Dost Olamam

*Uzun yolda giderken klimayı değil de pencereyi açanla,

*15 yaşından büyükken smack down izlemiş biriyle,

*Basketbolda biri blok yapınca “Obaaa!” diyenle,

*Tanışırken önce “ben”i sonra ismini söyleyenle… Selam, Tankut ben… Selam, Oral ben… Selam, Atınç ben… Selam, Almina Su ben….

*”İslam dinini en iyi anlayan ve yaşayan kişi Atatürk’tü.” diyenle,

*”Atatürk sosyalistti.” diyenle,

*Lahmacunu soğanla tüketenle… Not: Soğana taparım.

*Çalıştığı iş yerini aşırı sahiplenip, konuşmalarda birinci tekil şahıs iyelik eki kullananla… “Kerestelerim meşedir.” “Gruplarım eylül ayında başlayacak.” “Kiralık araçlarım sorunsuzdur.”

*Dizileri movie-buff’lara satmaya çalışanlarla…

*Çöp okurlarla,

*Evinde beyaz ışık bulunduranlarla,

*Canlı müzik yapılırken gevezelik edenlerle,

*İyi olmayan canlı müzik yapanlarla,

*Teknoloji düşmanlarıyla,

*”Koyun eti kokuyor.” diyenlerle,

*Yaşadığı hiçbir şeyden pişman olmayanlarla,

*İngilizce bilgisi hakkında yalan söyleyenlerle,

*Sigara içme eyleminin son 10 yılda başına gelenlerden dolayı bir mağduriyet üretenlerle,

*Ana yemeğin kalitesinden ziyade yanında ikram edilenlerin çokluğuna bakanlarla,

*Çaya şeker atanlarla…

*”Ben manuel vites olmayınca araba sürdüğümü hissedemiyorum.” diyenlerle,

*”Ben e-reader’a karşıyım. Kitaplara dokunmam, onları koklamam lazım.” diyenlerle,

*Yön duygusu çok kötü olanlarla,

*Pratik olmayanlarla,

*Her yere geç kalanlarla,

*Sürekli kendisi konuşup, ara sıra numaradan karşısındakini dinliyormuş gibi görünenlerle,

*Karşısındaki insan konuşurken sürekli “Hı, hı!” “Hı, hı!” diyenlerle… Eşeğin…

*Instagram’da sürekli kendi fotoğrafını yayınlayanlarla, daha doğrusu Instagram’ı amacına uygun kullananlarla,

*Twitter’da sürekli başkalarına sataşanlarla,

*Pul biberi yiyeceklere boca edenlerle,

*Kadınları eleştiren kadınlarla,

*Mağdur kesimlerin dertlerine derman olmayıp, onları eleştirenlerle,

*Benzemezler arasında benzerlik kuranlarla,

*Farklı ölçeklerdeki şeyleri birbirlerine eşitleyenlerle,

*48 dakikadan fazla sanat müziği dinleyenlerle,

*”Aşkım” kelimesini kullanabilenlerle,

*Herhengi bir hayvanı iğrenç bulanlarla,

*Dünya Kupası gibi turnuvalara liglerden daha fazla önem verenlerle,

*Arabada geri geri gidecekken sigarayı ağza alıp, geri bakanlarla,

*Yeni tanıştığı müşterisine “Bizi bilen bilir.” veya “Sana dost işi yaptım.” “Biz kardeşiz.” gibi cümleler kuran esnaflarla

Dost olamam…

Açıklama: Bu yazı; geyik muhabbeti, abartı ve provokasyon doludur. Az oranda gerçek duyguları da barındırır.

Diğer, nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Sanat Sanat İçindir: Chimay Blue

2019-07-12_17-19-22

Belçika “Trappist” birası Chimay Blue ile tanışmam beş sene öncesine aittir. O zamanlar Tuborg içtiğimiz için kendimizi “solcu” sanan, heyecanlı çocuklardık. Alengirli biralar TR’ye yeni yeni gelmeye başlamıştı. (Bunu, o dönem bildiğimden dolayı söylemiyorum, sonradan öğrendim…) Ben Becks içerek kendimi enternasyonalist zannetmiştim ve bu durumu Facebook’tan ilan etmiştim. Daha önce Belçika’ya gitmiş olan bir arkadaşım içtiği en iyi biranın Chimay Blue olduğunu yazdı.

Hayatıma bu şekilde girdi. Ben de hemen internetten bir araştırma yaptım ve Kadıköy, Moda’da yer alan bazı dükkanlarda satıldığını öğrendim. Bir gün arkadaşlarla gidip aldık. Satıcıya aletin soğuk olmadığını söyledik. O da o aletin ılık tüketildiğini söyledi. Bunu bilmesi aslında sürpriz sayılmalı çünkü şu anda barlardaki elemanlar doğru dürüst bir şeyler bilmezler biralarla ilgili… Neyse biz aleti alıp Moda laiklik bara (Moda sahil, yazar burada çok derin bir siyasi ironi yapmaktadır ama kim anlayacak?) gidip, şişeden içtik. Bu bira şişeden içilirse hiçbir şeye benzemez. Yani bunu şişeden içmek, “Stalker”ı meslek lisesinde izletmek gibi bir şeydir. Bu ilk deneme fiyaskoyla sonuçlandı.

Sonra Metro Grossmarket’ten bulup, evde, gerekli ön okumaları yaparak, uygun içim koşullarını sağlayarak içtim birayı ve çok sevdim. Şu anda favori biralarımdan biridir.

Bu birayı hakkıyla içmek için görselde görülen orijinal bardağını amazon.de’den getirttim. Kimileri bu hareketi çılgınca buldu. Orijinal bardak yoksa Paşabahçe’nin ürettiği lale bardaktan da içilebilir.

Telaffuzu “şimey bulü” şeklindedir. Bir dakika… Blue (mavi) olanı varsa başka renkte olanları da olmalı… Doğrudur. Kırmızı ve beyazı da vardır. Onlar da TR’de mevcuttur. Mavisi ender bulunur. Tezgâha gelirse kısa sürede satılır. Diğer renklerini her daim bulabilirsiniz.

Nerede? Tabi ki herkesin aklına bira severlerin beytullahı olan Metro Grossmarket gelmektedir. Geçen seneye kadar orada vardı ancak döviz krizinden sonra Metro’da bulunabilen biralar önemli oranda azaldı. Geçen sene şubat ayında orada bulunabilen biralardan 10 tanesi falan bu sene bulunamadı. Peki, nerede bulacağız? Mekânlarda buz gibi servis edilenini 50 TL’ye içerek kendimizi ayakta mı kazıklatacağız? Chimay’lar Carrefour Gurme’lerde bulunabiliyor. Bunlar daha çok kışın tüketilen biralar, belki gelecek sene oraya da ithalatı duracak. Belki de bu yazıyı boşu boşuna yazıyorum. Carrefour Gurme’de sanırım 18 TL’ye satılıyordu. Fransa’da 1.10 Euro’ya bulmuştum. Avrupa’da ortalama fiyatı o kadardır.

Kısaca Trappist biralarından bahsedelim: Trappist biraları “Belçika birası” zannedilir. Oysa Belçika birası diye özel bir tür yoktur. Trappist biralarının adı Fransa’nın Normandiya bölgesinde yer alan La Trappe Manastırı’ndan gelir. Bu elemanlar 1600’lerde Katollikliğin bozulduğunu iddia edip bir hareket geliştirmişler ve Sisteryen denilen bir alt tür oluşturmuşlar. Bunlar St. Benedictus’un öğretilerini takip etmişler. O da el emeğine önem veriyormuş. Et yememek de bu tarikatın bir özelliğiymiş. Dolayısıyla bu mezhebi/tarikatı benimseyen keşişler manastırlarında üretim faaliyetlerine girişmişler. Trappist biraları bu şekilde ortaya çıkmış. Sonra her önüne gelenin ürününe Trappist birası etiketi vurmasından hareketle 1997’de bir örgütlenme gerçekleştirmişler ve bir birlik kurmuşlar. Bu birlik Trappist biralarını onaylayan ve denetleyen bir birlik olmuş. İlk başta altısı Belçika’da biri Hollanda’da olmak üzere yedi Trappist birası belirlenmiş. Şu anda Avusturya ve Amerika’da da üretimi yapılan 11 tane farklı Trappist birası var. Trappist birasının dört ana özelliği var: manastırda üretimi yapılacak, keşişlerin bir numaralı faaliyeti olmayacak, üretimden gelen gelirler masraflardan sonra hayır işlerinde değerlendirilecek, sürekli ITA (o örgüt işte) tarafından denetlenecek.

Trappist biralarının özelliği daha çok kışın tüketilmesidir. Oda sıcaklığında içilir. Bu arada ayak yapmayın! Biliyorum, burada birçok yazımda bunu yazdım ama hiçbiriniz bunu inandırıcı bulmuyor ve eline hangi bira geçerse geçsin onu soğuk içiyor… Bu biralar yüksek alkollüdürler. 7-11 arasıdırlar. Şeker vardır bu biralarda. Bu yüzden yüksek alkol oranı damağı acıtmaz. TR’deki Efes Tuborg savaşının bir çıktısı olarak, biraya şeker katmak esasında orospu çocukluğu değildir! Aromaları vardır. Tatlı, karamelize, meyvemsi kimi zaman da acımsıdırlar. Şerbetçiotu aroması çok hissedilmez. Şaraba yakındırlar. Etli yemeklerle, sebzelerle, makarnayla falan bence çok iyi giderler. Tuzlu yiyeceklerle –bana göre- iyi gitmezler. Yani bu biranın yanında tuzlu fıstık yemek çok büyük bir hatadır bana göre. Tuzlu fıstık ağızın babasını ağlatır ve ağızın kendisine gelmesi için beş dakika falan gerekir. Bu birayı tatmak bir etkinliktir. Birayı özel bir şey olarak görmüyorsanız ve yanında tuzlu fıstık olmadan onu tüketemiyorsanız, bu yazıyı okumayı hemen bırakın. Hadi naş! Hadi anam, hadi anam…

Chimay Belçika’nın 10 bin nüfuslu bilmem ne kasabasındaki bilmem ne manastırında üretiliyor. Manastırın başında iki erkek kardeş var. Evet, iki kişiler. Bu haliyle 1947 yılında üretilmeye başlanmış. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar manastırın üretimini durdurunca, 1944’te tekrar üretilmeye başlanmış. Ancak bu elemanlar Amerika’dan uzman bir biracı getirip daha önce uzman tarafından “içilemez” bulunan biralarını uzmana “adam ettirmişler”. Yılda 150 bin hektolitre üretiliyor. Hesap yapalım: Hektolitre 100 litre demek. Yani yıllık 15 milyon litre üretiliyor. 33’lük şişelerde satıldığı hesaba katıldığında yılda 45 milyon şişe üretiliyor. Yıllık gelirleri 50 milyon dolarmış. Prensipler gereği bu parayı masraflar kesildikten sonra hayır işlerinde kullandıklarına inanmalıyız. İnanalım bari…

Bir de “yıllanma” olayından bahsedelim. Normalde bira ne kadar tazeyse o kadar iyidir fakat bu Chimay tıpkı şarap gibi şişede yıllanıyor. Şişeleme esnasında şişeye katılan bir takım mayalar onu şişede ikinci bir fermantasyon işlemine tabi tutuyor. Biraların üzerlerindeki tüketim ve son kullanma tarihleri arasında genelde altı ay vardır. Şu anda benim kışın her renginden ikişer tane aldığım Chimay’lerin son kullanma tarihleri 2020. Bakalım, 2020’de bu yazının altına fotoları ve yorumları koyarım.

TR’de bir Trappist birası daha vardır. Yani rafta satılanından. Mekanların dolaplarına bazen bakarım ve başka bir tane görmedim. Belki başka ciks mekanlarda diğerleri de vardır ve 100 TL’ye satılıyordur… La Trappe bulunur TR’de ve bence o da harikadır.

Aynı tarz biralar olan Duvel ve Leffe de çok iyidirler. Duvel’i Efes, Leffe’yi Tuborg ithal ettiği için büyük marketlerde bulunabilirler. Leffe’nin ithalatının durduğu şeklinde bir bilgiye sahibim ve çok sık bulunmaması da bu iddiayı destekliyor.

Neyse… Sanat sanat içindir. Bu yazı da sınırlı sayıda insan içindi… Çoğunluk, dana kavurma artı rakıya veya soğumuş (soğumamış olsa da pek bir şey değişmiyor) balık artı rakıya devam etsin… Hadi anam, hadi anam… Sempatik gıcıklık her zaman sempatiktir 😀

Uncategorized, Yiyecek İçecek kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

E-Okuyucuyla İlgili Düşüncelerim

 

2019-07-12_15-42-19

E-okuyucu, e-reader, Kindle, Kobo… Bunlar nedir? İyi şeyler midir? Yoksa teknoloji her şeyi yok mu ediyor? Eskiden her şey daha mı güzeldi? Kitaplar; dokunulmadan, koklanmadan okunamazlar mı? Bakalım.

*E-okuyucu yalnızca kitap okumak için dizayn edilmiş bir aygıttır.

*Öncelikle e-okuyucu ile tablet arasındaki farkları bilip bilmediğimizi gözden geçirelim. E-okuyucu görmüş olmanız pek olası değil çünkü TR’de pek yaygın değil. Tablet ise çok yaygın (laf aramızda telefon varken tablet almayı çok gereksiz buluyorum) ancak tablet satışları ciddi düşüş yaşıyor. Çünkü dediğim gibi tabletin yaptığı her işi telefon yapabiliyor. Tablet büyük ve hantal. Google dramatik bir şekilde düşen tablet satışlarını arttırmak için birtakım projeler geliştiriyor.

*Tabletten PDF okumuş iseniz bunun nahoş bir şey olduğunu düşünmüşsünüzdür büyük ihtimalle. Ben bir kere okudum ve de bir daha okumam. Baş ağrısı yapar, gözü yorar ayrıca tablet ağırdır. Şarjı az gider. Işığı ayarlayamazsınız. Bunlara geleceğiz. Apple’ın çıkardığı ibook diye bir uygulama vardır. Bu da sonuçta bir uygulamadır ve aslen kitap okumak için dizayn edilmemiş olan telefon veya tablette kullanılır. Tekrarlayalım, e-okuyucu ise sadece kitap okumak için dizayn edilmiş bir alettir.

*İnsanlar e-okuyucu ve tabletin aynı şey olduklarını düşünürler.

*TR’de iki e-okuyucuya erişebilirsiniz. Amazon’un ürünü Kindle ve Kanada menşeili (?) bir ürün olan Kobo. Kobo’ları D&R mağazalarından satın alabilirsiniz. Gidip oralarda inceleyebilirsiniz. Kindle’ı görebileceğiniz bir yer yok. İnternette bazı alışveriş sitelerinde karşımıza çıkıyor. Muhtemelen eşi, dostu Amerika’ya gitmiş kişiler, onlara siparişi veriyorlar ve satıyorlar. Amazon’dan getirtirseniz bazı ek masraflar çıkıyor.

*Amerika’ya giden arkadaşıma rica ettim ve 140 dolara mal oldu bana yani bir ayki kurla 820 TL. Paperwhite 4 modelini aldım. 8 GB. 32 GB da vardı, onu tercih etmedim çünkü bir kitap beş MB falan. N11 sitesinde 1119 TL’ye var ama muhtemelen dediğim gibi Amerika’dan eşe dosta getirtilmiş aletler olsa gerek. Çok kitap okuyan birisi telefon değil e-okuyucu almalı.

*Şarjı bir ay gitti. Daha agresif bir okuma yapsaydım da iki hafta giderdi. Şarjı üç saatte doluyor. USB çıkışlı bir şarj kablosu var. Telefonunuzun şarj aletinin başlığına takıp şarj edebilirsiniz.

*Kurulumu çok basit. Düğmeye basıyorsunuz ve aleti kuruyorsunuz. Alet İngilizce ama bunu kuramamak gerçekten imkânsıza yakın. Kuramazsanız ben yardımcı olurum.

*Bir Amazon hesabı oluşturuyorsunuz. alitırrek@amazon.com gibi bir e-mail hesabı oluşturuyorsunuz. Kitapları o mail adresine gönderiyorsunuz, iki dakika sonra kitap ekranınızda beliriyor.

*Kindle’ın en büyük avantajlarından biri hafifliği. Sizi bilmem ama ben ağır kitap okurken rahatsız olurum. Ağır kitaplara “dokununca” keyif alamam. “Karamazov Kardeşleri” okurken kas yaptım. Ağır kitapları okurken ciddi fiziksel güçlükler çekiliyor. Tablet de en az “Karamazov Kardeşler” kadar ağır.

*Diğer bir önemli avantajı ışık mevzusudur. Normalde basılı kitap okurken ışığı ayarlamak lazımdır. Dışarıda gölgeler oluşur. Evde oturma açınızı iyi oluşturmanız lazım. Hiç bunları düşündünüz mü? 😀 Kindle ile böyle bir sorun söz konusu değildir. Kindle’daki kitabı her türlü ortamda, her türlü açıyla okuyabilirsiniz. Karanlıkta da okuyabilirsiniz. İster içeriyi 80’li yıllar disko topu gibi aydınlatırsınız ister güzel hoş bir ışıkta okursunuz kitabı. Issız bir adaya düşseniz, yukarıdan geçen jetlere Kindle aracılığıyla işaret çakabilirsiniz.

*Boyutları nasıl? Yorum bölümünde yanında normal bir kitap olan fotosunu koyacağım. Kimileri onu küçük buluyor ama dikdörtgenden ziyade kareye yakın olduğu için bir sayfada oldukça fazla karakter var aslında. 17’e 12 santim boyutlarında. Ceket cebi gibi aşağı yukarı. Bu arada tablet boyutlarında olan ve tablet işlevi gören (doğal olarak daha ağır) Kindle da mevcuttur ama biraz daha pahalıdır elbette. Ben yine bunu tercih ederdim çünkü hafiflik bence çok önemli bir avantaj.

*Not alma özelliği var mı? Evet highlight yapabilirsiniz ama klavye kullanarak bunu yapmak elbette çok pratik bir şey değildir.

*Kelimenin üstüne basılı tutarak birkaç saniyede sözlükten o kelimeye bakabiliyorsunuz. İngilizce çalışan veya okuyan insanlar bunun ne kadar önemli ve büyük bir mucize olduğunun farkındalar mı acaba? Hiç sanmıyorum. İngilizce okumak (veya çalışmak), Kindle ile, eskiye nazaran kıyaslanamayacak kadar kolay.

*Peki kitapları nereden buluyoruz? Normalde Kindle bizlerin para vererek e-book alacağımız hesap eden bir aygıttır. E-book’u inernetten alıyorsunuz, onlar sizin mailinize gönderiyor, siz de Kindle’a gönderip okuyorsunuz… Fakat bedavadan kitap indirme olanakları var. Direkt Google’a yazabileceğiniz gibi bazı Facebook (veya başka bir platform) gruplarından kitapları indirebilirsiniz.

*PDF formatındaki kitaplar mecbur kalınırsa okunuru ama e-pub dene bir format tercih edilmelidir. E-pub e-okuyucuya göre ayarlanmış bir formattır. Kenarda boşluklar oluşmaz ve kitap alete cuk oturur. E-pub da biligisayara kurulacak olan “Calibre” adlı bir programda mobi formatına dönüştürülmelidir. Çok mu alengirli? Bence değil. Bir kere yapınca işi öğreniyorsunuz.

*Her kitabın e-book’u bulunmuyor. Fakat idefix’te 25 bin sayfalık edebiyat e-book’u gördüm. Her sayfada da beş altı tane vardı. Yani hali hazırda 125 bin romanın e-book’u var. E-pub’lar içinse, bir site buldum ve benim üç sene boyunca okuyacağım kitapları bilgisayarıma indirdim çünkü bu linkler zamanla ölü link haline gelebiliyor. Neyse üç sene sonra tekrar bakarım 😛

*”Olasılıksız” adlı kitap 23,80 iken e-book’u 14,20 TL. Normalde e-book’un iki lira falan olmasını bekleriz çünkü sanal bir şey. Peki neden pahalı? Pek bir fikrim yok ama tahminimce TR’deki yayıncılık sektörü çok kötü olduğu için o kadar ucuza kitap sağlamayı tercih etmiyorlar. Zarar edeceklerini düşünüyor olabilirler. Kitap iki lira olsa 100 kindle sahibinin 90 tanesi alacaktır ama 14 lirayken belki 30 tanesi alıyordur. Diğer 70 kişi indiriyordur ama o 30 kişi yayınevini kurtarıyordur… Bilemiyorum.

*E-okuyucuyu çok (her gün) kitap okuyan insanlar almalı. Onlar için anlamlı olur bu hareket. Yılda iki kitap okuyan birisi için e-okuyucunun pek bir faydası yoktur. Çok kitap okuyan kişi, benim gibi sahtekarsa yani kitapları indirecekse, birkaç senede kara bile geçer. Sahtekar değilse ve de e-kitapları satın alacaksa bir kitapta 10 lira kara geçer. 100 kitapra Kinle’ın parasını çıkartır.

*Kindle yavaş mı? 90’lı yılların, altı yıllık Celeron bilgisayarları gibi… Evet, yavaş çünkü o güçlü bir bilgisayar değil. Fakat e-okuyucunuzu elinize aldıktan 20 saniye sonra kitabı açmış olursunuz ve açtıktan sonra sayfaları çevirmek çok hızlıdır.

*Ben kitapları muhafaza etmiyorum, aletten siliyorum. Bilgisayarımda bir yerlerde duruyorlar ama… Muhafaza etmeye kalkarsanız ne olur? 8 GB’a 1500 tane kitap sığdırırsınız.

*”Ben kitaplara dokunmak isterim. Ben kitapları koklamak isterim.” Kusura bakmayın da geçiniz bunları… Kindle elime geçtikten sonra böyle düşünenleri “muhafazakar” ve “ön yargılı” bulmaya başladım. Sonuçta bu kitap okumak için dizayn edilmiş bir alettir. Yani bin yıllardır süre gelen bir teknolojinin son aşamasıdır. Matbaa bulunduğu zaman birileri “Ben el yazması olmayan kitapların ruhu olmadığına inanıyorum.” demişler midir? Bence demişlerdir. Her yeni şey asgari de olsa bir dirençle karşılaşır. Bir de bütün bunların üstüne gelecek e-kitabındır. Ben gelecekte kağıda kitap basma işinin, bizler ne yaparsak yapalım, çok ender ve özel durumlarda gerçekleşeceğini düşünüyoum. Doğa için de daha faydalı bu.

*Kitap kokusu denen şey romantik bulunur ama bunu sağlayan şeyin selüloz olduğu bilinirse acaba bir şeyler değişir mi? Selüloz kelimesi hiç de romantik bir kelime değildir. Ve bu madde zamanla çürümeye başlar. Eski kitap kokusu aslında bir bozulmadır.

*Dokunmak meselesi… Ekşi Sözlük’te biri çok iyi yazmış: Kitaplar dokunulmak için değil okunmak içindir… Bir kitabın ne anlattığı önemli olmalıdır çünkü dediğim gibi kitabın fiziki hali çağlar içinde çok fazla değişikliğe uğramıştır. Bergamalılar papirüs diye tuttursalar bence daha az mantıksız olmaz.

*Teknoloji düşmanlığı da çok dikkat edilmesi gereken bir şeydir. Teknoloji her şeye rağmen iyi bir şeydir. Ayrıca insanlık tarihinde yeni teknolojiyi tamamen bırakıp eskiye dönen bir topluluk var mıdır? 1800’lü yıllarda Japonlar silahı bırakıp kılıca geri dönüyorlar ama bu da çok ekstrem bir durumdur. Ve sonuçta dayanamamışlarıdır. 1900’lü yılların başında, şu anda ismini hatırlayamadığım birisi “Artık her şey icat edildi, icat edilecek başka bir şey kalmadı.” demiş. 1900’lü yılların başına dönmek ister miydiniz?

*Sonuç olarak, hayatımda yaptığım ikinci en doğru şey Kindle almaktır. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Titreyin ve kendinize gelin, hemen bir e-okuyucu alın. HAYDİ, HEMEN ŞİMDİ!!!

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

1 Mayıs 1998 Denizli Seyahati

koro

Gorki Okuryazar ve Ümit Cingöz, bu tarz yazıları en çok siz seversiniz… O ne, kaos mu?

1 Mayıs 1998 Denizli seyahatinin izlenimleri…

Gününü nereden hatırlıyorum?

Çünkü lisedeyken Hakan Şükür’ün Torino kariyeri gibi bir solculuk kariyerim vardı. Eylemlere giderdim. O ilk eylemlerin hikayesini de bir ara yazacağım. 1998 yılının 1 Mayıs’ında Denizli’ye seyahat ettiğimi o tarihlerde 1 Mayıs’ların benim için önemli olmasından dolayı hatırlıyorum. Hala önemli gerçi ancak arada uzunca bir süre, 2010 yılına kadar çok da önemli olmadı maalesef…

1995 yılında ilk kez 1 Mayıs’a gittim. Ankara’daki Sıhhiye Köprüsü üzerinden şu anda yerinde kocaman bir YHT Garı olan alana doğru yürümüştük. Köprüden aşağıya doğru baktığımda gördüğüm manzaradan çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Sonra 1996 yılında yine gittim. Tabi bunlar hep ailemden (annemden) gizli yani onu kandırarak oluyordu. Kendi çocuğunu örgütleyen var mıdır? 1996 yılında İstanbul’da malum olaylar olmuştu. 1997 yılındaki 1 Mayıs çok gergindi. Korka korka gitmiştim. Herhangi bir örgütle bağım yoktu. O zaman olayların çıkacağı kesin olarak görülüyordu. Başıma bir şey gelmesin diye CHP ile yürümüştüm.

1 Mayıs’lar benim için önemliydi, ilk defa (üç yıldır) 1 Mayıs’a gidemeyecektim. O yüzden seyahatin gününü hatırlıyorum. Arkadaşlarım benim halk inisiyatifleri federasyonu mahkemesine çıkarmışlardı ve öz eleştiri yazmıştım. Şaka!

Peki, Denizli’ye neden gittim? Üniversiteler arası halk müziği yarışması için…

1997 yılında Hacettep Üniversitesi’ne başladım ve ilk iş olarak halk müziği topluluğuna üye oldum. İlk kez koro çalışmasına katılıyordum. Benim için çok geliştirici bir ortamdı. İki sene o koroya devam ettim. Normalde korodaydım ama bu yarışmada orkestranın bir bölümünün öğrenci olması şartı olduğu için bu yarışmada orkestrada yer aldım. Bir sene sonra da Antalya’ya gidecektik. O Antalya seyahatinin benim için pek bir önemi yok ama Denizli seyahati benliğimde yeni ufuklar açmıştı.

Halk müziği camiasının yakından tanıdığı (muhtemelen siz onları tanımıyorsunuz) iki insanla o koro esnasında tanıştım. Birisi Mehmet Ali Gürsoy’du diğeri de Okan Murat Öztürk idi. Okan Murat bize bağlama dersi verirdi. Mehme Ali hoca koroyu çalıştırırdı. Her cumartesi sabahı bağlama dersimiz olurdu. Odayı ben açar, çayı demlerdim. Muhtemelen berbat demliyordum çünkü üstten verme yöntemini henüz iki yıldır biliyorum. Sonra Okan Murat gelirdi. O zamanlar ben kendisine tapardım resmen. Bir iki albümü vardı ve de TRT’de bazen çıkardı. Onunla sohbet etmek isterdim, o bana “Baran baba!” falan derdi ama heyecandan bir şey diyemezdim çünkü gerçekten çok büyük hayranıydım. Şu anda bir hayranı değilim. Öğleden sonra da koro çalışması olurdu.

Bu faaliyetler HÜ tıp fakültesi binasında olurdu. Şu anda orası ve çevresi bir cazibe merkezi. Eski Ankara evlerini restore etmişler ve tarihi bir mahalleye dönüştürerek bir turist merkezi haline getirmişler ancak o yıllarda oralar ipsiz, sapsız, keş, şarhoş, fuhuş mekanıydı. Dolaşmak için tekin yerler değillerdi. Berbat büfelerde berbat tavuk dönerler yerdim.

Neyse, koronun ilk yılında bu üniversiteler arası yarışma fikri ortaya çıktı. Bu arada ben ilk defa sahneye çıktım. İlk konserde bağlama öğrencileri olarak bir şeyler çaldık. Sahneye çıkmak benzersiz bir duygudur. Hele ki orada başarılı olmak, beğenilmek insanı mutluluktan öldürür. Sanatla uğraşan insanların neden artık zamanlarının geçtiklerini bir türlü anlamak istemediklerini çok iyi anlıyordum. “İlgi” için yaşıyoruz biz sapiensler. Yarışma fikri belirdi. Orkestranın bir bölümü öğrencilerden olmak zorundaydı. Çalışmaları hızlandırdık.

Dört parçayla katılacaktık: Şeker Oğlan, Eklemedir Koca Konak, Muhabbet Eyledim Sadık Yar İle, dördüncü parçayı hatırlamıyorum.

Seyahat vakti gelmiş, çatmıştı.

Hacettep merkez kampüsünden hareket ettik. En önde üniversitenin bir yöneticisi vardı. Yanında karısı olup olmadığı belli olmayan bir kadın vardı. O yıllarda otobüslerde sigara yasağı yeni yeni başlamıştı. Bu adamın bu yasağa uymayarak sigara içmeye çalıştığını hatırlıyorum. Şoför adamı uyarmıştı, adam da şoföre bir şoför parçası olduğunu kendisinin de koskocaman bilmem kim olduğunu hatırlatmıştı. Sonra şoför otobüsü kenara çekti ve grev yaptı. Kıl adam da mecburen geri adım attı. Ayrıca sabahın yedisinde matarasından viski içmeye başlamıştı.

Otobüste giderken Gülşen Kutlu’nun “Zahide”yi söylediği çok iyi bir albüm çalıyordu. Birden Okan Murat bir kaset çıkardı. Teybe koydular. Teyp nedir!!! Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu’nun yeni çıkardığı “Gülün Kokusu Vardı” adlı albümdü bu. Geleneksel müziklere bir saygı duruşu niteliğinde olan bu albüm yine de o otobüste bulunan birçok insan için “değişik” bir albümdü. Ben beynimden vurulmuştum. O albümü kaç milyon kere dinledim, o albümü kaç kişiye hediye ettim hatırlamıyorum. Üç sene sonra aynı ekibin (İHD hep es geçilir ve Erkan Oğur star muamelesi görür, biraz da öyledir, proje ve ana kumanda Oğur’undur) çıkardığı “Anadolu Beşik” de aynı etkiyi yaratmıştı bende. Bir, iki sene önce aynı ekip üçüncü albümü çıkardı. Bilbordlarda falan görmüştüm albümü. 2001 yılından 2016 yılına o kadar çok şey değişti ki…

Yol üzerinde Dinar’dan geçmiştik. Birkaç yıl önce büyük bir deprem yaşaran Dinar’da evler kırık döküktü. Bir yerlerden geçerken haşhaş tarlalarını da gördüğümüzü hatırlıyorum.

Nihayet otele vardık. Otel mi? Otelde kalmaya bayılırım ve ilk defa otelde Denizli’de kaldım. Merkezde güzelce bir oteldi. Üç yıldızlı falandır. Şansıma tek kişilik oda düşmüştü. Yemeğe kadar bize bir dinlenme süresi verdiler. Hemen küvette yıkandım. Köyden yeni gelmişler gibi 😀 Küvetten çıktım ve odada bir mini buzdolabı olduğunu gördüm. İçinde şu anda olup olmadığını bilmediğim 25’lik Efes kutu birasını gördüm. Ufak bir de cips vardı. Bunları hemen götürdüm. Akşam da çikolatayı götürdüm. Ertesi sabah lobici bunların parasını isteyince bunların ikram olmadığını anladım.

Akşam yemeği için oteldeydik. Bir şeyler yedik. Sonra bir prova aldık.

Herkes odasına çekildi. Lobide altı, yedi kişi kaldı. Okan Murat bizim sazların perde ayarlarını yapacaktı. Mehmet Ali hoca her zamanki gibi rakısını söylemişti. Biz de o esnada biraları söyledik. TRT bağlama sanatçısı Sadi Pirkoca’nın da olup olmadığını, en azında o sene olup olmadığını hatırlamıyorum.

Birden spontane bir şekilde çalıp söylenmeye başlandı. Okan Murat ve Mehmet Ali Gürsoy çalıp söylemeye başladılar lobide. Saz söz muhabbetleri, arkadaşlar arasında müzik yapma denemeleri bence genellikle başarısızlıkla sonuçlanır. Bir kere müziği üreten kişilerin iyi olmaları gerekir. Ama yeterince iyi olmayan bir dolu insan arkadaş ortamlarında iddialı çıkışlar yaparlar. Abi, sakin! İkinci olarak, oradaki topluluğun o kişileri dinlemekten keyif almaları gerekir. Bu da yoksa muhabbet işkenceye dönüşür. Üçüncü olarak da yine o topluluğun müzik dinlemeyi bilmeleri gerekir. Müziği götleriyle dinlerle genelde insanlar. Konuşurlar, gülerler, şarkının en iyi anında bir şey sorarlar… O yüzden bence arkadaş ortamlarındaki canlı müzik denemeleri genellikle fiyaskoyla sonuçlanır. Sonuçlanmazsa tadından yenmez ama… Bizim muhabbet on numaraydı. Bu üç şart fazlasıyla mevcuttu.

Ertesi gün yarışmaya gidecektik. Bu yarışmaları her sene ya Gazi Üniverstiesi ya da Ege Üniversitesi kazanıyormuş. Biz o sene ya üçüncü ya da dördüncü olduk. Bir sonraki sene Antalya’da daha iyi ve daha tecrübeliydik. İkinci olmuştuk çünkü diğer iki üniversiteden birisi katılmamıştı… Yarışma, Pamukkale Üniversitesi kampüsünde, bir spor salonunda oldu. Mikofon yoktu. Gram hata yapmadım. Ama işte bizden çok daha iyiler (müzik bölümü öğrencileri) vardı.

Sonra akşam oldu ve aynı muhabbet bir kere daha yaşandı.

Ertesi gün bize bir Denizli gezisi yaptırdılar. Merkezde biraz turladıktan sonra ciks bir restorana götürdüler. Pardon, o restorandayken çekilmiş bir fotoğrafımız var. Bulabilirsem koyacağım. O fotoda sahne kostümleriyleyiz. Facia bir kostüm tabi ki…

Ertesi gün Pamukkale’ye gittik. Gidenler oranın ne kadar etkileyici bir yer olduğunu anımsayacaklardır. Sonra geri döndük.

Şehirler arası yolculukları ne kadar çok seviyorsam dönüşleri de o kadar sevmem. Tatil bitmiştir ve gerçeklik başlamıştır. Geri dönüş yolculuğu çok sıkıcıydı. Çok da geç varmıştık. O geç saatte çok acıktığım için hayatımda ilk defa (ikinci defa, çünkü ilk defa 1993 yılında falan Ankara oto sanayisine beraber gittiğimiz bir akrabamızla yemiştim) kokoreç yemiştim.

Benim için unutulmaz bir seyahatti. 1 Mayıs’ı satmştım (Yaşasın 1 Mayıs!) ama ilk defa yetişkin bir insan olarak seyahat yapmıştım. Otelde kalmıştım. Büyük adamlarla diyaloga girmiştim. Bir kez daha sahneye çıkmıştım. Bir şehir daha görmüştüm. İlk defa yalnız kalmıştım bir dört duvar arasında.

Böyle işte…

Yazı bitti.

Not 1: Yzım yanlışlarına bakamayacağım. Bu nottakine bile…

Not 2: Pamukkale’ye bir kere daha gittim.

Not 3: Ege Bölgesi TR’nin en iyi bölgesi ama en iyi şehri İstanbul.

Not 4: Bir sene sonra repetuarı hep misket düzeninden seçmiştik.

Not 5: Jüride Salih Turhan ve ismini hatırlamak için 10 dakika uğraştığım, çok önemli bir halk müziği sanatçısı vardı.

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bu Sene Futbolda Tanıklık Ettiğimiz Tarihler

c7a7e-15572957396622-800

Bu sene birçok tezimin yerle yeksan olduğu bir sene oldu. Normalde geçen sene ŞL’nin unutulmaz olacağını ve DK’yı geride bırakacağını düşünüyordum ama bu sene ŞL unutulmaz oldu. Liglere, takımlara, oyunculara bakalım bakalım:

*Bu sene yerle yeksan olan en önemli tezim ciddi liglerde 7, 8 puanlık farkların kapanmayacağı, olsa da 20 senede bir falan olacağı şeklindeki tezimdi. Tezim hala geçerli ama bu sene bu konuda takımlar sözleşmiş gibi işin bokunu çıkardılar.

*Liverpool bir anda yedi puan öne geçti, kendisi bile inanamadı buna çünkü şu andaki Manchester City tarihin en etkili takımlarından biri. Ama bir şekilde bu gerçekleşti ve şampiyon olmalıydı. Sezon başı Liverpool taraftarına sorsanız ŞL mi PL mi diye, hepsi PL der… Manchester’daki maçta gol çizgisi sayesinde milimetreyle ölçülen bir gol oldu ve Liverpool yenildi. Olsundu, ondan sonra çok ucuz puanlar verdiler. Ligi 97 puanla ikinci bitirdiler. BU, tarihin en iyi ikinci puanlarından biriydi. Ama kimse ikincileri hatırlamaz.

*City üst üste 14 maç kazandı. Avrupa’da 19 maçlık Bayern Münih seri galibiyet rekoru kırılabilir. Bu rekor her yerde Guardiola’ya aittir.

*Asıl büyük saçmalığı Dortmund yaptı. 9 puanlık farktan şampiyonluğu verdiler. Onlar için de tıpkı Liverpool için OSBS (o sene bu sene) idi ama inanılmaz bir şekilde şampiyonluğu verdiler. İlk haftalarda bir ara Bayern dört puan öne geçiyor. Yani Bayern’e 1 puan fark atıyorsun ama finişi göremiyorsun…

*Sanırım Galatasaray da böyle bir şey yaptı ama TR’yi “ciddi ligler” kategorisine sokmadığım için olan bitenden haberim yok.

*Juventus üst üste sekizinci kez şampiyon oldu ama üst üste beşinci kez double yapamadı. İnanılmaz. ŞL’de Ajax karşısında tarumar oldular. ŞL aldırsın diye alınan Ronaldo inanılmaz Atletico maçı dışında bir şey yapamadı.

*PSG bedavadan Manchester United’a elendi. Her sene bedavadan eleniyorlar. ŞL alsın diye, parayla ortaya çıkarılmış bir takım ama her sene acemiliklerle dolu işler yapıyorlar.

*Yenilgisiz şampiyonluk PSG’den beklenirken bu olay Yunanistan’dan PAOK takımından geldi. Geçen sezon sondan ikinci maçta bir takımdan saçma bir şekilde 5 yiyen Barcelona bunu başarmalıydı. City geçen sezon veya bu sezon bunu başarsaydı kimse şaşırmazdı. Seneye yapabilirler.

*İnglitere’de küme düşen takım 80 milyon pound gelir elde etti.

*Efsanevi Leeds United ikinci ligi forse etti ve geleceği düşünülüyordu. Herkesin çok övdüğü Bielsa adlı bir adam takımı play off a taşıdı. Play off’ta Lampard’ın Derby’sine geri dönüş imkanı yaşattılar. Finalde Lampard’ın Derby’si Aston Villa’ya yenildi. Lampard tam TD olacak adam.

*City İngiltere’de lokal triple yapan ilk takım oldu. Yani lig, FA Cup ve League Cup’u aldılar. Ağustos ayında komüniti şiıld’ı alırlarsa (Chelsea ile oynayacaklar) dörtte dört yapacaklar. Ağustos ayında oynanan süper kupa maçlarının bir önceki sezona ait olmasını bir türlü kabullenememişimdir. Mayıs, haziranda oynansa sıcağı sıcağına daha heyecanlı olur.

*TR’de hiç kimsenin Fatih Terim’in sekiz şampiyonluğunu geçemeyeceğini düşünüyorum. Gelecek senenin en büyük şampiyonluk adayı yine GS’dir.

*Geçen sene ve bu sene Barça, Real, City, PSG dışında kimsenin ŞL alamayacağını düşünüyordum.

*Barcelona’nın iki sene üst üste üç gollük farkı koruyamaması inanılmaz. Liverpool maçı ve ertesi gün oynanan Ajax-Tottenham maçı yüz senede tekrarlanamayacak şeyler. Bu sene çok acayip geri dönüşler oldu ama ben bunun da geçici bir tesadüf olduğunu ve yine önümüzdeki yıllarda saçma sapan geri dönüşlerin çok az yaşanacağına inanıyorum.

*Daha önce final oynanmamış bir takım ilk defa ŞL finaline yükseldi. Tottenham Baran Doğan’ı en çok şaşırtan takım oldu. 2008 yılında finale ilk kez çıkan Chelsea bence sayılmaz. Çok büyük paralarla herkesi alan bir takım Çelsi. Totnım bunu kendi kendine, hiçbir sermaye grubuna dayanmadan başardı. Ama o BD tezi işlemeye devam etti. ŞL’yi ne zengin 10 takımdan başkası alamaz.

*İngilizler bu sene İspanyolların 10 senelik forsunu kırdılar. Ama dediğim gibi inanılmaz tesadüfler ve saçmalıklar yaşandı. İlk defa yarı finalin ilk maçında evinde yenilen bir takım finale yükseldi örneğin.

*Ronaldo Real Madrid’e katıldığından beri hiçbir kulüp karşılaşması el clasico’dan daha çok ilgi görmemişti. Bu seneki City-Liverpool maçı bu olayı geçersiz kılan ilk maç oldu. Bu senenin maçı City-Liverpool maçıydı. İlk defa Messi ve Ronaldo’nun olmadığı el clasico’lar oynandı bu sene. Bu maçları eskiden de büyük bir zevkle izlerdim ama bu sefer tuhaf oldum.

*Bu sene Copa America da var. Japonya ve Katar da davetli olarak katılacaklar turnuvaya.

*Oyunculara geçelim. Messi Ronaldo rekabetine bakalım. Bu sene Messi Ronaldo’yu lig golü sayısında ve kulüp golü sayısında ilk defa geçti. Messi’den iki yaş büyük olan Ronaldo’nun milli takımda ve ŞL’de fazladan attığı goller de giderek eriyor. Toplama bakıldığında arada 18 gollük bir fark kaldı. Messi 816 maçta 668 gol atmışken, Ronaldo 960 maçta 686 gol atmış. Messi’nin gol oranı 0,82 iken Ronaldo’nun gol oranı 0,71. Messi bu sene de 50 golden fazla gol attı. Ona en çok yaklaşan futbolcu 38 gol attı. Ronaldo ilk defa 30 golü geçemedi bu sene. Messi altıncı kez altın ayakkabı sahibi oldu. Altıncı kez ŞL gol kralı oldu (Ronaldo yedi).

*Ballon d’Or’u Messi’nin alacağından emindim ama Liverpool maçında yaşananlar bunu biraz tehlikeye attı. Adaylar Messi, M’bappe veya Benardo Silva, Van Dijk olacaktır ama kimin alacağını kestiremiyorum.

*Van Dijk bu sene kimseden çalım yemedi.

*Messi’den daha fazla çalım atan bir oyuncu var. Celta Vigo’da oynayan Sofian Boufal Messi’den 10 fazla çalım attı. 144’e 134. En fazla 80 falan atan var.

*Xavi futbolu bıraktı. Bana göre gelmiş geçmiş en iyi orta saha oyuncusu olan Xavi’nin son maçı olan kupa finali TR’de yayınlandı. Heyecanlandım. Katar’da TD oldu ve hedefinin Barcelona olduğunu açıkladı.

*Ronaldo’nun bu sene de Juventus’ta ŞL alamazsa seneye Amerika’ya gideceğini düşünüyorum.

*Messi 10. lig şampiyonluğunu yaşadı. İnanılmaz bir şey. 50’li yıllarda Gento diye bir adamın 12 şampiyonluğu var. Onu geçer mi geçer.

*Bir futbolcunun 10 şampiyonluk yaşaması gerçekten inanılmaz. Bayern Münih’te bile bunu yapamazsınız. Ribbery sekiz şampiyonlukla ayrıldı Bayern’den. Ribery’nin Allianz’daki son golü tarihteki en iyi son gol olabilir.

*Puşkaş gol ödülünü büyük ihtimalle Messi’nin Liverpool’a attığı gol alacaktır. Kompany’nin şampiyonluğu getiren ve Aguero’nun “Vurmaaaa!” diye fikrini belirttiği gol de alabilir.

*26 yaşındaki Rafael Varane’nın kazandıkları inanılmaz.

*Arsenal Avrupa kupası finali kaybetme belasından sıyrılamadı.

*Süper Kupa finali Vodafone’da. Seneye ŞL finali de Olimpiyat’ta. İkisine de gitmek için elimden gelen her şeyi yapacağım.

*Roma’lı De Rossi 17 sene sonra Roma’dan ayrıldı. Milan’da Maldini Costacurta ilişkisi gibi Roma’da da Totti De Rossi ilişkisi var.

*60 yaşındaki Sarri ilk kupasını kazandı ve Juventus’a transfer oldu.

*İmamoğlu İstanbul’u kazandıktan sonra Başakşehir inanılmaz bir şekilde form düşüklüğü yaşadı. Belki de sadece tesadüftür ama çok göze çarpıcı.

*İlk defa şampiyon olmuş bir takım küme düştü. Bursaspor’un faşist taraftarı için sevindim.

*Hatayspor Adanademirspor play-off yarı finali inanılmaz bir maçtı. Adanademirspor yine birinci lige çıkamadı.

*TR’de düşen takım da 30 milyon TL gelir elde etti.

*Doğduktan sonra 23 sene yaşadığım Keçiören’in takımı ikinci lige yükseldi. Üçüncü lig play-off maçında Sakaryaspor’un taraftarı çok gösterişliydi ama Karagümrükspor finalde Sakarya’yı silkeledi.

*Tekrar Messi ve Ronaldo’ya gelmek istiyorum. Tek başına Messi ve bununla birlikte Messi Ronaldo rekabeti benzersiz ve tekrar edilemezdir. Bu sene ilk defa bunun sonuna yaklaştığımızı hissettik. Keşke bu dönem hiç bitmese…

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Adamın Dibi: Aylak Adam

0001719411001-1

Son yıllarda erkek ergenlerin ve lümpenlerin sıkça kullandığı bir tabir vardır: Adamın dibi…

Aslında övgü düzücü bir tabir olarak kabul edilir. O adam o kadar nitelikli bir adamdır ki… Ancak “dip” kelimesi olumlu bir içeriğe sahip olmamıştır genellikle. Bir şey, bir şeyin dibiyse genelde ondan daha kötüsü yoktur. Kötülükte ve niteliksizlikte gidilebilecek en ileri noktaya gidilmiştir…

Yusuf Atılgan’ın ilk romanı, tamamlanmış iki romanından biri “Aylak Adam”ın başkarakteri C. (adı bile yok) bana “adamın dibi” tabirini hatırlatıyor.

Yusuf Atılgan’la tanışıklığım çok eskiye dayanır. Tamamlanmış iki romanından diğeri olan “Anayurt Oteli”ni yıllar önce okumuştum. Peki, neden bunca zaman diğer romanını okumadım? Çünkü iyi bir roman okuru değil(d)im. Yakın arkadaşlarım hayatımın şu ana kadarki olan bölümüne sığdırdıklarımdan dolayı bana imrendiklerini söyleseler de ben, esasında hayatımın yüzde sekseninden dolayı pişmanım. Yaklaşık 10 yılımı sadece ve sadece sinemayla doldurduğum ve aslında hep hayranı olduğum bir şey olan romanı boşladığım için amiyane tabirle eşek gibi pişmanım!

“Anayurt Oteli”ne de sinema dolayısıyla yönelmiştim. Ömer Kavur’un 1987 tarihli uyarlaması, Türk sinemasının en iyi filmleri anketlerinde hep karşıma çıkardı. Bu filmin peşinden yıllarca koştum. O yıllarda internet yoktu. “Madem filmini bulamıyorum bari romanını okuyayım.” dedim. Ve yaşım 19, 20 iken falan romanı okudum. Tabi ki hiçbir şey anlamadım! İnsanın, ilk gençlik yıllarında aklı 25 karış havada oluyor. Ek bilgi: Genelde bu yıllar geçince de aklın havada olması, iyimser bir tahminle 19’a falan düşüyor, o ayrı… Gerekli okumaları yapmamış, gerekli sorgulamaları yapmamış, gerekli tabu devirme işlerini halletmemiş; hayata, yaşadığı topluma, tarihe, insanlığa, doğaya dair bilgileri ve dolayısıyla bir fikri olmayan bir insanın Yusuf Atılgan evreninden bir şeyler kapması imkansızdır! 19 yaşında böyle biri değildim. (Laf aramızda, böyle biri olmam henüz iki, üç yıllık bir mevzudur.)

Filmin, dünyanın en kötü kopyası olan visidisini 2008 yılında falan bir yerlerden buldum ve filmi izledim. O kötü kopyayla hiçbir şey anlaşılmıyordu. Nihayet, geçtiğimiz aylarda Ömer Kavur filmografisi üzerine çalışırken bir kez daha izledim. Artık “olmuş” biriydim ve film, olgun bir filmdi. Hatta Türk sanat sinemasının kurucusu olan Ömer Kavur, aynı yıl çektiği “Gece Yolculuğu” ve bu filmle Türk sanat sinemasını kurmuş oluyordu…

Romanların filme uyarlanmasıyla ilgili burada çok şey yazdık. Başarılı olanları çok nadiren çıkıyor ama ben kategorik olarak karşıyım buna… Yusuf Atılgan yapıtlarını iç çözümlemeler ve anlık tespitler üzerine kuruyor. Sinema için hiç olmaz. “Anayurt Oteli” filminde olduğu gibi sürekli iç ses mi sunacak yönetmen? Olmamış, olmayacağı kesindi. “Yaprak Dökümü” gibi romanlar sinemaya uyarlansın, buna mecbursak… Madem romanı 19 yaşında okudum, filmin de romanı aktarması imkansız; o halde romanı bir daha okumalıyım.

Gelelim “Aylak Adam”a… Romanı o kadar çok beğendim ki ölene kadar onunla yakın olmaya devam edeceğim.

Kimdir aylak adam?

Aylak adamı sinizm, mizantropi ve nihilizmle tanımlayabiliriz.

Ben yani Baran Doğan bunlardan hiçbiri değilim. Kendimi şanslı sayan, hayattan keyif alan, insanları seven (bazılarını), ilgi ve merakları oldukça çeşitli (hatta yenilerini iradeyle hayatıma dahil etmiyorum mecburen), siyasetle ilgilenen bir insanım. Motive olduğum şeylerde de oldukça çalışkan ve özveriliyimdir. Motive olmadığım şeyler yanmıştır yalnız…

Yani aylak adamın tersiyim ama onu çok sevdim.

Çünkü yaptığı tespitler benzersiz…

“Aylak Adam”dan hemen sonra okuduğum Sevgi Soysal’ın “Şafak” romanında çok iyi bir cümle var: Oya karakteri kendisini düşünürken “kahrolası bir gözlem düşkünlüğü” şeklinde bir tabir kullanıyor. Yani, bu kahrolası gözlem düşkünlüğü bende de vardır ve bunu “Aylak Adam” daha önce tecrübe etmediğim bir şekilde giderdi.

O ne cümleler öyle!

O ne tespitler öyle!

Bir adam bunları nasıl düşünmüş de yazmış olabilir!

Yıllardır çözmeye çalıştığınız bir puzzle’ı bir cümleyle çözüyor.

SİNİZM VE MİZANTROPİ

Sinizm yani iyi ve güzel olana veda etmek ve hiçbir değeri kabul etmemek… Mizantropi ise insan türüne duyulan nefret duygusu… C’nin sinizmi ve mizantropisi kabul edilebilir gibi değil. O kadar da değil! Ancak… Bu “O kadar da değil!”e “Yalan mı?” kalkıp itiraz etse, mücadeleyi kaybedeceği kesin değildir. “Yalan mı?” da çok güçlüdür.

Çünkü insan, insanı bir mit haline getirmiştir…

Bir gün, bir sohbet esnasında, bir arkadaşımız “İnsan orospu çocuğudur!” demişti. Yani, insanın doğaya ve diğer canlılara yaptıklarını kastediyordu. Bu argo tabiri öne sürmesek de insanın çok da yüce bir varlık olmadığını, dahası bünyesinde çok ciddi arızalar barındırdığını düşünüyoruz. Yani insan yüce bir varlık değildir. Evrim sürecinde var olmak için türlü türlü numaralar geliştirmiştir. Diğer hayvanlara nazaran fiziksel olarak dezavantajlarının üstesinden, bilişsel beceriler geliştirerek gelmiştir. Bu bilişsel beceriler daha sonra “kültür”ü ortaya çıkarmıştır. Kültür kulağa hoş gelen bir tabir olsa da aslında karmaşık ruhsal durumlar şeklinde olumsuz çıktısı da olmuştur. Hiçbir canlı hareket ederken duygusal bir çelişkiyle boğuşmaz ama insan hep bunlarla boğuşmak zorundadır. Romanlar yazar bunun için…

İnsanın duygusal çelişkileri yokmuş, olamazmış gibi davranan milyarlarca insanın ortaya koyduğu “genel/normal durum” karşısında bunları cesaretle ele alan ve ancak on binlerce insana hitap edebileceği belli olan “Aylak Adam” gibi romanlar da vardır.

Aylak Adam bir Don Kişot’tur. Genel/normal duruma karşı gülünç bir şekilde hücuma geçmiştir.

Aylak adamın ortaya koyduğu tespitler, teşhir ettiği durumlar insana “Yalan mı?” dedirtir ama sonra bir şey söyler, bir hareket yapar ve o insan “O kadar da değil!” der.

Adamın dibi işte…

 

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

İlkokul İki Bebeleriyle Girilen Diyaloglar Arşiv Çalışması

B: What is this? / It is a pencil.
A: Öğretmenim, siz bunları nereden biliyorsunuz?
B: 🤯

A: Öğretmenim, ben İngilizcenin yarısını biliyorum. My name is Çınar.
B: .

A: Öğretmenim siz öğretmen değil komik videosunuz.
B: .

A: Öğretmenim, ben bitirdim.
B: “Bitirdim.” demeyin çocuklar… Herkes bitirince “Bitirdim.” derse kaos çıkar…
A: O zaman ben bitirmedim.
C: Ben de bitirmedim…
D: Ben de!
X: Ben de!
Y: Ben de!

B: Sayfa 12’deki eşleştirmeleri yapınız çocuklar.
A: Öğretmenim, halay çekebilir miyiz?

A: Öğretmenim, ödev var mıydı? (Ağustos ayında, sokakta…)
B: Ne ödevi oğlum. Okul bitti.

A: Öğretmenim bu bizi uçurumdan attı.

A: Öğretmenim siz atmacaya benziyorsunuz.

B: What is this?
A: It is a deks.

B: What is your name?
A: Öğretmenim o Suriyeli. Türkçe bilmiyor.

A: Bu görevi yapana artı vereceğim.
B: Kaç tane?
A: Kaç tane olacak? Bir tane elbette.
B: Yüz tane!
C: Yüz!
D: Yüz!
B, C, D, X, Z, Alfa: Yüz! Yüz! Yüz! Yüz!

A: Öğretmenim, zile kaç dakika var?
B: Bir dakika…
A, C, D, E, X, Y, Z: Ooon, dokuuz, sekiiz, yedii, aaltıı…

Başka bir gün:

A: Öğretmenim, zile kaç dakika var?
B: Üç dakika…
A, C, D, E, X, Y, Z: Ooon, dokuuz, sekiiz, yedii, aaltıı…

B: Çocuklar, öne geçince bir şey mi oluyor? Zaten herkes dışarı çıkıyor. Kimse sınıfta kalmıyor. Neden öne geçmek için mücadele ediyorsunuz?
A: Ben arkaya geçecem!
B: Ben de!
C: Ben de!
D: Hayır, ben geçecem!
E: Ben, geçecem!
D: Öğretmenim, D beni itiyor. Sıramı kapıyor. Ben arkaya geçecem! (Kriz çıkartır)

A: Öğretmenim, Aras bana “aşkım” diyerek küfür etti.

A: Öğretmenim siz 2000 kaçlısınız?

Öğretmen içeri girer…

A: Öğretmenim, X saçımı çekti.
B: Öğretmenim, Y ayağıma bastı.
C: Öğretmenim, Alfa kalemimi aldı.
D: Öğretmenim, Beta “lan” dedi.
E: Öğretmenim, şu…
F: Öğretmenim, bu…
G: Öğretmenim, berikisi…
Baran: Tamam çocuklar, şimdi hep birlikte “özür dileriz” diyoruz ve sorunlar çözülüyor. Biir, ikii, üç!
Cümle Alem: Özüür dileriiiz! (Gülüşmeler ve alkışlar…)
Baran: Sorunlar halledildi. Açın sayfa 737’yi…
Ayrıksı Tip: Ben dilemiyorum!

Hayat devam eder…

A-Öğretmenim ben kitabımı evde unuttum.
B) Bana neden söylüyorsun? Evine gidip de getireyim mi yani?
A) Getir!

Baran: Neden çalışmadın, dünyayı mı kurtarıyordun?

Alfa: Evet.

Beta: Öğretmenim ben de dünyayı kurtardığım için çalışamadım.

Baran: Zil çalınca arkadakiler kağıtları öne doğru uzatsın.
A: Öndekiler ne yapsın?
B: Ortadakiler ne yapsın?

A: Öğretmenim ödevimi unutmayı unuttum.

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Küçük Burjuvanın Dramı

IMG_20180405_111027

Orhan Kemal’in “Eskici ve Oğulları” adlı romanında ele alınanlar bir küçük burjuva “dramı” olarak görülebilir. Peki, neden dram kelimesini tırnak içerisine alıyoruz? Çünkü bu dramın tarihsel arka planına bakmak ve de bu sınıfın tarihsel gelişimini iyice incelemek gerektiğini düşünüyoruz. Orhan Kemal, bu romanında ikincisini çok başarılı bir şekilde yapıyor diyebiliriz.

Türkiye’de “küçük burjuva”nın tarifi biraz sorunludur. Normalde, toplumsal sınıflar üretim araçlarına sahip olup olmamak üzerinden kategorize edilirler. Küçük burjuva sınıfı, üretim aracına sahip olan ve orada tek başına veya aile bireyleriyle veya az sayıda ücretliyle üretim yapan kişidir. Türkiye’de ise genelde aydınlar için bu tanım kullanılır. Memurlar, öğrenciler de bu tanıma sıkıştırılırlar. Sanırız, yaşam tarzları ücretli emekçilere benzemediği için, onlarla aralarında iletişim kopukluğu olduğu için ve belki de biraz bu “küçük burjuvaların” nobran tavırlarından dolayı “küçük burjuva” gibi hafif itibarsızlaştırma niyeti sezilen bir adlandırma yapılır. Bir taraf bir tarafı lümpen bulmaktadır, o taraf diğer tarafı nobran bulmaktadır. Birisinin hangi sınıfa ait olduğu nettir ama diğerinin değildir. Dolayısıyla, tarihsel arka plan göz ardı edilir ve yaftalar gibi bir kategorizasyon yapılır…

“Eskici ve Oğulları”ndaki kahraman (veya anti-kahraman diyelim) net bir şekilde küçük burjuvadır. Sahip olduğu eskici dükkânında (ayakkabı tamir eden bir dükkân) iki oğluyla beraber çalışmaktadır. Kapitalizm geliştikçe gerçekten küçük olan her küçük burjuvanın başına gelenler gelir: Proleterleşir…

ORHAN KEMAL EVRENİ

Daha önce Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar Üzerinde” adlı romanını ele almıştık. Orada, kendisinin Çukurova’daki vasıfsız işçilerin dünyalarını adeta drone’la çekim yapar gibi bize aktardığını yazmıştık. Eleştirmen Fethi Naci’ye göre Orhan Kemal’in eserlerinde otobiyografik ögeleri, Çukurova insanını ve İstanbul’daki sıradan insanları görebiliriz. “Eskici ve Oğulları”nda otobiyografik ögelerden beslenme vardır. Çukurova insanı da vardır fakat BTÜ’nün aksine bu sefer Çukurova’ya göçüp gelmiş insanlar değil, bizzat oranın yerlileri vardır. Bu yerli insan toplumsal olarak biraz daha üst tabakadandır. “Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan” bir insan değil, kaybetmekten korktuğu bir şeyleri olan bir insandır. Tarih de diğer bir yandan akmaktadır… Piyasanın kendi iç mantığı vardır ve bu mantık bireylerin trajedileriyle ilgilenmez. İnsanlar açlıktan ölmüyorlarsa, piyasaya göre orada yolunda olmayan şeyler yoktur. Her şey baş döndürücü bir hızla değişirken küçük burjuvanın aynı kalması mümkün müdür?

AİLE İLİŞKİLERİ

“Eskici ve Oğulları”nda bir tarihsel arka plan olmasına rağmen; roman, esas itibariyle aile ilişkilerine odaklanır. (Anti) kahramanımız Topal Eskici’dir. Fırtınalı bir hayatı olmuştur. 1800’lerin sonlarına doğru dünyaya gelen Topal Eskici, Osmanlı Devleti’nin çöküşünün ve yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun canlı tanığıdır. Milli edebiyatın hemen hemen her önemli karakteri gibi… Topal Eskici’nin dedesinin bir cinayet işleyerek sahip olduğu zenginlik “Her servetin arkasında bir suç vardır.” yargısını destekleyen cinstendir. Topal Eskici’nin çocukluk ve ilk gençlik yılları mutlu ve hoş anılarla dolu geçmiştir. Trablusgarp Savaşı’nda “kör bir İtalyan kurşununa” bir bacağını kurban vermesi kendisi adına adeta bir dönüm noktası olmuştur. Batı edebiyatının klasik romanlarında karşımıza çıkan “climax” yani başkarakterde gerçekleşen ve romanı çözülmeye götüren dönüm noktası/önemli değişiklik “Eskici ve Oğulları”nda bir anı olarak karşımıza çıkmaktadır.

“Climax”ini yaşayan Topal Eskici artık bambaşka bir insan olmuştur. Yaşam enerjisi solmuştur. Hissettiği şey hayal kırıklığıdır. Esasında, savaştan sonra da mevcut olan bu hayal kırıklığı, dükkânının işleri bozulunca zirve anına ulaşır. Artık “nemrut” bir insan olan Topal Eskici en yakınlarını hırpalamaya başlar.

Roman için “Aile ilişkilerine odaklanıyor.” dediğimizde, büyük oranda Topal Eskici ve küçük oğlu Ali arasında Freudyen okumalara da olanak sağlayan ilişkiyi kastediyoruz. Bu, bir çatışmadır. Topal Eskici’nin karısı, büyük oğlu, gelini, torunları, kızı da vardır ve bunların hepsiyle uğraşır Topal Eskici ama “baş çelişki” küçük oğlu Ali’yledir.

Oğul Ali de çelişkilerle yüklü bir karakterdir. Babasıyla inişli çıkışlı bir ilişkisi vardır. Kalbini her seferinde kıran babasına tam olarak sırtını dönemez. Romanda neredeyse herkes herkesle darılıp barışır. Gelişen ve iyice yerleşiklik kazanmaya başlayan kapitalizmin sınıflar üzerindeki sarsıntılı etkisi adeta alegorik bir şekilde bu küçük ailede tezahür eder. Sarsıntılı aile ilişkileri sanki sınıflar mücadelesinin bir uyarlamasıdır.

DAR MEKÂN FAŞİZMİ

Mahalle kültürü Türkiye’de hoş, hümanist bir şey olarak değerlendirilir. Herkesin herkesi tanıdığı ve hayatlarına müdahil oldukları mahalle kültürü günümüzde yok olmaya başladığı düşünülen ve öyleyse özlenen bir şeydir. Oysa biz bunun iyi bir şey olmadığını düşünüyoruz. Dar sokaklar, küçük apartmanlar, aile apartmanları, köyler, küçük ilçeler “dar mekân faşizmi” diye kodlanabilecek bir çıktıya sebep olmaktadır. Faşizm kelimesi ağır gelebilir. Daha iyi bir ifade bulamadık açıkçası. Bu tür ortamlarda kişiler hayatlarına dâhil edecekleri kişileri tanıyarak, onaylayarak, arzu ederek değil mecburen dâhil ederler. Herkes, her şeyin içindedir. Bizce bu tercih edilesi bir iletişim türü değildir ve bu ilişki türünün çözülmesi yası tutulacak bir şey olmasa gerektir.

“Eskici ve Oğulları”nda dar mekân faşizmini görüyoruz. Çarşıda esnaflar arasındaki ilişki böyledir. Evin olduğu mahalle zaten böyledir. Ve böylesi alanlarda sıkça görülen dedikodu ve haset karşımıza çıkmaktadır. Romandaki en büyük gerilim, para kazanmak için kütlüye gidecek olan ailenin, diğerlerinin “neler diyeceği” kaygısı yüzünden kaynaklanmaktadır. Onlara gülecekler, onları ayıplayacaklar… Orhan Kemal küçük insanları gerçekten iyi gözlemlemiştir. Tıpkı BTÜ’de olmadığı gibi burada da birilerini idealize etmek söz konusu değildir.

HALK İSLAM’I

“Bereketli Topraklar Üzerinde”de dikkatini çekmeye çalıştığımız halk İslam’ı bu romanda da karşımıza çıkmaktadır. En alt tabakanın bir seviye üstünde yaşayan insanlar da İslam dininin kaidelerini tam olarak bilmemektedirler ve bu kaidelerle açıkça çelişen tutum ve davranışları pratik hayatlarına sıkça dâhil etmektedirler. Karakterler İslam dininin emir ve yasaklarını görmezden gelmektedirler. Kutsal şeyleri sorgulamak, onları yer yer itibarsızlaştırmak Çukurova bölgesine has bir davranış olsa gerek. Ülkenin diğer bölgelerinde bu işlerin bu kadar yoğun ve bu kadar pervasızca yapılabildiğini pek zannetmiyoruz. Yine de onlar da (yani toplumun ortalaması) Çukurova insanı kadar ileri gitmek istemese de, bizce, bu işlerin sıkı birer takipçisi olmak niyetinde değillerdir.

CİNSELLİK

Bu romanda cinselliğin ele alınışı, romana yedirilmesi de BTÜ’den farklı… Orada, en alt tabakadaki insanlar cinselliği oldukça pervasızca yaşıyorlardı çünkü skandallardan uzak kalmayı gerektirecek maddi koşullardan yoksundular. Bu yüzden en önemli iki eğlenceleri kontrolsüz cinsellik ve uyuşturucu madde kullanımıydı. “Eskici ve Oğulları”nın karakterleri maddi koşullar açısından önemli bir dönemeçte oldukları için skandallardan uzak durmaları gerekmektedir ve zihinler bu önemli dönemeçle ilgili fazlasıyla meşguldür. Orhan Kemal tarz olarak “gözlemci gerçekçiliği” (varsa böyle bir adlandırma) tercih ettiği için bize bu insanların cinsel dünyalarını sunmaktan da geri durmuyor. Cinsellik bu romanda daha az işleniyor ancak tabu denilebilecek şeyler ele alınıyor daha çok. Ensest, pedofili ve eşcinsellik bazı pasajlarda ima ediliyor. Sanırız yazar cinselliği “az” ele almasından dolayı cinselliği en sarsıcı boyutlarıyla ele almak istemiş. Kız kardeşiyle ilgili veya 11 yaşındaki bir kız çocuğuyla ilgili bir şeyler hisseden insanların zihinlerine girmek yeterince sarsıcı olmaktadır zira…

ÜSLUP

Zihinlere girmek demişken yazarın üslubuna da değinelim. Yazar dili o kadar canlı ve kıvrak kullanabilmektedir ki hayran olmamak elde değil… Karakterlerin zihin okumaları BTÜ’deki kadar diyalog kaynaklı değildir. Yazar karakterlerin düşünce dünyalarına daha çok girmektedir. Yalnız bunu o kadar başarılı yapmaktadır ki radikal denemeler diyebileceğimiz işleri, örneğin bir bebeğin zihnine dalması veya bir köpeğin, bir yılanın zihinlerine dalması metin içerisinde hiç sırıtmamaktadır. Toparlayıp tekrar etmek gerekirse, yazar dili o kadar ustaca kullanmaktadır ki radikal denemeleri bile ona olan hayranlığımızı besleyecek şekilde başarılıdır.

ÇÖZÜLME

Romanda beğenmediğimiz tek unsur çözülmesi olmuştur. Romanda çözülmenin ayrıntılarının yeterince doyurucu bir şekilde sunulmadığını düşünüyoruz. Bu kadar önemli bir değişikliğin bu kadar az sayıda sayfada işlenmesi insana bitişin, “aceleye getirildiğini” düşündürüyor. Kurgusal eserlerde karakterlerdeki önemli değişiklikler risk barındırırlar. Bu ani ve önemli değişiklikler inandırıcılığı zedeleyebilir. Hayatta ani ve önemli değişiklikler olmamakta mıdır? Cevabımız hayırdır ancak nadiren olduğunu da eklemek isteriz. Nadir gerçekleşen bu şey gerçekleştiyse eğer, bu değişikliğin ayrıntılarının daha doyurucu bir şekilde işlenmesi yerinde olurdu diye düşünüyoruz.

Orhan Kemal bunu yapmıyor ancak her şeye rağmen çok iyi ve çok güçlü bir metinle karşı karşıya olduğumuzu tekrarlamaktan geri durmuyoruz…

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Bir PR Çalışması Olarak “Devlet Ana” Romanı

kemaltahir

Kimin romanı? Kemal Tahir’in…

Neyin PR’ı? Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasındaki (abartılmış) yüce gönüllülüğün PR’ı…

PR ne demek? “Public Relations” kelimelerinin ilk harfleri yani “halkla ilişkiler” demek. İş dünyasında bir firmanın kendisini iyi, doğru, güzel gösteren tanıtım faaliyetleri için kullanılır.

Peki, neden Kemal Tahir böyle bir roman yazdı? Çünkü TR’deki tarihsel araştırmaları yetersiz ve yanlı görüyordu. Romancının bu aşamada devreye girmesi gerektiğine inanıyordu. Kriz’de (Batılılaşma Kriz’inde) mutlak bir taraftı ve kendi tarafını güçlendirmek istiyordu.

Bu romanı yazdı. Roman teknik olarak başarılı. Bunun üstüne bir de roman, bir edebiyat olayı haline gelmişti. Çok konuşuldu, çok tartışıldı.

Romanın teknik başarısı tartışmalarda en az öne çıkan taraftı. Çünkü aslında insanlar romanın edebi değerini değil (bunun olmadığını zaten çok az insan iddia edebilir) Kemal Tahir’in tarih tezlerini tartışıyorlardı. Bu tezlerin taraftarıysanız (KT) bu romandan ziyadesiyle etkilenirsiniz fakat bu tezlerin yanında değilseniz (benim gibi) romanı etkileyici bulmazsınız.

Ben romanı sevmedim. Izdırap çekerek, işkence çekerek okudum denemez ama sevmedim de işte… Bunun birinci sebebi yazarın tarih tezlerine katılmamış olmamdır, ikincisi ise tıpkı dönem filmlerini sevmemem gibi tarihi romanların da pek meraklısı olmamamdır. Dönem filmlerini izlerken gerçekçilik duygum fena halde zedeleniyor. Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasını anlatan bir romanın veya herhangi tarihsel bir dönemi ele alan bir romanın gerçekçilik konusunda gelip toslayacağı bir duvar mutlaka vardır. Meraklısına saygı duymakla beraber (her tarihi romana inanana saygı duymuyorum yalnız) almayayım, kalsın…

Yazarımıza bakalım biraz: Yıllar önce yönetmen Halit Refiğ’in hayatını röportaj formunda ele alan bir kitap okumuştum. Orada çok adının anıldığını hatırlıyordum. Kitabı tekrar açtığımda evet adı anılıyordu. Oradan aktardığına göre, yazar aslında bir Marksist. Nazım Hikmet’le aynı davadan yargılanıp, uzun yıllar hapis yatıyor. Hapishanede romancı oluyor. Sonra 1960’larla beraber fikirlerinde önemli değişiklikler oluyor. Bu toprakların “farklı” olduğunu keşfediyor yazar. Hangi toprak farklı değil ki? Batı Avrupa’nın bile her ülkesi birbirinden farklı, her biri siyasal gelişimlerinde farklı toplumsal süreçleri yaşıyorlar. İngiltere’de burjuva devrimi kansız gerçekleşirken Fransa’da yer yerinden oynuyor, Almanya imparatorluğa özeniyor, İtalya ülkeyi neredeyse ikiye bölüyor, İspanya hiçbir savaşa bulaşmıyor, Rusya burjuva devrimini atlayıp sosyalizme geçiyor falan…

Bu ülke onlardan gerçekten farklıdır ama bu farklılık yaşam tarzı ve kimlikler konusunda önem arz etmektedir bana göre. Bu ülkenin insanları hem kendi içerisinde birbirlerinde oldukça farklıdırlar hem de yaşam tarzı olarak Avrupalılar’dan farklıdırlar. Onlara benzemeye çalışan insanlarla benzememek gerektiğini savunanlar arasında 200 yıldır devam eden bir siyasal mücadele vardır. Bahsettiğim “Kriz” işte. Kemal Tahir burada Batılılaşma’nın net ve ateşli bir karşıtıdır. Bu toprakların değerleriyle barışmak ve uyum içerisinde olmak gerektiğini düşünür. Osmanlı’ya dair her şeyi reddeden Cumhuriyet ideolojisiyle kavgalıdır.

Bu reddiyeye karşı bir reddiye geliştirmek için “Devlet Ana” adlı romanı yazmıştır. Burada anlatılanlar bir yana form olarak da halk edebiyatı ve masallar geleneğinden faydalanmıştır. Dede Korkut hikayesi gibi bir roman görmekteyiz. Bu arada ironik bir şekilde İngiliz edebiyatının ilk nesir türü olan “romans” türünden de oldukça faydalandığını görüyoruz. “Sir Gawain and the Green Knight” adlı romans ve benzerleriyle ne kadar da çok ortak yönü var…

Bu kitabı ele alırken biraz tarihe değinmek şart olmuştur. Tarihi romanların hayranı değilim ama tarihe çok meraklıyımdır. Okuduğum kitaplar ve dergiler ışığında söyleyeceklerim var.

Moğollar, Selçuklular ve Osmanlılardan bahsetmeliyiz…

Moğolların zamanın IŞİD’i olduğunu iddia eden bir yazı yazmıştım. Gelmiş geçmiş en psikopat insanlardan biri olan Cengiz Han’ın özel projesi, sınıflar savaşı mınıflar savaşı falan değildi. Bir katliam, yıkım ve tecavüz imparatorluğu olan Moğollar o dönem dünyada yaşayan 120 milyon insanın 30 milyonunu öldürdüler. İstila ettikleri yerlerde uygarlık adına ne varsa yok ettiler. Binaları yıktılar, tarlaları yaktılar, ağaçları kestiler, kedileri bile öldürdüler. Moğollar Anadolu’ya vardıklarında Cengiz Han öldüğü için eski etkinlikleri yoktu ama yine de Anadolu’daki siyasal ve ekonomik düzeni berbat ettiler. Osmanlılar böyle bir dönemde ortaya çıktı.

Selçuklular ise Moğollardan önce ekonomik sebeplerle batıya yöneldiler. Bugün herkes koyun etinin “koktuğunu” iddia ediyor ama Türklerin siyasal tarihlerinde koyunlarına otlak bulmak en önemli itici güçlerden biridir. Dünyaya bir “pagan” (!) olarak gelen Selçuk Bey vardığı bölgede var olabilmek için İslam’ı seçti. Ayrıca bu din, onlara eksikliğini duydukları “ideolojiyi” de sağladı. Fakat Orta Asya kültürel etkileri hala çok canlıydı ve aslına bakarsanız da hiç kaybolmadı. Moğollar Anadolu’ya varınca Selçukluların siyasal ve ekonomik düzenlerini bozdular. Romanda bu etkiyi fazlasıyla görüyoruz.

Dağılan Selçuk otoritesinden sonra bir dolu beylik ortaya çıktı. Bunlar Anadolu Selçuklu Devleti’nin sevk ve idaresinde olan topluluklar oldukları gibi başıboş çapulcu Oğuz boyları da olabilmekteydiler. Osmanlılar bunlardan hangileriydi? Konya sultanına fayda sağladıkları için Söğüt ve Domaniç bölgesi kendilerine hediye edilmişti. Burasının uç beyliği olması üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. Uç beyliği riskli bir bölge olduğu için Osmanlıların aslında çok da favori olmadıkları sonucunu çıkarabiliriz. Riskli dedik ama o esnada Bizans İmparatorluğu da siyasal ve ekonomik olarak oldukça kötü durumda idi. Resmi tarih kitaplarında 1453 kahramanlıkla anlatılır ama 1204’e hiç değinilmez. Bu tarihte bir Latin Haçlı ordusu İstanbul’un kapılarını müzakereyle açtırmış ama içeri girince yağma yapmıştır. Latin İstilası denilen bu olay aslında Bizans’ı ekonomik ve siyasal olarak krize sokmuştur. İstanbul’un fethi bu ortamda kolaylaşmıştır. Bizans, Latin İstilası’nın sonuçlarını acı bir şekilde tecrübe ederken Osmanlılar aradan sıyrılmışlardır. Tarihte böyle tesadüfler etkilidir. Burada Osmanlıların zekice bir hamleyle doğudaki Türk beylikleriyle uğraşmak yerine batıdaki kaotik ortama yönelmeleri onları diğerlerinin önüne geçirmiştir.

Kemal Tahir romanda bunlara hiç değinmiyor ve oldukça erdemli ve barışçıl olan Osmanlıların hep saldırıya maruz kaldıklarından dolayı (!) mecburen seferlere giriştiklerini kurguluyor. Yalan söylüyor yani. Tarihteki devletleşme aşamasına geçen toplulukların komşularına yağma, istila, çapul, katliam, esirlik, tecavüz gibi şeylerle gittiklerini biliyoruz. Burada Osmanlıların diğerlerinden ne geri kalır yanı ne de fazlalıkları var. Kemal Tahir’in burada yaptığı resmen bir PR çalışmasıdır.

Türkler okçuluk ve binicilikte çok iyi oldukları için batıya doğru sürekli genişleyebildiler. Tank icat edilene kadar tankın yaptığını at yapıyordu. Atının üstünde, ellerinde yaylarıyla Türkler sürekli batıya doğru gittiler. Batıdaki insanlar onlardan iki bin yıl önce yerleşik hayata geçmişlerdi. Kültürel anlamda asla kapanamayacak bir açı vardı. Osmanlılar zamanında Türkler topçulukta da dünyanın en iyisi oldular ve Viyana’ya kadar gelebildiler. Savaş teknolojisinde üstünlüğü ele geçiren Batılılar bu sefer süpürmeye başladılar. 1. Dünya Savaşı’nın koşulları gereği ancak Edirne’ye kadar geldiler. Türklerin ve Osmanlıların tarihi budur.

Burada, Tahir’in yaptığı gibi hayran olunacak büyük bir parıltı görmüyoruz. Yaptığı çarpıtmaları da yutmuyoruz. O yüzden “Devlet Ana”yı tutmuyoruz.

Ama tutacak olan bir %50 bulunur…

Diğer, Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

En Çok Etkilendiğim Mimari Yapılar-İkinci Bölüm

Fotoğraf albümü ve açıklamalar için tıklayınız.

mimari, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın