Top 11 Korku Filmi

blog_audition02

 

Giriş Notu 1: The Shining’i listeye sokmayı unutmuşum. İki numaramdır.

Giriş Notu 2: Ha siktir! 2010 yılında Top 10 Korku Filmi diye fazla özenilmemiş bir yazı yazmışım. Şimdi aratınca buldum.

Bayılırım…

İyi bir korku filmi tüketicisiyimdir ama bunları liste şeklinde ele almamıştım. Arşiv amaçlı bu yazıyı yazıyorum.

Neden korku filmi?

Bu şekilde “Neden X?”, “Neden Y?” gibi sorularda kitlenirim. Aklıma bir karikatür gelir. Cevap veremem…

Neden korku filmi?

Çünkü insana yaşatabileceği adrenalin duygusunun yüksekliğinden dolayı.

Türümüz Sapiens’in en çok peşinden gittiği iki duygu, his, dürtü; korku ve meraktır. Bu ikisi türümüzü çok cezbeder. O yüzden bu ikisine akıllı bir şekilde yatırım yapan kişi ve kurumlar kazanmıştır hep. Sinema da bundan geri durmamıştır.

Aslında iki tip korku filmi vardır. Birincisi istismar sineması dediğimiz, korku dürtüsüne yatırım yapıp ondan ekmek yemeyi amaçlayan, sanatsal kaygıdan uzak, piyasa işi filmlerdir. İkinci olarak da istismar etmeyi düşünmeyen, sanatsal kaygıyla çekilmiş ama korkutmayı başaran filmleri ele alabiliriz. Yalan yok birinci gruptan da filmler izledim. İster dövün ister sövün. Listemde bu gruptan filmler de mevcuttur.

Başlayalım:

11) Profondo Rosso / Derin Kırmızı (1975), Suspiria (1977)

İtalyan yönetmen Dario Argento’nun bu iki filmini beraber aldım. Bu listede bazı maddelerde esnafça bazı yönetmenlerin iki veya üç filmini beraber aldığımı göreceksiniz. Buna mecburdum. Bu filmlerin beraber ele alınması gerektiğini düşünüyorum. “giallo” İtalyanca sarı demektir. İtalya’da yazılan piyasa işi korku romanları, sarı kapakla piyasa sürüldüğü için bu türe “giallo” denmiştir. Katil kimdir? Bu türün numarası budur. Argento da bu türü sinemaya uyarlamıştır. Hep bu tarz filmler çekmiştir. Kendisine göre neyi çektiğinin değil nasıl çektiğinin önemi vardır. Stilize bir tarza sahiptir ama öyle böyle değil. Olağanüstü diyebileceğimiz bir göz kamaştırıcılığı vardır. Bu iki film de en iyi filmleridir. Hayranı boldur. Kült filmin karşılığıdır bunlar. Bir bakın…

10) Scream / Çığlık (1996, 1997, 2000, 2011)

Wes Craven’ın bu serisi de listeme giriyor. Aslında kendisi de 70’li 80’li yıllarda korku filmleri çekmiştir ama bu serisinde Amerikanın bu dönemini ti’ye (?) alır. Gençlik yine olayın merkezindedir. Oldukça yaratıcı bir tarzda çekilmiş filmlerdir. Tempo çok yüksektir. Belirli bir adrenalin seviyesini sürekli canlı tutarlar. Ciddiye alınmayacak filmler gibi dururlar ama böyle yaparsanız hemen size cezayı keserler. Edward Münch’ün aynı adlı bir tablosundan esinlenerek çekilmiştir. Filmin tam anlamıyla bir kült olduğunu Whatsapp’taki en favori smaylilerden biri oluşundan anlıyoruz. Şok olmuş adam smayli…

9) Rec / Ölüm Çığlığı (2007)

İspanya’dan bir film var sırada. İki yönetmeni var ama isimlerini yazmak çok uzun sürdüğü için es geçiyorum. Kusuruma bakmasınlar. Rec yani kaydediyor demek. Video cihazlarında kaydet’e bastığınızda çıkan rec ifadesine gönderme yapılıyor. Blair Witch Project’ten beridir tüm filmin, el kamerasıyla çekilmiş gerçek görüntüler olduğu polimi tutmuştur ve bu türde filmler çekilmiştir. Bazı filmler bu el kamerası görüntülerini filmin bir bölümünde kullanmıştır. Rec bütün filmi el kamerası üzerinden ele alıyor. Bir apartmana musallat olan tuhaf bir yaratık ele alınıyor. Korkutma işini ciddi bir anlamda başarılı yapıyor. İkincisi de çekildi ama tutmadım.

8) Garez / Ju-On / The Grudge Serisi

Takashi Shimizu’nun Garez serisi için tarih vermedim çünkü altı tane var. Yedi tane olmuş muydu? Shimizu tam bir esnaftır. Önce video piyasası için bir film çeker. Evet, Japonya’da bir de korku video piyasası vardır. Film kulaktan kulağa yayılır. Yönetmen hemen ikincisini çeker. Başarı gelince aynı iki filmin sinema versiyonunu çeker. Başarı gelince aynı iki filmi Amerikalılar için İngilizce çeker. Yani ynı projeyi üç defa hayata geçirir esnaf yönetmen. Sinema tarihinde aynı filmi iki defa çeken yönetmenler vardır (Hitchcock, Haneke, Ün) ama üç defa çeken yoktur. Filmin adı Ju-On. Ju Japonca curse (lanet) anlamına gelen kelimenin, On da grudge (garez) anlamına gelen kelimenin ilk heceleriymiş. O halde filmin İngilizce adının Cur-Gru, Türkçe adının da Lan-Ga olması lazım da neyse. Tüm Garez filmlerinin dayandığı temel mantık şu: Bir adam karısını ve oğlunu vahşi bir biçimde öldürür ve olayın geçtiği eve gelen herkes veya her aile bu nefrete maruz kalırlar. Bütün Garez filmleri bir kişinin adıyla anılan bölümlerden oluşur ve o bölüm de o kişinin akıl almaz tedirgin edici atmosferde Toshio ve Kayako tarafından korkutulması üzerinedir. Altıma sıçırtmıştı. Bu yazarken bile köşeden çıkıp gelecek diye korkuyorum…

7) Ringu / Halka (1998)

Hideo Nakata’nın filmi de yılan hikâyesine dönmüştür. Amerika’da çekilmiştir, ikincisi çekilmiştir, 0’ı çekilmiştir falan…Birincisi benzersizdir. Bunu yalnız başına izleyebilecek insan sayısı azdır. Saçları gözünün önünde olan Japon kızı klişesini sinema tarihine armağan etmiştir. Hastasıyım.

6) Apartman Üçlemesi

Roman Polanski’nin Apartman Üçlemesi’ni beraber ele almak zorundayım. Sinema tarihinin en iyi üçlemelerinden biridir. Sadece bunları çekmiş olsaydı bile sinema tarihinin en iyi yönetmenlerinden biri olarak anılması gerekirdi. Rosemary’s Baby, spoiler’ın allahını içerir ve konuyla ilgili çok dikkatli konuşmak lazım. Üçleme içerisinde favorim yönetmenin kendisinin oynadığı The Tenant’dır. Adım adım deliliğe gitmek filmi arıyorsanız işte bu, odur. Repulsion’ı da erkeklere bir türlü ısınamayan kadınlara tavsiye ederim. Gerçi haksız da sayılmazlar. Ben de dahil bütün erkeklerin ABV.

5) Mulhollan Dr. / Mulholland Çıkmazı (2001), Lost Highway / Kayıp Otoban (1997)

David Lynch sineması David Lynch sinemasıdır. Filmin türü ne diye sorulursa “David Lynch” demek gerekiyor. Bu iki filmi beni feci korkuttukları için alıyorum. Lynch’le ilgili bir şeyler yazmıştım. İlgi çekici bir manyaklığı var. Mulholland Dr. 21. yüzyılın en iyi filmi seçildi bu arada eleştirmenlerce.

4) The Texas Chainsaw Massacre / Teksas Katliamı (1974)

Tuhaf karakterlere ilgi duyarım. Bu filmde tuhaf karakterlerin şahı değil adeta şahbazı var. Sıkı bir sistem eleştirisidir de Teksas Katliamı. Vietnam Savaşı’nın topluma neye mal olduğunu gözler önüne serer ve bu akıl almaz manyaklığın sorumlusu olarak sistemi gösterir. Akıl almaz bir manyaklık diyorum ve çekiliyorum.

2) Audition / Ölüm Provası (1999)

Takashi Miike’nin bu filmini yıllarca aradım. Bulduğumda ise allahım yerinden fırladı. Sinema tarihinin en tuhaf/manyak/deyişik karakteri bu filmdedir. Asami Yamazaki aslında çok hoş, sevimli bir kızcağızdır. Ama düşününce bile korkuyorum. Neler yapıyor öyle! Bir insan nasıl bu kadar deyişik olabilir? Korku filmi seviyorsanız ve izlemediyseniz derhal izlemelisiniz. Bu arada filmi feministlerin çok sevdiğini ve birilerine tavsiye ettiklerini ekleyeyim. Neşet Ertaş’ın dediği gibi Felek bulut oldu üstüme yağdı…

1) Psycho / Sapık (1960)

Neşet Ertaş’ın dediği gibi Viran eyledin hanemi, vurdun daşdan daşa…Çok bahsettim bu filmden. Sinema yazılarımı takip eden birisi bir numaramda bu filmin olacağını tahmin ederdi bence. Eylül ayında yazdığım “En Sevdiğim Top 39” yazımda kendisini iki numaradan listeye sokmuşum. Öyle…Yıllarca en favorilerimden biri oldu. Düğün müziğim bu filmin fon müziği olacak…Diyecek bir şey bulamıyorum ya!

Not 1: Yazıyı yazarken aklıma The Silence of the Lambs ve Amerikan Psycho geldi. Bu iki harika filmi unuttum diye düşündüm ama aslında bunlar gerilim (thriller) kategorisine daha bir aitler sanki.

Not 2: Yorum bölümünde Garez’lerle ilgili eski bir yazımı paylaşacağım.

Not 3: Türkler an itibariyle korku filmi yapamazlar. Türklerin yaptığı korku filmi Aya Sofya’nın içindeki minber gibi bir şey oluyor.

Not 4: Yazım yanlışlarını kontrol edemeyeceğim.

Alakasız Not: Sokaklarda artık daha fazla Bonzai almış eleman görmeye başladım.

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Radyo Dinlemekle İlgili Düşüncelerim

hap

Dün sine-i millete döndüm ve kitlelerin arasına karıştım. Onlara radyo dinlemekle ilgili düşüncelerini sordum. Kadıköy belediye başkanlığı seçiminde CHP’nin ezici üstünlüğü gibi “severim” sonucu çıktı. Kimse radyo dinlemekte bir sakınca görmedi ama ben sevmem ve de dinlemem…

Yılların birikimiyle gelen “cins adamlık” kariyeri bunu gerektirdi çünkü. Cinslik falan değil.

Hobilerim benim için çok değerli ve vazgeçilmezdir. Onları daha iyi tatbik edebilmek için arayıştayımdır sürekli. Müzik benim için nasıl anlatsam…Öyle böyle bir şey değildir yani. “Ee, bizim için de öyle” diyeceksiniz elbette. Başlayalım:

“Mouthgasm” diye bir kelime vardır. Bira bloglarında geçer. Bira içerken hissedilenlerle ilgili bir tabirdir. Örneğin ben Paulaner içerken “mouthgasm” olurum. Mouth yani İngilizce’de ağız demek. “-gasm” de “orgasm” kelimesinden ödünç alınmıştır. Orgazm nedir biliyoruz değil mi? Gerçi bilinmiyor olabilir çünkü kadınların önemli oranda bir yüzdesi hayatı boyunca orgazm olmuyor. O işin ardına, hak etmedikleri halde, bir dolu duygu, düşünce, ideoloji, ekonomi-politik yığıldığı için. “Mouthgasm” ağız orgazmı demek.

Ben de buradan hareketle “eargasm” adlı yeni bir kelime öneriyorum İngilizce yetkililerine. Yani kulak orgazmı…Müzikle ilgili. Akıllara kulağın arkasını getiren argo deyimle bir alakası yoktur.

Müzik dinlemek benim için çok özel bir faaliyettir ve yaşayabildiğim kadar “eargasm” yaşamak isterim.

Ve bu, radyo dinleyerek mümkün değil.

Durun sakin olun, radyo dinlemenin şerefsizlik, ahmaklık olduğunu falan düşünmüyorum. Kendi durumumdan bahsediyorum. Bazı avantaj gibi görünen yanları da vardır.

Radyo dinlemek yerine Sporify’da liste oluşturup karışık dinlemeyi tercih ediyorum. Önceden Youtube’da yapıyordum bunu ama oradaki bazı müziklerin ses kalitesi çok düşük. Ayrıca bazı videolar kullanıcı tarafından kaldırılıyor ve sizin haberiniz olmuyor. Youtube da yalnız canlı performanslarda çok şey sunuyor size.

Spotify listemde yaklaşık 1000 tane parça var ve bu sayı sürekli artıyor. Bu arada bu listeyi oluşturmak da ciddi bir mesai gerektiriyor. Bu 1000 parçanın hepsi bana “eargasm” yaşatıyor. Yani radyo dinlerken ortalama 44 dakikada yaşayabileceğim duyguyu, ben her an yaşıyorum.

İyi müzikleri bana verin, dünyanın geri kalanını size veririm…

Radyolar yalnızca bir tarzda oluyor. Spotify listemin bana sağladığı gibi; önce Michael Jackson’dan “Billy Jean”i sonra Erol Parlak’dan “Duaz İmam”ı sonra İbrahim Tatlıses’den “Yemin Ettim”i sonra Ahmet Kanneci’den “Inca Dans”ı sonra Orhan Gencebay’dan “Seni Buldum Ya”yı sonra Hakan Peker’den “Ateşini Yolla Bana”yı sonra Nilüfer’den “Seni Beklerim Öptüğüm Yerde”yi sonra Grup Yorum’dan “Ferhat”ı sonra Ahmet Aslan’dan “Meso”yu sonra Zeki Müren’den “Belalım”ı sonra The Black Keys’den “Fever”ı çalacak bir radyo var mı?

Böyle bir radyo varsa adı Qwer:Ssdfsaaf şlkdşfgd FM olmalı.

Radyoda program dinlemekle ilgili de pek bir şey düşünmüyorum. Amaç haber almaksa salisesinde alıyorsunuz artık. Yorum dinlemekse TR artık bir yorum çöplüğü oldu. En yaratıcı yorumların bile 3 saat 46 dakika ömrü oluyor ortalama.

Radyo dinleyerek -sadece bir tarzda- üretilmiş yeni müziklerden haberiniz olabilir. Bu bir avantajdır ama ben bunu, “Plan program yapmadan seyahat çıkan, ayaklarının kendisini götürdüğü yeri seven” adama benzetiyorum. Birileir bunu sevebilir. İtirazım yok. Karşısına umulmadık bir anda güzel bir sürpriz çıkınca çok da mutlu olunabilir ama ben, mesela seyahatlerde planlı gitmeyi severim. Bu şekilde görülmesi gereken her şeyi görüyorsunuz. Alternatifinde, birçok güzel şey gümbürtüye gidiyor. TR’de kaliteli müzik üretimi açısında eskiye nazaran ciddi derecede bir düşüş var. Çok şey kaçırdığımı düşünmüyorum. Sadece bir tarzda, üretimin en fazla %10’una denk gelen kaliteli müzik üretimi için saatlerimi verip “eargasm”den mahrum kalmak istemem açıkçası.

Bir şekilde iyi müziklerden er ya da geç haberimiz oluyor zaten. Bu konuda Güven Uygun‘dan rica etmiş durumdayım. Yeni iyi müzikleri bana bildiyor.

Radyo çok iyi bir şeydi. İnsanlığa büyük değer ve güzellik kattı. Biraz nostalji duygusuyla radyoya yaklaşıldığını düşünüyorum, kızmazsanız.

Müzik üretimi ve tüketimi büyük oranda değişti. Nicelik olarak büyük bir “artis” varken nitelik olarak büyük bir geriye düşüş var.

Bu durumda, bir müzik aşığı olarak çıkış yolu arıyorum ve bu yöntemi buldum.

İyi müzikleri bana verin, karşılığında dünyayı alın…

 

 

müzik, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Harika Bir Gündü 16 Cibali Fener Balat

Fotoğraf albümüm için tıklayınız.

mimari, Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Tanju Çolak’ın İstatistikleri Messi’ninkilerden Daha İyi!

Dün Tanju Çolak ile Hakan Şükür’ü kıyaslayan bir yazı yazdım. Orada Tanju’nun lig golu ortalamasında inanılmaz bir sayıya sahip olduğunu ve dolayısıyla Avrupa’nın ciddi ülkeleri baz alındığında, bu alanda Top 5’te yer alabileceğini yazmıştım. Sayıları kontrol etmemiştim ama bundan emindim.

Bugün sayılara baktım ve Tanju’nun Messi’den bile önde olduğunu gördüm.

Messi, 382 lig maçında 349 gol atmıştır. Ortalaması 0,91…

Ronaldo’yu geçmiş olamaz diye düşünmüşüzdür hepimiz. Oysa kendisi İngiltere’de yalnızca bir kere 30’u geçmiştir. 486 lig maçında 372 gol atmıştır. 0,76…

Tanju’nun Vikipedi verileri 260 maçta 240 gol der. Yani 0,92…Yani tarihteki en yüksek lig golü ortalaması. Vikipedi’nin TR 1. lig istatistikleri sayfasında ise 282 lig maçı diyor. O zaman 0,85 oluyor…Bu da kendisini Gerd Müller’le beraber ikinci yapıyor.

Van Basten 0,77, Ibrahimoviç 0,62, Henry 0,50 oranına sahip. Nistelrooy, Sherar ve Fowler’a da baktım ve 0,50 civarlarında olduğunu gördüm. Aklıma başka bir isim de gelmedi…

Gerçek ama inanılmaz!

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Hasta Olduğum Şeyler 2

IHA_20090911_67797

*Ak Partili capri şortlarına…

*Bu şorta eşlik eden, olmazsa olmaz, küçücük, boyuna asılan çantalara…

*Otel tatili satmak için arayan canım müşteri temsilcisi emekçisinin, sıfır samimiyet kokan “Nasılsınız, Baran Bey?” sorusuna…

*Anadolu’daki illerin turizm danışma ofislerinde torpille işe giren elemanların, ortalama bir soruda afallayıp, seni paketlemeye çalışmalarına…

*Riyakar kadın erkek muhabbetlerine…

*Ortalama her Facebook iletisine Sırma Doğan ın hemen “Muhteşem” basmasına…

*Whatsapp’ta ortaya atılan ufak tefek bir polemiğe bir Can Saday ın, iki eli kanda olsa da, götünde ayı bağırsa da dahil olmasına…

*Çaykur Tiryaki’nin muhteşem bir çay olarak değerlendirilmesine…

*Şenol Güneş’in anlaşılmaz cümlelerine…

*Sol partilerin kongre metinlerinde geçen “Kongre, MK’yı görevlendirdi” şeklinde ifadelere…

*Neymar’ın frikiklerde topun başına gelip çoraplarını düzelterek Messi’ye yatırımı yapmasına…

*Şerefsiz insan ve kaleci Volkan Demirel’in penaltılarda su içmesine…Ama geçen ne güldüm! Hayatımın en mutlu anlarından biriydi…

*Aslında orada işi olmayan kişilerin katıldığı samimiyetsiz iftar yemeklerine…

*100. yılda şampiyonluk sözü veren, eski GS başkanı Özhan Canaydın’ın “Canım 2005-2006 da 100. yıl sayılır,” demecine…

*Halil Selim in o kadar özendiği yemeklerde, salatalarda tuz kullanmamasına…

*Hem Atatürkçülerin hem de dincilerin Çanakkale Savaşları’na sahip çıkmalarına…

*Müslüm Gürses’in “Hangimiz Sevmedik?” parçasındaki işlevsel zurna yorumuna…

*Instagram’da kamu hizmeti sunma amacı olmayan her işe…

*Instagram’ın videoları kesmesine…

*SM’de insanların kendilerini celebrity adam/kadın zannetmelerine…

*2. Abdülhamit’in Mithat Paşa’yı paketlemesine…

*Gitarın akordunun 12 saniyede yapılabilmesine…

*Firat Eren Kaplan ın kelimeyle bitişik yazdığı gülücüklere…

*İhsan Eliaçık’ın bir türlü çözülemeyecek olan, kocaman çelişkisine…

*Esra Bektaşoğlu nun dünyanın en seviyeli insanı olmasına…

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Hakan Şükür, Tanju Çolak Kıyaslaması

n_55329_1

Türk futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu, hiç tartışmasız Hakan Şükür’dür.

Peki kendisi gelmiş geçmiş en iyi golcü müdür?

Bence değildir. Bu kişi Tanju Çolak’tır.

İstatistiklere bakarsak, 249 golle Hakan Şükür’ün birinci olduğunu görürüz ancak Şükür bu golü 488 maçta atmıştır. Gol atma oranı 0,51’dir. Muhtemelen 2000 tane pozisyona girmiştir.

Tanju Çolak ise 240 gol atmıştır ama, sıkı durun, 282 maçta bu sayıya ulaşmıştır. Gol atma oranı 0,85 ki bu inanılmaz bir sayı. Avrupa’da saçma sapan olmayan ülkelerin ligleri hesaba alınırsa muhtemelen ilk 10’da falan olmalıdır. Hatta bence Messi, Ronaldo, Henry, Nistelrooy’dan sonra dördüncü falan bile olabilir. Tanju Çolak muhtemelen 286 pozisyona falan girmiştir.

Kupa sayısında inanılmaz bir fark vardır. Tanju’nun 88’de GS ile şampiyonluğu ve 91’de de kupa şampiyonluğu vardır. Hakan ise daha 1987’de Sakaryaspor’la kupa şampiyonluğu, 1992’de Bursaspor’la Başbakanlık Kupası şampiyonluğu vardır. GS ile zaten sekiz şampiyonluk ve bir dolu kupa kazanmıştır. O yüzden en büyük futbolcu zaten.

Tanju Çolak alemci olmasaydı, GS’ye 24 yaşından önce gelseydi, 30 yaşında FB’den, gol kralı olmuşken gönderilmeseydi, aynı sene hapse girmeseydi muhtemelen Messi istatistiklerine ulaşacaktı. Hakan Şükür istikrarını ve şansının yarısı olsaydı sayılarını ikiye katlardı.

Oyun tarzı olarak bakarsak, Hakan Şükür’ün fizik gücü, Tanju Çolak’ın affetmemek özelliği öne çıkar. Fizik gücünün çok önemli olduğunu belirtmek istiyorum. Şükür topu vermezdi. Bu özelliği bugüne kadar geçilebilmiş değildir ve çok işe yarayan bir özelliktir takım için. Çünkü futbol topla oynanır. Kafa toplarındaki becerisi de malum ama sadece iyi kafa vurmak iyi bir golcü olmak için yetmez. Asist özelliği de çok iyidir Şükür’ün. Tanju asist yapmazdı, kendisi atardı. Şükür’ün tek ve en büyük eksiği vuruş becerisiydi. Bu kadar uzun boylu olup da vuruş becerisi üst düzey olan çok az oyuncu vardır.

Tanju’nun özelliği ise benzersiz vuruş becerisiydi. Onu bu konuda Thiery Henry ile kıyaslarım ancak. Dediğim gibi affetmiyordu.

İkisinin karşılıklı gol attığı bir GS, FB maçı hatırlıyorum. Şükür’üm ilk senesiydi. 1992-93 sezonu. Kadıköy’deki maçı GS 4-1 almıştı. Tugay bomba gibi bir gol atmıştı. Sanırım Youtube’da özeti vardı. Hakan Şükür’ü canlı da izledim üç kere. Canavar gibi koşuyordu.

Artık 200 gol atan biri olmayacak diye düşünüyorum Türkiye’de. 150 bile zor atar. 200’e ulaşabilecek potansiyelde olan birini Avrupa’dan kaparlar. Diğerleri de 150’de falan kalırlar. Tanju’nun sayılarına kıyamete kadar kimse ulaşamayacak…

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Darıca Hayvanat Bahçesi’yle İlgili İzlenimlerim

18700329_1031949890273912_3744425178339753226_n

Yazıya başlamadan önce belirteyim ki geçenlerde gittiğim Darıca Hayvanat Bahçesi’nde, gergedan gördüğüm an, hayatımın en “ilginç” anlarından biriydi…Tam olarak yanı başında ve yandan gördüm kendisini. Isuzu kamyonet gibi bir şeydi. Çok üstün bir hayvandı. İnsanı hayrete düşürecek, onun beyninin airbag’lerini yerinden çıkartabilecek bir mükemmeliyete sahipti. “Bu kadar muhteşem bir şey iyi ki tesadüf eseri oluşmuş,” diyerek hayatıma devam ettim.

Şimdi yazıya başlıyoruz. Yazılara ilgi çekici bir anekdotla başlamak veya merkezin civarlarından dolaşarak sadede gelmek, provokatif bir iddiayla ortaya çıkmak, merak uyandırıcı bir başlık atmak iyidir…(Hacettepe Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı, Introduction to Writing dersi notları)

TV izler misiniz?

İzlememelisiniz. Çıplak Vatandaş filmindeki gibi tv’yi pencereden atın da demiyorum ama kapatın. Benim sekiz senem televizyonsuz geçti ve bir an bile canım sıkılmadı. Zaten yetişkin olduktan sonra hayatta hiçbir zaman canım sıkılmadı. Maçları takip etmek için tekrar televizyon edindim. Maçlar bitince de kapatırdım. Dizi, haber, tartışma izlemem…Hiçbir faydası olduğunu düşünmüyorum.

Son yıllarda tv açık oluyor.

Bir kere benim için bir kanal yapmışlar. İz TV…Bu kanal sadece benim için yapılmış diye düşünüyorum. Mail atıp teşekkür ettim. Neye ilgi duyuyorsam belgeselini yapmışlar ve yayınlıyorlar. Her gün İz TV’nin programına bakar ve izleyecek belgeselleri belirlerim. Onun dışında ise son iki, üç yıldır hayvan belgesel kanalları da açık oluyor. Ben evde hayatıma devam ederken, şu andaki gibi bu yazıyı yazarken bu kanallar açık oluyor. Önceleri Animal Planet izlerdim ama artık Net Geo Wild açık oluyor. Mükemmel bir kanal. Bu kanal sayesinde hayvanlarla daha fazla ilgilenmeye başladım.

Bir de Sapiens adlı kitabı okumak bu merakı tetikledi.

Ve Darıca hb ye gittim. Yazının bundan sonraki bölümünde bu şekilde yazacağım. Çocukken Ankara’da AOÇ’deki hb ye gitmiştim. Bir de İzmir’dekine gitmiştim.

Başlamadan söyleyeyim, başbakan olsam bütün hayvanat bahçelerini kapatırım. Hayvanlara resmen işkence yapılıyor. Şerefsiz sapiens’in kendi zevki uğruna diğer canlılara işkence yapmasına iyi bir örnektir hb ler. Bunu söylemeden bu yerin tanıtımını yapamam.

*Bilet 30 TL. 365 gün açık ve indirim yok. Öğretmenlere bedava.

*En çok ilgilendiğim hayvanlar kaplan, ayı, gergedan, yırtıcı kuşlar ve aslandır.

*Burada bir Sibirya kaplanı var. İnanılmaz bir şey. Bir olgu. Bir fenomen. Sürü halinde yaşamıyor. Tek başına takılıyor ve dünyaya kafa tutuyor. Yakalasa öper. Belgeselinde karlarda, dağlarda, ovalarda koşmasını izlemelisiniz. Bu arada “esaret altındaki kaplanlar” (evet terim böyle) normalinden daha büyük oluyor. Çok yediği ve enerji harcamadığı için. Buradaki kaplan da devasa bir şey ve baktıkça bakıyorsunuz ama nasıl da ızdırap çektiğini görüyorsunuz.

*İki tane ayı var ve çok acıklı durumdalar. Bir de onları çukurvari bir yere koymuşlar. Yukarıdan bakıyorsunuz. Ayı da çok üstün bir hayvan. Bir kas yığını. Bir darbeyle kafanızı uçurabilir. Buradaki ayılar insanda en fazla acıma duygusunu ortaya çıkarıyor. Ayı adlı filmi ölümüne tavsiye ederim. Kuzey ülkelerinde ayı anlamına gelen kelimeler bir övgüdür. Hatta eski hakem Urs Meier’in adı urs ayı demektir. Bir Norveçliye ayı deyin sizi sarılıp öper. Bolu’daki iki tanıdığım bir gün yaylaya içmeye gitmişler. İleride bir ayı görmüşler. Kafası daha iyi olan “Gel, koca oğlan gel” diye ayıya davet çıkarmış. Bu anıyı unutamam.

*Darıca’da sadece bir tane aslan var. Dişi cinsiyetine ait bir birey. Ankara’da erkek de vardı. Onun da inanılmaz bir şey olduğunu hatırlıyorum. Buradaki dişi aslan biraz uzakta kalıyor ve hareketsizdi. Kaplan kadar etkileyici değildi. Sapiens kitabında “Aslan karada, köpekbalığı da denizde besin zincirinin en üstünde yer alır,” diye bir cümle var. Bunun ne anlama geldiğini bilen varsa açıklasın lütfen.

*Şempanze de var Darıca’da. En yakın akrabamız. Ayrıca en zeki hayvan. Düşüncemi söylemiştim: Bence oy verme hakkı kendilerine artık verilmeli. Kadınlara oy verme hakkını ilk veren ülke şeklinde yanlış bir bilgiyi yayıyoruz. Şempanzelere ilk oy verme hakkı veren ülke olabiliriz. Bir de kendilerinin iki milyon yıl sonra değil de bir milyon yıl sonra konuşacakları tahmin ediliyordu. Bir yazıda okumuştum. “Ben onları bekleyeceğim,” şeklinde bomba bir espri yapmıştım. Şu sigara içen şempanze videolarına bayılıyorum.

*Babunlar da var Darıca’da. Çok sempatikler. Onun dışında bir dolu maymun türü var. Örümcek maymunun enerjisi gözlerden kaçmadı.

*Piyasaya çıkmadığı için en çok üzüldüğü hayvan tapir oldu. Çok merak ediyordum kendisini. Apocalypto adlı dünyanın en sürükleyici filmini izledikten beridir…

*Zürafalar kapalı alandaydı. Açık alana görmek daha etkileyici olacaktır.

*Bu arada buranın en büyük sürprizi tembel hayvan oldu. İngilizce’si sloth. Hatta sloth Hristiyanlığın yedi ölümcül günahından biridir. Yani tembel olmayacaksın. Bu hayvan daha önce ilgimi çekmişti. Yani evrim sürecinin gücüne gitmesin de çok itici bir hayvan. O kadar tembel ki günde üç dört metre hareket ediyor diye bir cümle hatırlıyorum kendisiyle ilgili ama o gün bir öğrenci grubu geldi ve kıyameti kopardılar. Tembel hayvan da resmen topukladı ve kafesin bir ucundan diğer ucuna gitti. Yedi günlük enerjisini 15 saniyede harcadı.

*Lemur diye bir hayvan grubu da var. Ders kitabında da karşıma çıkmıştı ama ne olduğunu bilmiyordum. Tropik bölgelerde yetişen bir tür sürüngen memeli gibi bir şey. Skandal bir cümle kurmuş olabilirim şu anda.

*Kartallar da var. AKP seçim çadırı büyüklüğünde bir yerde kapatılmışlar. Büyük bir yer gibi düşünülebilir ama kartala dağlar ovalar lazım. Uçamayan bir kuş…Ne acı…

*Afrika pengueni diye bir şey de vardı. Bu konuda da bilgiye ihtiyacım var sanırım.

*Kanguru bile getirmişler.

*Yılanlar ve timsahlar tıpkı Ankara’dakilerden hatırladığım üzere o kadar “bitse de gitsek” modundalar ki…

*Jaguar fenaydı. Siyah derisi çok etkileyici. Puma öyle değil.

*Leopar da çok göz alıcı. Alakalı not: Leopar desenli kıyafet masum değildir. Bence hiçkimseye yakışmıyor. Leopar desenli türbanlar var lan! Oha artık.

*İran parsı gibi bir şey de vardı. Bizim köyde bir evin duvarında vahşi bir kedinin postu var. Uzun yılların postu bu. Orta büyüklükte bir köpek kadar bir şey olmalı ve kulakları uzun. Vaşak diye bir şey var mı? O, o mu?

*Yazın Halil Selim’le vahşi bir hayvan görmüştük. Çakal mıydı tilki miydi? Türkiye’de çakal var mı? Bu da merak ettiğim bir konu. Bu arada Halil Selimfeysten çıkmayı düşünüyormuş.

*Örümcekler ve akrepler de çok etkileyiciydiler. Tabak kadar olanları vardı örümceklerin.

*Su aygırı da vardı ama çok uzakta ve kapalı alandaydılar. Pek seçemedim.

*Papağanlara hayranım. Sanırım Eylül ayı gibi bir papağan alacağım. Adı da Messi olacak. Gerçi hayvan beslemekle ilgili çelişkilerimi henüz çözebilmiş değilim.

*Net Geo Wild’da “Bad Ass Animals” diye bir belgesel seyrettim. En şerefsiz hayvanlar diye çevirilebilir. Bal porsuğu en adisi seçildi. Bi’ araştırın kendisini derim.

*Burada yüzlerce yıllık bir dev kara kaplumbağası da var. Beş metrekarelik bir yerde duruyor. İki kişilik koltuk kadar bir şey.

*Armadillo da vardı ama yuvasından çıkmadı. Düşbaz adlı müzik grubunun Bahar adlı klibini izlediğimden beri merak ettiğim bir hayvandı.

*Kurt çok etkileyici gözükmedi gözüme. Bir kere ona benzeyen çok köpek var. Şu anda yine skandal bir cümle kurmuş olabilirim.

Böyle…

Orayı görmek gerekiyor. Benzersiz bir deneyimdi ancak hb lerin karşı propagandasını yapmayacaksınız gitmeyin derim.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Allah Belanızı Versin 2

*SM’de, öyle olmadıkları halde; trend icabı, ritüel gereği, numaradan duyarlılık çileği sıçanlar…Yapmasalar daha mı iyi? Sanırım daha iyi. Sonra hayal kırıklığı daha az acıtır. Malını tanırsın en azından.

*Arabayla artistlik hareket yapıp, insanı geren ergenler ve ergen ruhlular…Bir gün onlardan biriyle röportaj yapmak isterim. Bu şekilde yaparak herhangi bir platformda ekmek yedikleri oluyor mu acaba? Kaza yapsalar mutlu olurum.

*Otobüste açıklar da varken türbanlıya yer veren provakatörler…Umarım bir gün teknik direktör olursunuz da final maçında, oyuncunuz Toni Kross’un kaptırdığı topla takımınız gol yer.

nitelikli goygoy kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Aşkla İlgili Bazı Özlü Söz Önerilerim

*Aşk zeytinyağlı sarmaya benzer. Nadiren iyisine denk gelirsiniz.

*Bazı aşklar tüplü Çokokrem gibi. Hemen bitiyor.

*Çeri domatesin bile kabuğunu soyan bir aşkınız varsa ona sıkı sıkı sarılın.

*Bazı aşklar Mithat Körler gibi. Varlığıyla yokluğu belli değil.

*Aşk yemek tarifi gibi bir şey değildir. İçindekiler ve hazırlanışı gibi bölümleri yoktur.

*Aşklar Stanley Kubrick filmografisi gibidir. Hiçbiri birbirine benzemez.

*Aşk Gezi Süreci (olayları) gibidir. Aynen tekrar edemez.

*Ha sevdiğin insan ha çoban salatadaki kırmızı soğan.

*Ha sevdiğin insan ha 66’da As’a 10’lu düşürmek.

*Aşıksanız Barcelonalı Busquets gibisinizdir. Nadiren gol atarsınız.

*Üç şey iyi stres attırır: Odun kırmak, vitesi ücten dörde atmak ve de ilk buluşmanın ritmli geçmesi.

*Ha ucuz uçak bileti bulmak ha salvo yapmayı düşündüğün insanın sana salvo yapması.

*Bazı aşklar Müslüm Gürses’in “Hangimiz Sevmedik” parçasındaki zurna gibidir. Tam yerinde.

*Bazı aşklar 1993 yılındaki GS teknik direktörü Hollmann gibidir. Çabuk unutulur.

*Bazı aşklar “kanepe” gibidir. Ne olduğunu yıllar sonra anlarsın.

*Bazı aşklar Lionel Messi gibidir. Çok büyük yıldız olacağı ilk zamanlarından bellidir.

*Aşk Tap 6’ysa toplumun istediği olsun diye girilen ilişki Efes Malt kutudur.

😛

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Messi, Ronaldo İstatistikler Son Durum

18700329_1031949890273912_3744425178339753226_n

Bakalım son duruma:

Bakmadan önce hatırlayalım: Ronaldo, Messi’den iki yaş büyüktür. (1985-1987) Üst düzey liglerde iki fazladan sezonu vardır. Messi, istediği kadar Barcelona’da oynayabilir ama Ronaldo, teklemeye başlar başlamaz Real Madrid’den gönderilecektir.

Bu sene ilk defa Ronaldo ligde 30 golü geçemedi. Son yıllarda da asist sayısındaki uçurumu, uçurum olmaktan çıkardı.

Bakalım artık değil mi?

Not: İstatistiklerde, hazırlık/gösteri maçları kullanılmamıştır. Bu maçlar esnaf geçer.

Başlıyoruz artık, söz:

Messi, 700 maçta (kulüp + milli takım) 565 gol atmıştır. Ortalaması 0,80.

232 asist yapmıştır. Ortalaması 0,33.

Ronaldo, 854 maçta 598 gol atmıştır. Ortalaması 0,69.

194 asist yapmıştır. Ortalaması 0,22.

Fark net.

Ronaldo’nun Messi’den daha fazla gol atma oranına sahip olduğu tek kategori milli takım kategorisidir. Buradaki oran ise 0,51’e 0,49’dur.

Onun dışındaki her kategoride Messi öndedir. Ortalamaları bırakıp çıplak sayılara bakarsak ki mantıklı bir insan bunu yapmamalı, Ronaldo’nun 33 gol önde olduğunu ama fazladan 158 maç oynadığını görürüz. O iki yıllık yaş farkıyla bu farkın da kapanıp geçileceğini öngörebiliriz.

Kupa sayısında ise Messi 31’e 22 öndedir.

Sonuç: Ronaldo bir İsviçre çakısıdır; Messi ise duygu, felsefe, sanat akımı, iyi karakter özelliği karşımı bir şeydir.

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın