Harika Bir Gündü 14 – Kara Surları Yürüyüşü

Kazlıçeşme’den Haliç’e gerçekleştirdiğim “Kara Surları Yürüyüşü”nün fotoğrafları ve ayrtıntıları için tıklayınız.

mimari, nitelikli goygoy, siyaset, Tarih, Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bayram Harçlığıyla Gidilen Maç ve 23 Yıl Sonra Tekrar Görülen Kupa

20170305_163604

Karanlık bir ortamda bulunan ve Hakkari CHP oy oranı gibi bir şarja sahip biri olarak, bu kötü fotoğrafı BJK Müzesi’nde çektim. Beşiktaş’ın yeni stadı Vodafone Arena’da böyle bir müze açıldı. Beşiktaş tarihinde önemli rol oynamış nesneler sergileniyor. Not: Beşiktaşlı değilim. Her türlü müzeye gidebilirim. Bu kupa 1994 yılı Cumhurbaşkanlığı Kupası. Bayram harçlığıyla bu maça gitmiştim ve kupayı görmüştüm. Tekrar görünce düşüncelere daldım.

Maçın özeti Youtube’da var. Yorum bölümünde paylaşacağım. 22 Mayıs 1994 tarihinde oynanmış maç. Mantıklı çünkü o zaman Biletix olmadığı için hem Bilet gişesi önünde saatlerce sıra beklemiştim hem de stadın içine girmek için kapının önünde…Okula gittiğimde birileri “Sen yanmışsın, Bayram’da tatile mi gittin?” demişlerdi.

Hikayeye başlayalım: Aslında bu, benim gittiğim ikinci maçtı. Ankara 19 Mayıs Stadyumu’nda polislerin son 10 dakka kapıları açtıkları maçları saymazsak tabi…Bundan bir sene evvel, yine Youtube’da özeti olan bir maça daha gitmiştim. O da Cumhurbaşkanlığı Kupası maçıydı ve yine GS ile BJK arasında oynanmıştı. O yıllarda lig şampiyonu ve kupa şampiyonu yazın tek maç üzerinden Cumhurbaşkanlığı Kupası maçı oynarlardı. Şu anda Süper Kupa finali oynuyorlar. Bu kupaya “En büyük kupa” deniyordu ve şampiyon olmamış takım, bu kupayı alırsa diğerlerine “Ne şampiyonluğu olum, biz en büyük kupayı aldık!” derlerdi. Yerseniz…

1992-93 ve 1993-94 sezonlarının bütün maçlarını Show TV’den izlemiştim ve her şeyi biliyordum. Sanırım o sene maçlar Cine 5’e yani şifreli/paralı yayına geçmişti. 1992-93 sezonu Hakan Şükür’ün ilk sezonuydu. Not: Kendisi hayatımda önemli bir yer teşkil eder. Feldkamp teknik direktördü. O sezon BJK üst üste dördüncü şampiyonluğa gidiyordu ve çok güçlüydü. GS, yenilenmiş ve gençleşmiş kadrosuyla bu gidişe dur demişti. Tabi 8-0’lık son maçı saymazsak…

İlk CB Kupası maçı 14 Ağustos 1993’te oynanmış. Sivas Katliamı yaşandığında bir pidecide çalışıyordum. O parayla gitmiş olmalıyım. Bir de o gün bir gazete kağıdından şapka yapmıştım da yanmamıştım. Neyse 1994’e dönelim…

CB Kupası maçının yazın kavurucu sıcağında oynanmaması, sezon bitiminde hemencecik oynanması gerektiği tartışılmıştı. Öyle de olmuştu. GS’nin teknik direktörü efsanevi Feldkamp değil onun önerdiği Hollmann adlı düşük profil Alman teknik adamdı. Manchester’ı eleyen takımın Feldkamp’ın takımı olduğu düşünülür ama aslında Hollmann’ın takımıdır. Hollmann şampiyon olmasına ve Manchester’ı elemesine rağmen gönderilir ve yerin Saftig adlı oldukça düşük profil bir hoca getirtilir.

22 Mayıs bayramdı ve şu anda Facebook’ta arkadaşım olan dayım Ercan Doğanoğlu bana harçlık vermişti. Ben de o parayla bu maça gitmiştim. Bir sene önceki maçta kale arkasındaydım. Hatta skorbordun gölgesi altındaydım. Eğer görüntülerde skorbord varsa ben de gazete kağıdından yapılmış şapkamla görünüyorumdur. Bir sene sonra “Maraton”daydım. Ankara 19 Mayıs Stadyumu’nda kale arkasından maç izlemek çok zevksizdir. Olaya oldukça uzaksınızdır ama maratonda olayın içindesinizdir. Biraz daha param varmış ki maratondan bilet almışım.

Maç başladı ve tıpkı bir önceki sene gibi, ilk dakikalarda 1.68 boyundaki Suat Kaya efso bir kafa golü attı. Yine aynı şey olacak diye düşünürken Feyyaz tam da önümde, tıngır mıngır gidip bir gol attı. İkinci yarı Metin Tekin (Sarı Fırtına Metin, Şevval Sam’ın kocası) de efso bir vole gol attı. Benim bulunduğum açıdan bu topun aldığı falso çok iyi görülüyordu. Bu golü unutamam. Gerçekten kahrolmuştum. Sonra BJK seyircisi kaleci Hayrettin’e oynamaya başladı. Hatırlayan hatırlar, hafif çatlak bir insandı. BJk seyircisi “Hişt, hişt Hayrettin!” şeklinde tempo tutmaya başladı ve GS moral olarak çöktü. Tam o esnalarda CB Süleyman Demirel sahaya geldi. Kupanın arkasındaki kocaman gövdesini ta karşıdan seçebildiğimi hatırlıyorum. Bu arada “Gördüğün Burjuva Siyasetçiler” diye bir yazı yazacağım. Birkaç ön bilgi: Turgut Özal’ın kolunu görmüştüm. Mitinginde bedava top dağıtıyorlardı, onu almaya gitmiştim. Askerdeyken de Anıtkabir’de Tayyip Erdoğan’ın iki, üç sıra arkasında yürüdüm. Gerçi şimdi özetlerde kupayı sekreterden aldığını görüyorum. O zaman gelip, ayrılmış olmalı veya bir sene önce Demirel’i görmüş olmalıyım. Gördüğümden eminim de hangi maç olduğunu bilmiyorum. Neyse sonra Sergen de bir 90’lar golü attı ve maç 3-1 bitti.

Kahrolduğumu hatırlıyorum. Sonra tribünlerde ya babamı gördüm ya da akrabamız Çakır’ı (Kemal Günal) gördüm ve eve onlarla dönmüştüm. Zira paramı yiyecek içecekle tüketmiştim ve eve yürüyerek gidecektim. Yaklaşık üç saatlik bir mesafeye denk geliyordu bu yürüyüş.

Futbol Cine 5’e geçince benim sıkı futbol takipçiliğim de sekteye uğramıştı. Ta ki 2000 yılında GS Avrupa şampiyonu olana kadar. Altı yılımı geri verin lan adiler!

Şimdi bu kupayı tekrar görünce bunları düşündüm.

Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

İyi günler.

Not 1: 15 yaşındaydım ve ateisttim ama bayram harçlığını almak konusunda tereddüt etmemişim. Çünkü futbolu çok seviyordum. Turan Dursun’un “Din Bu” adlı kitaplarını ve Kuran’ı okumuştum.

Not 2: BJk kadrosunda Nartallo da varmış. Gördüğüm en ilginç futbolculardan biriydi bu. Kaçırdığı bir golü GIF yapıp yorum bölümüne koyacağım.

Not 3: Bu yazıya Gorki Hayırsever’in “Muhteşem” basacağını düşünüyorum.

Not 4: Tugay’ı canlı izlemek büyük bir keyifti. TV’de kalitesi o kadar belli olmuyordu. O yılların dandik futbolunun kat be kat üstünde bir kaliteye sahip olduğu her halükarda belliydi. Isınırken bile onu hayranlıkla izlediğimi hatırlıyorum.

Not 5: 19 Mayıs Stadı’nı yıkacaklar. Bir hissiyatım yok.

Not 6: O yıllarda girmeye çalıştığım Türkiye – San Marino milli maçında jop yemiştim.

Not 7: Hayatımda gittiğim ilk eylem 1994 Sivas Katliamı anma yürüyüşüdür.

Not 8: BJK’li Madida da enteresan bir futbolcuydu.

Not 9. 1993’teki maçtan sonra Sergen’i tutmakla görevli Suat Kaya “Bu muymuş süper star?” diye demeç vermişti. 1994’te Suat bir süper stardı.

Not 10: 19 Mayıs Stadyumu çevresindeki köfteciler ve salatalıkçılar ilk lezzet duraklarımdı.

Not 11: Facebook kapak fotoğrafım 1994 Dünya Kupası’ndan. Beni en iyi anlatan fotoğraf budur.

Alakasız Not: Aristo, kalbi, düşünce ve duyguların merkezi olarak düşünmüştür.

Futbol, nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Atatürk’ün Birası

20170328_194748.jpg

Paulaner Salvator’un Atatürk’ün en sevdiği bira olduğu yönünde internette bir iki yazı var. Atatürk ile ilgili, feykliğinden fena halde şüphelendiğim 1836. bilgi oldu bu.

Kendisi rakıcı bilinir. Doğrudur da. Yaşamı boyunca İznik Gölü kadar rakı içmiştir. Fakat kariyerine birayla başlamıştır ve İstanbul’a gelene kadar rakı içmemiştir (Kaynak: Çankaya.) Selanik’teki Enverci hizibin kendisine taktığı lakaplardan biri de “sefih”tir. Yani eğlenmeyi, gezmeyi ve de içmeyi seven adam.

1917 yılbaşına veliaht Vahdettin’le Alman Kayzer’inin sarayında girdiğini yazmıştım. Denemişse bu birayı orada denemiş olmalı. Gerçi Berlin ve Paulaner’in yöresi Münih çok uzak yerler ve de Almanya’da bölgeler arası rekabet vardır. Her bölgenin de 200, 300 tane süper ötesi birası vardır. Viyana’da kaplıca tedavisi gördüğü sırada denemiş olabilir. Bir “doppelbock” (açıklyacağız) denemiştir de onun Paulaner Salvator olduğundan fena halde şüpheliyim (Kaynak: Kıçım.)

Evet, Paulaner Salvator bir doppelbock. Doppelbock “wort” oranı %16’dan yüksek olan biralara deniyor. Salvator bu alanda %18 ile birinci. Wort nedir? Biradaki katılık oranı gibi bir şey.

Neden katılık istediler? Salvator’un tarihine giriyoruz kısaca. Venedik civarlarında iş tutan ve kendilerini St Paul’un takipçisi sayan bir takım keşişlere Almanya’dan davet gelir. Onlar da oraya giderler ve kendi biralarını manastırda yapmaya başlar. Bu elemanların 46 gün süren bir oruçları vardır (bütün oruçlar mantıksızdır). Bu oruç boyunca katı yiyemiyorlar ama sıvı tüketebiliyorlar. Esnaf stayla, ekmek gibi bir bira yapalım diyorlar ve bu Salvator doppelbock’u yapıyorlar. Bu arada Paulaner’in buğday birasına ilerleyen günlerde değineceğim. Salvator yani “kurtarıcı” demek. Bu bira öyle tutuyor ki birçok üretici kendi “salvator”unu yapıp piyasaya sürmeye başlıyor. Manastır da sounda telif hakkını satın alıyor. cin girişimciler de sonu “tor”la biten bir dolu doppelbock yapıyorlar. Bugün Almanya’da sonu “tor” ekiyle biten 200 tane falan bira varmış.

Mısırlıların bira için “sıvı ekmek” dediklerini biliyoruz. Almanlar da bu olayı devam ettirmişler.

Yüksek alkollü bir bira. Efes Extra ve kırmızı Tuborg’u hiç sevmem. Birayı tadını çok sevdiğim için içerim, sarhoş olmak için değil. TR’deki bu yüksek alkollü biralarda dandik votka tadı alıyorum, bira tadı değil. Salvator bu anlamda “yağ gibi gidiyor” derler ya işte öyle bir şey. Ağzınıza arpa buğday tanesi de gelmiyor ama gazoz gibi bir şey de değil.

Valla tavsiye ederim. Son günlerde bira tadım etkinliklerine kendimi verdim. Vermese miydim acaba? TR’de bira olmadığını biliyordum da şimdi bunları tattıktan sonra TR’deki biralara sırt çeviririm diye korkuyorum. Vedat Milor (SAV) uyarmıştı. “TR’de bira yoktur, Marmara ve Tuborg’un gideri vardır. Yabancı biraları içerseniz bunları bile ağzınıza sürmezsiniz.” demişti. 33’lüğü 9.35 TL olan bu biraları her hafta nereden bulacağım? En yakın İMEs Metrogrossmarket’te var. Oraya otobüsle git sonra elinde poşetle mahalleye taşı, uzun iş…

Bir çözüm bulacağız…Belki de bulamayız. İnsan her şeye çözüm bulamaz. Bazen de yenilir insan.

Afiyet olsun.

Araşırız.

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Montlarla İlgili Kariyerim

mont_beni_umut_sarikaya1

Hayatım boyunca içime sinen bir montum olmadı. Ta ki geçen haftaya kadar…
 
Hikayeye döneceğiz.
 
Önce monttan bahsedelim biraz. Burada kışın giyilen kıyafetleri mont kümesinde topluyorum. Kaban, pardesü, mont, parka, gocuk, palto…Hiçbirinden içime sineni olmadı. Ciddi paralar da bayıldım.
 
Gocuk kelimesi üzerinde durulmayı hakediyor. Ne olduğunu muhtemelen çözemeyiz. Herkesin “budur” “şudur” diyebileceği şeylerden biridir. İngiliz anahtarı gibi. Bu kelimeye takıktım. Çok hüzünlü, nostalijik (hatta taş devrinden kalma), tuhaf bir kelimedir benim için. Ekşi Sözlük’e baktım da bu kelime üzerinden alay konusu olan çok insan varmış.
 
Çocukken aldığım montların hepsi kısa bir süre sonra benim için hoşa gidilmeyen şeylerden oldular. Bir keresinde içime sinen bir mont (gocuk) almıştım da bir iki gün sonra soba borusunda dışının bir bölümünü eritmiştim. Çöpe göndermek zorunda kalmıştım. Ekşi Sözlük’te buna benzer hikayerler var.
 
O gocuğu soba borusunda yakmayacaktım! Bu kadar travmatik olmayacaktı bu mesele…
 
Fakirlikten kaynaklı, içime sinmeyen montlarla yıllarım geçti ve üniversiteyi bitirdim. Ankara’da oluyor olay bu arada. Kot montlarla, adi deri ceketlerle, tuhaf tuhaf giysilerle o Ankara kışlarını geçirdim. Bu arada, aslında üşüme eşiğim bayağı iyidir. Mesela yıllarca gömlek üstü kot montlarla Ankara kışı geçirdim ve de ölmedim.
 
Üniversite bitince güya çalışmaya başladım ve istediğimi alabilirdim. Ama yine gidip hep yanlış tercihler yapıp, yanlış montlara bi’ dolu paralar bayıldım. Bu paralarla bir arsa alsaydım şimdiye zengindim.
 
Öğretmenliğin ilk yılında Sinop’tayım ve bir iki yıl sonra kış geldi. Bu arada üşüme eşiğim iyidir dedim ama hayatımda Sinop’ta üşüdüğüm kadar hiçbir yerde üşümedim. sinop’a yerleştim ve bir, iki ay sonra kış geldi. Takım elbisenin üzerine giyilecek bir şey almalıyım. Atladım Samsun’a gittim. Samsun’u sevmememin bir diğer sebebi de o gün yaptığım saçm alışveriştir. Resmi, ağır adam montuna maaşımın dörtte birini vermiştim. Yani bugünün parasıyla 750 TL. O paraya alınan montun size milletvekilliği adaylığı falan getirmesini beklersiniz, değil mi? Üç, dört sene sonra attım.
 
Bolu da çok soğuk bir yerdir ama doğru dürüst montum olmadığı için okula takım elbiseyle yürüyerek giderdim. O giymek istemediğim montu sadece çokokremin donduğu günlerde giyerdim.
 
Bu esnada Mavi’den bir mont almıştım ama o da resmi kıyafetle gitmiyordu. O da mağazada “hayatımın kıyafeti” olduğunu düşündüğüm ama üç gün sonra aslında “o” olmadığını kavradığım bir kıyafetti. O Mavi montla “sivil” günlerde idare ettim, içime sinmeyerek…
 
Sonra araba aldım ve artık mont hayatımdan çıktı…Oh be, dünya varmış! Dünyanın en anti-demokratik kıyafetini hayatımdan çıkarttım. Kendi kurallarını dayatan bu arsız giysi yerin dibine batsındı. Bu arada, bu anlamda en sevdiğim ve en demokratik kıyafet olarak tişörtün adını verebilirim. Akarı yok, kokarı yok…Ütü istemez, her yola gelir, ucuzdur…Canım benim!
 
Bu esnada yine montlar almaya devam ettim. Bir kere Üsküdar’da bir adamdan kaçak mont aldım. Güya süper ötesiydi. Dağcıların montuydu güya. Yine mekanda “hayatımın kıyafeti” olduğunu düşündüm ve aldım ama sokağı dönünce pişman oldum bu sefer.
 
Bu sene arabayı sattım ve gerçek monta ihtiyaç duymaya başladım. Hayatımda toplamda altı kere doktora gitmişken bu sene dört kere gittim. Bu sene üstümde De Facto’dan 119 TL’ye alınmış bir montu vardı. Çift taraflı olması beni cezbetmişti. Hatta bu çift taraflılığı bir espride de kullandım ama o espriden ekmek yiyemedim. Bu De Facto montu beni öldürmedi süründürdü.
 
Bütün bunlar olurken üç, dört senedir “Mart ayında montlarda ciddi indirimler olduğu” bilgisine sahibim. Bu üç, dört senede niyetim gidip sağlam bir firmanın montuna kredi kartı taksitle ciddi para verip, bu işi kökünden sökmekti. Bu sene gerçekleştirebildim ancak. Bazı şeylere inanılmaz geç kalırım…
 
Bu sene nihayet mağazaya yollandım. Aldığım montun üzerinden bir hafta geçti. Bu bir haftada iki adet İstanbul kültür gezisi yaptım. Boğaz soğuğunu bilen biler. İnsanın götü kesilir. Bu montla yaptığım gezilerde yüzüm neredeyse felç olacakken alt tarafta hiçbir şey yoktu. Üstelik satıcının dediği üzere montu tişörtün üstüne giymiştim. Yani tişört üstüne giydiğim montal Sirkeci rüzgarında dolaştım ve bana mısın demedi.
 
The North Face marka bir monttu bu. 800’lük kaz tüyü oranıyla bu anlamda ondan daha yüksek bir oranlı mont yok. Bu kaz tüyü meselesi de muammalı. Hayvan öldürmek konusunda Sapiens’in acayip riyakar olduğunu düşünüyorum. Milyonlarca yılın olayı üzerine kültür inşa etmiş. Zaten Sapiens’in en büyük numarası olur olmaz şeyler üzerine kültür inşa etmektir. Bu konuyu başka bir yazıda tartışırız. Satıcının dediğine göre tişörtün üstüne giy Alplere çık.
 
Çok kültür gezisi yaptığım için monttan bir numaralı beklentim hafifi olması, kendisini hissettirmemesidir. Gerçi hafiflik beklentim ezelden beridir vardı. Bu montu üzerinizde hissetmiyorsunuz.
 
Bu anlamda bir hafta geçemeden rahatılıkla iddia edebilirim ki bu kıyafet hayatımın kıyafeti. Ankara Maltepe Pazarı’ndan aldığım feyk Joop marka tişört için yıllarca böyle düşündüm ama artık bu mont hayatımın kıyafeti oldu. Bir kıyafet için bir hafta sonra böyle düşünüyorsam o öyledir demektir.
 
Tek çekincem çok mu “Temel Lise öğrencisi” gibi görünüyorum du? ama yorumlar öyle değil. Umurumda değil. Benim bir monttan beklentimi yani “gezerken ağırlık yapmasın ve sıcak tutsun”u bundan başak sağlayan bir mont olmadı.
 
Fiyatını söylemek de sakınca yok. 875’ten 575’e indi. Ben de aldım. Kazak ve svitsört masrafını düşerseniz ve arada alınacak bir sürü De Facto 139 TL’lik montu hesaba katarsanız karlı bir alışveriş gibi bile görünebilir.
 
Üzerinde yokmuş gibi olacak ve de Alplerde dolaştıracak bir mont ucuz olamaz herhalde.
 
Mont, ayakkabı, çorap ve iç çamaşırında ucuzculuk yapılmamalı mümkünse. 10 gün dışarıda yemesem, evde yumurta kırsam aynı hesaba gelir. Off! Üzerimize sinmiş ve bri türlü gitmeyen “garibanizm”e bakar mısınız? Şekil iki A. Bir sürü açıklama yapıyorum. Aradığım buydu ve de aldım işte…
 
Yağmurlu olmayan her gün kültür gezisi yapabilirim artık.
 
Bu arada unuttum, bir de Çin alışveriş sitesinden yediğim kazık var. Güya Kolombiya’nın tampon değdiren montu 30 dolardı ama tırt çıkmıştı.
 
Not 1: Olur olmaz meselelerden makale yazıyormuş havasında yazılar yazmaya bayılıyorum.
 
Not 2: Beli lastikli montlar bana dünyanın en kötü şeyi gibi geliyor.
 
Not 3: Yazım yanlışlarını kontrol edemeyeceğim.
 
Alakasız Not: Antik Çin’de biri bir cinayet işledi mi sadece kendisi ve ailesi değil komşuları da ömür boyu köle olma cezasına çarptırılıyordu.
 
Cu
 
 
nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bir Alışverişin Ardından 2

20170323_185641

Bugün biraz kafam bozuktu. Napiyim ne ediyim dedim ve alışverişe çıkmaya karar verdim. Not: Alışveriş yapmaktan nefret ederim ve genelde en ynalış şey neyse gider onu alırım. Benim alışverişçilik kariyerim Beşiktaş’ın youtube’den Higuain’in ikizini izleyip transfer etmesine benzer.

Bu alışveriş uzun süredir aklımdaydı. İMES’teki Metro Gross markete gidip değişik biralar almak…Yollandım. Soldan sağa aldıklarımı tanıtayım.

1- Paulaner lager bira. Esnaflık yapıyoruz ve bunu geçiyoruz. İki numaraya geliyoruz. Alman bira markası Paulaner’in buğday birası yani “weissbier”i. Şu dünyada içtiğim en güzel sıvı Weihenstephan buğday birasıdır derken karşıma bu çıktı. Bir mekanda, garsonun tavsiyesi üzerine içmiştim. Hazırlıklı değildim. Bu arada bunların hepsini birasevdasi.net adlı muhteşem blogdan hazırlanarak içeceğim. O zaman çok iyi olduğunu kavramıştım. Eve gelip araştırmıştım ve bu biranın Münih şehrinin sembolü olduğunu öğrendim. Suyu, Alp dağlarının eteklerinden yer alan iki özel bölgeden çıkartılıyor. Almanya’da su yumuşaklık oranı 8 ve 14 arasında değişirken bu suyun yumuşaklık oranı 0,5 ile 5 arasında değişiyormuş. Varın gerisini siz düşünün! Tek kelimeyle enfes bir bira. Bu biraysa Efes nedir? İçerken Weihenstephan’dan bir tık üstte olduğunu düşündüm sonra ise acele etmeme kararı aldım. Tıpkı Beyazıd’taki Köfteci Mustafa gibi. Mekanda 17 liraya satılan 33’lük şişe Metro’da 8,94 TL. Bunu içmeden ölmeyin. Yorum bölümündeki yazıyı da bir zahmet okuyun. İyi günler.

2- Ne iyi günler’i daha devam ediyoruz. Bir numaray dönüyoruz. Paulaner lager’i birazdan içeceğim. Belki başka bir yazıda değinebilirim. Bu da 12,35 TL. Mekanda 23 falandı. İki Paulaner’in de şişe tasarımı çok iyi. Baktıkça bakıyorsunuz. Bira şişesi mi biriktirsem? Cevap, hayır.

3- La corne du bois pendus: Türkiye’de satılan en yüksek alkollü bira. %10. Ekşi Sözlük’te üç tane içilse pencereyi açıp “yok mu beni sikeeen?” diye bağırılırmış. Bu biradan haberim yoktu. 4 TL’ye indiğini görünce aldım ki normalde 15 TL. Deneyeceğiz.

4- Paulaner Salvator: Atatürk’ün birası bu. Kendisinin en sevdiği biraymış. 1917 yılbaşına Alman Kayzer’inin sarayında girmiştir. Veliaht Vahdettin’in Almanya ziyareti ekibinde yer almıştır. Orada denemiş olmalı. Çok sevmiş ve bu markanın uzmanlarını AOÇ’ye davet etmiştir. Elbette formül tutmamıştır. Almanya’da oruç tutan keşişlerin (İslam gibi düşünmeyin) katı yiyemedikleri için bari “sıvı ekmek yapalım” dedikleri bir üründür. Doppelbock adı verilir bu yoğun buğday oranı olan biralara. Mısır’da da biraya “sıvı ekmek” deniyordu. Deneyeceğiz. 9,95 TL.

5- Dünyanın en güzel sıvısı Weihenstephan’ın Vitus modeli var sırada. Sadece 10 yıllık bir bira bu. Buğday birasının biraz daha koyusu ve yüksek alkollüsü. Buğday birası demek yüzde yüz buğday demek değildir. %50 civarlarında oluyor buğdayın arpaya oranı. Bunda %60 falanmış. Deneyeceğiz.

6- La corne du bois pendus’un blond’u (sarışın). Daha düşük alkollüsü. 4 TL’ye düştüğünü görünce hemen aldım. Deneyeceğiz.

7- Bir gün Boston Tea Party’den bahsederiz. Çayın bütün yiyecek ve içecekler gibi nasıl da politik bir şey olduğunu orada hatırlarız. Boston Tea Party’nin öncüsü Samuel Adams’ın adında 1970’lerde bir bira yapmışlar. O bahsettiğim sitede bunun adını çok duyuyordum. Aslında bu alışveriş Paulaner ve Samul Adams almak için planlanmıştı. Deneyeceğiz.

7- Samuel Adams’ın yanında bir bira bardağı görüyorsunuz. Gerçi faturada kokteyl bardağı yazıyor ama rafta bira bardağı şeklindeydi. Ale tip biralar için böyle türk kadını tipi bardaklara ihtiyaç vardır. Evde yoktu. Almış oldum.

8- 25 CC’lik bu Felsgold’u Halil İbrahim Seferoğlu na denemesi için aldım. Kendisine mesaj attım indirme dair. O da bir tane denemek için sipariş etti. Bu Felsgold biralar Cumartesi günü 2 TL’ye inecek. Köpek öldüren bir bira değil kesinlikle. 50’lik fiyatı 6,50 TL. Yani iyi bir indirim. Bir keresinde Halil Selimoğlu bana ikram etmişti bundan. Efes’i döver, Tuborg’a kafa tutar diye düşünmüştüm. İlgilenenler Cumartesi günü İMES Metro’yu yağmalasın derim.

Böyle saçma bir gündü işte. Her şeyin yazısını yazabilirim.

Not 1: Samuel Adams’ı dört sene önce yine bir değişik bira alma etkinliğinde almıştım ama tadıyla ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum.

Not 2: TR’de en sevdiğim bira Marmara.

Not 3: Paulaner 2015 yılında TR’ye gelmiş ve Ekşi Sözlük’te bayram etmişler.

Not 3: Paulaner’le ilgili bir slogan var: Gut-besser-Paulaner. Good-better- the best. İyi-daha iyi-en iyi

Not 4: Fransa’ya da gitsem biranın peşinde koşarım.

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın

İlyas Salman Sineması: Sidekick’lik Benim Kaderimdir

17353536_984111118391123_1281383971320173819_n

“Versen dögiler, vermesen gene dögiler!” Banker Bilo, 1980.

“Sizinle tokalaşmak istemiyorum. Bu ülkenin değerlerini emperyalistlere peşkeş çekenlerle tokalaşmam.” (Turgut Özal’a) İlyas Salman.

“Ertem Eğilmez hayata tersinden bakardı.” İlyas Salman.

“Türk sinemasında en güzel popo İlyas Salman’a aittir.” Ayşen Gruda.

“Dünyayı bilmeyenler fuzuli yer işgal ediyorlar dünyada. Hepsine dava açmaya hazırlanıyorum.” İlyas Salman.

“Valla kayınço, senin gibi beygirler oldukça biz daha çok sırtta gezeriz.” Dolap Beygiri, 1980.

“Keşke daha deli olsaydım.” İlyas Salman.

A: Hayatınız filme çekilse adı ne olurdu?
İlyas Salman: Öksüz Memed

İlyas Salman’ın sinemasına ve hayatına bir bakalım…

Star-toplum ilişkisi ilgimi çeker. Bu konuda yazılar da yazdım. Bazı müzisyenlerle ilgili yazılar yazmakla beraber sinema oyuncuları ile ilgili yazdığım yazıların bir devamı olarak düşünün bu İS yazısını. İddia ettiğim sayı dörttü. Yani Türkiye’de fenomen olmuş, bir nevi kolektif davranış değişikliğine yol açmış dört oyuncu olduğunu iddia etmiştim. Türkan Şoray, Yılmaz Güney, Kemal Sunal ve Müjde Ar için fenomen yakıştırması yapmıştım.

İlyas Salman, tıpkı Şener Şen gibi, bir fenomen değil ama önemli bir stardır. Kemal Sunal’ın fenomenliğine gidiyoruz yine. Onun varlığının, onun toplumla girdiği ilişkinin ortaya çıkardığı bir insandır İlyas Salman. Kendi öznelliklerini barındırarak…Buraya döneceğiz. Zaten çoğunlukla bu yazıda buradan ekmek yiyeceğiz.

Sidekick ne demek? Side=yan, kick=tekme…Yan’la da tekme’yle de alakalı. Bir kurgu eserde veya gerçek hayatta, birincil değerde önemli olan karakterin yanında yer alıp onun gölgesinde kalan demektir. Argoda “daşşakoğlanı” diye bu tabiri tam karşılayan bir tabir vardır.

İlyas Salman, üç dört film sonra başrole yerleşmiştir ama sidekick’liği üzerinden bir türlü atamamıştır. Hep ezilen, hor görülen, dayak yiyen karakterdir. Kemal Sunal etkisidir bu.

Bir röportajında “Kibar Feyzo”da rol almaktan dolayı pişman olduğunu söylemiştir. Oradaki Bilo karakteri –ki bu isimde beş filmi vardır- üzerine yapışmış kalmıştır. Bunun sebeplerinin en başına Türk sinemasının arayışçı değil ekmek yiyici olduğunu yazmalıyız. Bir şeyi tutturunca oradan ne kadar ekmek yenilecekse yenir.

Hayatına bakalım: 1949 Malatya Arguvan doğumlu. Bu, önemli. Aslında sinemada daha çok Kürt karakterleri canlandırmıştır. O yılların sinemasında elbette Kürt kimliği açıkça dile getirilemiyordu ama bu, ima ediliyordu. En tipik ve en önemli filmi Banker Bilo’da Kahtalıdır örneğin. Tip olarak da –ki tip olayına geleceğiz- kürde benzemektedir ama değildir. Türkmen olduğunu (yani Alevi) röportajlarda belirtmiştir. Kürt değildir yani. Biraz deli olduğu için –ki delilik olayına geleceğiz- dediği hiçbir şeye güvenmiyorum. Yetenekli bir oyuncu olduğu için, o yıllarda daha dinamik olan tiyatro sektöründe iş bulmuştur. Birlikte oynadığı Şener Şen’in teşvikiyle “Çöpçüler Kralı”ndaki (1977) diğer –Kürt- kapıcı rolüyle sinemaya atılmıştır. Daha önce Cüneyt Arkın’ın bir filminde ufak bir rolü olmuştur ama pek kimseler bilmez. 1978 yılındaki “Kibar Feyzo” ve oradaki ‘sidekick’ Bilo karakteri hayatını belirlemiştir. İlk başrolü 1979 yılındaki Ertem Eğilmez filmi olan “Erkek Güzeli Sefil Bilo”dur ama bu film pek beğenilmemiştir. 1980 yılındaki “Banker Bilo”yla artık bir sinema starıdır.

Bana göre Türk sineması 1985-86’da ölmüştür. O beş altı yıl bayağı star muamelesi görmüş ve gerçekten de öyle olmuştur. Bugün bile ilgiyle izlenen filmlerde rol almıştır. Sonrası tam bir sefalet. Video piyasası için alelacele çekilen uydurmasyon filmler ve giderek açığa çıkan alkoliklik-tuhaf adamlık tarafı…

En sevdiğim 10 Türk filmi listemde yer alan “Sarı Mersedes”i 1992’de çekmiştir. Sinema ölünce, onun da devri bitince türkcülük, şairlik, konuşmacılık gibi işlere yönelmiştir.

İlhan Mansız’ın Beşiktaş kariyeri gibi bir starlık kariyeri…

Geriye kalan nedir? Geçen sene lise öğrencilerine İlyas Salman’ı tanıyıp tanımadıklarını sormuştum. Orta karar bir Anadolu lisesiydi. Sonucu tahmin etmiş ve tırsmıştım. Evet tanımıyorlardı. Bizler ise sağdan soldan sürekli saçma sapan olayların yaşandığı çoğunlukla içkiyle süslenmiş hikayeler duyuyoruz.

Bir ikinci baharı yaşamıyor İlyas Salman çünkü aslında bir, birinci baharı da olmadı.

Oyunculuğuna bakacak olursak bence çok çok iyi bir oyuncudur. “Sarı Mersedes”te destan yazar. 1985’ten önceki film gibi filmlerinde de her daim parlamıştır. Başroldeyken bile ezilmeyi bu kadar iyi başarıyorsa kötü bir oyuncu olduğu düşünülemez.

TİP

Dış görünüş çok önemlidir. Güzel bir insan güzel olmayan bir insana karşı birçok avantaja sahiptir. Toplumun bakış açısı oldukça farklıdır ilk başta. Psikolojik avantaj sağlar en başta güzel kişi. Kim güzel olup da öyle değil diyorsa veya “herkesin kendine göre güzel bir tarafı var” diyorsa o kişiyi esnaf ve de riyakar bulurum. Elbette her durumda böyledir veya güzeller her daim mutlu, huzurludur demiyorum ama somut veya psikolojik bir takım avantajları olduğunu da öne sürüyorum. Sinemada güzellik çok önemlidir. Bazen de İlyas Salman örneğinde olduğu gibi dikkat çekecek düzeyde çirkinlik iş yapabilmektedir. Bu kişinin çok iyi bir oyuncu olması gerekir yalnız.

Sinan Çetin, 1981 yılında İlyas Salman ve Müjde Ar ile bir film çeker. Çekim esnasında İlyas Salman filmin adını başka bir şey zanneder ve ilk defa galada, afişte görür. Bu arada tek kelimeyle enfes bir filmdir. TV’lerde çok yayınlanmadı. Şu anda Youtube’da var.

İlyas Salman’ın tipi ‘sidekick’ Bilo karakteri için bağıra bağıra davetiye çıkarıyordu. Seyirci de bunu tutunca aksi düşünülemedi. Kemal Sunal yazımda bahsetmiştim, seyirci Kemal Sunal’da olmak istediği karakteri görmüştü. İlyas Salman’da da ezmek, dalga geçmek istediği karakteri gördü. Bu toplumda zayıfın üzerine çullanma eğiliminin oldukça güçlü olduğunu düşünüyorum. Tabi bunun diğer boyutu da güçlüden yana tavır almak, güce boyun eğmektir…İlyas Salman sineması bize bunu bir kez daha kanıtlar. Şener Şen ‘sidekick’likten ustaca sıyrılabilmiştir ama İlyas Salman, büyük oranda tipinden dolayı bu sıyrılmayı yapamamıştır.

DELİLİK / ALKOLİZM

Kendisiyle ilgili birçok hikaye duydum. Hep bir yerlere içkili gidip etkinliği skandallarıyla berbat ettiğini duyuyorum. TV’lere de birçok görüntü yansımıştır. Bu olay sanatını etkilemiş midir etkilememiş midir? Bununla ilgilenmeyi öneriyorum. 1985’te ölen sinema uzun süre kendisine gelemedi. Bir daha asla eskisi gibi olamadı, olamazdı. Bugün on binlerle ölçülen insana hitap eden nitelikli bir sinema ve milyonlarca insana hitap eden saçma sapan bir sinema var Türkiye’de. Deli ve alkolik olmayan Şener Şen 1985’ten sonra neler yapmıştır örneğin? Yavuz Turgul’un filmleri dışında varlık göstermemiştir. Onların da çoğu iyi film değildir bana göre. İlyas Salman deli ve alkolik olmasaydı elbette birkaç tane nitelikli filmde rol alabilirdi ama ölmüş olan sinemada, tek başına star olarak kalmaya devam edemezdi. Fenomen Kemal Sunal bile teslim olmuştu. Düşüncelerim bunlardır.

SİYASET

Sol politik bir figürdür. Kendisini 2011 1 Mayıs’ında Taksim’de görmüştüm ve kendisiyle fotoğraf çektirmiştim. Böyle bir şey nasıl yaptım hala anlayamıyorum. Çocukluk kahramanlarımdan birini birden karşımda görünce her şeyi unutmuştum. Neyse deli dedik ya İS’nin Türk Solu adlı manyak dergide yazılar yazmış olduğundan bahsetmeden olmaz. İşçi Partisi’nden ayrılan bir grup manyağın oluşturduğu bu güruh sanırım Türkiye’de alanen ırkçılık yapan tek oluşumdur. MHP ve diğer sağ partiler bile açıkça isim telaffuz etmekten kaçınırken bu grup kafayı Kürtlerle bozmuş gibidir. Lahmacun ve çiğ köfte yemeyi boykot etmeyi önermektedirler ciddi ciddi, daha ne diyeyim! İS bunların dergisinden uzunca bir süre yazı yazmıştır. Bu, kaçıklıkla açıklanması zor bir durumdur.

KEMAL SUNAL ETKİSİ

Aydemir Akbaş’ın “Şaban” adını aldığı bir film vardır. Aydemir Akbaş “başarılı olamamış” bir KS taklididir. İlyas Salman’ın 1985’ten sonra video piyasayı için çektiği dandik filmlerde Şaban adını alabileceğinden şüphelenmiştim ama yokmuş. İlyas Salman için Kemal Sunal’ın taklidi diyemeyiz ancak onun açtığı “tek adam komedisi” ekolüne dahil olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Kibar Feyzo’daki ‘sidekick’ Bilo karakterinin üzerine asıl kaldığını da belirtmiştik. Kendisinin bu rolde oynadığına dair pişmanlığını da söylemiştik. Öyle işte, Türk sineması bir insanı star yapıyorsa onu posası çıkana kadar sömürür. Ona klişeleri dayatır. Hatta bu örnekte görüldüğü gibi başkalarının klişesini bile dayatabilir. Bu ikisi arasında sürekli bir kıyaslama vardır ancak kıyaslamalar Kemal Sunal’ın özellikleri üzerindendir. Araları iyidir bu arada. Birbirlerini severler. Bugün olsa pek mümkün olmayacak bir şey. Eskiden hoşgörü üç beş gram vardı.

Böyle işte…

Geçenlerde Banker Bilo’nun çekildiği mekana gitmiştim. Tuhaf olmuştum. Bilo’nun sildiği o merdivenlere çıktım. Neredeyse o ezilmişliği hisseder gibi oldum. Öfke duydum Maho’ya. Bu yazıyı yazmaya karar verdim. Uzun süredir düşünüyordum da harekete geçmeye karar verdim diyelim.

Her daim seviyoruz kendisini…

“Hele sor bi, niye yaptım?”

“Sormuyorum ula! Her seferinde beni kandırıyorsun. Peki ula, söyle bakalım, niye yaptın?”

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Film Tavsiyeciliği Kariyerim

İlk film tavsiyemi sekiz yaşındayken yaptım. Ondan bir sene önce nüfus sayımı vardı. Eskiden nüfus sayımı olduğu zaman sokağa çıkma yasağı olurdu ve sayıcılar evlere gelip tek tek insanları sayardı. Not: Bir keresinde ben de bu sayımlarda görev almıştım ve Fethullahçıların bir kız yurdunu gidip saymıştım. Neyse, o bir sene önceki nüfus sayımında üst komşumuza gidip videodan filmler izlemiştim (O üst komşular akrabamızdı ve birçoğu SM’de arkadaşım. Sanırım o evde 11, 12 kişi yaşıyordu. Acaba o günü hatırlarlar mı?) O gün zombi, komedi ve karate filmleri izlemiştik. İzlediğimiz karate filminin adı “Ben Öldükçe Yaşarım”dı. İddiaya göre Bruce Lee’nin filmiydi. Biz Bruce Lee’ye “burujli” şeklinde telaffuz ederdik. Acaba diğerleri nasıl telaffuz ediyorlardı? Aslında “Burujli”nin dört tane filmi vardır ama Hong Kong piyasası ona benzeyen insanlara, 70li yıllarda dandik karate filmleri çektirip, onun filmiymiş gibi üçüncü dünya ülkelerine satıyordu. Filmin adı da çok komik çünkü aynı isimde 1965 tarihli Yılmaz Güney’in çok tutmuş bir B filmi vardır. Bu arada onu izledim ve tavsiye ederim. Yeşilçam’ın B filmi nasıl olur’u ve Yılmaz Güney’in sahip olduğu benzersiz “sinema duygusunu” görebilirsiniz. Neyse, sekiz yaşındayken mahalledeki kadınlar, evde video olduğunu ve film izlemek istediklerini söylediler. Ben de Ankara Sanatoryum mahallesinde yer alan videocuya gidip “Ben Öldükçe Yaşarım”ı ve bir de Küçük Emrah filmini kiraladım. Mahalledeki bebeler, bir sene önce o filmi beraber izlediğimiz akrabalar ve kadınlar bu iki filmi izlemiştik.

Aslında film tavsiye etmeyi sevmem pek. Çünkü genelde yanlış ata oynarım. İnsanların film zevklerini bilmediğim için hep yanlış filmler tavsiye ederim sonra da eleştirilirim. Bu da hoşuma gitmez. Bireysel film tavsiyesi yerine yazı yazarak film tanıtmayı tercih ederim. Orada işini sağlama alıyorsun. Örneğin bir Aki Kaurismaki filminden bahsediyorsam veya Richard Linklater veya Kim Ki Duk, yönetmenin özelliklerini söylerim, okuyucu da işine gelirse oraya yönelir.

Not 1: Video piyasası, TR’de sinemayı öldüren en önemli etkenlerden biridir.

Not 2: Bir de Ankara Gençlik Parkı’ndaki çay bahçelerinde beleşten karate filmi izleme hikayesi vardır ki başka bir yazının konusu olsun.

Not 3. Bruce Lee’nin “Enter The Dragon” filmini severim. Her Bruce Lee filminde “orospu çocuğu” (etkiyi arttırmak için kullanılmıştır) bir Japon vardır.

Alakasız Not: Giysiler için “mevsimlik” dendiğinde tam olarak neyin kastedildiğini anlayamıyorum.

nitelikli goygoy, Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Sürükleyici, İçten Yazı: Karate Filmleriyle İlgili Kariyerim

17353536_984111118391123_1281383971320173819_n

Dün karakte filmleriyle ilgili kariyerime değinmiştim. Şimdi derli toplu ele alacağım.

Olay 80’li, 90’lı yıllarda Ankara’da geçiyor.

Görselde bu filmlerin benim hayatımda ne kadar önemli bir role sahip olduğunu kanıtlayan bir yazım var. Bu yazıyı 88 yılında yani dokuz yaşımdayken yazmışım. İleride bir malumatfuruş olacağımı bence çok iyi kanıtlayan bir yazı.
İlk kez karate filmini o nüfus sayımında, evde videoda değil bir sinemada izledim. 1985 olmalı. Komuşumuz ve akrabamız olan İso adlı ve yaşça benden büyük olan karakter (asıl ismi İsmail’dir ve çok renkli bir karakterdir) beni sinemaya götürmüştü. O zamanlar demek ki semtlerde de 70’li yılların artığı sinemalar varmış. Çünkü gittiğimiz sinema Keçiören ilçesindeydi yani o zamanlar merkez (çarşı) olan ve birkaç yıl sonra bütün mahalle sinemalarının kapanmasıyla sinemaları kendisine çeken Ulus ve Kızılay’da olmayan bir yerdeydi.

İki film vardı. Birisi Amerikan yapımı, dandik ötesi, hafif erotik, komedi unsurları da barındıran bir suç filmiydi. Diğeri ise işte karate filmiydi. Hong Kong piyasasının Bruce Lee’ye benzeyen adamlarla çektiği ve 70’li 80’li yıllarda üçüncü dünya ülkelerine sattığı binlerce filmden biri. Çok dandik ötesiydi ama işte beni sinefil yapan şey o gün sinemaya gitmemdi. O kadar etkilenmiştik mi mahalleye geldiğimde dövecek adam arıyordum.

Bu arada Quentin Tarantino’nun 2007 yılında gerçekleştirdiği “Grindhouse” projesine değinmek istiyorum. Tarantino’nun yürüyen bir beyin olduğunu düşünüyorum bu arada. Tarantino da tıpkı benim gibi gençliğinde çok B filmi izlemiş bir insandır ve bunlara tutkuyla bağlıdır. 2007 yılında “Grindhouse” projesiyle bu tutkusunu kendi kendine diriltmiştir. Grind yani cızırtı demek, house da malum ev…70’li yıllarda Amerika’da iki, üç tane B filmi veren ucuz sinemalara “grindhouse” deniyordu. Sinema aletinin çıkardığı sese atfen…Tarantino da 2007 yılında iki adet B filmi çekmiştir. Camp (bilinçli yapılan abartılı görsel dandik estetik) tarzında…Kendisi “Death Proff / Ölüm Geçirmez” adlı filmi yönetmiştir. Stilize bir tarzı olan Meksikalı Robert Rodriguez’e de “Planet Terror / Dehşet Gezegeni” adlı filmi çektirmiştir. Amerika’da bu iki film tıpkı 70’li yıllardaki gibi ard arda izlenebilecek şekilde gösterime çıkmıştır ama tahmin edin, Türkiye’de? Ayrı ayrı gösterime girmişlerdir.

Sonra işte dün hikayesini yazdığım “Ben Öldükçe Yaşarım” olayı oldu. O yıllarda karate filmi izlemek bana sorulsa dünyanın en güzel şeyiydi. Bir de Eti Puf’un üstündeki taneleri tek tek yiyip geri kalanını sonra yemek…

Sonra okuldan ve mahalleden arkadaşlarla Gençlik Parkı’na korsan karate filmi izlemeye gitmeye başladık. 1989, 1990 olmalı.

Gençlik Parkı’ndaki çay bahçeleri videodan Kemal Sunal filmi veya karate filmi oynatıyorlardı. Parasız çocuklar ve bir takım lümpen kitle, çay bahçesinin kapısının önündeki alandan, biraz da dar bir açıyla bu filmleri izlerlerdi. Sanki çay bahçesine girmek için ortamı süzüyormuş numarası yapardık. Sonra şef garson gelip bu kitleyi dağıtırdı. Bazen biz çocukları dövdüğü de olurdu.

Karate filmi izlemek için mücadelem sürüyordu. Bir iki kere arkadaşların evlerindeki videodan Karate Kid ve bir Jean Claude Van Damme filmi izlemiştik. Van Damme’ın telaffuzu da her mahallede ayrıydı. Bizimkisi “Van Daym” şeklinde idi.

Şu anda internetten, o meşhur günün 4 Ağustos 1990 olduğunu öğrenmiş bulunuyorum. O gün arkadaşlarla Sylevester Stallone’nin “Cobra” filmini izlemek üzere şu anda var olmayan Batı Sineması’na gitmiştik ama geç kaldık ve filme giremedik. Yine şu anda var olmayan Menekşe Sineması’na gittik ve “American Ninja 59”u falan izledik. Eve geldiğimde ise hayatımdaki en mutlu olduğum anlardan birini yaşamıştım. Star 1 adlı özel TV kanalı artık normal antenlerle de izlenebiliyordu. O kanalı iki sene boyunca resmen sömürdüm. Sonra Show TV (1992) yayına başladı ve Rocky, Rambo, Terminator gibi artık B sınıfı olmayan filmleri vermeye başladı.

Yine 1992’de Star 1’in yan kuruluşu Teleon adlı kanal kuruldu ve bu kanal sık sık o Hong Kong karate filmlerini vermeye başladı. Benim karate filmi kariyerim de o sene son buldu çünkü diğer özel kanallarda A sınıfı macera filmleri izliyordum ve bu Hong Kong karate filmlerinin, yani beni altı, yedi sene bloke eden bu siktir boktan filmlerin ne kadar da kötü olduklarını anlamış bulunuyordum. O A sınıfı macera filmlerinin de ne kadar kötü olduklarını anlamak için üniversite yıllarını bekleyecektim.

Bu arada, sonradan sinefil olunca, Bruce Lee’nin dört filmini de beğenerek izlediğimi ekleyeyim. Özellikle “Enter the Dragon”u (O nasıl film ismi lan? Eski MS DOS komutu gibi!) çok beğenmiştim. Bu arada Kill Bill’de Uma Thurman’nı sarı eşofmanı direkt olarak “Game of Death”e bir saygı duruşu niteliğindedir. Ayrıca bu filmin tema müziğinin yani “Whuaaaaa” diye bağıran bir adamın sesiyle başlayan müziğin Türk filmlerinde çok kullanıldığını da ekleyelim. Yorum bölümünde bulacaksınız.

Karate filmleriyle ilgili kariyerim böyle…

Bugünden geçmişe baktığımda sadece tebessüm edebiliyorum.

İyi günler.

 

nitelikli goygoy, Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

“Ah Nerede” Filminin Çekildiği Mekanlar

Tarık Akan’ın yere “Seni Seviyorum” yazdığı film dersek herkes bu filmi hatırlayacaktır. Kimse, Orhan Aksoy’un 1975 yılında, Füsun Önal’ın “Ah Nerede Vah Nerede” şarkısından hareketle dünyadaki ilk romantik komedilerden birini çektiğiyle ilgilenmeyecektir. Neyse…Bu filmi 763 kere falan seyretmişimdir. İlginçtir, 20 sene önce izlediğimde de bu filmin çekildiği mekanlara gidip, oralarda gezme fikri aklıma geliyordu. Nihayet gerçekleştirdim. “nerdeçekildi” adlı Instagram hesabı sayesinde oldu bu olay. Gerçi kendisinin iki tane taklidi çıkmış ve aynı işi görüyorlar. Ben ise duruş sahibi falan olmayıp üç hesabı da takip ediyorum. Diğer ikisi cadde, sokak ismi de veriyor üstelik.

Olay Nispetiye’de geçiyor. Levent metro durağından Rumelihisarüstü metrosuna bineceksiniz ve Nispetiye’de ineceksiniz. Sonra birbirlerine paralel olan Fecri Ebcioğlu Sokak’ı, Peker Sokak’ı ve Bilgin Sokak’ı bulacaksınız. Günümüzde adres tarif etmeyi gereksiz buluyorum. Sokak ismini ver, akıllı telefonla bulsun.

Sonra tuhaf duygular sizi esir alıyor. “Banker Bilo” mekanında değinmiştim.

Mekanları fotoğraflamak zor oluyor. Bir kere önlerinde, filmlerde görülmeyen arabalar ve ağaçlar oluyor. Zemin yükselmesi de sıklıkla görülüyor. İlerleyen fotoğraflarda göreceksiniz, bazı yerlerde de kaçak katlar çıkmışlar. Bir de sinema objektifi nesneleri ve mekanları olduklarından daha geniş ve ferah gösteriyor sanırım.

Fotoğraflar için tıklayınız. Fotoğraflar altlarında bir takım cümleler olacaktır.

mimari, nitelikli goygoy, Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Ayrıntı Şampiyonu Bir Film

paterson-movie-poster

Ayrıntılara bayılırım. Hatta başbakan olsam “işin özü”nü yasaklardım. Hayatın her alanında ayrıntıları egemen kılardım.

Dün, başlıkta belirttiğim gibi, ayrıntı şampiyonu bir film izledim. “Paterson” bayıldığım bir film oldu.

Sinemada film izlemeyi sevmem. Bir de para vererek izlemeye değer çok az film vardır bana göre. “Paterson”a mutlaka giderdim çünkü film, benim fetiş yönetmenlerimden birine ait…

Jim Jarmusch’u bildiniz mi?

Kendisi Amerikan bağımsız sinemasının en önemli ve en şahsına münhasır yönetmenlerinden biridir. Hemen burada yine muhtemelen dört Facebook arkadaşımın bildiği Richard Linklater’ı da analım. Kendisini tanıyana ve beğenene buradan öpücükler gönderiyorum. Jarmusch’a dönelim: Aslında fazla uzatmaya gerek yok. Yorum bölümünde kendisiyle ilgili yazdığım yazıları bulacaksınız. Hatta ve hatta…Kendisinin “Broken Flowers” filminden hareketle bir hikaye yazmıştım. “Kırık Çiçekler”i de yorum bölümünde bulacaksınız.

Hayatın anlamının ve güzelliklerin ayrıntılarda yattığını düşünen ve böyle filmler çeken biridir. Gerçek bir sanatçı nedir? Filmini istediği gibi çeker ve önünüze koyar. Siz de alıcısıysanız alırsınız. Onun gösterdiği alanda oynarsınız. Halk olarak tonla arızalarımızı ona dayatamayız, buna haddimiz yoktur. Gerçek ve başarılı sanatçı bizi parmağında oynatır, oynatmalıdır. Jarmusch filmlerinin dublajlanmasına izin vermez. Buradan bile nasıl bir sanatçıyla karşı karşıya olduğumuzu anlayabiliriz.

Kıl ve donuk bir mizahı vardır. Kötü konuştuğum anlaşılmasın, bunu ortaya çıkarabilmek ve ilgiyle izletebilmek zor ve takdir edilesi bir şeydir. Fena işler yoktur filmlerinde. Karakterleri düz gibi görünüp aslında çok derinlikli karakterlerdir. Hiçbir şey olmuyormuş gibi görünür ama aslında arka planda, yakalayabilen için Wikipedia database’i gibi malzeme vardır.

Şimdi bu dediklerimin hepsini “Paterson” a uyarlayın…

HAYATINIZ SIKICI MI?

Hadi iyisiniz…”Paterson” size sıkıcı hayatın tarih boyunca ne demek olduğunu, Sümerler, Yunan, Roma, Çin, Hindistan ve Sanayi Devrimi sonrasında ne hallere büründüğünü, hangi evrelerden geçtiğini, nasıl çözüleceğini, gelecekte sıkıcı hayatın alacağı biçimleri anlatıyor! Not: İyi yakalanmış ayrıntıyla beraber abartılı benzetmeler de her zaman ekmek yedirir…

Paterson hem New Jersey’de bir bölgenin adı hem de filmin kahramanı, otobüs şoförünün adı. Yalnız adı mı soyadı mı belli değil. Can Saday’ın İçerenköy hattında çalıştığını ve adının Can İçerenköy olduğunu düşünün. Veya Meryem Samandağ. Gürkan Ataşehir, Kadir Lice, Murat Madenler, Sırma Piyangotepe gibi…

Dehşet bir şekilde rutine bağlanmış bir hayatı var. Bu rutine meydan okuyan tek şey yazdığı kötü şiirler olmalı. Etrafında bir dolu tuhaf karakter (topluma göre), bir dolu manasız gibi görünen olaylar ve de üstüne Jarmush kıl/donuk mizahı…

Bütün Jarmusch filmlerinde olduğu gibi film boyunca bir şey olsun diye bekliyorsunuz, olmayınca da sinirlenmeyip, tebessümle filmi bitiriyorsunuz.

Daha başka ne isterim?

TOP 5 JARMUSCH FİLMİ

  • Stranger Than Paradise (Bu filmi izlemeyi başlı başına bir etkinlik olarak planlayınız lütfen. Yalnız baştan uyarayım, bu filmi izlemeden önce size toplum tarafından dayatılan genel geçer doğruların önemli bir bölümüyle kavga etmelisiniz. Bu filmi 100 kişiye izletsen 96’sı “ee, ne bu şimdi diyecektir”, uyarayım. Fetiş filmlerimden biridir.)
  • Permanent Vacation
  • Broken Flowers
  • Dawn by Law
  • Mystery Train

Cu

 

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın