İlk 1 Mayıs’lar, İlk Eylemler, İlk Solculuklar

depo-1-mayis-tatil-mi_16_9_1524212347_16_9_1556352366_16_9_1587991105

Yarın 1 Mayıs. 1 Mayıslar benim için önemlidir çünkü çocukluğumdan beridir katılırım. Aslında yanlış oldu bu. Çocukluğumda katıldım sonra büyük bir ara verdim ve yıllar sonra tekrar katılmaya başladım. Çocuklukta insan yüklenen duygular bir türlü insanın peşini bırakmıyor. Şimdi solculuk kariyerime bir bakalım…

Bu tür yazıları Gorki Okuryazar ve Ümit Cingöz için yazıyorum büyük çoğunlukla çünkü onlar Orhan Pamuk karakterleri gibi geçmişe bağlı yaşayan karakterler. Ben öyle değilim pek ama geçmişi aklımdan bir türlü çıkaramıyorum. Bakalım bakalım erken solculuk devrelerine.

Lisede ve üniversitede, Hami Mandıralı’nın Almanya kariyeri gibi veya Hakan Ünsal’ın Blackburn kariyeri gibi bir solculuk kariyerim vardı.

Hayatımda katıldığım ilk siyasi toplantı 80’li yıllarda Ankara Keçiören’deki Turgut Özal mitingiydi. Bedava top dağıtıyorlar diye gitmiştik mitinge. Topu alamadık. Sonra bir gün Ankara Kuşcağız’daki “kayalıklara” o zamanki ANAP Keçiören belediye başkanı Melih Gökçek’in geldiğini hatırlıyorum. İlk gördüğüm “ünlüler” bunlardı.

Sonra lise bire geldim. O ana kadar aktif siyasetle ilgilendiğim olmamıştı. Solculuk kariyerimi başlatan olay Sivas Katliamı olmuştu. O gün bir lokantada komi olarak işe başladığım gündü. Eve gelip televizyonu açtığımda olanları görmüştüm. 14 yaşındaydım. Aslında olan bitene pek aklım yetmese de üzülmüştüm. Alevi bir aile olduğumuz için de hafiften tırsmıştım.

Sonra o dönemlerde duyduğum bir cümleyle hayatım değişti. Nerede ve nasıl olduğunu bilmediğim bu diyalogda tanıdığımız sert bir edayla karşısındaki kişiye “Allah diye bir şey yoktur. İnsan maymundan gelmedir. Bizdeki kuyruk sokumu bunu kanıtlar!” demişti. Ben o saniyede ateist olmuştum. Çok saçma gelebilir. Demek ki bunun için yeterli bir hazır bulunuşluk seviyesine sahiptim. Elbette bununla kalmadım. Bir zaman sonra Turan Dursun’un “Din Bu” kitaplarını okudum. Kuran’ı da okudum. Onun verdiği bilgileri açıp Kuran’dan “çek” ettim ve 14, 15 yaşında bilinçli bir ateist oldum. Elbette bir Alevi için ateist olmak çok kolay bir şeydir. Ailesine gidip “Ben Alevi oldum.” dese “Ee, ne yapalım…” der. Öyle olmuştu. Hatta derste din kültürü öğretmeniyle Turan Dursun iddialarını tartışmıştım. Hoca da bana dönem ödevi olarak “Turan Dursun’dan beş iddia” ödevini vermişti.

İnsanlar kendi kendilerine solcu olmazlar pek. Dünyayı değiştirmek, devrim yapmak, sıkı bir mücadeleye girmek istemezler. İlla ki bir “etkili arkadaş” devreye girer. Bu etkili arkadaşlar olmadık kişileri olmadık siyasal süreçlere çekebilirler. Beni de bu ilk (tırt) solculuk sürecime bir etkili arkadaş çekti. İkincisine de yine etkili arkadaş çekmişti.

Bizim sınıftaki Hasan adlı arkadaşım (aynı zamanda uzaktan akrabamızdı da) bu işlerle ilgileniyordu. Beni solculukla tanıştıran odur. Kendisi o zamanlar Kaypakkayacı takılıyordu. Sonra EMEP’li olmuştu. Daha sonra da irtibatı kaybettik.

Hazırlık sınıfı bitip de lise bire başladığımızda yani 1994 yılına tekabül ediyor bu, Hasan bana Kaypakkayacıların dergilerini getirmeye başladı. Bu dergiler A3 boyutunda idi. İçinde çok az fotoğraf oluyordu. Küçük puntalarla inanılmaz uzun yazılar vardı. Bunları okumaya çalışıyordum ama okuyamıyordum. Derginin sonunda “Gerçekleştirdiğimi Eylemler” adlı bir bölüm vardı. Burada duvara yazı yazmalardan, esnaf cezalandırmalara, silahlı çatışmalardan, suikastlara birçok eylem vardı. Bunlardan heyecanlanıyordum. Hatta bir dönem babama alacağını vermeyerek bizi fakirliğe iten müteahhitleri öldürüp dağa çıkmayı bile düşünmüştüm. Fantezi boyutunda elbette. Yoksa bunu yapacak cesaretim yoktu.

Bir gün Hasan beni okulun yanındaki bir parkta (Ankara İncirli Lisesi) bir eyleme götürdü. Beş dakika sürdü bu eylem. Parkta dolaşıyormuş gibi yapan 8, 10 kişi birden sloganlar atmaya başladı. Sonra birisi bir şeyler okudu ve dağıldık. Bu eylemden dolayı adrenalin dolmuştum. Bu katıldığım ilk eylemdi.

Sonra ikincisi geldi. O örgütün adı LÖB’dü. Liseli Öğrenciler Birliği… LÖB olarak bu sefer Ankara Bakanlıklar’daki MEB binası önünde bir eylem yapacaktık. YÖK’ün kuruluşunu protesto eylemi olabilir. Tam olarak hatırlamıyorum ama o eylem olsaydı polis hazırlığı olmalıydı diye düşünüyorum. Yine aynı şekilde MEB binası önünde geziyormuş gibi yapmıştık ve birden bu sefer 12, 13 kişi bir yuvarlak olup beş dakikalık eylemimizi yapmıştık. Nasıl oldu da gözaltına alınmadık hayret… Bu esnada yoldan geçen birileri de eylemi izlemeye başlamıştı. Bir tane öz güvenli “Genciz, güçlüyüz, Atatürkçüyüz!” diye slogan bile atmıştı. Kimse eşlik etmemişti slogana. O gün Atatürk ile ilgili birtakım acayiplikler olduğunu sezmiştim.

Bu esnada ben bekar dayımın kitaplığına dadanmıştım. Oradan ilk olarak Komünist Manifesto’yu okumuştum. Artık kendime bir “komünist” diyordum. Öyle demem gerekiyordu fakat bir iki sene sonra yine o solcu ortamlarda tanıdığım Kürt Hareketi sempatizanı (örgütçüsü) bir arkadaşa sır verir gibi “Ben aslında komünist değilim. Sınırların olmamasına inanmıyorum.” demiştim. O da “Ben de.” demişti. Yine o kitaplıktan 38 Dersim Harekatı’yla ilgili bir kitap okumuştum. Bu sefer de Kürt olma duygusu öne çıkmaya başlamıştı. Bir de Nokta veya 2000’e Doğru dergilerindeki işkence haberlerini okumuştum. Çok korkuyordum işkence görmekten. Bunu itiraf edebiliyorum ama sol ortamlarda bu ayıp sayılıyordu. Hala da öyledir.

1994 yılı eğitim öğretim yılı böylece kapanmıştı. Hasan’la başka eylemlere katılmadık. Ankara’daki Meclis Parkı’nda ve AOÇ’de biralar içtik. Bayılmıştım o etkinliklere. Orada genel konu benim kızlara olan aşkımdı. Konu bazen siyasete de geliyordu. Hasan’ın aklında sadece bunlar var gibiydi. Benim kız muhabbetlerimi beğenmediğini hissediyordum.

1994 Temmuz’unda ilk büyük eylemime katıldım. Sivas Katliamı anması gördüğüm ilk kitlesel eylemdi. Sıhhiye Köprüsü üzerinde toplanan kalabalık, Tandoğan’daki meydana değil de boş araziye yürümüştü. O kalabalıktan çok etkilenmiştim. İnsana güven duygusu veren bir kalabalıktı. Solculukta sayılar çok çok çok önemlidir bana göre. Sayının önemli olmadığını, önemli olanın nitelik olduğunu söyleyenlere karşı hep mesafeliydim. Daha sonraki siyasal toplantılarda bazı bazı şeylerin neden olmadığı uzun uzun tartışılırken söz alıp “Çünkü sayımız çok az.” demek istedim çokça ama yapamadım.

O eylemden sonra kendimi çok iyi hissetmiştim.

1995 yılında ise olan bir olay hem beni hem de LÖB’ü dağıttı. Kızılay’daki bir memur eylemine katılmıştık. Eve doğru giderken Sıhhiye’de polisler bizi gözaltına almak istedi. Bazılarımı çevirdi şeritli bir yere. Bu esnada ben ve yanımdaki arkadaşım kaçtık. Bu olay beni yıllarca çok etkiledi. Kendime kızdım. Kendimle didiştiğim en önemli olaylardan biriydi. Korku böyle bir şeydi işte. İnsan zaafıydı bu. Yıllar sonra 12 Eylül’de içeride yatmış olan bir arkadaşım o yıllarda hemen hemen herkesin işkencede döküldüğünü söylemişti ve bunu da çok insani bulduğunu belirtmişti. Elbette direnenler de vardı ama ben, birisi işkencede konuştu diye onu tamamen aforoz etmeyi doğru bulmuyorum. Başımıza gelmediği için bilmiyoruz. Bunları kendimi aklamak için söylemiyorum. Korktuk ve yanlış yaptık. İşte bu yüzden biraz da devrimler olmuyor. Biz de o sorumlu insanlardan birileriydik.

O arkadaşlar üç, dört gün içeride kaldılar. Önemli bir dayak da yemediler diye biliyorum. Elbette çoğu aktif siyaseti, solculuğu bıraktı. Ben biraz da vicdan duygusuyla biraz daha asıldım solculuğa. Artık eylem varsa korkmadan gitmeyi kendime bir görev olarak görüyordum. Siyasi bilinç elbette yoktu. Örgütlülük de yoktu.

O zamanlarda Hasan beni Kürt partisinin bürolarına da götürdü birkaç kez. Oralarda gergin atmosferi daha yakından hissediyordum. Daha “yakıcı” geliyordu bana oralar. Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu’nda gerçekleştirilen Newroz etkinliğine de katıldım o sene. Kürtlük duygusu daha baskın hale geliyordu. 1992 yazında oto teyp tamircisinde çalışırken, cumartesi günleri benim üstümü ararlardı “Bu Kürttür, kesin bir şey çalmıştır.” diye. O travmalar her Kürt gibi bende de vardı.

O günlerde çok saçma bir anım da var. Özgür Radyo adlı bir radyoda “Şiirlerle Yaşayanlar” adlı bir program vardı. Ona katılmıştım. Arkadaşlarım bilir, şiiri hiç sevmem. Beş dakika tahammülüm yoktur şiire. O yıllarda dayımın kitaplığından Hasan Hüseyin şiir kitapları almıştım. Programda buğulu sesimle onlardan birini okumak istedim. Spiker benden kendimi tanıtmamı istemişti, ben de “Ben Baran. Lise bire gidiyorum. Aşırı solcuyum. Ateistim.” demiştim. Bu anı beni hala yerlere yatırır… O programa katıldım diye bana bir konser bileti hediye etmişlerdi. Perinçek’in partisinin Atatürk Spor Salonu’nda düzenlediği bir etkinlikti o. Bulutsuzluk Özlemi vardı. Sahi Bulutsuzluk Özlemi nasıl bir gruptur sizce? Ben dinleyemem onları. Orada yine bir “ünlü” görmüştüm, Doğu Perinçek…

1995 1 Mayıs’ı katıldığım ilk 1 Mayıs’tı. Yine Sıhhiye Köprüsü üzerinden bir yürüyüş olmuştu. Hayatımda en çok etkilendiğim, en çoşkulu eylemlerden biri olmuştu. LÖB unsurları var mıydı yok muydu hatırlamıyorum. Sanıyorum gözaltı olayı 1 Mayıs’tan sonra olmuştu. O halde yoğun bir şekilde varlardı. Bu eylemlere annemden gizli gidiyordum. Ceketimi kanepenin içine koyup, montumu üzerime çekerek gidiyordum eylemlere.

1996 1 Mayıs’ına kadar bir şey olmadı. 96 1 Mayıs’ı yine aynı şekilde kutlandı. Bu sefer sadece ben Hasan ve Kürt etkinliklerine beraber gittiğimiz Zülfiye adlı arkadaşım vardık. Kendisi şu anda Facebook’ta arkadaşım. Ne yapar ne eder? 1 Mayıs eylemi bitti ve ben eve geldim. Evde televizyonu açınca İstanbul’da meşhur olayların yaşandığını gördüm. Yaşanılanlardan çok etkileniyordum. Bir kızın lalelere sopalarla saldırmasını anlayışla karşılıyordum. Ben de öfkeliydim faşist devlet düzenine. Bu duyguyu solculuk yapmayanlar anlayamazlar. Şimdi bunun çok yanlış bir hareket olduğunu düşünüyorum. Özü itibarıyla değil sonuçları itibarıyla. Yoksa, güzel şeyler olacaksa ve bunun için otobüs durakları, bankamatikler yakılacaksa, savaşlar çıkıp insanlar ölecekse, bunlar sorun değil. solculuk yapmayanlar bu duyguyu anlayamazlar. İnsan hayat da efsane zaten. Bir tek kişinin bir damla kanı bile… Bu tür söylemler tarih cahilliğidir. Sakin olun, bu paragrafta savaş çağrısı yapmadım. Zaten artık böyle bir dünya olduğuna da inanmıyorum ama devrim gibi iddialı bir şeyle ilgilenenler insan hayatı ve bir damla kanla olan ilişkilerini gözden geçirmelidirler.

1996 1 Mayıs’ı ülke genelinde bir olay olmuştu. Herkes çok etkilenmişti bundan. Dolayısıyla 1997 1 Mayıs’ı, 2 Mayıs 1996 gününden itibaren önem kazanmaya başlamıştı. Herkes çok büyük olayların olacağını düşünüyordu. O gösteriye gitmek cesaret isteyen bir şeydi. Bu cesaret bende var mıydı? Normal şartlarda olmayabilirdi ama ben hala o gözaltı olayında kaçtığım için kendimle kavga ediyordum ve bu kavga sonucunda o gösteriye gitme kararı aldım. Evdekiler bana baskı yapıyorlardı. Hatta bazı akrabalar bile arayıp gitmemem gerektiği konusunda beni uyarıyorlardı.

O zamanlar dershaneye gidiyordum. Kimseyi bulamamıştım yanıma. Bir kız arkadaşımla gittik eyleme. Yine güldüğüm bir anım var. Büyük olaylar çıkacağını düşünüyordum ve hiçbir örgütle bağım yoktu. O halde CHP ile gitmeye karar verdim. Bir şey olursa onlarla kaçmak daha kolay olacağı için. Hem de onlar çok kalabalık olduklarından dolayı kimse kim olduğunu sormuyordu. Bu arada hatırladım, 96’da Eğitim-Sen’le beraber yürümüştük. Bir şey olmadı ve eylem bitti.

Lise bitmişti. Hacettepe’yi kazanmıştım. Artık Beytepe kampüsündeydim. Orası solun kalesi olarak bilinirdi. Gerçekten de öyleydi.

1998 1 Mayıs’ına gitmedim çünkü Hacettepe Türk Halk Müziği Topluluğu olarak Denizli’ye yarışmaya gidiyorduk. Yarışma olmasaydı giderdim muhtemelen. Bu kopuş benim için iyice bahane oldu ve yıllar sürecek olan apolitiklik kariyerim başlamıştı.

Bu esnada bir de gözaltı yaşamıştım. Bir Dakika Karanlık eylemlerine katılmıştım. Ankara Kuşcağız’daki Lazlar Durağı adlı bölgedeki eyleme akrabalarımızla katılmıştık. Dönüşte polis bizi aldı ve Esertepe Karakolu’na götürdü. Orada bir yarım saat falan tuttular sonra da gönderdiler.

1998-99 yılları üniversite dönemiyle beraber siyasetten iyice çekildim. Bunda o dönemdeki en yakın arkadaşım Ünal’ın etkisi var mıdır? O SİP’e üye olmuştu. Onunla bir dargın bir barışık giden ilişkimiz beni aktif siyasetten soğutmuştu. Onun tavırları bana yanlış geliyordu. Bu kadar büyük kavgaların, bu kadar önemli işlerin insanı değildim ben. Zaten ilk seçimlerde de Kürt partisine oy vermiştim. Hayatımın en saçma, en gereksiz dönemleriydi. Siyasete bulaşsaydım belki kişisel olarak kendimi daha nitelikli bir insan haline getirirdim ama siyaset böyle yapılmaz ki… Sana kattıkları mı önemlidir? Laf aramızda bugün, sol siyasetle uğraşanların o uğraşmış olma durumunun kendilerine sağladığı psikolojik avantajla fazlasıyla ilgilendiklerini düşünüyorum. Buna kimseyi inandıramam ama…

1999 yılında oy verdiğim ilk seçimlerde Kürt partisine oy verdikten sonra uzun, ağır ve derin bir apolitizm devrine girdim. Bu süreçte hayatıma saçma sapan işler, saçma sapan aşklar soktum. Bazı hobilerimi takıntı haline getirdim. Halk müziği ve sinema gibi. Bunlar hayatımı doldurdu. Öğretmen olarak önce Sinop’a sonra da Bolu’ya atanmam da etkili olmuştur. Öğretmenler mıymıntı olurlar. Rahattırlar. Eğitim-Sen’deki az sayıdaki aktiviste bakmayın, öğretmenler genel olarak orta sınıf konforunu ve dar kafalılığını dibine kadar yaşarlar. Ben de onlardan biriydim.

O kadar apolitiktim ki bir arkadaşıma Ergenekon’un ne olduğunu bana Bilal’e anlatır gibi anlatmasını istemiştim. Evimde tv yoktu. Haberleri zaten çocukluğumdan beridir izlemem. Gazete de okumazdım. Sadece ve sadece sinema vardı hayatımda. O kadar apolitiktim ki 2008 yılında İngilitere vizesi almak için Bolu’dan İstanbul’a gelmem gerekmişti. Altunizade’deki başvuru merkezi Abide-i Hürriyet’e taşınmış. Haberim yoktu. Bir otobüse atladım ve oraya gittim. Otobüsten inince ortalığı ana baba günü şeklinde gördüm. Ne oluyor ne bitiyor anlamaya çalışırken o günün 1 Mayıs olduğunu ve devrimcilerin polis şiddetine maruz kaldıklarını anladım. O gün kendimden utanmıştım. 2010 gibi referandum sürecinde tekrar gazete okumaya başladım. Taraf’a falan bakıyordum. Neredeyse yetmez-ama-evet’çi olup ölümcül günahı işleyecektim. Sonra biraz daha iyi bakınca olayı kavradım. Ondan sonra tekrar siyasetle ilgilenmeye başladım. Eğitim-Sen’e üye oldum. 2011’de yıllar sonra 1 Mayıs’a gittim. Taksim’deydi. 2012’de de Taksim’deydi ve bu gösteriler inanılmaz iyiydi. Sonra Ünal devreye girdi ve beni TKP’li yaptı. Oysa TKP’yle alakam yoktu. 32 yaşında buna aldanmış olmaktan dolayı kendime hala kızarım. Beylik cümlelere baktım, işte eşitlik, özgürlük, sosyalizm falan… Etkili arkadaşın bastırmasıyla, kandırmasıyla üye oldum oysa ki dediğim gibi TKP’yle alakam yoktu. Onların Kürt Sorunu hakkındaki düşüncelerini sonradan kavradım ve uzaklaştım onlardan, işte Kürt sorunu sınıfsaldır (bu bir laf salatasıdır), Kürt sorunu ancak ve ancak sosyalizmde çözülür (hayır bu şart değil), ikirciksiz emperyalizmin karşısındayız (bu da hayatlarında hiç yakıcı politik süreç yaşamamış öznelerin apolitiklik bahaneleridir) bla bla bla. Bunlar bana göre skandal şeylerdi ama elbette Kürt olmayanların bunları kavraması pek mümkün değil diye düşünüyorum. TR’de Kürt olmayanların asla kavrayamayacağı bir sosyal psikoloji vardır.

İkinci solculuk dönemim kısa sürmedi. Üstelik dolu dolu geçti. O süreçte üzerime düşen her şeyi de fazlasıyla yaptım ama o süreçte de okuduğum kitaplar, Evrim Ağacı makaleleri, romanlar falan beni farklı bir noktaya itti ve o süreci de kapattım. Belki bir gün bu ikinci solculuk dönemini de ayrıntılarıyla yazarım.

Şu anda elbette solcuyum. Kapitalizm karşıtıyım. İnsanlar sosyalizmi kursunlar isterim ancak değişen şeyler var. Bir kere sosyalistlerin kapitalizm eleştirilerini yanlış ve eksikli buluyorum. Hatta karım ve yakın arkadaşlarım beni kapitalist olmakla eleştiriyorlar. Kapitalizmin çok güçlü olduğunu ve önemli şeyler başardığını düşünüyorum. Evet, pandemiye rağmen böyle. Bunları da bir gün yazacağım. Ayrıca kapitalizmin çok ilerlediğini ve orta vadede (yani bir 30, 40 yıl sonra) herkesin yaşamını oldukça kolaylaştıracağına inanıyorum. Bırakın kapitalizmi bir 10 sene sonra İstanbul’un her yeri metro TR’nin her yeri hızlı tren olacak. Ayrıca günümüzün ekonomik ve siyasal koşullarında, günümüzün enerji, istihbarat, silahlanma, güvenlik, yaşam koşulları koşullarında “devrim” gibi kısa sürede, zorla, an ve önemli değişiklikler ne kadar mümkün? Derler ki sen mümkün olup olmadığına bakmayacaksın… Neyse bunlar derin mevzular…

Bu yazıda (resmen) bir çocuğun başından geçenleri okudunuz. İnsan iyi, güzel ve yüce şeyler başarma potansiyeline sahip midir? Önemli şeyler başarabilir ama güzel ve yüce şeyler için yüzlerce belki de binlerce yıl gereklidir. Neyse… Boş verebilir miyiz?

 

Bu yazı siyaset, Uncategorized kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.