Harika Bir Gündü 23 – İzmir, Manisa

İki ay önce 55 TL’ye İzmir uçak bileti bulunca zıplamıştım.

Daha önce üç kere İzmir’e gitmiştim ama orayı hiç “bilinçli adam” gibi gezmemiştim. Hazır gitmişken bir de “şehzadeler diyarı” Manisa’yı göreyim dedim çünkü daha önce gördüğüm başka bir “şehzadeler diyarını” çok sevmiştim (Amasya.)

Her zamanki gibi geceden havalanına yollandım. Bu ucuz biletler gece uçuşu oluyor genelde. Konformizmi mutfağa çay koymaya göndermezseniz ucuz seyahat edemezsiniz.

Sabiha Gökçen iç hatlar gidiş’in üst katında bir Starbucks var ve oranın yayla gibi geniş, rahat koltukları var. Orada çok rahat uyuyabilirsiniz. Somya gibi. Somyanın da ne olduğunu biliyorsan orta yaşlısın…

50 dakika diyorlar ama en bir saat 10 dakika. Yine de hiçbir şey değil tabi. O sürede bazen Taksim’e gittiğimiz oluyor. Havaş’a atladım ve Basmane’de indim. Aslında stratejik bir hata yaptım. O ilk gün havalanından Selçuk’a gidip, üçüncü günkü planımı gerçekleştirmem daha iyi olurdu. Selçuk’a geleceğiz…

50 liraya Güzel İzmir Oteli diye bir otel buldum, internetten. Banyosu tuvaleti ayrı, tek kişilik oda işte. Merkezi yerde. Daha ne olsun! Otelin pavyonlar bölgesinde olmasını kim takar? Otelin yanında yer alan pavyonun önünde vitrinde mal sergiler gibi çıplak kadın sergilemelerini ve beni Arap zannedip “halaall” diye içeri çekmeye çalışmalarını kim takar! Nasıl “halal” oluyor lan! Şu çok meşhur, içinde skandal hiçbir şey barındırmayan “gerçek” İslam’da pavyonda mı var yoksa?

Otele giriş 12’den önce olamayacağından dolayı, vaktimi boş geçirmeyeyim diye çok yakında buluanan İzmir Fuar Alanı’na şimdiki adıyla Kent Park’a yollandım. Buraya 2004 yılında gelmiştim ve o zaman bir fil vardı burada. Şimdi Çiğli bölgesinde bir hayvanat bahçesi açılmış. Muhtmelen oraya götürmüşlerdir. Not: Hayvanat bahçelerine karşıyım, anti-propogandasını yaparım ama gidip, görürüm oraları.

Kentin göbeğinde bu kadar büyük bir yeşil alan olması büyük bir şans İzmirliler için. Bu arada üçüncü gün Şirince’ye gittiğim için döndüğümde Sevan Nişanyan’ın otobiyografisini tekrar karıştırdım. İzmir için “İstanbullulara şehir gibi görünür ama aslında köydür” yazıyordu. Benim Ankara için düşündüklerimi Nişanyan İzmir için düşünüyormuş. Evet gerçekten de güzel ve nitelikli bir kent gibi geldi bana İzmir.

Otele yerleştikten sonra, dolaşmaya başladım. İlk durak Agora oldu…

Nefis bir yer…İzmir’in göbeğinde, Smyrna antik kentinin agorası (geniş meydan, pazar) bulunuyor. Antik dünyanın en büyük ve en iyi korunmuş olan agorası olduğu yazıyor broşürlerde ancak bu tür şeylerde şehirler reklam yapmak için bazen abartılı ifadeler kullanırlar. Hierapolis için de aynı şey yazıyordu ki oranın agorası Smyrna agorasının dört katı var. Sırf bu yüzden hiçbir antik kentte göremediğimiz akülü araba kiralama olayı var Hierapolis’te. Efes’in agorası da çok büyük be iyi durumdadır. Çok antik kent gezdim ayakta kalmış bir stoa (önü açık, üstü kapalı sütunlu yapı) görmedim.

Agoranın iki tarafında bazilikanın izleri var. Hatta bu bazilikalar iki katlı ve zemin katları ilk günkü gibi muhafaza edilmiş. İşte bu mucize bir şey ve büyülüyor. Bazilika üstü kapalı, sütünlu kamu yapısı demek. Daha sonra bu mimari form kiliselerde uygulanmış ve kelime yavaş yavaş bir ibadethane tipi olarak kullanılmaya başlanmış. Selpak, kola, jilet gibi yani…Bir galeride beşik tonozlar görülüyor ki o dönem çok nadir kullanılan bir formdur. Görünce şok oldum.

Büyük oranda agorayı görmek için İzmir’e gitmiştim ve son derece memnun kaldım.

SÖĞÜŞ

Agoranın karşınsında söğüş yedim. Yani İzmir’de yaşıyor olsaydım haftada üç kere bunu yerdim. İçinde ne olduğunu yazıyorum: Yanak, beyin, göz, dil, yanağın tersi…Not: Her şeyi severim ve her şeyi gömerim nokta

EGE BÖLGESİ İNSANI

Olumlu ön yargılar listesi yazmıştım bir keresinde ve orada “Ege bölgesi insanı”nı da anmıştım. TR’de Ege insanının çok iyi, düzgün, şeker gibi insanlar olduğu düşünülür. Yobazlık çok baskın değildir ama milliyetçiliği çok sevimsizdir. Şerefsizlik ise bence ekonomik faaliyetlerle doğru orantılıdır. Her yerde böyledir bu…Hele hele turistik bölgeler şerefsizliğin şampiyonlar ligine çıktığı yerlerdir. Kadifekale’ye çıkmak için taksi dolmuşları kullanmak istedim. Dacia Sandero’nun önüne iki kişi almak istedi şerefsiz. Protesto edip indim arabadan. BİMER’e şikayet edecektim de sonra uğraşmamaya karar verdim. Halil Selim haftada iki BİMER şikayeti yapar…

Sonra Konak’a geldim. İzmir Saat Kulesi en güzeli mi? Bence hala Dolmabahçe saat kulesi daha başarılı bir çalışma ama İzmir Saat Kulesi kadar şehirle iyi örtüşmüş, şehre kişilik katmış, şehri arkasına dizip yürümüş başka bir saat kulesi yoktur. Kulenin hemen arkasında yer alan Yalı Cami’si de meydanla iyi bütünleşen bir yapıdır. İçi sırdandır ama dışındaki çiniler çok iyidir. Buraları iyice bir gözlemledim.

Unuttum, bir de buraya varmadan Kemeraltı çarşısını, Kızlarağası Hanı ve Hisar Camisi’ni gezdim. İzmir’de selatin camisi yok. İyi okunmalı…

Sonra kordon boyu yürüdüm. Gereçkten Selanik’e çok benziyor. Aynısı hatta. Selanik’teki Aristo Meydanı’yla kordonda Atatürk heykelinin olduğu meydan da çok benziyor birbirlerine. Yalnız o Hilton Oteli hiç olmamış. Bursa’daki TOKİ’ler gibi. Şehir silüetini katleden bir yapı.

Kordon boyu yürümek çok iyi geldi. Gerçekten çok güzel bir etkinlik. Baktım herkes bira içiyor, ben de bir tane yuvarladım. Kulaklıkla müzik dinledim. Sonra bir çaycı geldi. Biranı iç çay vereyim dedi. Ben de ben bira içerken de çay içebilirm, ver bir tane dedim. 20 TL verdim, bozuk yoktu. “İyi al götür, bozdurur getirirsin” dedim. Sonra biraz daha kurcaladı ceplerini ve beş lira eksiğiyle üstünü verdi. Hemen geliyorum dedi. Gidiş o gidiş…Sonra elemanı pelikanın orada yakaladım. “Seni gördüğüm iyi oldu” dedi…Ve parayı verdi. Nasıl yani! Herif bizi ayakta kazıklıyor hem de pişkinlik yapıyor…Pelikan mı? Alsancak taraflarında denizde pelikan gördüm. Çok ilginçti. Çok da güzeldi. Her zaman görülmeyen hayvan görmeye bayılırım.

Sonra Fevzi Çakmak Bulvarı’ndan otele doğru yollandım. 1950 yılına kadar adı Voroşilov Bulvarı olan cadde üzerinden…Taksim Atatürk Anıtı’nda Voroşilov’un hikayesini anlatmıştım.

Ertesi gün sabah erkenden otogara yollandım. Önce otelde bir kahvaltı yaptım. Kahvaltı salonunda genelde bedenini satan kadınlar, pezevenkler ve Suriyeliler vardı. Bir de ben…Bu kadınlara acilen bir isim bulunması gerekir. Seks işçisi tabiri bence çok saçma bir tabir. Orospu, fahişe de olmuyor. Bir şey bulamıyorum.

İzmir otogarı aslında bir “yeni garajlar” olmasına rağmen çok kasvetli, bunaltıcı ve nahoş bir yapı. Manisa’ya yollandım.

Sağcılar, Osmanlı Devleti’nin çöküşünü padişahların şehzade olarak görevlendirme uygulamsının kaldırlımasına bağlarlar. Dün yazdım, Türkler sadece üç konuda dünyanın en iyisi olmuşlardır. İlkçağda okçuluk ve at yetiştiriciliği, 1600’lere kadar da topçuluk…Bu sayede ilerlemiş, ilerlemiş ve ilerlemişlerdir. Tabi ilerledikleri yerlerdeki hiçbir ama hiçbir halk onları kabullenmemiş, mecburen onlara boyun eğmişlerdir. İlk fırsatta da ayrılmışlardır. Topun üstünlüğü bitince Osmanlı Devleti de bitmiştir. Yani şehzadelerle alakası yok. Amasya, Trabzon, Niğde, Diyarbakır ve Manisa önemli şehzadeler çıkarmıştır. Bu yüzden Manisa’ya yollandım. Önce valilik binası çıktı karşıma. Birinci akımın tipik bir örneği ama şehirle iyi bütünleşmiş.

Valiliğin tam karşısında Hatuniye Camisi var. Duruşu etkileyici. Sonra müzeye yollandım. İlginç bir şey duydum. Müze 14 yıldır kapalıymış! Demek ki tekrar açılması düşünüyor. Bu, bir rekor olabilir. Müzeden sonra Muradiye Külleyesi geliyor. Mimar Sinan’ın Ege bölgesindeki tek eseri yazıyor. Yine şehir uyanıklığına bir örnek. Sadece planlarını çizmiş ama binayı başka bir mimar yapmış. Tam olarak onun eseri sayılmaz. Ama reklam yapmak, bir yerlere bir şeyler bağlamak oldukça politik ve rasyonel bir şeydir. Tıpkı Selçukluların kendilerini Oğuz Han’a bağlama hamleleri gibi. Bir yüze unsura bağlayacaksın ki halk etkilensin…

Sonra Ulu Cami’ye gittim. Anıt kapısı çok büyüktü. Bu kadar büyüğünü görmemiştim. İçi ve çevresi ise oldukça sıradandı ancak ahşam minberi olağanüstüydü. 1377 tarihli bu eser Anadolu’daki en eski ve en iyi sanat eserlerinden biri kabul ediliyor. Gerçekten de inanılmaz etkileyici ayrıntıları var.

Sonra döndüm. Otobüste bir hikayeye kulak misafiri oldum. Adamın biri dağda namaz kılmaya başlamış ve ayı gelmiş onu öldürmüş. Ne hikaye ama…

İzmir’ e gelince hemen otobüsle Kadifekale’ye çıktım. Kaleye toplu taşıma olması çok iyi bir şeydir. Bunu değerini gezmeyenler bilemez. Manzara müthiş. İzmir’i en güzel oradan görüyorsunuz. Bu arada Karşıyaka’dan Kadifekale’ye bir gökkuşağı da vardı ki manzarayı müthiş kılıyordu.

Bu arada unuttum, ilk gün arkeoloji müzesine de gittim. Pek bir şey yoktu. Doğaldır. Yalnız İzmir sınırları içerisinde yer alan Bergama ve Selçuk müzeleri çok iyidirler. Çok çok iyidirler hem de…Selçuk’a geleceğiz…

KAdifekale’deki Bizans sarnıcı da mutlaka görülmeli. Devasa bir şey.

Sonra vapurla Karşıyaka’ya yollandım. İzmir’in en zengin bölgesi herhalde. Ekonomik anlamda diyorum. Manzara müthiş. yürüyüş yolu çok iyi. Zübeyde Hanım evlendirme dairesinin karşısındaki köşk, benim çok sevdiğimi bir filmde geçer. 1975 tarihli “Ateş Böceği” filminde Tarık Akan ve Necla Nazır İzmir’e giderler. NEcla Nazır’ın dedesinin köşküdür burası. Filmdeki haliyle duruyor. Her zaman hissettiğim şeyi hissettim ve hüzün boyut daha ağır basan bir ruh haline büründüm. Bu tür yapıları görünce %70 hüzünlü, %30 mutlu oluyorum. Sonra Hergele Meydanı’na geldim. Bir mekanda Weihenstephaner fıçı 19 TL’ye satılıyordu.

Bu arada o gün kumru da yedim. Yemesi çok zahmetliydi. O kadar malzemeye o ekmek az geliyordu. Sonra bir pastaneden Halep tatlısı yedim ki çok iyiydi.

İzmir Opera Binası’ndan da bahsetmek gerek. Yani onun mutlaka görülmesi gerekn bir yapı olduğunu söylemek gerek.

ŞİRİNCE

Üçüncü gün hedefim Şirince’ydi. Daha önce Selçuk’a kadar gelip Şirince’ye gitmemiştim. Çünkü sıra ta Efes’in önünden başlıyordu. Sevan Nişanyan’ın otobiyografisini de okuduğum için hikayeyi biliyordum.

İzmir’de Macar sanat filmi yönetmeni ismi gibi bir toplu taşıma sistemi adı var. Stefan mıydı, Swan mıydı, Mizdan mıydı neydi, neyse ona bindim ve Selçuk’a gitmek üzere Torbalı / Tekeköy’de indim. Fakat Selçuk’a olan İzban iki saat sonraymış. Otostop yapmak üzere otobana çıktım. Yarım saat kimse durmadı ama sonra bir Efes minibüsü durdu. Yarım saat sonra Selçuk’ta, oradan 10 dakika sonra da Şirince’deydim. Bir Rum köyü. Doğayla bu kadar iyi bütünleşmiş bir yerleşim yeri zor bulunur herhalde.

Sadece sokaklarında gezdim. Kendimi ayakta kazıklatmadım çünkü tıpkı Bursa, Cumalıkızık’ta olduğu gibi uyanık kesilmişler ve gelenleri yoluyorlar. Şu “köylülükten” uyuz gittiğim kadar çok az şeyden uyuz giderim. Sadece bir ayva satın aldım ki çok iyiydi.

Sevan Nişanyan Şirince şarabının hikayesini de kitabında anlatır. Bir uyanığın vole vurma teşebbüsü olarak başlamış ama şu anda neredeyse bir efsane olmuş durumda. Meyve şaraplarını sevmem.

Gerçekten tenha bir mevsimde gidip orayı görmek lazım.

Sonra Tiyatro Medresesi’ne gittim. Mehmet Turgut için bir Ahmet Tarık Tekçe, bir Joe Pesci, bir Toy Story’deki Ayı Latso olan Ali Nesin’in çok iyi bir çalışması…Medrese formatında inşa edilmiş bir yapı. Nereden bakarsan bak sıra dışı bir yapı. Sadece yapı da değil, TM ve onunla beraber Matematik Köyü ve Felsefe Köyü de TR’deki temel anlayışla hiç buluşmayan sıra dışı mekanlar. Sevan’a göre zaten bu yüzden ömür boyu hapiste tutulmak istendi. Kendi yargısıdır ama umarım bu yerler yıkılmazlar.

Matematik Köyü’nde dünyanın en aptal adamıyla karşılaştım. Nişanyan Hodri Meydan kulesine (isme bak) çıktım. Manzara mükemmelldi. Kulenin tepesinde üç kişi vardı. Biri kadın ikisi erkekti. Bu yapının tarihte hangi işlevle yapıldıkalrını tartışıyorlardı. Olaya dahil oldum ve hikayeyi anlattım. Adam sorduğu sorularla tam bir ahmak olduğunu hissettiriyordu. Sonra nihayet çok rüzgar olduğunu ve kulenin sağlam olup olmadığını sordu…Bilemiyorum. İnsanlar ve bazen ben de yabancısı olduğum ortamlarda mala bağlarız da bu kadar da değil, olmamalı diye düşünüyorum.

Neyse sonra aşağıya indim. Selçuk ne ilginç bir yer? Ufacık bir ilçe ama her tarafı paha biçilemez değerde tarihi eser dolu. Artemis Tapınağı’nın kalıntılar, Efes, Meryem Ana, Ayasuluk Tepesi, St John kilisesi…İnanılır gibi değil.

Sonra biraz daha vaktim vardı ve Efes’e bir kez daha gittim. Bu sefer hızlı bir tur oldu. Roma İmparatorluğu’nun Asya başkenti Efes’i hala görmediniz mi? Bir hafta sonu otobüse atlayıp, günü birlik bir gezide bile görülebilir ve görülmelidir de…

Sonra havaalanına doğru yollandım ve bu harika gezi de bitti.

Akılda kalanlar, yani unutulmayacaklar; Agora ve bir bütün olarak Şirince’ydi. Diğer elemanlar da iyi vakit geçirtti…

Bu yazıyı hiç durmadan yazdım. Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Bu yazıyı kendim için, arşiv amaçlı yazdım.

Bye.

Bu yazı mimari, nitelikli goygoy, Seyahat, Tarih, Yiyecek İçecek kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.