Abi, raat ol. Biraz Esnek Ol.

ac59a3eb95dd10dea0721563661281f3

1- Baran: Kitap okumak çok özel bir eylemdir. Hayat sikindirik hatta ortalama kitaplara vakit ayıracak kadar uzun değil ??‍♂️

Gorki Okuryazar: Abi, raat ol. Biraz esnek ol.

2- Baran: Bu toplantılar, bu etkinlikler 54 dakika geç başlamak zorunda mı? Ben bundan sonra vaktinde başlatacağım ? Bak göreceksin seve seve vaktinde gelecekler.

Gencer Ergünay: Abi, raat ol. Biraz esnek ol.

3- Baran: Doğum günü, özel günler nedir ya? Yıl olmuş 2020. Bilim, bilim, bilim! ??

Sırma Doğan: Abi, raat ol. Biraz esnek ol.

4- Baran: Sunumlarda, konuşmalarda bağlamdan çıkmamak çok önemlidir. Birisi bu kişiye bunu hatırlatmalı ?

Alper Kaya: Abi, raat ol. Biraz esnek ol.

5- Baran: Davar gibi seyahat edemem. Gitmeden önce araştırma yapar, görülmesi gereken yerleri belirlerim. Bir kot, bir tişört ayaklarım beni nereye götürürse ?

Halil Selim: Abi, raat ol. Biraz esnek ol.

6- Kemal Kılıçdaroğlu: Ekmek kutsaldır. Asla ziyan edilmemelidir. Bir dilim ekmek bile çöpe gitmemeli. Tokluktan patlayacak dahi olsak o ekmeği yemeliyiz, tasarruf yapmalıyız.

Baran: Abi, raat ol. Biraz esnek ol ?

7- Baran: Chimay, geniş ağızlı ve yavan bardakta, oda sıcaklığında içilmeli. Resmi sitesinde bile bunlar yazıyor ☝?

Metin Çulhaoğlu: Abi, raat ol. Biraz esnek ol ??‍?

8- Baran: Film izlemeden önce imdb’den kısa özetine bakmak faydalı olur. Yönetmenle ilgili kısa bir araştırma yapmak faydalı olur ???

Ümit Cingöz: Abi, raat ol. Biraz esnek ol.

9- Baran: Kahvaltıda omlet, menemen, kızartma gibi sıcak şey hazır olduğunda her şey hazır olmalı ve kahvaltıya başlanılmalı ?

Cengiz Oktay: Abi, raat ol. Biraz esnek ol.

10- Baran: Virajları alırken şerit etiğine dikkat etmeli ?

Mehmet Turgut: Abi, raat ol. Biraz esnek ol.

11- Boranç Oral Kadıköyoğlu: Tüm dünya organik beslenmeli, doğaya dönmeli. Tontiş köylülerle beraber kooperatifçi avcı toplayıcılar olunmalı ve para hayattan çıkarılmalı. Bu tatlış, minnak köylülerle tiyatro atölyeleri, yoga inisiyatifleri, ata tohumu meclisleri, alternatif tıp hareketleri kurulmalı ?

Baran: Abi, raat ol. Biraz esnek ol ?

12-Baran: Doğu toplumlarından bi’ sikim olmaz ??

Dünyanın tüm halkları: Abi, raat ol. Biraz esnek ol ??

13- Baran: Radyo dinlenmemeli. 48 dakikada bir iyi müzik sunan bir müzik dinleme şekli için hayat çok kısa. İyi çalışılmalı, araştırma yapılmalı, müzik piyasası iyi takip edilmeli ve listeler hazırlanmalı ⏰

Utku Kayan: Abi, raat ol. Biraz esnek ol.

14- Baran: Tavla oynarken bazen rakibin dört dört gibi, üç üç gibi zarları atıp zor durumdan çıkabileceği de hesaba katılmalı. O dört dört ile mesela bir üç iki’nin gelme şansları eşit 4️⃣4️⃣

Kadir Taşdelen: Abi, raat ol. Biraz esnek ol.

 

 

 

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Alper Kaya Röportajı

19875326_10155410177382768_40043961282818814_n

Duvarda asılı olan tüfek odadaki oturan kimsenin özel olarak ilgisini çekmemiş gibi görünüyordu. İçlerinden sadece birisi, o tüfeğe çaktırmadan bakmıştı. Bir diğeri de o bakışı fark etmişti. Birden elektrikler kesildi…

Öff! Olmuyor, olmuyor! Yapamıyorum! “Bir oyunda duvarda bir tüfek varsa, oyunun bir yerinde o tüfek mutlaka patlar.” kuralını da aklımda tutmama rağmen bir türlü polisiye tiyatro oyunu pardon roman yazamıyorum! Yazabilen bir arkadaşım var ama… Alper Kaya… Dur, bari kendisiyle (muhabbet) röportaj formunda bir röportaj yapayım…

İtiraf etmem gerekirse bazı Facebook yazılarımdan sonra tanımadığım insanlardan övgü dolu mesajlar alınca “Ekşi Sözlük’te olup olmadığıma” bakmıştım. Yoktum… Ekşi Sözlük’te olacak kadar “ünlü” olmasam da orada bulunan arkadaşlarım var… Alper Kaya da bunlardan birisi. Kendisiyle bir röportaj yapmak istedim, sağ olsun o da beni kırmadı ve teklifimi kabul etti…

Aslında bu “arkadaşla röportaj” fikri benim için özgün bir fikir değil. Başka bir arkadaşım (Gorki Okuryazar) benimle röportaj yapmak istediğini ve onu sosyal medyada insanlara sunmak istediğini söylemişti. Bunu yapmadı ama ben bu fikirden hareketle bunu gerçekleştirdim. Umarım hak ihlali yapmamışımdır.

“Ünlü” ve gazeteci olmayan bir insan neden bir arkadaşıyla röportaj yapmak ister? Bunun kime, ne faydası vardır? Hayatta her zaman sorulara net cevaplar veremeyiz, bunu da öyle bir şey kabul edelim, olur mu?

Amerikan bağımsız sinemasında sıradan insanların, gündelik yaşamda karşılarına çıkan küçük, önemsiz, dikkat çekmeyen ayrıntılar sıkça işlenir. Bu da bir bağımsız röportaj olsun… Hikâye formunda… Fakat Alper Kaya sıradan bir insan değil.

Kendisine gönderdiğim ilk röportaj sorusu şuydu: “Klasik olacak ama bize biraz kendinden bahseder misin? Uğraşamam diyorsan sitene girip bio’dan kopyalayalım… Bence klasik olmayan bir ‘kendinden bahsetme’ cevabı verirsin…” Sitesine girip “bio” kopyalamayalım ama sitesinin adresini verelim: www.alperkaya.org adresinde tüm yazılarına erişebilirsiniz.

Verdiği cevabı sunalım: “Kendimi bildim bileli yazıp çiziyorum, bir derdim oldukça romanlaştırmayı tercih ettim; roman yahut son dönemin moda tabiri ile ‘uzun öykü’leştirmeyi. 2010 yılından bu yana da yazılar aracılığıyla ‘ulusal basın’ tabir edilen mecralarda yazıyorum. Bu on yılın son üç yılı Evrensel’de geçti, geçiyor. Alt liglere dair meramlarımı iletmeyi biraz fazla seviyorum sanırım…”

Kendisinin iki özelliği öne çıkıyor. Birincisi roman yazarı olması… Polisiye türünde Bir elin parmaklarından fazla, üç elin parmaklarından az, romanı var. İkinci özelliği de futbol yazarı olması… Şu anda Evrensel’de yazıyor. Bir parmaktan çok beş parmaktan az sayıda muhalif yayın organında çalıştı. Diğer futbol yazarlarının aksine daha çok alt liglerle ve amatör futbolla ilgili yazılar yazıyor.

Kendisini nereden tanıyorum? 2012 yılında Sol adlı gazetede spor bölümünde ikimizin de yazıları çıkıyordu. Oradan tanıyorum. Bir toplantıda tanışmıştık.

Hava ılıktı. Kadıköy’deki barın duvarında bir tüfek asılıydı! Duvarda tüfeğin asılı olduğunu görmeyen birkaç kişi dışarıdaki masaların birinde oturmuş, bira içiyorlardı…

Neyse, olmayacak bu iş! Vazgeçiyorum… Alper Kaya’yı ilk o toplantıda gördüm. Daha sonra 2020 yılında gördüm! Bu uzun sürede daha fazla görmediğim için pişmanım. Bunun sebebi. Birisinin diğerini Facebook’tan silmesiydi. 2020 toplantısında Alper Kaya sohbete başlamadan önce hemen bu konuyu gündeme getirdi ve haklı olarak hesap sordu. Ben orada kem küm ettim ama daha sonra esasında onun beni silmiş olduğu düşüncesine sahip olduğumu hatırladım. Neyse, bu ayrıntı önemli değil. ikinci Facebook döneminde sonra “Yorumlar” bölümünde verimli ve nitelikli geyik muhabbetleri yaptığımız için tekrar görüşme kararı aldık ve “Yorumların” diğer kadrolu geyik muhabbeti yürütücüleriyle beraber Alper Kaya ile görüştük. Bu esnada evlenmiş Alper Kaya (ben de evlendim.) Sevgili eşi de geldi. Türk korku sineması üzerine söz söyleyen, yazıları yazan, kitaplar yazan Gizem Şimşek Kaya’yla da tanıştık.

Bir ev düşünün, ev halkından birisinin hayatında Türk korku sineması önemli bir yer tutuyor, diğer birisinin hayatında da polisiye roman ve alt ligler önemli yer tutuyor. Oldukça farklı ve farklı olduğu oranda heyecan vadeden bir ev… Çok iyi olmuş bu evlilik!

İtiraf etmem gerekirse ben ne Türk korku sinemasıyla, ne polisiye romanla ne de amatör futbolla ilgilenirim. Alper de bunu biliyor ama onların bu ilgileri hoşuma gidiyor. Ben de onların bunlarla ilgilenmesiyle ilgileniyorum…

Kendisine gönderdiğim ikinci soruya geçelim: “Birinci “neden” sorumu soruyorum: Neden polisiye edebiyat?”

Edebiyatın ana akımıyla ilgilenirim hatta beş sene sonra gerçekleşmek üzere roman yazma projemi de başlatmış bulunuyorum ama Alper Kaya’ya bu soruyu sormak istedim işte. Kendisi, “Yazar olarak cevaplamam gerekirse, doğrudan bir nedeni yok. Aklıma polisiye bir hikâye geldiği için polisiye edebiyat. Okur olarak cevaplamam gerekirse, şaşırtıcı ölçüde güzel hikâyeler okuma fırsatı sunduğu için.” Sinemada “Thriller” denen türü çok severim. Polisiye edebiyat denen şey de esasında bunun roman formunda olanı. O halde bu türe daha çok ilgi göstermeyi kendime bir görev olarak belirliyorum. Bu türde üretim yapan bir arkadaşım olması da büyük şansım…

Üçüncü soru, “Polisiyenin dünyada ve TR’deki durumu nedir?”

Alper: “Devlet bize bakmıyor… Şaka bir yana, Türkiye’de son yıllarda bir örgütlülük bilinci hâsıl olmaya başladı ve Türkiye Polisiye Yazarları Birliği kuruldu. Bireysel açıdan, 80’i geçkin yazarın her birinin yazdıklarını okura ulaştırma çabasında olduğu karmaşık bir ortam olarak açıklanabilir. Onlarca cinayet büro başkomiserimiz, yüzlerce komiserimiz, bir o kadar cinayetimiz vesaire olup çıkacak en nihayetinde. Dünyada ise, onların resmî kurumlarındaki farklılıklardan kaynaklı biraz çeşitlilik söz konusu. Bir de polisiye edebiyata yıllardır ciddi olarak eğilen insanların olması, alt türlerin yurt dışında çok daha belirgin ve en az “katil kim” polisiyeleri kadar saygı görüyor olması da bu çeşitliliği besleyen bir olgu. Bizde akademik düzeyde dâhi son beş yıldır ciddi çalışmalar yapılıyor polisiye edebiyat hakkında… O yüzden diğer edebiyat türlerine nazaran biraz gölgede kalıyor diyebiliriz.”

Bir polisiye yazarları birliği kurulmuş olduğun biliyor muydunuz? Kurulmuş işte, ne güzel! Ayrıca sekiz elin parmaklarında çok sayıda polisiye yazarı olduğunu da öğrendik. Bu bilgi de iyi oldu. İstatistiklere önem veren (rasyonel) bir insan olduğum için hemen baktım, TR’de yılda 2000 cinayet işleniyormuş. Yani her 25 cinayete bir yazar düşüyor. Alper Kaya polisiye edebiyatının gelişmesini istiyor mu açıklamalı… Dünyada en çok cinayet de Amerika’da işleniyormuş. Polisiyenin merkezinin Amerika olduğu tahminine sahibim. Eğer öyleyse buna şaşmamak lazım.

Dördüncü soru: “Başka hangi tarz romanlara ilgi duyuyorsun?

Alper: “Gerilim ve korku da seviyorum, ki o alanlarda da yazmayı seviyorum.” Sanırım benim sinemada eşitlediğim gerilim ve polisiyenin arasındaki farkı ortaya koyması gerekecek Alper’in…

“Favori yazarların ve favori kitapların hangileridir?”

“Daniel Pennac’ın ‘Küçük Yazı Satıcısı’, beni roman yazarı yapan kitaptır. O yüzden çok severim. Ümit Kıvanç’ın, bütün o Taraf yıllarına rağmen affedilebileceği bir yönü olduğunu savunabileceğim romanı “Bekle Dedim Gölgeye” çok güzeldir. Affedilmenin çok uzağında olan İsmet Berkan’ın ‘İnsanlar Üçe Ayrılır: Sayı Saymasını Bilenler ve Bilmeyenler’ romanını çok sevmiştim ama çok eskidendi, çok eskiden… Bir de Suat Duman ne yazsa okurum, keza hayatını geçtiğimiz yıl yitiren Celil Oker de çok geç keşfettiğim bir üstadımdır…” İlk fırsatta “Küçük Yazı Satıcısı”nı okuyorum…

“Genç yaşına (30) göre epeyce üretken bir yazarsın. İlham gelmeme sorunu yaşıyor musun?” diye sordum. Günde dört cinayet işlenen bir ülkede ilham gelmemesi sorunu yaşadığını pek düşünmüyorum. Çok sıkışırsa Youtube’dan bir “Gerçek Kesit” bölümü açar… Bakalım ne demiş Alper: “İlham gelememe sorunundan ziyade piyasalarla sorun yaşıyorum. Bir roman dosyasını bitirdiğim zaman o basılı olarak karşıma çıkana dek başka bir kitaba odaklanamama sorunumu oldum olası aşamadım maalesef…” Piyasalar, evet, çok büyük sorun…

İkinci neden sorumuza geçelim ve “Neden amatör futbol, daha doğrusu neden alt ligler?”

“Açıkçası orası bana Süper Lig’den daha gerçek geliyor. Yıllar evvel Vanspor’un bir maçında tribünden atılan su şişesi, sağ bekin arkasına düştü. Maç da o sıralarda duraksamıştı. Sağ bek döndü, su şişesini aldı; kapağını açtıktan sonra içindeki suyu içti. Boş şişeyi de kenara fırlattı. Böyle hikâyelere üst liglerde rastlamak çok zor oluyor.”

Röportaj çok uzadı, sanırım ben fazla araya girdim… Futbolda para faktörüyle ilgili ne düşündüğünü sordum: “Olmazsa olmaz maalesef. Haksız rekabetin baş tacıdır para. Gene yıllar evvel, bir başkent takımının kulüp müdürü ile konuşuyorduk. Futbolda enteresan kurallar var gözle görülmeyen. O kurallardan birisi, her takımın en az iki forma kitiyle maça gelme zorunluluğu. Bazı takımların ise parası yok, bir forma takımını bile zor düzüyor tabiri caizse. Bu başkent takımı da öyle bir takımdı. Bir deplasmana gidiyorlar, rakip takımın kulüp müdüründen rica ediyor “Bizim durumumuz belli, bir forma takımıyla iç dış tüm maçları oynuyoruz. Gel sen de tek formanı göster denetmenler okey versin bitsin gitsin, ceza yemeyelim”.

Yok… Belediye destekli rakip takım üç forma kitini birden çıkarıyor denetmenin önüne, yani eşeğin kulağına suyu fazlasıyla kaçırıyor. Diğer takım da tek forma kitiyle geldiği için para cezası yiyor.

Acımasızı daha acımasız, mağduru daha mağdur yapıyor bu para sözün özü.”

“Alt ligleri stattan takip ettiğini biliyorum. Bunun ne gibi zorlukları veya hoşlukları var?” diye sordum.

Alper: “En büyük zorluğu maç oynanan statların hep Allah’ın unuttuğu yerlerde olması gösterilebilir. İşin esprisi bir yana, en büyük zorluk İkinci ve Üçüncü Lig’de istisnalar haricinde tüm maçların haftanın aynı gününde aynı saatinde oynatılması. Böylece her hafta sadece bir maç izleyebiliyorsun, oysa yetmişe yakın maç oynanıyor tüm ülkede… Sırf İstanbul’da bile beş, altı taneyi buluyordur bazı haftalarda.” dedi. Bence Alper, stadyumlarla ilgili bir kitap yazabilir. Yeni olanlarıyla ilgili değil. Beykoz’daki, Karagümrük’teki, Sarıyer’deki ve diğer şehirlerdeki alt liglerin oynandığı stadyumların hikâyelerini yazabilir. Böyle bir kitap olduğunu tahmin etmiyorum ve vakit bulup da bunu yaparsa çok yerinde olacağını düşünüyorum.

Baran: “Futbol ve siyaset ilişkisine dair söyleyecek şeylerin olmalı… Alper zaten 10 senedir bunu yaptığını ve tüm futbol yazılarının bu konuda cevap olabileceğini belirtti.

Amatör olduğum için röportajın çok uzadığını fark edemedim. Fazla girdi yaptım ilk sorulara ama röportaj onun röportajı, dolayısıyla burada kısa kesip diğer sorulara odaklanalım:

“Süper ligler, süper takımlarla ilgili ne düşünüyorsun?”

“Çok uzun zamandır ciddi olarak takip etmiyorum doğrusu. Bazen yapılan transferlere bakıyorum, arada bir de maç sonuçlarına… O yüzden ne söylesem yalan olur muhtemelen. Fakat Gençlerbirliği küme düştüğünde çok üzülmüştüm, bunu da ayrıca itiraf edeyim.”

Ben süper liglerin, süper takımlarıyla ilgileniyorum, maalesef diyelim…

“Gelmiş geçmiş en iyi 11 yapar mısın bize? Türk futbolu ve dünya futbolu ayrı…”

“Dünya futbolu yapamam, çünkü ben bilemenko.

Türk futbolunda da açıkçası, hâkim olduğum alanda oluşturacağım en iyi 11’i dolduramam. Çünkü takımların genelde hep bir yanı eksik oluyor. Bek, orta sahanın sağı veya solu genelde eksik oluyor; nitelikli oyuncuya rastlamak, rastlayınca da ‘ha’ deyince akla getirmek güç…” dedi Alper. Listelere ve liste yapmaya bayılırım. Madem yazarımız yapmadı, ben kendi listelerimi sunayım. Bunu yapmazsam çatlarım. Dünya: Casillas, Pique, Ramos, Dani Alves, Lahm, Scholes, Iniesta, Xavi, Ronaldo, Messi, Henry. Türk futbolu: Volkan Demirel, Bülent, Alpay, Abdullah Ercan, Gökhan Gönül, Arda, Tugay, Oğuz Çetin, Hasan Şaş, Hakan, Tanju. Oh be!

Baran: “En unutamadığın beş maç…”

Alper: “Bak bunu sayarım.

İlki, 2011’deki Yalovaspor – Sancaktepe Belediyespor maçıdır. Üçüncü Lig’de izlediğim ilk maçtır. Yalovaspor’un profesyonel liglerden düştüğü sezon, iç sahada oynadığı yanılmıyorsam son maçtı. Maç 1-0 gerideyken Yalova’da bir oyuncu değişikliği oldu, tribünden hocaya sövüp “Yalova’nın çocuğunu çıkarıyorsun şehir dışından gelenleri oynatıyorsun” diye bağırdılar, sonra oyuna giren çocuk 90+4’te gol atınca kimse doğru düzgün sevinemedi.

İkincisi, Van depreminin olduğu sene maçlarını İstanbul’da oynayan Vanspor’un Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor ile oynadığı maçtı. Maçın tüm skorundan, sonucundan, teferruatından bağımsız; İstanbul’da oynanan bir Doğu derbisi izleme tecrübesi çok keyifliydi.

Üçüncüsü, Süper Lig’de yıllar önce oynanan, penaltıyla 1-0 Gençlerbirliği’nin kazandığı ve o sezon Ankaragücü’nün küme düştüğü, dolayısıyla uzun süre boyunca başkentin Süper Lig düzeyinde oynanan son ‘gerçek’ derbisi olma niteliği taşıyan maçtır.

Dördüncüsü, birkaç yıl evvel ligin açılış haftasında Bölgesel Amatör Lig’deki Aydın derbisinde Kuşadasıspor’un yeni transferi Jaba’nın üç farklı türde (kafa, penaltı ve ayak) gol atarak 3-0 kazandırdığı Sökespor maçıdır. Süper Lig’de Ankaraspor formasıyla televizyonda izlemeyi çok sevdiğim bir futbolcuyu BAL’da izlemek ilginç bir duyguydu ve Jaba’nın Kuşadası formasıyla ilk maçıydı.

Beşincisi ise Vanspor’un gene İstanbul’da oynadığı, Kastamonuspor maçıdır. O maçta hakem hataları Vanspor’un o kadar aleyhineydi ki; maç sonrasında “Ben bu ligleri düzenli takip etmeliyim, kimbilir ne olaylar dönüyor buralarda” deyip birkaç yıl boyunca her hafta sonu bir farklı maça gitmeye başlamıştım.”

Burada ben de bir şeyler yazacaktım ama çok uzadığı için burada kesiyorum. (Muhabbet) röportajlarımın ilkini okudunuz. Teşekkür ederim. Alper’e ayrıca teşekkür ederim. Ekşi Sözlük’teki övgü dolu yazıları sonuna kadar hak eden bir insan… Umarım güzel şeyler başarmaya devam eder…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

“Masumiyet Müzesi” Roman Eleştirisi

MV5BMTRiMmY2ZGQtYTRlMi00ZmE1LWI3MDgtMzllYmExMjI5OTRmXkEyXkFqcGdeQXVyNjMxNzUzOA@@._V1_

Orhan Pamuk’un 10 romanından altısını okudum ve artık diyebilirim ki benim için kendisi Türk edebiyatının en yaratıcı, en iyi, en gizemli yazarlarından biridir. Her şeyiyle gözümüzün önünde olmasına, otobiyografisi olmasına, çok sayıda yazılı ve görüntülü röportajı olmasına rağmen gizemlidir. Romanına başladığım zaman hipnotize oluyorum. Ne geleceğini merakla bekliyorum ve mutlaka da tuhaf, gizemli, büyüleyici bir şeyler geliyor.

Orhan Pamuk nasıl okunmalı? Okumanın da bir yol haritası olması gerektiğine inanıyorum ama kimse buna inanmıyor ve rastgele okuyor… Aslında bütün önemli yazarların önce (varsa) biyografileri veya otobiyografileri okunmalı. Sonra da mümkünse eserleri kronolojik sırayla okunmalı… Her yazarın her kitabını okuyamayız elbette. Bir yazarın 15’den fazla romanı varsa büyük ihtimalle bütün eserleri birbirine benzer. Hüseyin Rahmi Gürpınar örneğin… Reşat Nuri… Balzac… Bunların bir sürü kitabı var. Böyle yazarların en önemli eserleri seçilip okunabilir. Ufak bir araştırmayla bu yazarların en önemli/en iyi eserlerinin hangileri olduğu bulunabilir. Dostoyevksi, Atılgan, Atay, Pamuk gibi yazarlar ise birer edebiyat olayına döndüklerinden dolayı bu yazarların bütün eserlerinin okunması projesini kişi önüne koyabilir. Reşat Nuri, kendisine saygı duyuyoruz, “bir edebiyat olayı” değildir. “Çalıkuşu” bir edebiyat olayıdır. Kişi bu projeyi önüne koyarsa dediğim gibi önce biyografisini/otobiyografisini okumalı sonra da kronolojik sırayla romanlarını okumalıdır. Kimse böyle bir şey yapmayacak, farkındayım…

Orhan Pamuk’un bir otobiyografisi var: “İstanbul: Hatıralar ve Şehir”… Bir de roman sanatına bakış açısını ele aldığı “Saf ve Düşünceli Romancı” adlı bir kitabı var. Bu ikisi okunmalı sonra da kronolojik sırayla romanları okunmalı.

“Masumiyet Müzesi”ni okuduktan sonra yazarın senaryosunu yazdığı ve İrlandalı bir yönetmen tarafından çekilmiş belgesel/roman tarzı bir eser olduğunu gördüm. “Hatıraların Masumiyeti” adlı bu filmde yazar, Füsun’un yakın arkadaşı Ayla gözünden olayı tekrar ele alıyor ve büyüleyici görüntüler eşliğinde roman devam ediyor. Orada yazar hayatı boyunca bir kitabı yazmaya çalıştığını ve hep başarısız olduğunu belirtiyor. Bu cümle bile OP’un büyüleyiciliğini gösteriyor. Çalışkanlığını yansıtıyor. Gerçekten de ilk romanı “Cevdet Bey ve Oğulları”ndan itibaren eserleri arasında az ya da çok hep bir bağlantı vardır. Romanlarındaki karakterler, olaylar, mekanlar, nesneler başka romanlarda karşınıza çıkar. “Sessiz Ev”deki önemsiz bir ayrıntı gibi görünen kuyuyu 33 sene sonra başka bir romanda başrolde görürsünüz.

Fetiş yazarınızı olacaksa bütün eserlerini bu mantıkla okuyun derim naçizane. Orhan Pamuk’un fetiş yazar yapılmasının birilerinin tüylerini diken diken ettiğinin farkındayım. Geleceğiz oraya.

OP EVRENİ

Saf romancıyla düşünceli romancı arasındaki fark şudur: Saf romancı, bir olayı fazla deneysel şeyler yapmadan iyi ve etkili bir şekilde anlatır. Bu, küçümsenmemelidir. İçlerinde büyük sanatçılar vardır. Çoğunlukla roman janrının ilk yıllarında görürüz bunları. Yakup Kadri böyle bir romancıdır örneğin. Onun için önemli olan bir olay anlatmaktır (ve bununla birlikte siyaset yapmaktır.) Halide Edip böyledir. Charles Dickens hakeza. Düşünceli romancı ise (Tanpınar, Pamuk, Dostoyevski, Atılgan, Atay, Joyce) olay anlatmakla beraber bireyin (çoğunlukla kendisi) düşünce dünyasına dalış yapmayı sever. Bu sayede atmosferi daha iyi hissederiz. Aktarılan olaydan “daha çok”; olayın yaşandığı anın, olayın yaşandığı mekanın, o mekandaki nesnelerin, bütün bunların karakterin ruh dünyasındaki yansımalarının, “havada” bıraktığı hissiyatı hissederiz. Bütün bunlar OP evreninde çok iyi meydana geliyor. Bana göre…

OP ANTİPATİSİ

Orhan Pamuk’un bazı antipatik yanlarının romancılığının önüne geçtiğini düşünüyorum. Öncelikle bir zengin bebesi olmasından bahsetmeliyiz. 23 yaşında, mimarlık okurken, o yaşa kadar burjuva ailesinin kalıplarıyla zaten çelişen, kabul edilemez görülen bir işle yani ressamlıkla uğraşırken birden tıpkı romanlardaki her şeyi geride bırakıp “yeni hayat”a başlayan karakterleri gibi romancı olmaya karar verir. Belgeselde ve birçok röportajında belirttiği üzere bu karar burjuva çevresinden bir reddiye yer. Zaten sosyal ve popüler olmak gibi bir derdi olmadığı için bu reddiye bence onu iyi besler. Bu tutumunun takdir edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca burjuva çevreleri iyi tanıyan bir romancımız olduğu için de kendimizi şanslı hissetmemiz gerektiğine inanıyorum. Çünkü bu çevreyi romanlarında iyi yansıtıyor. Bu kesime oldukça eleştirel yaklaşıyor. Gerçi her kesime eleştirel yaklaşıyor. Orhan Pamuk ailesi gibi kar peşinde koşan birisi olsaydı daha mı iyi olurdu? İyi ki “yeni hayat”a başladı.

Orhan Pamuk’un bir demeci de onunla ilgili her şeyin önüne geçmesine sebep oluyor. Türkiye’de bir milyon Ermeni’nin ve 30 bin Kürt’ün öldürülmesi ile ilgili bir şeyler söyledi. İnternete baktığımda tam olarak ne söylediğini bulamadım. Fazla da araştırmadım açıkçası. Burada Türkler mi dedi, Türkiye’de öldürüldüler mi dedi, TC Devleti mi dedi tam olarak bilmiyorum ve dediğim gibi araştırma yapmaya da vaktim yok. Bu iki şeyin yaşandığına inanıyor belli ki. Önemli olan o. Bu iki şeyin yaşanıp yaşanmadığına ilişkin verilecek refleksler Orhan Pamuk romanlarını okumak üzerinde önemli oranda etkiye sahiptir bana göre. Ben de okuduğum kitaplar, yaptığım araştırmalar, gözlemlerin sonucunda kendisiyle aynı fikirdeyim. Bu düşüncesi karşısında dehşet düşseydim elbette romanlarını okurken haddinden fazla eleştirel olacaktım. Romanlarında beğenmediğim şeyler karşısında abartılı tepkiler verecektim. Kimseyi yargılamıyorum. Ben güçlü bir insan değilim. Hassas olduğum konularda ben de abartılı tepkiler veriyorum fakat bu durumun OP evrenine girme konusunda oldukça etkili olduğuna inanıyorum.

Orhan Pamuk’un siyasi görüşlerini tam olarak paylaşmıyorum. Kendisi zaten siyasetten iyi anlamadığını ve aslında onunla çok da ilgilenmediğini belirtir. Topluluk olma, toplulukla beraber hareket etmeye karşı beceriksiz olduğunu söyler. Cemaat olmak kötü bir şey olmayabilir ama cemaat olduğunuz zaman mutlaka yer yer –mış gibi yapmak zorunda kalırsınız. İnsanlar güzel şeyler başaracaksa bu şarttır da ama bu romanları yazacak, aklından bu düşünceleri, bu hayalleri geçirecek kadar “düşünceli” bir insan toplumda yapayalnız kalmaya mahkumdur bana göre. Orhan Pamuk, tüm popülaritesine rağmen, tüm çapkınlıklarına rağmen, tüm sosyal hareketliliğine rağmen aslında yapayalnız bir insandır. Bence bütün büyük romancılar yapayalnız insanlardır!

MÜZE GİBİ BİR ROMAN

“Masumiyet Müzesi”ne gelelim artık. Müzesi olmasaydı da bu roman müze gibi bir roman. Önce bunu belirtmeliyiz. Nasıl bir müze? Nesneler, eşyalar bağlı mısınızdır? “Sessiz Ev” romanının bir yerinde “Çinlilerin eşyaların ruhları olduklarına inandıkları” yazıyordu. Kendi adıma, hiçbir ruha inanmam. Eşyaların ruhları da yoktur. Geçen “Evrim Kuramı ve Mekanizmaları” kitabının yazısında da aslında bilimsel olarak “canlı” ve “cansız” arasındaki farkın ne kadar da silik olduğundan bahsetmiştim. Canlıların bile ruhları yoktur fakat bir şey, bir yer, bir mekan gördüğümüz zaman düşünce dünyamızda karmaşık şeyler olur. Taksim’deki Kazancı Yokuşu’na giderseniz, mutlaka aklınıza 1 Mayıs 1977’de orada ezilerek ölen insanlar gelir. Orada bir ruh falan yoktur ama beyninizde bir yerlerde gömülü halde bulunan o olay ve o olayı anımsatan görseller hemen gün yüzüne çıkar. Ben eskiden otobüsle Kocaeli’nden geçerken İsmet Paşa Stadı’ndaki kale arkasında yer alan büyük top maketine dikkatlice bakardım. O maketin tanık olduğu golleri, büyük futbol heyecanlarını anımsardım. Ermeniler dedik, İstanbul Askeri Müzesi’nde Talat Paşa’nın öldürüldüğü zaman giydiği gömlek, kanlı haliyle orada yer alır. Bir Ermeni, Talat Paşa’yı niçin öldürdü? O gömleğe bakarken bunu düşünürüm. Ölüm anında Talat Paşa’nın neler söylediğini bana fısıldamasını isterim gömlekten… Bir gün eskiden yaşadığım bir eve tekrar girebilmek için yanıp tutuşuyorum. Böyle bir ilan görsem hemen alıcı gibi yapıp emlakçıyı ararım. Orhan Pamuk’un bütün romanlarında bu tür “bir şeyler çağrıştıran” nesneler vardır. “Kara Kitap”taki “Alaaddinin dükkanı” hala Nişantaşı’nda bulunmaktadır. Karakolun tam karşısındaki “Necdet Güler Tekel Bayi”sidir Alaaddinin dükkanı. Kitabı okuduktan sonra oraya gidip baktım. “Masumiyet Müzesi”nde bu olayın en çarpıcı hali var. Roman 1975-2005 arasının bir müzesi adeta. Böyle şeyler ilginizi çekiyorsa –ki az insanın çeker diye düşünüyorum- “Masumiyet Müzesi”nden daha iyisi zor bulunur herhalde.

MEKANLAR

Nesnelerin olduğu kadar mekanların da peşindedir Orhan Pamuk. Elbette bütün romanlarında. Ana mekan İstanbul’dur. O belgeselde kendisine İstanbul romancısı dendiğinden bahsediyordu. O da “Nasıl olmayayım, 70 senedir burada yaşıyorum.” demişti. Bu bir tercih meselesidir. Dostoyevski’de de St. Petersburg sık sık karşımıza çıkar ama kendisi insanın iç dünyasına o kadar çok dalar ki mekanlar ve şehir önemli yerlere pek gelemez onun romanlarında. İnsanın her yerde aynı olduğuna inanan birisi için mekan tarif etmek pek arzu edilebilir bir şey olmasa gerek. Orhan Pamuk bunu tercih ediyor ve bütün romanlarında mekanları ve şehirleri adeta birer karakter gibi merkeze yakınlaştırıyor. Bu anlamda sadece İstanbul’la yetinmeyen “Yeni Hayat” bir efsanedir bana göre. Orhan Pamuk romanlarında İstanbul’u sokak sokak adım adım yaşarsınız. “Huzur”un gelmiş geçmiş en iyi Türk romanı olduğunu düşünen biri için bu durum şaşırtıcı olmasa gerek. Roman gibi yazmadığı “İstanbul: Hatıralar ve Şehir”de de bunu direkt olarak ve çok iyi yapar.

HÜZÜN VE MELANKOLİ

Yazar romandaki baskın tonun hüzün ve melankoli olduğunu belirtiyor. Neyse, aslında bu başlığı unuttum. Yazıyı yazarken hatırladım ve geri döndüm. Yazıdan ayrıldığım için bu konuda aslında söyleyecek pek bir şeyim yok. Nasıl romanda koptuktan sonraki geri dönmeler sonucunda ilişki eskisi gibi olmuyor, yazılarda da böyle. Bu arada bu allahın emri değildir. Belki olan, daha iyi olan da vardır. Dünyadaki dokuz milyar insandan biri olan yazar aşka böyle yaklaşıyor. Neyse siz yine de bu ikisini bilin…

AŞK

Romanda yaşanılanlara gelelim. Öyle ya bir roman eleştirisinde en çok buna değinilmeli. MS Word’te üç sayfayı bitirdim ama hala romanın konusuna gelemedim. O belgeselde Orhan Pamuk romanlarında yaşanılanlardan ziyade yaratılan, yaratılabilen ve dolayısıyla aktarılabilen atmosferle ilgilendiğini söylemişti. Ben bunu iyi yapmanın çok zor olduğunu ve ancak büyük yaratıcıların bunu başarabileceğine inanıyorum ve bu, sinemayla daha kolay yapılabilecek bir iştir. O zaman sadede gelelim: “Masumiyet Müzesi” film gibi bir romandır… Sınırsız bir görsellik avantajına sahip olduğu için hiçbir sanat dalı sinema kadar “etkili” olamaz. “Masumiyet Müzesi” bu görselliği zihninizde adeta bir film kadar başarılı bir şekilde ortaya çıkarıyor. Belgeselde Türkan Şoray’ı “Vesikalı Yarim”in çekildiği mekanlarda gezdiriyorlar.

Aşkın takıntı boyutu bu romanda öne çıkıyor. Bu konuyla ilgili yorum yapmak istemiyorum çünkü herkesin aşk tarifi farklı. Tarif bile etmekte zorlanıyorlar. Bu romandaki adlı adıyla bir takıntıdır. Bu takıntı okuyucuyu alabora etmektedir. Öyle bir an gelir ki artık haklı haksız ayrımı ortadan kalkar ve okuyucu artık daha ne olabilir diye çaresizce beklemeye başlar. Birisini takıntı haline getirmiş ve yıllarca onu stolk’lamış insanlar bu romanda farklı bir boyuta geçeceklerdir. Üzülerek belirtiyorum ki üniversite 1’de tanıştığı kişiyle evlenmiş olanlar bu romandaki atmosfere pek kolay kolay giremeyeceklerdir. Görücü usulü, zaten kendisini pencereden atsın. Fırtınalı aşkın riskleri kolay kolay göğüslenemez. Çok sık da yaşanmaz bunlar. Orhan Pamuk zaten insanların romanlardaki gibi yaşamadıklarını, öyle karakterler olmadıklarını söyler ama roman yazılacaksa olağanüstü bir şeyler olmalıdır. Yoksa ne gerek var roman yazmaya…

Romanda kimin haklı kimin haksız olduğuyla ilgileniyor musunuz? Kadın hangi sorunlardan mustariptir? Erkek hangi adilikleri yapmıştır. Erkekler asırlardır adiler, kadınlar asırlardır sorunlardan mustaripler ama böyle romanlar kolay kolay yaratılamaz. Ben o yüzden bunlarla ilgilenmiyorum. Erkeklerin en iyilerinin bile yeterince iyi olamayacağına inandığım için bir erkek olarak Orhan Pamuk’tan ve dolayısıyla Kemal karakterinden hesap sormanın yerinin burası olmadığına inanıyorum. Bu arada kadınlar da şımarmasınlar. Onlar için de hiç iyi şeyler düşünmüyorum. O konuya girersem hayatımı kaybedebilirim. SPOILER: Dün “Bekleme Odası”nı bir kez daha izledim de…

SONUÇ

Amerikan bağımsız sineması gibi sıradan insanların, gündelik hayatlarında karşılarına çıkan ilginç, sevimli ve küçük ayrıntılara odaklanan bir roman olamayacağına inanırdım. Romanlarda olağanüstü şeyler olmalı… “Masumiyet Müzesi” bu ikisini de başarabilen bir roman olarak beni şaşırttı ama elbette olağanüstü şey varsa olağanüstü şey vardır. As koz gibidir olağanüstü şey, kendisi dışında kalan her şeyi ezer. Olağanüstü bir roman…

Orhan Pamuk’un “bir edebiyat olayı” olmuş üç eseri vardır: “Kara Kitap”, “Benim Adım Kırmızı” ve “Masumiyet Müzesi”… İkinciyi okumadım henüz. En kısa zamanda okuyacağım ama çok çarpıcı bulduğum “Masumiyet Müzesi”nin eleştiri yazısında yineliyorum ki Orhan Pamuk demek “Kara Kitap” demektir…

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

İlk 1 Mayıs’lar, İlk Eylemler, İlk Solculuklar

depo-1-mayis-tatil-mi_16_9_1524212347_16_9_1556352366_16_9_1587991105

Yarın 1 Mayıs. 1 Mayıslar benim için önemlidir çünkü çocukluğumdan beridir katılırım. Aslında yanlış oldu bu. Çocukluğumda katıldım sonra büyük bir ara verdim ve yıllar sonra tekrar katılmaya başladım. Çocuklukta insan yüklenen duygular bir türlü insanın peşini bırakmıyor. Şimdi solculuk kariyerime bir bakalım…

Bu tür yazıları Gorki Okuryazar ve Ümit Cingöz için yazıyorum büyük çoğunlukla çünkü onlar Orhan Pamuk karakterleri gibi geçmişe bağlı yaşayan karakterler. Ben öyle değilim pek ama geçmişi aklımdan bir türlü çıkaramıyorum. Bakalım bakalım erken solculuk devrelerine.

Lisede ve üniversitede, Hami Mandıralı’nın Almanya kariyeri gibi veya Hakan Ünsal’ın Blackburn kariyeri gibi bir solculuk kariyerim vardı.

Hayatımda katıldığım ilk siyasi toplantı 80’li yıllarda Ankara Keçiören’deki Turgut Özal mitingiydi. Bedava top dağıtıyorlar diye gitmiştik mitinge. Topu alamadık. Sonra bir gün Ankara Kuşcağız’daki “kayalıklara” o zamanki ANAP Keçiören belediye başkanı Melih Gökçek’in geldiğini hatırlıyorum. İlk gördüğüm “ünlüler” bunlardı.

Sonra lise bire geldim. O ana kadar aktif siyasetle ilgilendiğim olmamıştı. Solculuk kariyerimi başlatan olay Sivas Katliamı olmuştu. O gün bir lokantada komi olarak işe başladığım gündü. Eve gelip televizyonu açtığımda olanları görmüştüm. 14 yaşındaydım. Aslında olan bitene pek aklım yetmese de üzülmüştüm. Alevi bir aile olduğumuz için de hafiften tırsmıştım.

Sonra o dönemlerde duyduğum bir cümleyle hayatım değişti. Nerede ve nasıl olduğunu bilmediğim bu diyalogda tanıdığımız sert bir edayla karşısındaki kişiye “Allah diye bir şey yoktur. İnsan maymundan gelmedir. Bizdeki kuyruk sokumu bunu kanıtlar!” demişti. Ben o saniyede ateist olmuştum. Çok saçma gelebilir. Demek ki bunun için yeterli bir hazır bulunuşluk seviyesine sahiptim. Elbette bununla kalmadım. Bir zaman sonra Turan Dursun’un “Din Bu” kitaplarını okudum. Kuran’ı da okudum. Onun verdiği bilgileri açıp Kuran’dan “çek” ettim ve 14, 15 yaşında bilinçli bir ateist oldum. Elbette bir Alevi için ateist olmak çok kolay bir şeydir. Ailesine gidip “Ben Alevi oldum.” dese “Ee, ne yapalım…” der. Öyle olmuştu. Hatta derste din kültürü öğretmeniyle Turan Dursun iddialarını tartışmıştım. Hoca da bana dönem ödevi olarak “Turan Dursun’dan beş iddia” ödevini vermişti.

İnsanlar kendi kendilerine solcu olmazlar pek. Dünyayı değiştirmek, devrim yapmak, sıkı bir mücadeleye girmek istemezler. İlla ki bir “etkili arkadaş” devreye girer. Bu etkili arkadaşlar olmadık kişileri olmadık siyasal süreçlere çekebilirler. Beni de bu ilk (tırt) solculuk sürecime bir etkili arkadaş çekti. İkincisine de yine etkili arkadaş çekmişti.

Bizim sınıftaki Hasan adlı arkadaşım (aynı zamanda uzaktan akrabamızdı da) bu işlerle ilgileniyordu. Beni solculukla tanıştıran odur. Kendisi o zamanlar Kaypakkayacı takılıyordu. Sonra EMEP’li olmuştu. Daha sonra da irtibatı kaybettik.

Hazırlık sınıfı bitip de lise bire başladığımızda yani 1994 yılına tekabül ediyor bu, Hasan bana Kaypakkayacıların dergilerini getirmeye başladı. Bu dergiler A3 boyutunda idi. İçinde çok az fotoğraf oluyordu. Küçük puntalarla inanılmaz uzun yazılar vardı. Bunları okumaya çalışıyordum ama okuyamıyordum. Derginin sonunda “Gerçekleştirdiğimi Eylemler” adlı bir bölüm vardı. Burada duvara yazı yazmalardan, esnaf cezalandırmalara, silahlı çatışmalardan, suikastlara birçok eylem vardı. Bunlardan heyecanlanıyordum. Hatta bir dönem babama alacağını vermeyerek bizi fakirliğe iten müteahhitleri öldürüp dağa çıkmayı bile düşünmüştüm. Fantezi boyutunda elbette. Yoksa bunu yapacak cesaretim yoktu.

Bir gün Hasan beni okulun yanındaki bir parkta (Ankara İncirli Lisesi) bir eyleme götürdü. Beş dakika sürdü bu eylem. Parkta dolaşıyormuş gibi yapan 8, 10 kişi birden sloganlar atmaya başladı. Sonra birisi bir şeyler okudu ve dağıldık. Bu eylemden dolayı adrenalin dolmuştum. Bu katıldığım ilk eylemdi.

Sonra ikincisi geldi. O örgütün adı LÖB’dü. Liseli Öğrenciler Birliği… LÖB olarak bu sefer Ankara Bakanlıklar’daki MEB binası önünde bir eylem yapacaktık. YÖK’ün kuruluşunu protesto eylemi olabilir. Tam olarak hatırlamıyorum ama o eylem olsaydı polis hazırlığı olmalıydı diye düşünüyorum. Yine aynı şekilde MEB binası önünde geziyormuş gibi yapmıştık ve birden bu sefer 12, 13 kişi bir yuvarlak olup beş dakikalık eylemimizi yapmıştık. Nasıl oldu da gözaltına alınmadık hayret… Bu esnada yoldan geçen birileri de eylemi izlemeye başlamıştı. Bir tane öz güvenli “Genciz, güçlüyüz, Atatürkçüyüz!” diye slogan bile atmıştı. Kimse eşlik etmemişti slogana. O gün Atatürk ile ilgili birtakım acayiplikler olduğunu sezmiştim.

Bu esnada ben bekar dayımın kitaplığına dadanmıştım. Oradan ilk olarak Komünist Manifesto’yu okumuştum. Artık kendime bir “komünist” diyordum. Öyle demem gerekiyordu fakat bir iki sene sonra yine o solcu ortamlarda tanıdığım Kürt Hareketi sempatizanı (örgütçüsü) bir arkadaşa sır verir gibi “Ben aslında komünist değilim. Sınırların olmamasına inanmıyorum.” demiştim. O da “Ben de.” demişti. Yine o kitaplıktan 38 Dersim Harekatı’yla ilgili bir kitap okumuştum. Bu sefer de Kürt olma duygusu öne çıkmaya başlamıştı. Bir de Nokta veya 2000’e Doğru dergilerindeki işkence haberlerini okumuştum. Çok korkuyordum işkence görmekten. Bunu itiraf edebiliyorum ama sol ortamlarda bu ayıp sayılıyordu. Hala da öyledir.

1994 yılı eğitim öğretim yılı böylece kapanmıştı. Hasan’la başka eylemlere katılmadık. Ankara’daki Meclis Parkı’nda ve AOÇ’de biralar içtik. Bayılmıştım o etkinliklere. Orada genel konu benim kızlara olan aşkımdı. Konu bazen siyasete de geliyordu. Hasan’ın aklında sadece bunlar var gibiydi. Benim kız muhabbetlerimi beğenmediğini hissediyordum.

1994 Temmuz’unda ilk büyük eylemime katıldım. Sivas Katliamı anması gördüğüm ilk kitlesel eylemdi. Sıhhiye Köprüsü üzerinde toplanan kalabalık, Tandoğan’daki meydana değil de boş araziye yürümüştü. O kalabalıktan çok etkilenmiştim. İnsana güven duygusu veren bir kalabalıktı. Solculukta sayılar çok çok çok önemlidir bana göre. Sayının önemli olmadığını, önemli olanın nitelik olduğunu söyleyenlere karşı hep mesafeliydim. Daha sonraki siyasal toplantılarda bazı bazı şeylerin neden olmadığı uzun uzun tartışılırken söz alıp “Çünkü sayımız çok az.” demek istedim çokça ama yapamadım.

O eylemden sonra kendimi çok iyi hissetmiştim.

1995 yılında ise olan bir olay hem beni hem de LÖB’ü dağıttı. Kızılay’daki bir memur eylemine katılmıştık. Eve doğru giderken Sıhhiye’de polisler bizi gözaltına almak istedi. Bazılarımı çevirdi şeritli bir yere. Bu esnada ben ve yanımdaki arkadaşım kaçtık. Bu olay beni yıllarca çok etkiledi. Kendime kızdım. Kendimle didiştiğim en önemli olaylardan biriydi. Korku böyle bir şeydi işte. İnsan zaafıydı bu. Yıllar sonra 12 Eylül’de içeride yatmış olan bir arkadaşım o yıllarda hemen hemen herkesin işkencede döküldüğünü söylemişti ve bunu da çok insani bulduğunu belirtmişti. Elbette direnenler de vardı ama ben, birisi işkencede konuştu diye onu tamamen aforoz etmeyi doğru bulmuyorum. Başımıza gelmediği için bilmiyoruz. Bunları kendimi aklamak için söylemiyorum. Korktuk ve yanlış yaptık. İşte bu yüzden biraz da devrimler olmuyor. Biz de o sorumlu insanlardan birileriydik.

O arkadaşlar üç, dört gün içeride kaldılar. Önemli bir dayak da yemediler diye biliyorum. Elbette çoğu aktif siyaseti, solculuğu bıraktı. Ben biraz da vicdan duygusuyla biraz daha asıldım solculuğa. Artık eylem varsa korkmadan gitmeyi kendime bir görev olarak görüyordum. Siyasi bilinç elbette yoktu. Örgütlülük de yoktu.

O zamanlarda Hasan beni Kürt partisinin bürolarına da götürdü birkaç kez. Oralarda gergin atmosferi daha yakından hissediyordum. Daha “yakıcı” geliyordu bana oralar. Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu’nda gerçekleştirilen Newroz etkinliğine de katıldım o sene. Kürtlük duygusu daha baskın hale geliyordu. 1992 yazında oto teyp tamircisinde çalışırken, cumartesi günleri benim üstümü ararlardı “Bu Kürttür, kesin bir şey çalmıştır.” diye. O travmalar her Kürt gibi bende de vardı.

O günlerde çok saçma bir anım da var. Özgür Radyo adlı bir radyoda “Şiirlerle Yaşayanlar” adlı bir program vardı. Ona katılmıştım. Arkadaşlarım bilir, şiiri hiç sevmem. Beş dakika tahammülüm yoktur şiire. O yıllarda dayımın kitaplığından Hasan Hüseyin şiir kitapları almıştım. Programda buğulu sesimle onlardan birini okumak istedim. Spiker benden kendimi tanıtmamı istemişti, ben de “Ben Baran. Lise bire gidiyorum. Aşırı solcuyum. Ateistim.” demiştim. Bu anı beni hala yerlere yatırır… O programa katıldım diye bana bir konser bileti hediye etmişlerdi. Perinçek’in partisinin Atatürk Spor Salonu’nda düzenlediği bir etkinlikti o. Bulutsuzluk Özlemi vardı. Sahi Bulutsuzluk Özlemi nasıl bir gruptur sizce? Ben dinleyemem onları. Orada yine bir “ünlü” görmüştüm, Doğu Perinçek…

1995 1 Mayıs’ı katıldığım ilk 1 Mayıs’tı. Yine Sıhhiye Köprüsü üzerinden bir yürüyüş olmuştu. Hayatımda en çok etkilendiğim, en çoşkulu eylemlerden biri olmuştu. LÖB unsurları var mıydı yok muydu hatırlamıyorum. Sanıyorum gözaltı olayı 1 Mayıs’tan sonra olmuştu. O halde yoğun bir şekilde varlardı. Bu eylemlere annemden gizli gidiyordum. Ceketimi kanepenin içine koyup, montumu üzerime çekerek gidiyordum eylemlere.

1996 1 Mayıs’ına kadar bir şey olmadı. 96 1 Mayıs’ı yine aynı şekilde kutlandı. Bu sefer sadece ben Hasan ve Kürt etkinliklerine beraber gittiğimiz Zülfiye adlı arkadaşım vardık. Kendisi şu anda Facebook’ta arkadaşım. Ne yapar ne eder? 1 Mayıs eylemi bitti ve ben eve geldim. Evde televizyonu açınca İstanbul’da meşhur olayların yaşandığını gördüm. Yaşanılanlardan çok etkileniyordum. Bir kızın lalelere sopalarla saldırmasını anlayışla karşılıyordum. Ben de öfkeliydim faşist devlet düzenine. Bu duyguyu solculuk yapmayanlar anlayamazlar. Şimdi bunun çok yanlış bir hareket olduğunu düşünüyorum. Özü itibarıyla değil sonuçları itibarıyla. Yoksa, güzel şeyler olacaksa ve bunun için otobüs durakları, bankamatikler yakılacaksa, savaşlar çıkıp insanlar ölecekse, bunlar sorun değil. solculuk yapmayanlar bu duyguyu anlayamazlar. İnsan hayat da efsane zaten. Bir tek kişinin bir damla kanı bile… Bu tür söylemler tarih cahilliğidir. Sakin olun, bu paragrafta savaş çağrısı yapmadım. Zaten artık böyle bir dünya olduğuna da inanmıyorum ama devrim gibi iddialı bir şeyle ilgilenenler insan hayatı ve bir damla kanla olan ilişkilerini gözden geçirmelidirler.

1996 1 Mayıs’ı ülke genelinde bir olay olmuştu. Herkes çok etkilenmişti bundan. Dolayısıyla 1997 1 Mayıs’ı, 2 Mayıs 1996 gününden itibaren önem kazanmaya başlamıştı. Herkes çok büyük olayların olacağını düşünüyordu. O gösteriye gitmek cesaret isteyen bir şeydi. Bu cesaret bende var mıydı? Normal şartlarda olmayabilirdi ama ben hala o gözaltı olayında kaçtığım için kendimle kavga ediyordum ve bu kavga sonucunda o gösteriye gitme kararı aldım. Evdekiler bana baskı yapıyorlardı. Hatta bazı akrabalar bile arayıp gitmemem gerektiği konusunda beni uyarıyorlardı.

O zamanlar dershaneye gidiyordum. Kimseyi bulamamıştım yanıma. Bir kız arkadaşımla gittik eyleme. Yine güldüğüm bir anım var. Büyük olaylar çıkacağını düşünüyordum ve hiçbir örgütle bağım yoktu. O halde CHP ile gitmeye karar verdim. Bir şey olursa onlarla kaçmak daha kolay olacağı için. Hem de onlar çok kalabalık olduklarından dolayı kimse kim olduğunu sormuyordu. Bu arada hatırladım, 96’da Eğitim-Sen’le beraber yürümüştük. Bir şey olmadı ve eylem bitti.

Lise bitmişti. Hacettepe’yi kazanmıştım. Artık Beytepe kampüsündeydim. Orası solun kalesi olarak bilinirdi. Gerçekten de öyleydi.

1998 1 Mayıs’ına gitmedim çünkü Hacettepe Türk Halk Müziği Topluluğu olarak Denizli’ye yarışmaya gidiyorduk. Yarışma olmasaydı giderdim muhtemelen. Bu kopuş benim için iyice bahane oldu ve yıllar sürecek olan apolitiklik kariyerim başlamıştı.

Bu esnada bir de gözaltı yaşamıştım. Bir Dakika Karanlık eylemlerine katılmıştım. Ankara Kuşcağız’daki Lazlar Durağı adlı bölgedeki eyleme akrabalarımızla katılmıştık. Dönüşte polis bizi aldı ve Esertepe Karakolu’na götürdü. Orada bir yarım saat falan tuttular sonra da gönderdiler.

1998-99 yılları üniversite dönemiyle beraber siyasetten iyice çekildim. Bunda o dönemdeki en yakın arkadaşım Ünal’ın etkisi var mıdır? O SİP’e üye olmuştu. Onunla bir dargın bir barışık giden ilişkimiz beni aktif siyasetten soğutmuştu. Onun tavırları bana yanlış geliyordu. Bu kadar büyük kavgaların, bu kadar önemli işlerin insanı değildim ben. Zaten ilk seçimlerde de Kürt partisine oy vermiştim. Hayatımın en saçma, en gereksiz dönemleriydi. Siyasete bulaşsaydım belki kişisel olarak kendimi daha nitelikli bir insan haline getirirdim ama siyaset böyle yapılmaz ki… Sana kattıkları mı önemlidir? Laf aramızda bugün, sol siyasetle uğraşanların o uğraşmış olma durumunun kendilerine sağladığı psikolojik avantajla fazlasıyla ilgilendiklerini düşünüyorum. Buna kimseyi inandıramam ama…

1999 yılında oy verdiğim ilk seçimlerde Kürt partisine oy verdikten sonra uzun, ağır ve derin bir apolitizm devrine girdim. Bu süreçte hayatıma saçma sapan işler, saçma sapan aşklar soktum. Bazı hobilerimi takıntı haline getirdim. Halk müziği ve sinema gibi. Bunlar hayatımı doldurdu. Öğretmen olarak önce Sinop’a sonra da Bolu’ya atanmam da etkili olmuştur. Öğretmenler mıymıntı olurlar. Rahattırlar. Eğitim-Sen’deki az sayıdaki aktiviste bakmayın, öğretmenler genel olarak orta sınıf konforunu ve dar kafalılığını dibine kadar yaşarlar. Ben de onlardan biriydim.

O kadar apolitiktim ki bir arkadaşıma Ergenekon’un ne olduğunu bana Bilal’e anlatır gibi anlatmasını istemiştim. Evimde tv yoktu. Haberleri zaten çocukluğumdan beridir izlemem. Gazete de okumazdım. Sadece ve sadece sinema vardı hayatımda. O kadar apolitiktim ki 2008 yılında İngilitere vizesi almak için Bolu’dan İstanbul’a gelmem gerekmişti. Altunizade’deki başvuru merkezi Abide-i Hürriyet’e taşınmış. Haberim yoktu. Bir otobüse atladım ve oraya gittim. Otobüsten inince ortalığı ana baba günü şeklinde gördüm. Ne oluyor ne bitiyor anlamaya çalışırken o günün 1 Mayıs olduğunu ve devrimcilerin polis şiddetine maruz kaldıklarını anladım. O gün kendimden utanmıştım. 2010 gibi referandum sürecinde tekrar gazete okumaya başladım. Taraf’a falan bakıyordum. Neredeyse yetmez-ama-evet’çi olup ölümcül günahı işleyecektim. Sonra biraz daha iyi bakınca olayı kavradım. Ondan sonra tekrar siyasetle ilgilenmeye başladım. Eğitim-Sen’e üye oldum. 2011’de yıllar sonra 1 Mayıs’a gittim. Taksim’deydi. 2012’de de Taksim’deydi ve bu gösteriler inanılmaz iyiydi. Sonra Ünal devreye girdi ve beni TKP’li yaptı. Oysa TKP’yle alakam yoktu. 32 yaşında buna aldanmış olmaktan dolayı kendime hala kızarım. Beylik cümlelere baktım, işte eşitlik, özgürlük, sosyalizm falan… Etkili arkadaşın bastırmasıyla, kandırmasıyla üye oldum oysa ki dediğim gibi TKP’yle alakam yoktu. Onların Kürt Sorunu hakkındaki düşüncelerini sonradan kavradım ve uzaklaştım onlardan, işte Kürt sorunu sınıfsaldır (bu bir laf salatasıdır), Kürt sorunu ancak ve ancak sosyalizmde çözülür (hayır bu şart değil), ikirciksiz emperyalizmin karşısındayız (bu da hayatlarında hiç yakıcı politik süreç yaşamamış öznelerin apolitiklik bahaneleridir) bla bla bla. Bunlar bana göre skandal şeylerdi ama elbette Kürt olmayanların bunları kavraması pek mümkün değil diye düşünüyorum. TR’de Kürt olmayanların asla kavrayamayacağı bir sosyal psikoloji vardır.

İkinci solculuk dönemim kısa sürmedi. Üstelik dolu dolu geçti. O süreçte üzerime düşen her şeyi de fazlasıyla yaptım ama o süreçte de okuduğum kitaplar, Evrim Ağacı makaleleri, romanlar falan beni farklı bir noktaya itti ve o süreci de kapattım. Belki bir gün bu ikinci solculuk dönemini de ayrıntılarıyla yazarım.

Şu anda elbette solcuyum. Kapitalizm karşıtıyım. İnsanlar sosyalizmi kursunlar isterim ancak değişen şeyler var. Bir kere sosyalistlerin kapitalizm eleştirilerini yanlış ve eksikli buluyorum. Hatta karım ve yakın arkadaşlarım beni kapitalist olmakla eleştiriyorlar. Kapitalizmin çok güçlü olduğunu ve önemli şeyler başardığını düşünüyorum. Evet, pandemiye rağmen böyle. Bunları da bir gün yazacağım. Ayrıca kapitalizmin çok ilerlediğini ve orta vadede (yani bir 30, 40 yıl sonra) herkesin yaşamını oldukça kolaylaştıracağına inanıyorum. Bırakın kapitalizmi bir 10 sene sonra İstanbul’un her yeri metro TR’nin her yeri hızlı tren olacak. Ayrıca günümüzün ekonomik ve siyasal koşullarında, günümüzün enerji, istihbarat, silahlanma, güvenlik, yaşam koşulları koşullarında “devrim” gibi kısa sürede, zorla, an ve önemli değişiklikler ne kadar mümkün? Derler ki sen mümkün olup olmadığına bakmayacaksın… Neyse bunlar derin mevzular…

Bu yazıda (resmen) bir çocuğun başından geçenleri okudunuz. İnsan iyi, güzel ve yüce şeyler başarma potansiyeline sahip midir? Önemli şeyler başarabilir ama güzel ve yüce şeyler için yüzlerce belki de binlerce yıl gereklidir. Neyse… Boş verebilir miyiz?

 

siyaset, Uncategorized kategorisine gönderildi | 1 Yorum

Çok İyi Bir Kitap

_92010579_hi035938954

“Sen Evrim Teorisi’ne mi inanıyon?”

“İnsan maymundan geldi mi diyorsun?”

“Madem insan maymundan geldi, şimdiki maymunlar neden insan olmuyor?”

“Adı üstünde bir teori. İspatlanmamış. İnanmak zorunda değilim.”

Şu Evrim Teorisi’nin başına gelmeyen kaldı mı?

Bu kadar talihsiz bir bilimsel olgu olamaz herhalde. Sebebi basit: Evrim Teorisi insanların bin yıllardır el bebek gül bebek oluşturdukları inançlarını geçersiz kılıyor. Gerçi bir araştırmanın sonuçları epeyce ilginç: Dünyanın pek çok yerinden, “ciddi” evrimsel biyologlara kendilerini dini olarak nasıl tarif ettikleri sorulmuş. %6’sı kendisini “inançlı” olarak ifade etmiş. % 13’ü deklarasyoncu ateist olarak ifade etmemiş… Net bir şekilde görüyor, biliyor ama kendisini kandırmaya devam ediyor. Bunlar anlaşılmayacak şeyler değildir aslında. İnsan, sosyal çevresine kafa tutabilecek bir varlık değildir. Yani çok az insan bunu göğüsleyebilir. Ayrıca psikolojik faktörler de kabul etmeliyiz ki insan üzerinde çok etkilidir. Bir insanın kendisini yüce bir yaratıcının kulu olarak hissetmesinin teskin edici, boşluk kapatıcı yanları olabilir. Ben ve yakın çevrem bunu zerre kadar anlamasak da, o teskine ve doldurmaya hiç ihtiyaç duymasak da milyarlar böyledir ve uzunca bir süre de böyle gidecek gibidirler.

Çağrı Mert Bakırcı’nın “Evrim Kuramı ve Mekanizmaları” adlı kitabını tanıtacağım bir gün. Nefis bir kitap…

Kendisi Evrim Ağacı adlı sitenin kurucusu. Bu siteden ne çok şey öğrendik… Böyle bir sitenin TR’de kurulduğuna ve hala kapanmadığına hayret ediyorum. Bir milyon takipçisi de olması çok güzel bir şey. ÇMB TR2de Evrim Teorisi’ni derli toplu ele alan bir kitap ihtiyacı olduğunu görmüş. Ayrıca bizim gibi bilimsel jargondan uzak insanların da anlayabileceği bir kitap olması gerektiğini düşünmüş. Gerçekten de öyle. Bu tür yayınlar okuyucuların bazı ön bilgilerle dolu olduklarını varsayarlar. Bu da ciddi bir sorun olur. İşte bu kitap bu sorunu ortadan kaldırmak iddiasında ve de bana göre bunu başarıyor.

Kitap önce şu teori meselesini ele alıyor. Bu tür tartışmalarda inançlı olmanın verdiği konfordan olmamak isteyen ve de biraz provokatif olan öz güvenli tipler hemen bunun bir teori olduğunu, ispatlanmamış bir şeye neden inanacaklarını öne sürerler. Çağrı Mert bilimsel anlamda teorinin ne demek olduğunu açıklıyor ve söz konusu olan bilimse bütün öne sürülenlerin en fazla bir teori olabileceğini anlatıyor. Teori kelimesinin bilimsel alemde gündelik hayattaki kullanımından farklı bir kullanımı olduğunu söylüyor. Bilimde kesin diye kestirip atabilecek şeylere pek yer olmadığını, olsa olsa “doğa gerçekleri” diye kodlanabilecek şeyler olduğunu söylüyor. Bu doğa gerçeklerini sayısız deney ve gözlemle ortaya çıkaran şeylere de teori veya kuram dendiğini söylüyor. Burada doğa gerçeği olan şey evrimdir. Yani bu konuda ciddi hiçbir insanın itirazı olamaz. Darwin’le başlayan ama onunla sınırlı olmayan Evrim Teorisi de bu gerçeği ele alan ve açıklayan en güçlü, sarsılması en zor (hatta giderek imkansız) teoridir. Aslında bu doğa gerçeği yani evrimin var olması bile başlı başına dinleri sarsabilmeli ama olmuyor işte çünkü dinler canlıların o halleriyle bir yaratıcı tarafından yaratıldığını öne sürerler. Olmuyor işte, yukarıda anlattığımız gibi.

Yani Evrim Teorisi’ne bir dine inanılır gibi “inanılmaz”. Evrim Teorisi iki yüz yıldır çok önemli bir miras biriktirmiş, hipotezleri çok güçlü, tamamıyla geçersiz kılınması imkansız bir bilimsel kuramdır. Olsa olsa geliştirilebilir, daha ileri taşınabilir, ufak tefek arızaları tamir edilebilir bir teoridir. Tartışmadaki kıl kuyrukla bence uğraşılmaz. He he sen bilirsin deyip tartışmayı sonlandırmayı öneriyorum ben. Bu konuda meraklı, değişime açık, ön yargısız, cesaretli birisi ile karşı karşıyaysanız bu kitabı önerebilirsiniz.

Daha sonra Bakırcı evrimin mekanizmalarından bahsediyor. Bunlar doğal seçilim, yapay seçilim, cinsel seçilim, akraba seçilimi şeklinde sıralanırlar. Evrimin nasıl gerçekleştiğini baş döndürücü bir şekilde okursunuz.

Mekanizmalardan önce bir canlı cansız ayrımı bölümü var ki gerçekten oldukça zihin açıcı bir bölüm. Bu bölümü okurken aklıma insanın kendi kendisini değerlendirmesi geldi. Bakara Suresi 29. ayette Allah yeryüzündeki her şeyi bizim için yarattığını söylüyor. Şu eşref-i mahlukat olgusuna geliyoruz. Yaratılanların en şereflisiymiş insan. Neden? Tekrar soruyorum neden? İşte buna türcülük diyoruz yani insan türünün diğer canlılardan üstün, erdemli, güzel şeyleri hak eden bir tür olduğuna inanmak. Elbette bazı üstünlükleri vardır. Aslında sadece büyük beyindir üstünlüğü. Onun dışında biyolojik olarak vasat bir türdür insan fakat büyük beyni sayesinde tüm gezegeni iradesi altına almayı başarmıştır. Burada da bir kibir vardır aslında. Her yere müdahale etmek ne kadar etik? Neyse, kitaptaki canlı cansız ayrımına bakarsak aslında bunun silik bir ayrım olduğunu ve canlılığın cansızlıktan evrimleştiğini anlıyoruz. Laboratuvar ortamında çok basit bir şekilde gözlemlenebilen bir şey bu. Canlılar yani fiziki bir düzensizlik terimi olan entropiye (dağılma, düzensiz hale gelme eğilimi) karşı koyan varlıklara canlı deniyor. Hepsi periyotik cetvelde “cansız” olarak bilinen bazı moleküllerin kademe kademe birtakım kimyasal tepkimeler kazanmasıyla görevler üstlenmesi canlılığın başlangıcı olarak görülüyor. Gün geliyor ve artık buna enerjisi yetmemeye başlıyor ve “ölüm” olarak bilinen şey gerçekleşiyor. Bütün canlılar için gerçekleşiyor bu. Kimse için özel olarak dizayn edilmiş bir şey değildir. İki milyar yıl önce ilk kez görülen tek hücreli canlılardan günümüze geliyoruz. Şimdi burada üstünlük, eşrefi mahlukatlık nerededir?

İnsanın bir yüce varlık olduğu da, aynı şekilde bir “orospu çocuğu” olduğu da gerçek dışıdır. İnsan milyarlarca yıllık bir süreçte ortaya çıkmış ve sadece büyük beyni sayesinde büyük bir üstünlük elde etmiş evrimsel bir ayrıntıdır esasında. Diğer canlıların aksine gelişkin bir “kültürü” vardır insanın. Bu yüzden etrafındaki şeylere türlü türlü anlamlar yükler. Bu anlamların birçoğu esasında “yoktur”. En son şu virüs meselesinde “doğanın” çok ileri giden insandan “intikam” aldığı öne sürüldü. Milyarlarca yıldır var olan virüslere işlerine bakmaları söylendi. Zaten işlerine bakıyordu virüsler. Veya sorumluluk yine kapitalizme yüklendi. Milyarlarca yıldır süregelen bir olayın sorumlusu kapitalizm mi? Yüz yılda bir meydana gelen pandemiye yani küresel salgına hazırlıklı olmadığı için kapitalizm yuhlandı. Bu bana çok saçma geliyor. İddia ediyorum bu süreçte sosyalizm yaşasaydı o da pandemiye anında ve nihai çözüm bulamayabilirdi. SSCB yaşasaydı işi gücü bırakıp milyonlarca kişiye hizmet verecek bir pandemi hazırlığı yapmazdı, yapamazdı. Sosyalizmde kesin olarak pandemi olmayacağını öne sürecekler vardır eminim. Kapitalizm öldürmez, yaşatır. Süründürür ama yaşatır. Olaya tarihsel bakarsanız, sayılara odaklanırsanız “yaşama” olayı söz konusu olduğunda kapitalizmin tarih yazdığını göreceksiniz. Bu kapitalizm savunusu değildir. Dediğim gibi insanı rezil eder ama yaşatır. Önemli şeyler başarmıştır. Sosyalizmden (geçmiş deneyimler) daha büyük başarıları vardır kapitalizmin.

İnsan işte… Mitlere bayılır. Evrimsel var olma savaşında mitlere sığınarak etrafını anlamaya çalışmış ve biraz da bunun sayesinde yok olmaktan kurtulmuştur. Yok olmak demişken bundan da bahsetmek gerekmektedir. Kitaptaki bir cümle çok ilgimi çekti. Evrimsel süreç var olmanın değil yok olmanın tarihidir. Bugüne kadar yaşadığı tahmin edilen türlerin %99’u yok olmuştur. Yani şu yok olma meselesinden dehşete düşmesek daha mı iyi olur ne… Bugün insanların vahşi hayvanlara yem olma tehlikesi kalmamıştır. Aç kalma tehlikesi de yoktur fakat insanın sonsuza kadar var olacağını öne süremeyiz. Bir gök taşı düşer, bir virüs yayılır, bir şey olur falan insan kalmayabilir. Dünya zırt pırt yani yüz binlerce yılda bir buzul çağa girer. O zaman neler olacağını kestirebiliyor muyuz? Komple yok oluş düşük ihtimal gibi görülmektedir çünkü bildiğimiz tehlikeleri kontrol altına aldık ama yarın bir gün bilmediğimiz tehlikelerle karşı kaşıya kalabiliriz. Bunları neden yazdım? İnsanın ve insan hayatının bir efsane olduğuna inanıyorum. Bunları öne sürmek de kolay değil çünkü insanlar bu konuda çok hassas. Hassas olmaları gerektiği kültürde var en azından ama ben ne bireysel ne de toplu yok oluştan dehşete düşmüyorum, onu söyleyeyim. Gayet doğal bir süreç gibi geliyor bu bana. Duygusuzluk, öküzlük (türcülük yine) değil bu. Bir doğa gerçeğini anlama çabası diyelim. Evrimle haşır neşir olduğunuzda, böyle şeyleri düşündüğünde biraz da şerbetli oluyorsunuz bu yok oluş meselesiyle ilgili.

Peki, doğa nedir? Bu kitabı okurken aklıma bu soru da geldi. Doğa dendiğinde akıllara geniş ormanlık arazilerde gürül gürül akan nehirler gelir herhalde. Etrafta bulunan birkaç yabanıl hayvan da akıllara gelebilir. Bir karınca türünün yuvasından bazı mantarları atıp bazıların atmaması şerefsizlik, doğaya müdahale olarak görülmez de milyarlarca bireyi olan insanın yaşamak için kentler inşa etmesi şerefsizlik, doğaya saygısızlık olarak görülebilir. Tamam 15, 20 milyonu bir bölgeye toplamasın çünkü bu mantıksız bir şey. Gerçi bunu yapsa da doğa denilen şeyin umurunda olmaz da ne bileyim üç,  dört milyonluk şehirler inşa etse kimse rahatsız olmaz herhalde. Çevresinde yeterli miktarda yeşil alan olursa kimse bu işte bir yanlışlık olduğunu düşünmez. İşte bu tür bir “doğa” “insan” ikiliği yoktur. Daha doğrusu insanın karşısında, hüzün, kızgınlık, intikamcılık gibi insanın kültürü sayesinde tarif ettiği olgulara sahip olan bir “doğa” yoktur. Gezegendeki kaosa, entropiye direnen irili ufaklı bazı varlıklar vardır. Bunlardan biri de insandır. Bu insanın kültürü vardır. Belki virüsleri “doğa”nın bir parçası kabul etmez. Ağaçlar arasındaki rekabete bir şey demez çünkü ağaçlar gözüne güzel gözükür ama var olma savaşı veren virüslerden nefret eder. Belgeselde biraz sonra başka bir canlı tarafından yenilecek olan diğer canlının tarafını tutar. O kaçıp kurtulursa mutlu olur. Yani insan “doğanın” değil de evrimin bir parçasıdır, diğer canlılar gibi. Bütün canlılar gibi ölmemeye ve üremeye çalışmaktadır. Gerçi artık neslinin son bulmaması için üreyebildiği kadar üremesine gerek yoktur. İşlerin yapılabilmesi için de çokça üremesine gerek yoktur. Bu kadar çok üremese –ki yakın gelecekte bu kadar çok ürememeye başlayacaktır- şimdiki kadar rahatsız edici boyutlarda ağaç kesmez ve “doğaya” yamuk yapmamış olur. Bu konuyu böyle ele alıyorum ben. Doğaya (yani ağaçlara daha çok) insanlara özgü bazı kültürel özellikler atfedilmesini çok mantıksız buluyorum. Tabiat ana, anaç falan değildir. Verici değildir. Aşık Veysel’in Kara Toprak türküsündeki gibi her zaman yaşatmaz. Az önce dedik türlerin yüzde 99’u yok olmuş. Yüz milyar yıl önce, bugünkü Singapur’da yok olan son sikkus faresi için doğa neden “verici” değildi?

İnsan olduk, bu işi abartmayalım. Kendimizi dev aynasında görmeyelim. Çok da şey etmeyelim…

 

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Mubi Top 40 Film

MV5BMTQyMDc0ODY1OV5BMl5BanBnXkFtZTgwMDI4NjIwMjE@._V1_SX1282_CR001282999_AL_

Mubi film izleme platformunun nasıl filmler sunduğunu anlamamız için bu listenin yerinde olacağını düşünüyorum. Bir yanda Netflix “sürükleyici”leri bir yanda da bunlar… Seçim sizin… Seçim sonuçları: Netflix %97, Mubi %3…

Bu liste kullanıcı puanlarına göre veriliyor. Bu işin nasıl yapıldığı yazmıyor ama listenin başında “Mubi’nin uluslararası sinefil topluluğu tarafından oylanmıştır.” yazıyor. Ayrıca TR temsilcisinin röportajında, Mubi’nin sadece bir film izleme platformu değil, 10 milyonu aşkın üyesiyle tartışmalar yürüttüğü, listeler oluşturduğu bir platform olduğu söyleniyor.

Nasıl bir liste? Sevdim bu listeyi çünkü kişisel listemle uyumlu. Japon kültürü sevenlerin bunu biraz abarttıklarını düşünürüm her zaman. Ben de Japonya’yı çok severim. Oranın mükemmel bir ülke olduğunu düşünürüm ama genel olarak Uzakdoğu sevgisi bazen abartıya kaçabiliyor. Bu arada Uzakdoğu sevgisi derken Japonya ve Güney Kore sevgisi diye belirtmeliyiz. Diğerleri yaramaz çocuklardır Batılılara göre. Bu liste içerisinden ben Top 10 yapsaydım şu şekilde olurdu: Taxi Driver, Pulp Fiction, Psycho, Rear Window, Come and See, The Good, The Bad & The Ugly, Persona, Paris, Texas, Sunset Blvd., The Shining…

Buyurun listeye:

The Godfather Part I

Seven Samurai

2001

The Godfather Part II

Stalker

Apocalypse Now

Dr. Strangelowe

Citizen Kane

8 ½

Persona

The Mirror

Pulp Fiction

Taxi Driver

Psycho

Rear Window

Vertigo

Spirited Away

400 Blows

The Seventh Seal

The Good, The Bad & The Ugly

Sunset Blvd.

M

La Jetee

City Lights

Tokyo Story

Andrei Rublev

Come and See

Harakiri

A Clockwork Orange

The Shining

In the Mood for Love

12 Angry Men

Bicycle Thieves

Rashomon

Paris, Texas

Modern Times

Ran

The Passion of Koan Arc

The General

A Woman Under the Influence

 

 

Sinema, Uncategorized kategorisine gönderildi | 1 Yorum

Başka Hayatlar Mümkün Mü?

4ef92d98c54525d38370981f72ec17ba

Mümkün değil?

Yani, para varsa mümkün…

Son zamanlarda taktığım kesimlerden biri de (üst) orta sınıflar. İz TV’de “Başka Hayatlar Mümkün” adlı bir seri başladı. Bu seride gördüklerim beni kızdırıyor. Neler var bu seride? Birtakım üst-orta sınıflar İstanbul’u “geride bırakıyorlar” ve gidip çoğunlukla bir Ege köyüne yerleşiyorlar. Orada bir arsa alıp, o arsa üzerinde ciks (stylish) bir ev inşa ediyorlar ve orada sözüm ona “doğada yaşıyorlar”.

Peki, ben neye taktım? İnsanlar böyle bir şeyi arzu edip, nihayetinde gerçekleştiremezler mi? Özgürlük yok mu? Elbette yapılabilir. TLC adlı kanalda bazı insanların evlerini restore etme belgeselleri var. Onlara takmıyorum çünkü onları daha samimi buluyorum. Kimse aldatılmıyor. Ailenin parası var ve evlerini restore ediyorlar. İlgiyle izliyorum. BHM’de ise sanki isteyen herkesin bunu yapabileceği iddia ediliyor. Veya işte o diğer taktığım şey: İnanmak başarmanın yarısıdır… Cesaretinizi toplayın ve derhal tek yönlü biletinizi alın… Bu tür yaklaşımlar beni sinirlendiriyor. Bunu kim yapabilir? Durumu iyi olanlar yapabilir. Olaya böyle yaklaşılsa belki bu kadar takmazdım.

O zaman da şu doğada yaşama olayına takardım. Doğada yaşamak ne demektir? İnsanların yüzyıllardır yaşadığı köylerde, milyon TL’lere geniş araziler alıp, bahçeli evler inşa etmek midir doğada yaşamak? “Captain Fantastico” filmindeki gibi mi yapsalardı peki? O da değil. Filmde adam, bipolar olan karısını belki mutlu eder umuduyla doğaya yerleşip insanın kültürel yapısıyla uyumsuz çocuklar yetiştiriyor. Filmin sonunda hatasını da kabul ediyor zaten. Ayrıca medeniyetten de tam olarak kopmuyor. Bazı tüketim maddelerinden vazgeçmiyor. Nereden baksan tutarsızlık. İnsanın işi “doğada yaşamak” değildir. İnsanın yapması gereken şey kendisinin de bir parçası (efendisi değil) olduğu doğayı iyi anlayıp, diğer türler için mümkün olduğunca az zararlı bir tür olabilmektir. Diğer canlılar için fazlasıyla zararlı olacak kadar çok ürememektir. Şerefiyle bunu yapsın, doğa (!) ondan razı olacaktır.

Zaten insan ve de karşısında “doğa” adlı bir özne olması gibi bir durum söz konusu değildir. Doğada denge yoktur, gezegende kaos vardır. 250 bin yıldır var olan insanın sahip olduğu bu yaşam süresi, evrenin tarihi açısından göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir zamandır. İstediğiniz kadar mükemmel sistemler kurun bir an içerisinde veya belli bir süre sonunda tüm türümüzün yok olmamasını garanti altına alamazsınız. Bugüne kadar var olmuş türlerin sadece %1’i yok olmamıştır. Gezegenin tarihi kurtulmanın değil yok olmanın tarihidir.

Geçen izlediğim bir bölümde parası olan kadınla parası olan erkek, Kaş’ta genişçe bir arazi alıp modern bir ev inşa ediyorlardı. Kadın, köpeği için şu skandal cümleyi kurdu: Cesur’un da bizimle gelmesini istiyordum. Onun da doğada yaşamaya hakkı vardı! Nereden düzeltmeli? Bir kere onu doğal yaşamından alıp evcilleştiren yani onun doğasına müdahale eden sensin. O şu anda doğada (ormanlar kastediliyor herhalde) tek başına var olamaz. Kentlerde insanların yanında yaşayabilir yalnızca. Ayrıca insana özgü duygulara sahip değildir. Bu işte türcülüktür. Baştan aşağı kibirdir.

Gelelim inanmak başarmanın yarısıdır yargısına. Ortaokulda bu konuda komposizyon yazdığımızdan beridir bu düşünceyi sorgularım. Bazı makaleler okudum: İnsanların başarabileceği şeylerin üzerine gitmelerinin daha yerinde olacağını savunuyordu. İnsanın kendisini olmayacak şeyleri başaracağına inandırması başlı başlına bir stres kaynağıdır ve bu durum, başarabileceği şeyleri bile olumsuz etkilemektedir.

Kahramanlarımızın genelde adları Atınç, Öyküm, Bora, Oral, Yiğit Efe, Tusem, Kaan, Burcu falan. Bu insanlar 30-40 yaş aralığındalar. O yüzden İlayda Su veya Thor Can gibi isimlere sahip değiller. 30 sene önce Burcu, Ebru, Dilara gibi isimler şimdilerin Almina Su’su gibilerdi.

Bunların paraları çok. Suç anlamında demiyorum. Paraları bol, o yüzden gidip Kaş’ta, Gökova’da, Dalaman’da, Foça’da içine bahçeli ev yapacak kadar büyük arsa alabiliyorlar. Bu arada “Cihangir’deki, Moda’daki, Dragos’taki evlerini de bozmuyorlar”… Arsalarını havaalanlarına yakın yerlerden seçiyorlar ki arada sırada “şehre kaçabilsinler”. Evlerinde genelde ev işleriyle uğraşıyorlar, geri kalan zamanlarında ise home-office işlerini yapıyorlar veya bazı “farkındalık” projelerine imza atıyorlar. Çeşitli online atölyelere katılıyorlar. İnanmak başarmanın yarısısıdır…

Bu belgesellerde bu tiplerin köylülerle diyalogları da sık sık ekrana getiriliyor. Köylü Ege’de de olsa köylüdür. Kazanacağı parasına, yapacağı dedikodusuna ve yaşayacağı yasak cinselliğe bakar. Köylünün işi budur. Köye gelen böyle dövmeli, küpeli tipleri anlamaz. Onlarla aralarında asla yıkılmayacak bir duvar vardır fakat bu tipler nedense hep tersini iddia ediyorlar. Köylüye para kazandıracak şeyler sağladıkları için köylü onları taşlamıyor ama onların dünyasıyla alakası yok aslında. Hep şöyle bir sahne oluyor: Eleman bir köylüye yanaşıyor ve ağzına hiç oturmayacak şekilde “selamın aleyküm” diyor. Köylü de yanıt veriyor. Sonra ikisi konuşmaya başlıyorlar. “Ya senin oğlanın mobilya işi vardı, ne oldu o iş?” Köylü dünyanın en kötü oyunculuk örneklerinden birini sergiliyor ve diyalog yapaylıktan yerlere seriliyor.

Yanlış anlaşılmasın, ben eğer Türkiye’de iyi şeyler olacaksa, bunun köylülüğün döve döve dönüştürülmesiyle başarılacağına inanıyorum. Annelerini ve babalarını döverek dönüştüreceksiniz ki belki çocukları o davranış kalıplarını terk eder… Bu şekilde bir değişim değişim değildir. Zaten köylüler eminim kendi aralarında şöyle konuşuroylardır:

-La! Piç Duran, Öyküm hanıma yımırtayı 2 liradan satmış diyolla!

-Amını eşşek sikesiceler! Benden 2,5’a alıyorlardı. Bu namıssızların nikahları yokmuş diyolla zaten.

-Deyyuz, karıyı kapatma yapmış. Helal olsun lan! Sen yapabilion mu? Ne bunuyon?

-Geçen Yukarı Kusunlar koyünde de dul Fatma’yı ahırda belledim olum ben de, sen ne diyon?

-Siktir et, amuğa goyum. Gel gidip babuko yiyek!

Atınç: Selamın aleyküüüm. Şu farkındalık projesinden bunaldım da bir hava alayım dedim komşular.

-Ve aleyküm selam Atınç bey. Domates verelim mi?

Başka hayatlar mümkün mü?

Çok para lazım.

 

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Afrodisyas’la İlgili Her Şey

Ayrıntılar için tıklayınız.

Tarih, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

En İyi Frikikçi Kimdir?

GettyImages-72617739

Mantıken en çok frikik golü atmış oyuncu en iyi frikikçidir.

Bu doğruysa Lyon’un Brezilyalı oyuncusu Juninho Pernambucano (ismini hiçbir zaman ezberleyemeyeceğim) 77 frikik golüyle en iyi frikikçi olmalıdır.

Youtube’da “X’s all free kick goals” adlı videolar mevcuttur. Juninho’nunkileri izlemeye vakit bulursanız gollerinin çoğunun uzak, çok uzak mesafeden “ölü yaprak” vuruşu diye adlandırılan tarzla attığını görürüz. Sencer Arkuzey’e göre bu vuruş en zorudur. Falso denilen vuruşlar estetik olarak göze daha iyi hitap etmelerine karşın aslında daha kolay vuruşlarmış.

Juninho en zor vuruşlardan en çok adet attığına göre en iyi frikikçi olmalıdır.

70 üzeri frikik golü atan bir isim daha vardır. O da Pele ancak ben oraya bir rezerv koymak istiyorum. Pele’nin otobiyografisini okumuştum. Orada kendisinin bir futbolcudan çok bir ikona döndüğünü anlıyoruz. Elbette çok çok iyi bir futbolcuydu ama bir süper stara dönüşmüştü. Pele’nin Santos takımı sık sık gösteri maçları oynardı. O kitapta Pele’nin bir günde iki maç, 48 saatte üç maç oynadığı yazar. Hatta bir maçta Pele kırmızı kart görür ama seyircilerin baskısı sonucunda soyunma odasından tekrar maça dahil olur. Bu gösteri maçlarında para verip Pele’yi izlemeye gelenlerin arzuları yerine gelsin diye Pele çok iyi marke edilmez. Dolayısıyla Pele’nin attığı 1200 küsur golün önemli bir bölümü kolpadır. 50 bin maça çıkan Pele’nin 70 frikik golü akıllara soru işaretleri getiriyor.

Sonra 66 golle bir isim geliyor. Bu konuda araştırma yapmadan önce bu ismin Beckham olduğunu düşünürdüm ama Ronaldinho imiş. Kendisinin bu kadar çok frikik golü olduğunu bilmiyordum doğrusu. Youtube’da hepsi mevcut. Bunlara baktığımızda hem uzak mesafeden bomba gibi goller attığını hem de bana göre çok zor bir şey olan, kısa mesafeden topu yükseltmeyi ve alçalıp kaleyle buluşmasını sağladığını görüyoruz. Uzak mesafeden frikik atmak kısa mesafeden atmaktan daha kolaydır.

Şu paragrafı yazarken Mihayloviç’in 68 gol atmış olduğunu öğrendim. Mihayloviç ilgi alanımda değil çünkü ben sadece süper liglerin, süper takımları izlerim. Roma seviyesindeki bir oyuncu ile ilgili bilgi sahibi olmam mümkün değil. Juninho’nun da canlı maçını izlediğim üç veya beştir ama Messi ve Ronaldo’nun bütün maçlarını neredeyse canlı izledim. Doğrusu da budur. İtiraz kabul etmiyorum başkanım. Edit: Bu bilgi yanlış olabilir ama şimdi uğraşamayacağım.

65 gollü Beckham bana göre en iyi frikikçidir. Estetik açıdan yani. Fasolu diye bildiğimiz gollerden atardı ve bunu muhteşem yapardı.

Tanrı’nın da 62 frikik golü varmış. Juventus’a oldukça kısa mesafeden attığı frikik golü efsanedir. Topu Roma Pantheon kadar kaldırır ve aşağıya, 90’a gitmesini sağlar. Bu gole bir bakın derim.

Zico’nun da 60’ın üzerinde frikik golü varmış. Hiçbir fikrim yok.

Koeman mı Keoman mı? Bunu da hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. 60 tane varmış. Bir defans oyuncusu olarak bu kadar çok atması çok değerli. Çok canlı maçını izledim. O topun başına geçince kesin gol olacağını düşünüyordum.

Ceni adlı bir kalecinin de 59 frikik golü varmış. Bu konuda bilgim yoktu. Roberto Carlos’un da 60 veya 50 üstünde olmadığını biliyoruz.

Ronaldo ve Messi’de durum nedir?

Ronaldo’nun Youtube’da 62 frikik golü vardır. Bir de 61’lik vardır. Bir tanesi sanırım yanlış hesaplanmış. Özel maçları da kapsar bu goller ama önemli değil, atmış mıdır atmıştır. Yalnız Ronaldo’nun son dört yılda sadece üç, dört frikik golü vardır. Son yıllarda çok kötü bu anlamda. Elbette hala topun başına gidiyor. Kaçırma oranları tutulabilseydi Ronaldo bu anlamda birinci olurdu, eminim. Mesut Özil’in bu konuda bir demeci vardı. Hep onun kullanmasının şart olmadığını, kritik anlarda, başkaları da topun başına geçebilmeliydi ona göre. Ama tarihin en iyi ikincisi iseniz böyle bir şeye razı olamazdınız.

Messi’nin ise 52 frikik golü vardır. Messi’nin frikikleri de estetik olarak harikadırlar ve genelde 90’a gider. Direkten dönmüş 30 tane falan da vardır. Aslında Messi geç frikik atmaya başladı. Ronaldo gibi en baştan beridir frikik atmıyor. Xavi varken topların yarısını o kullanıyordu. Xavi bıraktıktan sonra Messi frikiklere yoğunlaşmaya başladı. Ronaldo’nun aksine son üç dört yılda ortalama sekiz, 10 falan frikik atıyor. Ronaldo’yu geçeceğini tahmin ediyorum. Eğer ilk yıllardan itibaren atsaydı Juninho’yu da geçerdi. “Gizli” en iyi Messi’dir bana göre.

Frikiklerini izlemekten en çok keyif aldığım futbolcu David Beckham’dır benim.

Siz neler düşünüyorsunuz, neler biliyorsunuz?

 

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Taşraya Yönelen İlk Romanlar

Vurun-Kahpeye-1973

Türk romancılığının köye, taşraya, Anadolu’ya yönelmesi ne zaman başlamıştır?

Doğumundan sonra uzunca bir süre Türk romancılığının yegâne teması Batılılaşma Krizi olmuştur. Bundan çok bahsettik.

Siyasetin de bir numaralı ilgi alanı Batılılaşma Batılılaşmama meselesidir. Bundan da çok bahsettik.

Osmanlı Devletinin son yıllarında ve Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında devleti yönetenlerin iki temel ideolojik yönelimleri olmuştur. Bunlar modern yaşam tarzı ve Türk milliyetçiliğidir. Modernizm dememeli; çünkü o başka bir şey. Modern yaşam tarzını ve Türk milliyetçiliğini bu dönem romanlarında sıkça görüyoruz.

Bu yazıda taşraya yönelen ilk romanlardan olan üç romanı birlikte ele alacağız. Bunların bir ruh ortaklığı olduğuna inanıyoruz. Bu romanlar Reşat Nuri’nin “Çalıkuşu” (1922) romanı, Halide Edip’in “Vurun Kahpeye” (1923) romanı ve Yakup Kadri’nin “Yaban” (1932) romanıdır.

Anadolu mu taşra mı köy mü demeliyiz? Taşra kelimesini daha uygun buluyorum. Anadolu kelimesi bir idealize etmeyi davet ediyor. Bunun yapılmaması gerektiğine inanıyorum. Anadolu’nun Allah belasını versin demiyoruz da onun bir dolu arızalar barındırdığının, çok geri bir coğrafya olduğunun unutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca bir sır vereyim, biz arkadaş ortamlarında şaka yollu diyoruz…

Bu üç roman içerisinde sadece “Yaban”ı beğenirim. Köylülüğün üzerine cesaretle gittiği için… Diğerleri de gidiyor ama “Yaban” adeta bir meydan okumadır. Aradaki 10 yıllık fark da göz önünde bulundurulmalıdır. Yazarın 1928 yılında yazdığı “Sodom ve Gomore” diğer iki romanımıza daha benzer bir romandır. Tek farkı taşraya yönelmemiş olması, İstanbul’u ele almış olmasıdır.

Anadolu, taşra, köy adlandırmasından bahsediyorduk. Taşra dedik, taşra köyle beraber kasabayı da kapsıyor. Esasında olay kasabada geçer. Hatta Türkiye bir kasabadır. Türkiye’yi kasaba zihniyeti yönetir. Kasaba köyü de etkisi altına alır. Köyün kendi alışkanlıkları, kendi renksizlikleri vardır ancak köy politik olarak kasabanın bir taşeronudur. Köyü yöneten zübük politik olarak en yukarının düşüncesiyle kasabada karşılaşır. Taşra kelimesi de her ikisini akla getirdiği için ben taşra kelimesini kullanmayı doğru buluyorum.

“Yaban”la ilgili “Küçük Uyanığı Ele Alan Roman” başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazıyı yorum bölümünde bulacaksınız. Bu sebeple “Yaban”dan çok fazla bahsetmeyeceğim. Diğer romanlarla olan ruh ortaklığından bahsedeceğim.

“Çalıkuşu”yla başlayalım o zaman…

Bu üç romanda hem aşk vardır hem politika vardır. Sadece “Çalıkuşu” aşka daha fazla yoğunlaşmıştır. Hatta politik atmosfer ve taşra bu romanda Feride’nin sergüzeştinde fon işlevi görürler diyebiliriz. Önemli fonlardır ve bize doyurucu ipuçları sunarlar ama roman esasında Feride’nin romanıdır.

Derin psikolojik tahliller yoktur romanda. Hatta Feride’nin neden o şekilde davrandığını anlamak güçtür. Çevremizde çok sayıda “salak kadın” bulunur. Doğru mu? Bu salak kadınlar, hiç değmeyecek bir öküzü kafaya takıp onun oyuncağı haline gelirler. Ömür boyu veya uzunca bir süre diyelim o öküz tarafından parmağında oynatılırlar. Yalan mı? Hele ki bunlar Feride gibi ekonomik olarak ayaklarının üstünde durabilecek kadınlarsa bu kafa gelip gitmelerini anlamak iyice zordur. Sanırım aşktan ziyade psikolojik takıntı gibi bir şey söz konusudur. Salak kadın, öküz tarafından değersiz hissettirilirse o değeri elde edebilmek için her şeye evet diyebilecek kıvama gelir. Öküz de onu ömrü boyunca maniple edecektir. Erkeklik dünyasında bir kadının ilgisi övünç (prim) kaynağıdır çünkü. Erkek bu ilgiyi çok sever ve o ilgiyi sömürür. Kadın da buna izin verdiği için ve bunu aşk olduğunu zannettiği için salaktır işte… Yalan mı? Ben bunlardan binlercesini gördüm. Feride bunlara örnektir. Bunlara örnek olarak gördüm ama bazı şeyleri neden yaptığını anlamak çok güç. Kamran’ın teklifini neden kabul ettiği, kabul ettikten bir gün sonra ondan neden uzak durduğu (sonradan onu deli gibi sevdiğini öğreniyoruz), seviyorsa aldatıldıktan sonra onu neden affetmediği, yıllar sonra neden affettiği… Bunları anlamak gerçekten zor. Sadece salaklıktan ziyade romanın ustaca yaratılmadığı düşüncesini akla getiriyor.

Feride bu salaklıkları yaparken taşrada güçlü bir profil çizmektedir. Bir kadın olarak dik durmaktadır. Bir Hypatia değildir ancak yine de 100 sene öncesi için güçlü gözükmektedir. Taşradaki kan emiciler elbette bu romanda da karşımıza çıkıyor. Bunlar eşraf ve mütegallibe diye tarif edilen kesimlerdir. Yani ileri gelenler. Yani zenginler ve önemli bürokratlar… Bunlar taşrada mutlak iktidarın sahipleridir. Üst tarafın yönelimini sezerler ve onunla direkt olarak karşı karşıya gelmekten kaçınarak o lokal alanda iktidarlarını kurarlar. Bunlar zevke, sefaya ve gösterişe düşkündürler. (Güzel) Kadınlar bunların özel ilgi alanına girer. Feride hem güzeldir hem de şehirden geldiği için farklıdır yani bir nevi egzotiktir. Bütün zalimler Feride’nin peşindedir. Feride bunlara kah karşı koyar kah koyamaz. Neredeyse bir aseksüel gibi de davranır. Boyun eğdiğinde zalimlere meze olmaz da o mekanı terk eder. Bir nevi yenilir fakat zalimin koynuna girmediği için yenilmiş de sayılmaz. Muhafazakarlık da sık sık karşımıza çıkar. Bir 10 sene sonra çok daha önemli bir mücadele başlayacaktır. Bu yüzden o yıllarda çok büyük bir mücadele tarafı değildir muhafazakarlık ama vardır. Böyle bir romandır “Çalıkuşu”.

Gelelim “Vurun Kahpeye”ye. Bu romandaki Aliye de tıpkı Feride gibi İstanbul’da tahsil görmüş ve Anadolu’ya muallimlik yapmaya giden bir (güzel) kadındır. Feride’nin kişisel kaçışının aksine Aliye idealist olduğu için gitmek istemektedir Anadolu’ya. Bu romanda da aşk vardır ama bu aşk idealize edilmiş bir aşktır ve “Çalıkuşu”nun aksine tüm romana yayılmış bir çelişkiler toplamı değil, hemen romanın başında sunulan bir aşktır. Vatanperver ve ilerici güzel kadın Aliye hemen romanın başında yakışıklı Kuvayı Milliyeci Tosun Bey’le nişanlanır. Bu iş hemen halledildikten sonra siyaset ve savaş sahneye çıkmalıdır. Bir Batı Anadolu kasabasındayız ve Yunanlar kasabayı işgal ederler. Bu roman adeta bir bildiri gibi bir romandır. Halide Edip, 1919 Sultanahmet mitinglerinde konuşma yapacak kadar etkili bir kadındır ve Yunan işgaline çok içerlendiği için Anadolu’daki harekete fiziki olarak katılmıştır. 1923 yılında bu savaş kazanılınca adeta bir öfke kuşumu olarak bu roman yazılmıştır. Roman karakterleri klişe karakterlerdir. Yunan kumandanı haricinde herkes temsil ettiği kesimin bütün karakterini yansıtır. Tiplemedirler dolayısıyla.

Bu romanda muhafazakarlık daha yoğun olarak karşımıza çıkar. Hacı karakterinde vuku bulan bu olgu yapacağını yapar. Ne yaptığını tahmin etmek zor olmasa gerek fakat burada Halide Edip’in “Gerçek İslam bu değil.” şeklindeki yaklaşımının da altını çizmeliyiz. Son yıllarda pek kalmadı ama Tr yaklaşık bu GİBD saçmalığını sıkça yaşadı. Eşraftan yine diğer roman gibi hem iyileri görüyoruz hem kötüleri ama kötüler daha çarpıcı ve önemli. Aliye, Feride’den daha net bir karakterdir. Bir askerdir o. Çelişki falan yaşamaz. “Salak kadın” değildir kesinlikle. Nokta atışı bir seçim yapmıştır.

Bu iki roman da Türk romancılığının gelişimi açısından okunması gereken romanlardır ama zayıf romanlardır. Sürprize ve yaratıcılığa fazla alan açan romanlar değillerdir.

“Yaban”ın bunlarla olan ortaklığı taşrada bulunan şehirli aydını ele almasıdır fakat bu aydın aracılığıyla yazar taşrayı idam eder. Oranın idealize edilmekten uzak bir yer olduğunu ve ancak müdahaleyle değiştirilebileceğini savunur. Jakoben olduğu gerekçesiyle eleştirilen bu yaklaşım, benim de düşüncemi yansıttığı için bu romanı severim. Saçma sapan bir metin değildir ama bir edebiyat şöleni de değildir “Yaban”. Cesareti ve kararlılığı dolayısıyla severim kendisini. “Yaban”ı okumadıysanız mutlaka okuyun derim bu yüzden…

 

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın