’nin ise 52 frikik golü vardır. Messi’nin frikikleri de estetik olarak harikadırlar ve genelde 90’a gider. Direkten dönmüş 30 tane falan da vardır. Aslında Messi geç frikik atmaya başladı. Ronaldo gibi en baştan beridir frikik atmıyor. Xavi varken topların yarısını o kullanıyordu. Xavi bıraktıktan sonra Messi frikiklere yoğunlaşmaya başladı. Ronaldo’nun aksine son üç dört yılda ortalama sekiz, 10 falan frikik atıyor. Ronaldo’yu geçeceğini tahmin ediyorum. Eğer ilk yıllardan itibaren atsaydı Juninho’yu da geçerdi. “Gizli” en iyi Messi’dir bana göre.

Frikiklerini izlemekten en çok keyif aldığım futbolcu David Beckham’dır benim.

Siz neler düşünüyorsunuz, neler biliyorsunuz?

 

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Taşraya Yönelen İlk Romanlar

Vurun-Kahpeye-1973

Türk romancılığının köye, taşraya, Anadolu’ya yönelmesi ne zaman başlamıştır?

Doğumundan sonra uzunca bir süre Türk romancılığının yegâne teması Batılılaşma Krizi olmuştur. Bundan çok bahsettik.

Siyasetin de bir numaralı ilgi alanı Batılılaşma Batılılaşmama meselesidir. Bundan da çok bahsettik.

Osmanlı Devletinin son yıllarında ve Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında devleti yönetenlerin iki temel ideolojik yönelimleri olmuştur. Bunlar modern yaşam tarzı ve Türk milliyetçiliğidir. Modernizm dememeli; çünkü o başka bir şey. Modern yaşam tarzını ve Türk milliyetçiliğini bu dönem romanlarında sıkça görüyoruz.

Bu yazıda taşraya yönelen ilk romanlardan olan üç romanı birlikte ele alacağız. Bunların bir ruh ortaklığı olduğuna inanıyoruz. Bu romanlar Reşat Nuri’nin “Çalıkuşu” (1922) romanı, Halide Edip’in “Vurun Kahpeye” (1923) romanı ve Yakup Kadri’nin “Yaban” (1932) romanıdır.

Anadolu mu taşra mı köy mü demeliyiz? Taşra kelimesini daha uygun buluyorum. Anadolu kelimesi bir idealize etmeyi davet ediyor. Bunun yapılmaması gerektiğine inanıyorum. Anadolu’nun Allah belasını versin demiyoruz da onun bir dolu arızalar barındırdığının, çok geri bir coğrafya olduğunun unutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca bir sır vereyim, biz arkadaş ortamlarında şaka yollu diyoruz…

Bu üç roman içerisinde sadece “Yaban”ı beğenirim. Köylülüğün üzerine cesaretle gittiği için… Diğerleri de gidiyor ama “Yaban” adeta bir meydan okumadır. Aradaki 10 yıllık fark da göz önünde bulundurulmalıdır. Yazarın 1928 yılında yazdığı “Sodom ve Gomore” diğer iki romanımıza daha benzer bir romandır. Tek farkı taşraya yönelmemiş olması, İstanbul’u ele almış olmasıdır.

Anadolu, taşra, köy adlandırmasından bahsediyorduk. Taşra dedik, taşra köyle beraber kasabayı da kapsıyor. Esasında olay kasabada geçer. Hatta Türkiye bir kasabadır. Türkiye’yi kasaba zihniyeti yönetir. Kasaba köyü de etkisi altına alır. Köyün kendi alışkanlıkları, kendi renksizlikleri vardır ancak köy politik olarak kasabanın bir taşeronudur. Köyü yöneten zübük politik olarak en yukarının düşüncesiyle kasabada karşılaşır. Taşra kelimesi de her ikisini akla getirdiği için ben taşra kelimesini kullanmayı doğru buluyorum.

“Yaban”la ilgili “Küçük Uyanığı Ele Alan Roman” başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazıyı yorum bölümünde bulacaksınız. Bu sebeple “Yaban”dan çok fazla bahsetmeyeceğim. Diğer romanlarla olan ruh ortaklığından bahsedeceğim.

“Çalıkuşu”yla başlayalım o zaman…

Bu üç romanda hem aşk vardır hem politika vardır. Sadece “Çalıkuşu” aşka daha fazla yoğunlaşmıştır. Hatta politik atmosfer ve taşra bu romanda Feride’nin sergüzeştinde fon işlevi görürler diyebiliriz. Önemli fonlardır ve bize doyurucu ipuçları sunarlar ama roman esasında Feride’nin romanıdır.

Derin psikolojik tahliller yoktur romanda. Hatta Feride’nin neden o şekilde davrandığını anlamak güçtür. Çevremizde çok sayıda “salak kadın” bulunur. Doğru mu? Bu salak kadınlar, hiç değmeyecek bir öküzü kafaya takıp onun oyuncağı haline gelirler. Ömür boyu veya uzunca bir süre diyelim o öküz tarafından parmağında oynatılırlar. Yalan mı? Hele ki bunlar Feride gibi ekonomik olarak ayaklarının üstünde durabilecek kadınlarsa bu kafa gelip gitmelerini anlamak iyice zordur. Sanırım aşktan ziyade psikolojik takıntı gibi bir şey söz konusudur. Salak kadın, öküz tarafından değersiz hissettirilirse o değeri elde edebilmek için her şeye evet diyebilecek kıvama gelir. Öküz de onu ömrü boyunca maniple edecektir. Erkeklik dünyasında bir kadının ilgisi övünç (prim) kaynağıdır çünkü. Erkek bu ilgiyi çok sever ve o ilgiyi sömürür. Kadın da buna izin verdiği için ve bunu aşk olduğunu zannettiği için salaktır işte… Yalan mı? Ben bunlardan binlercesini gördüm. Feride bunlara örnektir. Bunlara örnek olarak gördüm ama bazı şeyleri neden yaptığını anlamak çok güç. Kamran’ın teklifini neden kabul ettiği, kabul ettikten bir gün sonra ondan neden uzak durduğu (sonradan onu deli gibi sevdiğini öğreniyoruz), seviyorsa aldatıldıktan sonra onu neden affetmediği, yıllar sonra neden affettiği… Bunları anlamak gerçekten zor. Sadece salaklıktan ziyade romanın ustaca yaratılmadığı düşüncesini akla getiriyor.

Feride bu salaklıkları yaparken taşrada güçlü bir profil çizmektedir. Bir kadın olarak dik durmaktadır. Bir Hypatia değildir ancak yine de 100 sene öncesi için güçlü gözükmektedir. Taşradaki kan emiciler elbette bu romanda da karşımıza çıkıyor. Bunlar eşraf ve mütegallibe diye tarif edilen kesimlerdir. Yani ileri gelenler. Yani zenginler ve önemli bürokratlar… Bunlar taşrada mutlak iktidarın sahipleridir. Üst tarafın yönelimini sezerler ve onunla direkt olarak karşı karşıya gelmekten kaçınarak o lokal alanda iktidarlarını kurarlar. Bunlar zevke, sefaya ve gösterişe düşkündürler. (Güzel) Kadınlar bunların özel ilgi alanına girer. Feride hem güzeldir hem de şehirden geldiği için farklıdır yani bir nevi egzotiktir. Bütün zalimler Feride’nin peşindedir. Feride bunlara kah karşı koyar kah koyamaz. Neredeyse bir aseksüel gibi de davranır. Boyun eğdiğinde zalimlere meze olmaz da o mekanı terk eder. Bir nevi yenilir fakat zalimin koynuna girmediği için yenilmiş de sayılmaz. Muhafazakarlık da sık sık karşımıza çıkar. Bir 10 sene sonra çok daha önemli bir mücadele başlayacaktır. Bu yüzden o yıllarda çok büyük bir mücadele tarafı değildir muhafazakarlık ama vardır. Böyle bir romandır “Çalıkuşu”.

Gelelim “Vurun Kahpeye”ye. Bu romandaki Aliye de tıpkı Feride gibi İstanbul’da tahsil görmüş ve Anadolu’ya muallimlik yapmaya giden bir (güzel) kadındır. Feride’nin kişisel kaçışının aksine Aliye idealist olduğu için gitmek istemektedir Anadolu’ya. Bu romanda da aşk vardır ama bu aşk idealize edilmiş bir aşktır ve “Çalıkuşu”nun aksine tüm romana yayılmış bir çelişkiler toplamı değil, hemen romanın başında sunulan bir aşktır. Vatanperver ve ilerici güzel kadın Aliye hemen romanın başında yakışıklı Kuvayı Milliyeci Tosun Bey’le nişanlanır. Bu iş hemen halledildikten sonra siyaset ve savaş sahneye çıkmalıdır. Bir Batı Anadolu kasabasındayız ve Yunanlar kasabayı işgal ederler. Bu roman adeta bir bildiri gibi bir romandır. Halide Edip, 1919 Sultanahmet mitinglerinde konuşma yapacak kadar etkili bir kadındır ve Yunan işgaline çok içerlendiği için Anadolu’daki harekete fiziki olarak katılmıştır. 1923 yılında bu savaş kazanılınca adeta bir öfke kuşumu olarak bu roman yazılmıştır. Roman karakterleri klişe karakterlerdir. Yunan kumandanı haricinde herkes temsil ettiği kesimin bütün karakterini yansıtır. Tiplemedirler dolayısıyla.

Bu romanda muhafazakarlık daha yoğun olarak karşımıza çıkar. Hacı karakterinde vuku bulan bu olgu yapacağını yapar. Ne yaptığını tahmin etmek zor olmasa gerek fakat burada Halide Edip’in “Gerçek İslam bu değil.” şeklindeki yaklaşımının da altını çizmeliyiz. Son yıllarda pek kalmadı ama Tr yaklaşık bu GİBD saçmalığını sıkça yaşadı. Eşraftan yine diğer roman gibi hem iyileri görüyoruz hem kötüleri ama kötüler daha çarpıcı ve önemli. Aliye, Feride’den daha net bir karakterdir. Bir askerdir o. Çelişki falan yaşamaz. “Salak kadın” değildir kesinlikle. Nokta atışı bir seçim yapmıştır.

Bu iki roman da Türk romancılığının gelişimi açısından okunması gereken romanlardır ama zayıf romanlardır. Sürprize ve yaratıcılığa fazla alan açan romanlar değillerdir.

“Yaban”ın bunlarla olan ortaklığı taşrada bulunan şehirli aydını ele almasıdır fakat bu aydın aracılığıyla yazar taşrayı idam eder. Oranın idealize edilmekten uzak bir yer olduğunu ve ancak müdahaleyle değiştirilebileceğini savunur. Jakoben olduğu gerekçesiyle eleştirilen bu yaklaşım, benim de düşüncemi yansıttığı için bu romanı severim. Saçma sapan bir metin değildir ama bir edebiyat şöleni de değildir “Yaban”. Cesareti ve kararlılığı dolayısıyla severim kendisini. “Yaban”ı okumadıysanız mutlaka okuyun derim bu yüzden…

 

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Piramitlerde Bir Gün

1200px-Giza-pyramids

2019 yılının Ocak ayının 26’sında hayatımdaki en güzel/unutulmaz günlerden birini yaşadım…

“The Alchemist” kitabının bir yerinde Kuzey Afrikalı Arap tüccar, çobana şöyle bir cümle kuruyordu: Daha önce buralarda, sadece Piramitleri görmek için tüm çölü geçmek isteyen birisini görmemiştim. Bir yığın taş işte… Evinin bahçesine bile bunlardan bir tane inşa edebilirsin…

Bir yığın taş mı? İnşa edilebilir mi?

Bin yıllar boyunca dünyanın en büyük ve en yüksek yapısı olmayı başarmış bir yapıdan bahsediyoruz. Piramitler birer mucizedirler. Olağanüstü şeylerdir. Onları görmüş olmak büyük bir ayrıcalıktır. Ben gördüm ve bu ayrıcalığı hissediyorum. Şımarmak için de yazmıyorum bu yazıyı. Hayatımın en güzel günlerinden birini kayıt altına almak için yazıyorum.

Piramitlerin yazılığı kafamı karıştırdı. Gorki Okuryazar’dan bu konuda yardım bekliyorum. Neyse, Piramitleri görmek hep aklımda vardı. Bir gün bunu gerçekleştireceğimi seziyordum ama bu kadar yakında olacağını tahmin etmemiştim.

Yurt dışına çıkmak artık ütopik bir şey değildi hele ki devlette öğretmen olarak çalışanlar için hiç değildi. 2014 yılında yeşil pasaportu alınca her sömestir ve her yaz tatilinde bir yerlere gittim. Aylar öncesinden bileti alınca gayet ucuza gelebiliyordu bu iş. 2018 yılının Haziran ayında 2019 sömestiri için bilet bakmaya başladım. Mısır için bilet baktığımda 780 TL’lık gidiş-dönüş uçak bileti olduğunu gördüm. Mısır’a bu kadar ucuz bir fiyata gidebilmek fırsatı kaçmazdı. O zaman evli olmadığım sevgilime de seyahati teklif ettim. Seyahat tarihi geldiğinde evli olacağımız için o da yeşil pasaport sahibi olabilecekti. Gelecekteki karım Mısır seyahatini kabul etti.

Zaman geçti ve seyahat vakti yaklaştı. Mısır’ın güvenli bir yer olup olmadığı merak edilir. Bütün yakın, orta ve uzak doğu için bu merak mevcuttur. İşi bilen ve kendine güvenen kişiler için her yer güvenlidir aslında. İşi bileceksin ve internette insanların tecrübelerini okuyacaksın. Bunlardan dünya kadar var. Elbette insanların abartma huyu olduğunu, herkesin beklentilerinin farklı olduğunu da akıldan çıkartmayacaksın. Kimisi için bir satıcı tarafından kandırılmaya çalışılmak dehşet verici bir şey olabilir ve bu şey ölümle eş değer bir şey olabilir ama kimileri içinse bu şey basit bir şeydir ve Piramitleri görmüş olmanın yanında üzerinde durulmaya değmez bir şeydir. Yorumların yarısı Piramitlere giden kişilerin bıçaklandığını yazsaydı gitmezdim elbette.

Şu anda Mısır ve TR arasında siyasi ilişkiler gergin ve karşılıklı yolculuk yok bildiğim kadarıyla. O zaman vardı. Varsa ben gidebilirdim. Karım içinse böyle şeyler önemliydi. Yolculuktan bir hafta önce Piramitlere giden bir turist otobüsünün bombalandığı haberini gördüm bir yerde. Bunu karımdan sakladım çünkü bunu öğrense hayatta gitmezdi. Ben ise bu şeyin münferit bir şey olduğunu, her gün her hafta tekrarlanmayan bir şey olduğunu anlayınca gitmek gerektiğini düşündüm.

Bilet alırken Atina aktarmalı biletler olduğunu gördüm. En uzun süreli aktarma 20 saatlik bir aktarmaydı. Onu seçtim çünkü bir gün de Atina’yı gezebilecektik. Daha önce Atina’ya gitmiştim ve orayı iyi biliyordum. Metrolara gişe gelmesi gibi bazı şeyler değişmişti ama genelde her şey aynıydı. Atina’da yaptıklarımızı geçiyorum ve Mısır’a zıplıyorum.

Atina’da oldukça yorucu bir gün (30 bin adım) geçirdikten sonra gece olabilecek en geç saatte havaalanına gittik ve sabahki uçak için orada sabahladık. Uçağa binme vakti geldiğinde heyecanlıydım çünkü uzun zamandır hakkında yazılar, kitaplar okuduğum Piramitlere ulaşacaktım. Uçaktan indik ve hemen bir Uber çağırdık. Uber özgürlüktür. Yurt dışında Uber kullanınız. Hem çok ucuz hem de pratiktir. Dil bilmiyorsanız ve bu, sizin yurt dışına çıkışınız konusunda sorun teşkil ediyorsa (bence etmemeli, sadece menü’nün menü olduğunu bilmek yeterlidir bana göre) Uber sayesinde bu sorunun üstesinden gelebilirsiniz. Yazıyorsunuz yeri, Uber gelip sizi oraya götürüyor ve kredi kartınızdan parası çekiliyor. Kime anlatıyorum ki ben bunları; TR, bir pimpirikliler cennetidir. Neyse, ne haliniz varsa görün, ilgilenmiyorum…

Artık TR’de olmayan Uber’le otel gittik. Otelde yaşadıklarımız, yediklerimiz, içtiklerimiz, sokakta yaşanılan sorunlar, bir gün sonraki olağanüstü müze gezimiz kalsın ve biz Piramitler gününe dönelim.

Kısaca Mısır’dan bahsedelim ama… Mısır’da hijyen sorunu vardır. Çölün ortasında olduğu için çok toz birikir ve anladığım kadarıyla insanlar bu tozu çok dert etmez. Otellerde çarşaflar ve tuvalet temizdir ama oda, halılar, yerler, bardaklar pek temiz olmayabilir. ÖYLEYSE ALLAH BELASINI VERSİN! YEMİŞİM DÜNYANIN AYAKTA KALAN TEK YEDİ HARİKASINDAN BİRİ OLAN PİRİMATİLERİ! BEN MISIR’A GİTMEM! Peki, siz bilirsiniz. İki gün orta Anadolu ilçesi gibi yerde kalmazsınız ve de Piramitleri görmezsiniz o zaman. Bir diğer sorun da sokakta çok satıcı olması ve size musallat olması. İnternetteki forumlarda bazı abartan tipler bunların eşkıyalık yaptığını yazıyordu. Hayır, sakin kalıp iki, üç kere “No, Thank you.” derseniz peşinizi bırakırlar. Kararlı bir şekilde yolunuza devam edin. Kimse sizi kesmeyecektir. Üç kağıtçılığın da yaygın olduğunu belirtmemiz gerekecektir. Benim gibi parayı alırken 0,50 kuruş mu yoksa 50 lira mı olduğuna iyi bakmamazlık etmeyin.

Forumlarda en çok satıcı terörünün Piramitlerde olduğu yazıyordu. Doğrudur ama orada da işi beş dakikada öğreniyorsunuz. Uber’e “Giza pyramids” yazdık. Tahrir Meydanı’ndaki otelimize gelen Uber yaklaşık 20 dakika sonra bizi Piramitlere bıraktı. İki girişi var Piramitlerin. Birisi şehrin içinden birisi değil. Değil olandan girdik biz. Yokuşlu bir yoldu. Yol üzerinde üniformalı bazı tipler “ticket, ticket” diyerek bizi bir ara yola sürükledi. Orada bunların resmi göreviler olmadığını anladım. Bunlar at arabalarına bizi oturtmaya çalışan tiplerdi. Hemen geri döndük. Arkadan çağırmaya devam ettiler ama aldırış etmedik.

Sonra gişeye geldik. Üzerimizdeki para bilete yetmedi. O gün de cuma olduğu için resmi tatildi. Sabah para bozduramamıştım. Kredi kartının geçerli olacağına emindim. Bu kadar önemli bir tarihi alanda kredi kartı nasıl geçerli olmazdı! Değilmiş. Ne yapacaktık? Orada resmi görevli olduğunu anladığım birisine yanaştım. Polisti bildiğimiz… Para bozdurmak istediğimi söyledim. Adam gitti başka bir polisi getirdi ve o polis de para bozabileceğini söyledi. Normal kurdan biraz daha fazla elbette… Bu arada Mısır ucuz bir ülke. Örneğin İtalya’da veya Fransa’da her yere Uber’le gidemezsiniz. Oradan anlayın. Parayı bozdurduk ve o tılsımlı cümleyi ilk defa o polisten duydum: Yavaş yavaş Hasan Şaş… Polis memuru nereli olduğumuzu sordu. “Turkey” deyince “Oooo, yavaş yavaş Hasan Şaş.” dedi. Polis memuru bizim de Müslüman (!) olmamızdan dolayı bize doları biraz daha iyi orandan bozdu.

Piramitler boyunca her beş dakikada bir size yanaşan, satıcı, atçı, deveci nereli olduğumuzu sordu. Turkey deyince hemen “Yavaş yavaş Hasan Şaş”ı yapıştırdı. 2002 Dünya Kupası’nda Hasan Şaş’ın performansı hala unutulmuyordu işte… İlginç bulmuştum. Neyse, bana neydi ya!

Olağanüstü bir yapı göreceğim zaman kendi kendime bir oyun oynarım. Kafamı eğerim ve yürürüm. Yapının önüne geldiğimi anladığım anda yavaşça kaldırırım. Büyülenmek için… Yine bu oyunu oynadım. Karıma gelip gelmediğimizi sordum. Geldiğimiz söylediği zaman kafamı yavaşça kaldırdım ve bir an için nefesim tutuldu. Hayatımdaki en etkileyici şeylerden biriyle karşı karşıyaydım işte.

Keops Piramidi, Büyük Piramit veya Kufu Piramidi… Üç tane adı var bunun. Giza Piramitleri üç tanedir. Birisi küçüktür. Diğer ikisi büyüktür. Kafasında takke olan Kefren Piramididir. Hep onun Büyük Piramit olduğu düşünülüyor. Oysa onun arkasındaki takkesiz olanıdır Büyük Piramit ve Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olan da odur. Aslında BP, Kefren Piramidinden daha büyüktür ama firavun Kefren piramidini biraz daha yüksek bir yere inşa ettiği için BP’den daha büyük olduğu algısını yaratmıştır. Kufu veya Khufu o piramidi yaptıran firavunun ismidir. Keops onun Helencedeki karşılığıdır.

Büyük Piramit’in önünde dakikalarca kaldık. Baktık baktık baktık. Satıcılar etrafımızı sarmıştı ama onlara aldırış etmedik. Bu gezi boyunca ilk iş olarak fotoğraf ve videoları halledip sonra yapılara odaklandık.

İnanılmaz bir şeydi. Gerçekten inanılmazdı. 5000 yıl önce, taşın yapılarda kullanılmaya başlanması henüz 70 yıllıkken böylesi bir yapıyı inşa etmek gerçekten inanılmazdı. İnsanlığın ilerleme tutkusunu, siyaset yapma tutkusunu orada çok net hissedebiliyorsunuz. Atina Parthenon’da da bunu hissetmiştim veya Göbeklitepe’de. Zaten en çok etkilendiğim üç mimari yapıyı saymış bulundum şu anda…

Komplo teorilerine çok meraklıyız. Piramitleri uzaylıların yaptığı şeklindeki komplo teorisine de meraklıyız. Hayır, bunların nasıl yapıldığı belli. 20 bin kişi, toplam 20 yılda yapıyor bunları ve sanılanın aksine sadece köleler değil özgür yurttaşlar da çalışıyorlar inşaatta. Bu aslında ilk çılgın projedir diyebiliriz. Bu, Mısır’daki ilk piramit değildir. Yüzlerce piramit vardır Mısır’da ama bu kadar büyük olanı iki tanedir. Firavun Kufu tüm ulusu bu çılgın projeye ikna etmiştir veya zorlamıştır. Oğlu Kefren de babasının izinden gitmiştir. Daha sonra bu işin çok maliyetli olduğu anlaşılmış ve bu kadar büyük piramitler yapılmaktan vazgeçilmiştir. Bu arada Mısır’ın bin yıllar boyunca herhangi bir tehdit almadığını, ordusu olmadığını da ekleyelim. Para vardı huzur vardı. Etkili erkek bireyler vardı ve tarihte her zaman olduğu gibi bu, etkili erkek bireyler tarihi yazdılar, yaptılar. Tarihi kitleler veya halk veya “sınıflar” değil etkili erkek bireyler yaparlar… Etkili erkek bireyler askerleri kafalarındaki projeye ikna ederler ve bunları zorla hayata geçirirler veya geçiremezler. Bugüne kadar böyle olmuştur. Düşüncem budur benim.

Piramitler gerçekten bir mühendislik harikası. National Geographic’in veya Discovery Channel’ın belgeselini izleyiniz. Birkaç santimlik bir sapmayla yapılmış. Yani karşılıklı kenarları birkaç santimlik bir sapmaya sahip. O kadar büyük taşları o olanaklarla böyle bir şekilde dizmek… Romandaki Arap tüccara hayret etmemek elde değil. Hala dünyanın en ağır yapısı bu arada.

Keops Piramiti’nin içine girmek de mümkün. Kolostrofobisi olan kişi girmemeli yalnız ve girişte bu konuyla ilgili hiçbir uyarı yok. Hırsızların açtığı delik bu… Normalde yoktu. Piramitin ön yüzünde zaten deliği görüyorsunuz. Burada da bir para ödüyorsunuz ve hırsızların açtığı yamuk yumuk tünelden içeri giriyorsunuz. Daha sonra piramitin planında olan düzgün tünele ulaşıyorsunuz. Bu tünellerden eğilerek gidiyorsunuz. Karanlık. Daha sonra granit taşından bir tünele geliyorsunuz. Bu tünel daha büyük. Granit şekillendirmesi en zor taşlardan biridir. Ankara’daki DTCF’nin yüzeyi granittir örneğin. Mısır Piramitleri ve Göbeklitepe şekillendirmesi daha kolay olan kireç taşından yapılmışlardır. Parthenon mermerden… O devasa granit blokları nasıl da şekillendirmişler öyle. Tünelden kralın mezar odasına varıyorsunuz. 40, 50 metrekarelik bu granit odaya 5000 yıl önce kralı ve hazinelerini gömdükleri anı düşündüğünüzde tuhaf düşüncelere dalıyorsunuz. Bir tane de boş lahit var. Bir de hırsızların oraya vardıkları anı düşünüyorsunuz. Napolyon’un, Herodot’un, Büyük İskender’in, Yavuz’un, Sisi’nin, Aydemir Akbaş’ın falan oraya tıpkı sizin gibi girdiği falan aklınıza geliyor…

Büyük Piramit’ten çıktık ve Kefren’e doğru yollandık. Evet bu gezi yürüyerek yapılabilir. Deve veya at da kiralayabilirsiniz. Bu hayvanları kiralayacaksanız epey yukarıda olan yere, yani o meşhur üç piramitin de yan yana göründüğü fotoğrafların çekildiği yere gitmeniz gerekiyor. Yani pazarlığınızı bununla yapınız yoksa hayvan kiralamanın anlamı yok.

Kefren’in de içine giriliyor ama zeminde bir yer burası. Biz girmedik. Kefren’in özelliği dediğim gibi tepesinde mermerlerin kalıntılarının olması. Yani piramitler ilk yapıldıklarında mermerle kaplandılar ve bembeyaz görünüyorlardı. İnternette canlandırmaları var zaten. Tekrar edelim, en önemlisi ve en büyüğü Keops yani gördüğümüz. Tepesinde takkesi olan Kefren ve aslında bir hile üzerine inşa edilmiş.

Hava güzeldi. Oralar yazın çok sıcak olur eminim. Havanın 21, 22 derece olacağını görmüştüm ve o yüzden tişört üstü gömlekle gittim. Karım ısrarla mont aldı. Kendisine “mont beni” karikatüründeki durumu düşeceğini söyledim ama beni dinlemedi ve evet, “mont beni” oldu. Montu da benim sırt çantasına koyduk. Piramitler etrafında gezerken çok hoş vakit geçirdik. O anları Instagram terör örgütüne yükledim.

Bir de Mikerinos Piramidi var. O küçük olanı. Diğerlerinin yanında pek bir numarası yok. İlk birkaç sıranın granitten yapılmış olması ilginç.

Mikerinos’tan sonra çıkışa doğru yollandık. Kufu’nun arka tarafında Kufu’nun botunun müzesi vardı. O da mutlaka görülmeli. Mısırlılar ölümden sonra yaşama inanan saftirikler oldukları için firavun için bir de bot inşa edip, piramitin dibine gömmüşler. Bu bot bulunmuş ve ayağa kaldırılmış. Bu da büyüleyici bir şey.

Daha sonra bir tapınak gibi bir şey gördük. Kapıda üniformalı bir adam vardı. Bizim bileti istedi. Ben de gayrı ihtiyari verdim. Adam bilete bir delik açtı ve hemen başka bir adam bizi alıp tapınak içinde gezdirmeye başladı. Bizim böyle bir talebimiz olmamıştı. Ben hemen manzarayı kavradım. He he deyip hızılıca geziyi bitirdim. Çıkışta adam para talep etti doğal olarak. Vermeden yürüdüm. Bunlara dikkat etmek lazım.

Sonra da başka bir etkileyici yapı olan Sfenk geldi. Şu meşhur kafası insan, gövdesi aslan olan yapı. Bunun Kefren olduğu sanılıyor. Etrafını dolaştık. İçine girmek de paralıydı. Yani yanına gelmek. Bu parayı vermeye değmeyeceğini düşündük ve Sfenks’in önünden çıktık.

Hemen orada bir Mısır varoşu ve çarşısı başladı. Çok hengameli bir yerdi. Buraların da videosunu attım İTÖ’ye. Karım o ortamda çok gerildi. İnsanlar, kalabalık, hijyenden yoksun mekanlar onu çok gerdi. Belki piramitler deyince o anları hatırlar ama öyle yapıyorsa yanlış yapıyordur. Dünyadaki en muhteşem şeylerden birini görmüştük işte, bir avuç küçük şeytanlar topluluğu neden bunun önüne geçsin ki…

Mısır’a üç gün yeter. Bir gün müze, bir gün Piramitler… Sonra da atlanıp gelinmeli. Aslında Memphis bölgesi ve Güney Mısır’daki (antik çağın deyimiyle Yukarı Mısır’daki) bazı tapınaklar da görmeye değer. Onlara ulaşmak zahmetli ve pahalı yalnız. Kahire’ye üç gün gidip de bir benzersiz deneyim yaşamak ütopik değildi ve biz yaşadık. Şu anda Mısır’la ilişkiler ve dolayısıyla karşılıklı uçuşlar durmuş durumda…

Gelecek ne getirir bilinmez…

Romandaki “İnanmak başarmanın yarısıdır.” minvalindeki düşünceye gıcık olduğumu belirtmeden geçemeyeceğim. Ortaokulda bu konuda kompozisyon yazarken de bu düşüncenin doğruluğunu sorgulardım. Ütopik şeyleri başarmak çok zordur ve kasmaya gerek yoktur. Mısır’a gitmek ütopik bir şey değildir. Şu anda öyledir ama üç, beş seneye tekrar öyle olmamaya başlayabilir. Siz de gitmeyi düşünebilirsiniz ama ne siz ne de bir, mesela, Kuzey Kutup dairesine gitmeyi düşünmeyelim. Bu tür saçma hedefler “inanarak” başarılamaz. Anladın mı “The Alchemist” ve ortaokul Türkçe öğretmenim…

 

Seyahat, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Baran Doğan 100 Temel Eser

l_10187163_001

Kendime bir okuma listesi hazırladım. Romanlardan oluşuyor bu liste…

Kitap okuma geçmişimden biraz bahsedeyim:

İngiliz edebiyatı mezunuyum, dolayısıyla kitap okumayı sevmemek, ona tahammül edememek gibi bir şansım yoktu. Üniversite bitene kadar sürekli bir şeyler okudum. Aslında bu okuma süreci ciddi ciddi lise sonda, üniversiteye hazırlanırken başladı. Yaşar Kemal romanlarını okumuştum bu dönemde. O dönemde roman okumanın ne kadar olağanüstü bir şey olduğunu keşfetmiştim…

Sonra üniversitede sürekli okudum ama bu kitapları zevk için değil, derslerden geçmek için okuyordum. Büyük oranda keyif alıyordum da ama yine de belli bir sistematikten uzak olarak okuduğum bu kitapları “çocuklarım” olarak göremiyordum. Aklımda hep bir gün romanlara dönüp onların haklarını vermek vardı.

2004 yılında bir movie-buff oldum ve 2011 yılına kadar sadece film izledim. Kitap okumadım anlamında değil, bu süreçte hayatımda film izlemekten başka bir şey yapmadım diyebilirim. Lanet gitsin… Bu süreçte dört veya beş kitap okumuşumdur.

2011 yılında kitap okumaya tekrar başladım. Bu sefer siyaset ve tarih okuyordum yalnızca. Aklımın bir köşesinde olan romanlara bir türlü sıra gelmiyordu yine.

Nihayet iki sene önce “Yeraltından Notlar”ı okuyunca yıllardır ertelenmiş bu projeyi hayata geçirmeye karar verdim. Şu son iki senede neredeyse sadece roman okudum.

Kindle aldıktan sonra okumak daha da keyifli olmaya başladı. Ayrıca, Kindle yıllardır aklımda olan İngilizce roman okuma isteğimi de yerine getirmeme yardımcı olmaya başladı. Arada sırada çıkan, bilmediğim kelimeye Kindle’da iki saniyede bakabiliyorum ve dolayısıyla romandan kopmuyorum. Üniversitedeyken bu, bilinmeyen kelimeye bakma işi en büyük sıkıntımdı. Yaşasın teknoloji!

Movie-buff’lıkta yaptığımı bu sefer yapmayacaktım. Maymun ayrıntıda gözünü gizlemiştir…

Kitap okumak çok özel bir eylemdir ve seçilecek kitap nokta atışı olmalıdır. Çöp film izleyiciliği yaptım, eşek gibi pişmanım. Bir çöp okuru olmayacağım. Okuyacağım, okumam gereken romanları belirledim.

140 tane falan romanı içeriyor bu liste. Bunları en fazla beş senede bitiririm diye düşünüyorum. Sonra tekrar ağırlıklı olarak teori, tarih kitaplarını ve nitelikli filmlere (ana akım film bile izlemem) dönerim diye düşünüyorum.

Bu listeyi belirlerken Berna Moran’ın, Fethi Naci’nin kitaplarına ve internetteki bazı Top 100 listelerine baktım. Klasikleri okuduktan sonra modern olanlarıyla belki uğraşırım belik uğraşmam… Kolay gelsin…

Şu andaki Top 10’umu da yazayım: Aylak Adam, Huzur, Yeraltından Notlar, Tutunamayanlar, Anayurt Oteli, İçimizdeki Şeytan, Kırmızı Pazartesi, Bereketli Topraklar Üzerinde, İnce Memed, Kürk Mantolu Madonna…

Eylül
Fehim Bey ve Biz
Şıpsevdi
Mürebbiye
Utanmaz Adam
Aşk-ı Memnu
Mai ve Siyah
Ayaşlı ve Kiracıları
Sinekli Bakkal
Vurun Kahpeye
Türk’ün Ateşle İmtihanı
Üç İstanbul
Hüküm Gecesi
Ankara
Bir Sürgün
Çalıkuşu
Dudaktan Kalbe
Yeşil Gece
Acımak
Çingeneler
Sultan Hamid Düşerken
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Sözde Kızlar
Bir Tereddütün Romanı
Yorgun Savaşçı
Esir Şehrin İnsanları
Esir Şehrin Mahpusu
Yol Ayrımı
Avare Yıllar
Baba Evi
Osmancık
Küçük Ağa
Mavi Karanlık
Güven
Komünist
Tek Kişilik Ölüm
İnce Memed
Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana
Büyük Gözaltı
Viski
Bür Düğün Gecesi
Ölmeye Yatmak
Hayır
Üç Beş Kişi
Kaplumbağalar
Tırpan
Yılanların Öcü
Peygamberin Beş Günü
Vatandaş
Tehlikeli Oyunlar
Korkuyu Beklerken
Bir Bilim Adamının Romanı
Yaralısın
Gülünün Solduğu Akşam
Tante Rosa
Yürümek
Her Gece Bodrum
Cevdet Bey ve Oğulları
Sessiz Ev
Kar
Benim Adım Kırmızı
Masumiyet Müzesi
Kafamda Bir Tuhaflık
Sahnenin Dışındakiler
Mahur Beste
Aydaki Kadın
Sevgili Arsız Ölüm
Puslu Kıtalar Atlası
Suskunlar
Efrasiyabın Hikayeleri
Hakkari’de Bir Mevsim
Gece
Gölgesizler
Kuşlar Yasına Gider
Beni Kör Kuyularda
Tuhaf Bir Kadın
Kinyas ve Kayra
Daha
Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim
Yalan
Hababam Sınıfı

Onca Yoksulluk Varken

Cennetin Kökleri

Don Qıixote
Pilgrim Progress
Gulliver’s Travels
Ulysses
Brave New World
The Sound and the Fury
In Search of Lost Time
Moby Dick
War and Peace
The Divine Comedy
The Adventures of Huckleberry Finn
Alice’s Adventures in Wonderland
Pride and Prejudice
To the Lighthouse
Catch-22
Nineteeen Eighty Four
Animal Farm
Anna Karenina
The Grapes of Wrath
To Kill a Mockingbird
Great Expectations
A Tale of Two Cities
The Plague
Jane Eyre
The Red and the Black
For Whom the Bell Tolls
David Copperfield
Les Misearables
The Portrait of a Lady
The Idiot
Lord of the Flies
Emma
A Farewell to Arms
The Castle
A Clockwork Orange
Sons and Lovers
Fathers and Son
Oblomov
The Count of Monte Cristo
My Sweet Orange Tree
The Epic of Gilgamesh
The Iliad
The Odyssey
Zorba the Greek
Blindness
Seeing
Invisible Man
The Master and Margarite
Dead Soul
And Quiet Flows the Don
The Gambler
Mother
Resurrection
Pale Fire
The Overcoat
Jamilia

 

 

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Bir, İşsiz Adam Yazısı

Dün radikal bir gün yaşadım…

Bir günde yaptığım en fazla kilometreyi yaptım.

1200 kilometre yol yaptım bir günde. Hem de doğru dürüst durmadan…

Neden?

Sağlık gerekçesiyle…

Karımın babası Aydın’da yaşıyor. Daha doğrusu hem Aydın’da hem İstanbul’da evleri var. Karımın babası işleri dolayısıyla Aydın’da bulunuyordu, ailenin geri kalanı İstanbul’daki evdeydi. Kendisinin işleri bitti ve artık orada durmasına gerek kalmadı. 67 yaşında olduğu için otobüse veya uçağa binmesini uygun bulmadık ve benim gidip arabayla onu alıp gelmeme karar verdik.

Üzerime net bir görev tarif edildiği zaman onu mutlaka yaparım, bundan gocunmam. Ayrıca seyahat etmeye de bayılırım. O yüzden bu görevi büyük bir hevesle kabul ettim.

Sabah oldu. Acelem olmadığı için kahvaltıdan sonra yola çıkacaktım. Orada kalacağım kısa mesafeye yetecek kadar kıyafet aldım. Eşofmanlarımı çektim. Bu arada geçenlerde karımla aramızda şöyle bir diyalog geçti:

B: Polisin numarası kaçtı? 185 miydi 156 mıydı?

K: Neden, ne oldu?

B: Şu adam bol paça eşofman giymiş. İhbar edip ödüle konacağım.

Gerçekten de artık bol paça eşofman (Google’a Davutoğlu halı saha yazarsanız karşınıza çıkar) giyeni sokakta gözaltına alıyorlar. Güneş gözlüğümü çıkardım. Suyumu aldım. Bu arada erzağım da hazırdı. Yol üstünde hiçbir tesis de durmamaya karar vermiştim. TR’nin manzara olarak en güzel bölgesi olan Marmara Bölgesi’nde güzel bir manzara eşliğinde piknik yapacaktım. Menüde poğaça, çeri domates ve termos çay vardı. Bir gün önce karım poğaça yapmıştı. Poğaça pişmiş bir evden daha güzel kokan şey çok azdır.

Akaryakıt istasyonuna gittim ve depoyu doldurdum. Sonra da lastik basınçlarını kontrol ettim. Benzinlikçilerdeki şu lastik basıncı yapan aletler ne kadar da büyük oranda bozuk oluyorlar! Bir de önlerine park etmiş duyarsız dallamalar çok olur. Duyarsız dallama mı dedim? Son günlerde ne kadar çok görüyoruz bunlardan.

Bu arada doğal afetler, büyük trajediler, büyük sayılarda insan ölümleri aslında toplumları ilerleten, geliştiren şeylerdir. Şimdi bunu söylemek de aslında cesaret isteyen bir şeydir. Ne yani “İyi oluyor!” mu demek istiyorsun derler… Ne de olsa bir tek insanın bir tek damla kanına bile, diye başlayan cümleler burada çok kurulur. Bir tek insanın bir tek damla kanı bile akmasın ama her şey aynı eskisi gibi devam etsin… Lenin cihan harbi çıkma ihtimaline karşın Enternasyonal’de çok mücadele etmiştir ama kendi örgüt toplantısında “Çar’la Şansölye’nin bize bu şansı vereceklerini sanmam.” demiştir… Yani milyonlarca insanın öleceği bir cihan harbi aslında devrimi olanaklı kılacağı için onun gerçekleşmesini istemiştir. Çünkü insanın nasıl yaşadığı, sadece yaşıyor olmasından daha önemlidir… Covid-19 sonrasında hiçbir şey olmasa bile bir şeyler olacaktır… Bunu düşünmek için benim gibi ful materyalist, duygusuz ve öküz biri olunması lazımdır yalnız…

Benzinlikçiten hareket ettim ve yeşil “Çevreyolu”nun izini sürdüm. Bayılırım şu yeşil “Çevreyolu”na. Bu arada çevre yolunun ayrı yazılması lazım da bundan sonra kimse bunu tersine döndüremez. Meşhur galatalı, ehveni şer’i döver, neydi o deyim amcao’lu?

MÜZİK DİNLEMEK

Pek belli etmiyorum son zamanlarda ama aslında müzik dinlemek benim için çok önemli bir şeydir. Radyo dinleme tartışmaları yapmıştık bu platformda. Radyo dinlemeyi tıpkı ortalama kitap okurluğuna benzetmiştim. 38 dakikada bir iyi parça sunan radyo yerine liste için çalışma yapılmalı ve listeler hazırlanmalı diye düşünüyorum. Ben öyle yaptım. Arabanın yuesbi’sinde bir sürü gereksiz şarkı vardı. Bir gün oturdum önce fazlalıkları sildim. Bu işlem bir buçuk saat sürdü. USB’de 1000 tane dinlemeyi sevdiğim parça kaldı. Sonra Youtube’a girip son yıllarda hayatıma girmiş ve sevdiğim bütün parçaları indirdim. Bunun için 1000 şarkılık Spotify listeme de baktım. Son yıllarda hayatıma dahil ettiğim ve bunu daha önce yapmadığım için kendimi davar gibi yaşamış olarak hissettiğim iki sanatçı olan Feyruz ve Safiye Ayla’nın parçalarını da indirdim. Feyruz listesine daha tam olarak vakit ayıramadım ama şimdiden 11 parçam falan var. Yeni USB’yi dinlemek için sabırsızlanıyordum. Bu yolculuk o anlamda da iyi oldu. Bu arada ben müziği yüksek sesle severim. Müziğin tadı ancak öyle çıkıyor. Elbette bunun bir sınırı var ama kısık sesli müzik bence Messi’nin dinlendirildiği Barcelona maçı gibi bir şeydir. Bangır bangır dinleyerek yola çıktım.

YENİ OTOBAN

İzmir İstanbul arasında yeni bir otoban açıldığını biliyordum. Bunun çok pahalı olduğunu da… Buna bulaşmadan, eski yoldan gitmekti niyetim. Osmangazi’yi zaten kullanmam da feribottan da gitmeyeyim dedim. Körfez’i dolanır, ileriden Bursa otobanına girer sonra Bursa’dan çıkar ve eski yoldan yardırırım diye düşündüm. O yoldan beş sene önce Kadir Taşdelen’le Bursa’ya gitmiştik ve tam Gölcük civarlarında Kazım Koyuncu’da “Tsira” başlayınca Kadir’in feleği şaşmıştı. O yolculuğu hatırladım. Müzikler birbiri ardına çalıyordu ama bir türlü Feyruz çalmıyordu. Zuhal Olcay’dan “İyisin”, Kardeş Türküler “Halale”, İlkay Akkaya “Bu Kadar Parayı Sana Kim Verdi”, Aerosmith “Dream On”, Sezen Aksu “Her Şeyi Yak” falan manzara eşliğinde iyi gitti. Yalova’dan girdim otobana ve 120’ye hız sabitliyeciyi açtım. Hız sabitleyiciyi İstanbul, Ankara arasında açamıyorsunuz. Şöyle, 100’e ayarlayıp orta şeritten giderseniz olur ama 120 yaparsanız ortadan gidemiyorsunuz, sola geçince de zırt pırt bir Audi, Mercedes, BMW gelip tamponu değdiriyor. Mecbur yol veriyorsunuz ve HS devreden çıkıyor. Yalova Bursa arası tenha olduğu için 120’ye takabiliyorsunuz.

Bursa’da çıktım ve şehir merkezine daldım. Mavi İzmir tabelasını aradım. Bursa’yı çok severim. İzmir’e giderken şehrin merkezine gidemiyorsunuz ve kenardan bir yerden dönüp mavi İzmir’e takılıyorsunuz. Trafik bitince muhteşem Marmara Bölgesi başlıyor. Manzara seyrede seyrede gidiyorsunuz. Acıkmaya da başlamıştım. Güzel bir yer bulup pikniğimi yaptım. Dört poğaça, yedi çeri domates ve iki fincan çay beni akşama kadar götürdü. Tekrar yolculuğa başladım.

Bu yolda gezip görülecek çok şey var. Bursa’yı defalarca ve iyi gezdiğimi düşünürdüm. Hayat normale dönerse buraya bir gezi yapılır. O yol üzerinde bir Arkeopark var. Bir neolitik yerleşim yeri var orada. Sonra Leylek Köyü var. Devam edilip Issız Han’dan geri dönülür ve Gölyazı’yla gezi sonlandırılır.

Devam ettim. Bu eski yol şehirlerin içinden geçtiği için sık sık ışığa denk geliyorsunuz ve de hız limitleri akıp gitmenizi engelliyor. Eski yol savunulacak gibi değil yani. Zaten son zamanlarda karım ve yakın çevrem tarafından Ak Partili olmakla itham ediliyorum. Hayır, elbette Ak Partili değilim ama Ak Partiye muhalif olan kesimlerin eleştirileri bana bazen çok saçma geliyor. Aynı şekilde kapitalizmi eleştirenlerin bazı eleştirileri de bana saçma geliyor. Bunlara dikkat çekmek isteyince Ak Parti veya kapitalizm yandaşı gibi algılanıyorum. Örneğin TKP gidip de maddeler halinde bildiri yazıyor ve oraya “Bütün finans kuruluşları ve bankalar kamulaştırılmalıdır.” yazıyor. Şimdi bu nedir? Kapitalizme karşı mücadele midir? Dilek kipiyle gelen devrim… TKP yetkili kurulları uzun zaman bunu tartışıp, bu metni ortaya koyunca tarihsel görevlerini yapmış mı oluyorlar? Gerçi orada böyle bir şey olmamıştır da, devleti yönetenler “Tamam. Sizin dediğinizi yapıyoruz lan!” deseler hepsi abandone olur. Adını ilk kez duyduğum bir sol grup da Newroz yasağı için “legal tasfiyecilik” diyerek insanların bu sene Newroz’a çıkmalarını savunmuş. Bu nedir şimdi? Kapitalizm karşıtlığı mı? Neyse bana ne ya!

Normal bir zaman olsa bütün kahverengi tabelalara dalardım ve gece 12’de Aydın’da olurdum ama olamadı. Balıkesir’deki rüzgar gülleri Ömer Kavur’un “Yüzleşme” filmini hatırlattı. Neyse yardırıp gittim. Bir yerde durup bir tane bira da içtim. Uzun yolda bira içmeden nadir seyahat ederim. Bayılırım bira şişesini apış arasına alıp araba sürmeye ama artık yollarda çok çevirme oluyor. O yüzden bu hareket, Yalova’da otobana girmeden hemen önce yapılmalıydı. Neyse bu sefer bir köy bakkalı buldum ve kenara çekerek bira artı çubuk kraker yaptım. Delilleri de yok ettim. Ağzıma iki tane xylit sakız attım ve yola öyle çıktım.

Ankara’dan İstanbul’a gelirken Dilova’sına geldiğimde yolculuğun bittiğini düşünüyorum. Aydın’a giderken de Manisa’ya gelince böyle düşünüyorum. Manisa İzmir arasında “Hacırahmanlı” tabelasını gördüm. Burası Yusuf Atılgan’ın 20, 30 sene yaşamış olduğu köydü. “Anayurt Oteli”nde de adı anılıyor. Bir gün bu köye mutlaka gideceğim. Bu inanılmaz insanın nasıl da orada yaşayabildiği hala benim için bir muamma. Oradaki saçma sapan insanları konuşmadan tahlil edebilecek ve zihinsel dünyasında tarihe gömebilecek bir insan… Yapmıştır da… Demek ki yaşamak için çok motivasyonu olan bir insan değilmiş. Şurada sıkıntısız yaşayım da bir an önce öleyim demiş. Ta ki genç bir kız kendisine hayran olup mektupalaşıncaya kadar…

Manisa’dan İzmir’e yardırdım. Normal bir zaman olsaydı İzmir’de vakit geçirmek isterdim biraz. Karşıyaka’daki o Greatness bara gidip bir dokuzuncu senfoni çakmayı çok isterdim. Mümkün olmadı ve Bornova gişesinden giriş yaptım.

Burası Türk biracılık tarihinin çıkış noktasıdır. 1969 yılında, bir ay sırayla önce Türk Tuborg sonra Efes Pilsen kurulmuştur Bornova’da. Tesisler hala orada. Aydın’a doğru yardırdım. Burada da hız sabitleyicisini açabiliyoruz. Ulan yoksa… “Ben otomatik vites kullanınca araba sürdüğümü hissetmiyorum abi.” diyenler aynı muameleyi hız sabitleyicisine de yapıyor olmasınlar… Şok olmam…

Aydın’a vardım ve varır varmaz 65 yaş üstündekiler için gece 24’ten sonra devreye girmek üzere sokağa çıkma yasağı geldiğini öğrendim. Ne yapacaktık?

Saat 19.00’du. Yol sekiz saat sürmüştü. Hemen geri dönmeliydik. Yorgun muydum? Gram yorgun değildim. Şu hayatta benden daha enerjik/dayanıklı bir insanla tanışmadım. Apar topar bir şeyler yedik ve geri döndük. Aydın’da geçireceğim zamana yazık olmuştu. Neyse…

Saat 20.00’de yola çıktık. Bu sefer yeni otobandan gelecektik…

Bu sefer bangır bangır müzik dinleyemiyordum. Neyse sohbet eşliğinde geldik. Güzel ve temiz bir yolculuk oldu.

Yeni otobandan bahsetmek istiyorum.

Adamlar yemiş ama yapmışlar… Yağ gibi akan bir otoban olmuş. Viraj neredeyse yok ve zemin hiç ses yapmıyor. Ankara, İstanbul otobanı bu anlamda berbattır. Böbrek taşı bile düşürebilirsiniz orada. 120’ye taktım hız sabitleyicisini ve Yalova’dan çıktım. Arada bir Kuyucak çıkışı vardı…

Ücretlere gelelim. Önce, araba ne kadar yaktı? Aydın’da tekrar depoyu doldurdum ve 140 TL ödedim. Yani 632 kilometrede 140 tl, km başına 22 kuruş yakmış. Araba bu arada Clio dizel. Renault kadar daha az yakan bir araba yoktur. Bu arada devletteki öğretmenleri erkek olanlarının favori sohbet konusunu şu anda biz de ele alıyoruz, farkında mısınız? 1200 km ortalama 5,3 litre yakmış. 1200 km’yi 330 lirada çıkartmışım. Hız sabitleyici biraz yakıt tüketimini arttırıyor. Eski yolda hız da yapamıyorsunuz her daim… Onun etkisi.

Aydın’dan girip Bursa’dan çıkınca 137 TL verdik. Bursa Yalova arası da 35 TL. Osmangazi 112, feribot 85 TL. Feribota yüzde yüz zam yapmışlar ve Osmangazi’ye yanaştırmışlar onu. Bundan sonra Aydın’a gidersem Körfez’i dolaşır, Yalova’dan sonra otobandan yardırırım. Köprü veya feribot parasını, otoban parasının bir bölümüne sayar, yağ gibi bir yolculuk yaparım. İzmir Bursa arası tam üç saat sürdü. İzmir’den 120’yle gelen ve köprüyü kullanan birisi İstanbul’a 4,5 saate gelir. Otobanın reklamında 3,5 saat diyordu. Herhalde 120 hız sınırının %10’u aşarak kullanılmasını hesaplamışlar. Harcayacağı para 600 TL. Gerçi şimdi internetten baktım da 193 TL diyor. Acaba aradaki gişelerde para mı ödedik? Bilemiyorum…

Gece eve geldim ve yine gram yorgunluğum yoktu 😐 Böyle bir gündü işte…

Bu yazıyı bir işsiz olduğum için yazdım.

Hızlı yazdığım için yazım yanlışlarına dönüp bakamayacağım.

İyi günler…

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

“Kürk Mantolu Madonna” Roman Eleştirisi

IMG_8530

Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” adlı romanını, bir yerde en çok satan kitap listesinin bir numarasında gördüğümü hatırlıyorum. Bu araştırmayı az önce yaptığımda bir numarada olmadığını gördüm. Neyse, bu kitabın çok popüler bir kitap olduğunu hepimiz biliyoruz.

Instagram’da kitabı arattığımızda 100 bin kişinin kitabı etiketleyerek paylaşım yaptığını görüyoruz. Aynı yazarın “İçimizdeki Şeytan” romanıyla ilgili 30 bin paylaşım yapılırken, “Kuyucaklı Yusuf” romanıyla ilgili 20 bin paylaşım yapılmış… Paylaşımlara genelde kahve eşlik ediyor. Yani açık ara bu kitap yazarın en popüler olmuş kitabıdır.

Bu popülerite her popülarite gibi sinir bozucudur. Örneğin birisi iki şarap kadehini gösteren bir fotoğraf paylaşmış, altına kendince güzel bir, iki şey karalamış ve görseli bir etiket bombardımanıyla paylaşmış. Bu etiket bombardımanında neler, kimler yok ki! Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna, Oğuz Atay, Milena’ya Mektuplar, Nazım Hikmet, Küçük Prens, Hayvan Çiftliği, İknci Yeni, Kafka Okur, Ot Dergisi, Tutunamayanlar, Frida, Dostoyevski, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Şiir Sokakta devam eder… Burada bir tuhaflık var.

AŞK SATAR!

Hiç sarsılmayan bir yargıdır bu. Evet, aşk satar. İnsanların en önemli gündemlerinden biri aşktır. Aşka yatırım yapan sanat eserleri yapmayanlara oranla maça 1-0 galip başlarlar. Bu da KMM’nin şans(sızlığ)ıdır. KMM’de aşk teması önemli bir yer tuttuğu için bu kitap bu kadar popüler olmuş olmalı. Kitabın nasıl bir roman olduğuna ve aşka nasıl yaklaştığına baktığımız zaman esasında ana akım aşkı savunmayan bir kitap olduğunu göreceğiz. Peki, neden bu kadar ilgi duyuyor o halde? Trendler insan hayatında çok önemlidir. Kitle psikolojisi bir trend yaratır ve kitle psikolojisine dahil olamazsa ölüp, bitecek olan ana akım insan da bu trendi besler. Bazen de böyle ironik haller ortaya çıkar ama bu ironi çok az sayıda insanın umurundadır.

DİĞER ROMANLAR

Yazarın diğer romanlarıyla birlikte ele aldığımızda KMM nereye oturmaktadır? Yazarın, maalesef, üç romanı var. 1937 yılında basılan ilk romanı “Kuyucaklı Yusuf” köye bakış atan ilk romanlardan biridir. Bence yanlış bir şekilde “toplumcu” olarak bilinen yazarın toplumcu ögelerin en çok görüldüğü romanıdır. Yine de yazarın işlemeyi en çok sevdiği tema olan yalnızlık teması bu romanda yok değildir. 1940 yılında “İçimizdeki Şeytan” adlı muhteşem romanı gelir. Bu romanla ilgili bir yazı yazmıştım, yorum bölümünde bulacaksınız, aynı şekilde KY’yle ilgili yazıyı da bulacaksınız. “Tutunamayanlar”ın önceli ve biraz daha az karanlık olanı şeklinde özetleyebiliriz romanı. “Kürk Mantolu Madonna” ise 1943’te basıldı. TR’nin ilk siyasi, faili meçhul cinayetine kurban gittiği dillendirilen Sabahattin Ali, ne yazık ki başka roman yazamadı. Tıpkı Yılmaz Güney gibi Sabahatti Ali de en olgunlaştığı zamanlarda ölmüş bir sanatçıdır. Yusuf Atılgan gibi üretme motivasyonundan yoksun bir insan da değildi. Biz edebiyat severlerin büyük şanssızlığıdır kendisinin genç yaşta ölmesi…

TOPLUMCU MU?

Sabahattin Ali’nin sol, sosyalist düşüncelere ilgisi olduğu, bu yüzden bedeller ödediği biliniyor. Aziz Nesin’le birlikte “Marko Paşa” adlı siyasi hiciv dergisini de çıkartmış… Bazı insanların kendisini “toplumcu” yazar kategorisine soktuğunu görüyoruz. Siz böyle düşünüyor musunuz? Öykülerini okumadım ama üç romanını da okumuş biri olarak ben kendisinin, en azından bir romancı olarak, bu kategoriye girmeyeceğini düşünüyorum. Toplumcu derken neyi kast ediyoruz? Toplumdaki ezen, ezilen ikiliğini işleyen ve burada açıkça bir taraf tutan romancılar için toplumcu diyebiliriz kısaca… “Kuyucaklı Yusuf”ta mütegallibeyi teşhir edip zor durumda bırakması kafaları karıştırmış olabilir ancak yine o romanda da Yusuf’un iç dünyasına sık sık hapsolduğunu ve orada debelendiğini görüyoruz. Bir İnce Memed gibi –belli bir aşamadan sonra- kararlı ve hedefe kilitlenmiş olduğu da yok. “İçimizdeki Şeytan” ve “Kürk Mantolu Madonna” romanları zaten çoğunlukla bireyin karanlık taraflarına odaklanan romanlar… Hatta bu iki roman sınıflardan bağımsız olarak toplum denen baskı mekanizmasının bireyi nasıl da hırpaladığını işleyen romanlar… Düşünsel dünyasında toplumcu olabilir ama yazarın romanlarında toplumculuk adına pek bir şey göremiyorum ben… Peki, neden böyle? Bilemiyorum. Roman yazacak kadar çok düşünen bir insanın, insanın ve toplumun karanlık taraflarını fark etmemesi imkansızdır diye düşünüyorum. Bu yüzdendir ki toplumcu sanatçılar çok azdır. Doğru mu?

SEVMEK ZAMANI

Bu romanın Metin Erksan’ın 1965 tarihli “Sevmek Zamanı” filmiyle ilgili ortak noktaları var. Bu filmle ilgili “Vay Be Aşka Bak!” başlıklı bir yazı yazmıştım. Doğu toplumlarında sık görülen bir tema yani surete aşık olma teması bu filmde vardı. İdealist aşk yani… Doğu toplumlarının nice irrasyonalitesinden biriydi bu idealist aşk da… Filmin romandan esinlenmiş olması kuvvetle muhtemel. Filmdeki kahraman nesne(!) eline geçmesine rağmen aşktan geri duruyordu ve “Anlamıyor musun, sana değil resmine aşığım ben!” diyordu. Romanda bunu görmüyoruz. Berlin’de geçtiğinden midir nedir, kahraman önce resme aşık oluyor, onu idealize ediyor ancak nesne(!) eline geçtiği zaman da idealizmden materyalizme teşrif etmekten geri durmuyor. Filmdeki meta(!) bir ana akım insan ama romandaki radikal bir insan. Roman ve film arasındaki tema ortaklığını ilgi çekici buldum. Ayrıca romanın ilk bölümü yine Reşat Nuri’nin “Yaprak Dökümü”nü anıştırıyor. Şekil olarak yalnız… Raif Efendi toplumdan bağını çoktan kopartmış bir insandır ama YD’deki karakter toplumun fırlatıp attığı bir insandır.

TUTUNAMAYANLAR

“İçimizdeki Şeytan”ın “Tutunamayanlar”ın dedesi olduğunu öne sürmüştüm. “Kürk Mantolu Madonna” da iki tutunamayanı işleyen bir romandır. Bu iki karakter de genel olarak toplumun işleyiş yasalarına sırt çevirmiş, onlardan yana herhangi bir umudu veya beklentisi olmayan iki insandır. O zaman tencere yuvarlanmış ve kapağını bulmuş diyebilir miyiz? Hayır, çünkü bunlardan biri kadın diğeri de erkektir ve birbirlerini “süzerler”, birbirlerini “tartarlar”, birbirlerine “yatırım yaparlar”… Böylesi bir durumda “doğal” olmak mümkün müdür? Yüzde yüz doğallık ancak doğada yalnız yaşayan ve avlanan örneğin kaplan gibi hayvanlarda görülür. Yüzde yüz demeyelim, yine çiftleşme dönemlerinde istediklerini yapamazlar. İnsanlar, yani diğer hayvanlarla birlikte, yüzde yüz “özgür” olamazlar. Birtakım yasalara tabi olmak durumundadırlar. Bu “özgürlüğe” gerek var mıdır, milyarlarca yıllık bir ömrü olan evrende, ortalama bir 67 yıllık hayat için bu kadar ısrarcı olmaya gerek var mıdır? Soruyu size soruyorum? T’deki nihilizm ve mizantropi var mıdır o halde bu romanda? Misogny diye İngilizce bir tabir vardır yani kadın düşmanlığı… Erkek düşmanlığı anlamına gelen bir tabir var mı bilmiyorum, örneğin “mishominy” diye bir şey var mıdır? Varsa, Maria Puder’de o var diyebiliriz. Raif Efendi’de mizantropi var yalnız ama bir eksikle… Maria Puder hariç tüm dünyayı harcamıştır. Eksikli ve biraz kendine özgü bir “Tutunamayanlar”dır KMM. Tıpkı İŞ gibi… Doğal olarak…

FEMİNİZM

Tek rüyası Singer dikiş makinası (doğrusu makine olacak ama reklamda kafiye olsun diye makina diyorlar) olan “genç kızların” ve onların bu projesinde rol kapmaya oldukça hevesli “genç erkeklerin” bu romanı neden bu kadar tuttukları hayret verici doğrusu… Bir kadınla bir erkeğin birbirlerini uzun yıllar boyunca, tutkuyla sevmeleri sanırım tavladı bu ana akım insanları fakat romandaki karakterler hiç de ana akım insan değiller. Raif Efendi, insanlardan kaçan, mümkün olsa ömrünün geri kalanını Maria Puder’le bir ıssız adada geçirmek isteyen birisi. Ayrıca onu da toplumun tarif ettiği şekilde sevmeyen, biraz farklı seven bir insan. Sevişmek bile aklına gelmiyor. Bir sapyoseksüel aslında ki bir erkeğin sapyoseksüel (dış görüntüye değil zekaya önem veren, onu çekici bulan) olması imkansıza yakındır. Az insan sapyoseksüel olur, onlar da kadındır. İki kişilik bir dünya dedik ama bu roman, daha çok Maria Puder’in romanıdır. Maria Puder feminist bir karakterdir. Erkeğin türlü türlü şekillerde tezahür eden, meşhur tahakkümünü analiz etmiş ve bununla hesaplaşmış bir karakterdir. 1940 yılında, bir Türkün yazdığı bir roman için hayli ilginç bir şey bu bana göre… Yeni yeni tarif edilen bir kavram olan “mansplaining”i 1940 yılında tarif ediyor… Erkeğin ezeli iktidarını çözmüş ve buna karşı isyan bayrağını açmış bir insandır Maria Puder. Bu iktidar ebedi midir? Tayyip Erdoğan’ın “Kadınla erkeğin fıtratının farklı olduğuna inanıyorum.” cümlesine hak veren biriyim ben… Haklar, olanaklar, güvenlik anlamında kadınlar yiğitçe mücadele edip çok şey elde edecekler ama erkekler ve kadınlar kıyamete kadar farklı şeylerle ilgilenmeye devam edecekler bence. İnsanlık tarihi böyle hatta hayvanlık tarihi böyle… Neyse, feminizm bölümü altında bu düşüncelere dalmayalım. Romanlar ve Evrim Ağacı makaleleri –ve de Tayyip Erdoğan demeçleri- sonrasında böyle düşünmeye başladım… Erkeklerin kadınlara çok büyük haksızlıkları vardır ama bu haksızlıklar er ya da geç yok edileceği zaman da erkek ve kadın farklı tutum, davranış, düşünce kalıbı, alışkanlıklara sahip olmaya devam edecekler, özetle…

REBOUND GIRL

“Mansplaining” gibi burada bir de “rebound girl” kavramına dikkat çekmek istiyorum. Kimsenin dikkat ettiği bir şey değildir bu herhalde. “Rebound” yani tekrar bağ kurmak demek… Kastedilen şudur: Bir insan (çoğunlukla erkek) yoğun bir ilişkiden çıktıktan sonra hayatla bağ kurmak için kolayca elde edebileceği ve ona kendisini iyi hissettirecek ama esasında çok da değer vermediği bir kadına yönelir… Bu, bir toparlanma projesidir ve bu kişiye “rebound girl” denir. Bana göre bunu yapmak şerefsizliktir. Erkekler ve şerefsizlik… Sık sık yan yana gelir bu iki olgu… Dediğim gibi son yılların bir kavramıdır çünkü son yıllarda bu tür şeyler düşünce dünyalarında daha çok ele alınır olmuştur. Şimdi, Raif Efendi’nin karısı bir “reboud girl” değil de nedir?

İKİ KİŞİLİK DÜNYA

İki insan, iki kişilik dünya kurabilir mi? Romanda böyle bir proje görüyoruz. İki insan birbirine bu kadar uyumlu ve düşkün olabilir ama iki kişilik dünya kurmanın gerçekçi bir şey olmadığını düşünüyorum. İki insanın bu kadar birbirine benzemesi ve aynı şeyleri arzu etmeleri oldukça nadir rastlanacak bir şey olsa gerektir ve bu, oluşsa bile mutlaka diğer kişi, kurum ve kuruluşlar devreye girecektir. Bu, çok kötü de değildir. Az biraz mücadeleyle, Ayıp Olur Terör Örgütü’ne (AOTÖ) karşı geliştirilecek kararlı bir duruşla (burada da her zamanki gibi yükün büyük kısmı kadına düşmektedir) bu müdahaleyi zararsız hale getirebiliriz diye düşünüyorum. Biz öznesini kullandım çünkü ben de sosyalleşmeye çok hevesli bir insan değilim ama böyle insanların sayısı oldukça azdır. İnsanlar genelde başkalarıyla sosyalleşmek, onlarla sarmal içine girmek isterler! Bunu yapamazlarsa gerilirler. Dolayısıyla son günlerin meşhur deyişiyle çok da şey etmemek gerekir. Raif Efendi ve Maria Puder ikilisi gibi ikili çok az denk gelinecek bir ikildir.

Yazının sonunda değinmek istediğim şey şu yukarıdaki paragrafın son cümlesiyle alakalı. Sinemada sıradan insanların, gündelik yaşamlarını inceleyen, hoş ve sevimli ayrıntılara odaklanan filmleri beğeniriz. Bunlara bağımsız sinema deniyor. Bu bağımsızlık yanlış bir şekilde ekonomik bir bağımsızlığı değil içeriği işaret eder. Yani bağımsız filmler, tekellere karşı mücadele eden filmleri değil içerik olarak şu yukarıda saydığım filmleri işaret eder. Neyse, ben bu tür filmleri çok severim ancak roman söz konusu olduğunda böyle romanlar olmazmış gibi geliyor bana. Roman mutlaka olağanüstü olmalıdır. Hayatta kolay kolay karşımıza çıkmayacak hikayeleri işlemelidir. Doğru mu? Bir bağımsız film havasında olan bir roman biliyor musunuz? Ama klasik olmuş, çok beğenilmiş, zamanın süzgecinden geçmiş… KMM tam da böyle bir romandır. Yani olağanüstü bir hikayesi ve olağanüstü karakterleri vardır. Unutulmazdır. Akıldan çıkmaz kolay kolay. “Kürk Mantolu Madonna” böyle bir romandır işte…

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Korona Virüs İle İlgili Düşüncelerim

elazigkorona-690x410

*Öncelikle komplo teorilerine itimat edenlere değinelim. Bu virüsü birilerinin yani birtakım politik grupların hatta devletlerin diğer başkalarını ekonomik ve politik olarak güçsüzleştirmek için yaydıkları düşüncesi alıcı buluyor. Bayağı kendinden emin de konuşuyor bu insanlar. En çok dillendirilen kişi, kurum ve kuruluşların başında Amerika ve İsrail geliyor. Ben bu konuda bilgi sahibi değilim ama böyle bir şeyi biz sıradan insanların bilmesinin imkansız olduğunu söylemek isterim. İstihbarat teşkilatlarına milyarlarca dolar harcayan bu ülkelerin böylesine büyük ve önemli bir komplo planladıklarında (?) bunun açığa çıkmaması için bütün tedbirleri alacak olmalarını tahmin etmek zor değil. Tarihteki büyük komplo teorileri de kanıtlanmamıştır. Dolayısıyla ben bunlara itimat etmiyorum ve kendinden bu kadar emin konuşan bu sıradan insanlara hayret ediyorum.

*İkinci olarak bilgi kirliliğinden bahsetmemiz lazım. Yani, başımız döndü… Ben artık takip etmeyi bıraktım. Elimizdeki kaynaklar televizyon ve sosyal medya. Buralarda ise birbirleriyle çelişen o kadar çok bilgi var ki… Bilgi çöplüğü oldu ortalık. Geçenlerde okuduğum bir kitapta bilginin güç olduğu yazıyordu. Şu anda bilgi bir güç olmaktan neredeyse çıktı. Bilgi, kanıtlanması elde etmesinden daha zor olan bir yüke dönüştü. Profesör unvanlı kerli ferli insanlara güvenmek istiyoruz ancak görüyoruz ki bir kerli ferlinin dediği başka bir kerli ferli tarafından yalanlanıyor.

*Durumun çok ciddi olduğunu düşünüyorum yalnız… Avrupa’nın daha doğrusu Batı medeniyetinin yaş tahtaya basmayacağını düşünüyorum. Doğu toplumları saçma sapan hareketlerde bulunabilirler ama Batı toplumları rasyonalite denilen şeyi içselleştirmiş toplumlardır. Onlar hayatı durduruyorlarsa durum ciddi demektir.

*Israrla komiklik yapmaya çalışanlar iyice sinir bozuyorlar. SM’de görüyoruz bunları büyük oranda. Özellikle TR gençlerinin ne kadar boş beleş bir kitle olduğunu anladınız umarım. Ben liselerde çalıştığım için bunu görüyordum. Sadece gençler değil orta yaşlılar ve yaşlılar da komiklik peşinde. Dünyayı ve gelişmeleri takip etmedikleri için Geyik Muhabbeti Terör Örgütü (GMTÖ) devreye giriyor. Mizah devrimcidir diyenler yok değil. Mizaha da ihtiyaç olduğu dile getiriliyor. Böylesi bir durumda önlemleri alan, sorumluca davranan insanlar mizah üretebilirler diye düşünüyorum. Her türlü sorumsuzluğu yapıyorlar, uyarılara kulak asmıyorlar bir de üstüne üstlük komiklik yapmaya çalışıyorlar…

*Bir de “Bize bir şey olmaz. Biz imanlı insanlarız. Virüs mirüs bizi etkilemez.” diye sokak röportajları veren bir grup var. Solcuların çok nitelikli insanlar oldukları düşüncesinin bir efsane olduğuna inanıyorum ama bu sağcıların da ne kadar mal değneği insanlar olduklarını görmeliyiz. Kendi lokal ortamlarında bir etkili birey bir davranış kalıbı geliştiriyor ve o davranış giderek genel geçer tavır oluyor… Sanırım bir önceki cümlede sol/sağ insanlık tarihini özetledim.

*İnsanların %83’ü maldır. Hep böyle olmuştur ve gelecekte de uzunca bir süre böyle olmaya devam edecek gibi görünmektedir. Batı toplumlarında oranı biraz daha aşağıya çekebiliriz.

*Batı toplumları bir, iki ay hayatı durdurmayı ekonomik olarak rahatlıkla tolere edebilirler. Bazıları bunu yapmaya başladı bile. Türkiye böyle bir şeyi başarabilir mi? Sorum şudur: Bütün çalışanlara bir ay ücretli izin verilemez mi? Böyle olursa işletmeler batar gider mi? Ben olmaz diye düşünüyorum. İşletmelerin karlarından, patronların ceplerinden gidecek meblağları iflas olarak görmezsek bu, gerçekleştirilebilir.

*Bazı yazılarda otokratik devletlerin bu süreci daha başarılı bir şekilde geçirdiği düşüncesi yazılıyor. Bazı Asya devletleri otokratik olarak görülüyor, bunun aksine Batı devletlerinin öyle olmadığı düşünülüyor. Bunun bir yanılsama olduğunu düşünüyorum. Devlet olan her devlet (Suriye, Irak, Libya falan değil) inanılmaz örgütlüdür. Türkiye de çok parlak olmasa da bunlardan biri sayılabilir. Dolayısıyla görüntüde otokratik gözükmeyen bu devletler aslında istedikleri zaman sert önlemleri hayata geçirebilir. Bunu sadece yumurta kapıya dayandığı zaman yaparlar ve yumurta kapıya nadiren dayanır. Şu anda öyle bir andayız. Ekonomik olarak da güçlü oldukları için, dahası halkı yok olup gitmeyeceklerini çok iyi bildiği için bu sert önlemleri önemli bir direnç görmeden hayata geçirebilirler.

*İlaç veya aşı çalışmasını tamamlamış bir ülke yok… Bu bilgiyi teyit org adlı siteden aldım ve o siteye güveniyorum. Elbette bu site nihai karar mecrası değil ama bugüne kadar aydınlattıklarıyla kendilerini kanıtladılar. Sosyal medyada gördüğünüz her şeye hemen zıplamayın. Bunları sadece sağcıların ve yaşlıların yaptığı düşünülüyordu ama gördük ki (ben biliyordum) solcular ve gençler de gördüğü her şeye zıplıyor. Şu günlerde yaşadıklarımız, SM’de gördüğümüz herhangi bir şeyden fena halde kuşkulanmamız gerektiğini öğretmiştir umarım.

*”Kapitalizm öldürür, sosyalizm yaşatır!” cümlesini de görüyoruz sosyal medyada. Küba’nın korona virüsü için ilaç geliştirdiği şeklinde bir haber var veya bazı ülkelere doktor gönderdiği şeklinde… Bu iki bilgi de teyit org tarafından doğrulanmadı. Göndermiş de olabilirler. Küba’nın sağlık anlamında başarılarını biliyoruz ve sosyalizmin önleyici sağlık sistemini takdir ediyoruz ama kapitalizm hakkında yalan yanlış şeyler söylemek ne kazandırır? Kapitalizm karşıtı yapmayı düşündüğünüz insanlar sizin bol keseden attığınızı fark ederlerse neler olur? Kapitalizmi savunmak değil amacım ancak kapitalizmi kağıttan kaplan olarak görmek ve bugüne kadar başardıklarını küçümsemek nasıl desem, şimdi buraya ne yazılır… Kapitalizmin, daha doğrusu kapitalizmle yönetilen ülkelerin bilim insanlarının tıp, sağlık, yiyecek üretimi, sanitasyon, aşılar, ilaçlar, binalar, yollar, okullar, kültür, sanat falan alanlarında ürettikleri göz kamaştırıcıdır. Kapitalizmin başardıkları sayesinde bu kadar çok insan, bu kadar uzun süre yaşıyoruz… Hemen SSCB’nin varlığından dolayı mecbur oldukları için yaptıkları öne sürülecektir. Bu da yanlıştır. Batı medeniyeti ısrarla vurguladığım gibi çok güçlü ve çok köklü bir medeniyettir. Kendisini ancak kendisi yıkabilir. Şurası gerçektir ki kapitalizm, dünya nüfusunu 100 yılda bir milyardan dokuz milyara çıkartmıştır. Ortalama insan ömrünü 67 yapmıştır. Şu anda doğanlar için bu sayı 80’dir. Yani kapitalizm öldürmemiştir, yaşatmıştır. Süründürmüştür o ayrı… Avrupa ülkelerinde süründürdüğünü de düşünmüyorum bu arada. Ayrıca bire bir gözlemledim, Avrupa’da birçok yerde koruyucu sağlık sistemi de vardır. Parayladır ama o para sizin buradakinin 10 katı kadar daha kaliteli bir yaşam sürmenizi zora sokacak bir para da değildir. Bu krizde TR sağcısı zaten sınıfta kaldı da TR solcusu da analizleriyle bence sınıfta kaldı. Her zamanki gibi bu arada…

*Eminim sosyalizmde kesin olarak virüslerin çıkmayacağına inanan bir topluluk da vardır. Beş milyar yıldır var oldukları bilinen virüsler öyle iki yüz, üç yüz yıllık mücadeleye teslim olacaklar mıdır? Dünkü çocuk mu virüsler?

*Toplumun duyarsızlığı ve ciddiyetsizliği iyice ayyuka çıktı. Bunların ciddi olması için illa birinci derece yakınlarının, feci şekilde ölmeleri gerekiyor sanırım.

*Son zamanlarda yazdıklarımla özellikle yaşlılar ve devlette çalışan öğretmenlere taktığım düşünülebilir. Doğrudur çünkü bu iki kesimin hak etmedikleri ve altını kesinlikle dolduramadıkları bir forsa sahip olduklarını düşünüyorum. Devlette öğretmenler okullar kapandı diye hemen tatil havasına girdiler ve olayı haber veren paylaşımların altına “ek ders ücretlerinin ne olacağını” sorgulayan yorumlar yazdılar. Bu, orta sınıf konforu ölümcüldür. Onu ondan alamazsınız. Dünya yansa da yıkılsa da onun o sikindirik orta sınıf konforunun başına bir şey gelmesin yeter ki… Bakınız yaşlılara… Ne kadar sorumsuzca davranıyorlar… Birinci derece yakınları feci şekilde ölmediği için çarşıya pazara çıkmaktan geri durmuyorlar. Yaşlılar da böyle işte… Gençleri, sadece yaşlı olmalarından dolayı sahip olduklarını düşündükleri iktidar mekanizması sayesinde parmağında oynatıyorlar. Oysa bir insan gençliğinde ahmak, ahlaksız, şerefsiz biriyse yaşlandığında bunların tam tersi olacağı şeklinde bir şey söz konusu değildir. Yaşına değil bunları geride bırakıp bırakmadığına bakılmalıdır. Türlü türlü sıkıntılara sebebiyet vererek gençlerin hayatlarını zindan ediyorlar.

*Tam olarak bilmiyorum ama İngiltere uyarılarını yapıp, olayı akışına bırakmayı tercih etti. Dediğim gibi bunun ayrıntısını bilmiyorum, sonra çark edip etmediğini de bilmiyorum. Tartışmak istediğim şey bu değil. Buradan hareketle şuraya varmak istiyorum: Bu öneri bana hiç de skandal gelmiyor. Uyarılar iyice yapılsa, insanlara bir, iki ay eskisi gibi geçinmeleri sağlansa sonra da tedbirlere uymayarak zarar görenlere “Geçmiş olsun.” demeyi skandal olarak görmüyorum ben. Sanırım şu hayattaki en yüce ve mutlak şeyin insan hayatı olduğunu düşünmediğimden dolayı böyle düşünüyorum. Kendi hayatım da en yüce şey değil benim için.

*Evde karımla oturuyoruz. Kimseyle görüşmüyoruz. Günler belgesel, film ve kitapla geçiyor. Her sabah İz TV, TRT 2, TRT Belgesel, National Geographic’in programına bakıyorum ve izleyecekleri seçiyorum. National Geographic’e bu süreçte bakmaya başladım. Bomba belgeseller varmış. Süreyya Duru filmleri izledik. Beğenmedik. “Talihli Amele”yi de izledik. Bomba filmmiş. Neler olacağını bilemiyoruz. Evde çaresiz bir şekilde bekliyoruz.

*Hiç canım sıkılmıyor. Gezmeyi çok sevdiğim gibi evde oturmayı da severim. Hayatımın hiçbir döneminde beş dakika bile canımın sıkıldığını, yapacak bir şey bulamadığımı hatırlamıyorum. Pardon üniversite bittikten sonra. Hobilerim, meraklarım bir sistematiğe oturduktan sonra diyelim… Yapmak istediklerim için ömrüm yetmeyecek, bunu biliyorum. Üç ömür falan lazım bana. Sıkılmayla vakit kaybedemem.

*Her gün bir film izlemek bir sinemasever için iyi bir sayıdır. Bunun için her gün saat 20.00’de TRT 2’yi seyretmesi yeterlidir.

*”Rakam değil sayı!” kurtuluş savaşını verenler bu süreçte iyice pes ettiler. Önlerine konacak olan her türlü anlaşmayı imzalamaya hazırlar şu anda. Türkçe kullanımına önem veren o 3600 kişi yıllardır rakam değil sayı diye yırtınıyorlar. Rakamın “rakkkam” şeklinde telaffuz edilmesine karşı giriştikleri mücadeleyi bırakalı yıllar oluyor bu arada… TDK’ye göre rakam, sayıları göstermek için kullanılan işaretlerden her biridir. Yani 10 tane rakam vardır. 0, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9… Yani bunlar rakamdır fakat TR’de rakam sayı anlamında kullanılıyor. “Rakamları veriyorum.” “Rakamlar arttı.” “Rakamlar manidar.” “Kimse bu rakamlara oyuncu transfer edemez.” vs. Bu kurtuluşa savaşını uzun zamandır izliyorum. Yalnız… TDK’deki ikinci ve üçüncü anlamına bir bakmak lazım. Orada “nicelik, miktar” şeklinde bir anlamı da var. Bu, ne anlama geliyor? Yeni mi eklendi? Evinde eski TDK sözlüğü olan bir dinozor kontrol edebilir mi acaba? Eskiden ne yazıyordu?

*Türkiye devleti bir kabile devleti değildir ve fena örgütlenmemiş bir yapıdır ancak TR toplumu iç barışı ve iç huzuru olmayan bir toplumdur. Mevcut iktidar da ülkeyi tam ortasından ikiye bölmüş ve bu iki kesimi birbirlerine düşman etmiştir. Ayrıca burada mezhepsel ve ırksal ön yargılar da çok fazladır. Ekonomi çok iyi değildir. Dolayısıyla, henüz yok ama ciddi bir toplumsal krizde neler olabileceğini kestirmek pek kolay değil. Bir Norveç, bir milyon insanını da kaybetse, değerlerinin yarısını da kaybetse kaldığı yerden devam edebilir ama burada neler olur? Hiçbir şey olmaz da denilebilir çünkü halk maldır. Bu da alternatifler arasındadır. Bilmiyorum…

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

İttihatçılıktan Kemalizme

1574708514_ataturk

Atatürk ve Enver Paşa’nın birlikte göründükleri tek fotoğraf bu sanırım. Fotoğraf, Şubat 1917’de Şam’da çekildi. Tahminimce şu, hep dillere dolanan Emevi Camisi avlusunda çekildi. Bu iki şahsiyet arasındaki ikilik 1908-1920 yılları arasına etki etmiştir. Sadece bu ikilik değil… Başlayalım:

Hindistan’da dünyaya gelen, uzun yıllar Amerika’da akademisyenlik yapan ve Amerika’dan emekli olduktan sonra TR vatandaşlığına giren Feroz Ahmad’ın (isminin yazılışının çeşitli versiyonları mevcuttur) “İttihatçılıktan Kemalizme” adlı kitabını okudum.

Bu kitabı bir Facebook geyiğinde Metin Çulhaoğlu tavsiye etmişti. Kitaptan önceden de haberdardım. Okuyayım dedim.

Öncelikle belirtmeliyim ki kitabı çok tutmadım. Yazarın başka mecralarda yayınlanmış makalelerini kitabına eklemiş olması bunun tek sebebi değil. Bir nevi kolaj çalışması şeklinde olan bu kitap baştan aşağıya bir kitap olarak özenilmiş bir eser değil. Bazı makaleler neredeyse tekrar. Yazarın “İttihat ve Terakki” adlı kitabında da bu makalelerden bazılarını görürsem şaşırmam. Yazar TC vatandaşlığına kabul edilmiş ve cumhurbaşkanlığınca liyakat ödülü almış bir insandır. O halde politik duruşu skandal olmamalıdır. Değil de zaten. Ermeni Soykırımı’na hiç değinmiyor. Bu süreçte yaşanılan en önemli olaylardan biri budur. Yaklaşık bir milyon kişi, yani bir halkın neredeyse tamamı, iki bin yıldır yaşadıkları topraklardan sürüldüler ve dahası hayatlarını kaybettiler. Bir milyon insanın öldürülmesi kolektif bir suçtur. Unutulacak, üzeri örtülecek, sadece emperyalistlere ihale edilecek bir şey değildir.

Kitap doğru bir şekilde İtthatçılar ve Kemalistler arasındaki sürekliliği vurgulamaya çalışıyor. Bu süreklilikteki en önemli benzerliklerden biri de yerli burjuvazi yaratma sevdasıdır. İttihatçılar da Kemalistler de bunu arzulamışlardır. Bu kör topal da olsa gerçekleştirilirken Ermenilerin mallarının gaspına nasıl olur da değinilmez! Değinilmez işte… Kitap, İtthatçılarla Ermenilerin münasebetlerini bir ara başlıkta inceliyor ve bu bölüm 13 sayfa sürüyor. Bölüm, 1915 yılının başında bitiyor. İttihatçıların sayfalarca ekonomi politikaları ele alınırken bu olay es geçiliyor. Anadolu’daki Müslümanlara nazaran çok daha zengin ve gelişmiş bir halk olan Rumların zenginliklerini yağmalama konusunun ele alınmasını beklemek de safdillik olur o halde. Rumların öldürülmeden gidebilmiş olmalarına fit olmamız bekleniyor herhalde.

Yukarıdaki paragrafta saydıklarım kitabın önemli bir eksiğidir ancak kitap da hak verilecek, ilgiyle okunacak bölümler de yok değildir. Bunların başında İttihatçılarla Kemalistler arasındaki süreklilik gelir.

Bu sürekliliğe eğilmeden İttihatçıların kimler olduklarına bir bakalım.

Türkiye’deki İslamcıların 2. Abdülhamit sevdası manidardır bana göre. Abdülhamit kendisinden epeyce önce başlayan modernleşme çabalarına karşı çıkmış bir insan değildir. Hatta uzun süreli yönetimi hesaba katıldığında bu çabalara en çok destek vermiş insanlardan biri olarak bile görülebilir. Onun döneminde açılmış olan kurum ve kuruluşlara, kültür alanında gerçekleştirilen faaliyetlere, toplumsal yaşamda gözlemlenen dönüşümlere bakarsak bazı şeyler için “Helal olsun!” deriz. Sorun tek-adamcılık ve istibdat rejimi. Son etkili Osmanlı padişahını, en önemli şiarları modernlik gibi görünen İttihatçılar devirdiği için ve de (kendileri inkar etseler de) onların devamı olarak görülen Kemalistler de Cumhuriyeti ilan edip, dindar yaşamın üzerinde çok sert gittikleri için İslamcılar Abdülhamit’i sahipleniyorlar… Tek-adamcılık ve istibdat anlamında Abdülhmit’ten çok da geri kalmayan İttihatçılar ve Kemalistler birbirlerini reddediyorlar yalnız… Tam da Türkiye’ye özgü politik ciddiyetsizliklerin bir örneği de burada yaşanmaktadır bana göre…

Çok etkili bir (erkek) birey olarak Abdülhamit elbette yönetimi kimseyle paylaşmıyordu. Bu gibi durumlarda hoşnutsuzluğun çıkmadığı, tarihte görülmemiştir. O EEB’nin ne yaptığı, ne başardığı bir noktadan sonra önemli olmamaktadır. Uzun süren iktidarı boyunca Abdülhamit çok hoşnutsuzluğa sebep olmuştu ve karşısında güçlü bir koalisyon vardı. Bunlar da yönetimde yer almak ve Batı karşısında gümbür gümbür geldiği belli olan çöküşe karşı kendi projelerini hayata geçirmek istiyorlardı. Elbette bu topluluk içerisinde “halk” yoktu. Halk politika yapmaz. Koyun gibi güdülür o. Politika orta ve üstü sınıfların işidir. Bu koalisyon düşük ve yüksek rütbeli subaylardan, memurlardan, serbest meslek sahibi sınıflardan, ulemanın alt kesimlerinden ve de evet, üst sınıf yöneticilerden oluşuyordu. Bu kitle amorf bir kitleydi. Kitaba göre İTC (önce cemiyet sonra fırka adını almıştır) bu amorf kitlenin alt kesimlerini oluşturuyordu. Üst kesimler hem Abdülhamit yönetiminden memnun değildiler hem de bir devrim fikrine karşı mesafeliydiler.

DEVRİM?

Gelelim şu devrim meselesine. 1908’de yaşanılanların çeşitli adları var. Resmi tarihe göre II. Meşrutiyet’in ilanı. Bazılarına göre Türk Devrimi. Bazıların göre Genç Türk Devrimi, Jön Türk Devrimi… Lenin ve Troçki’nin metinlerinde de bu olaya devrim dendiğini hatırlıyorum. TR sosyalistlerinin bir bölümü buna burjuva devrimi der bir bölümü demez. Bir bölümü askerlerin zor yoluyla bir şeyler yaptığı için şekil olarak hoşlanmazlar bundan ama içerikle hiç ilgilenmezler… Burjuva devrimi mi değil mi? Batı dünyasında burjuva devrimi diye adlandırılan şeylerden hiçbiri birbirine benzemezken TR’de olan bu tuhaf olayı burjuva devrimi kategorisine sokmaya çalışmak bana olayın kendisi gibi tuhaf geliyor. Bu, kişisel düşüncemdir ve pek insanların katılacaklarını da beklemiyorum: Devrim kelimesini sosyalist devrimler için kullanalım sadece. Devrim dendiği zaman kafaları karıştırıyor. Devrim çok yüce bir şey. Somut olarak insanlara, ezilenlere faydası olan şeyler için devrim denmeli. Padişahlıktan kurutulup, anayasal bir düzene ulaşmak küçümsenecek bir şey midir? Toplumlar statik değil dinamiktir. Yani değişmektedir. Halen bile değişmektedirler. Değişim de iyi yönlüdür bana göre. Bu “devrimler” olmasaydı bile toplumlar daha iyi hale gelecekti. Politika yapma derdi hiç olmayan sıradan insan için de çok bir önemi yok zaten. Baskıcı birisi öfke biriktiriyor, birileri onun karşısında hizip oluşturuyor ve bu kişiyi deviriyorlar. Sonra o kişiler ve ardılları aynı baskıcı yöntemleri uygulamaya devam ediyorlar. Bir yandan da ta o ilk baskıcının dedesinden bu yana süregelen bir yenileşme, dönüşme çabaları var. Devrim kelimesi bana göre burada bol geliyor. Ayrıca genç ve cahil insanların da kafalarını karıştırıyor. Bundan sonra sosyalist devrim olacağını da düşünmüyorum yani kısa sürede, zor yoluyla önemli değişiklikler olacağını düşünmüyorum, dolayısıyla önerim bu devrim kelimesini geride bırakmak. Önerimi kimse kabul etmeyecektir, biliyorum.

Olmayan sınıf burjuvazi “devrimini” yaptı ve iktidara geldi. Büyük beladan kurtuldular ve sonra da ne yapacaklarını bilemediler… Koalisyon hemen dağıldı. İTC burada sudan çıkmış balığa döndü. Devlet yönetme tecrübeleri yoktu. Esasında bir orta sınıf hareketiydiler ama sayıca kalabalık ve güçlü oldukları için de yönetim üzerinde önemli baskı oluşturabiliyorlardı. Üst kesimler muhafazakâr bir yönelim arzu ediyorlardı. 1908 sonrasında yaşanılanlar gerçekten ilgiyle okunuyor. Burjuva olmayan bir burjuvazi, devrim yapıyor ama bir türlü iktidara gelemiyor…

İTC bir orta sınıf hareketidir dedik. Diğer önemli özellikleri birlikçi ve merkeziyetçi olmaları. Kitabın liberaller şeklinde adlandırdığı ve çoğunlukla üst kesimlerden oluşan topluluklar ise ademimerkeziyetçi ve özel teşebbüs yanlısı. Bu kategorizasyon ne kadar doğrudur. Özel bir teşebbüs olmadığı için birileri özel teşebbüs karşıtı gibi görünüyor sanırım. Oysa İTC ve Kemalistler hiç de özel teşebbüs karşıtı değillerdir. Bu, olmadığı için onu yaratmak istemişlerdir ve mecbur kaldıkları için devletçi uygulamalara yönelmişlerdir.

İTC ve kitabın deyimiyle liberaller kah çekişme kah uyum içerisinde ülkeyi yönetmeye başlamışlar ancak Balkan Savaşları bu topluluk için tam bir travmaya dönüşmüştür. Bu topluluk yani ülke yöneten elitler… Balkan Savaşları’ndan sonra İTC Türkçü bir yönelime girmiştir. Daha önce imparatorluğu çok uluslu yapısıyla ayakta tutabileceklerine inanıyorlardı. Balkan Savaşları’ndan sonra ve de Anadolu’daki Rum ve Ermenilerin politik tutumlarından dolayı (kendilerini Osmanlı vatandaşı gibi hissetmiyorlardı) cemiyet, Türkçü bir yönelime girdi. Bu yönelim Kemalistlerce de aynen devam ettirilmiştir.

Bu yazdıklarımız olayın trajik boyutunu göz ardı etmemeli. Zaten bu trajk boyut o kadar ağırdı ki Kemalistlerce keskin bir İTC reddiyesi geldi. Bu büyük günah İTC’ye ihale edildi. Ayrıca Balkan Savaşları’nı kaybeden, I. Dünya Savaşı’nda yanlış tercih yapan İTC’ye eski günahları ihale etmek iç kamuoyunda taraftar da buluyordu. Oysa yöneticileri hariç bütün İttihatçı kadrolar aynen Milli Mücadele’ye katılmışlardır ve de ileride Cumhuriyet bürokratı olmuşlardır. İdeolojik sürekliliği yukarıda vurgulamıştım zaten.

Burada Enver Paşa ve Atatürk arasında asla giderilemeyecek çelişkiler de önemlidir. Atatürk Enver Paşa’nın bu kadar önemli mevkilere gelmesinden dolayı memnun değildir. Kendisini layık görmektedir oralara. Enver Paşa’nın kendisi için “Onu genelkurmay başkanı yapsak, padişah olmak ister. Padişah yapsak allah olmak ister.” şeklinde bir sözü vardır. Atatürk’ün milli mücadeleye başlamadan önce Genelkurmay başkanı olmak için kulis faaliyeti yaptığını biliyoruz. Olsaydı ne olurdu? Tarihe böyle yaklaşılmaz ama insan düşünmeden de edemiyor. Osmanlı Devleti’nde gelebileceği en yüksek yere gelmiş olan bir Mustafa Kemal yine gider Anadolu’da bir milliyetçi hareket başlatır mıydı? İki etkili erkek bireyin aynı anda var olması düşünülemez. İTC yönetimi, tehlikeli bulduğu fikirlerinden ve gözü yükseklerde olduğu tahmin edilebilen Mustafa Kemal’i payitahttan uzakta görevlerde tutmuşlardır sürekli. Mustafa Kemal’in kazandığı askeri başarılar (bu konuda çok da abartmamak lazım, resmi tarihin aksine) Enver Paşa tarafından sansür yemiştir. Yani bu iki şahsiyet bir arada olamazdı. 1. Dünya Savaşı kaybedilmeseydi ve Enver Paşa kaçmak zorunda kalmasaydı Mustafa Kemal de sürekli dışarıda tutulacaktı. Belki de tasfiye edilecekti.

Sanırım sürekliliği yeterince vurguladık. Yeni bir rejim kurmak zorunda kalan ve eskiye dair olan şeylerle hesaplaşmak zorunda kalan Kemalistler, bu şeylerin üzerlerine sert ve kararlı bir şekilde gitmişlerdir. Bilinçli olarak kişi kültü yaratmışlardır. Atatürk’ün aynı zamanda esnek de olmayı başarabilen yapısı sayesinde başarı da elde etmişlerdir. Fonda yine tek-adamcılık ve istibdat vardır yalnız. Bunlar işin özü değildir. Tek-adamcılığa karşı olmadığımı, o tek adamın kim olduğunun önemli olduğunu düşündüğümü defalarca yazdım.

Kitap Kemalistler bölümünü oldukça yüzeysel geçiyor. Kitabın beşte dördü İttihatçılara ayrılmşken, geri kalanı Kemalistlere ayrılıyor. Bu da kitabın planlı yazılmadığı şeklindeki düşüncemi destekliyor.

İttihatçılar ve de Kemalistler TR siyasetinin iki yüz yıllık hikayesinin bir tarafıdırlar. Modern yaşam tarzının karşısında geleneksel yaşam tarzı. Batılılaşılacak mı yoksa tersi mi? Olursa nasıl olacak? Bu kavga hala devam ediyor. Modern yaşamdan yana olanların kazanacaklarını tahmin ediyorum.

Kemalizmin iki boyutu vardır. Biri modernleşmecilik diğeri de Türk milliyetçiliği. İkisi de eşit derecede önemlidir. Kemalizmi bu ikisi üzerinde yükselir. Modernleşme meselesi nihai şekilde kazanılmaya doğru gidiyor. Çok da uzak olmayan bir gelecekte dindar yaşam tarzının yüzüne kimsenin de dönüp bakmayacağını düşünüyorum. Bu anlamda iyi olacak. Türk milliyetçiliği de baki kalmaya devam edecek fakat burada sorun var. TR’de çok büyük sayılarda yaşayan Kürt halkını, doğal olarak, kapsayamıyor bu Türk milliyetçiliği. Kürtler orada kendilerine yer olmadığını çok iyi biliyorlar. Bu anlamda neler olacağını ise tahmin edemiyorum. Yani bu şekilde olmayacağı kesin de ne olacağı meçhul… Bekleyip görelim neler olacak…

Sonuç niyetine: Feroz Ahmad’ın kitabı ilgi çekici bölümler barındırmasına rağmen genel olarak yüzeysel ve özenilmemiş bir kitap. Okumanıza gerek yok.

Not 1: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Not 2: Mustafa Kemal, Enver Paşa’yla kesinlike değil ama Talat ve Cemal Paşa’larla çalışabileceğini düşünüyordu. Onları vatansever ve yetenekli buluyordu.

 

Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın