Herkes Biraz Sezen Aksudur

sezen1

“Herkes biraz Sezen Aksudur…” demişken, kendisinin internet sitesinde “herkes gibi olmayan ama herkes için şarkılar yazan kadın” şeklinde bir ifade var.

Bakalım bakalım hikayesine…

İki, üç sene önce Fazıl Say “Hala Sezen Aksu’dan sıkılmadınız mı?” diye bir soru sormuştu. Kabul edelim, tıpkı sanat sinemasına girebilenlerin bir daha popüler işleri beğenememesi gibi sanat müziklerinin dünyalarına girebilenler de bir daha popüler müziklere pek katlanamıyor…Fazıl Say klasik müziğin önemli bir icracısı, müziği hepimizden daha iyi biliyor. Tıpkı Vedat Milor’un yeme, içme işlerini hepimizden daha iyi bildiği gibi…Gerçekten de Sezen Aksu melodileri çok basittir. Bağlama çalan biri olarak onun eserlerini bağlamada çaldığım zaman yapı olarak ne kadar da basit olduklarını anlayabiliyorum. Bu, teknik bir şey. fakat bu yazı Sezen Aksu’yu teknik olarak ele almak niyetiyle değil sosyolojik olarak anlamak amacıyla yazılıyor.

Fazıl Say bana göre Sezen Aksu’yu teknik olarak ele alıyormuş gibi görünüp aslında onu politik olarak cezalandırmak istedi çünkü o yıllarda dünyadaki bütün belaların kaynağı olarak yetmez-ama-evet görülüyordu. Fazıl Say’da çok baskın olan AKP karşıtlığının bir yansıması olarak okudum ben o açıklamayı. Fazıl Say’ın herkesin klasik müzik dinleyemeyeceğini biliyor olması lazımdı.

Evet, yetmez-ama-evet oyundan sonra ben de Sezen Aksu’yu boykot etmeye çalışmıştım ama başaramadım. Nasıl başarayım, yıllarım onu dinlemekle geçmiş!

Peki neden herkes yıllarca onu dinledi?

Bir şeylere dokunmuş olmalı mutlaka. Bunlara bakacağız. Önce biraz biyografi…

“Ünlülerin gerçek isimleri” listelerinde “Fatma Yıldırım” adı verilir. Bir “Fatma Yıldırım” adlı star olamaz! Türkiye’de 1,5 milyon Fatma vardır, en yaygın kadın ismidir. Son yıllarda ise Merve (kaynak nvigm.) Yıldırım da en yaygın soyadlarından biridir. Asıl ismi Fatma Sezen Yıldırım’dır. İlk 45’liğinde Sezen Seley adını kullanmıştır aslında. o ara “Aksu” soyadlı bir adamla evlendiği için doğalında Sezen Aksu olmuştur.

MÜZİK DEMEK NİLÜFER DEMEKTİR!

Aslında benim için böyledir. Birçok kere de bu ifadeyi paylaşımlarımda kullandım. 1970 yılında “Hafta Sonu” (hayret ayrı yazmışlar) adlı bir derginin açtığı yarışmada Nilüfer birinci olurken (ya ne olacağıdı?) Sezen Aksu altıncı olmuştur. Fakat Sezen Aksu fenomen olmuştur…Burada sosyolojik bir şeyler olmalı işte…

70’lerin ortalarından itibaren müzik üreten Sezen Aksu’nun o Baran Doğan tezini işletmesi lazımdı: Çok az sanatçı 20 yıldan fazla “en verimli çağında” oluyor…Sezen Aksu da o çok az sanatçıdan biri değildir ve yaklaşık 20 sene Türkiye’yi “dövmüştür”. Kabaca 80’lerin başı 90’ların sonudur bence bu süre. Hala albüm çıkarıyor ama ne ses kalmış, ne vurucu de beste yapma yeteneği…

O 80’ler ve 90’lar boyunca özellikle de 80’ler boyunca dediğim gibi Türkiye’yi dövmüştür resmen, ağlatmıştır.

Ağlatmak mı? Buraya geleceğiz.

90’lardan sonra bir de “destekçilik” yönü ortaya çıkmıştır. Halet-i tedrisat mıydı ruhiye-yi tedarik miydi bir deyim vardı, işte oradan bir dolu genç sanatçı çıkmıştır ve onun her türlüğü desteğiyle onlar da birer star olmuşlardır.

Bu dönem (ve hala devam eden süreç) için kendisine diktatörlük yaptığı suçlaması yapılmıştır. Yani kendi tahtını sallamaya aday olabilecek, kendi güdümünden çıkabilecek kişileri köklü ilişkileri sayesinde tasfiye ettiği ima edilmiştir. Benim de aklıma hep “Çatlak Sezen Aksu” adını taktığım Nazan Öncel’in hep onun gölgesinde kalması gelir. Böyle bir röportaj da okumuş muydum ne… Aslında bana hep Ben Johnson Shakespeare olayını anımsatır NÖ Sezen Aksu olayı. Sanki NÖ diye biri yok da o gördüğümüz imaj Sezen Aksu’nun alter egosu ve kudretli star imajının izin vermediği çatlaklıkları, çılgınlıkları (Sokarım Politikana) NÖ’ye ihale ediyor…

Hala devam ediyor? Neden devam ediyor? Neden büyük sanatçılar o Baran Doğan tezini dikkate almayıp 20 sene sonra kendilerini acıklı acıklı hallere sokuyorlar? Robert De Niro neden o dandik filmlerde görünür? Hitchcock neden “Topaz”ı çeker? Türkan Şoray neden “Nihavend Mucize”de oynamayı kabul eder? Veya, Xavi neden Katar’da o kadar uzun süre kalır? Sergen neden Eskişehirspor’da oynar? Büyük sanatçılar ve de büyük sporcular mütevazı olamazlar. Sıra dışı insanlar olurlar ve egoları çok büyüktür. İlgi isterler her zaman. Efsane olarak belleklerde yaşatılmak onlara göre değildir. Zirvede bırakmış birisini daha görmedim. Zidane’ın bile son iki senesi kötüydü aslında…

Peki Sezen Aksu neden fenomen oldu?

Türkiye halklarının müzik dinleme alışkanlıkları nelerdir?

Müzik beste ve sözden oluşur. Yani Türkiye insanları için…Enstrümantal müziklerin burada hiç şansı yoktur. Bir müzik illa sözler barındırmalı. Sezen Aksu’yu fenomen yapan bence birinci unsur şarkı sözlerindeki ağır melodramdır. Hatta sıklıkla bu sözler için “arabesk” bile denilebilir.

“Beni yak, kendini yak, her şeyi yak!” diyen bir kadındır Sezen Aksu. Seviyordur, kahretsin, seviyordur elinde delil çok…(Bu yanlış anlama SA kültünü beslemiştir.) Geberir…Tükenir…Tüm şehir ona küser…Vazgeçer, dur hayır hayır gitmesin vazgeçmez…Tutuklu kalır…Onu içine çeker bir nefeste, yüreği tutuktur göğsü kafeste, yanacaktır onunla bir ateşte, bir kıvılcım yeterdir çünkü hazırdır…Aşk ancak ölünce aşktır…Kadın açık açık onu hasretiyle sevgisiyle onu yormasını istemektedir…

Bu sözler fenomen olur…Doğu toplumları ağlak toplumlardır. Öyleyiz yani…Keşke öyle olmasaydık ama öyleyiz…

Peki müzik dinleme alışkanlığımız çerçevesinde melodiler nasıl olmalı? Akılda kalıcı en başta…Başı kıçı belli olmalı. Aralarda çalan ezgi nakarat olmalı çoklukla, nakarat değilse hiç de deneysel bir şey olmamalı. Uzun açışların, ara soloların da pek değeri yoktur. Bunların hepsi Sezen Aksu’da vardır.

Sezen Aksu’nun müziğini sanırım “sarsıcı basitlik” adlı şu anda uydurduğum tabir iyi karşılıyor.

Politik savrulmalara da değinecektim de boş ver…Hem o biz “çok akıllı” insanlara göre savrulmadır.

Herkes biraz Sezen Aksudur ve ilelebet öyle kalacaktır…

Not 1: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Not 2: Kendisini canlı izledim. Yaşı epeyce ilerlemişti. Sahne performansını çok beğenmedim.

Alakasız Not: Patatesle sucuk buluşturulmalı.

müzik, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bu Filmi İzlemeyin!

DEATH_OF_STALIN_POSTER_1000-920x584

Filmin sonunda Beria’yı Merkez Komitesi toplantısında apar topar yargılayıp kurşuna diziyorlar…

Hatta SPOILER’ı da vererek filme iyice zarar vereyim…(Bknz. Umut Sarıkaya tipi dilek kipleri.)

Gerçi “spoiler” sayılır mı, bilemiyorum. The Death of Stalin / Stalin’in Ölümü” adlı İngiliz filmini izleyecek olanların kendisinin biyografisine aşina olmaları beklenir. Hepsi gerçek bir karakter olan MK üyelerinin de hayatlarına, kişiliklerine aşina olmaları beklenir. Bu kişiler de NKVD (istihbarat) şefi Beria’nın Stalin’in ölümünden sonra birkaç günde başa bela olmaması için temizlendiğini bilirler.

Temizleyen kimdir? Başını Hruşçov’un çektiği bir ekip. Hruşçov kimdir? Stalin’den sonra yönetime gelmiş ve Stalin’in kişi kültüyle büyük bir hesaplaşmaya girmiş ve onu tarihten silmeye çalışmış bir adamdır. Fakat bunu on yıllarca onun en yakınında olmuş bir insanken ve yanında “babamız Stalin” diye ağlamış bir insanken yapmıştır.

Stalin’i beğeniyorum ve sahipleniyorum. Bence tarihteki en “başarılı” insandır. Bakınız İskender’in fethedebilecek her yeri fethetmesiyle işçi sınıfı adına siyaset yapan bir insanın bu yaptıkları aynı şey olmasa gerek. Durun, ölümlere geleceğim…

İngiltere kıl mizah anlayışı çerçevesinde böyle bir film çekmiş. İngiliz kıl mizahı sarkazm üzerine kuruludur. Yorum bölümünde sarkazm ile ilgili yazıma bakınız…Bu mizah bir an için bile güldürmez ama sizi sürekli şaşırtarak ilginizi canlı tutar. İngilizler genelde kibirli insanlardır. Evet, bu böyledir. Kibirden arınmış insanların çektikleri filmler yine o sarkazmı barındırır ama lezzetlidir. Örnek Mike Leigh filmleri…

İngilitere bu filmi çekmiş. Rusya da filmi yasaklamış. Tam emin değilim ama hoşlanmamışlar filmden. O kadar da değil demişler.

Stalin’in sunumu zaten malum da onun en yakınında bulunan ve ülkeyi yöneten karakterlerin bu denli düşkün karakterler olarak gösterilmesi onları rahatsız etmiş.

Anti-komünistlerin anı kitaplarından ve BBC belgesellerinden tanıyoruz bu insanları. Stalin’in en çok eleştirilmesi gereken yanı bence ülkeyi yönetecek dirayetli ve devrimci bir ekibi hazırlamamış olmasıdır. Fakat yine yorum bölümünde göreceğiniz “Stalin’le İlgili Kitaplar” başlıklı yazımda, bu kitaplardan birinde Stalin’in başını kaşıyacak vakti olmadığını, her şeyi yapmaya gücü yetmediğini, çok büyük tarihsel kurumlarla çok büyük bir mücadeleye giriştiği için kendisine en kısa zamanda en iyi çözümü aldıracak kişilerle çalıştığını yazıyor. Doğal olarak bu kişilerin bazıları dalkavuktu ve de devrimci değildi.

Bizlerin ülke yönetmenin ne demek olduğuna dair en ufak bir fikrimizin olmadığından dolayı sık sık boş konuşuyoruz.

Neyse şimdi çıkmam lazım. Akşam devam edeceğim yazıya. Bye

Tekrar merhaba, akşam oldu. Yazıyı devam ettiremeyeceğim çünkü çok işim var. Zaten dört layk geldi, çok da şeetmemek lazım…

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Salaş Yerler Daha mı İyi Hizmet Sunarlar?

Bence hayır…Hatta salaş yerler genelde bok gibi hizmet sunarlar. Elbette her şeyin istisnası vardır ama genel yargıya istisnalar aracılığıyla değil “geneli yansıtanlar” aracılığıyla varabiliriz. Benim de her fırsatta eşiğine yüzümü sürdüğüm salaş yerler vardır. Örneğin Karadeniz Dönercisi, Adana Ocakbaşı, Bursa Kebapçı İskender falan; fakat bunlar çok meşhur, oturmuş, onaylanmış (VM) ve oldukça pahalı yerlerdir. Salaşlığı tolere edebiliyorlar…Ayrıca keşke salaş olmasalar, arka masadaki adamın dirseğini sırtımda hissederek, yan masadaki sohbetlere maruz kalarak sanat eseri yemek istemezdim. Bir “teyzeden ev yemekleri” dükkanını düşünün: Tek bir insan çok iyi malzemenin her gün peşine düşebilir mi? Bir insan, tek başına kaç kişilik yemeğe sevgisini katabilir? Ev geçindirecek kadar para kazanması lazımsa ve oturmamış bir yerse nasıl kaliteli ama ucuz yemek sunabilir? Ana cadde üzerindeki mekanlarla ara sokaklarda yer alan mekanların kiraları arasındaki uçurum neden var? Türkiye’de gerçekten de lezzetin peşine düşüp para harcayacak bir kitlenin varlığından bahsedilebilir mi? Ana caddede 15 TL’ye üç çeşit “menü” sunan mekan varken, arka sokaktaki konforsuz salonlu ev teyzesi kekli kafeyi kimler ayakta tutacak? Salaş mekan büyük olasılıkla ayakta kalmaya çalışan bir mekandır ve kalitesi de düşük olur. 10 TL’ye Adana kebap nasıl olabilir? Dediğim gibi istisnaları elbette vardır ama onu arayıp bulmak çok zahmetli bir iştir veya tesadüflere kalmıştır. Balat’ta bulduğum böbrekçi gibi…Ha şu da var: Salaş mekanlar büyük ihtimalle kötü hizmet sunuyorken ciks mekanların iyi hizmet sunmaları söz konusu mudur? Bence o da söz konusu değildir. Türkiye’de hizmet sektörü, futbolla beraber şerefsizliğin en net gözlemlenebildiği platfromlardan biridir. Hatta ben bilmediğim bir yerdeysem ciks bir yere gidip ayakta kazıklanmaktansa beklentiyi yüksek tutmadan salaş bir yere gidip işlevsel bir şekilde karnımı doyurmayı tercih ederim. Mekanlarda oturmayı hiç sevmem. Fikirlerine değer verdiğim insanlar tarafından onaylanmamış bir yere gidip de pek oturmam. Bir bütün olarak hizmet sektörünün ABV! Peki neden ortamlarda salaş yer övgüsü çoktur? Bilmiyorum…

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | Yorum yapın

İstanbul’daki Önemli Mimar Sinan Eserleri

Fotoğraf albümü ve açıklamaları için tıklayınız.

mimari, Seyahat, siyaset, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

İstanbul’daki Roma Sütunları

Fotoğraf albümü ve bilgiler için tıklayınız.

mimari, Seyahat, siyaset, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Kendimle İlgili Bulduğum Bazı Oksimoronlar

*Yalnızlığı seven bir çevresi geniş.

*Rasyonel müsrif.

*Sorumluluk sahibi bir özgürlüğüne düşkün.

*Duyarlı kazma.

*Yan sanayi allame-i cihan.

*Bilinçli, kötü ev disiplinine sahip insan.

*Terörist movie-buff.

*Akıllı bir cins.

*Romantik bir Mesut Yılmaz.

*Şebek vakur.

*Planlı programlı hareket eden bir flaneur.

*Melek gibi bir kıl.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Harika Bir Gündü 24 – Saraçhane, Zeyrek, Fatih

Fotoğraf albümüm için tıklayınız.

mimari, Seyahat, siyaset, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Ankara’daki Roma Sütunu

tumblr_mne727Otfl1s96jxjo1_1280

Ankara’nın zorlama bir şehir olduğu öne sürülür. Haklılık payı vardır çünkü İstanbul gibi dünyanın en önemli ve en güzel şehirlerinden biri vardır bu ülkede. Hikayeyi biliyorsunuz, biraz da mecburiyetten Ankara; bir Niğde, bir Kırşehir olmaktan kurtulmuştur. Oysa Ankara önemli bir Roma kentiydi. Eskiden keranenin olduğu yerde aslında bir Roma tiyatrosu kalıntıları çıkmıştır. Bir Perge antik tiyatrosu kadar vardır ebatları. Ulus’ta valilik yanında da bir Roma sütunu vardır. İstanbul’da dört tane Roma / Bizans sütunu var ve biz onlara ayılıp bayılıyoruz. Oysa Ankara’da da var.

DÖNEK JÜLYEN

İnternette bazı kaynaklarda sütun için “Jüstinyen Sütunu” tabiri kullanılıyor ama bu yanlış bir kullanım. Aya Sofya’yı yaptıran Jüstinyen 532’lerde yaşadı oysa bu sütun 360 yılında dikildi.

Ünlü Konstantin’in yeğeni imparator Jülyen’in anısına dikildi bu sütun. Oradan geçip bir yere gitti. Ne işi vardı orada? Amcası Konstantin’le savaşmak için Antakya’ya gidiyordu çünkü amcası Hristiyanlığı resmi din olarak kabul etmişti. Aslında tam kabul etmemişti de işte kabul eder gibi görünüyordu. Selçuk Bey gibi aynen. Siyasi gerekçelerle din beğeniyordu bu insanlar sonra kabak bizim başımıza patladı, hala biz uğraşıyoruz…

Jülyen “pagan”mış! Şu “pagan” ve “putperest” tabirlerine fean halde ayarım. Yani sizde hiçbir mantık dışı bir şey yok ama sizden önceki bu metafizik öğretiler “ilkel”…Bunlar hep kibirli adlandırmalar…Jülyen, amcasıyla savaşmak için Antakya’ya giderken o esnada amcası öldü. O da imparator oldu. Ve başkanlığı süresince “paganlığa” geri döndü. Hatta eski Yunan filozoflara öykündüğü için sakal bıraktı. Hristiyanlar tıraş oluyorlardı o dönemde.

Sonra bu adam gitmişken Perslerle savaştı ve bu savaşın uğruna bu sütun dikildi. Jülyen sütunu göremedi çünkü savaşta öldü.

Bu sütun aslında Sümerbank binasının yanındaydı. Şu anda LC Waikiki olması lazım…1934 yılında valiliğin yanına taşınmış.

Tepesinde bahar aylarında bir leylek olur.

Çocukluğumda bizim mahallenin dolmuşu buradan kalkardı. Dolmuşların Bentderesi’ne taşınmadan önce kalkış yerleri burasıydı.

Bu sütunu ilk gördüğüm anı hatırlıyorum. Akrabalarla lunaparka gitmiştik. Çok severdim oraya gitmeyi. Sonra “İso” adlı akrabamız çok geç olduğunu ve son dolmuşu kaçırmamamız gerektiğini söylemişti. İşte o hayal kırıklığıyla durağa gitmiştim ve sütunu görünce hayal kırıklığım geçmişti. Yaşım 5, 6 olması lazım. Her türlü gereksiz ayrıntıyı hatırlarım.

Ankara’da bir de Augustus Tapınağı vardır ki o da aslında paha biçilmez bir anıttır ama yanına hiçbir mimari özelliği olmayan Hacı Bayram camisini yapmışlar. Sembolik değeri vardır. İnşallahçı maşallahçı Atatürkçülerin sahip çıktıkları ve bununla beraber dincilerin de sahip çıktıkları bir camidir.

mimari, siyaset, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

İstanbul’daki Stadyum Turları İzlenimlerim

1200px-Galatasaray_Arena_North-West_Corner

*Sırasıyla Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın stadyum turlarına katıldım. Bu turlara dahil olan kulüp müzelerini gezdim. İzlenimlerimi paylaşacağım…

*Dünyada (Avrupa’da) oldukça yaygın olan stadyum turu + kulüp müzesi olayı yanılmıyorsam sadece “üç büyüklerde” var. Trabzonspor için böyle bir şey görmedim internette. Bursaspor için de bakmadım. Bunların dışında müzesi olabilecek doğru dürüst bir kulüp yoktur bana göre. Diğer iki kulüp, modern stadyumları bittiğine göre, yakında bu işe girebilirler diye düşünüyorum.

*Müze demişken, benim bir düşüncem / gözlemim var: Türkiye’deki müzelerde sergilenenler %60’ının yalan veya gereksiz olduğunu düşünüyorum. Her il, illa müzesi olsun diye bir düşünce içerisine giriyor. Bilemiyorum belki bu şekilde bir genelge de vardır. Ortaya saçma sapan durumlar çıkıyor.

*2008 yılında bir günlüğüne Londra’ya gidebilme şansım oldu. Chelsea kulübünün stadyumu olan Stanford Bridge’de stadyum turuna katıldım. Rehberliydi. Basın odası, soyunma odası, çıkış koridoru, yedek kulübesi ve çevresi ve tribünler şeklinde gerçekleşen ilk stadyum turuna orada katılmıştım. Aynı gün Emirates’e de gittim ama geç kalmıştım ve orada tura katılamadım. Kafamı seveyim! Şimdiki aklım olsaydı o günü baştan aşağı British Museum’da geçirirdim. Tarihe gram merakı olanlar genç insanlar, hiç vakit geçirmeden bu merakı ete kemiğe büründürsünler derim. Yoksa benim gibi üzülürsünüz. 30’dan sonra tarih merakı problemli oluyor. Gerçi TR’deki insanların 30’dan önce; kızların akıllarının 15 karış, erkeklerin de 14 karış havada olduğunu düşünüyorum. Hatta bu durum 30’dan sonra uzunca bir süre de devam ediyor. Ben daha geçen sene çıktım.

*Geçtiğimiz yaz da Real Madrid’in olayına katıldım. “Madrid İzlenimleri” albümümde bahsetmiştim zaten.

*Bu üç stat içerisinde en iyisi GS’ninkidir. FB’ninki 2003 yılına göre çok çok iyi bir stat ve o sayede FB, diğer takımlara karşı kazanılmış tarihteki en büyük psikolojik ve somut kadro üstünlüğünü elde etti. 2011’e kadar. O 8 sene yürüye yürüye şampiyon olmalıydılar. Şu anda Anadolu’da her yerde 30, 40 kişilik “futbol” stadyumları, yani ateltizm pisti olmayan stadyumlar var. FB’nin stadyumu onlardan iki tık üstte kaldı. BJK’nin stadyumu da FB’den bir tık üstte. Şekil şemal olarak. GS’nin stadyumu ise Avrupa’nın süper kulüplerinin stadyumlarına biraz benziyor. Gerçi kapasite sayıları 52, 50 ve 41 bin. 41 olan BJK’ninki. FB’ninki parça parça yapıldığı için bir olmamışlık duygusu yarattı bende.

*En pahalısı BJK’ninkidir. Stadyum turu 25 TL. Müze 10 TL. Öğretmenlere ciddi bir indirim vardı. Ah öğretmenler ah! GS’ninki ikisi bir arada 20 TL. Öğretmenlere indirim yok! Oh be! FB’ninki ücretsiz…

*BJK’ninki rehberli…Ancak…Taş çatlasa 25 yaşında olan iki eleman bize rehberlik etti. GS’de de öyleydi. Ben bu yeni gençliğin konuşma performanslarını hiç beğenmiyorum. Vurguları, ses tonları, seçtikleri kelimeler, kurdukları cümleler, argüman geliştirme yetenekleri, kelime kapasiteleri çok çok kötü. Liselerden biliyorum zaten. Gerçekten konuşma performansları berbat ötesi. Sadece tiki kızlarla dalga geçiyorlar ama hepten berbat. İki kelimeyi yan yana getirip, sağlam argümanlar geliştiremiyorlar. Bu rehber de berbat bir sunum yaptı.

*Önce basın odası. Burada (ve her yerde) bir fotoğraf çekme bombardımanı oluyor. İnsanlar anlatılanla veya etrafındaki şeylerin ne olduğuyla ilgilenmek yerine çılgınlar gibi fotoğraf çektirme maratonuna başlıyorlar. Basın odası çok iyi göründü gözüme. Real Madrid veya Chelsea’ninkinden aşağı kalır bir yanı yoktu.

*Sonra soyunma odalarına götürdü. Odalarına diyorum çünkü mesela GS misafir takım odasına götürmedi. Madrid’deki çok kötüydü örneğin. Ev sahibi takımın lüksünden eser yoktu. BJK’de ikisi de aynı boyda ve aynı malzemelerle yapılmış.

*Orada bir şekilde benim dev kulüplerin stadyumlarını gezdiğim anlaşıldı ve tribünlere çıkınca bir eleman bana “nasıl Real Madrid’inkinden daha iyi, değil mi” diye sordu. Türkiye’nin özeti bu diyalogda gizliydi. Aslında diyalog değildi. Bu cümleden sonra ben adama tip tip baktım yalnızca.

*Yedek kulübesinden maç izlemek çok sıkıcı olmalı. Bazı stdyumlarda kulübe yukarıda. Örnek Old Trafford.

*Dolmabahçe’de tribünde bir yer açık bırakılmış ve denizi görebiliyorsunuz.

*Yine Dolmabahçe’de kale arkalarında localar var. Kale arkasından futbol izlemek dublajlı film izlemek gibidir. Duygunun %60’ı kaçar. Peki neden kenarlardan kombine almazlar da gider kale arkasından loca alırlar? Sanırım oraya yığdığı insanlarla aslında heyecanlı bir spor dalı izlemek yerine bir ritüel gerçekleştiriyor. Yani TR futbol seyircisinin neredeyse hepsinin yaptığı gibi. Diğer takımlarda kale arkası loca var mıydı hatırlamıyorum.

*BJK’nin stadyumu lokasyon açısından en iyisi. Ayrıca “semt” dedikleri yerde maçtan önce içki içip maça yürüyerek gitmek gibi güzel bir adetleri de var. Almanya’da stadyumlarda bira satılır.

FB’ninki de fena değil. Onlar da merkezi bir “semtte” bulunuyorlar ve stadyumları merkezi.

*GS’ninki en kötüsü. Allahın siktir ettiği yerde. Hacıosman metrosunun Sanayi durağında iniyorsunuz ve tek duraklık başka bir metroya biniyorsunuz. Bugün kabaca hesapladım, bir tren 1000 kişi alıyor. İki tren var. Yol beş dakika sürüyor. Tek durak olduğu için bir tren gidip gelmek zorunda. Yani beş dakikada 2000 kişi taşınıyor. 52 bin kişinin taşınması sürecini hesaplayın. Zaten ben bir kere orada maça gitmiştim ve maç bitmeden beş dakika önce çıkmıştım. Ali Sami Yen, çok iyi bir lokasyona sahipti.

*BJK stadyum turunda localar, basın trübünü, kale arkası falan her yere giriyorsunuz.

*FB stadyum turu ise aslında yok. Ben gittiğimde 14.30’da maraton tribününe 10 dakikalığına alacaklarını söylediler. Gördük mü gördük işte stadyumu.

*GS stadyum turu da yedek kulübesi çevresinden, basın tribününe, başkan locasından, kale arkasına her yere sokuyor sizi.

*Müzelerden bahsedelim…Dediğim gibi müzeler çoklukla gereksiz ve efsaneye hizmet edecek şeyler koyuyorlar. Üç kulüp de Atatürk’ün ne kadar iyi kendi taraftarı olduğunu kanıtlama çabasındalar. Oysa 20. yüzyılın başındaki futbol günümüzdeki gibi hiç değildi. Yani bir kimlik gibi insana yapışıp kalan ve diğerlerini dışlayan, düşman belleyen bir tutum geliştirmenize sebep olan bir durumu yoktu taraftarlığın. Taraftarlık bile yoktu doğru dürüst. Taraftarlık bence 70’li yıllarla yükselmiş bir şeydir.

*Nasıl devletler tarihe bakıp kendi efsanelerine hizmet edecek yalan yanlış şeyler bulurlar, kulüpler de aynısını yapıyor. Türkiye’de hem Atatürkçüler hem de dindarlar Çanakkale Savaşları’na sahip çıkarlar. Hatta solcular da onun “anti-emperyalist” olduğunu öne sürerler. Ben, buna katılmam ve her konuda zıtlaşan Atatürkçüler ve dindarların bir konu üzerinde neden aynı düşündüklerini sorgulamamalarına da şaşırırım. Atatürkçüler ve dindarlar ve de sorgulamak…Kulüpler de hem Atatürkçü hem de hepsi Çanakkale Savaşları’nın kendilerinin sayesinde kazanıldığını (veya yenilginin geciktirildiğini diyelim) öne sürüyorlar. 1915’te hangi futbol oynayan küçük gruplarda kulüp bilinici, “camia” bilinci vardı ve hangi küçük grup toplu hareket edip bu savaşlara katıldı? Ama haklılar, bu ülkede ya mit olacaksın ya da yok olacaksın. Ortası olmuyor. Akşam akşam yine sinirlendim ya…Yorum bölümünde paylaşacağım “Abi sakin” diye biten o karikatürü hatırlayın.

*Ben bir futbol severim. Kahretsin! Ve bu kulüpler de yüzde 10 falan basketbol ama gerisi futbol…Kim siker su küreği dünya şampiyonlar ligi kupasını, bayan hentbol kainat şampiyonluğunu? Özür dilerim mevzu futbol olunca eski cinsiyetçi yıllarımı hatırladım.

*Müzeye futbolla ilgili materyalleri görmeye gittim. Bunlardan da en çok ilgimi kupalar ve formalar çekti. Gazete küpürleri de çekti ama bunları müzeye koymaya gerek var mı, şüpheliyim.

*Beşiktaş’ın müzesindeki kupalar ilgimi çekti. 1994 yılında Ankara’da gördüğüm bir kupayı tekrar görünce bir tuhaf oldum. Hikayesi yorum bölümünde.

*GS müzesindeki 2000 UEFA kupası ve Süper Kupa kupaları tuhafıma gitti. 17 Mayıs 2000 tarihi unutamayacağım bir tarihtir. Hayatımda o kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Gerçi o kupa o kupa değil. Uzun hikaye…Ama oradaydı işte. O günü tekrar yaşadım. Evet o günü tekrar yazmalıyım. Gorki Hayırsever in muhteşem basacağı bir yazı olur o.

*Fener müzesinde kulübün neredeyse bir gerilla örgütü gibi kurulduğunu ima eden bir maket var. Bir de Kurtuluş Savaş’ına silah kaçıran “gazi” Fenerbahçeliler maketi…

*GS müzesinde Atatürk hayattayken adına düzenlenen ilk turnuvanın şampiyonluğu büstü var. Kupa olarak büst vermişler.

*GS müzeinde Hakan Şükür yok! Sadece UEFA kadrosunda görülüyor. Her yerde sembol oyuncularla ilgili materyaller, videolar, görseller varken Hakan Şükür ile ilgili tek bir şey yoktur. Kim vatan hainidir, onu büyüklerimiz daha iyi bilir ama Hakan Şükür’ün Türk futbolunun en büyük ismi olduğu gerçeği ortada duruyor. Bu iddiama itiraz kabul etmiyorum.

*Fatih Terim, karakterinden bağımsız olarak, GS için tükenmeyecek bir efsanedir. Altı şampiyonlukla zaten bir numaradır. Bence sekiz olacak ve bu rekor kıyamete kadar kırılmayacak.

*Süleyman Seba da BJK için bir efsanedir. Benim anlamadığım solcu Beşiktaşlılar için de bir efsane oluşu.

*Aziz Yıldırım da FB’liler için bir efsanedir ve objektif olarak bu mantıklıdır ama kimsenin bunu itiraf edecek cesareti yok. Çünkü FB’den FB haricinde herkesin nefret etmesinin sorumlusu odur.

*Türkiye’nin en büyük kulübü bence Galatasaray’dır. Bugün ben müzeyi gezerken GS TV de Ahmet Çakır’la röportaj yapıyordu. Metin Oktay’dan önce GS taraftarlarının İnönü’de kapalıda iki direk arasına ancak sığdığını ama ondan sonra tüm stada ve tüm ülkeye yayıldığını söyledi. Ben de diyorum ki 1990 yılına kadar en büyük takım FB idi ama GS o tarihten sonra zirveye çıktı. Bunun için elimde somut sayılar yok ama durumu böyle okuyorum. GS’nin FB’den bir tık yukarıda olduğunu gözlemliyorum. Özellikle Avrupa başarıları onu öne çıkardı ki şmapiyonluk sayısında da 20’ye 19 öndedir. BJK’nin bir numara olmadığı kesin ama…

*2005-06 Daum Fenerbahçesi, diğerlerine en büyük üstünlük kurmuş takımdı. Ve şampiyon olamadı…Bu seneki BJK takımı da böyle bir takım. Yani büyük bir somut kalite farkı var ama şampiyon olamayacak sanırım.

*Üç takımın stadyumu da büyük psikolojik üstünlük kuracak stadyumlar oldu artık.

*2000li yıllardan sonra Anadolu’dan nasıl sadece Bursaspor şampiyon olabildi anlayamadım hala. Olabilirdi iki, üç tane aslında. Artık çok zor. Eskiden de zordu artık çok daha zor. TS için bile çok zor bence. Olum aylardır yalvarıyorum, hadi itiraf edin lan, Lestır Siti şampiyon olmadı değil mi? Geçenlerde böyle bir rüya gördüm de…

*2011’de Türk futbolunu bıraktım. Haftada ortalama yedi yabancı maç izlerim ve çok severim futbolu. Kız arkadaşımın bu konuda hazırlandığı meydan muharebesinin farkındayım ama yine de vazgeçmem futboldan. İyi ki var futbol. Ve tekrar ediyorum, Türk futbolunu seveyim…Ama işte atsan atılmıyor, satsan satılmıyor. CHP gibi…

*Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bu Mekan Kapanmasın: Yeşilçam Sineması

yesilcam-sinemasi-4

Beyoğlu’nda yer alan Yeşilçam Sineması’nı bilir misiniz?

Bir sinema, bir kafe ve de en önemlisi kültür hizmeti veren bir mekan…

Kapanma tehlikesiyle karşı karşıya bu mekanı tanıtalım ve ona destek olmaya çalışalım.

AVM’lerin üst katlarına yığılan sinemalardan ziyade kapısı caddeye açılan kaç sinema kaldı? Gerçi bir alt başlık olarak bunun bir sebep değil sonuç olduğunu düşündüğümü belirtmek isterim. Ülkelerdeki insanların kültürleri vardır, birikimleri vardır, kavrayabilme kapasiteleri vardır, ayrıca ülkeleri yöneten insanların kültür algıları ve ona biçtikleri anlamlar vardır, ülkeleri yöneten insanların tarihsel duruşları vardır, ülkelerde üretim ve paylaşım ilişkileri vardır, ticari faaliyetler vardır…Bunların hepsinden sonra sinemanın mevcut durumu vardır. Sinema Türkiye’de ne haldeyse; bu, sinemanın kendisinden “daha” ziyade dış koşullardan kaynaklıdır. Not: Her şey böyledir zaten.

Keşke gelişkin, nitelikli bir sinema kültürü ve sinema piyasası olsaydı da sinemalar AVM’lerde olsaydı. AVM’lere ideoloji ürettikleri için karşıyım AVM oldukları için değil. Elbette insanlar alışveriş yapacaklar…

Neyse Yeşilçam Sineması’na dönelim…İstiklal Caddesi’ne çıkan İmam Adnan Sokak’ta yer alır. Günde üç seans film gösterir.

Para kazanmak birincil amacı değildir. Birincil amacı kültür hizmeti sunmaktır.

Gösterimden çıkalı birkaç ay olmuş nitelikli filmleri tekrar gösterir. Daha ucuza…Şubat 2018 itibariyle öğrenci 8 TL, tam da 10 TL’dir. Diğer sinemalarda 14-16 falan olması lazım.

Yeşilçam Sineması’nın farkı dediğim gibi para kazanma amacıyla değil kültür hizmeti sunmak amacıyla orada olduğunu size hissettirmesidir.

Her zaman çok iyi çay olur orada. Güzel bir atmosferde oturup çay da içebilirsiniz (ışıklandırma biraz fotoğraf stüdyosu gibi.) Gerçi salonun da teknik sıkıntıları vardır. Koltuklar kötüydü, yenilemişler ama salon yeterince eğimli değildir falan ama çok mu önemli? Gerçekten film izlemek isteyen insanlarla, sinemada nasıl davranılacağını bilen insanlarla film izliyorsunuz…Normalde sinemada film izlemeyi sevmem. Evde severim. Mecbur değilsem sinemaya gitmem…Yeşilçam’da hiç saçma sapan bir tipe denk gelmedim.

Sinemayı yönetmen Reis Çelik işletiyor. Birkaç kere denk geldim kendisine. Kendisine bu kültür hizmeti için teşekkür ettiğimi buradan belirtirim.

İŞLER KÖTÜ

Evet, para kazanma amacıyla açılmadı mekan ama masrafları oluyor. Ve zor durumdalar…Yorum bölümündeki röportajı veren Burcu’nun dediğine göre kapanmasına hazırlıklı olmalıyız. Röportajda, kapanacaksa sessiz sedasız kapanacağını söylüyor. Her gittiğimde kapandı mı stresini yaşamaktan bıktım artık.

Umarım kapanmaz…Ve bu nasıl olur? İnsanların oraya film izlemeye gitmesiyle, orada para harcamasıyla olur.

Beyoğlu’nun profilinin değiştiğini söylüyorlar. Arap turistlerin fazla olduğundan. Burcu da bir dönem Avrupalı turistlerin fazla olduğunu ama yine film izlemeye gelen kişilerin az olduğunu ekliyor.

Şundan eminim: Türkiye’deki ana akım insan Araplardan hoşlanmaz. Ülkede Hatay gibi yoğun bir Arap nüfusu olsaydı, tıpkı Kürtlere yaptıkları gibi işi “hoşlanmamakla” bırakmazlardı…

İstiklal’e Arap turisti yığılmış…Görgüsüzlermiş…Görgüsüzler de ne yaptılar? Sokakta saçma sapan hareketler mi yaptılar? Ne sıklıkla banyo yaptıklarına dair elimizde ne veri var? Ayrıca senin ne sıklıkla banyo yaptığını da çok iyi biliyoruz, ana akım Türkiye insanı…Kültürel, politik ve arsız, şerefsiz ön yargılar işte…Türkiye ana akım insanı kadar başkalarına karşı tahammülsüz ve riyakar ve de cahil başka bir millet olamaz diye düşünüyorum.

Geçen hafta “Kutsal Geyiğin Ölümü”nü izledik orada. Kupada çay alıp içeriye girebiliyorum. O filmi merak eden insanlarla orada bulunmaktan ve bir kültür hizmetine katkı bulunmaktan dolayı mutlu oluyorum.

Ölmezse, ölene kadar gidebileceğim her filme gideceğim orada…

Yaşasın Yeşilçam!

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın