Paris İzlenimleri

Paris izlenimleri için tıklayınız.

Mimarlık, Seyahat, siyaset, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | Yorum yapın

İlk Türk Filmi Hangisidir?

Bugün internette Sultan Reşad’ın kurban kesme görüntüsünü izledim. 1911 yılında çekilen bu görüntüyü izleyince “İlk Türk filmi hangisidir” tartışmasını başlatayım dedim. Kitaplarda ilk Türk filmi için, Türk sinemasının ilk örneği için Yüzbaşı Fuat Uzkınay’ın 1914 yılında çektiği “Ayestefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı” adlı filmi işaret ederler. Hatta 2014 yılında Türk sinemasının 100. yılı kutlandı. Bu nasıl bir filmdi?

Ayestefanos yani bugünkü Yeşilköy semtinde Rusların bir kilisesi vardı. Hem anıttı hem kiliseydi. Rus mimarisinin özelliklerini taşıyordu. Bu anıt, 1877-78 (93 Harbi) Osmanlı-Rus savaşına ithafen dikilmişti. Bu savaşta aslında kazanan yok gibi görünse de bal gibi Ruslar kazanmıştı. Bu savaştan sonra Balkanlar patır patır elden çıkmıştı. Ruslar, Yeşilköy’e kadar gelmişler ve İngilizlerin politikaları sonucunda durdurulabilmişlerdi. O yüzden bu anıt, bir barış anıtı olarak lanse edilse de büyük bir nefret objesiydi. 1914 yılında Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na girince ve Rusya’ya savaş açınca bu anıtın yıkılması fikri hemen ete kemiğe büründü.

Ordu sinema dairesinde görevli olan ve elinde kamera bulunan Yüzbaşı Fuat Uzkınay da tarihi ve saati belli olan bu olayı filme aldı. İşte bu görüntüler “ilk Türk filmi” olarak kabul ediliyor.

Bu görüntüler kayıptır ve görüntüleri izleyene rastlanılmamıştır.

Filmde kurgu yoktur. Sadece tarihsel bir olay kameraya kaydedilmiştir.

Film olmanın ölçütü buysa, Sultan Reşad’ın 1911 yılındaki görüntüleri ilk film sayılmalı. Üstelik bu görüntüler elimizde mevcuttur. Sultan Reşad 1911 yılının Haziran ayında Balkanlara gezi düzenlemiştir ve Selanik, Manastır ziyaretleri youtube’da mevcuttur. TR topraklarında geçen film denirse, o zaman 1911’in kurban bayramında yani Aralık başında, İstanbul’da çekilen görüntüler elimizde vardır.

Bu görüntüleri gayrimüslim Manaki kardeşler çekmiştir. Bu arada ARAY, IMDB’de vardır. 180 kişi de oy vermiştir sanki görmüşler gibi 

ARAY’ın gösterildiğine dair de bir bilgi elimizde yoktur.

Karar sizin?

İlk Türk filmi hangisidir?

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Top 27 Etnik Müzik

HalfMoon

Aylar önce “Top 19 Türkü” diye bir yazı yazmıştım ve orada, ilerleyen günlerde “Top 20 Etnik Müzik” adlı yazıyı yazacağımı duyurmuştum. Geç kaldım da siz de hiç “Hani nerede” diye hesap sormuyorsunuz. Merak edenler için Top 1 türküm “Ben Kendimi Gülün Dibinde Buldum”du. “Top 27 Etnik Müzik” yazısını şimdi yazıyorum, güç olsun da geç olmasın…

Etnik müzik…

Ne demek etnik müzik? Aslında herkes ne kastedildiğini anlıyor. Bazı şeyler böyledir. Yanlış bağlamda kullanılırlar ama herkes ne kastedildiğini anlar. Çok önceden “Politik Oksimoronlar” adıyla yazılar yazmıştım. Oksimoron yani iki zıt olguyu yan yana kullanmak: Köşeli daire, tereyağsız tatlı, orijinal kopya, modern klasik gibi…Bunun politik olanlarına da değinmiştim o yazılarda: Derin devlet, kafatasçı milliyetçilik, özgürlükçü sol, Müslüman anti-kapitalist, siyasal İslam, yandaş medya, orta sınıf ve de etnik müzik…

Bu kavramlar kullanıldığı zaman herkes ne kastedildiğini anlıyor ama benim önerim, ince düşünülürse bu kavramlarda birtakım yanlışlıklar kavranacaktır.

Etnik müzikte ne yanlışlık var? Etnik müzik derken Türkiye’de Türkçe dışında icra edilen müzikler anlaşılıyor. Yani Anadolu’nun yerel halklarının kullandığı daha doğrusu onların ana dilleri olan Kürtçe, Zazaca, Arapça, Rumca, Ermenice, Hemşince, Gürcüce gibi dillerde icra edilen müzikler…

Yani bu insanlar için dilleri, ana dilleri. Gayet normal, estetik. Duyduklarında tüyleri diken diken olmuyor fakat birileri geliyor ve sizin müzikleriniz “etnik” diyor. Türkçe konuşan biri, Türkçe müziklerin “etnik” olmadığını düşünüyor. Hep bahsederim, bir ülkede kalabalık etnik gruplar varsa, baskın etnik gruba ait olan bireyde doğuştan gelen veya ona sistem tarafından yüklenen bir “kibir” olur. Diğerlerini beğenmez…Kişinin bu “kibri” aşması için ekstra çaba sarf etmesi gerekir.

Buradaki bir başka sorun da Türkiye’de kocaman ve oldukça politik bir Kürt sorunu olmasıdır. Kürtler sayı olarak çok kalabalıktır. Çok az sayıda olan örneğin Gürcüce müzikler ve Gürcü bireylerin soru işaretleri politikleşmemiştir. Lütfen 20, 30 kişilik derneklerin üyeleri “öyle değil” diye yorum yapmasın. Gürcüce müzik, ana akım bireyin tüylerini diken diken etmez de Kürtçe müzik eder.

Listemde Kürtçe müziklerin ağırlıklı olduğu görülüyor çünkü sayı olarak 10 milyonları buluyor Kürtler. Örneğin sayı olarak çok az ve aslında Ermenice’nin bir lehçesi olan Hemşince çok az müzik var ve bugün kaç tane Hemşin çıkıp geçmişleriyle ilgili politik laflar ediyor? Sayı az olunca müzik de az oluyor.

Müzik icra etmesi en kolay sanat dallarından biridir. Alt katmanlardaki bireyler doğal yeteneğe sahipse, bunu, fazla bir maddi harcamalar yapmadan işleyebilmektedirler. Dolayısıyla müzik yoğun bir şekilde üretilmeye, tüketilmeye ve icra edilmeye devam edecektir ama dil meselesi politik bir meseledir ve günümüzün iletişim olanakları ve siyasal durumu hesaba katıldığında dillerin başlarına türlü türlü şeyler gelebilir. Müzik de etkilenecektir bundan. Sıfırlanmaz ama yavaş yavaş müzelik olur, koşullar böyle giderse. Milyonlarca insan bundan zevk duyar bu arada…

Listemi Youtube’da liste şeklinde kaydettim ve yorum bölümünde paylaşacağım. Bu arada bu listede performans bazlı gittim. Top 19 türküyü yazarken türkünün kendisini düşünmüştüm çünkü örneğin “Havada Turna Sesi Var”ı birçok sanatçıdan dinleyebiliriz ancak “Selımına”yı sadece Kazım Koyuncu’dan dinleyebiliyoruz…

Buyurun “Top 27 ‘Etnik’ Müzik” listeme:

27 – “Al bint el chelebiya” – Arapça – Hilmi Yarayıcı

26- “Leose” – Karadeniz Rumcası – Fuat Saka

25- “Agapo Se” – Karadeniz Rumcası – Apolas Lermi

24- “Malan Barkır” – Kürtçe – Bremen Dayanışma Korosu

23- “Ogit” – Zazaca – Bajar

22- “Naze” – Kürtçe – Şivan Perver

21- “Haynırina” – Ermenice – Kardeş Türküler

20- “Merdana Mına” – Zazaca – Umut Altınçağ

19- “Adire Zerre Ma” – Zazaca – Mikail Aslan, Erkan Oğur.

18- “Pukeleka” – Zazaca – Grup Munzur.

17- “Arix” – Zazaca – Özgürlük Türküsü

16- “Gelino” – Gürcüce – Günyüzü

15- “El gajiye” – Zazaca – Mikail Aslan

14- “Ere gule” – Zazaca – Nilüfer Akbal

13- “Dar hejiroke” – Kürtçe – Aynur Doğan

12- “Bingeol” – Ermenice – Haig Yazdijan

11- “Demme” – Kürtçe – Kardeş Türküler

10- “Ay dilbere” – Kürtçe – Civan Haco

9- “Tsira” – Megrelce (?) – Kazım Koyuncu

8- “Urmiye” – Kürtçe – Aynur Doğan

7- “Heware gule” – Kürtçe – Kardeş Türküler

6- “Meso” – Zazaca – Ahmet Aslan

5- “Tew veyvike” – Zazaca – Erdoğan Emir

4- “Düzgin bawo” – Zazaca – Kardeş Türküler

3- “Selımına” – Hangi dil olduğunu bulamadım – Kazım Koyuncu

2- “Xezale” – Kürtçe – Aynur Doğan

1- “İme tonyalin pedin” – Karadeniz Rumcası – Apolas Lermi.

Bu arada unuttum, Metin Kemal Kahraman’ın “Meyman” ve “Dewreso” adlı parçalarını da listeye ekliyorum. İlk 10’da olurlardı kesin.

İyi günler.

müzik, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

El Clasico İzlenimleri

3Gduepif0T1UGY8H4xMDoxOjBzMTt2bJ

13 Ağustos 2017 tarihinde, Camp Nou stadyumunda oynanan Barcelona – Real Madrid maçını yerinde seyrettim. İzlenimlerimi paylaşmak istiyorum.

*Dünya üzerinde kulüpler düzeyindeki en önemli futbol olayıdır. 100 milyonlarca insan el clasico’ları izler. Sinemalar falan kapatılır bu maç için.

*Bugüne kadar izleyebildiğim bütün el clasico’ları izledim. Her sene Ağustos ayında maçların tarihi için İspanya fikstürüne bakarım. Maçlar gelmeden iki, üç hafta önce de havaya girerim. Ölüm kalım meselesi haricinde bu maçları izlemeyi es geçmem. Yani bu maçı yerinde izlemek benim için tarif edilemez derece mutluluk verici bir şeydi.

*Aslında böyle yerinde el clasico izlemek benim için ütopik bir şeydi. Ölmeden Messi’yi canlı izlemek istiyordum. Bunun için BJK’nin kombinesini alıp Barcelona’yla eşleşmesini veya her sene hangi takım ŞL’ye gidecekse onun kombinesini alıp böyle bir şeyi ummayı düşüyordum.

*Nisan ayında İspanya’ya bir gezi planlamıştım. Orada bulunduğum tarihler arasında bir el clasico olacağı belli değildi. Denk gelince hiç düşünmeden bileti aldım.

*Bilet 97 Euro’ydu. Hiç düşünmeden aldım bileti dediğim gibi. Zaten 25 Euro’luk stadyum turu yapacaktım. Yani bilet aslında 72 Euro’ya geldi. Nou Camp Stadyumu’ndan bahsedeceğim zaten de şöyle söyleyeyim; bu, en düşük fiyattı. Dolayısıyla en uzak yerdi. Nor Camp devasa bir yapıdır, biraz olaya uzak kalıyorsunuz. Ayrıca bütün kale arkası tribünler olaya uzak kalıyor. Bir maçı kale arkasından izleyeceğime evde TV’den izlerim. Yine de değdi…

*İspanya Süper Kupası sanki Real Madrid’le Barcelona iki maç daha yapsın diye konulmuş gibi. İki turnuvayı da bu iki takım kazanıyor genelde. Kupanın uzun bir geçmişi yok.

*Nou Camp’a ulaşımdan bahsedelim. Bu arada aslında oraya Camp Nou deniyor ama nedense Türkiye’de Nou Camp deniyor. Barcelona’da metro ağı çok iyi zaten. 10 tane falan hat var. Hatırlamadığım bir hatta biniyorsunuz ve les corts durağında iniyorsunuz. Metro zaten hınca hınç taraftar dolu. Bu arada Real Madrid taraftarları da var ama hiçbir sorun çıkmıyor.

*Taraftar demişken, bu maç aslında bir turistik etkinlik gibiydi. Seyircilerin çoğu turistti. O yüzden oturma düzeni karışıktı. Bir de lig maçına bakmak lazım. Aynı atmosfer yoktur diye tahmin ediyorum.

*Stada ulaşıyorsunuz. 99 bin kişilik bir stat. Tribünde yerinizi almanız beş dakika sürüyor. Dört dakikası merdivenleri çıkmak zaten.

*Tribünleri ilk gördüğümde herkes gibi büyülendim. Bernabeu da çok büyük bir stat ama Camp Nou daha etkileyici. Daha devasa ve daha iddialı.

*Hemen fotoğraf ve video cenderesini atlatmam ve olaya odaklanmam lazımdı. Bunları yaptım ve izlemeye koyuldum.

*Tekrar olacak ama biletler kombineye bağlı değildi. O yüzden internetten alınabiliyordu. Kafaya göre bir seyirci yerleşimi vardı.

*%90 oranında doldu stat. Maraton tribününde, koltuk renkleriyle oluşturulmuş “mes que en club / bir kulüpten de öte” yazısı sanki o koltuklar satılmayarak, bilinçli bir şekilde vurgulanmıştı.

*Bütün rüya gibi şeyler/etkinlikler bir anda olur biter. Kendinizi sanki olayın öznesi gibi değil de kenardan izleyen biri gibi hissediyordunuz.

*Birkaç önce lig maçında Barcelona 2-3 rakibini yenmişti ve o maç izlediğim en heyecanlı maçlardan biri olmuştu. Aklımda hep o maç vardı.

*Maçtan önce resmi maçlardaki galibiyet sayısı 91’e 93 Real Madrid lehineydi. Bu fark son sekiz yılda kapanmıştı ve neredeyse aşılabilirdi ama iki maçı da Real kazandı ve fark dörde çıktı. Birkaç yıldır Real çok formda. Skor olarak.

*Önce kaleciler çıktı ısınmaya. Sonra birer birer futbolcular belirmeye başladı. Messi’yi ilk göreceğim anı merak ediyordum. Dediğim gibi olaya uzak olduğum için ilk birkaç dakika hangisinin Messi olduğunu anlayamadım. Çoğu kısa boylu zaten Barcelona takımının.

*İşte oradaydı. Isınmasını izledim. Türkiye’deki gibi bir yumruk şov veya herhangi bir sevgi belirtisi olmuyor.

*Sonra kaleye şutlar çekmeye başladı. Hiçbir şutu gol olmadı. Suarez’le beraber ısınıyorlardı. Arda takımda yoktu. İsmini daha önce duymadığım bir bebe ilk 11’deydi. Demek ki Arda’ya karşı yıldırma politikası güdüyorlardı.

*Maçtan kısa bir süre önce Neymar takımdan ayrılmıştı. Bu bir travmaydı. Messi’nin gölgesinde kaldığı için gitti. Bir numaralı aktör olmak istiyordu. Messi varken bunu başaramayacaktı. Aslında aralarında beş yaş fark var. İki üç sene sonra bir numara olabilirdi ama Messi varken yüz yıllar boyunca kimse Barcelona’da başka birisini hatırlamayacak bence.

*Ronaldo yedekti. Isınmaya çıktığında veya her yaptığında yuhalandı.

*Maç başladı. Seyirciler tezahürat yapmıyordu ama her harekete sesli tepkiler vererek futbolcular üzerinde baskı kuruyorlardı.

*Maç oldukça düşük tempoda oynandı. İki takım da fazla motive değildi.

*Messi de isteksizdi. Ama topu her aldığında büyük bir heyecan dalgası kopuyordu ve istediği her şeyi yapıyordu. Korner kullanmaya geldiğinde, o bölgede büyük bir hareketlilik oluyordu. Seyirciler tanrıya tapınma hareketi yapıyorlardı. Ön sıralarda büyük bir selfie çekme mücadelesi oluyordu.

*Bu arada stadyumdan maç izlemenin, TV’den izlemekten çok farklı olduğuna katılmıyorum. Kale arkasından izlemek farklı da yandan izlemek çok da farklı değil bence.

*Neredeyse 10 yıldır iki takımın da her maçını seyrettim. Futbolcuların neler yapacağını ezbere biliyordum.

*Messi olayın merkezinde, Ronaldo öyle değil. Top geliyor o da güm diye vuruyor. Messi her şeyi yoktan var ediyor. Xavi’nin bırakması, Iniesta’nın yaşlanması bu takımı çok etkiledi. Barcelona’ya buradan Chelsea’dan Willian ve Hazard’ı Arsenal’den Mesut’u almalarını öneriyorum. Toni Kross’u alabilselerdi Messi elden ayaktan düşene kadar yine en iyi olmaya devam edeceklerdi.

*Real Madrid geçens ene ŞL haricinde ligde oldukça düşük profil bir performans sergiledi. Yıldızların iş bitiriciliği sayesinde şampiyon oldu. Rakibi ürküten, kafa tutulamaz bir takım hüviyetinde değildi. Bu maçta da öyleydiler ama Barcelona da eskisi gibi ne arefeyi ne bayramı gösteren bir takım değildi.

*Bu arada üç gün sonraki rövanş maçında, 31 maç sonra (yani Guardiola’nın ilk senesi 2008’den beri) ilk defa Real Madrid topa sahip olmada üstün geldi. Bir tarafa yazılmalı.

*Bu maça Pique’nin hataları damga vurdu. Önce kendi kalesine gol attı. Sonra tuttuğu köşeden iki gol geldi.

*Bir el clasico’da ne olur? Messi gol atar, Ronaldo gol atar, Ramos kırmızı kart görür…Bunların hepsi de olacaktı ki kırmızıyı Ronaldo değil Ramos gördü. Oldukça efendi geçti ayrıca maç…

*Ronaldo girince müthiş bir yuhalama başladı. Sonra penaltı oldu. Messi topun başına geçti. İçimden geçiriyordum penaltı olsa da Messi golü görsek diye. Aslında oyun içerisinden bir gol görmeyi çok isterdim. Neyse penlatıdan geldi ve tüm stat çıldırdı. Tüm stat tanrıya tapma hareketi yapmaya başladı. Sonra Ronaldo’nun önüne top düştü ve o da bomba gibi vurdu. Stat yine çıldırdı çünkü iki ay önce Messi’nin yaptığını yaptı o da, formasını gösterdi.

*Sonra Ronaldo’nun kırmızı kartı geldi. Ben kesin penaltı artı kırmızı kart diye gördüm ama hakem bence yanlış yorumladı. Sonra Ronaldo hakemi itti ve beş maç ceza aldı. Çıkmak için acayip ayak diretti.

*Barcelona’dan iyi bir baskı gelemedi çünkü Messi dışında süper star yoktu. Suarez de çok silikti.

*Sonra birden Asensio da birden bir top çıkardı ve köşeden gol oldu. O zaman kupa gitmişti işte.

*Düdük çalınca, büyük çoğunluğu turist olan seyirciler unutulmaz bir şey yaşadıkları için mutluydular, maçla ve skorla pek ilgilenmiyorlardı.

*Stadyum birden boşaldı. Saat 12 olduğu için metro seferleri de bitmişti. Yollar insan seliydi. 45 dakika yürüyerek otelime ulaştım ve yattım.

*Biraz hayal kırıklığına uğramıştım. Televizyondan izlerken yaşadığım heyecanı yaşayamadım. Ortama odaklanmaktan ve gözlem yapmaktan maçın heyecanına tam olarak kendimi kaptıramadım. Dediğim gibi bir el clasico’dan ziyade bir etkinlik gibiydi. Bir lig maçı izlemek isterdim. Yine de her şeye rağmen unutulmazdı. 10 senedir hayatıma en çok renk katan şey ve şeyler önümdeydi işte.

*Televizyondan süper kupa finalleri izlerken de aynı şey oluyordu gerçi. Ağustos ayı, kadrolar oturmamış, motivasyon yok, transferler hala bitmemiş…Bu arada bu süper kupalara “En Büyük Kupa” denmesine de hastayım. En büyük kupa lig şampiyonluğudur ve onu kazanmaktır esas mesele…

Bu yazıyı aslında kendim için yazdım…

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Kayıp Büyücü Ronaldinho

907bdccbjw1dnl3n255rdj

Bu fotoğraf 1 Mayıs 2005 tarihinde çekildi…

Henüz 17 yaşında olan Lionel Messi son dakikalarda oyuna girmişti. Yaklaşık iki yıldır A takımla antrenmanlara çıkıyordu ve takımdaki herkes ileride olacakları tahmin ediyordu. “Messi’s first goal” adlı video izlendiğinde o takımın ve o yılların büyücüsü Ronaldinho’nun ısrarla Messi’ye gol attırmaya çalıştığı görülüyor. Nihayet amacına ulaşıyor ve bu pozu veriyordu. Ronaldinho sunar: Lionel Messi…

Messi, ilerleyen yıllarda ilk yıllarında Ronaldinho’dan gördüğü desteğe minnettar olduğunu belirtmiştir. Ronaldinho da Messi ile biraz da oynamadan Barcelona’dan ayrılmasının en büyük pişmanlığı olduğunu söylemiştir.

Sahneye bir tanrı girerken bir büyücü sessiz sedasız sahneden çıkıyordu. Bugün o büyücünün hikayesine bakacağız.

Ronaldo de Assis Moreira ismiyle 1980 yılında Brezilya’nın yoksul bir semtinde dünyaya gelir. İlginçtir kendisinden sadece dört yaşa büyük olan Ronaldo idolüdür. Kendisine “Küçük Ronaldo” veya “Benim Sevgili Ronaldocuğum” anlamına gelen Ronaldinho lakabı takılmıştır ve bu lakap kariyeri boyunca kullandığı isme dönüşmüştür. Bir de güler yüzlü anlamına gelen “Gaucho” ismine eklenmiştir.

Bütün Brezilyalı starların hikayesi aynı. Yoksul bir aileden gelip benzersiz yetenekleriyle dünya starı oluyorlar. Benzersiz yetenekte olmayanlar da dışarıda futbol oynayan 10 binlerce Brezilyalıdan biri oluyor. Bir tek Kaka’nın ailesinin çok zengin olduğunu biliyoruz.

Futbol Brezilyalılar için bir tutku. Ronaldinho için de öyle olmuştur ve çocukluğundan itibaren bir büyücü olacağı bellidir.

Bu starların Brezilya kariyerleri sayılır mı? Bence sayılmaz. Neymar 23 yaşında Barcelona’ya geldiğinde 150 tane falan kariyer golü vardır ama herkes önce bir “bakmayı” tercih etmiştir. Ronaldinho da Brezilya’da iyi işler yapmıştır. 1998 Dünya Kupası’nın final maçı hariç idolünün de ismini almıştır venihayet 2001 yılında PSG’ye gelmiştir. Herkes dev kulüplerden birine geleceğini beklerken o PSG’ye gelmiştir.

Muhtemelen dev kulüpler 21 yaşındaki bir bebeye bu kadar çok para verme riskini almak istemediler. Onlar da önce “bi’ bakmayı” düşündüler.

Baktılar ve Barcelona 2003 yılında kendisini kaptı…Hep anlatılan bir hikaye vardır: Real Madrid kendisini “tipsiz” olduğu gerekçesiyle transfer etmemiş, yerine yakışıklı David Beckham’ı transfer etmiştir…İşin gerçeği başkan Perez ikisini de almayı planlamış ama bütçeleri sadece bir stara el verince Beckham’ı tercih etmişlerdir. Bir sonraki sene de Ronaldinho’yu düşünmektedirler. Bu esnada Barcelona hızlı davranmış ve transferi bitirmiştir. Ayrıca Beckham da gelmiş geçmiş en iyi oyunculardan biridir zaten ve evet, o yıllarda da çok popülerdir. Ronaldinho’dan daha fazla ilgi çekeceği kesindir.

2003-2008 yıları arasında Barcelona’da oynamıştır ve “büyücü” mertebesine bu yıllarda çıkmıştır. Maalesef bu dönemi ikiye bölmek zorundayız…

Futbolseverlerin en büyük trajedilerinden biri Ronaldinho’da 2006’dan sonra görülen düşüştür!

6 Şubat 2011 yılında Chelsea’yle ilk maçına çıkan Fernando Torres sadece o tarihte değil tüm zamanların en büyük golcülerinden biri sayılıyordu. Sonra birkaç ay içerisinde, akıl ve mantık sınırlarını zorlayacak bir şekilde bir form düşüklüğü yaşadı. Her şey gözümüzün önündeydi ama inanılır gibi değildi.

2006’dan sonra Ronaldinho’nun yaşadığı da inanılır gibi değildir.

2003-04 yılında da çok iyi performans sergilemiştir. 2004-05 yılında ilk şampiyonluğunu yaşamıştır ve yine çok iyidir…

Ancak 2005-06 sezonundan ayrıca bahsetmek lazım kanımca. Messi ve Ronaldo’nun işi zaten sezona damga vurmak…Onların damga vurmaları ayrı diğer futbol tarihi ayrı ele alınmalı bence. Diğer futbol tarihine baktığımızda Ronaldinho’nun 2005-06 sezonunda yaptığının bir benzerini bence göremiyoruz! Başka bir deyişle, bir futbolcunun bir sezona damga vurmasından bahsedeceksek, Messi ve Ronaldo’nun yaptıkları hariç, diğer futbol tarihinde zirvede 2005-06 yılındaki Ronaldinho’yu görüyoruz.

“Pele’den bile daha iyi” deniyordu. 22 Şubat 2006 tarihindeki Chelsea – Barcelona maçını izlerseniz ne dediğimi anlayacaksınız. Pele demek Dünya Kupası demekti. O yıl da DK vardı. Herhalde hiçbir DK’da favori 2006’daki kadar kesin değildi. Dünyayı ayağında sektirmiş Ronaldinho ve yanında bir dolu süper star DK’yı kazanmayacaktı da kim kazanacaktı, ne bileyim Fransa mı, starsız Almanya mı, sıkıcı İtalya mı veya bence kıyamete kadar olmayacak bir şey, bir Afrika takımı mı?

Gözlerime inanamamıştım! O bu muydu? Bu o muydu? Elendiler ve sıkıcı İtalya tıngır mıngır gelip şampiyon oldu.

Ondan sonra inanılmaz düşüş başladı. Gerçekten inanılmazdı. Hala inanamıyorum. Karşısına Hz. İsa, Zeus, Herkül, Ra, Kemalettin, Poseidon, Örümcek Adam çıksa bile hepsini geçip gol atabilecek gibi duran bir adam deyim yerindeyse bir sinek ikilisine dönüştü. Birkaç ayda…

Gece hayatına bağlayanlar var. Bu konuda temkinliyim. Gece hayatı her zaman vardı. Ayrıca modern futbolda eşek gibi antrenman yapmayanın sahada yürümesi bile mümkün değildir. Bence psikolojik bir şeydir bu. Tıpkı Torres’te olduğu gibi.

Futbolcular da insandır ve duyguları vardır. Ronaldinho’ya bir şeyler olmuştur ve öz güveni sarsılmıştır. O tarihten sonra başarılı olduğu maçlar da olmuştur. Hatta iyi performans gösterdiği bir sezonda Milan’la şampiyonluk da yaşamıştır. Brezilya’da Libertadores kazanmıştır ama 2006’dan sonra bir daha asla büyücü olamamıştır.

2008 yılında onu takımda istemeyen Guardiola, “Tanrı’nın” yolunu açmıştır ama büyücü de “gitmiştir”.

Çok hüzünlü bir hikayedir bana göre. Brezilya ligini kim ne yapsın? Meksika ligini kim ne yapsın? Buralarda trajik dönemler yaşamıştır.

28 Eylül 2015 Pazartesi günü sesiz sedasız futbolu bırakmıştır.

Kendisine kızalım mı, teşekkür mü edelim?

2005 yılında çeyrek final maçında Chelsea’ye attığı gol gibi herkesi kitlemiştir ve şaşırtmıştır.

İnanılmaz bir gol atmıştır biz futbolseverlere…

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Barcelona İzlenimleri

Barcelona’ya yaptığım seyahatin fotoğrafları ve izlenimleri için tıklayınız.

Seyahat, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Top 16 Karakter Odaklı film

robert-de-niro-gulusu_197032

Tarantino’ya göre hiçbir film, “Taxi Driver”ın yapabildiği kadar bir karakterin iç dünyasını derinlikli bir şekilde analiz edemez…

Ben de öyle düşünüyorum. O zaman böyle filmlerden bir seçki oluşturayım dedim. Karakter odaklı film derken neyi kastettiğimi biraz daha açmam gerekiyor. “Kabaca” bir film ya karakter odaklıdır ya da hikaye odaklıdır…Kabaca diyorum çünkü “ya X ya Y” gibi önermeleri çok nadiren doğru bulurum ben. Hayatta büyük oranda gri alanlar vardır. Zaten olayları, kişileri, tarihi yargılarken eğer diyalektik yöntemi kullanacaksanız “ya şu ya bu” tipi değerlendirmelerden kaçınmamız gerekir.

Karakter odaklı filmler vardır, hikaye odaklı filmler vardır…Ee, hayattaki ufak ayrıntılara odaklanan filmler de vardır…İki karakterin arasındakilere odaklanan filmler de vardır…Vardır da vardır!

Karakter odaklı filmler genelde sarsıcı olurlar ve karakterlerin eksikli yanlarıyla ilgilenirler. Karakterler çoğunlukla anti-kahramandırlar. “Gladiator” gibi filmlerle (her seferinde ilgiyle izlerim) burada ilgilenmiyoruz. Hatta bu karakterlerin çoğu “fena” karakterler. Psikopatlar, narsistler, şizoidler, şizofrenler, sapkınlar falan…

16- Cast Away.

Filmde neredeyse bir karakter var zaten. Modern bir Robinson Cruzoe hikayesi. Chuck Noland (Tom Hanks) ıssız bir adaya düşer. Karaktere odaklanmak için bundan daha iyi bir kurgu olamaz herhalde.

15- İklimler.

Bu filmi alıp almamayı çok düşündüm çünkü burada olay örgüsü de film üzerinde epeyce söz sahibi. İsa (Nuri Bilge Ceylan’ın kendisi oynuyor) ismi sembolik olarak seçilmiş olabilir mi? Eğer öyleyse bu iddialı isimin odaklanmayı hak edecek bir iç dünyası olmalı. Var bence…

14- The School of Rock.

Jack Black’in başarmaya çalıştıklarına bakarsak tüm filmin onun iç dünyasında gezintiye çıktığı fikrine itiraz edemeyiz.

13- Paterson.

Otobüs şoförü Adam Driver…Bu filmlerdeki karakterlerin isimlerinin seçimleri de başlı başlına bir yazı konusu…Adam’ın klişelerle dolu hayatını ilgiyle izledim ben. Jim Jarmusch’un tarzının alıcısıysanız ve bu, 12.658 kişiden biriyseniz kaçmayacak bir film. İlginçtir filmi izlerken Adam’ın klişelerine siz de bağlanıyorsunuz.

12- Tabutta Rövaşata.

Mazlum’un ne yapmaya çalıştığını, ne hissettiğini anlamaya çalışmakla geçiyor film. Neredeyse epik bir film.

11- Crimson Gold.

Gerçek hayatında da bir şizofren olan pizza dağıtıcısı Hüseyin adım adım çizginin öteki tarafına geçiyor ve biz de bunu izliyoruz. Çizginin öteki tarafına geçmek deyimi bu yazıda sanırım çok kullanılacak.

10- Rıza.

İşte anti-kahramanın dibi…Kamyonundaki ipoteği kaldırmak isteyen Rıza, neler neler yapıyor öyle ve bizleri de vicdan testine tabi tutuyor. Kimlerine göre hiç test falan yoktur ve allah belasını versindir…

9- Into the Wild.

Şu doğaya yerleşme, doğaya geri dönme, organik tarım işleri falan bana hiç mantıklı gelmez. Bu, gerçek bir hikaye. Alexander Supertramp Horward diploması da dahil olmak üzere her şeyi bırakıp doğaya geri dönüyor. Fikir yanlış, film güzel.

8- Sonbahar.

Devrimci mücadelede bedenen yenik düşmüş Yusuf, Artvin Hopa’ya geri dönüyor ve son günlerinde ona odaklanıyoruz ve çok önemli şeylere tanık oluyoruz, evrensel mesajlara ulaşıyoruz bence.

7- The King of Comedy.

Bir “Taxi Driver” değil ama Scorsese’nin bu “underrated” filminde Rubert Papkin bence dünyayı kurtarmaya teşebbüs ediyor  Bu filmin özel hayranlarıyla ayrı bir cumhuriyette yaşayabilirim.

6- Bekleme Odası.

A: Ben sizin filmlerinizin büyük bir hayranıyım Ahmet Bey.
B: Bırak ya, hepsi palavra.

Şerefsiz insan/yönetmen rolünde Zeki Demirkubuz kendisini oynatmış ve bence bu rolün altından hakkıyla kalkıyor 

5- Le locataire

Demek ki yönetmenler arıza karakterlere odaklanmak istediklerinde kendilerini sık oynatıyorlar. Roman Polanski’nin karakteri de çizgiyi geçmek üzere olanlardan. Bence bu film çekildiği için insanlık olarak şanslıyız.

4- Rosetta.

“Sakin ol Rosetta, bir arkadaşın var ve sen normal birisin!”

İçinden böyle diyor Rosetta. Nerelerde olduğunu bu iç sesten çıkarabiliriz sanırım.

3- Tony Manero.

Çizgiyi geçmiş birisi işte. Hayatımda gördüğüm en tuhaf film karakterlerinden biri. Kendisini John Travolta’nın “Saturday Night Fever” filmindeki Tony Manero karakteri zannediyor. İki paralel hayat yaşıyor. Kaçmaz…

2- Le pianiste.

Bu filmi izledikten sonra “Felek bulut oldu üstüme yağdı” türküsünü söylemiştim. Yok böyle bir şey! Yok böyle bir karakter! Şu 2. Dünya Savaşı filmi Pianist zannedilmesin sakın. Türkçesi Piyano Öğretmeni şeklinde geçiyor. Yönetmeni Haneke. Gerçekten böyle bir karakter görmemişsinizdir.

1- Taxi Driver.

Film hakkında çok şey söyledim, yazdım, çizdim. Tekrarlamaya gerek yok. Fetiş filmlerimden biridir. Travis Bickle’ın “baş ağrısı”ndan film çekmişler…

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bir Sene Arayla Oynanan İki Unutulmaz Maç

BİR YIL ARAYLA OYNANAN İKİ UNUTULMAZ MAÇ

Bu yazıyı daha çok Gorki Haıyrsever için yazıyorum ve muhteşem basacağına eminim…

8 Ocak 1994 günü oynanan Barcelona – Real Madrid ve 7 Ocak 1995 günü oynanan Real Madrid – Barcelona maçlarından bahsediyorum. Neredeyse tam olarak bir sene sonra arayla oynanmış iki maç ve skorlar aynı: 5 – 0

İki maçı da ev sahibi takım 5 – 0 kazandı. Bir sene arayla futbolseverler tarihe geçecek iki maç izlediler. Bu maçların hikayeleri oldukça ilgi çekici. Başlayalım:

El clasico’larda 5 – 0’lar önemli ve simgeseldir. 29 Kasım 2010 günü Barcelona, Real Madrid’i (aslında daha çok Mourinho’yu çünkü aylar önce Inter’le Barcelona’ya hakaret etmişti) 5 – 0 yendiğinde defans oyuncusu Pique tribünlere eliyle beş işareti yapmıştı. Çünkü bu skorun simgesel olduğunu biliyordu. Bir sene önce Barcelona, Real Madrid’i deplasmanda 2- 6 yenerken son golü de Pique atmıştı ama hiçbir hareket yapmamıştı. 5 – 0 5 – 0’dı defalarca belirttiğim üzere.

Eski zamanlardaki mantık dışı skorları bir kenara bırakalım. İlk simgesel 5 – 0, 17 Şubat 1974’te gerçekleşti. Barcelona deplasmanda Real Madrid’i yendi. Siyah beyaz görüntüler Youtube’da mevcut. Cruyff’un unutulmaz bir gol attığı bir maçtır bu. Derler ki bu galibiyet Franco rejiminin bitmesini başlatan hamledir. Bu maçtan bir sene sonra Franco ölmüştür ve İspanya’ya demokrasi gelmiştir. Siyaseti bilen insanlar için bunun tam olarak böyle olduğuna inanmak imkansızdır ama durun! Yoksa, İspanya’da da siyaset Türkiye gibi SİKİ (simge, imge, kod, imaj) üzerinden mi ilerliyor acaba? Sanmam…

1994’e gelelim. Real Madrid her zaman dünyanın en büyük kulüplerinden biriydi ama Barcelona için bunu söyleyemeyiz. Bu, son 25 yılda gerçekleşmiş bir şeydir. Messi sayesinde de tescillenmiştir. Tohumları atan Cruyff’tur. O sene takımın başında Cruyff vardır. Üst üste dördüncü kez şampiyon olmak istemektedir.

Hemen araya bir paragraf açalım. Cruyff’un 1992 ve 1993’teki şampiyonluğu Tenerife adlı takımın her iki senenin de son maçında Real Madrid’i yenmesi sonucu gerçekleşmiştir. Tenerife’nin başında Realli eski futbolcu Valdano vardır…1994’te de yine son maçta lider Deportivo, son dakikada penaltı kaçırmış ve ikinci Barcelona yine son gün şampiyon olmuştur…Haksızlık etmeyelim ama çünkü ben o takımı izledim. Mükemmel bir takımdı.

Birinci 5-0’ın mimari Cruyff ikincisini gerçekleştireceğini düşünüyor muydu acaba? Dediğim gibi mükemmel bir takımdı o ve bunu yapmaması için hiçbir sebep yoktu.

Görüntüler Youtube’da var. Bu iki maçı da izleyip, izlemediğimden emin değilim. Bazen de Deportivo’nun penaltıyla şampiyonluğu verdiği maçı izlemiş duygusuna kapılıyorum. Neyse maçın özetini izledim. Nou Camp’ta inanılmaz bir enerji birikmesi var gibi duruyor. O zaman üç yabancı kuralı olduğu için Barcelona’da sahada unutulmaz üç yabancı var: Keoman, Stoyçkov, Romario. Yıllar sonra mucizeler yaratacak Guardiola ön libero pozisyonunda. İsimlerini biz çocukların ezbere bildiği Sergi, Bakero, Nadal üçlüsü sahada. Falan filan…Real Madrid’de ismini anmamız gereken kişiler efsane Michel ve Sanchis. Yine efsane kaptan Hiero. Daha sonra Barcelona’ya geçecek ve teknik direktör olarak da büyük başarılar yaşayan Luis Enrique de Real Madrid kadrosunda. Forvetlerde ise kariyerinin sonuna gelmiş Butragenyo ve Şilili unutulmaz golcü, daha sonra Inter’de Hakan Şükür’ün yedeği olacak Zamarona var.

  1. dakikada gelmiş geçmiş en iyi forvetlerden biri olan Romario, bana göre futbol tarihinin en iyi gollerinden birini atar. Bu gole dikkatle bakın. Sadece karşısındaki defans oyuncusunu değil herkesi kitleyen bir hareket yapmıştır ve dediğim gibi bana göre tarihin en iyi gollerinden birini atmıştır. Sonra Koeman mükemmel bir frikik golü atmıştır. Zaten hep atıyordu. 1992 ŞL finalinde de golü o atmıştı. Sonra Romario’dan sıradan bir gol gelmiştir ve ilk yarı 3-0 olmuştur. İlk yarı 3-0 olmuşsa tarihe tanıklık etmeye yakınsınızdır. Romario’nun üçüncü golü de boş kaleyedir ama çok güzel asmıştır. Çamaşır gibi…Ve tarihi yazdıran gol Iglesias’tan gelmiştir. Xavi “Real Madrid’i yenmek orgazm gibidir” demiştir. O gün tarihte aynı anda en çok kişinin orgazm yaşadığı an olmuş olmalı demek ki…Nou Camp 100 bin kişiliktir.

O sene deplasmanda da Barcelona 0-1 kazanmıştır ve anlattığım üzere son maçta Djukic’in son dakikada penaltı kaçırmasıyla şampiyon olmuştur.

Bir sene sonra taraflar bu kez Bernabeu’dadırlar. Aslında arada, bir önceki paragrafta bahsettiğimiz bir maç daha vardır ama intikam bir sonraki sezon ama tarih olarak bir sene sonra gerçekleşmiştir.

Real Madrid, bakmıştır ki eski futbolcuları Valdano Tenerife başında bir türlü onlara geçit vermiyor, kendisini transfer etmiştir. Barcelona’nın başında yine Cruyff vardır. 86-90 yılları arasında Real Madrid’in üst üste beş şampiyonluğu vardır. Cruyff bu rekoru egale etmek istemektedir lakin o sene işler iyi gitmemektedir.

Real Madrid rakibinden beyin Laudrup’u taransfer etmiştir. Barcelona’da 94 Dünya Kupası’nın yıldızı Hagi’yi…Kalede şimdiki Busquets’in babası Busquets vardır. Kadro aynı gibidir. Tek önemli değişiklik üç yabancı kuralından dolayı, formsuz Romario’nun yerine Hagi’nin sahada olmasıdır. Real Madrid’de de 17 yaşındaki Raul’u, ileride efsane olacak olan Raul’u görüyoruz. Luis Enrique yine sahada.

İlk yarı yine 3-0 bitmiştir. Demek ki tarih yine yazılacaktır. Ayrıca ilk yarıda Stoyçkov rakibi öldürmeye teşebbüsten kırmızı kart görür. Bu sefer fırtına gibi esen Zamarona’dur. Özellikle ikinci golü efsanedir. İkinci yarı bir türlü dördüncü gol gelmez ve dolayısıyla tarihe bir tık kalmaz. 68. dakikada Barcelona efsanesi Luis Enrique Real Madrid’in golünü atar ve artık tarihe bir adım kalmıştır. 70. dakikada amavisca adlı biri beşinci golü atar ve böylece tarih tekerrür etmiş olur.

O sene sonunda Real Madrid şampiyon olur. Hem de puan farkıyla. Son maçta tırsacak bir şey yoktur. Tenerife yine son maçta aldığı skorla bu sefer ligde kalmıştır.

Böyle işte…Yazıyı Romario’nun golünün videosuyla sunacağım. O 4 numara acaba şu anda ne düşünüyor? Şu anda, şimdi, ne bileyim fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?

İyi günler.

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Harika Bir Gündü 19 – Büyükçekmece

Büyükçekmece ve çevresindeki yerlere yaptığım gezinin fotoğrafları ve yorumları için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Sinema, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Japonya İzlenimleri

Japonya, Kyoto şehri ile ilgili izlenimlerim ve fotoğraflar için tıklayınız.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın