Bana Göre Hikaye Olan Şeyler 1

*Farklılaştırılmış eğitim modeli.

*Kadın, erkek eşitliği.

*Demokrasi.

*Bireysel dik duruşlar (mavi kapak biriktirme, kese kâğıdı kullanma, paketli gıda yememe, Mado’ya gitmeme vs.)

*Eşitlik ve özgürlük mücadelesi.

*Yoga, meditasyon, mindfulness, Karma, enerji felsefesi vs.

*Tek adamcılık eleştirisi.

*Vatan, millet, bayrak.

*Allah, kitap, din, iman.

*Şehit olmak.

*Sağlıklı beslenme.

*Yeşilaycılık.

*Kursaktan tek lokma bile haram lokma geçmeyecek prensibi.

*İdealist öğretmenlik.

*(Başkalarının faydası uğruna) çalışkanlık.

*Atatürk’ün allahlığı.

*Tektipçilik eleştirisi (sanki kendisi iktidara gelse çeşitli yollarla bunu yapmayacak…)

*Fakirlik ve nostalji övgüsü.

*Köy/lülük övgüsü.

*Veganlık, vejetaryenlik.

*Araba karşıtlığı.

*Teknoloji karşıtlığı.

*Önemli olan iç güzellik.

*Bir yaşlıya sadece yaşlı olduğundan dolayı saygı duymak.

*Batı düşmanlığı, Doğu hayranlığı. Abartmamak koşuluyla… Batı Doğu’ya üstündür.

*Abartılmış hayvan severlik.

Devam edebilir…

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

2002 Ekim’ine Kadar – İkinci Bölüm

8. sınıfları buldum ve kapıdan içeri girdim…

İlk kez öğretmenlik yapacaktım. Pardon, üniversite üçteyken bir aylık bir bağlama kursu öğretmenliği tecrübem vardı. Bağlamayı iyi çalmamam ve nota bilmeme rağmen hocalık yapacak birisi değildim kesinlikle. Zaten kovulduğum tek iş oldu o iş. Öğrenciyken çalıştığım bütün işlerden istifa ettim ve patronlar peşimden koştu sonrasında… Fakirliğin ABV! Sürekli çalış, sürekli çalış!

Dönelim öğretmenliğe… Bu yazının öncesinin öncesindeki yazıda bahsettiklerimden bir daha bahsetmek istiyorum. Bu hayat hiçbir şeyi fazla ciddiye alacak kadar kıymetli, değerli ve güzel değil! Öğretmenlik de böyle bir şey. Hiçbir zaman sınıfta yatmadım ama hiçbir zaman olmayacak duaya amin de demedim. Bunu doğru bulmuyorum. Büyüyünce sıradan (veya o dönemin diyelim) Anadolu insanı olacak çocuklar için fazla ütopik düşüncelere girerek olmayacak şeyleri başarmak için çırpınmanın manası yok. Öğretmenlik öncelikle bir iletişim işidir. Bunu iyi kurabiliyorsanız yapabileceğinizin en iyisini yapıyorsunuz demektir. Öğretim konusunda ise siz başrolde değilsiniz ne yazık ki! Aile, toplum ve devlet başrolde. Bunları aşarak bir şeyler başaramazsınız. Mücadele falan etmeyin… Yenileceksiniz, bu kesin. Tek başına bir insan, 40 yıllık bir çalışma süresince aile, toplum ve devleti yenemez. Bütün öğretmenlerin bu düşünceye erişip topyekûn savaş açacağına ne kadar inanıyorsunuz? Hadi siksen olmayacak olan bu şey oldu diyelim, bu öğretmenler statükoyu yenebilirler mi? O yüzden, böyle gelmiiş, böyle gideer! Bu toplumun ulaşabileceği en yüksek mertebe olacak olan götü boklu CHP iktidarı da bir şekilde ve bir gün siz kendinizi parçalasanız da gelecek parçalamasanız da…

O yüzden hiçbir bireye travma yaşatmadan, o ortamda yapabileceğinizin sınırlarını görmeye çalışın ve onu yapmaya çalışın derim öğretmenlere. Ben bunu yaptım. Renkli ve farklı bir insan olduğumu için öğrenciler beni hep sevdiler. Bu sevgiyi fazlasıyla hissettirdiler ama öğretmenler odasında ise hep duruma ve adamına göre davrandım. O yüzden kimileri beni somurtkan, sessiz, soğuk bulur kimisi bulmaz…

Öğrencilerin beni sevdiklerini ilk kez o 8. Sınıfta hissettim. İnanılmaz bir şeydi. Sınıfa girdim. SA, AS… Konuşmaya başladık. Tüm renkli ve samimi halimle konuşuyorum. Bir süre sonra çocuklar ne söylersem alkışlamaya başladılar! Nihayet “Alkış yok!” demek zorunda kaldım. O ilk ders öğrendiğim bir diğer faydalı şey de bu oldu: Kendinden emin olan ve orospu çocuğu olmayan öğretmen sınıfa hakim olur ve verdiği komutlar uygulanır! Biraz ders de yapayım dedim. Kitaplarına baktım. Bir gramer konusu işledim. Öğretmenlik hayatım boyunca hep yaptığım şeyi de o gün ilk kez yaptım: MEB kitaplarındaki alıştıramalar yetersiz ve kötüdürler. Kendim sorular ürettim tahtada. Okuldaki ilk günüm bu şekilde geçti.

Okul bittikten sonra yine öğretmen servisiyle Gerze’ye geldim. Saat 16.00’dan 17.00’ye kadar Gerze’de yapılabilecek her şeyi tükettim ve her zamanki gibi eşyasız evime gittim. Tek eşyam olan çekyatımın üzerinde “düşünme” eylemini yapmaya devam ettim. Gazete almışımdır. O yıllarda Gerze’ye gazete hafta sonları bir gün sonra geliyordu. Üç ana akım gazeteyi alıp her şeyini okuyordum.

BİLGİSAYARIM

Bir hafta sonra eşyalarım gelmişti. Ve tabii ki de bilgisayarım. Çok uzun yıllar boyunca eve girer girmez bilgisayarımı ve de Winamp’ı açardım. Listedeki binlerce parçayı karışık çalardım. Sanırım bu olaydan İstanbul’a gelince vazgeçtim çünkü orada bilgisayarımı salona değil de odaya almıştım. Winamp açar ve de FİFA 2001 oynardım. EA Sports’un FIFA oyunlarını 2005’e kadar oynadım çünkü o tarihten sonra bilgisayarım açmaz oldu oyunları. Şu anda çalıştırsa şu anda da oynarım. Bilgisayar futbol oyunlarına Tuna büyüyünce geri dönmeyi düşünüyorum.

Artık canım sıkılmıyordu. Zaten hiçbir zaman canım sıkılmaz benim. Cansız şeyler insanlardan daha çok ilgimi çektiği için hiçbir zaman canım sıkılmaz ve hiçbir zaman “yapacak bir şey bulamıyorum” demem. Doğrusu budur demek istemiyorum. Sosyalleşmek insanlar için önemli. Benim için değil. Bu şansım mı şanssızlığım mı emin değilim.

Sosyalleşmenin hiçbir zaman peşinde olmadım ama bir şekilde hep gidip onu buldum. Veya o beni buldu. Gerze’de de buldu. O konuya geçmeden önce maddiyattan bahsetmem gerekecek.

PARA VAR HUZUR VAR

Yazının başlığı “2002 Ekim’ine Kadar” Bu keskin dönüşümün önemli bir ayağı da maddiyattan geliyor. 2002 Ekim’ine kadar ağır fakirlik yaşamış, istediği şeyleri alamamış, sürekli part time çalışmak zorunda kalmış bir gençtim. İlk maaşım hatırlıyorum 400 “milyondu”. Memurluğa ilk başladığınızda bir buçuk maaş alıyorsunuz. 600 “milyon” aldım. Bir de eğitim-öğretim tazminatı diye öğretmenlere eylül ayında yapılan ödeme var. Sanırım 175 milyondu. Bana bazı akrabalarım da giderken para vermişlerdi. Yani cebimde bir “milyar” vardı. Bu benim için inanılmaz bir şeydi.

İstediğimi alıyordum. İstediğimi yiyip içiyordum. Görmemiş olduğum için saçma şeyler de yaptım. Örneğin Sinop merkezdeki bir dükkanın vitrininde gördüğün Adidas ayakkabıya bir maaş kadar parayı verdim. Çok yanlış bir hareketti.

Bir de ilk olarak gidip bir CD yazıcısı aldım… O yıllarda CD yazıcısı sahibi olmak büyük bir ayrıcalıktı. Benim için ütopik bir şeydi. En çok ne istersin deseler onu söylerdim. Artık gidip babalardan kız isteyebilirdim. CD yazıcım var, he he heeeeeyt! Ver ulan kızlarınızı! Kimse hayır diyemezdi. Maaşın yarısını vermiştim ama hiç pişman değildim. CD’lerini kopyalayacağım pek kimse olmasa da etrafta…

FORMAT

İnsan mecbur kalınca her şeyi yapar. Ankara’dayken bilgisayarıma format atmak gerekirdi zaman zaman. Bilgisayar bölümünde okuyan arkadaşlarım olduğu için onlara attırırdım. Gerze’ye eşyalarım gelince bilgisayarımda bir sorun oluştu. Kasayı ilçedeki tek bilgisayarcıya götürdüm. Çok ufak bir işlem için ücret aldı. Sonra arıza tekrarlandı ve bilgisayara format atmak gerekti. Ben de iş başa düştü diyerek hatırladıklarım kadarıyla formatı kendim attım. Bilgisayar sık sık tıkanıyordu ve format atmak gerekiyordu. Kendim atıyordum.

Öğretmenlik nasıl gidiyordu? Çok keyif alıyordum. Hala da öyledir gerçi. Sınıfta aşırı piç bir öğrenci yoksa derse girmekten keyif alırım. O bölgede aşırı piç bir öğrenci yoktu. Herkesin birbirini tanıdığı ufak yerlerde aşırı uç davranışlar kolay kolay görülmez. Adalet Ağaoğlu’nun “Hayır” romanında karşımıza çıkan “Büyük Uyum”un biraz daha küçüğü bu bölgelerde kendisini hissettirir. Ömür boyu beraber yaşayacakları kesin olan bu insanlar birbirlerini idare ederler. Bazen birbirlerinin karılarına kocalarına göz koyarlar, her şey herkesçe bilinmesine rağmen gemileri yakmazlar. Çünkü bunu yapmalarının maliyeti büyüktür. Mütegallibe denilen parası ve statüsü olan ve onu insanları ezmekte kullanma konusunda hiç tereddüt etmeyen insan sayısı da çok fazla değildir. Bu yüzdendir ki küçük yerlerdeki sınıflarda aşırı piç öğrenci pek sık görülmez. Keyif alıyordum.

Bambaşka hayatıma alışmaya çalışıyordum. İstediğim her şeyi alabilecek olmak beni çok mutlu ediyordu. Daha bir sene önce parasızlıktan Ankara Kızılay’dan mahalleye yürümüştüm. Radikal bir değişiklikti. İnsanların sevgisi ve saygısı hiç görmediğim kadardı. Öğrencilerin sevgilerini hissediyordum. Öğretmen ve idareciler arasında da yavşak, negatif enerji yayan kimse yoktu. Sağcılar bile makul tiplerdi.

SİYASET

2002 Ekim yılında hükümette Anasol-D vardı. MEB DSP’nin elindeydi yani eğitim-sen’in. Solcular (rakıyı gizlemeden içen Atatürkçüler yani) birbirlerine torpil yapıyorlardı. Dikmen’de bir ilçe milli eğitim müdürü vardı. İtici bir adamdı. Bu adam ilçedeki Türk-Eğitim-Senlilere zulüm ediyordu. Yani mobbing yapmaya kalkıyordu. Türk-Eğitim-Sen yani dinciler ve milliyetçilerin sendikası. Onlara mobbing yapıyordu ve sevilmiyordu. Bir kere merdivenden inerken yanımızda yürüyen ve apolitik olan bir öğretmeni ellerini cebinden çıkarması için uyardı. 24 Kasım günü öğretmenevinde bir etkinlik olacaktı. Solcu (yani rakıyı açıktan içen Atatürkçü) şube müdürü beni de davet etti. Gittik. Çok az insan vardı. Gerze’den gelen bağlamacı öğretmen Semih ile orada tanıştım. Daha sonra sosyallik adına beni ortamlara sokacak olan Semih ile. İyi bir arkadaştı. Beraber çok saz çaldık. Hatta onun okulu için bir koro çalışması yaptık ve konserler verdik. Bu etkinlikte içki de vardı yanlış hatırlamıyorsam. Mobbingci öğretmen yanıma geldi ve benim Alevi olup olmadığımı anlamaya yönelik bir sohbete girişti. Kafası da iyiydi. “Ben Alevileri severim” falan diyordu.

Bu etkinlik 24 Kasım’da olmuştu yani 3 Kasım 2002’den 22 gün sonra!

Ne oldu o gün? Ak Parti tek başına iktidara geldi!

Ak Parti’den eğitime ideolojik saikleri olmadan yaklaşmasını beklemiyorum. Bunu kim olsa yapacaktı ama AKP’nin bu saikler uğruna birçok iyi şeyi mahvettiğini de düşünüyorum. Ve bunlar ideolojik değil teknik şeyler. Yani eğitimin içine etti. Eski burnu havada, tektipçi, Atatürkçü eğitim sisteminin (bu arada ölmedi, yakında hortlayacak zaten) de hayranı değildim ama “teknik anlamda” birçok iyi şey yok edildi Ak Parti tarafından.

3 Kasım günü büyük bir şok yaşamıştık hepimiz. Kaygı duymaya da başlamıştık. 4 Kasım günü olanlar hiç aklımdan çıkmıyor. Öncesinde dinci ve milliyetçi öğretmenler öğretmenler odasına girince merhaba veya günaydın derlerdi. Bu konuda yazılı olmayan bir baskı vardı üzerlerinde. 4 Kasım sabahı din öğretmeni kapıyı açtı ve içeri provokatif bir edayla “Selamıııın Aleyküüm” diyerek girdi. Meşhur Kemal Sunal filmindeki replikte dendiği gibi, “Biz adama bilezik gibi geçiririz” der gibiydi. Ben hiçbir şey demedim. Bazı solcu (açıktan rakı içen Atatürkçü) öğretmenler aleyküm selam dediler.

İlçe MEB müdürü bir ay kalmadan gönderildi. Sağcılar hemen her yere müdür ve müdür yardımcısı oldular. O din öğretmeni iyi ve samimi bir adamdı. Saadetçiydi ama vicdanlı bir adamdı. Karadenizli olduğu için de deli doluydu. Şimdi baktım da ilçe MEB müdürü olmuş Dikmen’e. Yaklaşık 30 senedir Dikmen’de yaşıyor.

Ben o aralar zaten apolitik bir tiptim. Dolayısıyla bu değişiklik benim hayatımı herkes kadar etkiledi. Seçimlerde ben de CHP’ye oy vermiştim, Ak Parti gelmesin diye.

ÖZLEM MEYHANESİ

3 Kasım’dan üç gün sonra yani 6 Kasım’da Özlem Meyhanesi’ndeydim.

Burayı severdim. Tesadüfen bulmuştum burayı. Daha doğrusu Lig TV aboneliği olan bir yer ararken bulmuştum. Bir yıl önce Gençlerbirliği’nin bütün maçlarına gitmiştim. Zaten 2011’e kadar GS benim hayatımdaki en önemli şeylerden biriydi. 2002 yılında Gençlerbirliği Ersun Yanal yönetiminde şampiyonluk mücadelesi veriyordu. Ankara’da olamadığım için hayıflanıyordum. GS’nin maçlarını izlemek o bambaşka hayatımdaki en güzel anlardandı.

Özlem Meyhanesi’ne gider, sobanın yanındaki masaya otururdum. Önden bir bira söylerdim. Tombul Efes gelirdi. Birinci bitmeye yakın bir Arnavut ciğeri söylerdim. Çok keyifli gelirdi onu yemek. Sonra bir bira daha. Fakat o sene GS ikinci olmasına rağmen tarihteki yani benim taraftarlık tarihimdeki ilk, berbat GS idi. Eski ürkütücü takımdan eser yoktu. Oyuncular sıradanın da sıradanıydı. Son gün alınan Cristian adlı forvet Hakan Şükür’e alışmış bizler için skandal bir transferdi. Yine de taraftarlık işte böyle bir şeydi. Güzel bir şeydi yani. Bu sikko hayata biraz güzellik katan bir şey. Hatta taraftarlığın otomatikman yüklediği mantık dışılık bile güzeldi. Maçları izliyor ve eğleniyordum.

6 KASIM FACİASI

O gün de yukarıda yazdığım üzere ÖM’deydim. FB-GS oynayacaktı. Normalde pek kalabalık olmazdı meyhane ama derbi zamanları çok kalabalık olurdu. Benim masa doluydu. Sandalyeye oturmuştum. Üç gün önce AKP tek başına iktidar olduğu için dağılmış vaziyetteydim zaten. Bunun üstüne FB de bizi 6-0 yenince yani tarihi fark atınca dünyam alt üst olmuştu. 4-0’dan sonra olacakları hissettiğim için dayanamamış ve çıkmıştım. Eve gidince 6 olduğunu görmüştüm. Benim için berbat bir gündü. Ertesi gün o FBli din öğretmeninin sokacağı lafları düşünüyordum. “Bir hafta da size iki kere nasıl geçirdik” cümlesini gözleriyle iletecekti.

Olursa Ekim’e kadardı! Yani eski hayatın devamı… Ama olmadı… Ekim’den sonra bambaşka hayat başladı. Her şehir değişikliği bambaşka hayatlar getirdi. Bakalım bu Aydın değişikliği de bunu gerçekleştirecek mi? Şehir değiştirmeye bayılırım. Yenilik nosyonu beni cezbeder. Eskileri satmadan yeni şeylere atılmaya bayılırım. 2002 Ekim’inde çok farklı bir denize daldım. O günleri yazmak istedim. Arşiv amaçlı… Bir de, belki Tuna da ilgilenir büyüyünce…

Not: Hızlı yazdığım için yazım yanlışlarını dönüp de düzeltemeyeceğim. Budur yani!

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

2002 Ekim’ine Kadar – Birinci Bölüm

Evet, 2002 Ekim’ine kadardı…

Öncesindeki hayatım bu tarihten sonra bambaşka olmaya başlamıştı…

“27 Eylül 2002” başlıklı bir yazı yazmıştım ve öğretmenliğe başladığım gün olan o günün birkaç gün öncesini (arşiv amaçlı) yazmıştım. 27 Eylül 2002 günü bir haftalık izni almıştım ve Ankara’ya gitmiştim. Sonrasında gelen Ekim ayı ve onu takip eden Kasım ayında neler olduğunu (arşiv amaçlı) yazıyorum şimdi de…

Ankara’daki günlerim hızla geçmişti. O tarihlerde Ankara’ya aşıktım. Oradan hiç ayrılmak istemiyordum. Ölene kadar orada yaşamak istiyordum. Sonra bu düşüncelerimi ciddi bir şekilde sorgulayacaktım. Ankara aşık olunacak belki de son şehirdir.

Akrabalarım bana veda yemekleri düzenlediler. 5 Ekim Cumartesi günü Ankara AŞTİ’den yine Samsun üzerinden Sinop’a gittim. Çorum Sungurlu’daki Mavi Ocak tesislerindeki muhteşem çorbadan içtim. Yine sabah 05.00’e kadar gözümü kırpmadım. Artık yolu biliyordum. Ürkütücü doğa beni ürkütmüyordu artık.

Çantamda bir tane takım elbise, diğer kıyafetler ve de bir adet patates kızartma tenceresi vardı! O takım elbiseyi hatırladığım kadarıyla maaşımın üçte birine, taksitle almıştım Ankara’dan. Gelelim patates kızartması tenceresine… Benim yaşımda olup da benden daha çok PK yemiş biri olamaz diye düşünüyorum. Lise artı üniversite, neredeyse her gün! Bunda annemin bize öğle yemeği yapmaması da etkilidir. Benim de tek bildiğim yemek PK idi ve bayılıyordum. Hala öyle gerçi. Patatesle ilgili her şeye bayılıyorum. Öğretmen olarak atandığımda tek bildiğim ve de bayıldığım yemek PK idi ve onun için yanımda fritöz gibi o şeyi götürmüştüm.

Bu sefer Sinop merkezde inmedim de Gerze ilçesinde indim. Bu arada ben 4 Ekim Cuma sabahı Gerze’ye inmiş olmalıyım çünkü o gün oranın pazarı vardı ve o ilçe o gün çok canlı oluyordu. Sabah indim. İlçedeki tek lokantada bir şeyler yedim ve hayatın başlamasını bekledim.

Hayat başladı ve ben ilk olarak kiralık bir ev bulmalıydım. Hayatımın %86’sından dolayı pişmanım. Hayatım hatalar hayatıdır. Evlenene kadar tuttuğum bütün evleri yarım saatte tuttum ve hepsinden de sonra pişman oldum. Yarım saatte tuttuğum ilk ev/ilk evim Sinop Gerze’de tuttuğum evdi. Oysa ev insan hayatındaki en önemli şeylerden biriydi ve maddi olarak durumunuz çok kötü değilse evi iyice düşünüp taşınıp tutmalısınız. Hayatımda ilk defa maddi olarak durumum çok kötü olmayacaktı artık ama ben o duruma hala adapte olamıyordum. Bu maddiyat konusuna geleceğiz. Birinci yazıyı nasıl bitirmiştik: “Fakirliğin amk!” (27 Eylül 2002, Baran Doğan, satır 1557)

Yalandan bir, iki sokak gezdikten sonra bir berberin önüne geldim ve “Kiralık Ev” ilanını gördüm. İçeri girdiğimde beni çok iyi karşıladılar. Öğretmenliğin ne kadar itibarlı ve kapı açıcı olduğunu o gün ilk kez gördüm. Siz bakmayın, öğretmenin itibarını yere serdiler falan dediklerine. Hala ikinci en prestijli meslektir ve bütün kapıları açar. Berber Durmuş iyi birine benziyordu. Beni iyi karşıladı ve evi göstermeye götürdü. Arabasına bindik ve üç dakikalık bir mesafe giderek eve ulaştık. Üç katlı bir aile apartmanının giriş katıydı. 2+1 idi. Bakımlı sayılırdı. Hemen ikna oldum ve evi tuttum. Evle ilgili sıkıntı şuydu ki Gerze’nin o ünlü yokuşunu çıkmak zorundaydım eve gitmek için. Yokuşlu memleketleri hiç sevmem. Günde dört saat zevkle yürüyebilirim ama 15 dakikalık yokuş bana intiharı falan düşündürür. Arabayla gittiğimiz için yokuşu fark edememiştim ve o yokuş benim bir sene boyunca sosyal hayatımı etkiledi.

Evi tuttum. Eşya lazımdı. Hemen aşağıya çarşıya indim ve bir bekar (erkek) klasiği olan çekyatı aldım. İki üç tane de demir oturak. Onları 16 sene, evlenene kadar kullandım… Her yere benimle geldiler. Bana Ankara’dan bazı eşyalar kargoyla gelecekti. Eniştem beleş bir kargo olayı ayarladığı için kargonun gelmesi bir haftayı bulmuştu. O bir hafta boyunca evde çekyat üzerinde yattım. Daha doğrusu o evi o çekyatla paylaştım. Ne perde, ne tv, ne bilgisayar, ne kap kaçak, hiçbir şey yoktu. Okuldan eve geliyordum ve oturuyordum. Biraz çarşıda oyalanıyordum ve 17.00 gibi eve gelip evde “düşünüyordum”. “Tutunamayanlar” romanında karakter “düşünmek” için bir ev kiralıyordu. Bu bölümü unutamıyorum. Ben o olayı gerçekleştiriyordum işte. İnsanlar ikiye ayrılırlar: çok düşünenler, çok düşünmeyenler. Baran Doğan

Bu arada hemen çamaşır makinesi olayından bahsetmeliyim. O ilk günlerde birkaç gün elde çamaşır yıkadım. Daha önce böyle bir şey yapmadığım için nasıl yapılacağını da pek bilmiyordum. Neyse yaptım ama nefret ettiğim bir iş oldu. hemen gidip bir çamaşır makinesi aldım. Gerze çarşıda bir Arçelik bayisi vardı. Senetle bir ÇM aldım. Fiyatı maaşımın dört katı falandı. Tayyip gerçekten haklı “Biz geldiğimizde her evde çamaşır makinesi yoktu.” ÇM o yıllarda çok pahalı bir şeydi. Ama yapacak bir şey yoktu. Neyse neydi… Senetle aldım makineyi ve makine üç, beş gün sonra geldi. Nalet olsundu elde çamaşır yıkamaya! Yıkadığım da bir gömlekti. Bu arada tek takımla olmayacağını hemen anladım. Bu arada bir iki hafta sonra ilginç bir şey olmuştu ve o esnada Ankara’da olan Dikmen kaymakamına elden bir belgenin verilmesi gerekiyordu, ben de Ankaralı olduğum ve oraya gitmeye can attığım için bana Cuma günü için izin vermişlerdi ve ben Ankara’da kursta olan kaymakamı bulup ona belgeyi elden vermiştim. O yolculuk esnasında hemen ikinci takımı da aldım.

Neyse dönelim ilk günlere… Eşyalarım da bir hafta sonra gelince her şey tamam olmuştu. Yatağım gelmişti, artık çekyatla ilişkimizi sonlandırdık. O asıl görevine döndü yani üzerinde oturulmaya veya başka şeyler yapılmaya… Tencere tava gelmişti ama ben yine PK yemeye devam ediyordum. Ufak ufak hazır çorba, sucuklu yumurta falan yapmaya da başladım. Tost makinesi aldım. Evden kolayı eksik etmezdim. Bilgisayarım gelmişti. O çok önemliydi. Tv kartımdan tv izleyebiliyordum. MP3 arşivimden müzik dinliyordum. O yıllarda takıntılı düzeyde bağlı olduğum hobim (her zaman böyle bir şeyim vardır) müzik idi. Yani halk müziği. Ve Türk filmi izlemek. Kitap okumazdım. Artık ev ev gibi olmaya başlamıştı.

İhlas şofbeni ve ihlas ısıtıcıyı saymazsak… Allah varsa belalarını versin. O İhlas şofben mahvetti beni. Birinci kademede duş alamazsın. Üçüncü kademenin altına sıcaktan giremezsin. İkinci kademe ise öldürmez süründürürdü. Çok az akardı ve suyun değmediği yerleriniz donardı. Isıtıcı ise ona bakan tarafınızı yakar, kavururdu. Buna karşın sırtınız ise donardı. Allah varsa ikisinin de belasını versin. Sinop iklimi beni kötü etkiliyordu. Çok çok üşüdüm Sinop’ta. Sinop’un iklimini seveyim!

Evdeki ilk günleri geçelim ve okuldaki ilk günlere gelelim… 7 Ekim 2002 Pazartesi günü sabah öğretmen servisiyle Gerze’den Dikmen’e gittim. Okula gittim ve müdürle tanıştım. Müdür ısrarla nereli olduğumu o yerin neresinden olduğumu anlamaya çalıştı. O yıllarda Kürt ve Alevi olduğumuzu gizlemek refleksine sahiptik. Hepimizi öyleydik. Şu anda da öyledir ama ben şu anda hiç çekinmiyorum. Bu iki kimliğe hayran değilim ama onları (soran olursa) herkese ifade edebilirim. Neyse ki müdürün oralarda son günleriydi de gerilmemiştim. Sivas’ta çalışmış biri olarak benim gizlemeye çalıştığım şeyleri dakikasında anlamıştı.

Okula gittiğimde okulda bir İngilizce öğretmeni daha olduğunu gördüm. Hatta bir sene önce benim bölümümden mezun olmuş bir kızdı. Kendisini tanımıyordum. Orada gördüm. Tarih Ekim 2002. MEB DSP’nin elinde. Eğitim-sen iktidarda yani. Herkes eğitim-senli. Dinciler ve milliyetçiler Türk-eğitim-senli. İki sendika var. Nereye geliyoruz? Bu kıza eğitim-sen torpil yapmıştı. Normalde il içi tayin istemek için iki yıl çalışmak gerekiyordu. Nasıl oluyordu da bu kız bir sene Dikmen’de çalışıp Sinop merkeze geçebiliyordu? Çünkü sevgilisi eğitim-sen’de önemli bir adamdı ve onu torpille merkeze aldırmıştı. Yerine de beni vermişlerdi. Kaderin cilvesine bak! İşlerin böyle yürüdüğünü bilseydim eğitim-sen’den en kral torpili ben de bulabilirdim. Ve o ilk yazıda bahsettiğim üzere, atanacağıma emin olduğum merkezin en iyi okuluna gidebilirdim. Ankara İncirli’deki eğitim-sen çok girmiş çıkmış biri olarak bir torpil çaktıramamıştım ve üstüne, onların mağduru olmuştum! Kızla tanıştım. Hiçbir şeyden haberim olmadığı için bir şey de sormadım. O gün ilişiğini keseceği için aynı okulda aynı anda iki öğretmendik. Bana o gün öğretmenler odasında oturmamı söylediler.

Ben ise öğretmen olarak ne yapacağıma dair hiçbir fikrim olmadığı için onunla derse girip, ortamı gözlemlemeyi talep ettim. Kabul etti. İlk iki ders 6. Sınıflaraydı. Derse girdim ve arka sırada oturarak ne yaptığına baktım. Bana kolay gibi göründü öğretmenlik. İkinci dersten sonraki teneffüste o kıza bir telefon geldi ve onu ilçe MEB’e ayrılma yazısını almaya çağırdılar. Gitmem gerek deyip gitti…

Ne yapacaktım? 8. Sınıflaraydı ders. Bunu biliyordum. Zil çaldı. Herkes gitti. Öğretmenler odasında yalnız kaldım. Kimseye bir şey sormadan yukarı kata çıktım. 8. Sınıfları buldum ve kapıdan içeri daldım…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.    

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Sadece 752 Kişinin Bildiği Bir Kaset: Göç Yolları 1

Evet, bu kaseti sadece 752 kişi biliyor! Bu muhteşem kaseti…

Eskiden çok iyi bir kaset satın alıcısıydım (cassette buyer)…

2000’li yılların ilk yarısında internet ve EmPeÜç (karşı) devrimi yaşandı ve kaset dönemi bitti. Müzik üretimi ve hatta melodi üretimi bile sekteye uğradı. Bugün bazen yeni şarkılara denk geliyorum da hiç beğenmiyorum. Genellikle ritm ve altyapıyi öne çıkaran melodik boyutu çok fakir eserler. Neyse bana ne!

Benim bahsedeceğim kaset bir halk müziği kaseti… Popüler müziklerin başına gelenler bu yazının konusu değil.

Halk müziği iletişim olanaklarından yoksun dönemlerde, kırsal kesimlerde, anonim süreçler sonucunda var olmuştur bir müziktir. Bu üç özellik de artık söz konusu olmadığı için bildiğimiz anlamda bir klasik müzik üretimi yoktur. Yapmaya kalkarsanız zorlama olur. Yani Resmi Instagram hesabından videolar paylaşan bir müzisyen çeşme başında bir güzel görüp de ona vurulduğunu yazsa bu, anakronizm kaçar.

Bu muhteşem kaset 1998 yılında çıktı. O tarihte bildiğimiz anlamda bir türkü üretimi belki hala bir yerlerde vardı ama çok azalmıştı, bu kesin. Türkü kaseti yapmak ise altın çağını yaşıyordu. Müzisyenler her iki senede bir çok iyi kaset çıkarmak zorundaydılar. Bu kasetlerde boş parça pek olabilemezdi. Müzisyenlerin kazandıkları paranın önemli bir bölümü kasetlerden geliyordu. 1997-98 yıllarında bir halk müziği takipçisi olarak efsane kasetler almıştım. Gülün Kokusu Vardı, Kardeş Türküler, Erdal Erzincan Garip, Türküler Sevdamız, Hasan Yükselir Su Türküler, Cengiz Özkan Kırmızı Buğday, Arif Sağ Concierto for Baglama, Okan Murat Eski Havalar… Gece gündüz teybimle bu kasetleri dinlerdim. Yatmadan önce bir kaset koyar uykuya öyle dalardım.

Gelelim muhteşem kasetimize… Konservatuvar mezunu ve daha önce iki solo albüm çıkarmış bir müzisyen olan Erol Parlak 1998 yılında “Göç Yolları 1” adlı kaseti çıkardı…

Erol Parlak’ın sesinin büyük bir hayranı değilim ama bağlama çalma tarzının büyük bir hayranıyım. Birçok konserine gittim bugüne kadar. Bir kere söyleşisine de gittim ve sırf onunla konuşmuş olmak için bir soru da sordum. Şu anda soruyu hatırlamıyorum ve o sorunun cevabı için yanıp tutuşmuyordum. Bağlama çalma konusunda starlarımdan biridir. Kendisi şu anda Ankara’da yeni açılan Halk Müziği Üniversitesi’nin rektörü. Erdoğan’dan ödül aldı. Danışman İbrahim Kalın’la düet yaptı. Kendisinin yandaş olduğunu öne sürenler var. Hiçbir zaman AKP’ye oy verdiğini tahmin etmiyorum. Sanatla uğraşan birisi Ak Parti’nin gönülden, inanarak, hevesle destekçisi olamaz diye düşünüyorum. Ama çıkar için orada görünebilir. Sanatçılar aşmış insanlar değildirler. Birçok arıza barındırırlar bünyelerinde. Ben; iki, üç skandal suçu (tecavüz, çocuk istismarı vs.) işlememişse sanatçıların ne yaptıklarıyla ilgilenmiyorum. Erol Parlak bağlamada bir “auteur”dur.  

Bu kasetin ikincisi hiçbir zaman gelmedi.

Çok iyi bir casette buyer olarak her hafta Ankara Karanfil Sokak’ta bulunan Ada Müzik’i ziyaret ederdim. Şimdi KPSS kitapları satan bir yer. Bu kaseti de görmüş ve hemen almıştım.

ŞELPE TEKNİĞİ

Şelpe tekniği denen şey yani el ile bağlama çalmak… Bağlamanın en zor tekniği değildir ama öyle bilinir çoğu insan tarafından. Bu teknik geleneksel olarak vardır. Üç tele birden yukarıdan aşağıya vurarak da vardır, örneğin Aşık Nesimi Çimen; klavya üzerindeki notalara parmakla basarak da vardır, örneğin Fethiyeli Ramazan Güngör. Bu tekniği ilk olarak 90’lı yılların başında Hasret Gültekin ve (Devrimci) Arif Sağ popüler etmiştir. Hasret Gültekin yaşasaydı bence çok büyük bir usta/ekol olacaktı (ve elbette Doğu Perinçek’in partisinden istifa edecekti…) Arif Sağ “Umut” adlı parçasında yine devrimciliğini konuşturmuştu ve parçaya yaklaşık 6, 7 dakikalık intro eklemişti ve o introda şelpe vardı.

Bu arada şelpeyi daha sonra Erdal Erzincan şampiyonlar ligine çıkaracaktı. Bu işin BOAT’ı ve GOAT’ı Erdal Erzincan’dır. Bu albümden sonra o da Anadolu adlı şelpe enstrümantal albümü çıkartacaktı zaten.

Erol Parlak bu alanda da akademik çalışmaları olan biriydi ve Erdal Erzincan’dan sonra bu işin en iyisiydi. İlk albüm ondan geldi.

Eve gitmiştim ve hemen kaseti teybe koymuştum. O yıllarda yazının girişinde bahsettiğim kasetlerin bana yaptığını Göç Yolları 1 de yaptı ve allahımı kırdı…

Erol Parlak teknik olarak çok üst düzey şeyler sergilemekten ziyade geleneksel ezgileri şelpe tekniği ile yorumluyordu. Bu yüzden çok bilinen bir albüm değil. Çünkü o yılların bağlama çalan gençleri şov görmek istiyorlardı. Parça parça bakalım:

TAHTACI SEMAHI

Şu anda bir tahtacı köyünde öğretmenlik yapıyorum. Tabii çok değişmişler ve farklılıklarını yitirmişler. Şehre yakın olmaları da bunda etkili. Ama Torosların ücra köşelerinde ormancılık yapan Tahtacı Alevileri Orta Asya geleneklerini ve müziklerini 1980’lere kadar hala muhafaza ediyorlardı. Süha Arın’ın Tahtacı Fatma belgeselini izleyiniz. Bunların semahları Çorum Sivas yöresinin Alevilerinin semahlarına pek benzemez. Daha dinamik bir yapısı vardır bunların. Melodide birden bire başlayan alakasız bölümler sık görülür. Vahşi bir dağ çiçeği gibi bu parça. Erol Parlak da çok iyi çalmış. Üç telli bağlama var sadece. Eşlik eden hiçbir şey yok.

İSTANBUL TÜRKÜSÜ

Bu albümde bir iki parçada şovvari şeyler yok değil. Bu da onlardan biri. Bu parçanın büyük bir hayranı olmadığım için bu albümde olmasını yadırgamıştım. Parçanın içinde bir yere melodiyle alakası olmayan, klasik müzikvari bir yorum atmış Parlak. Çok başarılı elbette. Bu parçayı yıllar sonra Atina’daki bir tavernada dinlediğimde bu kaseti hatırlamıştım.

BOĞAZ HAVASI

İşte bu. Bağlama ailesinin en küçük üyesi olan parmak curası ile icra edilmiş olan nefis bir melodi. Fethiyeli Ramazan Güngör adlı efsanevi sanatçının eseri. Bir çığlık gibi. Vahşi bir çığlık. Göç yollarında çalınan bir eser. Yani arada sırada temposu değişiyor. Hareket etmek gerektiği zaman hızlanıyor, dinlenmek gerektiği zaman yavaşlıyor. Çok seviyorum.

AĞIR ZEYBEK

Anonim bir zeybek ezgisini üç telli bağlamayla çalıyor. Klavyeyi kullanmıyor, mızraplı zeybek tavrını eliyle icra ediyor. Çok çok çok iyi çalıyor. Temposu mükemmel. Duygu katımı mükemmel. Melodi de olağanüstü güzel.

ÇÖRTEN BOĞAZI

Boğaz Havası ile bunu hep karıştırırım. Aynı sanatçının başka bir eseri. Bu ikisini Xavi ve Iniesta gibi değerlendiriyorum. Ayrı ayrı tarihin en iyilerinden ama birlikte anılıyorlar sürekli.

GEL EFENDİM

Arif Sağ’ın Umut parçasındaki 6, 7 dakikalık introsundan sonra bu Alevi deyişi başlıyordu. Çok tekdüze bir eser. Bu kasette olmasını yadırgamıştım. Biraz tekrar gibi olmuş.

BOZLAK / AĞIR HALAY

Bu ikisini birlikte almak lazım. Bozlak adlı parça yaklaşık iki dakika sürüyor ve sonra Ağır Halay başlıyor. Parmağını mızrap gibi kullanarak bir bozlak açışı yapıyor Erol Parlak. Orta Anadolu müziklerine çok ilgisi vardır. En çok onlara ilgi duyar. Hatta ileride bir numaralı sazı orta telinde bam teli olan uzun sap, re karar saz olacaktı. Çok hisli çalıyor bozlağı ve ağır halay başlıyor. Sanırım ritm kullanılan tek eser. Davulu Arif Sağ çalıyor. Devrimci davulu çok iyi çalar. Parça büyük oranda Bugün Ayın Işığı melodisine sahip. Ağır Halay’ın son bölümü çok güzel bir hareketli melodiye evriliyor. O bölüm ayrı olarak biraz daha uzun icra edilse, mesela Gel Efendim yerine parça olarak kasete konsaydı daha iyi olurdu.

URFA SEMAHI

Zülfü Livaneli bu parçayı yorumlamıştı ve çok iyi yorumlamıştı. Gel Efendim için düşündüklerimi bunun için de düşünüyorum. Tabii şu var: Bağlama piyasasında var olmak için biraz Alevilere oynamak demeyelim de, ne desek? Bağlamanın önemli bir bölümü Alevilerindir TR’de. Bilmiyorum.

DUAZI İMAM

Önce uzunca bir açış var parçada. Sonra daha önce Muhabbet kasetlerinde Yavuz Top’un yorumladığı “Dost Dost” adlı parçanın ezgisi çalınıyor. Bir sürpriz değil.

DOĞAÇLAMA (KOÇGİRİ EZGİLERİ)

Kasetteki en iyi eserlerden biri. Esas olarak bir serbest melodi, bir açış. Koçgiri gibi devlete isyan etmiş bir Kürt aşiretinin adını kullanarak icra edilen esere şaşırdım. Mükemmel icra ediyor. Daha sonra katıldığı Tv programlarında ve konserlerde sık sık bu parçayı icra edecekti. Canlı izlemesi büyük keyiftir. Virtüöite barındırır. Parçanın yarısı klavye üzerinde icra edilir, diğer yarısı elle tellere vurarak.

GÖÇ YOLLARI

Kasete adını veren eser, kasetin en iyi eseri ve bir Erol Parlak bestesi. Bağlama için bestelenmiş şelpe parçaları diye bir şey varsa, o şeyin Messisi ve Ronaldosu vardır. Bence Messisi budur, Ronaldosu da Erdal Erzincan’ın Bağlama Uvertürü adlı eseridir. Parçada çok seslilik vardır. Tek bağlamayla sınırlı kalmamış ve birçok yerde diğer bağlamayla arpej ve çift ses yapıyor. Mükemmel bir eser. Dinlemeye doyamam. İzlemesi ayrı bir keyiftir. Youtube’da iki, üç yorumu dışında maalesef videosu yoktur. Kendisinden bir, iki konserde dinledim ve o anlar transa geçtim.

Göç Yolları 1’in ikincisi gelmedi maalesef…

Çünkü TR’de melodi öldü! Eskiden popüler müziklerde bile bir melodik kaygısı vardı, milenyum yıllarıyla beraber müzikte ritm ve altyapı melodinin önüne geçmeye başladı. Eskiden müzik çok iyi değildi ama bugünkünden iyiydi. Star sistemi yok oldu. Halk müziğinin de starları vardı. Bunlar spor salonlarını, stadyumları doldururlardı. Starsızlığı sevmedim ben. Keşke eskisi gibi karakteri bozuk olan ama gerçek anlamda star olan insanlar her yerde olsa: Popüler sanatlarda, sanat sanatlarda, siyasette, sporda (orada hala varlar gerçi)…    

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

“Babalar ve Oğullar” Romanından Alıntılar

“Dorian Gray’ın Portresi” romanı için yaptığımı “Babalar ve Oğullar” romanı için de yapıyorum ve eleştiri yazısı yazmaktansa romandan ilginç bulduğum alıntıları paylaşıyorum. İki romanın da yaptığı aynı şey çünkü: Olağanüstü derecede enteresan bir karakter var, beş dakika bile mola vermeden sürekli enteresan laflar ediyorlar. Bir süre sonra başınız dönüyor. Bir saniye… Şimdi kontrol ettim de DGP için böyle bir şey yapmamışım, “Ölmeye Yatmak” romanı için yapmışım bunu. Üstelik o romanla ilgili eleştiri yazısı da yazmışım. Sanırım arşiv amaçlı alıntılar yazısı yazmışım. DGP içinse evet şunu yaptım: Bir süre alıntıları not ettim sonra baktım ki baş edemiyorum, zira her sayfada aşırı enteresan cümleler var, not etmeyi bırakmıştım. Neden o roman aklıma düştü peki? Çünkü bu romandaki Bazarov karakteriyle o romandaki Lord Henry karakteri benzer. “Zamanımızın Bir Kahramanı”ndaki Peçorin (Piçorin) karakteri de bu ikisine benziyor. Sinik, mizantropik ve evet üzgünüm mizojinist… Ama öyle bomba şeyler söylüyorlar ki insan “Hımm!” demeden yapamıyor. Arşiv amaçlı bu yazıyı yazıyorum…

“Doğru düzgün bir kimyacı herhangi bir şairden yirmi kat daha yararlıdır.”

“Asıl sanat para kazanmaktır, yoksa basurdan başka bir şey değildir.”

“Ben yine de derim ki bütün yaşamını bir kadının aşkı uğruna bir karta dayandıran ve bu kart elinden alındığı zaman da gevşeyip hiçbir şey yapamayacak hale gelen erkek, erkek değildir.”

“Hem neymiş o kadınla erkek arasındaki esrarengiz ilişkiler? Biz fizyologlar bunların nasıl ilişkiler olduğunu biliyoruz. Gözün anatomisini incele bakalım: O söylediğin esrarengiz bakış nereden geliyormuş bak. Bunların hepsi romantizm, saçmalık, küf, sanat. İyisi mi gel de şu böceğe bakalım.”

“Rus köylüsü tanrıyı bile aldatır.”

“’Üç gün önce baktım Puşkin okuyor’ diye devam ediyordu bu arada konuşmasına Bazarov. ‘Ona söyle bu hiçbir işe yaramaz. Çocuk değil ki bu saçmalıkları bıraksın artık. Ya bu devirde romantik olma hevesine ne demeli! İşe yarar bir şey ver ona okumak için.”

“Gök gürüldediği zaman halk, İlyas peygamberin gökyüzünde arabasıyla dolaştığını zanneder.”

“Biz yıkıyoruz çünkü biz gücüz.”

“Eskiden gençlerin okuması lazımdı, adları cahile çıkmasın diye. Oysa şimdi dünyadaki her şey saçmadır demeleri yeterli.”

“O ilk tatlı anlar neden sonsuza kadar sürmüyor, neden ölümsüz olmuyor?”

“Kadınları hor görmek gerekir çünkü onlar bunu sever, ben de onları hor görüyorum. Tümüyle ve kesinlikle.” 

“Hiçbir kadın şu konuşmalarımızı anlayabilecek durumda değil. İçlerinden hiçbiri bizlerin yani ciddi erkeklerin kendileri hakkında konuşmamıza layık değil.”

“Yalnızca gudubetler özgürce düşünebilirler.”

“Bütün diğer insanlar hakkında hüküm verebilmek için bir insan yeterli.”

“Aşık olmayı becerememiş bütün kadınlar gibi o da bir şeyler isterdi ama ne istediğini bilmezdi.”

“Bazarov kadınlara ve kadın güzelliğine çok düşkün biriydi ama ideal, ya da onun ifadesiyle romantik anlamda aşkı saçmalık, affedilmez bir salaklık olarak görüyordu.”

“Bir kadın hoşuna mı gidiyor, diyordu Bazarov, faydalanmaya çalış olmuyorsa boş ver, vazgeç, kadın kıtlığına kıran girmedi ya!”

“Size ne diyebilirim ki? Genellikle insanlar için üzülmeye değmez, hele benim için hiç değmez.”

“Büyük ölçüde bize bağlı olmayan gelecek hakkında konuşmak ve düşünmek hevesi de nedir böyle?”

“Evhamlı bir kadındı. Hep büyük bir felaket beklerdi ve kederli bir şey hatırlar hatırlamaz hemen ağlamaya başlardı.”

“Onlar yani annemle babam bir şeylerle uğraşıyorlar ve kendi hiçliklerinden rahatsızlık duymuyorlar.”

“Karşıt bir genel hüküm… Örneğin eğitim yararlıdır desem bu bir genel hükümdür ama eğer eğitim zararlıdır desem bu da bir karşıt genel hükümdür. Bu hüküm daha enteresan görünebilir ama aslında ikisi de aynıdır.”

“Olgun bir insan düşünecek hiçbir şeyi olmayan insandır.”

“Genellikle ilke diye bir şey yoktur. Sadece duygular vardır ve her şey onlara bağlıdır.”

“Bir insana ne iftira atarsan at, aslında o yirmi kat daha kötüsünü hak ediyordur.”

“Siz hep okur musunuz? Hiç canınız sıkılmaz mı? Her şeyi biliyorsunuz zaten.”

“Her türden açıklamalar ve belirtmeler onda hep sabırsızlık doğururdu.”

“Gerçek onlara tıpkı çarlara olduğu gibi çok zor ulaşır.”

“Sen gevezeliği bırak da bana Kvas69 getirmelerini söyle.”

“Kadın milleti kurnazlık etmeden duramaz.”

“Sizin için bütün önemimi kaybettim ve siz bana benim iyi biri olduğumu söylüyorsunuz. Bu, ölünün başına çelenk koymak gibi bir şey.”

“Dünyada neler olmaz ki!”

“Bey ne kadar sert ceza verirse köylü onu o kadar çok sever.”

“Prens H. öldü, öldüğü gün de unutuldu.”   

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Hayatta…

*Akşam saatlerinde yıkanması biten çamaşırı asmam. Sabahı beklerim. Tembellik hakkımdan ödün vermem…

*Vegan, vejeteryan olmam. Bir kuyruk yağı, bir ciğer şeklinde dizilmiş olan ciğer dürümü falan gömerim. Hatta vejeteryanın doğru yazımının vejetaryen olup olmadığına bile bakmam…

*Sembolik oy vermem. Ölene kadar HDP’ye veya CHP’ye oy veririm. 10, 15 sene sonra çağdaş yaşam mücadelesi kazanılınca CHP’ye de oy vermem…

*Patatesli (kuru) bir şeyi ekmekle yemem.

*Büyük firmaların beyaz eşyalarına ek garanti yaptırmam.

*İngilizce dışında bir dili öğreneceğim diye tutturmam. Ona vakit harcamam.

*Hakan Şükürsüz Türk futbolu tartışmam.

*Sarmayan bir kitabı bitireceğim diye kasmam…

*Lay lay lom gezi belgeseli izlemem.

*Bırakın diziyi, ana akım film bile izlemem.

*Poşetleri (kadınlar gibi) kördüğüm bağlamam.

*Faturaları saklamam.

*İnsanları bilinçlendirmek için uğraşmam.

*Arkadaş bulmaya çalışmam.

*Çaya, kahveye şeker/süt atmam.

*Meyhaneye gitmem.

*İdealist öğretmen olmam.

*İdealist insan olmam.

*Avcılık yapmam.

*Fox ana haber bültenini izlemem.

*Şehriyesiz pilav yapmam.

*Soğansız kırmızı et yemem.

*Makarnayı küçümsemem.

*Ak Parti bitti demem.

*5 Ekim’in, 24 Kasım’ın yerini alacağına inanmam.

*Evcil hayvan beslemem.

*Bayramlarda birilerini aramam.

*Nokta atışı olmayan podcast dinlemem.

*Bir dakikadan uzun video izlemem.

*Tiyatroya gitmem.

*Şiir okumam.

*Sinek kaydı tıraş olmam.

*Takım elbise giymeyi arzu etmem.

*Patlıcanı fırında pişirmem.

*Rakı içmem.

*Bütün tavuk alıp her yerini aynı yaklaşımla pişirmem.

*Kalitesiz yağmurluk almam.

*Aşırı pahalı tişört almam.

Devam edebilir…

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

27 Eylül 2002

20 sene önce yani 27 Eylül 2002 günü ve 20 sene sonra yani bugün, 27 Eylül 2022…

Ne oldu, özel günlere gram önem vermeye mi başladım? Hayır!

Bugün bu yazıyı yazmama vesile oldu. 20 sene önce bugün öğretmenliğe başladım. Hayatım o günlerde, o yıllarda radikal bir şekilde değiştiği için o günleri hatırlamak istedim.

Bu yazıyı asıl olarak kendim için yazıyorum… İlgi gösteren de olursa okuyabilir elbette…

20 yıldır öğretmenlik yapıyorum. İdealizmimi çoktan kaybettim. Ona hiç sahip oldum mu, ondan da emin değilim. Bir ülkenin tek başına eğitimle kurtulmayacağını çok iyi biliyorum. Ekonomiden bağımsız hiçbir şeyin olmayacağını da biliyorum. Tek başına üstünü başını yırtacak kadar öğretmenlik heveslisi olmak da ülke geleceği üzerinde bir etki bırakmayacak. Senin onlar için kendini parçaladığın çocuklar büyüyünce Ak Parti’ye veya CHP’ye oy vermeye devam edecekler. O meşhur karikatürde anlatıldığı gibi; akşam evden işe gelecekler, yemek yiyecekler, dizi izleyecekler, sıçacaklar ve kanepenin üstünde uyuyacaklar. İdealizmimi kaybettim dedim ama hiçbir zaman sınıfta yatmadım. Verili koşullar altında eğitim öğretim namına “en fazla” ne yapılabileceğini anlamaya çalıştım ve onu yapmaya çalıştım. Bunu da övünmek için söylemiyorum. Böyle yapmak işime geldi daha çok. Daha az yıprandım.

Eski çalıştığım okullara gitseniz ve öğretmenlere ve de öğrenciler anket yapsanız iki farklı sonuç çıkar. Öğrenciler nazarında en sevilen öğretmen çıkmam beni şaşırtmaz. Öğretmenler nazarında da somurtkan, konuşmayan, sessiz, sakin biri çıkabilirim. Çünkü ben her zaman adamında ve duruma göre davranırım… Öğretmenler arasında iyi arkadaşlarım oldu ama tanımadığım, kefil olamayacağım, bağ kuramayacağım bir sürü yetişkin insanla her gün dakikalarca aynı oda içerisinde kalmak benim seveceğim bir şey değil. Zoraki muhabbetlere girmek istemiyorum. Başka birileri sevebilir, doğrusu benimkidir demiyorum. Baktım o insanlara yakınlık kurabiliyorum, kuruyorum. Kuramıyorum, somurtuyorum. Ama sınıfta onları çok güldürdüğüm için ve onlara yakın davrandığım için beni seviyorlar. Böyle davranmak işimi çok kolaylaştırıyor.  

Bu macera nasıl başladı?

2002 yılında Hacettepe Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldum. Öğretmenliğe başvurdum. Normalde üniversiteye girerken, mezun olunca bazı şirketlerce havada karada kapılacağımızı zannediyorduk. Al sana 70 bin TL maaş, bu odada otur çünkü İngilizce biliyorsun… Böyle olmadı. Bunun için biraz girişimci (piç) olmak gerekiyordu. O yıllarda böyle biri değildim ama sonra öğrenecektim öyle olmayı… Yapılacak en akıllıca şey öğretmen olmaktı.

Bir sene önce bir arkadaşım KPSS’den 73 alarak Ankara’ya atanmıştı. O yıllarda başka bir şehre gidip, tek başına yaşamak (kurban olurum o şeye) bana pek çekici gelmiyordu. Ankara’ya aşıktım (kusma emojisi) Ben ise 79 almıştım. Kesin Ankara olur diye düşünüyordum. Fakat benim formasyon belgem yoktu. Fark oradaydı. Beş şehir yazıyordunuz o yıllarda. Bire Ankara’yı yazdım ve gerisini formalite icabı doldurduğumu düşündüm. Belgeyi gidip elden teslim ediyordunuz. Son gün belgeyi götürmeden önce yolda arkadaşım Öztürk’ü gördüm. Sinop’u yazmamı söyledi. Eve gelip son şehri silip Sinop’u oraya yazdım…

Günler geçti. Sonuçların açıklanacağı tarih geldi, çattı. O yıllarda çeviri yaparak kendime bilgisayar almıştım. Burs ücretimle de eve internet bağlatmıştım. Evde bilgisayarın başına geçtim. MEB’i açtım. Evde ben, kardeşim, annem ve kardeşimin Giresunlu arkadaşı Hakan vardı. Kimlik numaramı yazıp enter’a bastım. Böyle bir numara kayırlarımızda yoktur diye bir ibare çıktı. Atanamamanın ne demek olduğunu o anda anladım. Büyük bir üzüntü ve kaygı duygusu beni sardı. Ne yapacaktım? Mutlaka çalışmam gerekiyordu. Ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Numarayı defalarca denedim. Hep aynı şey çıkıyordu. Etrafımdakiler ufak ufak teselli cümleleri kurmaya başladılar. Sonra başvuru formunu elime aldım. Orada başvuru numarası diye bir şey vardı. B tire bir şey bir şey… Bir de onu gireyim dedim. Girdim ve “Sinop’a atandınız.” İbaresini gördüm. O anda karmaşık duygular hissettim. Hem o birkaç dakikalık karabasanı atlattığım için büyük bir rahatlama duygusu yaşadım hem de en istenmedik tercihim olan Sinop geldiği için hayal kırıklığına uğradım. Ankara garanti diyordum. Sonra hatırladığım kadarıyla Çanakkale ve Zonguldak vardı. Dördüncü tercihimi hatırlamıyorum. Eskişehir olabilir. Sinop’u o son gün Öztürk’ün tavsiyesiyle yazmıştım, dediğini yapmasaydım açıkta kalacaktım.

Rahatlama duygusu hemen geçti ve tabii ki yerini kaygıyla karışık merak duygusuna bıraktı.

Artık bambaşka bir insandım. Etrafımdaki insanların bana olan yaklaşımları değişmişti. Zaten öğretmenlik hala doktorlardan sonra en çok güven duyulan meslektir. Siz bakmayın öğretmenin itibarını bırakmadılar iddiasına… Öğretmen olduğunuzu söylediğinizde bütün kapılar size ardına kadar açılıyor. Her yerde sözünüz dinleniyor.

Ankara’dan ayrılacağım için üzgündüm (kusma emojisi)

Günler hızlıca geçiyordu. Sinop’a gideceğim gün yaklaşıyordu. Akrabalarım beni yemeklere çağırıyorlardı. Star gibiydim. Öğretmenliği nasıl yapacağımla ilgili ise aklımda en ufak bir fikir dahi yoktu. Yapamayacağımı düşünüyordum zaten.

Sinop’a gidip kararnamemi alacaktım ve göreve başlayacaktım sonra da bir hafta iznim olacaktı, gelip Ankara’da onu kullanacaktım. Sinop MEB’i aradığımda kararnamelerin hazır olduğunu söylediler. Dolayısıyla bir günlük işim olduğu için yanıma kıyafet almadan gittim. Şimdi düşünüyorum da ne akılsızlık! Kimse de ya ne olur ne olmaz yedek bir şeyler al demedi… Hayatımda yaptığım 10 bin aptalca hatanın 5000. buydu.

Ankara AŞTİ’den akşam 22.00’de otobüsün hareket ettiği anı hatırlıyorum. Büyük bir belirsizliğe gidiyormuşum gibi hissediyordum. Otobüs hareket etti. Zaten geceleri otobüslerde uyuyamam. O otobüs yolculuğu ilk yaptığım gece yolculuklarından biriydi. Belki de o kaygı yüklü olma hali otobüslerde uyuyamaz olmamı belirleyen şey olmuştu. Karanlıktı ve hiçbir şey görülmüyordu. Çorum Sungurlu’da yer alan Mavi Ocak dinlenme tesislerine gelmiştik. Orada bir çorba içmiştim. O tesisin çorbalarına bayılırım. Normalde tesis yemekleri berbat olur, bilirsiniz ama oranın çorbaları muhteşem olur. Denk gelirseniz kaçırmayın.

Belirsiz gece devam ediyordu. Sinop’a Samsun üzerinde gidecektik. Kastamonu üzerinde de gidiliyordu o yıllarda. Gittik, gittik, gittik… Sonra gece 3,4 gibi ben uyudum. Uyandığımda bir yazıhanede bir adamla muavin sohbet ediyordu. Oranın neresi olduğunu kestirmeye çalışıyordum. Sağıma baktığımda denizi gördüm. Adamın tipi de tam Karadenizli tipiydi, Samsun’da olduğumu anladım. Sonra otobüs hareket etmeye başladı. Meşhur Atatürk heykelini görünce Samsun’da olduğumdan emin oldum. Şehrin büyüklüğü ve gelişmişliği beni şaşırtmıştı. Sonra tekrar uykuya daldım. 6 gibi tekrar kalktım. Güneş de yavaş yavaş doğuyordu. Yol çok dolambaçlıydı. Sinop, Samsun yolu. Keskin uçurumlar, dar yollar, çok yakında bulunan koca koca kayalar falan yol çok ürkütücüydü. O zaman moral olarak göçtüğümü hatırlıyorum. Sinop, Samsun arası yolculuk bende büyük bir hüzne ve kaygıya yol açmıştı. Neyse garaja vardık. Otobüsten indim. Hala Sinop’un nasıl bir yer olduğuyla ilgili fikrim yok. Servise bindim ve Valilik önünde inmek istediğimi söyledim. Çiçek Abbas’ın minibüsü olan 70 model Ford’lar vardı o zaman. Bu Anadolu şehrinde garajdan kalkan otobüsler adı Atatürk/Cumhuriyet/İstiklal olan caddeden geçip Valilik/Belediye/Meydan/Heykel’de yolcu indirirler. Sinop’ta aynısı oldu. Meydana indiğimde etrafıma baktım. Tarihi binalar, alçak yapılar, dar caddeler ve durağan bir hayat! Kaygım artıyordu.

MEB’e gittim. Cahilliğe bak, kimseyle konuşmadan etmeden oraya gitmiştim. Oysa liseden öğretmenlerim vardı. Bana yol gösterebilirlerdi. 27 Eylül 2002’de Anasol D hükümeti vardı ve eğitim DSP’nin elindeydi. Yani eğitim-sen’in. En güzel okula kendimi torpille atandırabilirdim.

MEB’e gittim ve kararnamemi almak için geldiğimi söyledim. MEB müdürünün hala imzalamadığını söylediler. Öğleden sonra uğramalıymışım. Allah allah, ne yapacaktım şimdi. Ben belgemi alıp, resmi işlemlerimi halledip, akşam otobüsüyle de dönmeyi planlıyordum.

Neyse şehri gezmeye başladım. Yarım saatte de şehri tükettim. Yapacak bir şey yoktu. Sudan çıkmış balık gibiydim. Gerçekten tam olarak oydum.

Sudan alınmış ve direkt ateşe atılmış balıktım…

Öğleden sonra MEB’e gittiğimde ortalığı kalabalık gördüm. Bir eleman takım elbise giymişti ve yakasında Ali adlı yerel ortaçağ egemeninin (kimileri ona Hz. Ali diyor) kılıcı olan Zülfikar takmıştı. Eğitim sen iktidardaydı ne de olsa. Birileriyle konuştum. İngilizceden çok açık olduğunu merkez dışında başka bir yerin gelmesinin imkansız olduğunu falan söylüyorlardı. Ben de inandım buna safçana. Bekle babam bekle, kararnameler bir türlü çıkmıyor. Akşam oldu ve umutsuzca çıktım mekandan. Ne yapacaktım şimdi?

Önce kalacak bir yer bulmalıydı. Sahilde pansiyonlar görmüştüm. Hatta “5 milyona” çok ucuz yerler vardı. Onlara gittim. Fazla param yoktu. Fazla vizyonum da yoktu açıkçası. O tarihe kadar hep fakirlik çekmiş, yaşamak nedir, rahat etmek nedir hiç bilmiyordum. Yedek kıyafetim de yoktu. Nemli bir yerde ve yaz mevsiminde olduğu için terlemiştim. Bir marketten sabun aldım ve pansiyonun (ortak) boktan banyosunda duş aldım ve aynı kıyafetleri giydim. Bu arada bir akrabamız beni aradı ve Boyabat belediye başkanını tanıdığını istersem oraya tayinimin yapılabileceğini söyledi. Ben de merkez olacağından emin olduğum için ve deniz kenarında yaşamak istediğim için kendisini kibarca reddettim.

Gece sahilde dolaştım, bira içtim, ortam tatil yöresi gibiydi. Yavaş yavaş kaygı duygusu yerini heyecana, hevese bırakıyordu. Orada yaşayacaktım, denize girecektim, güzel zamanlar geçirecektim. Oleydi! Yaşasındı! Kahpe felek yüzüme gülmüştü ilk kez…

Ertesi gün büyük bir hevesle merkezde bir okula atandığımı gösteren belgeyi yani kararnamemi almak için yine MEB’e gittim. Aynı şeyleri bir daha yaşadım. Yine müdür belgeyi imzalamadı. Bu kıyafetlerle ne yapacaktım. Öğlene doğru süreç belli edince bu sefer terlemeyi engellemek için yollarda çok yavaş hareket etmiştim. Gölgelerden yürümüştüm. Akşam yine dolaşma olayı ve sonrasında pansiyonun berbat yatağında yatma olayı oldu.

Ertesi gün sabah bu sefer nötr duygularla MEB’e gittim. Bir yarım saat sonra bir memur elinde belgelerle geldi. Herkese belgesini uzattı. Merkezdeki hangi muhteşem okula atandığımı görmek için belgeye baktığımda Dikmen ilçesindeki Dikmen İlköğretim Okulu’na atandığımı gördüm. Dikmen de neresiydi? Ben bir tek Ankara’nın Dikmenini bilirdim, Sinop’un Dikmeni de nereden çıkmıştı! Görevliye nerede olduğunu sordum bu Dikmen’in? Gerze’ye yakın olduğunu, oradan gidebileceğimi söyledi ve ekledi: Ava meraklı mıydım? Eğer öyleyse orada çok iyi vakit geçirirmişim…

Büyük bir hayal kırıklığı ve öfkeye sahiptim. Neresiydi burası. Köy gibi bir yermiş. Endişeyle yüklü bir şekilde Gerze’ye vardım. Oranın garajında Dikmen minibüsünü beklemeye başladım. Oradakilere sorular soruyordum. Adamlar isteksizce cevap veriyorlardı. Küçük bir yermiş. Küçük yer mi! Fiili olarak 600 kişinin yaşadığı bir “ilçe merkezi”! Türkiye’nin en küçük ilçesi olabilir. Banka şubesi bile yok. Bayan kuaförü yok. 8, 10 tane karşılıklı binanın oluşturduğu bir sokak ve etrafındaki 20, 30 bina… İlçe merkezi bu. 150 öğrencili bir ilköğretim okulu ve 55 öğrencili bir lise… Tek lokanta var. Minibüsün dolması ve hareket etmesi bazen bir saati buluyor. Deniz kenarında tatil gibi hayat yaşayacakken düştük köye…

Garajdaki adamların bazı öğretmenlerin Gerze’den gidiş geliş yaptıklarını söylemesi üzerine bir rahatlama yaşadım ve o anda ben de onu yapmaya karar verdim. Daha Dikmen’i görmeden. Gerze, Sinop’un küçüğüydü. Deniz kenarında ve daha bir şehre benzeyen bir yerdi. Esasında orası da 10 bin nüfuslu bir taşraydı işte…

Dikmen’e doğru yollandım. Samsun’dan gelirken bana ürkütücü gelen o coğrafya bu sefer aydınlıkta gözlerimin önündeydi. Yine ürkütücüydü. Ama aslında oraya gezmeye giden birine muhteşem gelebilecek bir coğrafyaydı.

Dikmen’e indim ve MEB’e gittim. Şube müdürü beni karşıladı. Sohbet etti. “Solcu” biriydi. Yani Atatürkçü işte. Oraların solcusu en fazla Atatürkçü olur. Beni kaymakamın huzuruna çıkarmak istedi. Takım elbisem yok muydu? Tıraş neden olmamıştım? Ben de durumu anlattım ve bir haftalık iznimi alıp, bir an önce siktir olup gitmek istediğimi söyledim.

Öyle de oldu. Şube müdürü, kaymakama çekine çekine yedek kıyafet getirmediğimi falan söyledi. İşte izin belgem elimdeydi. Bir haftam vardı. Bir hafta sonra gelip Sinop’un Dikmeninde “öğretmenlik” yapmaya başlayacaktım.

İlçe resmi binasından çıktım. Saat öğleden sonraydı. O gün Gerze’de pazar olduğu için minibüs çok hızlı doluyordu. Gerze’ye gitmek istedim. Dikmen sapağına çıkınca inmemin ve oradan geçen Samsun otobüslerine binmemin (veya otostop yapmamın) daha akıllıca olacağını söylediler. Ben de öyle yaptım. Sapakta indim. Otobüs beklemeye başladım. Otostop da yapıyordum. Birden bir kamyonet durdu. Beni aldılar. Bafralı pazarcılardı. Yani nasıl desem… Bafra’ya gidene kadar benimle güzel hoş sohbet ettiler, yardımcı oldular, sağ olsunlar ama hayatımdaki en rahatsız edici kokuyla o kamyonette karşılaştım maalesef. Ben kötü koktuğumu düşünüyordum ama o adamların terleri inanılmaz kötü kokuyordu ve bir de üstlerine acı biber kokusu sinmişti. Bafra’ya gidene kadar öldüm öldüm dirildim. Sonra oradan çok kolay bir şekilde Samsun’a gittim ve hemen bir Ankara otobüsüne zıpladım.

Birkaç gün öncesinden başlayarak, 27 Eylül 2002’de yaşadıklarım bunlardı. Artık bambaşka bir insan olacaktım ve bambaşka bir hayatım olacaktı. Geri dönüş yoktu. Hala bile bazen beni öğretmenlikten aldıklarını ve veremediğim bazı dersler yüzünden üniversiteye geri gönderdikleri rüyasını (kabusunu) görürüm. İnsanın en güzel yılları olması gereken üniversite yılları benim en kötü yıllarımdandı. O yıllar bitmişti. Böyle bitmişti ama…

Bu yazıyı, kendim için, arşiv amaçlı yazdım. İleride belki Tuna okur bu yazıyı. İlerleyen günlerde de “Ekim, Kasım 2002” başlıklı bir yazı yazacağım çünkü o bir, iki ay da önemliydi. Orayı da kayır altına almak istiyorum.

Not 1: Bu yazıyı hızlı yazdım ve de geri dönüp kontrol edecek vaktim olmadığı için yazım yanlışlarını düzeltemeyeceğim.        

Not 2: Sinop’a, Gerze’ye, Dikmen’e gidip oraları gezmek için ölüp bitiyorum. 2007’de ayrıldım oradan.

Not 3: Fakirliğin amk!

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Tavsiyeler 1

*Bir yerde bir baklavacı dükkanı açmak istiyorsanız adında mutlaka “hacı” veya “oğlu” tabirlerini kullanın.

*Arabanın teybinde kullanacağınız bir flash disk alacaksanız en adisinden alın.

*Müteahhitlik yapıp site inşa edecekseniz adında mutlaka ve mutlaka “park” veya “life” tabirlerini kullanın. Son dönemde kullanılan ama az bilinen kız isimlerini, birinci tekil şahıs iyelik ekiyle beraber ekleyebilirisiniz. Elizam Park, Alizem Park, Aretem Life, Artemisim Life. Siyasi bir kesime oynayacaksanız onların sembollerini (Hiranurum Park, Muasır Life, Jiyan Life, Atsız Life vs.) kullanın.

*İngilizce seviyeniz sorulduğunda mutlaka orta seviye deyin. Kulübe girin.

*Seçimlerde partiniz her zamanki gibi rezil mi oldu, asla erkekliğe bok sürdürmeyin, “Bu seçimde çok deneyim biriktirdik ve asıl hedefimiz olan örgütlenme hamlemizde en önemli mesafeyi seçimler sayesinde gerçekleştirdik. Şimdi görevler bizi bekler, elimizi taşın altına koyacağız ve kısa sürede bir güç olacağız. Dost düşman görecek! Artık patronlar düşünsün!” deyin.

*Bebeğinizin gazı Vicks, Salem sigarası ve 522 ST otobüsü karışımı bir aromaya mı sahip, endişelenmeyin ancak eşek ölüsü gibi kokuyorsa az sonra kaka yapacak demektir, önleminizi alın.

*Özel günlerde mutlaka Instagram veya WA hikayesi paylaşın.

*Biraz paranız var ve ticarete atılmak mı istiyorsunuz? Paralı ve enteresan orta sınıfların yaşadığı bir bölgede ama cadde üzerinde bir yer açın. Yöresel ürünler sattığınızı iddia edin. Nefis yemek tarifleri nokta com’dan bulacağınız bazı tariflere tuhaf isimler verin. Tercihen bir ilçe ismi ve onu takip eden (-leme -lama ekleriyle elde edilmiş) tekerleme gibi bir şey: Merzifon Cinciklemesi, Burhaniye Götüklemesi, Midyat Pezevetlemesi, Gölköy Bicibicilemesi, Tarsus Sikisikilemesi, Kuşadası Bidibidilemesi gibi. Bu arada terbiyesizleşebilirsiniz, Anadolu kültürü diye bir şey demezler.

*Paranız biraz daha çoksa İstanbul’da tarihi yarımadada bir köfteci açın ve tabelaya “since” tabirini ekleyin. Since 1960, since 1930 hatta since 1899 bile yazabilirsiniz, sıkıntı olmaz.

*Teknik direktörsünüz ve yenildiniz mi mutlaka hakeme yüklenin ve umut verici oyundan bahsedin. Olmadı “sorumlu benim” diyerek ne kadar yüce bir insan olduğunuzu gösterin ve biraz daha vakit kazanın.

*İlkokulda öğretmensiniz ve nöbetçisiniz, bir öğrenci geldi ve “zil çaldı mı öğretmenim?” diye sordu, evet deyin. Zaman kazanırsınız.

*Esnafsınız ve işler nasıl diye mi soruldu? İyiyse kötü olduğunu, kötüyse iyi olduğunu söyleyin.

*Bir kadınsanız poşetleri kördüğüm yapmayın! Allahınız varsa 🤌🏽

*Öğretmensiniz ve tatilinizin üç ay olduğundan mı bahsediliyor, “üç ay değil iki ay” deyin. Bir ay “seminer” yaptığınızı iddia edin.

*Takım elbise giymek zorundasınız ve ütü yapmayı sevmiyorsanız gömleklerin sadece ön yüzünü ütüleyin.

*Evlenecekseniz ve özel günleri unutmaktan korkuyorsanız baştan özel günlere önem vermeyen bir insan imajı çizin.

Devam edebilir…

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

“Cesur Yeni Dünya” Roman Eleştirisi

“Ben keyif aramıyorum. Tanrı’yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum.” Kitabın tasavvur ettiği gelecekteki mükemmel/mekanik toplumda yaşayan ve “ruh” arayan (bana göre kendisine rahat batan) adam.

Kanlı canlı, hafif kaotik, adrenalin dolu bir üçüncü dünya ülkesinde mi yaşamak daha çekici gelir size yoksa düzenli, tertipli, herkesin 9-5 çalıştığı, sokaklara çöp atılmadığı, durağan bir Kuzey şehrinde mi?

İkisinin karışımı yok mu diye sorulabilir. Soru saçma bulunabilir. Kimisi yanakları pembeleşerek birinciyi seçtiğini söyleyebilir, kimisi de donuk bir ifadeyle ikinciyi tercih edeceğini söyleyebilir…

İnsan daha ne kadar, nereye kadar “gelişecektir”? İlerleme denilen şey aslında yaşamın ruhundan bir şeyler götüren bir şey midir? Yaşamın ruhu var mıdır? Ruh diye bir şey var mıdır?

Yazıma çok soru ile başladım, farkındayım… Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” adlı romanı insana çok soru sordurtuyor çünkü…

Bu roman bir distopya olarak kabul ediliyor. Yani gelecekte geçen ve de karanlık, depresif bir gelecek tasviri yapan romanlardan biri. İlk nesirlerden biri kabul edilen İngiliz Thomas Moore’un “Ütopya” adlı romanının ismiyle bir oynama yapılmış ve distopya kelimesi türetilmiş. Moore’un kitabı kendisinin hayatına mal oldu çünkü insanlara (halka/yönetilenlere) “zararlı” ilhamlar vereceği düşünüldü. Düzeni tehdit eden eserin yazarı ibreti alem için canını teslim etti. Temel olarak eğlenmek amacıyla bu metni yarattığı bilgisini hatırlıyorum üniversite yıllarımdan. Huxley’in romanı ise gelecekte tasvir ettiği “mükemmelleşmiş” toplumsal düzenin aslında ne kadar da “ruhsuz” olduğuna işaret ederek, verili (yani 30’lu yıllardaki verili) düzenin “nimetlerini” daha çok sevmemiz gerektiği mesajını okuyucuya iletiyordu. 30’lu yıllardaki “verili” düzenle şimdiki düzenin çok da farklı olmadığını düşünüyorum. En azından Tanrı ve şiir ölmedi… Tanrı’yı ve şiiri sevmeyenler hala “ruhsuz” kabul ediliyor!

Yazımın ana fikrini, distopya olarak etiketlenen bu romanın bazı açılardan öyle olmadığını düşünüyor olmam oluşturuyor. Romandaki gelecekte, karşımıza çıkan bazı şeylerin aslında iyi ve olması gereken şeyler olduklarını düşünüyorum. Zamanının ilerisinde bir insan mıyım, ne!

Yaşadığım zamanın neresindeyim emin değilim ama onda birçok yanlışlıklar olduğunu düşünüyorum.

Romanı teknik olarak ele almaya gerek var mı? Ortalama kitaplarla vakit kaybetmeyi doğru bulmuyorum. Bundan çok bahsettim. “Cesur Yeni Dünya” bir edebi eser olarak çok iyi. “Cesur” tabirinin de Shakespeare’in “Fırtına” adlı oyununda “Güzel” anlamında kullanıldığını da ekleyelim. Yani bu yeni dünyanın cesaretle ilgisi yok. Güzel bulunuyor. Güzel yeni dünya… Bence de öyle.

Shakespeare demişken, romanda “vahşilerin” yani eskisi gibi yaşayanların, yani bizler gibi yaşayanların/hissedenlerin bulundukları bölgede elde kalan tek metnin onun eserleri olduğunu ekleyelim. “Ruhsuzluğun” karşıtı olarak elimizde Shakespeare var. Şekspir ilk roman yazarı olabilir. Yazdıkları şiir formatında olsa da bireyin iç dünyasına, özellikle de karanlık/kaotik iç dünyasına yolculuk yapması bakımından romana ilham veren en önemli kişidir. Şekspir’in tiyatro oyunları hece ölçüsü ve kafiyeyle yazıldığı ve çoşku duygusunu harekete geçirdiği için kendisi “romantik” bulunur ama bence ele aldığı temalar, hemen hemen her oyununda görülen anti-kahramanlar, insanın karanlık dünyasına yönelmesi falan onu “romantik” olmaktan alıkoyuyor. Prens Hamlet, Yahudi faizci Shylock, siyahi kral Othello, Lady Macbeth falan nasıl insanlar öyle… Bu anlamda Şekspir’i seviyorum ve onun hiç de romantik olduğunu düşünmüyorum.

Şekspir’in “güzel” yeni dünyasından neler oluyor? Zaman zaman gelecekle ilgili düşüncelere dalarım. Geleceğin toplumunun nasıl olacağını düşünürüm. Nasıl olması gerektiğini de düşünürüm ama orada biraz temkinli davranırım çünkü az bir kesime tekabül eden “erdemli” insanların gelecekle ilgili mücadelelerinin geleceği belirlemeyeceğini düşünüyorum. Nasıl olması gerektiğini düşünmenin akla bunu getirebileceği için, bu eylemin esas olarak bir tehlike teşkil ettiğini düşünüyorum. Gelecekte insanın yaşaması için gerekli olan şartlar, olanaklar, materyaller kolay bir şekilde ortaya konabilecek ve bunu o az sayıdaki “erdemli” devrimci değil yine tarih boyunca olduğu gibi güçlü ve akıllı insanlar (erkekler daha doğrusu) başaracak. Yani kolaylıkla elde edilen yaşam koşulları savaşlarla ve devrimlerle değil, tarihin ve bilimin doğal seyri içerisinde kendiliğinden ortaya konulacak. Tabii bu uzun bir sürece yayılacak. 100 sene sonra, belki de çok daha kısa bir süre sonra bütün bedensel işleri yapay zekalı robotların yapacağı kesin. Bedensel iş yapmayan, yapmak zorunda olmayan bir insan ne yapar? Ne düşünür? Nasıl yaşar? Hiç düşündünüz mü bunu? “Güzel” bir dünya açıkçası. Dünyanın ve insanlığın böyle bir durumda bütün çelişkilerini, savaşlarını, eşitsizliklerini bir kenara bırakacağını iddia etmiyorum. Buna inanmıyorum da zaten.

Ama diyorum ki insanoğlu bedensel iş yapmak zorunda kalmadığında, yaşamak için gerekli olan şeylere kolaylıkla ulaştığı anda sorunların büyük bir çoğunluğu bitmiş demektir. İnsanoğlunun çoğu basit insanlardan oluşur. Gelecekte de bu oran tersine çevrilmeyecektir. Dolayısıyla basit bir şekilde elde edilen aş, yaş, maş, iş, eş ona yeter.

İşte korkulacak derecede zalim bulunan cesur yeni dünyada, bu dünyadakinin aksine birçok “şey” kolaylıkla elde edilebilir durumda.

Cesur yeni dünyanın “güzel” bulunmamasının bir diğer sebebi de (evet bu sebeplerden gidelim en iyisi) insanların otomatik bir şekilde üremesi/üretilmesi, aile kavramının yok edilmesi ve üretilen insanların genlerine müdahale edilerek baştan asimetrik bir şekilde yani eşitsiz bir şekilde “yaratılmaları”… Alfalar, betalar var. En altta epsilonlar var. Ayak işlerini yapıyorlar. Ama hepsi günümüzden daha iyi koşullara sahip. Hepsi aş, iş ve “eşe” erişebiliyor. Hepsinin günlük soma istihkakları var. Soma yani uyuşturucu. Yani onu alıyorsun, oh senden mutlusu yok. Eşitsizlikle ilgili düşüncelerimi açıkladım birçok yazıda. Ona inanmıyorum. Onu ne gerçekçi, ne de bilimsel buluyorum. Bilimsel değil çünkü insanın beyni, bilinci o kadar karmaşık bir şey ki her birey iyi beslense ve iyi dinlense bile insanlar oldukça farklı olmaya devam edecekler. Duyguları, olgulara tepkileri, olgulara ilgileri hep farklı olacak. Bizim kanlı canlı geleceğimizde beslenme ve dinlenme sorunları hallolacağı için o zaman insanların (aynı zamanda kadınlarla erkeklerin de) nasıl da farklı farklı olmaya devam edeceklerini hep birlikte (?) göreceğiz. Şu andaki dünyada alfalar, betalar ve epsilonlar var ve epsilonlar berbat hayatlar yaşıyorlar. Korkunç bulunan cesur yeni dünyada epsilonlar iyi, kötü somaya, şuna buna erişebiliyor. Tanrı ve şiir yok. Şimdi var ama epsilonlar da sığır gibi yaşayıp, ölüyorlar…

Romanlarda “godoşluk” temasının çok ele alındığını görüyoruz. Bir nevi okuyucuyu köşeye sıkıştırmak için yapılıyor bu çünkü insanların en hassas noktası burasıdır. Godoşluk varsa as koz gibi diğer bütün temaları etkisiz hale getirir. Türk romanları içerisinde “solculuk” temalı romanlarda da çok ele alınır “godoşluk”. Örneğin Adalet Ağaoğlu’nun “Hayır”ını ele alalım. Oradaki erkek karakterin “godoşluğu”, kadın karakterin yaşamı boyunca hissettiklerinden rol çalar… Yazar bunu öngörmemiştir yalnız. Yazar kadın olduğu için bu meselenin erkekler nazarında ne kadar büyük bir mesele olduğunu tam olarak kavrayamaz ve solcu ahlakçılığının basit bir çıktısı olarak gördüğü ve kullanmak istediği bu ögenin biriktirdiği güce şaşırır. Yani belki şaşırmıştır…  

Cesur yeni dünyada kadın erkek ilişkilerinin sıradanlığı, okuyucunun mevcut dünyamızı sevmesi yolunda adeta bir silah gibi kullanılır. Bizler bu toplumun ürünleriyiz, bu toplumun ahlak öğretilerine maruz kaldık. Herkesin isteyen herkesle yatabildiği bir düzen bize çok yabancı gelebilir, onun nasıl bir şey olduğunu tasavvur edemeyebilir ve doğal olarak ondan ürkebiliriz ama belki de bu düzenin ahlak anlayışında da bazı yükler, bazı arızalar vardır… Bu düzendeki aile anlayışında da bazı yanlışlıklar vardır belki… Ki bence var! Bu düzendeki kadın erkek ilişkilerinde de aile anlayışında da bazı yanlışlıklar var. Bu şeyler sahip olması gereken voltaj geriliminden hayli yüksek bir voltaj gerilimine sahipler… Bu yanlışlıklara işaret ettiğiniz zaman size hemen alternatif olarak cesur yeni dünyanın godoşluğu sunulmasın. Ayrıca ben, mecbur kalınsa, onu buna tercih edeceklerin de epeyce fazla olduğunu düşünüyorum.

Faşizm! Yani birilerine bir şeyi zorla yaptırmak… Cesur yeni dünyada insanlara bir şeyler direkt dayakla olmasa da çeşitli aygıtlar aracılığıyla yapılıyor. Aaa! Ne tuhaf! Ne zalimce! Şimdi de öyle yaptırılıyor. Arkadaşlar kurumlar denen şeyler vardır. Kurum demek sadece binası, websitesi ve adresi olan bir şey değildir. İnsanlara çeşitli davranış kalıpları sağlamada işlev görürler kurumlar. Okuldan ziyade eğitimi bir kurum olarak değerlendirsek daha iyi olur. Eğitim, aile, erdemlilik, din, ahlak, töre, vatan milliyet bilinci, görgü kuralları, akrabalar, mahalle, sosyal ortamlar, flört vs… İnsanlar başıboş bırakılmalı demiyorum. Kurumlar illa ki olacak… Önemli olan bu kurumların kimlerin denetiminde olduğu. (Bana göre) iyi ve akıllı insanların denetimindeyse kurumlar, yeri geldiğinde dayakla bile insan şekillendirebilirler. Bunları aşalı çok oldu. Demokrasi, ikna… Bunlara inanmıyorum. Zorla tepesine bineceksin. O esnada birileri incinebilir ama ilerideki nesilleri bazı yüklerden kurtarmış olursunuz. İlerideki nesilleri de geçiniz, kendi yaşamınız için konfor alanlarını genişletirsiniz. Zalimce, faşistçe gelebilir ama dünya, insanoğlu böyle yürüyor.

Güzel bir roman. Distopya olarak anılıyor ama tekrar altını çizeyim: Ben başbakan olsam bu düzeni değiştirirdim ve bana göre gayet iyi bir düzen yaratırdım. Ve bu düzen Cesur Yeni Dünya romanından izler barındırırdı…    

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

“Otomatik Portakal” Roman Eleştirisi

“Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum…”

“Otomatik Portakal” (A Clockwork Orange) romanının İngiliz yazarı Antony Burgess, romanı için böyle demiştir.

İlginç bir hikayesi var yazarın: kendisine 40 yaşındayken beyninde bir tümör olduğu ve en fazla bir yıl yaşayacağı söylenmiş. O hissiyatla oturup beş roman yazmış yazar. Daha sonra teşhisin yanlış olduğu ortaya çıkmış ama yazar yazarlığa devam etmiş. “Otomatik Portakal” o beş romandan biri değil. Daha sonra yazmış bu romanı ama okuyunca sanki romanın öleceğini bilen bir insanın yazmış olabileceği bir roman olduğunu düşünebilirsiniz.

NVR nedir?

Ben bu tip kitaplara NVR yani Normallikle Vedalaşmış Kitaplar diyorum. Bunlara bayılırım. “Aylak Adam”ın bunların şahı olduğunu düşünürüm. Normallikle vedalaşmak yani kitabında genel geçer doğrulara saldırmakta tereddüt etmemek, birilerini sarsarım diye düşünmemek bunu bilakis istemek, uygun kabul edilmeyen içeriği kullanmak, etrafımızda iyi, doğru, güzel diye bize yutturulmaya çalışılan bir şeyler varsa onların öyle olmadıklarını cesaretle ortaya koymak…

Yazar böyle bir tarzı benimserse popüler olmasının çok zor olduğunu bilmeli. Çünkü insanların geneli masalları sever. Zaten bu tarzı benimseyen yazar da çok fazla yoktur. Çünkü böyle insan çok fazla yoktur. Etrafındaki iyi, doğru ve güzel olan şeylerin aslında öyle olmadıklarını düşünüyorsa bir insan, başı belada demektir. Ömür boyu sürecek olan bir huzursuzluk kendisini beklemektedir. Bunu sezip bundan ürkerek rol kesmeye devam eden insan, bu yola giren insan sayısından fazladır.

Burgess’e o yanlış teşhis konulmasaydı bu yola girer miydi? Bunu bilemeyiz. Aslında başka bir romanını okumadığım için hep o bakış açısına sahip olup olmadığını da bilmiyorum doğrusu. Elimizde şu anda “Otomatik Portakal” var ve onunla devam edelim.

Romanın kahramanı Alex. Alexander The Great’e bir gönderme var burada. Tarihteki en etkili erkek bireylerden (Cengiz Han, Timur, Augustus, Muhammed, İsa, Fatih Sultan Mehmet, Hitler, Lenin, Stalin…) biridir. Romanda tüm toplum Alex’e karşı gibidir. O da tüm topluma karşıdır. Anti-kahramanların en ünlülerinden biridir Alex. Romanda 15 yaşındadır. Bu çok ilginç. O yaşta birinin bunları yapması beklenemez. 1960’lar İngilteresinde de beklenemez diye düşünüyorum. Bir çetesi var. İki hayat yaşıyor gibidir. Gündüz aile ve okul gibi kurumlarda kendisinden bekleneni yaparken geceleri bir suç makinesine dönüşüyor. Bugün tabu olarak kabul edilen ve herhangi bir sanat eserinde ele alınması çok zor olan uyuşturucu kullanımı ve tecavüz eylemlerini yazar büyük bir açıklıkla anlatmaktadır.

KURUMLAR

Daha önce birçok NVR romanı ile ilgili yazı yazdım. Orada (anti) kahramanın sadece kurumlara değil kişilere ve kuruluşlara da elveda dediğini görmüştük. Alex de böyle biri. Ama onda sanki insanın toplumsal yaşamını biçimlendiren kurumlara olan düşmanlık daha belirgin gibi. Yazarın kitabıyla ilgili kurduğu meşhur cümlede de bunu anlayabiliyoruz. Evet, anarşist eğilimleri var kitabın. Düzen diye görülen şeylerin aslında bir kaosun parçası olduklarına inanır anarşistler ve NVR romanları. Alex’in okul ve aile ile derdi hapishanedeki bilimsel deney topluluğuyla olanından fazla değil.

BİLİM-KURGU

İtiraf etmeliyim ki bilim-kurgu’nun büyük bir hayranı değilim. Sinemadaki en önemli bilim-kurgu filmlerini izledim. Edebiyattakilerini de okumak niyetindeyim. Ama en önemlilerini… Bir bilim-kurgu kitabı muhteşem bulunmuyorsa onu okumam. Hayat(ım) o kadar uzun değil. Bu kitapta da bilim-kurgu diye kodlayabileceğimiz bölümler var. Hapishanede Alex’i bir programa seçiyorlar. Onu rehabilite edip topluma iyi bir birey olarak kazandırmak istiyorlar. Alex de serbest kalacağı için programa dahil olmayı kabul ediyor. Zira filmde işlenmese de hapishanede oldukça zor günler geçirmektedir. Namusu tehlikededir. Bu program aracılığıyla aslında faşizm eleştiriliyor. Hatta faşizmden ziyade normal, toplumdaki insan yetiştirme süreci bile eleştiriliyor olabilir. Sarsıcı anlarla dolu bu süreç yardımıyla toplumdaki normal insan işleme sürecinin de bozuk yanları işaret ediliyor.

FİLM

Stanley Kubrick’i sinema tarihinin en büyük yönetmeni sayan insan sayısı hiç de az değildir. İlginçtir Kubrick bir “auteur” değildir. Yani belirgin bir tarzı olan. Kubrick her tarzda film çekmiştir ve o filmler o tarzların en önemli örneklerinden kabul edilir. Distopik bilim kurgu tarzında da “Otomatik Portakal”ı çekmiştir. Romanın filme alınma sürecinin ilginç bir hikayesi var. Kitabın haklarını ilk olarak Rolling Stone adlı rock grubu alır. Solist Mick Jagger Alex rolü için kendisini düşünmektedir. Fakat bir şeyler bir şeyler olur ve kitabı filme Kubrick aktarır. Romana en çok sadık kaldığı uyarlaması olarak kabul ediliyor. Filmi yıllar önce izlemiştim. Geçen bir daha izledim. Lineer bir hikayesi olduğu için filme aktarması kolay bir eser. Zaten Kubrick hikayeye pek fazla dokunmamış. Bu romanın anlattıkları büyük bir görsel şölen vadediyor. Yaratıcı bir sanat yönetmeniyle çok iyi bir iş çıkacaktı, öyle de olmuş. Filmin sinematografideki başarısı gerçekten göz kamaştırıyor. 1971 yılının fersah fersah ilerisinde. Tekrar belirtiyorum, tam bir görsellik şaheseri. Hikaye zaten ilgi çekici. Bir edebiyat uyarlaması olarak ilk olarak bu filmi izleyen bir genç, benim gibi edebiyat uyarlamalarına karşı bir insan olmaz diye düşünüyorum.

SÜRPRİZ SON

Kitabın sonunu hiç beğenmedim. Yani Hz. İsa gelseydi böyle bir son yazardı. Daha önce birkaç kitapta daha başıma gelmişti. Hangilerindeydi hatırlamıyorum. Kitabı büyük bir ilgiyle okurken, kitabının sonunun onun bütün ruhuyla ters düştüğünü görmüştüm. Bu kitap da onlardan biri. Sürpriz son olabilir. İyi de olur. Ama bu şekilde kitabın tüm çabasını boşa çıkaran bir son hiç olmamış. Nedir o son? Alex, evlenip barklanmayı, çoluk çocuğa karışmayı ve sigortalı bir işe girip iyi adam olmayı seçiyor. Atm bombası fabrikasına bir baskın düzenlemesini ve oradan zeplinle kaçırdığı atom bombasını eliyle Londra’nın üstüne bırakmasını beklerken ben, o gidip normal adam oluyor. Charles Bukowski’ye ev kredisi çektiren kadını hatırladım. Kadınlar çok şey. Kadınların erkekleri “adam etme” huylarının önüne atom bombası bile geçemiyor. Neyse böyle bir romandı. Tavsiye ediyorum. Filmini de tavsiye ediyorum.     

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın