Taşraya Yönelen İlk Romanlar

Vurun-Kahpeye-1973

Türk romancılığının köye, taşraya, Anadolu’ya yönelmesi ne zaman başlamıştır?

Doğumundan sonra uzunca bir süre Türk romancılığının yegâne teması Batılılaşma Krizi olmuştur. Bundan çok bahsettik.

Siyasetin de bir numaralı ilgi alanı Batılılaşma Batılılaşmama meselesidir. Bundan da çok bahsettik.

Osmanlı Devletinin son yıllarında ve Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında devleti yönetenlerin iki temel ideolojik yönelimleri olmuştur. Bunlar modern yaşam tarzı ve Türk milliyetçiliğidir. Modernizm dememeli; çünkü o başka bir şey. Modern yaşam tarzını ve Türk milliyetçiliğini bu dönem romanlarında sıkça görüyoruz.

Bu yazıda taşraya yönelen ilk romanlardan olan üç romanı birlikte ele alacağız. Bunların bir ruh ortaklığı olduğuna inanıyoruz. Bu romanlar Reşat Nuri’nin “Çalıkuşu” (1922) romanı, Halide Edip’in “Vurun Kahpeye” (1923) romanı ve Yakup Kadri’nin “Yaban” (1932) romanıdır.

Anadolu mu taşra mı köy mü demeliyiz? Taşra kelimesini daha uygun buluyorum. Anadolu kelimesi bir idealize etmeyi davet ediyor. Bunun yapılmaması gerektiğine inanıyorum. Anadolu’nun Allah belasını versin demiyoruz da onun bir dolu arızalar barındırdığının, çok geri bir coğrafya olduğunun unutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca bir sır vereyim, biz arkadaş ortamlarında şaka yollu diyoruz…

Bu üç roman içerisinde sadece “Yaban”ı beğenirim. Köylülüğün üzerine cesaretle gittiği için… Diğerleri de gidiyor ama “Yaban” adeta bir meydan okumadır. Aradaki 10 yıllık fark da göz önünde bulundurulmalıdır. Yazarın 1928 yılında yazdığı “Sodom ve Gomore” diğer iki romanımıza daha benzer bir romandır. Tek farkı taşraya yönelmemiş olması, İstanbul’u ele almış olmasıdır.

Anadolu, taşra, köy adlandırmasından bahsediyorduk. Taşra dedik, taşra köyle beraber kasabayı da kapsıyor. Esasında olay kasabada geçer. Hatta Türkiye bir kasabadır. Türkiye’yi kasaba zihniyeti yönetir. Kasaba köyü de etkisi altına alır. Köyün kendi alışkanlıkları, kendi renksizlikleri vardır ancak köy politik olarak kasabanın bir taşeronudur. Köyü yöneten zübük politik olarak en yukarının düşüncesiyle kasabada karşılaşır. Taşra kelimesi de her ikisini akla getirdiği için ben taşra kelimesini kullanmayı doğru buluyorum.

“Yaban”la ilgili “Küçük Uyanığı Ele Alan Roman” başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazıyı yorum bölümünde bulacaksınız. Bu sebeple “Yaban”dan çok fazla bahsetmeyeceğim. Diğer romanlarla olan ruh ortaklığından bahsedeceğim.

“Çalıkuşu”yla başlayalım o zaman…

Bu üç romanda hem aşk vardır hem politika vardır. Sadece “Çalıkuşu” aşka daha fazla yoğunlaşmıştır. Hatta politik atmosfer ve taşra bu romanda Feride’nin sergüzeştinde fon işlevi görürler diyebiliriz. Önemli fonlardır ve bize doyurucu ipuçları sunarlar ama roman esasında Feride’nin romanıdır.

Derin psikolojik tahliller yoktur romanda. Hatta Feride’nin neden o şekilde davrandığını anlamak güçtür. Çevremizde çok sayıda “salak kadın” bulunur. Doğru mu? Bu salak kadınlar, hiç değmeyecek bir öküzü kafaya takıp onun oyuncağı haline gelirler. Ömür boyu veya uzunca bir süre diyelim o öküz tarafından parmağında oynatılırlar. Yalan mı? Hele ki bunlar Feride gibi ekonomik olarak ayaklarının üstünde durabilecek kadınlarsa bu kafa gelip gitmelerini anlamak iyice zordur. Sanırım aşktan ziyade psikolojik takıntı gibi bir şey söz konusudur. Salak kadın, öküz tarafından değersiz hissettirilirse o değeri elde edebilmek için her şeye evet diyebilecek kıvama gelir. Öküz de onu ömrü boyunca maniple edecektir. Erkeklik dünyasında bir kadının ilgisi övünç (prim) kaynağıdır çünkü. Erkek bu ilgiyi çok sever ve o ilgiyi sömürür. Kadın da buna izin verdiği için ve bunu aşk olduğunu zannettiği için salaktır işte… Yalan mı? Ben bunlardan binlercesini gördüm. Feride bunlara örnektir. Bunlara örnek olarak gördüm ama bazı şeyleri neden yaptığını anlamak çok güç. Kamran’ın teklifini neden kabul ettiği, kabul ettikten bir gün sonra ondan neden uzak durduğu (sonradan onu deli gibi sevdiğini öğreniyoruz), seviyorsa aldatıldıktan sonra onu neden affetmediği, yıllar sonra neden affettiği… Bunları anlamak gerçekten zor. Sadece salaklıktan ziyade romanın ustaca yaratılmadığı düşüncesini akla getiriyor.

Feride bu salaklıkları yaparken taşrada güçlü bir profil çizmektedir. Bir kadın olarak dik durmaktadır. Bir Hypatia değildir ancak yine de 100 sene öncesi için güçlü gözükmektedir. Taşradaki kan emiciler elbette bu romanda da karşımıza çıkıyor. Bunlar eşraf ve mütegallibe diye tarif edilen kesimlerdir. Yani ileri gelenler. Yani zenginler ve önemli bürokratlar… Bunlar taşrada mutlak iktidarın sahipleridir. Üst tarafın yönelimini sezerler ve onunla direkt olarak karşı karşıya gelmekten kaçınarak o lokal alanda iktidarlarını kurarlar. Bunlar zevke, sefaya ve gösterişe düşkündürler. (Güzel) Kadınlar bunların özel ilgi alanına girer. Feride hem güzeldir hem de şehirden geldiği için farklıdır yani bir nevi egzotiktir. Bütün zalimler Feride’nin peşindedir. Feride bunlara kah karşı koyar kah koyamaz. Neredeyse bir aseksüel gibi de davranır. Boyun eğdiğinde zalimlere meze olmaz da o mekanı terk eder. Bir nevi yenilir fakat zalimin koynuna girmediği için yenilmiş de sayılmaz. Muhafazakarlık da sık sık karşımıza çıkar. Bir 10 sene sonra çok daha önemli bir mücadele başlayacaktır. Bu yüzden o yıllarda çok büyük bir mücadele tarafı değildir muhafazakarlık ama vardır. Böyle bir romandır “Çalıkuşu”.

Gelelim “Vurun Kahpeye”ye. Bu romandaki Aliye de tıpkı Feride gibi İstanbul’da tahsil görmüş ve Anadolu’ya muallimlik yapmaya giden bir (güzel) kadındır. Feride’nin kişisel kaçışının aksine Aliye idealist olduğu için gitmek istemektedir Anadolu’ya. Bu romanda da aşk vardır ama bu aşk idealize edilmiş bir aşktır ve “Çalıkuşu”nun aksine tüm romana yayılmış bir çelişkiler toplamı değil, hemen romanın başında sunulan bir aşktır. Vatanperver ve ilerici güzel kadın Aliye hemen romanın başında yakışıklı Kuvayı Milliyeci Tosun Bey’le nişanlanır. Bu iş hemen halledildikten sonra siyaset ve savaş sahneye çıkmalıdır. Bir Batı Anadolu kasabasındayız ve Yunanlar kasabayı işgal ederler. Bu roman adeta bir bildiri gibi bir romandır. Halide Edip, 1919 Sultanahmet mitinglerinde konuşma yapacak kadar etkili bir kadındır ve Yunan işgaline çok içerlendiği için Anadolu’daki harekete fiziki olarak katılmıştır. 1923 yılında bu savaş kazanılınca adeta bir öfke kuşumu olarak bu roman yazılmıştır. Roman karakterleri klişe karakterlerdir. Yunan kumandanı haricinde herkes temsil ettiği kesimin bütün karakterini yansıtır. Tiplemedirler dolayısıyla.

Bu romanda muhafazakarlık daha yoğun olarak karşımıza çıkar. Hacı karakterinde vuku bulan bu olgu yapacağını yapar. Ne yaptığını tahmin etmek zor olmasa gerek fakat burada Halide Edip’in “Gerçek İslam bu değil.” şeklindeki yaklaşımının da altını çizmeliyiz. Son yıllarda pek kalmadı ama Tr yaklaşık bu GİBD saçmalığını sıkça yaşadı. Eşraftan yine diğer roman gibi hem iyileri görüyoruz hem kötüleri ama kötüler daha çarpıcı ve önemli. Aliye, Feride’den daha net bir karakterdir. Bir askerdir o. Çelişki falan yaşamaz. “Salak kadın” değildir kesinlikle. Nokta atışı bir seçim yapmıştır.

Bu iki roman da Türk romancılığının gelişimi açısından okunması gereken romanlardır ama zayıf romanlardır. Sürprize ve yaratıcılığa fazla alan açan romanlar değillerdir.

“Yaban”ın bunlarla olan ortaklığı taşrada bulunan şehirli aydını ele almasıdır fakat bu aydın aracılığıyla yazar taşrayı idam eder. Oranın idealize edilmekten uzak bir yer olduğunu ve ancak müdahaleyle değiştirilebileceğini savunur. Jakoben olduğu gerekçesiyle eleştirilen bu yaklaşım, benim de düşüncemi yansıttığı için bu romanı severim. Saçma sapan bir metin değildir ama bir edebiyat şöleni de değildir “Yaban”. Cesareti ve kararlılığı dolayısıyla severim kendisini. “Yaban”ı okumadıysanız mutlaka okuyun derim bu yüzden…

 

 

Bu yazı Uncategorized kategorisine gönderilmiş ve ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.