1 MAYIS 2016 İLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİM

Bu ülkede solcu olmak zordur.
Buranın halkı tuhaftır. Sosyoloji, sosyal psikoloji, antropoloji, arkeoloji, ideoloji, fermatoloji falan tüm bildiklerini sorgulayabilir. Buranın halkında üç kâğıtçılık ve şımarıklık damarı güçlüdür.
Fakat solcu olmaya devam ediyoruz. Solun en önemli günü 1 Mayıs’tır. Türkiye, dünyada 1 Mayıs’ların en kitlesel kutlandığı ülkelerden biridir. Neden böyledir bilemiyorum. Bu kitlesellik, eylem izinli olursa gerçekleşiyor.
Şimdi şu izin meselesine girelim.
Taksim, devrimcilerin namusudur deniyor…
Namus, feodal bir kavram. Kullanılmamalı. Taksim’in tarihsel önemi inkâr edilemez elbette ama devletle, Taksim inatlaşmasına girildiği zaman neler oluyor bir bakalım.
Toplam 1500 kişi geliyor (hepsi canım, cananımdır.) Sol partilerin örgütlü üyelerinin bile yarısı gelmiyor. Sonra kimsenin gönüllü olmadığı bir tiyatro yaşanıyor. Polis bir gaz atıyor ve kitle dağılıyor. Doğaldır çünkü gaz yiyince bulunduğunuz alanı terk etmek zorundasınız. Yani orada duramazsınız. Bu olaya “çatışma” isminin takılmasına da karşıyım. Polisiye önlemlerde günümüzde gelinen noktada kitlesellik tarihte hiç olmadığı kadar önemli hale gelmiştir. Barikatları aşıp Taksim’e girmek için bence kararlı bir 100 bin kişi falan lazımdır.
Sonra; o gün yollar, metrolar, metrobüsler kapalı olduğu için sıradan vatandaş işine gücüne gidememektedir. Lanet olsun denilebilir kolaylıkla ancak bu durum hali hazırda şımarık olan halkla sol arasındaki mesafeyi arttırmaktadır. “Mal” bu, yapacak bir şey yok. Şu “yakıp, yıkmak” meselesi zaten başlı başına bir problem olarak ortada durmaktadır. Bu insanlar televizyon izleyip “nsı nsı nsı nsı” demektedirler. Ne yapacak sol? Kendisini halka mı beğendirecek? E, biraz öyle olacak. Sol, yerinde ilkeli tutum takınırsa, halk hiçbir zaman merak edip “bunların meramı neymiş” diye merak etmeyecektir.
“1 Mayıs’ta Taksim’deyiz!” diye ilan edince bunlar olmaktadır. 1 Mayıs bayram havasında ve güvenli bir şekilde kutlandığı zaman ise yüz binlerce insan bayrama katılmaktadır. Bunların bir bölümü hayatlarında ilk kez solla tanışan gençler olmaktadır. Bu insanlar solculaşmaktadırlar. Hali hazırdaki devrimcilerin ise yüzü gülmektedir, umutları tazelenmektedir. Ölmediklerini hissetmektedirler. Hangisi sizi devrime yakınlaştırır?
Geçen senelerde de böyle düşünüyordum ama fikrimi söylemeye korkuyordum açıkçası. Taksim meselesinin aşılmaz bir tabu olduğuna inanmıştım ki bu sene sendikalar Taksim diye ısrar etmediler. Bu sendikalarda sorumluluk alanların hepsinin bir sol partide örgütlü olduklarını düşünürsek bu kararı sol örgütler aldı diyebiliriz. Taksim’de olacağını ilan eden bazı küçük örgütler de yok değildi. Bunlar 14, 15 kişiyle Taksim’i zorlamış olmalılar. Hem büyük bir şiddete maruz kalmışlardır hem de moral bozucu görüntüler ortaya çıkmıştır. Görüntüleri izlemedim. Kendilerine geçmiş olsun diyorum ama yanlış yaptıklarını düşündüğümü de belirtmeden geçemeyeceğim.
Bu sene bir şeyler farklıydı ama.
Bunu da herkes hissetti zaten.
Herkes bu farkı biliyor ayrıca.
Arkadaşlarla kişi sayısı tartışması yaptık. Zaten bu kişi sayıları tahmin etmede kötüyümdür. Ben 50 bin kişi dedim. Kimisi bunu iyimser buldu. Taş çatlasa 10 bin falan dediler. 20 bin diyen oldu. En iyimser tahmini ben yaptım. Neyse, herkes kitlenin çok az olduğu konusunda hemfikirdi ama. İzinli bir gösteri, pazar günü, ulaşım rahat ama 1 Mayıs’a gelebilecek insanların çeyreğinin çeyreği gelmiş.
Bunun birinci sebebi bomba korkusuydu. Evden çıkarken bir daha eve gelememe ihtimalini düşünmedim değil. Bazı şeyleri bazen dile getirmemek gerekir. Bu, böyle bir şey değil şu anda. Herkes bunu biliyor.
İkinci sebebi şu anda muhalif kesimlerde bir dağınıklık hali olduğudur. Bunu da kendimize itiraf etmemiz gerekir. Kimse kendisini kandırmasın. Tekrar ediyorum bazen kibarca motivasyon kabaca gaz denilen şeye ihtiyaç vardır ama herkes her şeyi görüyorsa şapkayı öne koyup düşünmek daha akıllıca bir davranıştır.
Heyecansız ve renksiz bir 1 Mayıs’tı. Gergindi. Zaten amaç eğlenmek değil eylem yapmış olmaktı. Ben yine de önemli ve değerli bir eylem olduğunu düşünüyorum. Bu ülkede canını hiçe sayarak sokakları, meydanları sahiplenen birilerinin olduğunu hatırlamış olduk. Bu, bir bakıma “ölmemiş olmak” demektir.
Ölmedik ama yaşamıyoruz da…
Son olarak da alanda gördüğüm bir takım dar grupçu anlayışlardan midemin bulandığını ekleyeyim.
Yaşasın 1 Mayıs!   

  
Bu yazı Uncategorized kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.