KONDA’nın Din Anketi ve Düşündürdükleri

Ordularına taarruz emrini vermeye hazırlanıyordu…

Namaz ve dua bitmişti. Herkes onun vereceği emri bekliyordu. O ise anneannesinden dinlediği efsaneleri düşünmekle meşguldü. Atından indi. Atının kuyruğuna eline aldı ve dedesi Oğuz gibi gök tanrıya dua etti. Dua etmekten ziyade onunla sohbet etti. Sultan Alparslan daha sonra atına tekrar bindi ve hücum emrini verdi…

Türkler zorla mı Müslüman oldular yoksa gönüllü bir şekilde mi? 700’lü yılları takriben geçen 300 senede Müslüman kılıcıyla ölen çok Türk oldu ama Türkler çıkar için Müslüman oldular. Selçuklu sultanı Çağrı Bey, çok önemli bir seçim yaptı. Tarihte Türkler için, Kazım Karabekir’in Erzurum’daki taş konakta yaptığı seçime kadar, bana göre en önemli seçim onunkiydi. Çağrı Bey, Türklerin korkulacak olan yağmacılar imajını geride bırakıp toplumsal istikrarın garantörü olan bir millet olmasını arzu etti. (kaynak götüm değil okuduğum kitaplardır) O dönemler ideoloji dindi. Türkler de bu sebeple İslamiyeti seçtiler.

Seçtiler ama seçmediler. Milletlerin karakterleri vardır. Marksistler bunu kabul etmezler ama ben ederim. Arap yarımadasında yaşayan Arap milletinin yaşam tarzına göre şekillenmiş olan ve kuralları konusunda pazarlık yapmayan İslam dini, Orta Asya kökenli vahşi, geri ve gevşek bir millet olan Türkler için uygun değildi. Amaan, önemli olan işlerin yürümesiydi!

İşler yürümüyor işte!

KONDA araştırma şirketinin geçtiğimiz günlerde yayınladığı din anketine göre işler yürümüyor ve çözülme başladı. Sultan Alparslan’ın atının kuyruğu tekrar rüzgarda uçuşmaya başladı…

KONDA araştırma şirketi ile ilgili pek bilgi sahibi değilim. Ekşi Sözlük’e baktım ve Ak Parti’nin düşman olmadığı bir şirket olduğunu gördüm. O halde onların açıkladığı din verisine riayet edebiliriz.

Aslında bu salt bir din anketi değildi. “Türkiye 100 kişi olsaydı…” başlıklı bir araştırma. 10 sene önce de aynısını yapmışlar. Bu araştırmada din ile ilgili bilgiler var. Aynı şekilde etnik köken, ekonomik durum, eğitim durumu, yaşam tarzı ile ilgili tercihler de var. Çok ilginç bir araştırma. Belki diğer maddelere de ilerleyen günlerde değinirim. Din ile ilgili olan bölüm dikkatimi çekti.

Dini iyi tanıdığımı düşünüyorum. Kuran’ı iki kere okudum, yüzlerce hadis okudum! Türkiye’de kendisine Müslüman diyenlerin ancak %1’i benim yaptıklarımı yapmıştır. Neyse, mesele okuyup araştırmak değil. Okuyup araştıranların büyük bir bölümü de dinden vazgeçemiyorlar. Özellikle de kadınlar. Bana göre dinin kurucusu ve gerçek sahipleri erkeklerdir ama onu kadınlar daha çok ıhya ederler. Çünkü kadınlar metafizik düşüncelere erkeklere nazaran daha meyillidirler. Sık sık tuhaf rüya görürler ve onları bir şeylere yorumlamak için yanıp tutuşurlar. Neyse, konumuza dönelim.

Dini iyi tanıyorum ve de toplumu gözlemlemeyi çok seviyorum. Anadolu’nun neredeyse tamamını dolaştım ve sokaklarını gözlemledim. Büyükşehirlerin kenar mahallelerini de biliyorum. Liselerde çalıştım.

Benim gözlemim şudur ki kapalı toplum yapısı tepetaklak gidiyor. Dolayısıyla din de gidiyor. 20, 30 yıl sonra bugünkü gibi bir din olmayacağından neredeyse eminim. Tabii kadınlar ne kadar müsaade edecek bilmiyorum ama bu haliyle bir din kalmayacak. Kalması mümkün değil. Bunun sebepleri var. Birincisi sosyal medya. Onun sayesinde herkes herkesin yaşam tarzını görüyor. Eskiden televizyonlarda izlenen ve inandırıcı gelmeyen “artis hayatları” değil artık gördükleri! Erzurum’un Hınıs ilçesindeki ortaokul mezunu olan ve evlenmeyi bekleyen genç kız (ama bir genç kız olduğu için erkekler tarafından beğenilmeyi korkunç bir şekilde arzu eder) Samsun’un Çarşamba ilçesindeki liseli kızların nasıl da sevgili edindiklerini ve onlarla neler yaptıklarını görüyor… Kapalı toplumun yorumu nedir tahmin edersiniz.

Sosyal medya bunu yaptı. Diğer bir destek de Ak Parti’den geldi. Atatürk’ün yapamadığını Ak Parti yapıyor resmen. Bu yazdığım saçma gelebilir. Türkiye’de hükümet olan/olacak olan her partiye rüşvetçiler, rantçılar yanaşır… Ak Parti esas olarak bir ideoloji partisidir ve o ideoloji de İslamcılıktır. Bu partinin ideologları İslamın kurallarının gerekirse zorla uygulandığı bir ülke arzu ederler. Sorsan öyle değil diyebilirler ama yedirebileceklerini görseler bu uygulama için bir dakika bile tereddüt etmezler. Bunlar tabii devlet olanaklarını ellerinde buldukları için dine, dindarlığa, dindar yaşama inanılmaz “maddi”, somut destek yaptılar. Her tarafı imam hatip okulu yaparak gençlerin dindarlaşacaklarını zannettiler. Onlarca tv kanalında dini sohbetler yaparak gençlerin Instagram’da flört kovalamak yerine bu sıkıcı sohbetlere ilgi göstereceklerini zannettiler. Olmazdı! Olamazdı! Eşyanın tabiatına aykırı. İslam dini, diğer iki büyük dinin tersine sosyal hayat üzerine çok şey söylüyor. Her şeyi söylüyor. Her konuda bir içtihatı(?) var. Gerçek ve samimi ve İslamı gözüyle okuyup anlamış insanlar bunları biliyor. Bunlar hükümetse bu kuralları hayata geçirmek isterler. Ama yazının başında dediğim gibi bu sıkı disiplin Türklere uymaz. Türkler ortalamacı ve gevşektirler. Ölümüne mücadelelere girmezler. Bugüne kadar girmişlerse dayakla girmişlerdir. Toparlarsak, Ak Parti’nin gaza basması ters etki yarattı ve insanlarda, özellikle de gençlerde tepkiselliğe (bu kelimeye de hastayım) sebep oldu. Genç bir insana muhafazakar yaşamın sıkıcı, renksiz yaşam tarzını benimsetemezsiniz. Genç insan flört etmek ister, heyecan ister, keyif verici faaliyetlerde bulunmak ister. Bugün Nurettin Yıldız çıksa ve “Müzik İslamda haramdır. Şiir haramdır.” dese, “skandal ifade” diye başlık atarlar. Açın okuyun! Bunlar olurken inançlı olmaktan vazgeçmeye cesareti olmayan arkadaşımız da “İslam bu değil ya!” demeye devam edecektir. Bu ülkede kimse İslamı Nurettin Yıldız’dan, Ayasofya imamından, Cübbeli Ahmet’ten daha iyi bilemez.

Vazgeçemeyen dedik ama ankete geri dönersek birilerinin vazgeçtiklerini görüyoruz.

Ankette bir din/mezhep dağılımı diye bölüm var bir de dindarlık seviyesi diye bölüm var.

İncelemeden önce insanların din ile ilgili bilgilerini verirken sıklıkla numara yapabildiklerine inandığımı belirtmek isterim.

Din/mezhep dağılımı: %88 Sunni, %4 Alevi, %2 Diğer, %6 Dini inancı yok. 2011’de dini inancı olmadığını söyleyenlerin oranı %2 imiş. Bu kişilerin oranı üç katı artmış. İşte bu “başarı” sosyal medya ve Ak Parti’nindir… Alevilerden bir %1 kaymış. Bence çoğu inançsızlara, bir bölümü de sunnilere gitmiştir. Çünkü gözlemlediğim kadarıyla Aleviler içerisinde de kafası karışanlar var. Özellikle Sunni biriyle evlilik yapmışlarsa… %2’ye de çok şaşırdım. Hristiyanlar desek birkaç 10 bini geçmeyen bir kitle. Acaba bazı entel dantel tipler birtakım Uzak Doğu düşünce sistemlerine (onlara din demek doğru mu) mi merak sardılar.

Bir de şu var: Ateizm Türkiye’de çok kirlenmiş bir kelimedir. Normalde bir insanın ateist olması demek ciddi bir okuma ve sorgulama sürecine girmesi demektir. Ayrıca bu kişi (Alevi değilse) yakın çevresi ve ailesi tarafından aforizma yiyeceğinden dolayı bu tavır cesaret gerektiren bir tavırdır. Ama birtakım geyik muhabbetlerinin de etkisiyle ateist demek Türkiye’de, kötü insan gibi bir şeydir. Bir kararkter özelliği gibi bir şeydir neredeyse. O yüzden insanlar ateist olarak kendilerini ifade etmekten geri durabiliyorlar. Ben buna çok tanık oldum. Bence anketteki diğer seçeneği bu insanlar için bir çıkış yolu olmuştur.

Dindarlık seviyesi maddesi de çok ilginç. Burada kendisine inançsız/ateist diyenler %7’yı buluyor. İnançlı %33… Dindar %50… Sofu %10… Gençler arasında yapılan bir ankette ise deist/agnostik/ateist oranının %20’yi bulduğunu okumuştum bir yerlerde. Yani 30 sene sonra 50 yaşında olacak ve ülkeyi yönetecek olan insanların %20’si –şu anda- kendisine deist/agnostik/ateist diyor. Bunlarla ilgili fikirlerimi de yazmıştım: Üç büyük dinin tanrısı yoksa tanrı yok demektir… Seni aramayan, sormayan, karşına çıkmayan bir tanrının sen neden peşinden gidiyorsun? Bilinemezcileri ise yine ateist kelimesinin gazabından korunmak için kendilerine bir kalkan arayan insanlar olduklarını düşünüyorum. Bilmiyorsan bilmiyorsundur. Her şeyi bilmeyi takıntı haline getirmemek lazım. Yine, bugüne kadar senin “bilmene” olanak sağlamayan bir tanrının var olması ihtimalini neden bu kadar dert ediniyorsun. Sen yoktur diyeceksin de iki, üç yıl sonra ortaya çıkıp seni cehennemiyle cezalandıracak mı?

%7’lik kesim 2011’de yine %2’ymiş. Değişim muazzam. İnançlı diyenler %30’dan %33’e çıkmış. Aslında bu bir artık değil. Çünkü Dindar diyenlerden %7 gitmiş, sofulardan da %1 gitmiş. Bu insanların yarısı falan henüz kendilerine ateist diyecek cesareti bulamadıkları için “inançlı” sıfatını kendilerine şimdilik layık görmüşler.

Bu dalga ilerleyen yıllarda katlanarak büyür diye düşünüyorum. Bir de seçeneklerde deist, agnostik bölümleri olsaydı oralara da insanlar kayardı diye düşünüyorum. Yaş gruplarına göre ayrı ayrı verilse sonuçlar gerçekten çok farklı da olurdu.

Peki, ne olacak, din bitecek mi?

Şimdi şöyle… Bana göre… Kuralları net olan ve renksiz bir yaşam tarzı olduğu kesin olan gerçek, samimi dindar yaşam ancak baskıyla kendisine yer bulur. Ak Parti hükumeti de bir sefer düştü mü bir daha bu baskıyı kuracak olan bulunmaz. Bir daha “siyasal İslam” kendisine yer bulamaz. Ak Parti yine takiyeyle iyi götürdü işi. Hep söylerim Türkiye’yi aslında Cak Parti yönetiyor. Ve bu parti artık fikir olarak değil somut olarak da iktidara gelecek gibi duruyor. Yine de belli olmaz.

Cak Parti iktidara gelir ve Türkler istediklerine kavuşurlar. Yani esnaf Müslümanlığa. Türk milleti dediğim gibi ortalamacıdır, radikal ideolojilere prim tanımaz. Din konusunda da bir kimlik olarak işlevli olabilecek ama rakısına, flörtüne, sanatına karışmayacak bir din arzu eder. Bunu da bulur. DYP İslamı da diyebiliriz buna veya aslında tam olarak tek parti dönemi İslamı.

Din işlevlidir. Toplumları bir arada tutar. Toplumsal bağları güçlendirir. Yani bugüne kadar böyleydi. Ama Batıda yaklaşık 50, 60 yıldır bir tepetaklak oluş var. Türkiye’de de işte 15, 20 yıldır başlayan bir süreç var. Benim yakın çevremde hiçbir metafizik düşünceye ihtiyaç duymadan yaşamını devam ettirebilen hem de sanıldığının aksine “anlamlı” bir şekilde devam ettirebilen insanlar var. Çok az ama. Bu “anlam” takıntısı için din işlevli olabiliyor. Veya acıları “unutmak” anlamında. Ayrıca kadınlar toplumun %50’si. Onların soru işaretsiz bir materyalist hayata onay vereceklerine pek inanmıyorum. Seviyorlar bu işleri. Din biter burçlar bitmez… Din biter nazar bitmez… Din biter Hıdırellez bitmez… Din biter içindeki olumlu düşünceyi evrene salmak bitmez… Din biter bir şeyi gerçekten istersen o şey mutlaka gerçekleşir bitmez… Din biter hayırlısı bitmez…

Benim çok umrumda değil. Ben birayı 22 liradan içmek istemiyorum sadece. Biranın hakkı 5 liradır. O 17 lirayı biz “siyasal” İslama ödüyoruz. Onun dışında Türkiye’de laikliğin tehlike altında olduğuna da inanmıyorum. Zaten laiklik bana hiçbir zaman tutarlı bir şey gibi gelmez. İslamı gerçekten bilen ve ona gönülden bağlı birinin laikliğe onay vermesini kesinlikle beklemiyorum. Laiklik Türkiye’de direkt olarak üzerine gidemiyoruz’un adıdır. Belki de gitmek de istememiştir. Öyle ya din toplumsal tutkal işlevi görüyor. Toplumu şekillendirmek için gerek duyulan anlarda yardıma çağrılacak bir din reddedilemez. Ama İslamın yapısı yancı olmaya uygun değil. Tayyip Erdoğan çok akıllı bir adam. Bir iki sene önce “İslam kendisini güncellemeli.” diye görüş bildirdi. İki gün sonra geri adım attı. Oysa o da gidişatı görüyordu. Bu ülkede ayeti bile değiştirirsiniz, insanların ruhu duymaz. Mimariye meraklı olduğum için çok cami gezerim. Orada elime kuranları alırım ve “kadınları dövün” ayetinin olup olmadığına bakarım. Bir keresinde, yeni tarihli bir kuranda olmadığını görmüştüm.

Anketle bitirelim. Bu anketteki değişiklikler çok çarpıcı. Ama ben şu anda milyonlarca kişini de ateist olmanın kıyısında olduklarına inanıyorum. Milyonlarca kişinin olduklarını ama bunu deklare edemediklerine inanıyorum. Milyonlarca kişinin ibadetli yaşamı bırakıp eğlenceli yaşama geçmek istediğine inanıyorum.

Hayırlısı neyse o olsun…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.   

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Hayat Fazla Kısadır 1…

*Dizi izlemek için… Söyleyecek bir şey yok.

*Hatta ana akım film izlemek için… Sanat filmi diye kategorileştirilen eserler o kadar iyi ve faydalıdırlar ki bunları bulup tüketmek varken tek amacı sürükleyici olup, para kazanmak olan bir filme ayıracak vakit nasıl bulunur anlamıyorum. Bu konuda tarih üzerinde hiçbir etkim olmayacağını da biliyorum elbette.

*İnsanın yüce şeyler başaracağına inanmak için… İnsan teknik olarak olağanüstü şeyler başarmıştır, daha da başaracaktır ama yüce şeyler hiçbir zaman başarmayacaktır. Bunun sebebi de ibnelik…

*Kadın olmak için… Doğu toplumlarında kadın olmanın otomatikman getirdiği baş belası sıkıntılardan bahsetmiyorum. Kadın olmak demek birer; kaygı, empati ve iletişim küpleri olmak demektir. Buna nasıl dayanılıyor?

*Zülfü Livaneli romanı okumak için… Aslında hiç okumadım ama fena halde onların boş beleş şeyler olduğunu hissediyorum. Çok sürükleyici oldukları kesindir. Sürüklenmek isteyen neden lunaparka gitmez de kitap okur?

*Günlük politikayı takip etmek için… Çok kısa sürelerde anlamlı değişiklikler olmaz. Bir yerdeki bir belediye başkanı yakınlarına çıkar sağlamış… Ee, ne var bunda? Bunun için haberlerin 8 dakikasına bakmak yerine daha anlamlı şeyler yapılamaz mı? Pazar röportajlarında pis pis sırıtarak cebindeki parayı ve aldıklarını gösterenlerin kaç tanesi kafası kesilse her zaman oy verdiği Ak Parti veya CHP’den başkasına oy verir?

*Sağlıklı (organik) beslemeye kasmak için… Ne yaparsan yap veya ne yapmazsan yapma 67 yıl yaşayacaksın. Hadi bir şey oldu ve öldün, 7 milyar insanın bu ortalamasını etkilemeyeceksin. Bakın 7 milyar insanın ortalaması etkilenmeyecek, buradaki büyüklüğü kavramak şarttır. Bol bol hareket etmek gerekir evet ama %100 organik beslenmek imkansız. Lenin dirilse, CHP’nin başına geçse ve başbakan olsa bile gıda tedariği sistemine radikal bir müdahale yapamaz.

*Bireysel dik duruşlar gerçekleştirmek için… Afyon’un Çay ilçesindeki bir kuruyemişçi Ak Parti mitingine su tedarik etmiş… Artık oradan alış veriş yapmıyorum… Örnekler biraz daha gerçeklerinden verilebilir. O dik duruş bireysel kalıyorsa hiçbir anlamı yok. Sadece sizin kendinizi iyi hissetmenize olanak tanır. Bu iyi bir şey olabilir. Ben kişisel olarak Özyılmaz Kuruyemişçiliği boykot etmekle hayatımın anlamını iki katını çıkartmam ama çıkartan olabilir. Kendinizi iyi hissedin ama ortamlarda bundan bahsederek milleti kendinize güldürmeyin.

*Olmayacak hayaller peşinden gitmek için… Nazar edin, götünüzü yırtsanız bile onu elde edemeyeceksiniz!

*Ölüme ve de yaşama sahip olmadığı anlamlar yüklemek için… Size bir sır vereyim mi? Öleceksiniz! Şok oldunuz değil mi? Artık bu gizli gerçeği biliyorsunuz. Bir gizli gerçek de şu, öldükten ortalama bir 20, 25 sene sonra sizi bir allahın kulu hatırlamayacak.

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Büyük Bir Hayranı Değilim 2


* Palamut balığının…

Balık yiyiciliği kariyerime üniversiteyi bitirip de Sinop’ta yaşamaya başladıktan sonra başladım. Orada kimse palamuta yüz vermezdi. Epeyce de ucuz olurdu. Uzun süredir balık satın almadığım için şimdi fiyatları nedir bilmiyorum. Tadı aromasız biralar gibiydi. Hiçbir yiyeceği reddetmem ama nadiren balık pişirdiğim için o anlarda palamutu tercih etmem. Yani bir şekilde önüme gelmezse ölene kadar palamut yemezsem şaşırmam. Ölmeden önce bu yazıyı tekrar okuyayım en iyisi…

*Votkanın…

Votkanın öyküsü de rakıya benziyor. İnsanlar son bin yılda alkol oranı %40’ın üzerinde olan (damıtılmış) içkiler icat ettiler ve bu içkiler hızlıca antik içkiler olan bira ve şarabın yerini aldı. Kısa sürede, etkili bir şekilde sarhoş ettikleri için bunları tahtından etmek zordu. Bu damıtılmış içkilerin çok pahalıları haricindekilerden tat olarak şarap veya biranın güzel tatlarına yaklaşabileni pek yoktu. Bana göre rakının tadı çok kötüdür ama bunun ötesine bir kültür olduğu için, giderek bir mit olduğu için ona laf söyleyemiyorsun. Bugüne kadar pahalı viski ve konyaklar içtim. Onları içmeyi arzu ederim. Vokta ise ne bileyim! Çok iyi Rus votkaları içtim. Rus kültürünün etkisi altındaki ülkelerin çok iyi votkalarını (6 dolar ile en pahalı olanından) içtim. Hızlıca ve etkili bir şekilde sarhoş ediyor. Ben içkileri tatları için içerim. Votkanın tadını hiçbir zaman arzu etmem, özlemem. Körkütük şarhoş olmayı da sevmediğim için votka içmiyorum.

*Patatesli böreğin…

Bana göre iki karbonhidrat yan yana iyi olmuyor. Börekte favori yan malzemem kıymadır. Hastasıyım. Sonra pazı, ıspanak gibi otlarla yapılanı gelir. En son peynirlisi gelir.

*Ice-tea’nin…

Bana sunulsa geri vereceğim tek şey vardır şu hayatta: O da rakı. Ama ice-tea’yi ömrüm boyunca aramam.

*Sinemada film izlemenin…

Evet, ne yapayım böyle… Hiç sevmem! Hatta filmi yalnız izlemeyi severim. Odaklanmak önemlidir benim için filme. Bunu da en iyi yalnızken yapabiliyorum. Sinemada insanlar çok duyarsız oluyorlar. Ses, gürültü, saçma görüntü eksik olmuyor. Sinemada film izlemek ayrıca film izlemekten daha çok bir sosyalleşme aracı. Bu şekilde büyük bir hayranı değilim. En güzel filmlerimi evde tek başıma izledim. Zaten sinemaya gitmek bana göre uzatmaları oynuyor. Gelecekte onun olmayacağından neredeyse eminim. Her dönüşümde olduğu gibi yine kıçımızı yırtsak bunu tersine çeviremeyiz. Aktörler aracılığıyla insanlara bir kurmaca aktarmanın başına bir şey gelmeyecek de (en azından şimdilik bunun en ufak bir emaresi yok) sinemaya gitmek tarihe karışacak bana göre.

*Ederlezi’nin ortasındaki neşeli/gayrı ciddi bölümün…

Ederlezi gelmiş geçmiş en iyi “melodi” olabilir ama ortasındaki o sulu bölümü bir türlü sevemiyorum. Tek başına, ayrı bir bölümde kullanılsa çok iyi parça diyebilirim orası için ama Ederlezi gibi insanı duygusal yoğunluğun zirvesine çıkartan bir melodinin ortasında Şabanoğlu Şaban filmi melodisi gibi bir melodi iyi gitmemiş.

*Yurt dışında yaşamanın…

Dünyanın hiçbir yerinde yabancıların sevilmediğini düşünüyorum. Kültür farklarının da aşılması imkansıza yakın şeyler olduğunu düşünüyorum. Yurt dışına çıkıp gezmeye sonuna kadar evet ama oralarda yaşamaya hayır. Ha, buraya aşık mıyım? Kesinlikle hayır. Burada sevildiğimi hissediyor muyum? Kesinlikle hayır.

*Ailenin…

Sakin olunuz, burada kimse sizin aile bireylerinizi çok sevmenize laf edecek değil. Olabilir, sevebilirsiniz. O insanlar bu sevgiye değiyorlarsa da bu çok güzel bir şeydir. Ama onu her koşulda sevmek zorunda olmak ve ona her koşulda fedakarlıkta bulunmak zorunda olmak benim kabul edebileceğim bir şey değil. Birçok kişi böyle düşünüyordur da dile getirmeye cesaret edemiyordur. Mahallenin delisi olarak ben dile getireyim bari. Türkiye’de aile bağlarının fazlasıyla kuvvetli olması ekonomik krizi hissedemememizin en önemli sebeplerinden olsa gerek.

*Toplumcu-gerekçi sanatın…

Toplum da yalan onun gerçeği de yalan! O zaman bu sanat tarzından uzak durmalıyız. Bence insan ömrü 20’den fazla toplumcu-gerçekçi sanat eseri tüketmek için fazlasıyla kısa. Bu eserlerin bir numaralı amacı gaz vermektir. Her siyaset gibi ezilenler için yapılanlar siyasetler de mitolojilerle, gazlarla, masallarla, gereksiz insan güzellemeleriyle doludur. İnsan abartıldığının çok altında bir yerlerdedir. Buna inanıyorum. O zaman bunun sanatı da sıkıcı oluyor. Manyakların, psikopatların, alçakların dünyaları daha ilgi çekici.

*Komşuluğun…

Onaylamadan, mecburen girilen her türlü ilişkinin karşısındayım. Her zaman adamına ve duruma göre muamele ederim. Elbette bir gün çok iyi bir komşum olabilir. Ama sırf komşum olduğu için mecburen o insanı sevmem ve onunla sosyalleşmem gerekiyorsa buna yokum. Komşuluk ilişkilerinin olmadığı siteleri bu yüzden seviyorum. Yakında…

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

2021’de Okuduğum Kitaplar

2020 yılı için böyle bir yazı yazmıştım. O sene rekorumu kırmış ve 56 kitap okumuştum. Pandemi başlamıştı ve devlette çalışan bir öğretmen olarak, her zamanki gibi, herkesten daha çok boş vakte sahip olmuştum.

Bir sene önce de bir liste çıkarmıştım. Mutlaka okumam gereken romanları belirlemiştim. Bu listeyi ciddi araştırmalar ve anketler sonucunda hazırlamıştım. Ve görmüştüm ki aslında okumaya değer sanıldığı kadar çok roman yok. Okunmayınca ölünecek olan 250 tane falan roman vardır bana göre. O listede 200’den az sayfa sayısına sahip çok kitap vardı. Bunlardan çok okumuştum. O yüzden 56 kitap okudum 2020 yılında…

Ve eklemiştim: Bir daha bu sayının yarısına zor erişirim…

Goodreads uygulamasındaki “Reading Challenge”ıma o sebeple 29 sayısını eklemiştim.

2021’de 28 kitap okuyabildim. 56’nın yarısına erişmişim.

Bence, artık, ölene kadar bir yılda 30 kitap falan okumayacağım…

Bu seneki hedefimi 13 olarak belirledim. Listemde Türk edebiyatından 13 kitap kaldı çünkü! Onları bitirip kendimi İngilizce roman okuma olayına teslim edeceğim. İngilizce roman okumak hem kolaydır hem değildir. Çünkü illa bilmediğin bir kelime çıkar. Yani benim çıkıyor. Ama Kindle sayesinde o kelimeyi 3 saniyede bakabiliyorum.

Kindle’ım biçim biçim

Ölürem Kindle için

Alem bana düşmandır

Kindle sevdiğim için ay ay!

Ayrıca artık 300 sayfadan az kitabım yok. Bir de bebek var! Gerçi erkeğin işi Almanya’dan iyi. Anne çekiyor sıkıntıyı. Bu arada not: TR babalık ilgi ortalamasının beş katıyım! Şu anda bebekten dolayı kitap okumaktan geri kaldığım olmadı. Bakalım bakalım…

Gelelim okuduğum 28 kitaba…

Hepsini yazmayacağım. En beğendiğim 10 kitabı yazacağım.

10- “Women”, Charles Bukowski

Bukowski’nin üç romanını okudum bu sene. Bir daha da okuyacağımı pek sanmıyorum. Kendisine “Bum” lakabını taktım. Aslında bu kitabı beğendim mi bilmiyorum. Oldukça ilgi çekici bulduğumdan eminim ama… Gerçekten çok ilginç bir adam. Benim bir tezim vardır: Roman olarak basılmayı başarmış her roman bir romandır! İyisi vardır, kötüsü vardır. İyi bir edebiyat ürünü olmadığını düşünen çok insan var ama romandaki “ful” samimiyet pek benzerini göremeyeceğimiz türden. Buna karşı kayıtsız kalamayız. Bence Bukowski’yi insan olarak annesi bile sevmiyordur ama onu yazar olarak seven (veya benim gibi ilginç bulan) milyonlarca insan var…

9- “Mavi Karanlık”, Vedat Türkali

Birkaç gün önce bu romanla ilgili eleştiri yazımı yazdığım için pek ekleyeceğim bir şey yok. Yalnız tekrar hatırlatmış olayım: Fetiş yazarlarımdan biridir ve çürüme temasını çok iyi ele almaktadır.

8- “Karnavalın Ortasındaki Adam”, Cengis Asiltürk

SM’den arkadaşım olan üstat henüz basılmamış olan bu yeni romanını bana mail yoluyla gönderdi ve okumamı istedi. Ben de okudum. Çok beğendim. Aslında üstat benden bunu isteyince tedirgin olmuştum. Beğenmezsem ne diyecektim? Neyse ki endişelerim kısa sürede dağıldı ve çok iyi tesitlerle dolu bir romanla karşı karşıya olduğumu anladım. Basılınca kaçırmayınız…

7- “Kar”, Orhan Pamuk

Orhan Pamuk’tan okumadığım iki roman kalmıştı. Birisi bu “Kar” diğeri de listenin bir numarasında olan romanıydı. Gencer Başkan da “Ben Kar’ı severim” şeklinde yorum yapmıştı. O halde okumalıydım. Aslında şu var: Ben bu son iki Orhan Pamuk romanını biraz aceleye getirerek okudum. Fetiş yazarımın son romanının Mart ayı içerisinde çıkacağını öğrenmiştim. Bütün romanlarını okumuş olduğum fetiş yazarının yeni kitabı çıkar çıkmaz onu alıp okumak istedim. Bu duyguyu yaşamak istedim. Bu duyguyu belki de bir daha ömrüm boyunca yaşamayacaktım. Bu arada “Veba Geceleri”ni hiç beğenmedim ve bu listeye almadım. Bence Orhan Pamuk romanlarına hiç benzemiyor ki bir reddiye geliştirdiğim tek Pamuk romanı oldu. “Kar”a mesafeliydim. Bazen bazı kitaplara karşı okumadan olumlu/olumsuz duygulara sahip olurum. “Kar” içinde olumsuz duyguya sahiptim. Yazar bu romanın siyasi tek romanı olduğunu ve bir daha siyasi roman yazmayacağını söylemişti. Romana başladım ve “büyü” diye tarifini yaptığım Orhan Pamuk evrenine yine güzel bir şekilde giriş yaptım. Tam bir büyüydü yine yaptığı. Kars Anadolu Top 3’ümde yer alır…

6- “Salondaki En Kötü Koltuk”, Murat Murathanoğlu

Dört, beş sene önce “Ben bir hobi seks işçisiyim. O kadar çok hobim var ki iradeyle hayatıma basketbol, edebiyat, felsefe ve şarabı almıyorum.” yazmıştım. Felsefe hariç üçünü de hayatıma aldım. Basketbol için bu kadar geç kaldığımdan dolayı kendime çok kızıyorum. Tıpkı edebiyat gibi onun da aslında ne kadar heyecan verici olduğunu biliyordum oysa ki… Neyse geç de olsa basketbol hayatıma girdi. Yürek dayanmıyor baskete. TR’de basketbola en çok emek vermiş insanlardan biri olan Murat Murathanoğlu’nun otobiyografisini okumak istedim. Otobiyografi okumayı çok severim. Ve onlardan sağlam dedikodular sunmasını beklerim. Ben bu kitabı TR’De basketbolun hikayesini öğrenmek için okudum. Amacıma ulaştım. Sağlam dedikodular da elde ettim.

5- “Yorgun Savaşçı”, Kemal Tahir

Kemal Tahir’den okuduğum ikinci roman oldu bu. Birincisi “Devlet Ana”yı hiç beğenmemiştim. Türk devleti için abartılı bir PR çalışması gibi gelmişti bana. TR’de 1908-23 süreciyle ilgili resmi ideolojinin dümen suyuna gitmeyen kitapları seviyorum. Bana göre TR’de bir burjuva devrimi olmamıştır. Burjuva sınıfı diye bir şey de yoktur. Vizyonsuz ve edilgen haydutların parayı bulunca vizyonsuz ve edilgen olmaya devam etmeleri vardır. Kazanmaya 10 gram kaldığını görmeden herhangi bir mücadeleye girmeyen; kraldan çok kralcı, cumhuriyetçiden çok cumhuriyetçi adamlar bunlar. Bunlar varken asıl mücadeleyi Batılılaşma(ma)yla ilgili farklı yorumları olan o 20 bin adam veriyor. İşte bunların hayatlarını başarılı bir şekilde verdiğini düşündüm bu romanın. Tezlerini de onayladım. Üslup zaten 10 numara Kemal Tahir’in.

4- “Tehlikeli Oyunlar”, Oğuz Atay

“Tutunamayanlar”ı bir daha yazmış bu kitapta. Ona doyamayanlar bunu da okuyabilirler gönül rahatlığıyla. Benim gibi onu hakkını vererek okuduğuna inanmayan ve dolayısıyla bir beş, altı sene sonra onu bir daha okumayı düşünen insanlar da bunu okuyabilirler.

3- “50 Soruda Dil Öğrenme”, Cem Balçıkanlı

50 soruda serisinden daha önce kitaplar okumuştum. Bazen hap bilgi o kadar iyi gider ki… Ben mesela artık tarih okurken hap bilginin peşindeyim. Yorum istemiyorum. Yorumu kendim yapmak istiyorum. Neyse, bu “50 Soruda Dil Öğrenme” kitabı çok iyi geldi. Aslında burada İngilizce öğrenmek kastediliyor büyük oranda. İki sene önce “Kadın Beyni” adlı kitabı okumuş ve yeniden doğmuştum. Yıllardır beynimde formüle ettiğim şeyleri o kitapta harfi harfiyen bulmuştum. Bu kitapta da benzer şeyler yaşadım. Yıllardır düşünerek ve sahada deneyimleyerek elde ettiğim düşünceleri bu kitapta büyük oranda onayladım. Bu kitabı öğrencilerime hediye ediyorum. İlgilisi mutlaka okumalı.

2- “Dar Zamanlar Üçlemesi”, Adalet Ağaoğlu

Ağaoğlu da fetiş yazarlarımdan biri oldu. Türk edebiyatının en iyi kadın yazarı olabilir. Üçlemesini tek kitap gibi alıyorum. Unutulmaz bir deneyimdi bu üçlemeyi okumak. Çok çok iyi. Aslında ikinci kitap olan “Bir Düğün Gecesi” en çok beğenilen kitaptır üçleme içerisinde. Onu okurken pek kendimi vererek okuyamadım. Doğum sürecine denk gelmişti ama diğer ikisinin hakkını vererek okudum. Diyecek pek bir şey yok! Tam bir edebiyat olayı.

1-“Kafamda Bir Tuhaflık”, Orhan Pamuk

Bu romana karşı da mesafeliydim. Bir bozacının romana konu olabilecek kadar olağanüstü şeyler yaşayamayacağına inanıyordum. Okumaya başladım ve bir diğer abartılı/provokatif ama önemli oranda gerçeklik barındıran tezimi hatırladım: İnsanlar ikiye ayrılırlar. Normal tipler ve enteresan tipler… Bozacı Mevlut da basbayağı bir enteresan tipti. Bir İstanbul ansiklopedisi gibi bir roman ayrıca. Bu romana saygı duruşunda bulunmak amacıyla iki hikaye de yazdım. Çok çok iyi. Orhan Pamuk’un okuduğum en son romanı onun en sevdiğim romanlarından biri oldu ve romanların yarısında kendisini “fetiş” yazarım ilan etmiştim. En iyisi ilan etmiştim. “Veba Geceleri” başka bir şey. Onu tanımlayamıyorum şu anda. Neydi? Nasıl bir şeydi? Tarihe bırakıyorum onu. “Kafamda Bir Tuhaflık”. Okumadıysanız hemen yarın başlayın. Hayır hayır, bu gece başlayın!

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.  

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

“Mavi Karanlık” Roman Eleştirisi

Vedat Türkali’nin tereddütsüz fetiş yazarlarımdan biri olduğunu söyleyebilirim. Uzun zamandır onun “Mavi Karanlık” romanını okumak istiyordum.

Hangi karanlık mavi?

Mina Urgan’ın “Bir DinOzorun Gezileri” kitabını okursanız orada bir takım aydınların 50’li, 60’lı ve 70’li yıllarda mavi yolculuk denen olaylara başladığını görürsünüz. Sebahattin Eyüboğlu önderliğinde… Azra Erhat, Mina Urgan (ve kocası Cahit Irgat), Halikarnas Balıkçısı, Abidin Dino (?), Melih Cevdet vs. Bu kişiler teknelere yiyecek, içecek doldurup Ege’nin koylarını geziyorlardı. O yıllarda henüz turizm başlamadığı için bu kıyılar “bakirdi”. Kıyılar ve koylar ile ilgili neden bakire değil bakir denir? Çünkü bakirliğin gitmesi travma yaratmaz. Gitmemesi yaratır hatta. Neyse o anı kitabında bu mavi yolculuklarla ilgili bölümler var. Oralarda ne kadar arsızlaşıldığı pek anlatılmaz yalnız.

Bu işi yapmak Vedat Türkali’ye düşmüştür.

ÇÜRÜMENİN YAZARI

Vedat Türkali’den okuduğum dördüncü kitaptı bu. Üç romanını, bir de otobiyografisini okudum. Bugün “Güven”e başladım. Hayat beni adım adım “Güven”e doğru sürüklemişti. Nihayet getirip onun kapısının önünde bıraktı ancak “Güven”in PDF formatındaki kopyası okunacak gibi değil. Epub’ı da yok. O yüzden okumayı bıraktım. Gelecek ay basılı kitabı okuyacağım. Neyse, üç roman ve bir otobiyografide gördüğüm şuydu: Vedat Türkali’nin favori teması çürüme… Kendisinde bir türlü geçmek bilmeyen bir öfke var. Ve bu öfke sosyalist aydına yönelik. Onun zayıflıklarını ele alıyor sürekli. “Güven”de de bunu yapıyor mu bilmiyorum. Muhtemelen yapıyordur. “Komünist” adlı otobiyografisinde kendisinin hışmına uğramamış hiçbir “ünlü” TKP’li yok. O kitabı okumak için sabırsızlanıyorum. Türkali en önemli kitabı olan “Bir Gün Tek Başına”da da bunun destanını yazıyor zaten.

Neden böyle yapıyor? Acaba hedef tahtasında kendisi mi var? 1951’de tutuklanan ve 7 sene hapis yatan Vedat Türkali’nin politik olarak nereye savrulduğunu bilmiyorum. İnsanın yüce şeyler başaracağına inanan birisi böyle bir savrulmayı çürüme olarak kabul eder. Durum bu mudur? Bilemiyorum. Ama bu hususta ciddi şüphelerim var. Ben (başarılı) roman yazabilen birisinin, insanın yüce bir yaratık olduğunu düşüneceğine ve de şeyler başaracağına inanacağına pek ihtimal vermiyorum. Bu çelişki mi kendisini öfkeli yapıyor? Öfke kusacak bir araç mı arıyor Türkali?

İnsanın ve de kendisinin yüce şeyler başaracağına inandığı için yedi sene hapis yatan bir Vedat Türkali’nin, (başarılı) bir roman yazacak kadar insanın iç dünyasına girebildiğini anladığı ana tanık olabilmeyi çok isterdim. Düşünün, “Bir Gün Tek Başına”yı yazıp bitirdiniz ama siz aslında devrim iddiası yüzünden yedi sene hapis yatmış birisisiniz. Gerçekten tuhaf bir şey olsa gerek. İnsanın en sıra dışı faaliyetlerinden birisidir (başarılı) roman yazmak, belki de birincisidir. Vedat Türkali Yusuf Atılgan’ın yaptığını yapamadı. Atılgan da üniversitedeyken yücelik iddiasının peşinden gitti. İçeri girdi, çıktı. Sonra daha fazla kendisini kandıramayacağını anladı. Köye yerleşti ve “Aylakyurt Adamı” evrenini yarattı. Arkadaşı Türkali ise şehirde kalıp yücelik iddiasında olan çevrelerle ilişkide kalmaya devam etti. Ama zihinsel çelişkileri artık o kadar dayanılmaz oldu ki bu yükü sosyalist aydına resmen kitledi. Aklıma bu geliyor artık…

KARANLIK MAVİ

70’li yılların Bodrum’unda geçen romanda sosyalist aydınlar ve üst-orta sınıflar var. Hepsinin zaafları ele alınıyor. Herhangi bir Vedat Türkali romanında idealize edilen biri var mıdır şüpheliyim. Bu roman için İbraam’ın idealize edildiğini öne süren olabilir diye tahmin ediyorum. Saf Anadolu köylüsü. Şehre gidip proleter olacak.

CİNSELLİK

Vedat Türkali evreninde cinsellik önemli yer tutar. Hangi (başarılı) roman yazarının evreninde yer tutmaz ki! İbraam’ın cinsel arenadaki zaafları, yetersizlikleri de yazardan kurtulamıyor. Köylülüğün bütün eksiklikleri bence İbraam üzerinden sunuluyor. Ben kesinlikle idealize edildiğini düşünmüyorum İbraam’ın.  

NERGİS CİNSELLİĞİ

Romanın başkarakterinin Nergis olduğu düşünülebilir. Bu genç kadının yaşadıkları bizlere çok önemli mesajlar çıkarttırıyor. Uçarı ressam, heyecanlı devrimci, çapkın Özgür’le olan ilişkisi akıllara “kızların efendi erkeklerden ziyade piç erkeklere ilgi göstermesi” olayını getiriyor. Bu konuda Ekşi Sözlük’te başlık da var. Ben bunun böyle olmadığına inanıyorum. Kızlar, enteresan (piç) erkeği ilginç bulabilir… Az sayıda kız da piç bir erkeğe takılıp hayatını mahvedebilir. Ama kızların ezici çoğunluğu evlenip, aile kurmak üzere iyi bir “tedarikçi” arar. Bu, benim yorumum değil bilimsel araştırmalarla da ortaya konmuş bir şeydir. 20’li yaşlarda, çekici bir kadın olup da net bir şekilde evlenmeyeceğine veya çocuk sahibi olmayacağına karar vermiş bir kadın olabileceği bana pek inandırıcı gelmiyor! Kadıköy’ün mavi saçlı feministlerinden bir, iki tanesi belki. Onların da karşılarına “süper” biri çıkarsa ne yapacaklarını merak ediyorum doğrusu. Sakin olalım. Burada hakaret etmek niyeti yok. İnsanın üreme dürtüsü çok çok güçlüdür. Özellikle kadınlarda daha çok güçlüdür. İstisnaları o kadar az ki bence “her kadının” aile kurmak gibi bir hedefi vardır diyebiliriz. Batı Avrupa ülkelerinde artık imzaya gerek duyulmuyor. “Az sayıda” kadının da aile kurduktan sonra B planı vardır. Nergis, gibilere kolay kolay rastlanmaz ki o da romanın sonlarına doğru Korhan’dan çocukları olacağı düşüncesine karşı sıcak, pembe hayallere dalıyor. Nergis efendi erkek Korhan yerine piç erkek Özgür’ü tercih etmiyor. Özgür tarafından zamanında değersiz hissettirilmiş olduğu için orada görülmemiş bir hesap olduğunu düşünüyor Nergis. Özgür’ün iyi bir baba olmayacağını biliyor. Hesabı görüp “tedarikçiye” yöneliyor Nergis. Bana göre Vedat Türkali kadınları çok iki tanıyor. Erkekleri de. Yani insanları.

Nergis cinselliğinin arkasında elbette babası Muhtar ve annesi Jale var. Cinselliğin değil de hayal kırıklığının arkasında diyelim. Vedat Türkali acaba kendisini Nergis’in yerine mi koyuyor? Yüce bir insan değil. Suçlu ama bütün suç da onda değil. Herkesten biraz akıllı ama herkes kadar zaaflı. Bana göre Vedat Türkali’ye kendinizi nasıl tanımlayabileceği sorulsaydı “Herkesten biraz akıllıyım ama herkes kadar zaafları olan biriyim.” derdi.

70’Lİ YILLAR

70’li yılların siyasal atmosferi de romanda ele alınıyor. Fon olarak ama… 70’li yıllar demek sol demektir. Birçok yazımda bu dönemle ilgili düşüncemi yazdım. Gerçek, nitelikli ve sağlam bir politikleşmeden ziyade biraz moda gibi bir solculaşma süreci vardı diye düşünüyorum. Özellikle büyükşehirlerin Alevi gettolarında yaşanan bir sele kapılma olayı var. 40’lardan, 50’lerden gelen çok küçük bir aydın hareketi de var. Bu aydın hareketinin mensubu olan Vedat Türkali gibiler 70’lerin “lümpen” solculaşma sürecine de mesafeli olduklarını tahmin ediyorum. Şiddet unsuruna karşı tepkililer. Özgür ve Korhan taraflaşmasında Türkali’nin tarafı belli oluyor. Özgür’ün ayakları yere sağlam basmayan ve güven vermeyen ateşli devrimciliğine karşın Korhan’ın rasyonel tutumu yeğleniyor. Nergis de çok düşünmesine rağmen romanının sonlarına doğru mührünü Korhan’a basıyor. Yazar yine taşları yerine oturtuyor bana göre. Olacaksa Korhan’ınki gibi olsun…

KARIŞIK ANLATICI

Romanda anlatıcı konusunda karmaşıklık var. Bazen birinci tekil şahıs anlatıcı, bazen de üçüncü olanı devreye giriyor. Bazen ikisi karşılıklı sohbet ediyorlar. Başka bir romanda bunun örneğini gördüğümü anımsamıyorum. Uzun bir yazı oldu. Romanı teknik olarak ele alan pek bir şeyler söylemek niyetinde değilim ama bunu belirtmek istedim. Vedat Türkali’nin üslubu her daim çok çok iyidir zaten.

İyi bir roman. Sizi bunaltarak size bir şeyler sunan bir roman. “Bir Gün Tek Başına”dan hemen sonra okunamamalı. Onun coşkunluğu aranırsa hayal kırıklığına uğranabilir ama kesinlikle okunmaya değecek bir roman…    

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Büyük Bir Hayranı Değilim…

*Tarhana çorbasının…

Son günlerde açıklanan bir araştırma sonuçlarına göre (YDS tripleri) besin değeri de çok azmış. Anadolu anneleri, bir efsaneleri daha darmadağın olduğu için yine yastalar.

*Ekrem İmamoğlu’nun…

Büyük bir hayranı değilim ama onun yönettiği bir TR’ye varım. Çünkü biliyorum ki bu millet kötünün iyisinden beş santim ileriye gidemeyecek. Kıyamete altı, yedi sene kaldığında belki biraz daha ileriye gidebilir… Eİ başbakan olduğunda bira fiyatları ucuzlamayacak da abartılı bir şekilde artmayacak. Bu da biz işçi sınıfına yeter de artar!

*Trabzon hurmasının…

Genel olarak iyi bir meyve yiyicisi değilim. Karadut, böğürtlen, ahududu falan, onların büyük bir hayranıyım.

*Ana akım sinemanın…

Okunmazsa ölünecek olan 200-250 tane roman olduğunu düşündüğüm gibi izlenilmezse de ölünecek olan 500-600 tane film olduğunu düşünüyorum. Ana akım sinema içerisinde çok “sürükleyici” filmler olmasına rağmen; hayat, bir insanın (bir sanatçının) bir şeyler söyleme/gösterme derdi ürünü olmayan filmleri izlemek için fazla kısa.

*GS taraftarlığının…

Eskiden büyük bir hayranıydım ama artık değilim. Messi’yi, genel olarak da çekişmeli, kaliteli futbolu tutuyorum ben. Taraftarlık da rasyonaliteyi çöpe göndermeyi zorunlu kılıyor. Aslında bu hayata renk katabilen bir şey olabilir ama gerektiği kadar irrasyonel bir insansanız buna gerek kalmaz.

*Mekanlarda oturmanın…

Bir mekanda oturacaksam o etkinliğin nokta atışı bir etkinlik olmasını arzu ediyorum. Gerçekten sohbet etmekten keyif alacağım biriyle, verdiğim paranın hakkını verecek yiyecek, içecekler sunan yerlerde oturmayı severim. Verdiğim paranın hakkını verecek olan yiyecek, içecek sunan bir mekanda, yalnız oturmayı da severim. Ama TR’deki hizmet sektörü bir bütün olarak çok kötü ve sinir bozucu.

*Öğretmenliğin…

Bir daha dünyaya gelsem ihaleye fesat karıştırmaktan başka bir şey yapmam. Ama aynı maaş skalasında bir işte çalışmaya mecbursam öğretmenlikten başka da bir iş yapmam. Çok yatıyoruz çünkü. Oh mis! Bunu şerefimizle kabul edelim. Alex’in FB oyunculuğuna baktığı gibi öğretmenliğe bakarım yani işimi yaparım ama onun büyük bir hayranı olmam. İdealizm falan 🤮

*Baharın…

Baharları herkes gibi severim ama BBH olmadığımız şeyleri yazdığımız için onu buraya aldım. Yazın büyük bir hayranıyım. Kışı…

*İnsanın…

Evet, bu madde çok önemli. İnsanın hayranı bol. Dinlere inananlar onu eşrefi mahlukat sayıyor, solcular onun çok yüce şeyler başaracağına inanıyor. İkisine de karşıyım ben. Milyarlarca yıllık evrende kıytırık bir ayrıntı. Ayrıca beyni çok geliştiği için ve dolayısıyla empati duygusuna sahip olduğu için doğaya, diğer canlılara yaptığı kötülükten de sorumlu. Evrimsel var oluş hikayesinde entrikacılığın büyük bir önemi var. Yani entrikacılık genlerine işli. Bu yüzden allah belasını versin de onu abartmak olur… Her türlü abartıyoruz onu zaten. Ortalama 80 yıl sonra siktir olup gideceğiz bu dünyadan. Artık genç yaşta trajik şekilde ölmek çok nadir görülen bir şey… Yaşamayı ve ölmeyi bu kadar abartmak neden?

*Facebook’un…

Uzun yazı yazma olanağını sadece burada bulabiliyorum. Instagram da bunu sağlıyor ama onun konsepti farklı. Şu yazdıklarımı Instagram’da paylaşamam. Buna rağmen buranın artık bir dayı yeri olduğu bir gerçek. Çağ dışı kaldı burası. Gelecek Twitter’ındır! Düzeltiyorum, simple present tense Twitter ve Instagram’ındır. Geleceğin kimin olduğunu bilemeyiz.

*Muğlamanın…

Yemesi zahmetli olan şeyleri yemekten keyif almam. Tekrar ediyorum büyük bir hayranı değilim. Yemediğim bir yiyecek yok. Her şeyi yerim. Bu her şeyin %99’unu da, iyi pişirilmesi/doğru sunulması koşuluyla, büyük bir zevkle yerim.  

*Bisikletin…

Düz ve insani bir coğrafyada yaşasaydım büyük bir hayranı olurdum ama Türkiye’de olmam.

*İlkay Akkaya’nın…

Yaşı ilerledikçe bence sesi bozuldu. Herkesin böyle olur zaten. Bireysel çalışmaları da o kadar iyi değil.

*Türk sanat müziğinin…

Bazı parçaları keyifle dinliyorum ama müzik konusunda hayatınızın ilk 20, 25 yılı ömrünüz boyunca peşinizi bırakmıyor maalesef…

*Sosyalizmin…

Fikir güzel ama bence imkansız. İnsanın genlerine işli olan entrikacılığı onu imkansız kılan en önemli şey bana göre. Ayrıca teknik olarak o kadar ilerledi ve kısa zamanda da ilerleyecek ki insanları ölümüne bir mücadeleye ikna etmek imkansız olacak. Tarihte de imkansız olmuştur zaten. Zorlamışlardır. Veya çook çook etkili bir iki erkek birey (Hitler, Cengiz Han, Lenin), onları büyülemiştir. Çok kısa süreliğine ama… Bu süre çabucak geçmiş ve bana göre insanın kaderi olan “onursuz denge” tekrar iktidara gelmiştir. Sosyalizm fikri, insanı ve hayatı yanlış okumaktır bana göre. Keşke doğru olsaydı o ayrı…

*Arkadaşlığın…

Evet, bunu da söylemeliyim. Bir kere artık bu yaştan sonra “yük arkadaşlık” kesinlikle istemiyorum. Bir gün onun ne olduğunu yazacağım. Onun dışında nokta atışı arkadaşlık olursa hayır demem ama yüzeysel arkadaşlık hayatımdan eksik olursa ve onu ararsam namerdim. Yalnızlık hobim var benim. Tavsiye ederim. Yalnızlık çok kötü bir şey değil. Hayatta insanların %90’ından daha ilgi çekici olan, cansız şeyler var…

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

En Sevdiğim 10 Yönetmen

Geçenlerde 2011 tarihli bir yazımı okudum. Evet, yazının başlığı “En Sevdiğim 10 Yönetmen” idi. Bu yazıyı güncellemem gerekiyor. 2007 yılında “Sinema” dergisi, eleştirmenlerine “Yaşayan En İyi 10 Yönetmen”i seçtirmişti. “Sinema” dergisi şu anda yok. Zaten dergiler hala neden var anlamıyorum. Yani ortalama bilgi sunup, güzel görsel sunan dergiler… Çünkü bunu artık Instagram yapıyor. Neyse konumuza dönelim. O dergiyi yedi, sekiz sene takip etmiştim. 2007’de dergiye mail atmıştım. Yaşayan en iyi 10 yönetmeni değil, tüm zamanların en iyi 10 yönetmenini seçmeleri gerektiğini yazmıştım. Veya bunu da yapmalıydılar…

2007’deki eleştirmen listesi şu şekilde idi:

1- Martin Scorsese
2- Ingmar Bergman
3- Michalengelo Antonioni
4- Jean Luc Godard
5- David Lynch
6- Francis Ford Coppola
7- Peter Greeneway
8- Michael Haneke
9- Theo Angelopoulos
10- Steven Spielberg

İlginçtir, bu liste hazırlanırken Bergman ve Antonioni aynı günde (30 Temmuz) öldüler. Lanet falan denmişti. Bu yönetmenlerden sadece Godard’a ve Greenaway’e eğilmemiştim… Diğerleri özel ilgi alanıma girmişlerdi ve evet, hepsini çok severdim.

2011 yılında, madem onlar yapmadı bari ben yapayım demiştim. Tüm zamanların en iyi 10 yönetmenini sıralamıştım.

  1. Alfred Hitchcock
  2. Coen Kardeşler
  3. Roman Polanski
  4. David Lynch
  5. Quentin Tarantino
  6. Abbas Kiarostami
  7. Jim Jarmusch
  8. Michael Haneke
  9. Theo Angelopoulos
  10. Woody Allen

Listem bu şekildeymiş… Bu listeyi güncellemem gerektiği konusunda emin değilim çünkü 2011’den, 2012’den sonra sinemanın hakkını veremedim. O tarihten sonra –öncesine kıyasla- pek fazla film izlemedim. Yani sinemaya emek verme anlamında hala 2011’deki kişiyim!

Ama yine de listeyi yeniden yapmalıyım…

Bunu, yöntem olarak nasıl gerçekleştirmem gerektiği konusunda ise kafam karışık… Sinemaya 20’li yaşlardan başladım. Ve her 20’li yaşlardaki insan gibi ben de sığırın önde gideniydim… O yıllarda o filmleri izledim. Beni en çok etkileyen insan Hitchcock oldu. Onun filmlerini izlerken hissettiğim duyguları unutamıyorum ve bugün bile neler hissettiğimi anımsıyorum. Sinop’un Gerze ilçesinde bir kış akşamı Cine 5’te tesadüfen gördüğüm “Rear Window”u nasıl unutabilirim! Film başlayalı beş dakika olmuştu ki normalde bir filmin bir anını bile kaçırmak istemem izlerken… Ayrıca Türkçe dublajlıydı! O zaman internet de yok. Ekranda yazan “Arka Pencere” yazısını nerede gördüğümü anımsamaya çalışıyordum. Evet, IMDB Top 250 listesindeki “Rear Window” olmalıydı o film. İzlemeye başlamıştım ve sonuna gelene kadar nasıl nefessiz kaldığımı asla unutmuyorum. Sonra “Rope”u izlerken ilk yarım saatinde filme 10 vereceğime karar vermiş olmayı da unutmuyorum. “Psycho”yu izlerken hissettiklerim! 2008 gibi “Psycho”nun iki devam filmi olduğunu keşfettiğimde hissettiklerim! Bunlar benim için unutulmaz ama sinemaya şimdi başlamış olsaydım elbette Hitchcock’a yönelirdim, en önemli üç beş filmini izlerdim, keyif de alırdım onlardan ama kendisini gelmiş geçmiş en iyi yönetmen seçmezdim. Bundan eminim. Artık bir sığır değilim! Mi acaba?

Neyse… Yöntem olarak nasıl bir yol izleyeceğime bir türlü karar veremiyorum. En iyisi iki halimin bir kombinasyonunu alayım…

O yazıda önce 20 yönetmen belirlemiş, onlar içerisinden ilk 10 seçmiştim. Şimdi de aynısını yapıyorum ama bu sefer 26 yönetmen belirliyorum. Malum bu yazıyı biraz da arşiv olması için yazıyorum, kimsenin dışarıda kalmasına gönlüm razı olmaz. Harf sırasına göre 26 sanatçı şu şekilde: Abbas Kiraostami, Aki Kaurismaki, Alfred Hitchcock, Asghar Farhadi, Charles Chaplin, Coen Kardeşler, David Lynch, Emir Kusturica, Fatih Akın, Jafar Panahi, Jim Jarmusch, Ken Loach, Krzysztof Kieslowski, Martin Scorsese, Michael Haneke, Nuri Bilge Ceylan, Quentin Tarantino, Rainer Fassbinder, Richard Linklater, Roman Polanski, Terrence Malick, Theo Angelopoulos, Tim Burton, Todd Solondz, Tolga Karaçelik, Woody Allen…

Yazı bitene kadar hatırlayıp da ekleyeceğim yönetmenler olabilir.

Geldik zor kısma… En sevdiğim 10 yönetmeni seçeceğim şimdi. Eski sığır Baran ile şimdilerin “akıllı” Baran’ı kafa kafaya verecekler ve tüm zamanların en iyi 10 yönetmenini seçecekler.

Yarım saat geçti ve ikili bir türlü 11’den 10’a inemediler…

11 kişi yazmaya karar verdiler. Şimdi sıralama üzerinde çalışıyorlar…

Liste şekillendi. İşte tüm zamanlar için en sevdiğim 11 yönetmen:

  1. Nuri Bilge Ceylan
  2. Alfred Hitchcock
  3. Quentin Tarantino
  4. Coen Kardeşler
  5. Martin Scorsese
  6. David Lynch
  7. Theo Angelopoulos
  8. Abbas Kiarostami
  9. Roman Polanski
  10. Michael Haneke
  11. Jim Jarmusch

Belki bu yazıyı bir 10 sene sonra bir daha güncellerim. Değişiklik olur mu şüpheliyim. Yeni birisinin çıkması ihtimalini düşük buluyorum. Antonioni, Bergman, Godard ve Tarkovski’ye yeniden; Tarr ve Bresson’a ilk kez eğileceğim ilerleyen yıllarda. Belki onlardan bazıları veya hepsi listeye girerler…

10 sene sonra görüşmek üzere…   

Sinema kategorisine gönderildi | Yorum yapın

İngilizce Öğrenmekle İlgili Doğru Bilinen Yanlışlar

İNGİLİZCE ÖĞRENMEYLE İLGİLİ DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR

Yanlış 1: Dil öğrenmek için illa o ülkede yaşamalı…

Bu cümleyi çok sık duymuşuzdur. Dil öğrenmek için illa o ülkede yaşanmalıymış. Hemen oradan kafasını kaldıran Bay Abaza ise “Dil dile değmeden dil öğrenilmez!” özlü sözünü yetiştirir. Neyse onu boş verelim de diğer gruba odaklanalım. Bu kişiler muhtemelen bir şekilde, birkaç sene yurt dışında bulunmuş bir insan görmüşlerdir ve onların nasıl da iyi “konuştuklarına” tanık olmuşlardır. Bizim itirazımız oraya değil zaten. Dil öğrenmek derken hangi dil öğrenmenin kastedildiği net olmalı. Tek bir dil öğrenme yoktur. İki tip dil öğrenme vardır: birincisi o ülkeye gidip sosyal hayata karışarak o ülkede yeteri kadar vakit geçirerek dil öğrenme şekli, ikincisi de bizler gibi iradeyle yani kursla, dersle, çalışarak dil öğrenme şekli. Bu ikisi çok farklıdır. Bir insan mülteci, işçi, öğrenci veya ikinci sınıf vatandaş olarak dilini bilmediği bir yere giderse ve sosyal hayata dâhil olursa o dili öğrenmemesi için mal olması gerekir. Bu saydığım koşullarda, 90 IQ’ya sahip her insan her dili öğrenebilir. Uzmanlar, dil öğrenmek için 1000-1500 saat nitelikli dil girdisine maruz kalmak gerektiğini düşünüyorlar. Bu sayı kişinin zeka seviyesine ve motivasyon düzeyine göre değişebilir. Türkiye’de günde 16 saat oto yıkamacıda çalışmak zorunda kalan bir Suriyeliyi düşünün veya günde 6 saat okula giden bir Suriyeli çocuğu. 3, 5 ayda bu süreye ulaşıyorlar. Dediğim gibi öğrenmemesi için mal olması lazım. İkinci tip dil öğrenmeye geldiğimizde yani irade, ders, kurs devreye girdiğinde, örneğin haftada sadece 8 saatlik kursla yetinen bir insana baktığımızda acayip bir şey görüyoruz. Ki haftada 8 saat gayet iyi ve pahalı bir süredir. Bu kişi kurs haricinde hiçbir şey yapmazsa 1500 saati 3,5 senede tamamlıyor. Bu girdinin ne kadar nitelikli olduğu da ayrı bir muamma. Dünyada 2 milyar kişi yabancı dil olarak İngilizce biliyor. Bunların çok az bir bölümü İngiltere’de veya Amerika’da yaşamıştır. İnsanlar o ülkeye gitmeden de çalışarak o dili öğrenebilir. Bakın tekrar söylüyorum, ça-lı-şa-rak… Gitar kursunda bir ayda beş akor öğrenerek 150 şarkı çalıp söyleyebilirsiniz ve ortamlarda prim kasmaya başlayabilirsiniz ama İngilizceyi bu kadar kolay öğrenemezsiniz.

Yanlış 2: Gramer önemli değil. Sokaklarda gramere dikkat etmiyorlar.

Bu cümleleri de sık sık duyarız. Bunlar da emek vermeden dil öğrenmek isteyen insanların bilinçsizce öne sürdükleri şeylerdendir. Türkiye’deki devlet okullarında İngilizce öğretimi ve onun grameri ele alışı baştan aşağı sorunludur, kabul fakat gramersiz bir dil öğrenme mümkün değildir. Gramer dilin kendisidir zaten. TR devlet okullarında dar anlamıyla yani yapı kalıplarıyla ele alınır ama aslında gramer dilin zihinde bulunan kurallarının bütünü demektir. Yani bir yaşlı kadınla nasıl konuşulacağı, resmi bir ortamda nasıl sunu yapılacağı, nasıl flört edileceği, hapşırınca hangi hareket üzerine neyin söyleneceği falan hepsi gramerin ilgi alanına girer. Sokaklarda gramerin tamamen geride bırakıldığı iddiası bir safsatadır. Bazı kısaltmalar, bazı yöresel tabirler, bazı moda tabirler, bazı argo ifadeler olabilir ama “allaha emanet” bir iletişim yoktur dünyanın hiçbir yerinde. Yani Tayyip’le Merkel arasında şöyle bir diyalog geçmez hiçbir zaman: Tayyip: Moruk, toplantıya gelenzi? Merkel: Lastiğim patlamışke. Siz devamke. Ben gelecekke!.. Dün bahsettiğim birinci tip dil öğrenme şekline dönelim… Erzurum’un Olur ilçesinden kaynakçı Faruk İngiltere’ye çalışmaya gitmiş olsun. Dil öğrenmek için elzem olan o 1000 saatlik nitelikli maruz kalmaya da bir senede ulaşmış olsun. Faruk buraya gelir ve kurallı bir şekilde konuşur. Allaha emanet konuşmak kesinlikle. O, s takısını unutmaz, olur olmaz her yere am, is, are getirmez… Size kuralları anlatamaz, açıklayamaz ama hata da yapmaz. Yani önemli hata yapmaz. Üç sene sonra hiç yapmaz. TR’de devlet okullarında ne oluyor? Dilde süreklilik söz konusudur ama öğrenciler bu sürekliliği göstermez. Gösteremez. 8. sınıftaki konuları yapabilmeniz için 4, 5, 6, 7’deki konuların falan hepsinin zihninizde içselleştirilmiş olması lazımdır. Bu olmuyor doğal olarak. 40 kişilik sınıfta haftada iki saatte verilen konu yaz tatilinde akıldan çıkıyor doğal olarak. Biz devletteki öğretmenler de her sene her şeyi baştan alamayacağımız için o seneki konunun gramer kalıplarını belletip sınavda soruyoruz. Başka ne yapabiliriz ki? Sınavdan sonra onlar da uçuyor doğal olarak. Lisedeki bir öğrenci daha sınıftaki nesneleri tam olarak bilmiyorken gelecek zaman kalıplarını öğreniyor ve sınavda yapıyor. Sonra hiçbir şey kalmıyor doğal olarak. Bugün devlet okullarında İngilizce öğrenmek imkânsızdır. Mutlaka kişinin ekstradan bir şeyler yapması lazımdır. Ciddi öğretim platformalarında gramer kalıpları ciddi bir şekilde ele alınmalı ve bol bol egzersiz çözülmelidir. Ve yeteri kadar… Bununla birlikte iyi bir kelime bilgisi de elde edilmelidir öğrenci tarafından. Sonra dört beceriye geçilebilir ancak. Gel, git, otur, kalk, kalem, silgi, kapı, pencere gibi kelimeleri tekrarlamak tam olarak dört beceriye geçmek anlamına gelmez. Gramerin Türkçe anlatılmasını da bazı uzmanlar savunmaktadır. Egzersiz, soru-cevap vs. gibi şeyler yeterince yapılırsa bunun hiçbir sakıncası yoktur. O kullanım şeklinin öğrencinin iyi kavraması önemlidir. Kuralları İngilizce anlat, öğrenci %30’unu anladı, geçmiş olsun! Dört, beş aylık sıkı bir emek verme sürecinden sonra İngilizce anlatma olayı da gerçekleşebilir. Üzgünüm, size umut vermek isterdim ama madem o ülkeye gidip yaşamayacaksınız ve burada iradeyle öğreneceksiniz, yine aynı yere geliyoruz… Oturup eşek gibi çalışacaksınız. Yeteri kadar… İyi bir uzman gözetiminde, her gün bir saat çalışan bir insan, kendisindeki farkı 2 ayda görmezse o kişinin beş yıllık kurs parasını ben vereceğim!     

Yanlış 3: Gerçek anlamda ne kadar emek verdiğimi hesaba katmaksızın konuşmak istiyorum. Sadece konuşmak.

Konuşma becerisi aslında yabancı dil öğretimindeki dört temel beceriden biridir ama Türkiye’de yabancı dil (yani İngilizce) konuşma becerisiyle özdeşleştirilmiştir. İnsanlar İngilizce konuşmak için yanıp tutuşurlar. Neden İngilizce dinleme yapamadıklarını veya yazı yazamadıklarını değil neden konuşamadıklarını sorgularlar. Burada yabancı dil öğretiminde motivasyonun önemi ortaya çıkar. Çok önemlidir motivasyon. Motive olan kişi temel becerileri kazanmak için daha kararlı bir şekilde ilerleyecektir. Aynı şekilde yabancı dil öğretiminin travma oluşturmaya en müsait şeylerden biri olduğu da akılda tutulmalıdır. Coğrafya dersinde Kuzey Anadolu bitki örtüsünü hatırlayamayan bir öğrenciyle kimse ilgilenmezken İngilizce dersinde sorulan soruya kitlenen veya bir kelimeyi tuhaf bir şekilde telaffuz eden öğrencinin vay haline! Diğerleri ona kendisini mal hissettirmek için her şeyi yapar. Bütün bunların üstüne, konuşma becerisini işletmenin diğer becerilere göre ayrı bir zorluğu da yok değildir. Dinleme ve okumada öğrenci pasifken, yazma ve konuşmada aktiftir. Yazmada ise ayrıca vakti vardır. Konuşma spontane olduğu için en zoru olsa gerektir. Burada dilbilgisi, kelime bilgisi, telaffuz gibi dil unsurlarını o anda ustaca birleştirmek gerekir. Bilgi düzeyiyle birlikte performans da devreye girer. Türkçede de bunun böyle olduğunu kabul edersiniz herhalde. Konuşma performansı diye bir şey vardır ve kişinin yaşamı üzerinde doğrudan belirleyicidir. Konuşma becerisinin bu yüzden biraz daha zor olduğu bir gerçektir ama hakkından gelmek imkansız değildir! Günlük hayatı sürdürmek için 2000, 3000 kelime bilmek gerekiyor. Dilbilgisi kalıplarını bilmek ve içselleştirmiş olmak gerekiyor. Nerede, ne, nasıl söylenir bilmek gerekiyor. Tekrar soruyorum, bunlar yapıldı mı? Bunlar sağlanırsa emin olun Türkçe konuşma performansınız nasılsa İngilizce konuşma performansınız da ona yakın olacaktır. Bunlar yapılmazsa “anlıyorum ama konuşamıyorum” diyen milyonlardan biri olacaksınız. Bu başlığa geleceğiz ama şimdiden belirtelim anladığını ama konuşamadığını iddia edenin %20, 25’ini anladığı düşünülüyor uzmanlarca. %90’ını anlasa konuşabileceği düşünülüyor. Üzgünüm bugün de size masal anlatamadım. Çalışmaktan, emek vermekten başka bir yol yok. Marş marş!

Yanlış 4: Üniversiteye kadar İngilizce dersi alıyoruz, hiçbir şey konuşamıyoruz.

Gelelim bu doğru bilenen yanlışa… Nasıl ve ne kadar ders alıyorsun? İngilizce “konuşamıyorsun” da Türkçe yazabiliyor musun, matematik işlemlerinde nasılsın, coğrafya bilgin nasıl, tarihten anlıyor musun, biyoloji falan, kimya?.. Bütün bunlarda da berbatsın. OECD araştırmasına göre TC vatandaşlarının %40’ı okuduğunu anlamakta ve matematik dört işlem becerilerinde yetersizmiş… Karbonhidrat ağırlıklı beslenmek bu durum üzerinde ciddi etken. Neyse dönelim İngilizceye. Nasıl ve ne kadar İngilizce dersi alıyorsun? Bir dili öğrenmek için 1000-1500 saat nitelikli dil girdisine maruz kalmak gerekiyor. Hesapladım, devlet okullarında okuyanlar lise bitene kadar bu saatlere erişiyorlar aslında ama nitelikli mi? Kesinlikle değil. Sınıf mevcutları çok fazla. İlkokulda haftada iki saatten verilen İngilizce dersinde 40 kişilik bir sınıfta nitelikli dil girdisi sağlamak imkansız. Bedava dağıtıldığı için reklamı yapılan kitaplar bok gibi. Görsel materyal sağlama olanakları kesinlikle istikrarsız. Bu şekilde geçen üç, dört senede öğrenilen her şey yaz tatillerinde unutuluyor. Ortaokula gelmiş bir öğrenci çoğunlukla ikinci sınıfa gelmiş öğrenciyle aynı seviyede oluyor. TR’nin neresinde olursa olsun özel bir merakı olmadan, veya ekstra bir harcama yapmadan İngilizce bilen bir devlet okulu mezununa rastlarsam şaşırırım. Dil öğretiminde çok önemli olan nitelikli, yoğun ve süreklilik arz eden bir öğretim programı devlet okullarında sağlanamıyor. Özel okullarda sağlanıyor ama… Diğer derslerde de sağlanamıyor yukarıda belirttiğim gibi ama nedense hep İngilizce dersini sanık sandalyesinde görüyoruz. Çünkü İngilizce travma oluşturmaya en fazla müsait olan derstir. En fazla oluşturanıdır da. İnsanlar unutmuyorlar acılarını. Patrona Halil isyanının arka planını anlatamazsan kimse sana bir şey demez ama daha önce belirttiğim gibi İngilizceden yetersizlik gösteren bir öğrencinin vay haline! Şu anda, birçok insanın bile bu yazıyı okurken yutkunduğundan eminim. Takmayın yalnız değilsiniz. Veya çalışın. Sizde de hata var. Hem çalışmıyorsunuz hem de acılarla boğuşmaya kalkışıyorsunuz…

Yanlış 5: Dil çocukken öğrenilir.

Aslında bu cümlede doğruluk payı var ama bu cümleyi kuran insanlar genelde bu işin artık kendilerinden geçtiğini, imkansız olduğunu düşündükleri için kuruyorlar. Daha doğru bir ifadeyle beceremedikleri için bahane olarak bu cümleyi öne sürüyorlar. Hangi dil öğrenme şeklinin kastedildiği belirtilmeli. Ama yapılmıyor. Mecbur kalındığı için öğrenilen dil mi arzu edildiği için, iradeyle öğrenilen dil mi? Anımsayalım, mecbur kalınınca 1500 saatlik nitelikli dil girdisi 6 ayda falan hallediliyordu. İradeyle öğrenme sürecinde ise motive bir yetişkini yabana atmamak lazım. 12, 13 yaşına kadar devam eden bir “kritik dönem” vardır. Bu bir hipotezdir. Bu süreden sonra ana dil edinimi mümkün olmuyor. Bu ülkede yaşayıp da İngilizceyi ana dil olarak edinmek isteyen yoktur herhalde. Bu süreden önce beyin çalışma prensiplerine göre yabancı dil edinimi de bazı avantajlara sahiptir. Ama bu yaştaki bir çocuğa İngilizce öğrenmenin elzemliğini kavratabilmek çok zordur. Çocuklar haz merkezli yaşarlar. Dil öğrenmek “zevkli” bir şey değildir. Bu yaştan önce çocukların beyin dokularının esnekliğinden dolayı bazı öğrenme süreçleri daha iyi oluyor diye çocuğun İngilizceyi daha iyi öğreneceği tezi tartışmalıdır. Çünkü (iradeyle) yabancı dil öğreniminde motivasyon en önemli şeylerden biridir. Bu yaştan sonra yabancı dilin öğrenilemeyeceği tezi tamamen gerçek dışıdır. Dünyada İngilizce bilen 2 milyar insanın tahminimce yarısı bu işi lise çağlarında halletmiştir. Ne kadar erken başlanırsa o kadar iyi olduğu gerçektir. Çünkü erken başlama olayı çocuğa; o işe başladığını, o işi becerdiğini ve o işi yaparken mutlu olduğunu kavratır. Haftada 10 saat ve üstü ders verilmiyorsa fazlası beklenmemeli. Yapay bir dil öğrenme ortamında dilin karmaşık yapılarını öğrenebilmek için yetişkin olmak, daha doğrusu çocuk olmamak birazcık daha avantajdır diye düşünüyorum. Yani toparlarsak, çocukken başlamak avantajlıdır ama sonrasında bu işin imkansızlığı diye bir şey söz konusu değildir. Çalışmaya bakar.

Yanlış 6: Benim dil yeteneğim var/yok.

Dil yeteneği diye bir şey var mıdır? Bu şey doğuştan mı gelir? Örneğin bir futbol oynama yeteneği gibi, kişinin genlerinde vardır da ancak belli bir oranda mı geliştirilebilir. TR’de İngilizce öğrenmeyi denemiş ve yapamadığını düşündüğü için vazgeçmiş olan (veya orta seviye diye kendini kandıran) milyonlarca, belki de 10 milyon falan insan vardır. Bağlama için de bu geçerlidir. Bağlama için doğuştan gelen ve bir bölümü anatomik olan bazı özellikler gereklidir ama İngilizce öğrenmek için böyle bir şey söz konusu değildir. Bazı araştırmalarda uzun uzun adlarını yazmaya gerek olmayan üç, dört şeyde iyi olanın yabancı dil öğrenmede biraz daha başarılı oldukları çıkmıştır… Tekrarlayalım, doğuştan gelen ve İngilizce öğrenmeyi imkansız kılacak olan bir “dil yeteneği” yoktur. Ancak öğrenme süreçleri her bireyde farklı farklı gerçekleşir. Bireysel farklılıklar ve psikolojik faktörler bu öğrenme süreçleri üzerinde direkt olarak etkilidir. Kişinin geliştirmiş olduğu yargılar ve de davranışları öğrenme sürecini kolaylaştırır veya zorlaştırır. Elbette şunu belirtmekte fayda var: Bu dediklerim, okullarda nitelikli ve yeterli bir öğretim programı sunulmasıyla direkt olarak ilişkilidir. Yani okullarda nitelikli ve yeterli bir öğretim programı olacak ve ondan sonra kişinin geliştirdiği yargılar ve davranışlar belirleyici olacak. TR’de olduğu gibi; insanlar, bırakın okulları, para verilerek gidilen kurslarda bile allaha emanetken yanlış yargılar geliştirmeye oldukça açıktırlar. TR’de maalesef para verseniz bile doğru yolu bulmamış olabilirsiniz. 10 milyon vazgeçmişe veya orta seviye diye kendini kandırana dahil olma olasılığınız epeyce yüksek. Durmak yok, yola devam.

Yanlış 7: Yabancı hocayla öğrenmek garantidir.

İngilizce kursları ilk iki kurdan sonra derslere yabancı hoca geleceğini vadederek reklam yapmaktadırlar. Vaatlerini de yerine getirirler. Öğrenciler de yabancı hoca gelince garanti İngilizce öğreneceklerini zannederler. Bu mevzuda birçok yanlış var. Bir kere hangi yabancı hoca? Kadıköy, Beşiktaş, Taksim gibi merkezi yerlerdeki kurslar haricindeki mahalle kurslarında işiniz şansa kalmış demektir. Merkezdekilerde de sıkıntılar yaşama ihtimaliniz vardır. Bir kere kurs sahipleri bu işe tamamen ticari bakmaktadırlar doğal olarak ve TR’de ticaret yapan kişi o kadar kolay yalan söyler ki… Yabancı hoca garanti midir? Ben, Avrupa’dan öğretmenlik formasyonuna sahip birisinin gelip de Türkiye’de İngilizce kurslarında çalışabileceğine pek inanmıyorum. Böyle kişiler özel üniversitelerin hazırlık sınıflarında eğitim verebilirler ama gelip de kurslarda 4500 TL maaşla çalışmazlar. Peki kimdir bu yabancı hocalar? Afrika’dan, Doğu Avrupa’dan, Uzak Asya’nın fakir ülkelerinden buraya gelmiş kişilerdir. Elbette İngilizce bilirler. Öğretmenlik formasyonları yoktur. Özellikle Afrikalıların telaffuzları berbattır. Bunlar çok düşük ücretlere çalışırlar. Ücretlerini alamamaları da yüksek olasıdır. Ee zaten şey hep var, dünyanın hiçbir ülkesinde yabancılar, farklılar sevilmez! Böyle hayat yaşayan insanlar bunlar. Şans eseri aralarında iyiler çıkabilir, bir şey diyemem ama yüksek ihtimalle bunlar psikolojileri kötü ve çok az motivasyona sahip olan insanlardır. Sen muhtemelen ilk iki kurda ders dışında hiçbir şey yapmadın, yeterince emek vermedin ve sorunun nasıl sorulacağını bile bilmiyorsun; dersteyken söz alıp “yabancı” hocaya “coffee take go out me?” dersin… O da senin çıkıp kahve almak istediğini anlar ama içinden “Allah belasını versin senin bu İngilizcenin, neresini düzelteyim aq” diye geçirir. “Ok, ok!” der ve çık işareti yapar. İçinden başka bir şey der. Sen İngilizce öğrendiğini zannedersin. “Orta seviyeliler” kervanına katılırsın… Kursa ödediğin 15.000 TL’yi patron ezer, yabancı hocaya da tavuk dönerle beslenmek düşer. Laf aramızda tavuk dönere bayılırım… Şu soruları kendinize sorun: hangi yabancı hoca, nasıl bir eğitim, ben ne kadar emek verebileceğim? Bana sorarsanız kursa hiç yazılmayın. Kurs sayesinde dil öğrenme şansınız %10’u geçmez. Kendi kendinize öğrenme şansınız ise emek verecekseniz %100’dür. Tercih sizin…

Yanlış 8: Bizim bir dayıolu var. 28 dil biliyor.

Gelelim birden fazla yabancı dil bilme/öğrenme mevzusuna… Bir, iki yaz turizm yöresinde garsonluk yapan akrabalarının “28” dil “bildiğini” öne süren adamla karşılaşmışsınızdır muhakkak. Dil bilmek demek şudur: O dilde 1000, 1500 saat nitelikli dil girdisine maruz kalacaksınız, en az 2000-3000 kelime bileceksiniz, 5-7 yıl etkili bir öğretim programına tabii kalacaksınız (kişiye göre bu süre değişir), konuşulanların en az %80’nini anlayacaksınız ve bu konuda yalan söylemeyeceksiniz/kendinizi kandırmayacaksınız, refleks bir şekilde soru sorabileceksiniz… Menü, çatal, bıçak, ekmek, hesap, sevişelim mi gibi tabirleri ezberleyen o dayıo’lu o dili biliyor mu oluyor şimdi? Elbette değil. Bütün bunları göz önünde bulundurduğumuzda ve normal şartlar altında bir insanın hayatı boyunca öğrenebileceği dil sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Manyaklar yok mudur? Vardır. Belçikalı dilbilimci Johan Vandewalle 35 dil biliyor. Bu iş adamın mesleği. Ayrıca bir Avrupalı çok avantajlıdır. Anadili Flemenkçe. Flemenkçede “Benim adım Johan.” demek “Mijn naam is Johan.” şeklindeymiş. Altı ayda İngilizceyi halleder. İngilizler zaten Germen kavmidir. Almancayı da kolay halleder. Fransızların 1066 yılındaki İngiltere istilasını takip eden uzun zaman boyunca İngilizceye çok Fransızca katkı olmuştur, Fransızca da tamam. Ee, zaten Latince kökenli diller olarak Fransızca, İtalyanca, Portekizce ve İspanyolca konuşanlar yolda anlaşıyorlar… Rusçayı halletse beş, altı Slav dilini halletmiş olur. Yani 35 dilin 15 tanesi için emek verdi denemez. Geri kalan 20 tanesini öğrenmek manyaklık işte… Siz bunları boş verin! Buradan birçok kez dile getirdim: Herhangi bir para kazanma amacı yok ise İngilizce dışında bir yabancı dil için emek vermeye ne gerek var? Kullanılmayacağı ve dolayısıyla unutulacağı kesin olan o dil için 1000 saat harcamanın dünyanın en gereksiz işlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Bu, işte benim çağımızın vebası olarak adlandırdığım “hobisizliğin” direkt yansımasıdır. O kadar kitap, film, spor müsabakası, seyahat, sosyalleşme, yeme, içme, yemek yapma, resim yapma, şiir okuma (!), siyasetçilik oynama, para kazanma faaliyeti kenarda duracak ben de gidip dünya dili İngilizceyi tam olarak halletmemişken İtalyanca kursuna gideceğim! Ve de para kazanmayacağım bu işten! Tamamen boş iş, bana kimse aksini kabul ettiremez… Şerefinizle şu 1000 saati halletmeye bakın…

Yanlış 9: Kelime ezberlemek lazım.

İngilizce eğitimi söz konusu olduğunda bu cümleyi de sık sık duyarız. Haklılar, kelime bilgisi çok önemli bir şeydir. Peki, bu nasıl gerçekleşecek? Kelime ezberlenebilir mi? Yanlış olarak gördüğüm (bildiğim) şudur ki bağlamdan kopuk bir kelime ezberleme olayı mümkün değildir. Aslında her öğrenme bağlam içerisinde gerçekleşir. İngilizce öğrenmek de böyle bir şeydir. İngilizceyi “biliyor” olarak kendinizi kodlamanız için 2000-3000 kelime bilmeniz gerekiyor. Bu bilmek pasif değil aktif olmalı. Yani o kelimenin okunuşunu, yazılışını ve yapı olarak ne olduğunu bilmeniz gerekiyor. Metin içerisinde gördüğünüzde anlamını %50 doğru tahmin ettiğiniz bir kelimeyi “biliyorum” diye kodlamamalısınız. İnternette İngilizcede en yaygın olarak kullanılan 2000, 3000 kelimenin listesi var. Bir dakikalık bir Google işi bunları elde etmek. Bunların çıktısını alınca bunları ezberleyelim mi? Ezberleme yöntemi 20. yüzyılın ilk yarısında kullanılmış, kısa vadede işe yaradığı da görülmüş ama günümüzde bağlam içerisine elde edilmemiş kelimenin unutulması neredeyse kesin. Hem de 6 veya 8 kere bağlam içerisinde karşınıza çıkması lazım. Tabii sizin o bağlama karşı ne kadar coşkulu bir şekilde bağlı olduğunuz bu sayıyı aşağıya çekebilir. Peki, bağlama nereden ulaşacağız? Bu sorunun yanıtı çok basit. Kitaplardan veya dizi/filmlerden. Gramer altyapısını sağladıktan sonra! Bunu başardıktan sonra veya başarma sürecinde başlamak üzere kitap, dizi ve filmlere yöneleceğiz. Her kelimenin değil ama önemli kelimelerin anlamlarına bakacağız. Ki bu artık günümüzde çok daha kolay ve hızlı. Basılı bir sözlükten bir kelimenin anlamına bakmak ortalama 3 dakikanızı falan alır. Bu şekilde o kelimeyi oldukça ilgilisi olduğumuz bir bağlam içerisinde göreceğiz birkaç defa ve öğreneceğiz. Emek vereceğiz! Seve seve emek vereceğiz! Vakit ayıracağız! Başka yolu yok. Orta okulda özel okula başlamış ve yeterli miktarda, nitelikli dil girdisine maruz kalmış bir çocuk değilseniz böyle… Bir günde en fazla 8-15 kelime öğrenebileceğimiz düşünülüyor. Bence diziler bu iş için biçilmiş kaftan. Art house filmler düşünsel emeği de talep ettikleri için onlardan uzak kalmak en iyisi. Dizi nedir dizi? Hazır yeri gelmişken bir sinefil olarak biraz dizi düşmanlığı yapayım… Hangi dizinin bir numaralı amacı “sürükleyici” olmak değil! En fazla 10 bin kişiye hitap edeceği kesin olan bir dizi yapıldı mı bugüne kadar? Dolayısıyla diziye yönelin 30, 40 dakikalık acayip derecede “sürükleyici” olan kurmaca bizi kendisine bağlar ve bilmediğimiz kelimeye bakmak daha motive edici olur. Ekranı kapanmayan bir telefonla sözlük uygulamasını açacaksın ve dizinin karşısına geçeceksin. Her gün bir, iki bölüm izlesen bir senede tamam bu iş. Marş marş

Yanlış 10: Anlıyorum ama konuşamıyorum.

Bu cümleyi çok duyarız. Gerçeklik payı da var; Türkiye’ye özgü, İngilizce öğrenmenin bir sendroma, bir travmaya, adeta toplumsal bir yaraya dönüşmesi olayının etkisi de var… Gerçeklik boyutu şudur, tıpkı bebeklerde olduğu gibi yabancı dil öğrenenlerde de konuşma becerisi anlamaktan sonra gelir. Konuşmaya dil sınıflarında yeteri kadar önem verilmez ayrıca. Ama okuma becerisi C1 olan birinin konuşma becerisinin A1 olması kesinlikle beklenmez. Konuşma becerisinin okuma becerisinden bir, iki seviye altı olması normal bir durumdur. Bu durum insanların ana dilleri için de geçerlidir. Benim konuşma becerisini beğendiğim çok az insan var örneğin. Neyse, İngilizceye dönersek, “tam olarak” anlıyorsanız bir haber spikeri gibi olmasa da konuşmanız beklenir. O halde bu anlayanlar gerçekten anlıyorlar mı? Yoksa yalan mı söylüyorlar? Daha önce bahsetmiştik, İngilizce öğrenmek TR’de bir travmadır. Benim tahminimce kursa başlayıp da başarısız olmuş bir 10 milyon kişi falan vardır. Çünkü yeterince çalışmamışlardır. Sebebi bu büyük oranda. Bu kişiler benim bu seride yapmaya çalıştığım gibi bu başarısızlığın ardındaki gerçekleri bilimsel yoldan tahlil etmeye çalışmazlar da sorumluluğu kendilerinden atacak bir formül peşinde koşarlar. AAK bu amaca çok iyi hizmet eder. Ne dedik anlıyorsa konuşabilmesi lazım. Bu seriyi yazarken çok faydalandığım bir kitap olan “50 Soruda Dil Öğrenme” (Prof. Dr. Cem Balçıkanlı) adlı kitapta; AAK diyenin kelimelerin %25’ini anladığı, hiçbir cümleyi tam olarak anlayamadığı, anladığını düşünse bile yanlış anladığı iddia ediliyor. Gerçek anlamda bir anlamadan bahsedeceksek bu oranın %80, %90 olması bekleniyor. Bu orana sahip birisinin ağır bir travması yok ise konuşamaması kesinlikle beklenmiyor. Üzgünüm, bu maddede de yüreğinize su serpemedim. Emek vereceksiniz, cesur olacaksınız ve dürüst olacaksınız. “Emek vermesek de diğerlerini olsak hocam” dediğinizi duyar gibiyim. Olmaz kardeşim! Önce emek, önce nitelikli 1000 saatlik girdi…

Yanlış 11: Bizim kurs çok iyi. Tek bir Türkçe kelime kullanmak bile yasak. Kullanan tüm sınıfa çay ısmarlıyor.

İngilizce eğitimi büyük bir ekonomik faaliyet alanı olduğu için bu alanda fantastik çıkışlar sık görülür. İnsanı etkilemeye yönelik iddialı söylemler çok geliştirilir. 21 günde ultra hızlandırılmış kursla İngilizce öğreteceğini iddia edenler, Kemal Sunal filmleriyle kelime bilgisini geliştireceğini iddia edenler ve işte tek kelime de olsa Türkçe kullanmanın yasak olduğu kuralıyla prim yapmaya çalışanlar… Fantastik olmaya gerek yok. Tek kelime bile Türkçe kullanmanın yasak olması, eski hazırlık sınıfları gibi haftada 24 saat ders alınan ortamlarda – o da bir, iki ay sonra- anlamlı olabilir! Ama haftada üç, dört saatlik ders ortamlarında çok da anlamlı olmaz. Bu kısıtlı sürede gramer kurallarının çok iyi kavratılması gerekir. Bu da ana dili aracılığıyla olur. Ana dile hiç başvurmadan gerçekleşen yabancı dil eğitimi pek tavsiye edilmez. Ve dediğim gibi hafta üç, dört saatlik zaman zarfında mutlaka ana dile başvurmak gerekir. Bu sayede kuralları iyi belleyen öğrenci, açığını bireysel çalışmalarla kapatacaktır… Kapatmıyorlar elbette!

İşte böyle… Bu serinin sonuna geldim. Keyif alarak yazdığım yazılar oldu bunlar. Genel özet: İngilizce öğrenmek kolaydır. İngilizce, bir yabancı dil olarak diğerlerine göre gayet kolay bir dildir. Geri döndürülemez bir şekilde de dünya dilidir. Dolayısıyla modern insanın mutlaka İngilizce bilmesi gerekir. Dil öğrenmek iki şekilde olur. Mecbur kalınarak ve iradeyle… Mecbur kalınırsa her normal insan her dili öğrenebilir. İradeyle olacaksa öğrenci 1000-1500 saat nitelikli dil girdisine maruz kalmalıdır. Ayrıca ikinci şıkta travmalar ve de motivasyon epeyce belirleyicidir. Bizim ülke insanı travmalarda da motivasyonda da negatif bir resim verir. Durum böyle… Dewamke!

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

İlginç Bir Film ve Sevdiğim Kafkaesk Filmler

Sinemaya ihanet ettim. Ayda bir, iki ayda bir film izleyecek kadar da boşlamamalıyım eski dostumu. Ama durumum bu. En son izlediğim film “Wake in Fright” adlı Avustralya filmi oldu. Tam hatırlamıyorum da bu film izlediğim ilk Avustralya filmi olabilir. Pardon “Mad Max”ler var… Film Avustralya’da geçiyor ama önemli rollerde oynayanlar İngiliz veya Amerikan aksanıyla konuşuyorlar. Alt kesimlerden bazı karakterler sanki daha yerel bir İngilizceyle konuşuyorlar. Filmi çok beğendim…

Tam benim sevdiğim psikolojik gerilim türüne ait. Neo-noir denilen türe de epeyce yakın. Bir karakterin üzerine üzerine gelen zor durum karşısında yaşadığı sıkışma duygusunu yansıtan filmlere bayılırım. Bunların başarılıları tadından yenmez.

Avustralya taşrasına öğretmen olarak atanmış John Grant başkarakterimiz… Bazı filmlerde karakterin en yaygın isim ve soy isime sahip olması ironiktir. Örneğin Ahmet Yılmaz… Burada da öyle denilebilir. John Grant taşrada bunalmıştır ve Noel tatili için sevgilisinin yanında güzel bir hafta geçirmeyi ummaktadır. Yola çıkar ve tuhaf bir kasabaya ulaşır. Psikolojik gerilim başlar o anda… Tuhaf insanlardan oluşan bu topluluk John’u etkiler ve John da aptalca bir şekilde örümcek ağına takılan bir sinek gibi kendisini çıkışsızlığa teslim eder. Sam Peckinpah’ın “Straw Dogs” filmine çok benzettim filmi.

Kötü şöhretli, gizemli ve tartışmalı bir film. Uzun yıllar piyasaya çıkmamış. Kanguru avı sahneleri ise tam olarak skandal. Bugün böyle bir film çekmenin imkanı yok.

Filmi bir Mubi reklamında gördüm ve izlediğim bir dakikalık görüntüyle bu filmi mutlaka izlemem gerektiğine kanaat getirdim. Bayıldığım bir dönem olan 70’ler Amerikan sinemasına benzeyen bir tarafı vardı. Bu anlattıklarım ışığında filme ilgi duyanlar mutlaka izlesinler filmi.

Gelelim Kafka’ya…

İkinci paragrafta yaptığım tanım aslında Kafkaesk filmin tanımı. “Dava” romanındaki gibi filmin başlar başlamaz karakteri eline alıp oynamaya başlaması “biraz daha” Kafkaesk oluyor. Bunu göz önüne aldığımızda Scorsese’nin “After Hours”u üzerine film tanımam. Bakalım diğer Kafkaesk filmlere. Yani benim sevdiğim Kafkaesk filmlere. Sizin önereceğiniz filmleri de merakla bekliyorum…

“After Hours”, Martin Scorsese.

“Lost Highway”, David Lynch.

“Mulholand Dr.”, David Lynch.

“Ahh Belinda”, Atıf Yılmaz.

“Straw Dogs”, Sam Peckinpah.

“Son Çıkış”, Ramin Matın.

“North by Northwest”, Alfred Hitchcock.

“The Tenant”, Roman Polanski.

“Repulsion”, Roman Polanski.

“A Simple Plan”, Sam Raimi.

“Blood Simple”, Joel Coen.

“Korkuyorum Anne”, Reha Erdem.

“Körebe”, Ömer Kavur.

“About Elly”, Asghar Farhadi.

“Küçük Kıyamet”, Taylan Biraderler.

Sinema kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

İngilizce Öğrenmekle İlgili Doğru Bilinen Yanlışlar

Yanlış 1: Dil öğrenmek için illa o ülkede yaşamalı… Bu cümleyi çok sık duymuşuzdur. Dil öğrenmek için illa o ülkede yaşanmalıymış. Hemen oradan kafasını kaldıran Bay Abaza ise “Dil dile değmeden dil öğrenilmez!” özlü sözünü yetiştirir. Neyse onu boş verelim de diğer gruba odaklanalım. Bu kişiler muhtemelen bir şekilde, birkaç sene yurt dışında bulunmuş bir insan görmüşlerdir ve onların nasıl da iyi “konuştuklarına” tanık olmuşlardır. Bizim itirazımız oraya değil zaten. Dil öğrenmek derken hangi dil öğrenmenin kastedildiği net olmalı. Tek bir dil öğrenme yoktur. İki tip dil öğrenme vardır: birincisi o ülkeye gidip sosyal hayata karışarak o ülkede yeteri kadar vakit geçirerek dil öğrenme şekli, ikincisi de bizler gibi iradeyle yani kursla, dersle, çalışarak dil öğrenme şekli. Bu ikisi çok farklıdır. Bir insan mülteci, işçi, öğrenci veya ikinci sınıf vatandaş olarak dilini bilmediği bir yere giderse ve sosyal hayata dâhil olursa o dili öğrenmemesi için mal olması gerekir. Bu saydığım koşullarda, 90 IQ’ya sahip her insan her dili öğrenebilir. Uzmanlar, dil öğrenmek için 1000-1500 saat nitelikli dil girdisine maruz kalmak gerektiğini düşünüyorlar. Bu sayı kişinin zeka seviyesine ve motivasyon düzeyine göre değişebilir. Türkiye’de günde 16 saat oto yıkamacıda çalışmak zorunda kalan bir Suriyeliyi düşünün veya günde 6 saat okula giden bir Suriyeli çocuğu. 3, 5 ayda bu süreye ulaşıyorlar. Dediğim gibi öğrenmemesi için mal olması lazım. İkinci tip dil öğrenmeye geldiğimizde yani irade, ders, kurs devreye girdiğinde, örneğin haftada sadece 8 saatlik kursla yetinen bir insana baktığımızda acayip bir şey görüyoruz. Ki haftada 8 saat gayet iyi ve pahalı bir süredir. Bu kişi kurs haricinde hiçbir şey yapmazsa 1500 saati 3,5 senede tamamlıyor. Bu girdinin ne kadar nitelikli olduğu da ayrı bir muamma. Dünyada 2 milyar kişi yabancı dil olarak İngilizce biliyor. Bunların çok az bir bölümü İngiltere’de veya Amerika’da yaşamıştır. İnsanlar o ülkeye gitmeden de çalışarak o dili öğrenebilir. Bakın tekrar söylüyorum, ça-lı-şa-rak… Gitar kursunda bir ayda beş akor öğrenerek 150 şarkı çalıp söyleyebilirsiniz ve ortamlarda prim kasmaya başlayabilirsiniz ama İngilizceyi bu kadar kolay öğrenemezsiniz.

Not: Bu seriyi bugün başlatmış oluyorum. 12 tane yanlış belirledim ve her gün bunlardan birini hafif provakatif, hafif arsız, hafif terbiyesiz üslubumla ele alacağım. Ama bu işi ciddiyetle yapacağım. İlgilenenlere duyurulur. Belirlediğim diğer yanlışlar şunlar:

*Gramer önemli değil. Sokaklarda gramere dikkat etmiyorlar.

*Gerçek anlamda ne kadar emek verdiğimi hesaba katmaksızın konuşmak istiyorum. Sadece konuşmak.

*Üniversiteye kadar İngilizce dersi alıyoruz, hiçbir şey konuşamıyoruz.

*Dil çocukken öğrenilir.

*Benim dil yeteneğim var/yok.

*Yabancı hocayla öğrenmek garantidir.

*Bizim kurs çok iyi. Tek bir Türkçe kelime kullanmak bile yasak. Kullanan tüm sınıfa çay ısmarlıyor.

*Anlıyorum ama konuşamıyorum.

*Bizim bir dayıolu var. 28 dil biliyor.

*Orta düzeyde İngilizcem var.

*Kelime ezberlemek lazım.

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın