Zeki, çevik ve ahlaklı

“After Hours”la (1985) ilgili araştırma yaparken, bir ekşi sözlük yazarının yorumu dikkatimi çekti. Scorsese’nin iki hit filmi olan “Raging Bull/Kızgın Boğa” (1980) ve “The Last Temptation of Christ/Günaha Son Çağrı” (1988) filmleri arasında çektiği üç film; “The King of Comedy/Komedi Kralı” (1983), “After Hours” ve “The Color of Money/Paranın Rengi” (1986) değeri teslim edilmeyen ama aslında çok iyi olan filmlermiş. Bahsi geçen üç filmin ilk ikisini izlemiş ve çok beğenmiş biri olarak “The Color of Money”i de izlemek istedim. Bu filmle ilgili araştırma yaparken, filmin aslında 1961 tarihli, Robert Rossen imzalı “The Hustler” filminin devam filmi olduğunu öğrendim. “The Hustler”ı izlemeden “The Color of Money”i izlemek bir şey ifade etmeyecekti. Ben de öyle yaptım ve iyi ki yapmışım. 60lı yıllar Amerikan sineması; klasik dönemle, bir uyanışı çağrıştıran 70ler arasında bir geçiş dönemi kabul edilir. Eskisi kadar rağbet görmeyen klasik filmler yavaş yavaş sahneyi terk ederken, yaşanan birçok tomlumsal gelişmeyle paralel Avrupa sinemasının da etkisinde yeni bir sinema doğar Amerika’da. “The Hustler”da bu geçiş döneminin hazırlığını görebiliyoruz. Filmin bir tarafı eski şablon filmleri hatırlatırken, diğer tarafı da keskin, acı bir gerçekçilik duygusu veriyor seyirciye. 70ler Amerikan sinemasını domine eden hayal kırıklığı dokusu bu filme de işlemiş. Birçok ankette en iyi spor filmlerinden biri seçiliyor. Amerikan kasabalarındaki izbe bilardo salonlarında kekleri avlayan müthiş bir bilardo yeteneği olan “fast” Eddie Felson adlı bir üçkağıtçı filmin ana damarı. Felson; çok iyi işlenmiş, ilginç bir karakter. Benzersiz yeteneğine rağmen, karakter sahibi olamayan bir başka deyişle doğru yerde doğru kararı alamayan biri. Tabi bu yorum filmde Eddie’yi sömüren para babası Bert Gordon’a ait. Bence de sık sık yanlış kararlar alıyor ama özünde zeki, çevik ve ahlaklı biri. Film Felson’ın kişisel mücadelesi üzerinden olabildiği ölçüde başarılı bir sistem eleştirisine dönüşüyor. Filmin ikinci yarısında ortaya çıkan ve bana Amerika, İngiltere ve Fransa’yı anımsatan Bert Gordon karakteri için hayatın tek anlamı kazanmak. Nasıl olursa olsun, kimler harcanırsa harcansın önemli olan kar etmek. Filmin sonlarına doğru artık nefesler tutularak izlenen final bölümünde, günümüzde sürekli parlatılan mesleklerden olan girişimci Gordon’ın sebep olduğu trajedi ve Felson’ın onurlu isyanı filmi unutulmaz kılıyor. Destansı oyunculuklar var filmde. Paul Newman’ın bazı filmleri beni çok etkilemiştir bazıları da “The Color of Money” örneğinde olduğu gibi beni hayal kırıklığına uğratmıştır ama “The Hustler”da dediğim gibi destansı bir performansı var Newman’ın. Yine George C. Scott’ın hayat verdiği şerefsiz Gordon karakteri inanılmaz başarılı. Bu rolüyle Oscar alamayan Scott Akademi’ye küsmüş ve 1970 yılında “Patton” filmindeki performansıyla kendisine verilen Oscar ödülünü reddederek bunu tarihte yapan ilk insan olmuş. Bu davranışıyla iki kat daha fazla hayran oldum kendisine ama keşke bu doğru davranışı kişisel bir sebepten dolayı yapmasaydı. Bana Oscar verselerdi törene katılırdım, sahneye çıkar ve go f**k yourself (gidin ve kendinizi becerin) derdim herhalde.
İlköğretim birinci kademe öğrencilerinin oynadığı bir oyun çok ilgincime gidiyor. Bahçeye çıkıyorlar ve sekiz on tanesi bir topun peşinden amaçsızca koşuyor. Bu bazen bir plastik su şişesi veya kola kutusu da olabiliyor. Ne bir kale var, ne bir gol atma amacı veya ne bir takımdaşlık duygusu…Öylesine amaçsızca topun peşinden koşuyorlar. Martin Scorsese’nin de “The Color of Money”de ne amaçladığını anlayamadım. 25 sene önce çekilmiş ve bir şekilde efsane olmuş bir filmin devamını çekmesi ve altından hakkıyla kalkamaması Scorsese için iyi olmamış diye düşünüyorum. Bu sefer Eddie Felson bir old timer/eski tüfek olarak karşımıza çıkıyor. Karşısında da genç yetenek Tom Cruise. Felson, Vincent’taki yeteneği keşfediyor ve tıpkı Gordon’ın kendisine yaptığı gibi Vincent üzerinden para kazanmayı hedefliyor. Yalnız, Gordon yüzünden o kadar büyük bir trajedi yaşayan bir insanın yıllar sonra da olsa onun gibi davranmaya çalışması beni düşündürdü. Böyle bir şey olabilir mi diye sordum kendime. Olabilirdi ama o halde “The Color of Money”nin sonradan yaptığı gibi tekrardan Felson’ı idealize etmeye çalışması sorunluydu. Ayrıca, filmde Felson’ın kız arkadaşı ilk filmdeki gönül ilişkisinin aksine oldukça işlevsiz ve filme koymak için koyulmuş gibi duruyordu. İlk filmdeki etkiyi yaratması herhalde beklenen Vincent Carmen ilişkisi de beklenen etkiyi yaratmaktan oldukça uzaktı. Ve film giderek bir Rocky 5’e dönüştü. Bence bu filmde Scorsese amaçsızca topun peşinde koşuyor ve gol atacağı bir kale de yok. Bana tek faydası, beni “The Hustler” gibi muhteşem bir filmden haberdar etmesi oldu.

Bu yazı Uncategorized kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.