Oblomovluk ve Romanı

Rus yazar Ivan Gonçarov’un “Oblomov” (1859) adlı romanını okudum. Bu romanı okumak yaklaşık 10 senedir aklımdaydı. Hem geç oldu hem güç oldu…

Romanla ilgili yazı yazıyorum ama aslında romanı beğenmedim.

Uzunca bir süre önce bence çok yerinde bir karar almıştım. Artık kitapları/romanları illa bitireceğim diye kendime baskı yapmaktan vazgeçmiştim. Eskiden bunu yapmadığım için saçma sapan kitaplar için çok değerli vakitlerimi heba etmiştim. Kitap okumak çok değerli bir eylem ve ömür kısa. Okunacak kitap da bence nokta atışı olması gereken şeylerden biri. Bir kitaba başlayınca onunun bana hitap etmediğini kısa sürede anlayabiliyorum ve hemen kitabı okumayı bırakıyorum. Sizlere de bunu tavsiye ederim. Kitabı, sana hiçbir şey katmayacağını bile bile illa bitirmeye çalışmak bence bir takıntı. Ha, takıntısız bir insan olduğumu iddia etmiyorum ama bu kadarına da gerek yok.

Fakat bir süre önce de şöyle bir durum gelişti: Bazı kitaplar beni epeyce ilerledikten sonra da sıkmaya başladı. “Oblomov” örneğin. Yarısından sonra o kitabın yazıldığı kadar iyi bir kitap olmadığına karar verdim. Resmen bir aşk romanına dönüştü yarısından sonra. 2023 yılında “aşk romanı” okuyamam! O durumda ne yapacaktım? Onları da yarım bırakmam gerekir bence fakat “Oblomov” çok önemli, üzerinde çok durulan bir roman olduğu için onu sıkıla sıkıla da olsa bitirmeye karar verdim. Bundan sonra böyle yapacağım çok az roman var. Bu da onlardan biriydi işte…

“Oblomov” neden bu kadar önemli?

1859 yılında ve onu takip eden uzunca bir süre boyunca Rus toplumunu daha doğrusu “okuyan” Rus toplumunu derinden etkilemiştir. Bu yazıda Rus klasiklerine ve onları okumaya da değineceğim…

19,5. YÜZYILIN ROMANI

On dokuz buçuğuncu yüzyıl…

Bu tabir nice uydurduğum tabirden biridir. Bu tabiri roman değerlendirmesi yazılarımda çok kullandım. Neydi 19,5. yüzyıl? TR’nin bugünkü şeklini almasında, şu seçim günlerinde daha da çok hissedilen temel politik mevzunun şekillenmesinde, kabaca 1850-1950 yılları arasında yaşanılanlar temel çıkış noktasıdır. Yaşam Tarzı ve Kimlikler Savaşı diye adlandırdığım bu mevzu, başlangıcıyla beraber uzunca bir süre Türk edebiyatının temel teması olmuştur. Halk değil ama devleti yöneten 30 bin asker/bürokrat/memurdan (kimileri bunlara aydınlar diyor) yarısı devleti ve toplumu başka kodların doğrultusuna sokmak gerektiğine inanmışlardır. Bu süreç Atatürk’le başlamamıştır ve onun orijinal projesi değildir ama 1. Dünya Savaşı ve ardından yaşanan kaotik süreç sayesinde, çok etkili ve kararlı bir insan olarak Atatürk bir fırsat yakalamış ve epeyce büyük hamleler atmıştır. Elbette diğer asker/bürokrat/memurlar da yok olmamışlardır. Yenilmişlerdir ama ölmemişlerdir. Erdoğan onların tekrar ülke yöneten etkili erkek bireyi olmayı başarmıştır ve o da önemli adımlar atmaya çalışmıştır ancak, görüntüdeki tüm şaşaya rağmen neticede “diğer aydınlar” toplumun doğal gelişim sürecine yenilmişlerdir. Olağanüstü bir şey olmazsa da iki hafta sonra tarihe karışacaklardır. Türk edebiyatı uzunca bir süre sadece bu tamayı işledi. Aşkı anlatırken bile bu tema çerçevesinde anlattı. Bu temanın son büyük romanını bence “Orhan Pamuk “Cevdet Bey ve Oğulları” romanıyla yazdı.

Benzer bir durumu Rusya ve Rus edebiyatı için de görüyoruz!

Sanırım toplumsal çelişkiler en az bireysel çelişkiler kadar edebiyatı besliyor. Bu cümleyi tekrar yazmak istiyorum: Toplumsal çelişkiler en az bireysel çelişkiler kadar edebiyatı besliyor. Toplumlarındaki insanlar arasındaki duygu birliğini –zengin, fakir ayrımına rağmen- sağlamayı başarmış olan Batı Avrupa (artı Amerika) böyle şeylerle çok uzun zaman önce uğraştı ve edebiyatlarında bireysel çelişkilere geçiş yaptılar. Orada artık çelişkiler kendi toplumları içerisinde değil kendi devletleriyle diğer devletler arasındaydı çünkü! Rusya’da ise tıpkı bizdeki gibi bir Yaşam Tarzı Krizi vardı. Bir yanda alabildiğine köylü ve Doğulu bir toplum diğer taraftan da aynı bizdeki gibi toplumun kodlarını Batıdakiler gibi yapmak gerektiğine inanan az sayıda bir asker/bürokrat/memur (aydın) kesimi vardı. Bizden farkları, Batı devletlerine kafa tutabilecek “potansiyele” sahip olmalarıydı. Bu potansiyel hem insan kaynağı hem de mantalite olarak vardı. Bizde hala devleti yönetme fırsatı bulabilen “aydınlar” deve sidiği ile ilgili hadisleri okumuş gelmiş insanlardı. İşte bu Rusya’da 1840larda çok önemli bir şey oldu. Kölelik kaldırıldı. Önceden her şeyleriyle toprak sahibinin tasarrufunda bulunan yığınlar artık “özgür” olmuşlardı. Yaşam Tarzı Savaşı’nı veren o insanların hepsi aslında toprak sahipleriydiler. Bu yeni durumu kavramakta çok başarılı olamadılar. Bocaladılar. Rus edebiyatı bu bocalamayla doludur. İşte “Oblomov” da bu bocalamayı en iyi anlatan romanlardan biri olarak kabul edilir. Bunun yanında en az onun kadar önemli olan bir temayı da, kitabın adından hareketle “oblomovluğu” da ele alır. Ne güzel!

Şu son bir, iki cümlede anlattıklarımı gerçekleştirmiş bir roman okumuştum ben: Turgenyev’in “Babalar ve Oğullar” romanı da bunu yapar. Hem bu bocalamayı ele alır hem de unutulmaz karakter Bazarov sayesinde nihilizm temasını ele alır. Aradığı şey bu olanlara “Babalar ve Oğullar”ı okumalarını tavsiye ederim. “Oblomov” bunu bana göre çok iyi yapamıyor.

OBLOMOVLUK

Bu şeyden bahsetmemiz gerekecek… İnsanoğlu çok tuhaf bir canlı (iç ses: hayır değil, bu dünyada her şey olur…) Düşünün, Oblomovka gibi çiftliklerde kölelerin arasında yetişip, büyüyen bir kesim insan veya onların “oğulları” Lenin’in devriminden sonra eşitlik düşüncesiyle karşılaştılar, dünyanın öyle bir yer olması gerektiğini iddia ettiler, birbirlerine “yoldaş” dediler… 50, 60 senede bin yıllık düzenlerini değiştirdiler. İnsan, gerçekten ne “bazen” ne de “sıklıkla” ne de “nadiren” hayret etmeli. Dedik ya bu dünyada her şey olur, daha doğrusu olabilir. Oblomovka çiftliğinde irade yoksunu olarak yetişen İlya İlyiç Oblomov nasıl bir insan? Oblomovluk ne demek? Az önce bahsettiğim şey kadar büyük bir projeyi gerçekleştirmeye çalışan Lenin (aynı Atatürk gibi 1. Dünya Savaşı sonundaki kaotik ortamda bir fırsat bulmuş ve etkili, kararlı bir insan olduğu için gaza basmıştır) tüm Rus “okuyan” toplumunu derinden etkileyen Oblomov kitabının diğer teması olan oblomovluktan hiç hoşlanmaz doğal olarak. Onu eleştiren cümleleri vardır. Elbette Oblomovluktan kurtulmaz lazımdır yoksa bin yılın köleci toplumuna eşitliği nasıl getirecekti! Zaten benim Oblomov kitabı ve oblomovlukla tanışmam da sol kesimler sayesinde olmuştur.

Oblomovluk mutlaka geride bırakılmalıdır!

Yani tembellik, iradesizlik, hareketsizlik! Bunlara sahip olan bir devrimci olabilemez!

Peki, “devrim” “olabilebilir” mi?

Bu sorunun yanıtı bende kafa karışıklığına sebep oluyor. Tembellik, iradesizlik, hareketsizlik tavsiye edilecek şeyler değildir elbette. Peki, çalışmak tavsiye edilir mi? Bazılarınız bu nasıl soru diyecektir çünkü toplumda çalışmak mutlak olarak iktidarda olan, sorgulanamaz bir şeydir. Ama ben sorguluyorum. Çalışmak… Kim için, ne için? Şöyle düşünüyorum: İnsan, sorumluluğu altındaki bireyleri (aile, arkadaş, akraba vb.) zor durumda bırakan şeylerden kaçınmalıdır, onlar için gereken şeyleri yapmalıdır ama olmayacak şeyler için kendisini parçalamayı yapmamalıdır! Doğduğumuz andan itibaren adaletsizlik üreten bu dünyanın düzeni aynen devam etsin diye kendisini heba etmemelidir. Özellikle maaşlı çalışanlar, işlerini yaparken olmayacak şeyler için kendilerini parçalıyorlarsa bu durumu iki kere düşünmelidirler. Patronun oğlu altı ayda bir SUV değiştirsin, özel jetle Rio Karnavalı’na gidip Brezilyalı poposu ellesin diye işine dört elle sarılmak nasıl bir şey olsa gerektir! Çalışan biri, kaos çıkmasını engellesin bence kafidir. O da kaos çıkınca işsiz kalmak tehlikesiyle karşı karşıya olduğu için…

İş hayatı böyle, kişisel yaşam da böyle… Onu hak etmeyen ve onu sömüren insanlar için kendini feda etmek doğru olmasa gerektir. Bazen bazı insanlar bazı karşı cinsi kafaya takarlar ve o fedakarlığı hiç hak etmeyen hatta giderek onu sömüren (maddi bazen) insanlar için hayatlarını, 20-30 yıllarını feda ederler. Bu ne kadar doğrudur? İşte Oblomovluk denilen şey, bence bazen gereklidir. Oblomovluk her durumda ve her şekilde lanetlenmesi gereken bir şey değildir bana göre. Yazının görselindeki karikatürde dendiği gibi, bazen “uğraşmamak” gerekir. Benim mesleğim olan öğretmenlikte bu konu üzerinde durulmayı hak ediyor örneğin. Varoş mahallesinde çalışan bir öğretmen “idealist” olup gerçekleşme imkanı olmayan şeyler için kendisini parçalamalı mı? O çocuğun “insanlaşma süreci” bile limitlere sahip, o sürece bile “dokunabileceğinizin” sınırları var. Bu sınırları kestirmeye çalışmalı ve ötesine geçmeye çalışmaktan kaçınmak gerekir diye düşünüyorum çünkü beyhude bir çaba. İşini savsaklama ama önündeki duran ve aşılması imkansız olan koskocaman duvara da kafa atma…

RUS KLASİKLERİ

Son olarak da bu mevzudan bahsetmek istiyorum. Rus klasiklerinin hayranı bol ama ben onları, onları okumanın ne demek olduğunu sorguluyorum. “Anna Karenina” ve “Savaş ve Barış” hariç bütün önemli Rus klasiklerini okumuş bir insanım. Bu iki romanın öneminin farkındayım ve sanırım, onları da yarılarında sıkılsam bile tamamlarım… “Bunu yapma ihtimalim olan az sayıda roman kaldı” yazmıştım ve bu ikisi onlardan ikisi…

Roman evrensel olabilir mi?

Herhangi bir şey evrensel olabilir mi?

Bu sorularla derdim var.

Bir roman tamamen bir bireyin zihninden geçenleri ele alsa bile mutlaka o bireyin yaşadığı toplumdan ve zaman diliminden izler barındırır. Sürekli zaman ve mekan ötesi şeyler düşünen bir insan, bir deli bile bulunmaz çünkü! Bizler o toplumda ve hatta o zaman diliminde yaşamıyorsak o düşünüşün tam olarak nasıl bir şey olduğunu kavrayamayız diye düşünüyorum. Bu yüzdendir ki roman sanatı söz konusu ise, okuyucunun dünyasına en çok dahil olabileceği romanlar, onun yaşadığı ülkede ve de kabaca son 50, 60 yılda yazılmış olan romanlardır. Yine bu yüzdendir ki ben 1900’lerin başında yazılmış olan Türk romanların karşı bile bir nebze yabancılaşma duygusu yaşıyorum. Bu konu açıldığından hep aynı örneği veririm: “Aşk-ı Memnu”da adını unuttuğum erkek karakterin Bihter’i “kaşından öpmesi” nasıl bir ruh halidir. Bugün birisini kaşından öpseniz size tuhaf tuhaf bakar ama o yıllarda demek ki bu oluyormuş ve yığınlar Halit Ziya’nın Erenköyündeki köşkünü basmamışlar! Bu küçük bir örnek ama eski  romanlar böyle şeylerle dolu. Eski ve yabancı romanlar bu tür şeylerden çok daha fazlasına sahip. Sadece Zahar’ın “soba üstünde yatmasını”nın ne demek olduğunu anlamaya çalışmıyorsunuz, daha bir dolu ruh hali size yabancı geliyor. Rus klasikleri bize Kaf dağı kadar uzak bir dolu yabancılaşma “efektiyle” dolu. Ve çok uzun romanlar… Bölüm bölüm basıldıkları için yazarlar metinlerini uzattıkça uzatmışlar. Evet, “evrensel” denilebilecek bazı insan özellikleriyle ilgili çok çarpıcı, benzersiz cümleler aralarda karşımıza çıkıyor ama bin sayfalık bir Rus klasiğinde 20, 30 tane böyle cümle oluyor. Gerisi bize Kaf dağı kadar uzak günlük yaşam ayrıntısı oluyor. Bu yüzden Rus klasiklerinin büyük bir hayranı değilim. Çok etkilendiğim iki Rus romanı oldu: “Yeraltından Notlar” ve “Zamanımızın Bir Kahramanı”… Onlar da 200 sayfadan az. Rus yazarlar demek ki bir romanda 20, 30 benzersiz insan doğası özelliğinden bahsetmek gerektiklerini düşünüyorlardı, bunun için “Karamazov Kardeşleri” mi okumalı “Yeraltından Notlar”ı mı?

“Oblomov”da benzersiz insan doğası özelliği cümleler yok değil. Oblomovluk teması da gayet ilgi çekici bence ama roman dörtte birinden sonra bir aşk romanına dönüşüyor dediğim gibi. Ee, çok okuduk bunlardan. En iyilerini okuduk.

O zaman “Oblomovéu okumak için oblomovluk yapabiliriz…

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım, iyi günler…      

Bu yazı Uncategorized kategorisine gönderilmiş ve , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.