Ünlüler ve Bira

Ünlülerin bira içerken çekilmiş olan fotoğrafları için tıklayınız.

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Osmanlılar Döneminde, Cami Haricinde, İnşa Edilmiş İki Meydan Anıtı

Adsız

İki meydan anıtı dedim ama bunlardan sadece iki tane olduğunu söyleyeyim. Ve bu durumu başlıkta nasıl ifade edeceğimi bir türlü bulamadım. İki, tek meydan anıtı… Yegane iki meydan anıtı… Tek, iki meydan anıtı… Gorki Hayırsever de derdime derman olamadı.

Neyse, biz yazımıza dönelim. Osmanlılar döneminde şehir meydanlarında konut, dükkan ve kamu binası haricinde neler vardı? Cami, sebil, türbe, çeşme ve saat kulesi…

Bunlar haricinde Osmanlı Devleti sınırları içerisindeki meydanlara inşa edilmiş sadece iki meydan anıtı vardır. İkisi de İstanbul’dadır. Görsellerde ikisini de görüyorsunuz. Birincisi Çağlayan Adliyesi’nin hemen yanında yer alan Abide-i Hürriyet, ikincisi de Fatih’te yer alan Tayyare Şehitleri Anıtı’dır.

Şimdi bunların hikayelerine bakalım…

Sadece Abide-i Hürriyet olarak da anılır Abide-i Hürriyet Anıtı veya Abide-i Hürriyet Meydanı da denir. Caddesi de var. Burası ne ayaktır?

1911 yılında inşa edilmiştir. Kimler için? 31 Mart Vakası’nda ölen, meşrutiyet yanlısı askerler için inşa edilmiştir.

Bilindiği gibi, meşrutiyeti ilan etmek zorunda kalan II. Abdülhamit elbette bu durumdan memnun değildir. 31 Mart Vakası’yla sonuçlanacak olan isyan çıktığında duruma karşı ilgisiz kalmıştı. İttihat ve Terakki’nin Selanik’ten getirttiği Hareket Ordusu isyanı kolay bir şekilde bastırmıştır ve padişahı tahttan indirmiştir. Bu olayda ölen 73 kişi için bir anıt dikilmesi kararı alınmıştır ve yarışma açılmıştır. Yarışmaya Vedat Tek de katılmıştır.

Bu, bir ilktir çünkü geleneksel Osmanlı toplumunda cami, sebil, çeşme haricinde meydanlarda başka yapılar görmüyoruz. Heykel İslam dininde yasaktır. Bu yasak etkili olmuştur bu durumda. İnsan suretinde olmasa da ilk defa bir anıt dikilecektir.

Anıt I. Mimari Akım’a uygun bir şekilde inşa edilir. İstanbullular bu insanları “Hürriyet Şehitleri” diye anarlar. Yani İstanbulluların bir bölümü…

Defalarca kez bahsettiğim Batılılaşma Krizi bu olayda da karşımıza çıkıyor. Kriz’in 1923’ten sonraki en önemli olayı 1908’dir. Bu olay Batıcıların, “Muhafaza Etmek İsteyenler” karşısında kazandığı en önemli zaferdir. 1923’ten sonra…

Abide-i Hürriyet asla herkesin üzerinde aynı fikirde olduğu bir anıt olmamıştır. Bugün bile. Burada İttihat ve Terakki’nin en önemli insanlarının anıt mezarları vardır. Enver Paşa’nın, Hitler’in jestiyle Talat Paşa’nın, Mahmut Şevket Paşa’nın, Abdülhamit’in önce kandırıp sonradan öldürttüğü Mithat Paşa’nın falan… Dolayısıyla bu bölgeyi Osmanlı yanlılarının, Cumhuriyet karşıtlarının, İslamcıların, Abdülhamitçilerin, muhafazakarların kabullenmesi mümkün değildir. Zaten şu anda kapalı durumdadır, metruk bırakılmıştır ve ismi 15 Temmuz’da ölen birinin ismiyle değiştirilmiştir.

İTC ve Cumhuriyet kadroları aynı kadrolardır. Önderleri sadece birbirlerini reddeder. Bu insanlar günahıyla sevabıyla aynı insanlardır. Burada geleneksel Osmanlı toplumunda görülmeyen semboller vardır. Dikenli tellerin arkasından görebildiğim kadarıyla bir duvar vardı ve duvarın üstünde başı açık bir kadın rölyefi vardı. Yine okuma, bilinçlenme temalı rölyefler de görünüyordu.

Gelelim Fatih Tayyare Şehitleri Abidesi’ne. Geçenlerde incelediğimi Saraçhane Meydanı’nda yer alır bu da… Mimarı bu sefer Vedat Tek’tir ve evet bu da I. Mimari Akım’a göre inşa edilmiştir.

Bu anıtta Kriz’in etkilerini görmeyiz. 1914 yılında üç Osmanlı pilotu Kahire’ye uçakla gitme projesine girmişlerdir. Uçaklar Yeşilköy’den (Ayestefanos) havalanır ama ikisi de yolda düşer. Dört pilottan biri kurtulur sadece.

Bu insanlar için bir anıt dikilmesine karar verilir ve bu anıt dikilir. Yarım kalmış sütun tamamlanmamış uçak yolculuğunu sembolize eder. Bu anıta karşı, ne Kriz A tarafından ne de Kriz B tarafından kimse, olumsuz bir duygu beslemez. Merak edenlerin ilgisini çeken, merak etmeyenlerin fark etmedikleri bir anıttır ama Abide-i Hürriyet köşe bucak kaçırılan bir anıttır.

Bu iki anıtın Osmanlı toplumunda dini içerikli olmayan iki ve tek anıt olduklarını ciddi bir yerden okumuştum. Şu anda nereden okuduğumu hatırlamıyorum. Bu yazıyı okuduktan sonra Aydın’da İstiklal Anıtı’nı gördüm. 1922 tarihli. O da üzerinde yazılar yazan bir sütun. O halde o da bir Osmanlı dönemi seküler anıt sayılabilir. Diğer Ege Bölgesi şehirlerinde böyle bir şey görmedim.

Böyle…

mimari, siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Binasının Hikayesi

28424847_1204309873037912_4905278310378189311_o

Dünyanın bütün şehirlerinin meydanları ideoloji savaşlarının simgeleriyle doludur…

Bu simgelerin sanatsal boyutları mutlaka vardır. Estetik değerleri vardır. Ancak sanatsal ve estetik boyutları işin ideolojik boyutunu aşamaz. Belki günümüzde o iki ideolojiden biri kesin olarak yenilmiş ve yok olmuştur ancak o yapı, yapıldığı dönemde birilerini rencide etmiştir muhakkak.

Konut mimarisi anıtsal/kamusal mimariye oranla daha az ideolojik yan barındırır. Hiç barındırmaz, diyemeyiz. Fakat anıtsal/kamusal yapılar mutlaka ve mutlaka hem de yoğun bir şekilde ideolojik yan barındırır. Bugün, büyülenerek gezdiğimiz Antik Yunan dor tapınakları da Roma tiyatroları da arkaik kült alanları da devasa ibadethaneler de ideolojik mesajlar iletirler. Hatta müzeler bile… AVM’ler, saat kuleleri, defterdarlık binaları, saray bahçeleri, üniversite binaları, hükumet konakları… Ve de belediye başkanlığı binaları…

İstanbul Büyükşehir Belediyesinin Saraçhane semtindeki başkanlık binasına bakacağız bugün. Bu bina 150-200 yıldır devam eden bir ideoloji savaşının önemli bir simgesidir. Hangi ideoloji savaşı? Benim Batılaşma Krizi diye adlandırdığım Kriz’de Batılılaşma yanlılarının büyük bir savaşım sonunda diktikleri bir anıtsal yapıdır.

Saraç, at koşum takımı satan kişi demektir. Bu semt Osmanlılar döneminde bu kişilerin işleri yaptıkları bir yer olduğu için bu adı almıştır. Bunun konumuzla ilgisi yok. Kriz2in gözünü buraya dikmesinin sebebi Şehzade Camisi’dir. Görselde görüyorsunuz onu ve de belediye binasını.

Saraçhane Meydanı başlı başına Taksim Meydanı’ndan sonra ideoloji savaşının en yoğun yaşandığı meydandır desek abartmış olmayız.

Bu meydanın açılması, 1935-51 yılları arasında İstanbul’un yeniden imar edilmesi projesini yürüten Henri Prost’un projesi dahilindedir. Atatürk’ün davetiyle İstanbul’a gelen, Fransız şehir planlamacısından hem bir metropol adayı olarak İstanbul’u yeniden dizayn etmesi hem de yapabilecek oranda Osmanlı Devleti’ni hatırlatan görüntüleri değiştirmesi istenmiştir.

Aksaray Meydanı’nın açılması, oradan da Haliç’e bir bulvar çekilmesi vardır bu proje dahilinde. Bu çalışmalar esnasında birçok Osmanlı mescidi ve ahşap konak yıkılmıştır. Kriz’in Batılılaşma karşıtları bu yapılanları içlerine sindirememektedirler. Bunları zulüm olarak görürler. Bu tarafın ideologları, yapılabileceğine inansalar 90 yıllık bu hamleyi bugün geri çevirirler emin olun… Yık ve eskisi gibi baştan yap şeklinde bir radikal eylem yapamasalar da buralarla ilgili çeşitli planları vardır.

Peki, ne olmuştur, ne yapılmıştır bu meydana? Görseldeki belediye binası 1953 yılında bir mimarlık yarışması sonucunda yapılmıştır. Nevzat Erol yarışmayı kazanmıştır ve inşaat 1960’ların başında bitmiştir. 1953 yılında Kriz’in bir tarafının, Ak Parti’den sonraki en güçlü partisi DP iktidardaydı. Böyle bir şeye nasıl izin verdikleri merak edilebilir. Açıkçası ben de tam olarak sebebini bilmiyorum ama henüz üç yıllık bir iktidar olan DP açıkça büyük adımlar atamıyor olabilir. Kendi adlarına “mıntıka temizliği” denebilecek başka başka adımlarla meşgul olmuş olabilir. Önemli iktidar değişikliklerinde çok hızlı bir şekilde büyük ve önemli adımlar atılamaz. Bir dönem ortalamacı gözükebilir yeni süpürgeciler.

Bina, II Ulusal Mimari Akım diye bilinen ve yoğunluklu olarak Ankara’da kullanılan mimari akımın İstanbul’daki sayılı örneklerindendir. Harbiye radyo binası, İÜ Edebiyat Fakültesi diğer örneklerindendir. Bu akımın özelliği anıtsal ve simetrik olmasıdır.

İBB Binası etrafını şekillendiren bir yapıdır. Daha doğrusu etrafını eski halinden alıp başka bir hale getiren bir yapıdır. O yüzden II Akım’ın ihtiyaçlarından da fazlası bu yapıda görülür.

Yapıya, Kriz A Tarafı’nın yönelttiği en büyük eleştiri Şehzade Camisi’nin silüetini bozmasıdır. Bu cami için Mimar Sinan “Çıraklık eserim.” demiştir. Rivayet odur ki kendisine “artık” anıtsal bir cami isteyen Kanuni bu camiyi yeterince görkemli bulmamış ve camiyi o esnada ölen bir erkek çocuğuna adamıştır. Sinan’a da Süleymaniye gibi bir şey yapmasını emretmiştir.

Çıraklık eseri falan ama yine de oldukça etkileyici ve görkemli bir yapıdır. İBB binası bunun Marmara Denizi’nden görünmesini engeller. Devasa boyutlarıyla onu alanda ikincil role iter. Önündeki parktaki yüksek ağaçlar yine onu iyice gizler.

Bir de, dikkatlice bakılırsa İBB binasının Bozdoğan Kemeri’yle paralel inşa edildiği, tepesindeki kemerin onunla aynı olduğu görülür. Bina burada camiyi değil kemeri dikkate alır. Bir Roma eseri olarak “gavurun” eserini koskoca Sinan camisine tercih etmiştir. Gerçi mimar öndeki kare yapının üstündeki hiperbolik örtünün Şehzade’yle uyum içerisinde olduğunu öne sürmüştür ama açıkça burada Şehzade’yi her anlamda çaresiz bırakan bir mimari eser inşası vardır.

Binanın arka tarafında küçücük bir medrese görülüyor. Ankaravi Mehmet Efendi Medresesi’dir bu bina ve adeta disko önünde bekleyen korumanın sap gelen erkeklere yaptıkları gibi ona set olmaktadır.

Bu binanın önünde Ankara Sıhhiye’deki Hitit Güneş Kursu Heykeli’nin bir küçük kopyası da vardır. Ankara ve onun ideolojik yönelimine bir selam çakma olarak değerlendirebiliriz bu heykeli.

İşte İstanbul buradan yönetilmektedir. Ak Parti belediye başkanları 25 sene buradan yönettiler İstanbul şehrini. Bu binanın içlerini hiç sinmediğini tahmin etmek zor değil. Zaten şu anda Seyrantepe’de bir gökdelen boyutunda İBB Hizmet Binası var. Tüm belediyenin buraya taşınacağı ve Saraçhane’deki binanın bilinçli bir şekilde metruk bırakılacağını tahmin ediyordum ben. Bir süre sonra da bir oldubittiyle binanın yıkılacağını tahmin ediyordum.

Şaraçhane Meydanı adım adım ideolojik atmosfer barındırır. Buradaki işçi mitingleri de sosyalist siyaset açısından önemlidir. Ayrıca en son 15 Temmuz’da yaşananlar burayı daha da bir önemli kılmıştır. Kim bilir belki de burayı o gece koruyan Kriz’in A Tarafı, bu binayla bir gönül bağı kurmuştur…

CHP’nin İstanbul seçimlerini kazandığı anlaşılıyor. O yüzden bu binanın hikayesini yazmak istedim. Bu olaydan sonra binanın halihazırda zengin olan hikayesi iyice zenginleşecektir…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

mimari, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Bilinçsizliğin Romanı

Kitap Eki sitesinde yayınlanmıştır…

Edebiyat eleştirmeni Fethi Naci’ye göre Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar Üzerinde” adlı romanı esasında bilinçsizliğin romanıdır…

1940’lı veya 50’li yıllarda, Sivas’ın köylüğünden çıkıp Çukurova’ya yani “bereketli topraklara” inen üç kafadar “ekmeklerinin” peşindedir. Bir tanesinin Sivas’ta iki aylığına gerçekleştirdiği fabrika işçiliği hariç ilk defa köyden çıkmaktadırlar. Bu üç kafadarı Çukurova’da oldukça ağır sömürü koşulları ve düşkün yaşam tarzı karşılar. Fethi Naci’nin altını çizdiği bilinçsizlikle acaba başlarına neler gelecektir?

1845 İNGİLTERE

Ağır sömürü koşulları dedik…

Roman -ilk kez- 1954 yılında yazılıyor. 280 sayfalık bir romandır bu. Daha sonra yazar, kitabı 1964’teki ikinci baskısına 427 sayfa olarak göndermiştir. Bu sürede olan politik gelişmelerle paralel bir şekilde eklemeler yapmıştır romana… Her iki durum için de bu kitaptan 100 sene önce yazılmış bir kitaba dikkat çekmek isteriz…

Marksizmin “ikinci keman”ı Freidrich Engels’in 1845 yılında yazmış olduğu “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu” adlı bir kitabı vardır. Engels, kapitalizmin gelişiminin en rafine haliyle gözlemlenebileceğini düşündüğü ülkenin işçi mahallelerini bize olduğu gibi aktarmıştır. İşte, Orhan Kemal de 100 sene sonra “olduğu gibi aktarma” işini roman formuyla gerçekleştirmiştir. Ve koşullara baktığımızda çok fazla değişikliğin yaşanmadığını görürüz.

Çok uzun çalışma saatleri, yetersiz beslenme, hijyenden muaf barınma koşulları, ölüm oranlarındaki yükseklik, sanitasyondaki ilkellikler neredeyse bire bir aynı. Yaşam tarzları da çok benzer. Uyuşturucu madde kullanımı ve gelişigüzel seks sanki her iki dönemin emekçi sınıflarının en önemli iki uğraşı…

EMEK-SERMAYE ÇELİŞKİSİ

Adana treninde ayakta yolculuk yaparak Çukurova’ya inen; İflahsızın Yusuf, Pehlivan Ali ve Köse Hasan’ın ellerinde çok güzel hayalleri vardır bir de İflahsızın Yusuf’un emmisinin özlü sözleri… Yusuf’un emmisi yani Dudu ablanın eri… Duru abla da ne kadındı ama… Tam Osmanlı… Bir gece ırmak boyunda çerçiyle…

Yusuf’un emmisi hemen hemen her konuda fikir beyan etmiş birisidir ve onun dediklerine bakılırsa her şey yolunda gidecektir. Yusuf’un emmisinin güvenilecek kurum olarak işaret ettiği “hemşerilik”, devreye girmelidir ve üç kafadarın fabrika sahibi hemşerisi onlara iş vermelidir. Dakikasında sömürüyle, avantayla, hakaretle tanışırlar…

Sosyalizmle tanışmış ve ona bağlanmış bir yazar olarak Orhan Kemal’in emek-sermaye çelişkisini nasıl ele aldığı, üzerinde durulmayı hak ediyor: Sanırız yukarıda bahsettiğimiz “bilinçsizlik” ve “olduğu gibi aktarma” tabirleri ipucu veriyor. Orhan Kemal yaşanılanları olduğu gibi göstermiştir. Doğaldır ki bu insanlar siyasal bilinçtin uzaktırlar. Bilinçli gibi görünenleri bile hedefi doğru teşhis etmekte sıkıntılar yaşamaktadırlar.

Romanda idealize edilmiş herhangi bir karakter yoktur. Roman, “İnce Memed” gibi destansı bir eser olmayıp adeta bir anti-kahramanlar geçididir. Bütün karakterler oldukları gibi aktarılmışlardır. Arızasız bir karakter yok gibidir. Çok az değinilen iki usta hariç alt tabakanın, önemli önemsiz bütün karakterleri kişiliklerinde önemli arızalar barındırırlar.

Orhan Kemal alt tabakadan olanları idealize etmez ama egemenleri ve onların yardakçısı ara katmanları (ustabaşı, ırgatbaşı, taşeron) berbat hayatın mutlak sorumluları olarak işaret eder. Herhangi bir kurtuluş formülü yoktur Kemal’in. Proletaryanın bilinçlenip iktidara el koyacağı şeklinde bir beklenti içerisinde değildir. Kişisel hayatında belki öyledir de romana bakan biri bunun en azından çok uzun bir süre boyunca gerçekleşmeyeceğini düşünür.

GELİŞİGÜZEL SEKS

Romanda cinsellik çok fazla işlenir. Bazıları rahatsız bile olabilir bu durumdan. Daha ilk dakikadan üç kafadardan ikisinin, emminin avradı Dudu’yla neler yaşadıkları aktarılır. Günde 18, 20 saat çalışan bu emekçiler, köy gibi az kişinin yaşadığı dar bir mekânda olmadıklarından dolayı, “daha” “rahat” davranabilmektedirler. Cinsellik, iş dışındaki en önemli meşgaleleri olmuş gibidir. Tıpkı Engels’in tarif ettiği işçi mahallelerindeki gibidir cinsellik. Kendisini çok özel bir anlam yüklenmeden fırsat bulunca yaşanılan bir şeydir. Güç ilişkileri de cinsellik üzerinde “yani” kadın cinselliği üzerinde bir tahakküm kurmanın aracı olmaktadır. Her zamanki ve her yerdeki gibi…

Burada ahlakçı bir yan takınmanın doğru olmadığını veya kaybedildiğinden dolayı bir namus için hayıflanılmaması gerektiğini düşünüyoruz. Her şey baştan aşağı bozukken cinsellik kurtarabilirler miydi? Orhan Kemal projeksiyonu Çukurova’ya tutmuştur ve bunları görmüştür…

HALK İSLAM’I

Türkiye’de İslam dininin bütün kurallarının zorla uygulatılacağı bir toplumsal düzeni isteyen insan oranı kaçtır? Bizce bu oran çok azdır. Halkın dindar partilere oy vermesi başka bir meseledir ama şu bahsedilen toplumsal düzeni bilinçli bir şekilde arzu eden insan sayısı çok azdır diye düşünüyoruz. Halkın İslam’ı büyük oranda söylemlerden ve bir kimlikten ibarettir. Kurallar bilinmez, bilinenlerine de çok fazla uyulmaz. Çukurova’nın Türkiye’nin geri kalanından, örneğin Orta Anadolu’dan oldukça farklı toplumsal dinamikleri olduğunu düşünüyoruz. Ve bunların renkli olduklarını… Acısıyla tatlısıyla bu renkli hayatın İslam dinine karşı geliştirmiş olduğu “farklı” tutum romanda büyük bir cesaretle veriliyor. Acemi ve ilkel de olsa birtakım sorgulamalar görüyoruz. Bazı tabucuklar devriliyor yine… Bir vazgeçiş kesinlikle yok ama oldukça serbest bir uyarlama var. İslam dininin kurallarıyla kendi “renkli” hayatlarını uzlaştırmışlar veya öyle görünüyorlar…

ORHAN KEMAL BAKIŞI

Fethi Naci’nin bir diğer altını çizdiği konu da Türk edebiyatında var olduğu iddia edilen “Orhan Kemal bakışı”dır. Onun her insanda her şeye rağmen aydınlık bir yan, temiz, insani bir yan bulunabileceğini düşündüğünü iddia ediyor. Bu, şöyle doğrudur: Romanın kurgusunda yaşanılan olaylar aslında korkunç olaylardır. Büyük trajediler yaşanır roman boyunca ancak ağır bir psikolojik yük hissetmez okuyucu. Sanki herkes bunlarla yaşamasını öğrenmiş gibidir. Onların rutini olmuştur sanki dramlar. Romanda psikolojik çözümlemeler çok derinlemesine yapılmadığı için (belki de o insanlar bu kadar derin düşüncelere dalamıyorlardı) kişilerin derinlerde neler hissettiklerini, örneğin bir Tanpınar romanında olduğu gibi, bilemiyoruz. Mütegallibe her zamanki gibi işini yapaktadır fakat bu insanların oldukça sığ gündemleri vardır. Orhan Kemal de bunları bize yansıtmıştır.

Çok güçlü bir metin, çok güçlü bir kurgu bu. Yazar belli ki büyük bir tutkuyla yazmış romanı. Adeta çocukluğundan çok iyi tanıdığı Çukurova’yı yeniden yaşamış. Bu tutkuyu her satırda hissedebiliyorsunuz. Kitap kesinlikle ilgiyi hak ediyor…

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Beş Şehir-Baran Doğan

BURSA-YESIL-TURBE-KARTPOSTAL__7076166_0

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir” adlı kitabını okudum…

“Huzur” ve “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü okuduktan sonra bir AHT meftunu olmuştum, bana çok hitap edeceğini düşündüğüm “Beş Şehir” kitabını okuyayım dedim. Neden hitap ederdi? Çünkü şehir gezilerine bayılıyordum ve gezdiğim şehirleri tarihsel, kültürel, mimari ve sosyolojik açıdan inceleyen yazılar, fotoğraf albümleri hazırlamayı seviyordum. Facebook profilimi bunlarla dolu… Tanpınar da görev icabı gittiği veya yaşadığı beş önemli Türkiye şehrini incelemiş, ele almış.

Bu şehirler Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul’dur. Bu şehirlerin, kısaca, benim için neler ifade ettiklerini anlatan bir yazı yazayım dedim. Neden kısaca? Çünkü bir yazıya sığması için kısaca olması lazım. Bir de İstanbul’u yazmayacağım. O zaman bir yazıya sığmaz. “İstanbul’da Yapılması Gereken 100 Şey” adlı Facebook fotoğraf albümlerimi yorum bölümünde bulabiliriniz.

Bu şehirlerden sadece Erzurum’a bir kez gittim, diğerlerine birden çok kez gittim. İstanbul ve Ankara’da yaşadım. Bursa’da bir gece kaldım.

ANKARA

AHT’nin Türkiye’nin 150 yıllık Batılılaşma Krizi’nde net bir taraf seçmediğini ve sırf bu yüzden Batılılaşma karşıtlarınca “Düşmanımın düşmanı dostumdur.” düsturu yüzünden sahiplenildiğini yazmıştım. “Düşmanımı coşkuyla alkışlamayandan ekmek çıkarayım bari…” düsturu demek daha doğru olabilir sanırım. “Beş Şehir”deki Ankara tasvirini görünce Tanpınar’ın Kriz’in en büyük figürü Atatürk’e saygıda kusur etmediğini görüyoruz. Net bir reddiye söz konusu değil. Belki olamadığındandır zira bugün bile böyle bir şey açıkça mümkün olamamaktadır. Fakat biliyoruz ki Tanpınar Batılılaşmanın, modernleşmenin mutlaka olması gerektiğine inanır. 1960 yılında yazdığı önsöz “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”nın önsözü kadar öne çıkan bir önsöz. İlk cümlesi şöyle: “Beş Şehir”in asıl konusu hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyaktır. İştiyak yani güçlü istek, arzu…

Ankara bölümü en kısa olan bölümdür. Çünkü Cumhuriyet öncesine baktığımızda bu şehirler içerisinde en az önemli olanı Ankara’dır. Başkent olmasaydı Ankara; Niğde, Kırşehir gibi bir şehir olacaktı. Aslında önemli bir Roma kentidir Ankara. Önemli Roma yapıları vardır burada. Augustus’un tahta geçiş sürecini ele alan Augustus Tapınağı (yazıtı) paha biçilmez bir Roma yapısıdır. Hamamı vardır. İmparator Jülyen sütunu mutlaka görülmeli. Son yıllarda, eski genelevin olduğu yerde yapılan kazılarda tiyatro kalıntısı da ortaya çıktı.

Tanpınar Arslanhane Camisi’ne de bayağı bir ele alıyor. Bu cami de Anadolu da sık sık gördüğümüz ahşap direkli Selçuklu camilerine bir örnektir.

Neyse Ankara’ya dönelim. Ben doğma büyüme Ankaralıyım. Ama orayı sevmem. İstanbul’da büyümüş (ve İstanbul’u seven) birisinin Ankara’yı sevmesi pek mümkün değildir. Ankara, kültürel anlamda dinamik bir şehirdir ama şehrin ezici çoğunluğunu oluşturan Orta Anadolu köylerinden göçüp gelmiş insanlar orayı adeta beş milyon kişilik bir köy haline getirirler. Kendi dar mekân kapalı toplumsallıklarını mahallelerde aynen devam ettirmektedirler. Demokrat Parti’nin kalesidir Orta Anadolu. Bunların muhafazakarlıkları usandırıcıdır.

Yine de haksızlık etmeyelim, Erzurum ve Konya gibi bir yer de değildir Ankara. Baran Doğan medeniyet ölçütü neydi? BŞF yani bira-şort-flört… Ankara’da mahalleler hariç merkezler bu açıdan iyidir. Şort hariç gerçi. İlginçtir Ankara’da şort giyen erkek görmek imkansıza yakındır. CHP kazanırsa ne olacak? İnsanlar bu konuda çok umutlular. CHP’ye oy vermek beni rahatsız eder ama bir CHP’nin yönettiği bir yerde yaşamak isterdim.

Bir de çok ilginç bir şey var. Dünyada otobüsünde muavin olan tek şehir Ankara olabilir. Evet, halk otobüslerinde muavin var. Bu da Ankara’nın ne kadar değişime uzak olduğunu gösteriyor. Bahsetmek istediğim başka bir şey de Ankara’da hala porno sinemanın var olması… 2019’da, internet çağında hala porno sineması var. Ankara bu kadar.

ERZURUM

Beni kitapta en çok hayal kırıklığına uğratan bölüm Erzurum bölümü oldu. Gerçi neden şaşırdım ki? Tanpınar Erzurum’a üç kere gitmiş. Birincisi Ermeni Soykırım’ından önce. Gerçi bu konuda herkes aynı düşünmüyor. Yakın arkadaşımız dediğimiz insanlar bile bu konuda aynı fikirde olmuyorlar çoklukla. Ben olduğunu düşünüyorum. Ve Erzurum yaklaşık 100 bin kişiyle en fazla nüfus azalması olan şehirlerden biridir. Sivas mıydı o muydu hatırlamıyorum. Yani ya birinci ya ikinci.

Tanpınar Soykırım’dan önce ve sonra gördüğü Erzurum arasındaki korkunç farkı anlamakta güçlük çekiyor. 100 bin insan bütün kültürel ve ekonomik birikimiyle yok olmuşsa o şehir elbette uzun süre kendisine gelemez. Tanpınar burada resmi ideolojinin sözcülüğüne soyunuyor. Daha farklısını beklemiş olmamdan dolayı kendime hayıflandım. Bu konuda resmi ideolojinin temsilciliğini yapmayan birisi mebus, akademisyen falan olabilir mi?

Erzurum bölümünde bir yerde 12 yaşındaki bir kız çocuğunu tasvir ettiği bir bölüm var. Bu paragrafı okuyunca çok rahatsız oldum. Büyük bir istek ve hevesle, o kız çocuğunun birkaç sene sonra geçireceği fiziksel dönüşümleri hayal eden ve bu hayalden mest olan bir paragraftı. 15, 16 yaşlarındaki kızların birer arzu nesnesine dönüşmesi hala aşılamamış bir şeydir ki 70, 80 sene önce neredeyse işin normaliydi. Ama yine de böyle bir şeyin hayal edilmesi ve bunun metne aktarılması beni rahatsız etti.

Erzurum’a bir kez gittim. Eğer kültür, tarih ve mimari merakınız varsa Erzurum bu konuda Anadolu’da en iyilerinden biridir. Bir kere Anadolu’daki ikinci en iyi sanat eseri vardır burada. Evet, Çifte Minareli Medrese Anadolu’daki ikinci en önemli mimari yapıdır. Birinci hangisidir peki? Hiç kuşkusuz Sivas Divriği Ulu Camisi’dir. ÇMM büyüleyicidir. Hemen arkasında Üç Kümbetler yer alır. Çok ilginç, aslında orada dört tane kümbet vardır ama diğer üçü o kadar iddialıyken dördüncü adeta bir sinek ikilisidir. O yüzden adı anılmaz. Öyle iddialı üç kümbetin yanına neden gidip de öyle sıradan bir kümbet yapılır?

Erzurum Ulu Camisi de en iyi ulu camilerden biridir. Selçuklu camilerini kastediyoruz. İki kubbesi de olağanüstüdür. Birisi ahşap kubbedir. Sanırım ardıç ağacıydı, ardıç ağacından yapılmış kubbesinin tasarımı çok iyidir. Diğer kubbesi de taş işçiliğinin zirvelerinden biridir. Ve bunu kubbede tatbik etmek zor iş olsa gerek. ÇMM’in diğer karşısındaki kale de kulesiyle öne çıkmaktadır. Mutlaka görülmeli.

Erzurum’daki Yakutiye Medresesi benzerlerinden çok fazla öne çıkan bir yapı değildir ancak minaresi TR’deki en iyi minarelerden biri olabilir. Google görsellerden bakınız lütfen.

Erzurum denilince cağ kebaptan bahsetmemek olmaz. İnternetten yaptığım araştırmayla Gel-Gör adlı işletmeye gittim ben. Mükemmeldi. Ama “Koyun eti kokuyor.” diyenlerdenseniz uzak durunuz. Koyun eti düşmanlarına karşı taarruza geçen yazıyı yazmayı yıllardır erteliyorum. Artık harekete geçmeliyim. Bu arada… Sirkeci’deki Şehzade Cağ Kebap adlı mekanın Erzurum’dakilerden aşağı kalmadığını da belirteyim. “Her şey yerinde güzel.” diye bir şey yoktur. Büyükşehirlerde de çok iyi yemekler yapabilmektedirler. Antep lahmacunu en azından İstanbul için istisnadır bana göre. Çok iyi kebaplar, tatlılar İstanbul’da mevcuttur.

Erzurum halkının oldukça muhafazakâr olduklarını sokaktan hissedebilirsiniz. El ele tutuşan iki insana nasıl da ters ters baktıklarını gözlemlemiştim.

Erzurum’da Atatürk’le ilgili bir anısı var Tanpınar’ın. Birçok yerde elini öpme fırsatı bulduğunu ama sadece Erzurum’da sohbet edebildiğini söylüyor. Atatürk medreselerin kapatılmasıyla ilgili ne düşündüğünü soruyor. “Hayatımız biraz da onun talihinin ve iradesinin kendi mahrekinde gelişmesi olmuştur.” diyor. Mahrek yörünge demekmiş. Tek adamlık işte. Aksinin mümkün olamayacağını düşündüğümü çok kez yazdım. Medreselerle ilgili ise onların “survivance” halinde olduklarını yani can çekiştiklerini, zamanlarının geçtiğini söylüyor. Kapatılmalarının ise bir “aksülamel” (tepki) doğurmayacağını söylüyor. Tanpınar’dan orada “erkeklik” yapamadığı için hesap sormalı mıyız? Sonrasında yazdığı “Huzur” ve SAE ile bombayı odanın ortasına bırakmıştır. Kriz’i daha da derinleştirmiştir ama Atatürk’e karşı “erkeklik” yapamamıştır. “Bu konuda roman yazmayı düşünüyorum.” dememiştir. Belki de o yıllarda bu düşünceleri net değildir. Kriz 40’lı ve 50’li yılları görmemiştir henüz. Zaten Atatürk’e karşı net ve kararlı bir reddiye içerisinde olmadığını belirtmiştik.

KONYA

Selçuklu başkenti Konya… Ne diyordu o türkü: Yaylalar içinde Erzurum yayla/Şehirler içinde Konya’dır Konya.

Yine tarih, kültür, mimari açısından Anadolu’nun en iyilerindendir. İnce Minareli Medrese Konya’nın “opus magnum”udur. Yani en önemli eseri. Bunun cephesine baktıkça bakarsınız. Karatay Medresesi bir çini müzesidir.

Süre çok uzadı, biraz gaza basacağım…

Tanpınar Selçuk tarihini bayağı bir ele alıyor. Bu tarihin Konya üzerindeki etkilerinden de bahsediyor. Moğol istilasının da Konya’dan çok büyük götürüsü olmuştur. Bütün bunların izlerini anlatıyor.

Mevlana’yı da anlatıyor. Mevlana ile ilgili hiçbir bilgim yoktur. Ama zaten tasavvuf ilgi alanım değildir.

Konya şehrinden bahsedelim. Buradaki Atatürk heykeli, Malatya Atatürk heykeliyle beraber en ilginç Atatürk heykellerinden biridir. Burada heykel merkezin dışında ve şehre sırtı dönüktür. Bir elinde buğday başağı diğer elinde ise kılıç vardır. Konya isyanı Atatürk’ü çok uğraştırmıştır. Sanki buğdayınız olmasa sizi keserdim demek istemektedir. Gerçekten de Konya ovası inanılmaz verimlidir. O buğday tarlaları çok güzeldir.

Konya merkezi muhafazakârlığı da geçtim dinciliğin en net gözlemlendiği şehirdir. Açık ara bir numaradır. Bunu bu kadar net hissedebileceğiniz başka bir şehir yoktur TR’de ve bu şehir iki milyon nüfusludur. Zengindir.

Tanpınar zamanında henüz keşfedilmemiş olan Çatalhöyük de anılmalı. Konya merkeze bir saat uzaklıkta bulunan Çumra ilçesinde yer alır. Nedir Çatalhöyük? Dünyadaki en eski köy kalıntısı diyebiliriz. Yani TR’de böyle bir yer var. Yolunuz düşerse kaçırmayın.

BURSA

Bu şehirler içinde en sevdiğim Bursa’dır. Veya en “güzel” bulduğum… Güney Marmara bölgesinin yeşili çok güzeldir. Hele güneşli bir gündeyse. Bursa’ya en son gittiğimde güneş yoktu, o yüzden tam anlamıyla tadına varamamıştım ama güneşli günlerde de gördüm Bursa’yı ve çok beğendim. Bu yeşil gerçekten çok güzel.

Bursa Osmanlı payitahtıydı uzun bir süre. Bu durumun yansımalarının olmaması kaçınılmaz. Ulu Cami tek başına yeter. TR’deki en geniş camilerden biridir. Mimari olarak ise pek bir etkileyiciliği yoktur. Onun kadar geniş olmayan ama daha estetik ulu camiler vardır.

Bursa’daki en etkileyici mimari yapı Yeşil Türbe’dir. Bir şehirle bu kadar iyi uyum sağlamış bir mimari yapı azdır.

Bursa’nın hanları ve çarşıları da iyidir. Özellikle Koza Han çok iyidir. Bahçesinde oturup çay içmek çok keyiflidir. İnstagram terör örgütünde çay güzellemesi yapacak olan İslamcılar için bulunmaz bir mekandır.

Bursa’dayken Uludağ’a da çıkabilirsiniz. Teleferikle çıkarsınız ve bu yolculuk çok keyifli olur. Hava da güzelse manzara tadından yenmez.

Irgandi Köprüsü’nü unuttuk. Çok hoş gerçekten.

Bursa demişken şehrin ortasındaki TOKİ gökdelenlerini anmamak olmaz. En son gittiğimde saat kulesinden daha net gördüm. Yani güzel bir şehir ancak bu şekilde katledilir… Bunu nasıl yaptılar anlamıyorum. Tamam rant ama bence bu ekstrem bir şeydi.

Bursa’da iskender kebabı anmamak olmaz. Mavi Dükkan diye bir yer vardır. En meşhur yer orasıdır. Ulu Cami’yi geçin, az ileridedir. Çok iyidir. Gerçekten çok iyidir. Pahalıdır. 11.30’a falan yetişirseniz sıra beklemezsiniz ama saati geçirirseniz iki saatlik kuyruğa denk gelirsiniz. Burada iki kere yedim, iki kere de rastgele bir mekanda iskender yedim. Tam olarak hatırlamıyorum. İyilerdi ama Mavi Dükkan kadar değillerdi diye hatırlıyorum. Bu mesele de Gaziantep’teki İmam Çağdaş gibi. Vaktiniz yoksa arka sokaklardaki keşfedilmemiş cennet macerasına girmeyin derim. Risk almadan gidip sanat eserlerinin tadına varın.

Bursa’nın İznik ilçesi de kültür gezisi için çok şey vadeder.

Kitabın yaklaşık yarısı İstanbul için ayrılmış. Ben de burada kesiyorum. Çünkü İstanbul kültür, tarih, mimari açısından dünyanın en iyilerinden birisidir.

Bir gün belki “Baran Doğan Alternatif Beş Şehir” yazısı yazarım: Kars, Kayseri, Mardin, Gaziantep ve Adana’yı yazarım herhalde… Adana yerine Hatay da olabilir…

Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Görüşürüz.

 

 

 

 

 

Diğer, mimari, Seyahat, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

Keşke Olmasalardı

greyfurt

*Greyfurtun içindeki tek çekirdek.

*CHP.

*Gayrettepe metro durağı.

*Nişanlanmak.

*1986 Dünya Kupası.

*Kurutma makinesi düşmanlığı.

*Rakı efsanesi.

*Düzce şehri.

*Her türlü durum, hikaye, story.

*Büyücü’nün (Umut Sarıkaya) başarısız çizimleri.

*Gorki Hayırsever’in “Kelimelik” ilgisizliği. Ve bugüne kadar “Kelimelik”te bir kere bile “nüans” yazamamış olmam…

*Halil Selim’in hayatında ilk defa yaptırdığı kasko. Yıkıl, yan dünya! Demek bu kadarmış…

*Sosyal medya terör örgütünün Twitter ayağı.

*Sosyal medya terör örgütünün Instagram ayağı.

*Sergio Ramos’un babası.

*Memlüklülerin Moğolları durdurması.

*Necdet Özkan. 1994 DSP İstanbul belediye başkan adayı.

*Çikolatalı baklava.

*Tavuk tantuni.

*15 Temmuz darbe girişimi.

*Serdar Ortaç.

*Emlakçılar ve galericiler.

*Ankara’nın başkent olması.

*Kaşar peyniri.

*Karadeniz iklimi.

*İkona kırıcı dönem.

*Ebu Suud Efendi.

*Kütlü toplarken dadanan arı gibi, arı gibi sivrisinekler.

*İspanyol paça.

*Türk sineması star sistemi.

*Diziler.

*Tavlada vur-kaç’ın etik dışı bir şey sayılması.

*Ergenlik…

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Ömer Kavur Sineması: Ana Akım Kenarında Bir Auteur 2

16x9_karslasma

Dün birinci bölümünü yazdığım yazının ikinci bölümüyle karşınızdayız…

Ömer Kavur sinemasından biraz bahsetmiştik. 1974 yılında “Yatık Emine” filmiyle sinemaya adım atan Ömer Kavur, 1987 yılında çektiği “Anayurt Oteli”yle beraber ana akım sinemayla vedalaşmıştı ve kişisel bir sinemaya yönelmişti. Kendisi bir röportajında bu tarihten önceki filmlerini tam olarak benimseyemediğini ifade etmişti. Zaten aynı sene çektiği “Gece Yolculuğu” filminde de yapımcıların sıkıştırdığı yönetmenin bu tacizlerden bunalıp iç dünyasına doğru bir yolculuğa geçmesini görüyoruz. Otobiyografik ama aktüel bir otobiyografik film…

Şimdi kronolojik sırayla filmlerini inceleyelim:

“Yatık Emine” – 1974

Ömer Kavur’un bir üst orta sınıf aileye mensup olduğunu ve bunun sayesinde Paris’te sinema okuyabildiğini hatırlatalım. Paris’ten döndüğünde kafasında sinemaya dair bir şeyler vardı yani… Fakat Yeşilçam geleni bünyesinde eritme potansiyeline sahipti. Teknik olarak bir Yeşilçam filminden hiçbir farkı yoktur. Başroldeki kadını yine Jeyan Mahfi Tözüm konuşur. Hiçbir dünya sinemasında örneği görülmeyen o parlak/tuhaf görsellik vardır. Paris’te sosyalizmle de tanışır Ömer Kavur. Bu politik yönelim “sanat sineması”na başlamadan önceki filmlerinde fazlasıyla görülür. Ömer Kavur’un edebiyatla ilgisinin de altını çizelim. İyi bir edebiyat ve felsefe okurudur. Filmlerinde uyarlamalar da vardır. Ben sinemada edebiyat uyarlamasına kategorik olarak karşıyımdır. İyi örnekleri (ki bu gerçekleşiyorsa sürprizdir) olduğunu kabul etmekle beraber kategorik olarak karşıyımdır sinemada edebiyat uyarlamalarına… Bu film de Refik Halit uyarlamasıdır. Dünkü yazıda bahsettiğim yabancılaşma teması bu filmle başlar. Kasabaya (lokal faşizm alanı) sürgün gelen Emine’nin kötü yola düştüğü ifade edilir. Yeni gelen bu yabancı elbette önce bir reddiye yer sonra da hırpalanmaya başlar. Kimdir hırpalayanlar? Eşraf… Erkekler olduğunu belirtmeye gerek yok. Osmanlı toplumunda geçen bu hikayede eşraf iktidarının halka ve de onun kadınlarına istediklerini yapabildiklerini görüyoruz. Bu arada senaryoyu Turgut Özakman’la beraber yazmışlar ve senaryo bir iki kez sansürden geri dönmüş. 1974 Yeşilçam koşullarında az da olsa dokunduran bir film. Hikaye Haymana’da geçiyor ama çekimler Bursa’nın Cumalıkızık köyünde çekilmiş olabilir. Ömer Kavur sineması üzerine yazı yazmak için izledim. Youtube’da 1,5X’te izledim. Ölüp, bitmiyorsanız izlemeyin.

“Yusuf İle Kenan” – 1979

Türk sinemasında çocuk oyunculara başrol verilmesi olayı çok azdır ki bu riskli ve zor bir iştir. Çünkü çocuklar her şeyi yarım yamalak yaparlar. YİK dışında bir çocuk filmi… Hatırlamıyorum. Hatırlayan varsa yazsın. İki başrol oyuncudan biri Cem Davran yürümüştür ama diğeri yani Tamer Çeliker adlı oyuncu sadece bu filmle kalmıştır. 1979 yılında TR’de sol içerikli filmler revaçtaydı çünkü sol siyaset revaçtaydı. Mekana ulaşan ve hırpalanmayı bekleyen yabancı bu sefer iki çocuk. Bu çocukların akıllı olanını solcular sahipleniyor, akılsız olanına ise ülkücü lümpen mafya kancayı takıyor. Hırpalanmak budur o halde. Ömer Kavur’un en iyi filmlerinden biridir. Şablon sol söylemler hariç olgun ve dinamik bir filmdir. Bu arada başrolde olmayan diğer bir çocuk oyuncu Böcek adeta döktürüyor. Yıllar sonra “Kaygısızlar” adlı dizide Eleman rolüyle karşımıza çıkacaktı. Çarpık rolündeki oyuncu Hakan Tanfer ise Küçük Emrah filmlerinde Emrah’ı seslendiren oyuncudur. Ömer Kavur’un aynı oyuncularla sık sık çalıştığını yazmıştık. Çarpık “Ah Güzel İstanbul”da muavin rolüyle tekrar karşımıza çıkıyor. Falkonetti adlı psikopat karakteri oynayan oyuncu da yine bazı diğer Kavur filmlerinde karşımıza çıkıyor.

“Ah Güzel İstanbul” – 1981

Aslında Kavur’un, kendisine göre, en kötü filmidir ama gişede en başarılı olmuş filmidir. Neden acaba? Elbette cinsellikten dolayı. Müjde Ar bir fetiş olmuştur Türk sineması seyircisi için. Ve o fetişlik bu filmle başlamıştır. Bu rol ilk önce Türkan Şoray’a teklif edilmiştir ancak o dönemdeki sevgilisi Rüçhan Adlı Şoray’ın bu sahnelerde oynamasına izin vermeyince rol Müjde Ar’a teklif edilmiştir ve sonrasında Müjde Ar 80’lerin fetiş kadını olmuştur. Bu mevzuları Müjde Ar ve Türkan Şoray’la ilgili yazdığım yazılarda ele almıştım. Bir genelev kadına aşık olan kamyon şoförü, kadını evine getirir ve SPOILER vermekte bir sakınca yok, yürümez elbette. Bu sefer yabancı bir genelev kadınıdır ve zaman temasını da ufak ufak görmeye başlarız. Erkeğini bekleyen kadın zamanın karşısında çaresizdir. Kötü film…

“Kırık Bir Aşk Hikâyesi” – 1981

“Entel sineması” diye küçümsenen bir sinema vardır. 90’ların ilk yarısına tekabül edenleri gerçekten kötü filmlerdir ama bu tabir altındaki okuma, bilinçlenme, aydınlanma düşmanlığını görmezden gelemeyiz. Bir de düşünme tembelliğini… Düşünmek zor gelir homo ortalamus’a. Bu film “entel sineması”nın yavaş yavaş kendisini hissettirmeye başladığı bir filmdir. Evlenme çağını geçmiş edebiyat öğretmeni büyükşehri bırakıp Ege kasabasına tayin istemiştir. Farklı olan bu sefer hırpalanmayacak gibidir. Fakat kendisi kaçınır. Yerlilerden ve nişanlı olan adamla ilişkiye girmesi kabul edilemez elbette. Adamla aralarındaki kültür seviyesi farkı da işlerin kısa sürede bozulmasına neden olur. Klişelerle dolu ve vasat bir film. Tema müziği unutulmazdır. Sanırım birisi o müziğe söz yazmış. Çok saçma bir hareket. Baktım, Jehan Barbur’muş. Neden ihtiyaç duyarlar ki böyle saçma şeylere?

“Göl” – 1982

Ömer Kavur polisiye ve gerilime de ilgi duyar. İşte İngilizcesi “thriller” olan psikolojik gerilim denen türden bir film… Ama elbette ki tırt bir film. Göller de sıkça Kavur filmlerinde karşımıza çıkar. Bu sefer göl gerilimin ana mekanı. Ölen eşine saplantılı derecede bağlı olan adam deliliğin sınırlarında gezinmektedir. Bir Türk filmi izliyoruz: Ona tıpatıp benzeyen (aynı oyuncuya oynatılmış) kadın kasabaya varınca olaylar gelişiyor. Güç ilişkileri yine “Yatık Emine”deki gibi devreye giriyor. Eğirdir Gölü’nde çekilmiş…

“Amansız Yol” – 1985

Bana göre de en kötü filmi budur. Filmin büyük bir bölümü yolculuk olarak geçiyor. Ve de benim en sevdiğim şehirlerden biri olan Mardin’e gidiyorlar. Dinamik olması beklenir. Fakat öyle değil. Sıkıcı bir film. Bir de dikkatimi çekti, Zuhal Olcay film boyunca sürekli ağlak bir tonda konuşuyor. Yani dokunsan ağlayacak derler ya öyle bir ruh halinde ve o ruh halini yansıtan bir ses tonuyla konuşuyor. Bir sinema rekoru olabilir bu.

“Körebe” – 1985

Ömer Kavur’un ana akım sinemadaki son filmi. Bir polisiye gerilim. Bu filmi çocukken televizyonda izlediğimi ve çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Bir çocuk kaçırma hikayesi. Kovalamaca… Türkan Şoray bu filmi neredeyse lohusa hali devam ederken çekmiştir. Çok kilolu görünür. Bu durum Atilla Dorsay’ın TŞ kitabında bir eleştiri konusuydu. Filmle ilgili başka bir şey söylemeye gerek yok.

“Anayurt Oteli” – 1987

Bu filmi yıllarca aradım. Bazı anketlerde gelmiş geçmiş en iyi Türk filmi seçilmişti. 2000’li yıllarda, paylaşımcılık bu kadar gelişkin değilken bu filmin yıllarca peşinden koştum. Sonra filmi bulamıyorum bari romanını okuyayım dedim. Romanı okudum. Tam o esnada filme de ulaştım. Elbette her edebiyat uyarlaması gibi zayıftı. Başlı başına bir film olarak ele alınırsa döneminin ilerisinde bir filmdir ve Ömer Kavur’un artık kendi yolunu çizdiği bir filmdir. Ama bir Türk filmidir. Zayıftır her türlü. Film Nazilli’de istasyon meydanında çekilmiş. Bu yaz Aydın’a gideceğim çünkü karımın ailesi Aydın’da yaşıyor. İlk iş olarak filmin çekildiği oteli bulacağım. Zebercet ismi kadar anti-kahramanlığa gidecek bir isim olamaz diye düşünüyorum.

“Gece Yolculuğu” – 1987

Aynı sene ilk “sanat filmini” de çekiyor Kavur. Fethiye Kayaköy’de geçer olaylar. “Kariyeri boyunca aynı filmi çekmiştir.” dedim ya, örneğin Kayaköy’e varmadan KBAH’nin geçtiği Ayvalık’a uğrar. Kim? Sanat filmi çekmek isteyen piyasa yönetmeni… 12 Eylül döneminde kardeşi öldürülmüş olan insan… Kavur için bir nevi deklarasyon filmidir. Artık ne yapmak istediğini deklare eder. Film ele aldığı temalar bakımında birçok insana sıkıcı gelecektir. Yaratıcılık bunalımı çeken sanatçı ve entel muhabbetleri bayar milyonlarca insanı… Yeşilçam etkileri yoğun bir şekilde filmde mevcuttur. Filmdeki manzaralar çok hoş. Bir sanat filmi olarak ise B sınıfı bir sanat filmi.

“Gizli Yüz” – 1990

Bence Ömer Kavur’un en iyi filmi. Çok sevdiğim Balat, Safranbolu ve Kastamonu’da geçiyor. Bir Faust uyarlaması. Bu filmi izleyen Gencer Başkanın Goethe’yle ilgili yaptığı “Sonra bana gelmeyin. Goethe” esprisini paylaşsam mı? Bu yazının ciddiyetiyle bağdaşmıyor ama aklıma geldi ve yazdım. Belki yazı bitince silerim. Bu filmin sürprizi senaryoyu Orhan Pamuk’un yazmış olması. Birkaç ay içinde OP okumaya başlayacağım. Vurulacağımı hissediyorum. Tam olarak bir edebiyat uyarlaması sayılmaz bu film. “Kara Kitap”taki bir kısa bölümden hareketle çekilmiş. Asıl Orhan Pamuk’un “Yeni Hayat” romanını yazarken bu filmden esinlendiği iddia ediliyor. Bilmiyorum ikisini de okuyup göreceğim. Tanpınar’ın SAE etkisi filmde mevcut. Film olarak ise gerçekçilik sorunundan muzdarip olmasa listelerde üstlerde yer almayı hak eden bir film olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

“Akrebin Yolculuğu” – 1997

Uzunca bir süre film çekmemiş Kavur. 1995 yılında kolektif bir filmde yer almış. Bu tür filmleri hiç sevmem. Yedi, sekiz yönetmene 20 dakikalık bölümler çektiren kolaj filmleri yani… Ben kısa film de sevmem. AY çok sevdiğim bir ilçe olan Göynük’te geçtiği için benden artı puanla başlıyor. İlgiyle izledim filmi. Yeşilçam etkileri artık neredeyse minimuma inmiş. Varoluşsal sorgulamalar ve felsefik alt metinler filmde mevcut. Mehmet Aslantuğ gibi karizmatik ve iyi konuşan birisinin saat tamircisi rolüne gitmediğini belirtmem gerekecek. “Göl” filminde selam duruş var burada da… Bir kadına saplantılı derecede bağlı olmak… GY’de de vardı o tema. GY’de “Sevmek Zamanı”na saygı duruşu da vardı. İkinci en sevdiğim Kavur filmi…

“Melekler Evi” – 2000

Bu sefer Kavur polisiye gerilim çekmek istemiş. Tıpkı “Körebe”de yaptığı gibi. Fakat oldukça başarısız bir film. Egzotik görüntüler haricinde izlemek için pek bir sebep sunmayan bir film. Bu arada filmlerdeki ölme, öldürme, kavga ve sevişme sahnelerine çok dikkat ederim. İyi filmin tarifini yaparken bunlar benim için önemlidir. Ömer Kavur genel olarak bu tür sahnelerde çok kötü. Her Yeşilçam yönetmeni gibi…

“Karşılaşma” – 2003

Ömer Kavur’un son filmi pek beğenilmese de ben filmi beğendim. Bozcaada’da geçiyor film. Aslında bir mekana gelen ve o mekanla çelişen insan temasını çok seven Ömer Kavur, bir ada filmi çekmek için neden bu kadar geç kaldı anlamak zor çünkü bu olay en iyi adada olur. Adada kaçamazsın. Bir adada yaşamayı asla istemezdim. Lokal faşizm en iyi adada olur herhalde. Aslında lokal faşizm yörenin nüfusuyla ve sosyolojik yapısıyla direkt olarak alakalıdır ama ada da sembolik olarak lokal faşizm için çok iyi mekan oluşturur. Gizemli geçmiş, gizemli kadın, suç, ölüm… Tam bir Ömer Kavur filmi. Üstelik eli yüzü düzgün. Sevdim bu filmi…

12 Mayıs 2005 tarihinde ölmüştür!

Elimizde ele almaya değer bir sinema bırakmıştır. Biraz daha geç doğmuş olsaydı daha iyi işler çıkaracaktı eminim. Kendisini saygıyla anıyorum.

 

 

 

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Ömer Kavur Sineması: Ana Akımın Kenarında Bir Auteur 1

1_F_ayVZ46jW6_ewDtC4fBkw

Sinema yazarı Agah Özgüç’e göre Türk sinemasında üç tane “auteur” yönetmen vardır: Metin Erksan, Yılmaz Güney ve Ömer Kavur… Gerçi bu bilgiyi hangi kitapta okuduğumu hatırlamıyorum ve bu listede Atıf Yılmaz ve Lütfi Akad’ın da olup olmadığı konusunda emin değilim. Ömer Kavur’un olduğu konusunda ise eminim…

Nedir auteur (ootör okunur) yönetmen?

Biçimsel özellikleriyle ve ele aldığı konularla ayırt edici bir yanı olan demektir. Kimileri aslında her yönetmenin auteur olduğunu iddia ediyor. Veya türlü türlü janrlara el atan Stanley Kubrick, Quentin Tarantino gibi yönetmenleri auteur kavramına nasıl yerleştirileceği merak konusu. Sığ bir değerlendirmeyle işin içinden çıkmak ister misiniz? Başarılı “sanat filmi” yönetmenlerine ortamlarda auteur denir…

Biçimsel özellikleriyle ayırt edici olan? Aklıma hemen Natuk Baytan geliyor. Şaryolar üzerinde çektiği hareketli sahnelerle, yüzlere yapılan abartılı zumlarla biçimsel olarak ayırt edici bir yanı vardı Natuk Baytan’ın. Ama bir sanat filmi yönetmeni değildi.

Ömer Kavur’un sinematografisine geleceğiz. Anlatmak istediklerine bakarsak gerçekten de bir auteur olduğunu görürüz.

Sinemayı temelde bir anlatı sanatı yani edebiyatın bir kolu olarak görür müsünüz? Ömer Kavur’un gördüğü açıktır. Böyle olmasa hemen hemen her filminde karşımıza çıkan benzerlikler olmazdı. Düşünce dünyasını dolduran şeyleri film yoluyla işlemiştir. Hatta biraz abartılı bir yorum yapmak istersek, Ömer Kavur’un kariyeri boyunca tek bir film çektiğini öne sürebiliriz. Aynı oyuncular, benzer mekanlar, benzer konular, benzer temalar, benzer dekorlar… Aynı filmi 30 sene boyunca çekmiştir…

Veya… “Anayurt Oteli”ne kadar filminin birinci bölümünü, ondan sonra da ikinci bölümünü çekmiştir de denilebilir. Kendisi zaten “Anayurt Oteli”nden önceki filmlerini tam olarak “çocukları” olarak görmediğini söylemiştir. “Anayurt Oteli” ve aslında biraz da ondan sonra çektiği “Gece Yolculuğu” filmiyle ana akım sinemayla vedalaşmıştır. Önceki filmlerde de istediği temaları işlemiştir ama bu dönemden sonra tamamıyla kişisel bir sinema yapabilmiştir…

Ömer Kavur sinemasını ele alan bir yazı yazıyorum ama aslında kendisinin büyük bir hayranı değilim. Çok iyi filmler yaptığını düşünmüyorum. “B Sanat Sineması” şeklinde bir tabir de buldum sineması için.

Türk sineması ile ilgili çok yazı yazdım. Bunları okumuş ve şu anda da bu yazıyı okuyanların bilmesini isterim ki Zeki Demirkubuz’un 1997 yılında çektiği “Masumiyet”i bir kilometre taşı olarak görüyorum ben. Ancak bu filmden sonradır ki gerçekçilik Türk sinemasına egemen olmaya başladı. Ondan önce bütün dönem ve akımlarıyla Yeşilçam denen dönem egemendi ve bu dönemin filmleri hiç de hayatı yansıtıyor gibi değildi. Biçimsel açıdan öne sürüyorum bunu. Perdede izlenilenler ve duyulan sesler gerçek hayattakilere hiç benzemiyordu. Bütün kadın oyuncuları Jeyan Mahfi Tözüm veya Nevin Akkaya seslendiriyordu. Seslendirmenin kendisinin yanlışlığını anlatmaya çalışmadan önce bu iki kadının herkesi konuşmasının tuhaflığını belletmeniz gerekecekti. “Masumiyet” birçok açıdan gerçekçiliğin başladığı film olmuştur bana göre.

Yeşilçam’ın içerisinde olmak adeta bir virüs gibiydi ve Ömer Kavur da bu durumdan azade değildi. Bu yönetmenler izletecekleri şeyin gerçek hayatta karşımıza çıkması ihtimaliyle hiç ilgilenmiyordu. Örneğin gerçek hayatta Mehmet Aslantuğ gibi karizmatik, düzgün konuşan, felsefe de yapabilen bir saat tamircisi olması olasılığı Yeşilçam insanının umurunda değildi. Eskiden Müjde Ar’ı aynı filmde iki farklı karakterde oynatmıştı. Birbirine çok benzeyen insanlar: Bir Yeşilçam klişesi. Çoğu zaman sesleri de aynıdır…

Tekrarlıyorum: Saygı duyduğum, filmlerini ilgiyle izlediğim, yer yer de sinemasını beğendiğim bir yönetmendir ama çok iyi bir sinema yaptığını söyleyemiyorum maalesef.

 

Ömer Kavur’un filmlerini tek tek ele alacağım. Bunu yapmadan önce ele aldığı konuların üzerinde durmamız gerekecek. Ömer Kavur sinemasındaki en belirgin temalar yabancılaşma, ölüm, zaman ve yolculuktur. İlk filmi “Yatık Emine”den son filmi “Karşılaşma”ya kadar hemen hemen her filminde birisi ait olmadığı bir yere gelir ve orayla uyumsuzluk yaşar. Türkiye’de insanlar farklı olandan uzak dururlar. Ona güvenmezler, fırsat bulurlarsa da onu hırpalarlar. Bu, her Ömer Kavur filminde görülebilir.

Kavur filmlerinde farklı olan farklı mekana ulaşır dedik, bazen bu olayın yolculuğu da filmlerinde işlenir. Kendi adıma seyahat etmeyi çok sevdiğim gibi yol filmlerine de bayılırım. Seyahatler iki kişiyle yapılıyorsa aralarındaki ilişkiyi derinlemesine ele almaları sık görülür. Ömer Kavur filmlerinde de bunu görürüz. Yapılan seyahatlerde de güzel ve egzotik yerler seçilir. Oralardaki tarihi değerler sergilenir. Adeta bir müze gibi. Mardin, Antep, Ahlat, Kastamonu, Göynük, Safranbolu gibi özgün kentleri filmlerinde sergiler.

Ölüm Kavur’un favori temasıdır. Bazı filmleri direkt olarak suç veya gerilim filmi sınıfına girebilir. Bu filmlerinde ölüm zaten vardır da böyle olmayan filmlerinde de karakterler geçmişte olmuş bir ölüm vakası yüzünden acılar çekebilirler. Veya kendileri filmin sonunda ölürler.

Bir de zaman mefhumu vardır elimizde. Aslında daha çok Orhan Pamuk’un senaryosunu yazdığı “Gizli Yüz”de saatin sıkça karşımıza çıktığını görüyoruz. Malum, Orhan Pamuk bir Tanpınar hayranıdır. Hatta SAE için değil de “Huzur” için gelmiş geçmiş en iyi Türk romanı der… Bu filmde, daha önceki filmlerinde de gördüğümüz saat takıntısı zirve anına ulaşır. “Akrebin Yolculuğu” da bu zirve anı olarak görülebilir. Yönetmen, zamanın tarifini yapmakta zorlandığını ifade etmiştir. Zaman karşısında insanın çaresizliği herhalde yönetmenin düşünce dünyasını epeyce meşgul etmektedir. Bu zaman takıntılarına varoluşsal sorgulamaları da eklersek, birçok filminin içine daha iyi girebiliriz.

Bu, uzun bir yazı olacak. O yüzden yazıya burada ara veriyorum ve filmlerini tek tek ele aldığım ikinci bölümde görüşmek üzere diyorum.

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Hata Diye Bir Şey Yoktur!

“Hata diye bir şey yoktur!” şeklindeki bir cümleyi kimlerden kurmalarını bekleriz? Bir büyük takım teknik direktöründen mi? Bir iktidar partisi liderinden mi? Bir reklam ajansı genel müdüründen mi? Bir inşaat kalfasından mı?

Bu cümleyi kurmuş olan kişinin, etrafındakileri bir yanılsama dünyası içerisine çekmeye çalışmış olması yüksek olasıdır. Tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı romanındaki Halit Ayarcı karakterinin yapmaya çalıştığı gibi… Halit Ayarcı, ne işe yaradığı belli olmayan bu enstitüyü kuruyor ve tüm ülkeyi, giderek tüm dünyayı büyülüyor. Bizlere de oldukça yaratıcı bir şekilde kurgulanmış olan ve de yine oldukça politik olmayı başarabilen bu fantazyayı zevkle okumak düşüyor…

Bir fantazyanın “oldukça” politik olmayı da başarması kolay mıdır? Şüphesizdir ki zordur. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” bunu başararak –varsa- böyle bir kategoride en üstlerde yer almayı hak ediyor. Bu romanın yazarın diğer büyük romanı “Huzur”la bir ruh ortaklığı vardır. Bu yazıda sık sık “Huzur”a da değinmek zorunda kalacağız gibi gözüküyor…

BATILILAŞMA KRİZİ

Ahmet Hamdi Tanpınar bu iki büyük eserinde Türkiye’de neredeyse 200 yıldır devam eden ve görünüşe göre de hala çözülmemiş olan Batılılaşma Krizi’ni ele alıyor. “Huzur”da; bunu, mizah ve absürtlük ögelerini kullanmadan yapıyorken “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde ise mizah, absürtlük, sarkazm, ironi ögelerini coşkulu bir şekilde kullanarak yapıyor.

Elbette Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu konuda bir fikri vardır. 1942 seçimlerinde milletvekili olan ama 1946 yılında aday gösterilmeyen Tanpınar, Batılılaşma Krizi’nin zirve anı olarak kabul edilebilecek olan 1923 süreci ve sonrasının fanatik bir destekçisi değildir. Mutlak bir şekilde modernleşmeden yanadır ancak bunun yapılış şekliyle, yani eski olana yöneltilen bir reddiye fikriyle barışık değildir. Bu yüzdendir ki bu saflaşmada eskiyi savunanlar, günümüzde kendisini onore etmeyi sürdürürler. Fakat bu ironiktir çünkü gerek “Huzur”daki otobiyografik unsurlarda gerekse de “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde betimlenen ve de eleştirilen yaşam tarzlarında eskiyi savunanların tüylerini diken diken edebilecek yanlar vardır. “Düşmanımın düşmanı dostumdur.” düsturuyla Tanpınar’a sarılanlar ayrıntılarla değil sonuçlarla ilgileniyorlar gibi görünmektedirler…

BÜTÜN SÜREÇLERİN TANIĞI HAYRİ İRDAL

Romanın kahramanı olarak görebileceğimiz Hayri İrdal’ın yaşamı Kriz’in en çok şiddetlendiği anlara denk gelir. Romanda kesin yıllar verilmez ama çocukluğu Abdülhamit döneminde geçtiğini öğrendiğimiz Hayri İrdal, “Hürriyet”i görmüş, Birinci Dünya Savaşı’na katılmıştır. Savaştan sonraki süreçte herkesçe bilinen toplumsal olaylardan bahsedilmez. O halde romanın bu bölümünü yani SAE’nin arz-ı endam ettiği bölümü açıkça bir yeni dönem eleştirisi olarak kabul edebiliriz. Muhafazakârlar buradan tutmaya devem ederken romanın ilk bölümünde, yani Hayri İrdal’ın çocukluğu ve ilk gençlik yıllarının anlatıldığı bölümlerde de keskin bir hiciv görüyoruz.

Hayri İrdal’ın kişisel dünyasına girmeden önce onun etrafındaki insanları tanıyoruz. Bu karakterler titiz bir şekilde oluşturulmuşa benziyor. Seyit Lütfullah adlı meczubu ve onun kaldığı medrese odasının tasvirini okuyan birisi Tanpınar’ı Osmanlı Devleti’nin büyük bir eleştiricisi olarak kabul eder. Aristidi Efendi adlı gayrimüslimin cıvadan altın yapma hayalleri Tanpınar’ın hurafelerle keskin bir şekilde mücadele edilmesi gerektiğini düşündüğünü düşündürür. Mısır’dan göç etmiş Abdülselam Efendi’nin köhne konağında onlarca kişiyi barındırma hevesi oldukça semboliktir. Hayri İrdal’ın SAE’den önceki hayatı ideal olmaktan uzaktır ancak topyekûn bir reddiyeyi de hak etmez. Orada yararlanılacak, yeni döneme aktarılacak şeyler yok değildir. Örneğin ustası muvakkit Nuri Efendi ve onun disiplinli iş yaşamı, işine naifçe tutkun olması örnek alınacak şeyler olarak görülebilir…

HAYRİ İRDAL’IN RUH DÜNYASI

Romanda, yeni dönemin bir diğer enteresan karakteri olan Doktor Ramiz gibi Hayri İrdal’ın ruh dünyasına mı gireceğiz? Bu işi onun kadar görkemli bir şekilde yapamayız ama yine de Hayri İrdal için bir iki bir şey söyleyebiliriz. Hayri İrdal nasıl biridir? Tıpkı “Huzur”daki Mümtaz gibi, büyük şeyler başarmayı tasavvur edemeyen veya buna niyeti olmayan birisidir. Nihilizm ve bohemlik etkisinde gibidir. Yakup Kadri karakterleri gibi kafası net, ne istediğini bilen insanlardan değildir o. Kolaylıkla başkalarının etkisi altında girebilen, herhangi bir konuda irade göstermeyi kolaylıkla başaramayan birisi… Halit Ayarcı’nın da tam olarak aradığı adam böyle biridir…

SAE KURULUYOR

Doktor Ramiz, Hayri İrdal’ı Halit Ayarcı’yla tanıştırınca sanki roman ikinci kez başlamaktadır. İlk yarıda sık sık değinilen Halit Ayarcı da Saatleri Ayarlama Enstitüsü de karşımızdadır artık. Epeyce merak uyanmıştır. Bu Saatleri Ayarlama Enstitüsü de ne ola ki? Saatleri ayarlamak için enstitü mü kurmuşlar? Hiç kimse kalkıp da “Bu ne saçma iş!” dememiş mi?

Hayri İrdal’ın nasıl bir karakter olduğundan bahsettiysek Halit Ayarcı’dan da aynı şekilde bahsetmemiz gerekecek. Kendisini Hayri İrdal’ın “alter-ego”su olarak görebilir miyiz? Hayri İrdal’ın olmak isteyip de olamadığı insan… Böyle yorumlar olmakla beraber, Halit Ayarcı gibi bir insanın hayal edilmesi de biraz güç olsa gerek. Romanın bir yerinde kendisiyle ilgili söylenildiği üzere “sergüzeşt” bir insan. Oldukça potansiyelli bir insan. İstediği her şeyi başarabilecek gibi duruyor. Her insanı her şeye ikna edebilecek bir kapasitesi var sanki…

Tıpkı “Huzur” romanında sonradan hikayeye dahil olan Suat’ın yaptığı gibi Halit Ayarcı da hikayeye asıl olarak sonradan dahil oluyor ve çok büyük etki yaratıyor. Benzersiz bir karakter.

Abartılı bir yorum yapmak isteseydik, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün aslında bir ülke metaforu olduğunu, Halit Ayarcı’nın da onun kurucusu olduğunu ima edebilirdik. Bu yeni ülke aslında bu kurucunun bir sergüzeşti… Bu ülke kurulurken rasyonalite ayaklar altına alınıyor ve kolektif akıl yitimi yaşanıyor. İşlevsiz ve absürt bir sürü yeni şey ortaya atılıyor ve herkes –bir şekilde- bunların alıcısı oluyor. Uluslararası kişi ve kuruluşlar bile bu ülkenin kuruluşuna katkı sunuyorlar… Bunlar abartı ancak Halit Ayarcı’nın çılgın projesi aracılığıyla bürokrasi kurumunun, yeni dönemin insanı önemsizleştiren yapısının hicvedildiğini belirtmemiz lazım. Doktor Ramiz’in psikanalize yaklaşımının yeni dönemin bilimsellik adına ortaya attığı bazı iddiaların eleştirisi olduğunu da kavrayabiliriz. Seyit Lütfullah’ın hezeyanlarının yerine konan şey olarak da İspritizma Cemiyeti’ni görüyoruz.

Peki, enstitüye ne olacak? Başarılı olacak mı? Saatleri ayarlayabilecek mi? Halit Ayarcı, enstitüye giderek de ülkeye bir ayar çekebilecek mi? Alkışlar, konfetiler eşliğinde sahneye çıkan süper star orada nasıl ve ne kadar kalabilecek? Okuyup, görelim…

Son olarak da Tanpınar’ın benzersiz dil kullanma becerisine değinmek isteriz. Anlattıkları ve onların tarihsel, sosyolojik önemi bir yana anlatım biçimi de olağanüstü. Metinlerini bir şarkı gibi, bir şiir gibi inşa ediyor. Her edebiyat meraklısını mutlaka bu büyük yazara uğraması lazım diye düşünüyoruz…

 

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Mısır İzlenimleri

Mısır izlenimleri için tıklayınız. Mısır’ın güvenli olup olmadığını yazdım. Mısır güvenli bir yer.

mimari, Seyahat, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın