Tipik Kadın Davranışları

IMG-7087

*Tıpkı erkeklerin yaptığı gibi onlar da öküz gibi araba kullanırlar. Araba kullanmak basit bir iştir ama buna rağmen erkekler onları bir prestijli iş olarak araba kullanma eyleminde görmek istemedikleri için onlara bin türlü araçla psikolojik baskı ve trafik esnasında da mobbing yaparlar.

*Dedikoduyu erkeklerden daha çok severler çünkü evrimsel gelişimleri bu şekildedir. Rakiplerini erkeklerin yaptıkları gibi fiziki yoldan devre dışı bırakmak yerine “dolaylı öfke” denilen mekanizmayla devre dışı bırakırlar. Bu yüzden dedikoduyu bilimsel olarak daha çok yaparlar. Bu bir yorum değil bilimsel tespittir.

*Erkeklerden daha duyarlıdırlar.

*Daha kibardırlar.

*Hemcinsleriyle anlaşamazlar ve sık sık birbirleriyle ikilik yaşarlar.

*Stratejisttirler. Fiziksel dezavantajlarını bu yolla bertaraf etmek istemişlerdir. Bu da evrimsel sürecin bir çıktısıdır.

*Kışları kazak tipi kıyafetlere çok ilgi gösterirler. Kış günleri ayaklarını koltuğun üstüne koyup, iki elleriyle tuttukları kupadan bitki çayı içerler.

*Yazları da penye tipi kıyafetlere çok ilgi gösterirler. Aşırı demek yanlış olmaz. Ucuz, pahalı yüzlerce penyeleri olur.

*Bir kadının sahip olduğu ortalama çanta sayısı 38’dir. Bu istatistik tarafımdan bulunmuştur.

*Prestijli işlere yani avcılık, sanat, siyaset, felsefe, savaş, mucitlik vb. erkekler kadar ilgi göstermezler. Gelecekte de öyle olacağını tahmin etmekteyim. Kimse Kadıköy, Beşiktaş gibi yerlerdeki “sivil toplum kuruluşlarına” bakarak aksini düşünmemelidir. Bu dar çevreler yanıltıcıdır.

*Tarihte kısa aralıklarla ve de anomali şeklinde iktidarı aldıkları olmuştur. Buna şaşırılmalıdır. Bir toplumun veya topluluğun yönetimi hep erkeklerde olmuştur. Önemli kararları hep erkekler almış ve uygulamaya geçirmişlerdir.

*Ne olacaksa olsun, şimdi yazacağım o şeyi: Kadınlar yuva ve yavruların bakımıyla daha çok ilgilenirler. Prestijli işlerden ziyade bu faaliyetler daha çok ilgilerini çeker. Bu da ayıp falan değildir, doğanın onlara verdiği misyondur. Karmaşık kültürel yapısı olan Sapiens türü daha 20, 30 yıldır başka da türlü davranan kadınları ortaya çıkarmıştır ama geçmişteki milyonlarca yılda tablo nettir.

*%99,9’unun favori sohbet konuları; birinci doğum, ikinci doğum, kına, düğün salonu, gelinlik kopçası, dış çekim, görümcenin yaptıkları, eltinin yaptıklarıdır.

*Dış çekimi özel bulmayan bir kadın bulmak imkânsıza yakındır.

*Erkekler tarafından haksızlığa uğrarlar. En iyi durumdaki erkek bile kadınları hor görür, onların haklarına saygı göstermez. Bunu yapan erkek oranı %1 falan olmalıdır. TR’de cinsel tacize uğramış kadın oranı %90, cinsel saldırıya uğramış kadın oranı da %50’dir. Tam oranlar aklımda değil ama böyle bir şeydir.

*Estetiği erkeklerden daha başarılı bir şekilde kavrarlar.

*Duygusaldırlar ama salak değildirler.

*Metafizik şeylere, idealist düşüncelere, mitlere, efsanelere, burçlara, nazara erkeklere nazaran daha çok inanırlar.

*Evde yorulmaktan şikayet ederler ancak ev işleriyle ilgilenen bir erkeğin akrabalara sunumu zor olduğu için yani bu kendilerine psikolojik yük olarak geleceği için (yani akrabalar her şey demek olduğu için) erkeği bundan uzak tutmak eğilimindedirler.

*Liseye giderken erkek arkadaşlarına göre futbol takımı değiştirirler.

*Bir kadının futbolla ilgilenmesine şaşırılmalıdır. Futbol erkek evrenidir.

*Güzellik (fiziki güzellik) onlar için büyük avantajdır ama hemcinsleri güzel olanlarını dolaylı öfkeyle çok yıpratırlar.

*Kadın olmak çok zor bir şeydir. Özellikle de İslam ülkelerinde… Dünyada iktidar erkeklerdedir.

*Selfie yaparken ellerini tersten yüzlerine değdirirler.

*Erkekler kadar iyi örgütlü hareket etme kabiliyetine sahip değildirler. Milyonlarca yıllık evrimsel süreçte erkekler bu konuda onlardan çok daha deneyimlidirler.

*Yıllar yıllar sonra yemek yapmaktan artık nefret ettikleri için yemeklere özenmezler.

*Yıllar yıllar sonra kocalarını ortamlarda “bu” diye anarlar.

*Süslenmeleri erkekler olduğu kadar en az birbirleri içindir de…

*Bir kadının sahip olduğu ayakkabı sayısı erkeğinkinin en az üç katıdır.

*Tuhaf tuhaf mail adreslerine sahiptirler. happysmiley58@hotmail.com moumouk@yahoo.com pembepatikler@hotmail.com kestanekokusu46@yahoo.com

*Hiçbir zaman şiddet eğiliminde olmazlar. Çünkü testesteron seviyeleri erkeklerden oldukça düşüktür. “Zamane kızları” da böyledir. Bakmayın sağda solda görülen liseli kız kavgası videolarına. Onlar istisnai şeylerdir. Ellerinde kapı gibi “dolaylı öfke” mekanizması vardır.

Bu yazıda kadınları gömdüğüm düşünülebilir. Dün yazdığım erkekler yazısında da erkekleri gömmeyi amaçlamıştım oysa ki… Şunu belirtmeliyim ki kadınlar ve erkeklerin davranış kalıpları ve toplumsal yaşamda hareketleri analiz edilirken milyonlarca yıllık evrimsel süreçleri ve bir memeli türü olan Sapiensin biyolojik özellikleri hep göz ardı ediliyor. 20, 30 yıldır Kadıköy, Beşiktaş gibi yerlerde belirmiş olan farklı kadın davranışları baz alınıyor. Ayrıca o yapılarda yine kadınların kadın olduklarından dolayı çıkan arızalar iyi analiz edilemiyor. Erkeklerin de erkek olduklarından dolayı çıkan arızlara dağ gibidir bu arada… Bunların altını çizmek istedim. Tarihe ve her yere bakınız lütfen. Kadınlar kadındır, erkekler de erkek. Farklıdırlar. Hiçbir zaman aynı olmayacaklardır. Aynı şeylere ilgi duymayacaklardır. Aynı şekilde hissetmeyip aynı şekilde davranmayacaklardır.

 

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Tipik Erkek Davranışları

IMG-7087

*Öküz gibi araba kullanırlar.

*Kadınlara nazaran daha iyi örgütlü hareket ederler.

*Saldırgandırlar. Çocuklarının oyunları hep itiş, kakış, vurma, çelme takma, güreşme üzerine kuruludur. Kız çocukları el ele, sevgiyle, kardeşçe okul bahçesinde dolaşırlar.

*Kadınların çok değil, ilkokul üç, dört gibi geliştirecekleri “dolaylı öfke”nin aksine “direkt öfke” geliştirirler ama bu sık sık ortaya çıkmaz. Çıktığı zaman gemiler yakılır.

*Küfür ederler. Etmemeleri imkânsıza yakındır.

*Kendi hemcinsleriyle, aralarında temel bir çelişki yoksa kadınlara nazaran daha iyi anlaşırlar. Kadınlar hemcinsleriyle kolay kolay anlaşamazlar.

*Dedikoduyu kadınlar kadar olmasa da severler.

*Kabadırlar. İnce duyarlılıkları anlamakta zorlanırlar.

*Bacaklarını açarak oturup, telefonu iki elleriyle tutup, her yerde SM’ye girerler.

*Prestijli işlere yani avcılık, siyaset, sanat, savaş, felsefe, ticaret, seyahat, spor, mucitlik, (pratik) din, sigara içmek gibi işlere kadınlara nazaran daha çok ilgi gösterirler.

*Burçlara kadınlar kadar inanmazlar.

*Üst-orta yaşlı olanları akşam eve gelip kanepeye uzanırlar ve zapping yaparlar.

*Futbol, kendilerine, onların evrenine ait olan her şeyi yansıtma olanağı verdiği için futbolu çok severler.

*Direkt işleri dolaylı işlere tercih ederler.

*İsteseler temizlik yapabilirler. Temizlik yapmak çok kolay bir şeydir ama işlerine gelmez. Kadınlar da öğretilmiş şeylerden (el alem ne der?) ve de evrimsel sürecin bir çıktısı olarak yuvayla daha çok ilgilenmeleri sebebiyle erkekleri temizlikten uzak tutma eğilimindedirler.

*Adrenalin salgılatan, tehlikeli işleri kadınlara nazaran daha çok severler.

*Burunlarını karıştırıp çıkan malzemeyi çeşitli nesnelere sürerler.

*Yaşlı olanları herhangi bir ekranda gördükleri her şeyin doğru olduğuna inanırlar. Küçük kanalların pazarladıkları bal, dandik akıllı telefon, bahçe hortumu, çeşitli haplar, varis kremi, Atatürk ve Din Serisi, mucize meyve sebze soyucu gibi şeyleri satın alırlar ve kazıklanırlar. Satın almayı telefonla yaparlar ve “İlk arayan şu kişilere şu indirim…” gibi şeylere inanırlar.

*Kağıt oynarken masaya elleriyle vururlar çünkü kağıt oynamak da bir zeka oyunundan ziyade prestijli, adrenalin salgılatan bir iş ve rekabeti besleyen bir şeydir.

*Her yaşta oyunlara büyük ilgi gösterirler. Yaşlı olanları telefonlarına indirilmiş okey oyununu sanal kişilerle oynarlar. Çocuk olanları da etraftaki herhangi bir nesneyle herhangi bir oyun oynarlar.

*Diğer hayvanlara acımazlar.

*Zayıfı ezerler.

*Dişiyi etkilemek için türlü türlü tuhaf işler yaparlar. Bunlar için Net Geo Wild kanalına veya birtakım Twitter hesaplarına (No Context Amcı gibi) bakmak yeterlidir.

*Dünyadaki sorunların büyük oranda kaynağıdırlar. Davranış kalıplarını değiştirseler sorunlar önemli oranda çözülür. Sıfırlanacağına inanmıyorum. Değişmek işlerine gelmez, dahası kendilerinde sorun olduğuna ikna olmazlar.

*Dünyadaki gelişmelerin, ilerlemelerin de kaynağı büyük oranda erkeklerdir. Kadınların bunda payı azdır.

*Düğünlerde veya önemli etkinliklerde alkol alıp saçma sapan hareketler yaparlar. Kendilerini rezil ederler.

*Sık sık “mansplaining” yaparlar yani bir erkeğin sadece erkek olmanın sağladığı özgüvenle kadına karşı buyurgan/üstenci yaklaşması.

*Sık sık yere tükürürler. Yere tükürme vergiye bağlansa cari açığı kapatırlar.

*Favori sohbet konuları; futbol (Türk), arabaların yakıt tüketim oranları, ekonomik faaliyetler, siyaset (ortamda herkes benzerse), (nitelikli, niteliksiz) abazan muhabbeti, inşaat sektörü ve kavga hikayeleridir.

*Yemek yapmakla ilgileneni çıkarsa şaşırılmalıdır.

*Askerde onbaşı olmayı büyük bir ödül olarak görürler ve geri dönüp köylerinde hava atarlar.

*Kadınlarla çok farklıdırlar. Farklı davranış kalıplarına sahiptirler. Bu farklar kıyamete kadar gidecektir. Bu farkların kültürel kaynaklı olanları zamanla olması gerekene gelecektir. Biyolojik farklılıklar ise, kıyamete kadar, kadınlarla erkeklerin önemli davranış kalıpları farklılıklarına sahip olmalarına sebep olmaya devam edecektir. Kimisi buna fıtrat der kimisi evrimsel sürecin çıktısı…

 

 

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

TR İktidarının Şifreleri Bu Kitapta

20171223_172457

İç Anadolu’yu alanın seçim kaybettiği görülmemiştir – Adil Gür

Yaylalar içinde Erzurum yayla aman aman / Şehirler içinde Konya’dır Konya – Anonim türkü

TR’yi İç Anadolu ve Karadeniz’in esnafları yönetir – Baran Doğan

Zengin isen ya bey derler ya paşa / Fığaraysan ya abdal derler ya cingan haşa – Neşet Ertaş

Birçok yazımda “Duran Abi vs. Metin Bey” metaforumdan bahsetmiştim…

Kısaca tekrarlayalım: TR’de sınıflar mücadelesi yoktur… TR’de 200 senedir bir sınıfın kendi içerisindeki yorum farklılıkları mücadelesi vardır. En önemli mücadele başlığı yaşam tarzıdır. Batılılar gibi mi yaşanacak yoksa Batılılar gibi yaşanmayacak mı… Üzerinde en çok siyasal mücadeleye girilen mesele budur. Bu mücadeleyi verenler “halk” veya “sınıflar” değildir. Ya asker ya da bürokrat olan veya bürokrasiyle organik bağı olan birkaç on bin erkek bu mücadeleyi vermektedirler. Tarih bir yandan akarken, kapalı toplumlar dönüşürken bu mücadelede tüm şiddetiyle devam etmektedir. Dönem dönem iki taraftan biri iktidarı alabilmektedir. Batıcıların zirve anı 1923 sürecidir. Kendisinden önceki süreçle kopuş yaşamış gibi gözüken ama birçok önemli açıdan kendisinden önceki süreçle sürekliliği olan bir süreçtir bu. Bu süreçte zor mekanizması epeyce kullanılmış ve Batılı yaşam tarzında önemli dönüşümler yaşanmaktadır. Batıcı olmayanlar ise diğerlerine nazaran çok daha yaygın ve köklü bir toplumsal desteğe sahiptirler. Bu yüzden her fırsatta iktidar olabilmektedirler. Bu kesimin ideologlarının kafasından geçen yaşam tarzının TR’de yerleşmesi şansı hiç yoktur. Cahil ve çıkarcı halkı kandırarak devam edebiliyorlar sadece. Kapalı toplum ve gelenekselci yaşam tarzı artık karikatür kaçmaya başladığı için bu yapının hızlıca çöküşe doğru gittiğini düşünmekteyim ancak yerine neyin konulacağını tahmin edemiyorum. Öyle bir an gelecek ki herkes modern yaşam tarzını yaşadığını, yaşamak istediğini fark edecek ve bu kadim mücadele yerini başka başka mücadelelere bırakacak…

Bir paragraf Kürt sorununa açmalıyız. Bu büyük mücadeleden sonraki en büyük toplumsal çelişki Kürt sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu iki kesimin Kürt sorunu söz konusu olduğunda aşağı yukarı aynı yerlerde durduklarını hatta dindarların bazı anlarda Batıcılardan daha makul göründüklerini de ekleyelim. Bu sorun “planlanmamış” bir sorundur. Hiç çıkmayacağı farz edilen bir sorundur ama çıkmıştır işte. Bu yazının ilgi alanı olan edebiyatta yani Türk edebiyatında bu sorunu ve yansımalarını pek göremeyiz.

Asıl soruna yani benim yazılarımda “Kriz” diye adlandırdığım soruna geri dönelim. Kriz’i var eden o birkaç on bin erkeği birinci basamak olarak kabul edeceksek, ikinci basamak olarak da işte Refik Halit Karay’ın “Memleket Hikayeleri”nde fazlasıyla üzerinde durduğu İç Anadolu ve Karadeniz’in orta sınıflarını gösterebiliriz. Karay Ege orta sınıflarını da almaktadır ama bugün gelinen noktada Ege bölgesi ikinci basamağının Batıcı tarafa kaydığı görülmektedir.

Bu ikinci basamak işte TR’deki iktidarın şifrelerini bize sunmaktadırlar. Bunlar esnaf, devlet memuru, tüccar, müteahhit, köy derneği yöneticisi, imam, müftü, faizci, komisyoncu, evrak takipçisi, emlakçı, sigortacı gibi tiplerdir. Bunların duygusal ve düşünsel dünyasını dolduran şeyler TR’de iktidara giden yolun üzerinde fazlasıyla arzı endam ederler.

Bu kesimi işte Duran Abi diye kodluyorum. Namı diğer Piç Duran. Piç Duran, pavyona ve keraneye gider. Bazen gizli bazen açıktan içki içer. Alt kesimleri çok şiddetli bir şekilde sömürür. Ekomonik olarak tarumar olmaz Piç Duran. Olursa Duran’lık statüsünü kaybeder. Piç Duran’ın sevgileri, nefretleri, özlemleri, çekinceleri TR iktidarının şifreleridir. En azından bugüne kadar… Duran Abi’nin “solcu” veya “pekakalı” kümesine dahil ettiği kesimler kaybetmeye mahkumdurlar. Yani bugüne kadar kaybetmişlerdir. Nedir bu unsurlar? Kürt, Alevi, mini etek/şort giyen, içkiyi açıktan içen, flört eden, kitap okuyan, merhaba diyenler vb. Bu “solcular”, bu “pekakalılar” çevrede istenmez. Onlara asla iktidar verilmemelidir.

Duran Abi’nin karşısında da tekaüt öğretmen Metin Bey vardır. Lakabı sefih Metin’dir. Sefih Metin de Kürtleri sevmez ama diğer konularda kusurları olduğu için Duran Abi’nin “solcu” kümesinde kendisini bulmaktan kurtulamamıştır. İslam’ı en iyi yaşayan ve anlayan insanın Atatürk olduğunu düşünür. 50 sene bıyık bıraktıktan sonra iğreti top sakal bırakmaya başlamıştır. Kapalı mekanda aksesuar olarak atkı takar. Son yıllarda parlak renkli montlar giymeye başlamıştır. Kafasını kesseniz ona rakıdan başka bir içkiyi sevdiremezsiniz. Zaman zaman iktidarı aldığı olmuştur sefih Metin’in. Ama neredeyse 70 yıldır iktidarda olmamasına rağmen kendisini hala iktidarda zanneder.

Piç Duran ve sefih Metin “kasabada” çelişki yaşarlar. Bu “ikinci basamaklar” işte üçüncü basamağa yani en alt tabakadaki halk kesimlerine birinci basamağın siyasetini aktarırlar. Onlar kimi işaret ederlerse üçüncü basamak gider onlara oy verir ve iş biter.

1900’lerin başlarında bu hikayeleri yazan Refik Halit Karay çoklukla Duran Abi’yi zaman zaman da Metin Bey’i ele alır hikayelerinde.

Çok iyi ele alır ancak…

Dili kullanma becerisi üst düzeydedir.

Gözlem yeteneği benzersizdir.

Hikayelerin hemen hemen hepsi bir tematik bütünlüğe sahiptir.

İkinci basamak figürlerinin birinci ve üçüncü basamak kişileriyle girdiği etkileşimler ele alınır hikayelerde.

Toplumsal sorunlar işlenir.

Kadınlar, kadın erkek ilişkileri de mutlaka hikayenin şurasından burasından dahil olurlar olaya. Buna “halk cinselliği” adını takıyorum ben. Refik Halit Karay, kendi özel ilgi alanı olması sebebiyle de halk cinselliğine değinmiştir sık sık. Bir keresinde bizim bir arkadaşın bir arkadaşı bir porno siteye girmiş… Orada bir Türk amatör porno videosu izlemiş… Videonun başlığı “Komşunun karısıyla cinsel sikiş!” imiş… İşte bunu gibi… Bu halk cinselliği, kasaba ahlak anlayışını tam olarak yansıtır. O kasabada sevgilinizle el ele dolaşsanız fena halde yadırganırsınız ancak o kasabanın Duran Abi’si (elbette sefih Metin’i de geri durmaz) her haltı yer…

Kasaba dedik, İlber Oltaylı’ya göre TR bir kasabadır. Köy, kasabayla ilişki halindedir. Oradan beslenir. Kasabada olup bitenler TR toplumsal yaşamının merkezindedir. İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerde de Duran Abi gibiler kasabadaki toplumsal etkileşimin aynısını kurmuşlardır. Aynı etkileşim büyükşehirlerde de devam etmektedir. Köy derneği yöneticisi Duran Abi’nin oy adresi karşılık bulur.

Karay, kasaba bağnazlığını ve sıkıcılığını çok iyi yansıtmıştır.

Sonuç niyetine, çok öğretici ve eğlendirici bir kitap. Mutlaka okunmalı…

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

“Notre Dame’ın Kamburu” Roman Eleştirisi

images

Marx’ın, Victor Hugo için kullanmış olduğu bir tabir ve sarf etmiş olduğu bir cümle hatırlıyorum. Tabir “duru gökte çakan şimşek” idi… Cümle ise “Bana yağmuru anlatma, yağ!” cümlesiydi… Yanlış hatırlamışsam düzeltilsin…

Bunları neden yaptı Marx? 1800’lü yıllar dünya için ama özellikle Fransa için oldukça hareketli geçmiştir. Dananın kuyruğu kopmuştur tabiri caizse. Hugo da politik bir kişiydi. Bütün bu gelişmelere kayıtsız kalmamış hareketin içinde direkt olarak yer almıştır. Hayatının ilk döneminde kralcı ve muhafazakar sonrasında ise cumhuriyetçi olduğunu biliyoruz. Marx bu yorumları ilk dönemleri için yapmış olmalı. Gerçi belli olmaz o dönemde saflar oldukça hızlı ve şaşırtıcı bir şekilde (devrim süreci) değiştiği için ikinci döneminde de kullanmış olabilir. Biz yine de birinci dönemi için yapıldığını var sayalım. Devrim karşıtı bir tutum takınan Hugo, benzersiz bir edebiyat yeteneğine sahip olduğu için Marx onu “duru gökte çakan şimşek” olarak değerlendirmiş olabilir. Yine benzersiz edebi yeteneğine ithafen kendisine yağmuru “anlatmamasını” bahusus yağmasını talep etmiş olabilir.

ROMANTİZM

Evet, böyle bir yazardır Hugo. Romantizm akımının kurucusu ve en önemli temsilcisidir. Bir tiyatro eserinin önsözünde romantizmin ilkelerini sıralamıştır. Bu akımlar öncelikle mimaride ortaya çıkarlar ve sonra edebiyat, resimde falan yansıtılırlar. Romantizmin önceli klasisizmdir. Bilmiyorum Türkçede böyle mi kullanılıyor…

Antik Yunan ve Roma medeniyetinin devamcısı olarak kendilerini gören Avrupalılar (ki haklıdırlar) 17. yüzyılda bu dönemin estetik ve sanat anlayışını yeniden gün yüzüne çıkarmışlardır. Buna hangi siyasal gelişmelerin sebep olduklarını bir kenara bırakalım. İşte Victor Hugo’nun kurduğu romantizm bu anlayışa karşı çıkar. Yazdığı o önsözden üç maddenin önemli olduğunu düşünüyorum… Bunların en önemlisi yazarların kendi düşüncelerini açıklamalarının sakıncası olmadığını düşündüğünü belirtmesidir. Gerçekten de “Notre Dame’ın Kamburu”nda yazar birçok konuda kendi düşüncesini özgürce ortaya koyuyor. Aforizmalar yapıyor. İroniler, sarkazm, abartılı övgüler falan yapıyor.

Diğer bir husus, edebi eserlerde sıradan insanların da protagonist olabileceğini belirtmesidir. Klasisizmde krallar, generaller, din otoriteleri falan işlenmişti yoğun olarak. Sıradan insanlar komedide daha çok yer bulabiliyorlardı. Komedi ile trajedi hiçbir zaman eşdeğer olmamıştır ve olmayacaklardır. Komedi yapmak da oldukça zor olmasına rağmen er meydanı dramdır. Dramlarda sıradan insanların ele alınması romantizm sayesinde yaygınlık kazanmıştır. NDK’de başkarakterler sıradan da öte bir yerde alt kültürün insanlarıdır. Çıtayı en yükseğe koymuştur Hugo. Üçüncü maddenin ne olduğunu unuttum ancak klasik “üç birlik” kuralına karşı eleştirel bir tutum takındığını hatırladım… Bu anlamda yenilikçi ve başkaldıran bir akımdır romantizm. Daha sonra kendisine yöneltilen eleştiriler bir yana saygı duyulması gereken bir akımdır romantizm.

Victor Hugo romantizmi kurdu ve ardından “Notre Dame’ın Kamburu”nu yazdı yani edebiyat tarihinin en önemli eserlerinden birini…

MİMARLIK

Bu esere odaklanmadan önce mimarlıkla ilgili bir şeyler yazmamız gerekecek… Çok severim! Sadece bakmakla kalmadım, birtakım kitaplar da okudum mimarlıkla ilgili. Bunu yapmak şart… neye, nasıl bakmamız gerektiğini bilmemiz lazım. Bu, angarya bir iş değildir. Hayatınızda farklı ufuklar da açmış olursunuz. Daha renkli bir hayatınız olur. Bir de mimarlıkla ilgilenen kişi aslında her şeyle ilgilenmiş olur… Romanda bir yerde bahsedildiği üzere, kitaptan önce yapı vardı… Yani bir yapı o dönemin toplumunun en başta siyasal yapısı, kültürü, gelişkinlik derecesi hakkında önemli bilgiler verir. Yaptığı bu şey aslında paha biçilemez bir şeydir. Geçmişten günümüze ayakta kalmış yapılar tapınaklar, kamu binaları veya saraylardır yalnız… Konutlar yüzyıllar boyunca dayanamazlar genelde. Çatalhöyük gibi paha biçilmez bir değerin bu ülkede olduğunu biliyor muydunuz? Yani dünyanın en eski konutları… Birçok kişi oraya gitse “Bu ne ya!” der eminim. Onlara göre tarihi eser “muhteşem” olmalıdır. Çatalhöyük’ün anlattığı muhteşem hikayeyi okuyamaz çoğu insan. Bunun yanında, yaşam görüşleri tapınağa, saraya, bürokrasi merkezine karşı olanlarda da bu eserlere karşı ilgisizlik gözlemlenir sıklıkla… Ne kadar yanlış bir tutum! Camiye karşı olan biri, bir Selçuklu “camiikebir”inden o kadar çok şey öğrenebilir ki… Ama nerde… Neyse bana ne ya!

NDK’de yazar mimariye oldukça fazla değiniyor. Bu konuda oldukça da bilgi sahibi olduğu anlaşılıyor.

NOTRE DAME DE PARIS

“Notığğ dam dö pağii” diye telaffuz edilir. Yapımı yüzyıllar boyunca sürmüştür. 1876 yılında geçirdiği dönüşümle dünyanın en yüksek yapısı olmuştur. Bu unvanı dört sene sonra Köln Katedrali’ne kaptırmıştır. Bir ulusal kimliktir zaten her başkentte veya her önemli kentte diyelim, o ülkenin ulusal kimliği iddiasında olan bir yapı vardır ve bunlar çoğunlukla tapınaktırlar. Notre Dame ayrıca Batı medeniyetinin genel bir sembolü olarak da görülebilir. Bu kitap da adeta bir karakterdir Notre Dame. Her şeyi gören, bilen ve gerektiğinde olaylara müdahale eden bir karakterdir. Bir yapının bu kadar etkin bir şekilde romana iliştirilmesi takdir edilmesi gereken bir şeydir. Hava atmak için söylemiyorum ama ben Notre Dame’ı gördüm… İçine girdim. 20, 30 yüro verip kulelerine çıkmamıştım fakat bugün gitsem mutlaka kulelerine çıkardım. Romanın en önemli bölümleri orada geçiyor. Zaten Fransa devleti bunu bildiği için oralara da turistik ziyaretin önünü açmış. Bazı katedrallere giriş paralı bazılarına ise ücretsizdir. Buraya ücretliydi diye hatırlıyorum. O dönem fazla para harcamamam gerektiği için kuleye çıkmamıştım. Notre Dame’ı görmüş olmanın veya görecek olmanın bu romanın içine girmek konusunda avantaj sağladığını düşünüyorum. Zira içine girmesi kolay olmayan bir roman.

PARİS

Paris’i görmüş olmak da romanla kurduğunuz ilişki üzerinde belirleyici oluyor. 1400’lerin Paris’inin nasıl olduğunu hayal etmeye çalışmak için Paris’in günümüzde neye benzediğini bilmek avantaj sağlıyor. Tekrar ediyorum hava atmak için bunu yapmıyorum. Beni maddi olarak zorlasa da Avrupa’ya yaptığım her ziyareti için oldukça mutluyum. Bugün olsa yine yapardım. Paris romanda, İstanbul’un bazı Orhan Pamuk romanlarında yaptığı gibi rol oynuyor. Mekanların ruhu olduklarına elbette inanmıyoruz ama mekanlar insan psikolojisi üzerinde her halde en çok etki eden faktörlerden biridir diye düşünüyoruz. Roman bu potansiyel psikolojiyi iyi yansıtıyor.

KARAKTERLER

NDK hacimli bir roman. Bir, iki günde okunabilecek bir roman değil. Bu kalınlığın önemli bir bölümü, nerdeyse yarısından fazlası tasvir, fikir beyanı, tarihi olay anlatımı olarak değerlendirilmiş. Karakterler için romanın yarısı bile ayrılmamış diyebiliriz. Tabii 1836 yılında yazılan bir eser olarak çok güçlü karakter çözümlemeleri, şaşırtıcı iç yolculuklar da barındırmıyor. Yine de karakter işlenmesinin yetersiz olduğunu düşünüyorum. 20. yüzyılda neredeyse tüm romanı buna ayıran eserler de olacaktı ama NDK karakter işlemesini eksikli yapıyor işte. Oysa Quasimodo ve Frollo gibi oldukça ayrıksı iki karaktere sahip. Bu ikisi üzerinde çok daha derin incelemeler yapılabilirdi. Özellikle Quasimodo karakteri unutulacak gibi değil… İnsanı hüzün bombardımanına maruz bırakıyor. Anti-kahramanlarla daha çok ilgilendiğimi birçok yazımda belirtmiştim, Quasimodo mükemmel bir anti-kahraman. Bedensel deformasyonları hakkında destan yazılmayı olanaklı kılıyor. Ve ölüş şekli… akıl alır gibi değil. Bu aşkın nesnesi Esmeralda ise beni hayal kırıklığına uğrattı. Hayranı bolsa şaşırmam ama ben onlardan biri değilim. Oldukça düşük profil buldum Esmeralda’yı. Kadınlar, erkekler dünyasında neredeyse “sadece” güzellikleriyle vardır yalnız… Bunu biliyoruz. Büyüleyici bir güzelliğe sahip olması onu bu destansı romanın baş kadın karakteri yapmaya yetiyor mu? Yorum sizin…

TASVİRLER

Tasvirlerin çok fazla yer tuttuğunu söylemiştik. Marx Hugo’dan yağmuru anlatmamasını talep etmiş ancak Usta’ya katılamıyoruz bu noktada… Kaç kişi yağmuru böyle anlatabilir ki…

MUHAFAZAKARLIK

Nefret ederim! Hugo oldukça muhafazakar bu romanda… Devrim karşıtlığını romanda fazlasıyla hissettiriyor. Her şeyin devrim öncesindeki haline dönmesini arzu ediyor gibi. Kilise ve kralın yediği darbelerden epeyce içerlenmiş. Satır aralarında bunları sezebiliyoruz. Devrimin güncel kahramanlarını anmaktan bile çekinmiyor. Kiliselerin yağmalanmalarından sık sık bahsediyor. Vandalizmi “tek başına” ele alamayız. Onu tek başına savunmak veya ona karşı çıkmak da apolitik bir tutumdur. Bugünün özgürlükçüleri, demokratları, cumhuriyetçileri Fransız Devrimi’nin bir bölümünde direkt “Terör Dönemi” olarak adlandırılan döneme neler borçlu olduklarını bilirler mi acaba? “Her şeyden önce şu şiddeti bir kınayalım…” gibi yaklaşımlar apolitiktir. Şiddet kınanmalıdır elbette ama “her şeyden önce” değil! Çünkü şiddet çok daha önemli bazı bazı şeylerin farklı sonuçlarından biridir yalnızca ve dolaylı, görünmeyen şiddet de hep göz ardı edilir. Kiliselerin yağmalanması “birtakım serserilerin canı öyle çektiği” için olmamıştır. Bunlar politiktir. O politik süreçle ilgili ne düşünüldüğü ortaya konulmalıdır. Victor Hugo, yüzyıllardın kiliseye inanan bu insanların nasıl da onları yakıp yıkacak seviyeye gelebildiklerini kendisine sormalıdır. Muhafazakar süreçten ziyade sonuçla ilgilenir zaten. Sonucu geçersiz kılıp tekrar eskiye dönüşü savunur. Eski dönemde kimlerin neler yaşadığıyla ilgilenmez… Victor Hugo’nun çeşitli konularda takındığı muhafazakar tutum beni rahatsız etti. Yine de çok büyük ve önemli bir roman diyorum ancak…

ORYANTALİZM

Bundan da nefret ederim! Oryantalizm yani Batılıların Doğu’yu egzotik gözle görmeleri, ona bakılacak bir nesne olarak yaklaşmaları. Mardin’de uzaktan çocuk fotoğrafı çeken kişi büyük ihtimalle oryantalizm yapıyor demektir. Hem onları sevmez, küçümser, onların haklarına/taleplerine karşı duyarsızdır ama onlar bir fotoğrafın nesnesi olabilmektedirler. Bir film gibi, bir tiyatro oyunu gibi “gidilip görünecek” şeylerdir Doğulular. Avrupa ülkeleri, ABD, Avustralya ve Kanada yapar oryantalizmi. Kendi içlerinde doğudan gelme olan Çingeneler oryantalizmin ilgi odağıdır. Bu romanda Victor Hugo Çingenelere ziyadesiyle, “serseriler” diye kodlanan alt kesim Fransızlara da dolaylı olarak küçümser bir tavırla yaklaşıyor. Kilise görevlileri ve bürokratlara da eleştirel bir yaklaşımı var ancak Çingeneler için kurduğu cümleler yenilir yutulur gibi değil. Serseriler de dediğimiz gibi sıklıkla kalaylanıyor. O yüzden biraz da mezarı Pantehon’da…

Dönüşüm yaşadıktan sonra yazdığı “Sefiller”i de okumayı düşünüyorum.

 

 

 

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum yapın

Tipik Genç Davranışları

IMG-6946

*Akılları 35 karış havadadır.

*Ne olduklarını, kim olduklarını ve hayatta ne istediklerini bilmezler.

*Verdikleri vaatleri yerine getirmezler. Güvenilmezdirler.

*Kızları yarı bilinçli bir şekilde s harflerini düzgün telaffuz etmez.

*Erkekleri Ronaldo veya İbrahimoviç hayranıdır.

*Ayaklarını yere sürterek yürürler.

*Şarjı 11.27 gibi bitirirler. Şarja şarz derler elbette.

*Cigabaytlarını ayın altısında, Instagram yüzünden bitirirler ve sonra 24 gün boyunca ulaşılmaz olurlar.

*Bir sürü Facebook, Twitter, Instagram hesabına sahiptirler. 20 yaşın altında olup da Facebook kullananı azdır. Twitter kullanıcısı da azdır. Instagram ve Tik-Tok (?) en popüler olan sosyal medya araçlarıdır.

*Her yere geç kalırlar. Gerçi bu maddeyi geri çektim. Genç, yaşlı herkes her yere geç kalır. Her etkinlik geç başlar.

*Bir insanı takıntı haline getirip yıllarca hayatlarını mahvederler.

*Uyanık olanları, bir insanı takıntı haline getirmiş gibi görünüp arka planda türlü türlü projeler geliştirirler. Bu projeler gerçekleşirse devam ederler, gerçekleşmezse (yeni kişinin ondan daha iyi olmadığını anlarlarsa) sanki o kişiye takılıp kalmış ayağına yatarlar.

*Sıklıkla soytarı gibi giyinirler.

*Saç sakal kombinasyonları da sıklıkla soytarı gibidir.

*Siyasetten anlamazlar. Tarih, evrim, sosyoloji, psikoloji bilmezler. Gaza gelmek temel siyasi motivasyonlarıdır.

*Her şeyi ketçap ve mayonezle tüketirler.

*Bolca gazlı içecek tüketirler.

*Sigara içtikleri için kendilerini bir halt zannederler. Biraz daha yaşları ilerleyince sigarayı bırakma iradesini gösteremedikleri için sigara içme eylemine sahip olmadığı türlü türlü anlamlar yükleyip kendilerini kandırırlar.

*Öğrenci ve erkek olanları alkışlarken avuç içlerindeki hava boşluğundan yüksek volümlü ses çıkartır.

*Kız olanları günde üç tane lolipop tüketir.

*Kıyafetleri genelde kapüşonludur.

*Tırnaklarıyla kazıyarak bir yerlere gelmiş bir genç pek bulunmaz.

*”Yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmam.”safsatası, bu gençlerin skandallarla, hatalarla ve mallıklarla dolu hayatlarını ileride yatıştırmak için maaşlı, popüler filozoflarca atılmış bir yalandır.

*Arabayı bok gibi sürerler. 18-24 yaş aralığındaki insanlar trafikteki en riskli gruptur.

*İçkiden çok çabuk etkilenirler ve sıklıkla rezil olurlar.

*Erkek ve öğrenci olanları okulun bahçesinde sık sık topuyu havaya diker ve oyunu katleder.

*İsyanları temelsiz ve haksızdır.

*Konuşma performansları çok kötüdür. Kitap okumazlar.

*Twitter için tröl yazı, görsel ve video üretmeye bayılırlar.

*TikTok tam onlara göre bir şeydir.

*15, 16 yaşında ve erkek olanları Facebook’ta “Yaşadığı Bölge” olarak esasında Avustralya’da bir bölge olan “Yarram” adlı bölgeyi seçerler.

*Bir genç için şu yaşlar sınırdır: 13 yaşından büyük olup da smack down izleyeni pek bulunmaz. 16 yaşından büyük olup da sigaraya başlamamışı azdır. 17 yaşına gelmiş de Tinder’a üye olmamışı azdır. 26 yaşından büyük olup da rap dinleyeni pek görülmez.

*Kendilerinin çok önemli ve çok nitelikli olduklarını, başkalarının ise birer ezik olduklarını düşünürler.

*Erkek ve öğrenci olanları kavga etmiş izlenimi yaratmak için kolpa yara bandı, sargı beziyle falan okula gelirler.

*”Sıkıntı yok” tabiri UNESCO tarafından “Somut Olmayan Kültürel Varlıklar” listesine eklenmiştir. “Aynen” ve “kardeşim” tabirleri de geçici listede yer almaktadır. Gelecek sene Türkiye’de düzenlenecek olan kurul toplantısında kurul üyeleri Sn. Cumhurbaşkanımız tarafından yoğun bir kulis faaliyetine alınacaklar ve inşallah bu iki tabirimiz de asıl listeye alınacaklardır.

*Muhafazakâr olanları dinle ilgili gibi görünmelerine rağmen her türlü naneyi yeme eğilimindedirler.

*Kız ve öğrenci olanları sevgililerine göre takım değiştirirler.

*Üniversitede okuyanlarının yüzde 90’ı bu dönemi asosyal olarak geçirip sonrasında kafalarını taşa vururlar.

*Erkekleri metroda öküz gibi oturur.

*Kız olanlarının ağır feminist olmayanları hariç hepsi, hangi siyasal-felsefik arka plana sahip olurlarsa olsunlar, nişan, düğün, dış çekim, dış çekim klibi gibi şeyleri özel bulurlar.

*Sinemada telefonla uğraşırlar veya türlü türlü gürültüler üretirler. Sinemaya sosyalleşmek için giderler. Kurgu ihtiyaçları için yerli ve yabancı dizileri kullanırlar esasında.

*Facebook adlarında parantez içinde saçma sapan bir şey yazabilir sıklıkla. Bağcılar Cadde, Zlatan 58, Arsız Bela, Çılgın Kantır, Ronaldo 34, Big Show, Happy Smile, Aşka Susuz gibi…

e480ee36-f364-4132-a050-3fc5273bdb7b

 

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Tipik Yaşlı Davranışları

2019-04-26-08-26-52-1200x800

*Birbirleriyle uyumsuz ceket, pantolon, gömlek ve kravattan oluşan bir ekipman giyip başlarına kep takarlar.

*Facebook’taki “Bitirdiği Okul” bölümüne “Hayat Üniversitesinden Mezun” yazarlar.

*Yüzlerini yıkarken yüzündeki suları elleriyle ağızlarına toplayıp tükürürler.

*Otomatik ödeme talimatı vermiş bir yaşlı olmamıştır bugüne kadar.

*Dini gerekçelerle sakal bırakılmadığı sürece bir yaşlının “adamlık” kriteri sinek kaydı tıraştır.

*Facebook’taki “İş” bölümüne “Kendi İşinde Patron” yazarlar.

*Bir yaşlının hayatının anlamı; çocuklarının evlenmeleri, çocuk sahibi olmaları ve bir “daire” almalıdır.

*CHP’li olanları 50 yıl bıyık bıraktıktan sonra eğreti top sakal bırakırlar ve aksesuar kaşkol kullanırlar.

*Yüzlerce Youtube kanalından biri, bir yaşlıya röportaj teklif etse, yaşlı kabul eder ve oldukça agresif bir şekilde zamları eleştirmeye başlar. Röportajın sonunda “Hangi kanal bu?” diye sorar. Bu röportajı izleyen tüm Türkiye’nin aydınlanıp bir sonraki seçimlerde iktidarı değiştireceğini düşünür. Bu gerçekleşmeyince şaşırır.

*Bol cepli bej yelek giyerler.

*Kadın olanları başkalarının mal, mülk, evlilik ve nişanları üzerine çok dedikodu yaparlar.

*Okumayı sevenleri komplo tarih kitaplarını severler ve bunları doğru kabul edip, hararetle savunurlar.

*Spor yapmaktan utanırlar ve normal kıyafetlerle, gizlice yürüyüş parkuruna gidip yürüyüş yaparlar. Yürüyüş esnasında etrafta kimsenin olmadığına bakarlar ve buna emin olduktan sonra 15 saniye falan koşarlar.

*İçki içenlerinin kafasını kesseniz rakıdan başka bir şeyi onlara sevdiremezsiniz.

*Facebook profil fotosu olarak o anki görüntülerine pek benzemeyen bir vesikalık fotoğraflarını kullanırlar. Bazen hiç uğraşmazlar, vesikalığı kanepenin üzerine koyup, onun fotoğrafını çekerler ve kenarları kırpmadan onu profil fotosu olarak kullanırlar.

*Çok tehlikeli araba kullanırlar. Araba kullanmamaları gereken zaman geldiğinde bunu kabullenmeyip oldukça tehlikeli ve agresif araba kullanırlar.

*Hayatları boyunca dindar olmasalar bile sosyalleşmek için namaza başlarlar.

*500 bin TL yılda 80 bin TL faiz getirse bile, bir yaşlının kafasını kesseniz o parayla iki daire alıp yıllık 20 bin TL kira gelirinden onu alıkoyamazsınız. Kiracının bin türlü derdi onu yolundan alıkoymaz.

*Güney Marmara bölgesini çok severler.

*Kadın olanları üç kıyafetle ortalama 10 yıl geçirirler.

*Bir yaşlı gençliğinde şerefsiz biriyse yaşlılığında da şerefsiz biri olmaya devam eder. Yeterli alan bulamadığı için bu özelliğini iyice tatbik edemez yalnızca.

*Facebook’ta güzel kadın fotosu kullanan dolandırıcı hesaplarıyla arkadaş olurlar ve onların duvarlarına “Arkadaşlığımı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim X hanım.” yazarlar. Duvara arada sırada “Günaydın!”, “Hayırlı akşamlar!” da yazabilirler.

*Telefonla arayan dolandırıcılara hala kanarlar.

*Saçları olanlar mutlaka ceplerinde bir tarak taşırlar ve her sabah ve gün içerisinde ara ara o tarakla saçlarını yana doğru tararlar.

*Kadife pantolon artık sadece onlar için üretilir.

*Pazara gitmeye bayılırlar.

*Facebook’taki “Anlamlı Sözler” gibi sayfaların paylaştığı “Sırtından Hançerlenmiş İnsan” kepslerine çok ilgi gösterirler. Bunları sık sık “Anlayana…” notuyla paylaşırlar.

*Sırf yaşlı oldukları için gençleri irrasyonel istekleriyle parmaklarında oynatmak isterler. Gençler de sırf yaşlı oldukları için bu isteklere boyun eğerler.

*Cepli dayı tişörtü sektörü Türkiye’deki en dinamik sektörlerden biridir.

*Teknolojiyle araları hiçbir zaman iyi olmaz. Bunun sebebi emek verip onu kavramaya çalışmanın onlara zul gelmesidir. Bu zorluk yüzünden, günümüzdeki teknolojinin eski zamanlardakinin aksine insan ilişkilerini öldürdüğü düşüncesini öne sürerler.

*Kadın olanlarının insanı süzmek gibi bir huyları vardır. Bu huy erkeklerinde pek yoktur.

*CHP’li olanları “Ak Parti’yi bitirecek video. Slinmeden izleyin.” başlıklı videoları paylaşırlar ve televizyonu açıp hükumetin düşmesi haberi için kanal kanal dolaşırlar.

*Metrekare yerine metre derler.

*Hala eski para birimi tabirlerini yani milyon, milyar gibi tabirleri kullanırlar.

*Ayları sıra sayılarla ifade ederler. Onuncu ay, dördüncü ay gibi…

*Gençliğinde metroseksüel olanları çok komik kıyafetler giyerler. Maalesef hiçbir kıyafet yaşlılara yakışmaz, pek yapacak bir şey yoktur… Onlar da bunu gayet iyi bildikleri için salarlar. Şık bir yaşlı maalesef olabilemez. Modaya uysa da gülünç olur, uymasa da gülünç olur. Çok üzgünüz bunun için.

*Akıllı telefon için bile kılıf alanları vardır. Bu kılıflar Ankara’da Ulus civarlarında, diğer yerlerde ise çok çeşitli yerlerde bulunabilir.

*Okeyde çifte gitme eğiliminde olurlar çoğunlukla. Batakta fena üflerler. Çok iyi 66 oynarlar. Hoşgin (elde 656 kağıtla oynanan bir tür 66) adlı bir oyunu sadece yaşlılar oynar.

Bitti.

1035511799

78692247_1740858422716385_7414803540922597376_n

78301643_1740858529383041_3631266094238400512_n

77341852_1740858779383016_3790808968050245632_n

75258550_1740858212716406_3188516929513979904_n

69706103_1740858656049695_3051450787793207296_n

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Top 21 Benzersiz Deneyim

1182476_1920x1080

İnsanın hayatında benzersiz deneyimler vardır. Burada açıktır ki insana kendisini iyi hissettiren deneyimlerden bahsediyoruz. İnsanın hayatında kötü deneyimler de vardır. Bende şu ana kadar çok az oldu kötü deneyim. Bunları unutma eğilimindeyim. Benzersiz deneyimleri ise yazısını yazacak kadar severim. Aslında bu yazı Gorki Okuryazar ve Ümit Cingöz için yazılmıştır çünkü en çok o ikisi eski zamanlardan bahseden yazıları severler. Pro-nostaljik olmak tehlikesini unutmamaya dikkat ederek eski zamanları ben de severim. Mutlu olmanın sırrı, küçük şeylerden (stadyumda el clasico izlemek, Japonya’ya gitmek gibi) mutlu olmayı bileceksin ve hayatında merak duygusunu hiç yitirmeyeceksin. Şu sonuncusu çalışarak olacak bir şey değil gerçi. İnsanın başına iyi olarak ne gelmişse meraktan gelmiştir. Biliyorum adı anılan iki insandan birincisi hariç (o da belki) ve bir, iki sürpriz kişi hariç hiçbiriniz yapmaz ama kendi sayfanızda benzersiz deneyimlerinizi yazmanızı rica ediyorum.

Kronolojik sırayla yazacağım.

İLK TV

İlk kez evde TV izlemem mi daha önce oldu yoksa ilk kez sinemaya gitmem mi daha önce oldu hatırlamıyorum. İlk TV deneyiminden bahsedelim. Bir gün bir komşumuz bizim eve televizyonunu getirdi. O alet beni büyülemişti. 10 yaşındayken yazdığım günlükte şöyle bir cümle var: Kendime inanamıyorum, yeni yayın dönemi başladı ve bitiyor ama ben hala yeni bir yazı yazmadım… Demek ki hayatımı TV’ye göre ayarlıyormuşum. O alet eve geldi ve ben Zonguldakspor-Galatasaray maçının özetini izledim. O gün Galatasaraylı olmaya karar verdim. 2011 yılına kadar devam etti bu olay. Neyse, TV izlediğim o anı unutamıyorum. Renkli TV 1984 yılında geldi TR’ye. Maçkolik sitesine göre o zaman 12 Mayıs 1985 tarihine denk geliyor bu benzersiz deneyim. Birkaç hafta sonra biz de renkli TV satın alacaktık zaten.

İLK SİNEMA

İlk sinemaya da o yıllarda gittim ve elbette büyülendim. Normalde sinemada film izlemeyi sevmem. Evet, yanlış okumadınız sinemada film izlemeyi sevmem. Evde kendi yarattığım konfor içerisinde severim film izlemeyi. Sinemada insanlar çok duyarsız. Rahatsız ediyorlar diğerlerini. Neyse, konumuza dönelim. Akrabamız ve komşumuz, deli dolu karakter İso yine akrabamız ve komşumuz olan Erkan’ı sinemaya götürmüştü. Erkan benden iki yaş büyüktü. Ben çok kıskanmıştım ve çok üzülmüştüm. Neyse bir süre sonra İso beni de götürdü sinemaya. Sanırım semtlerde yer alan son sinemalardan biriydi o da. Artık TV 2014’lerin sosyal medyası gibi olmaya başlamıştı. Bu yüzden merkezlerdeki sinemalar hariç mahalle sinemaları ve yazlık sinemalar kapanıyorlardı. İso’ya Keçiören’deki bir sinemaya gittik. İki film vardı. Birincisi benim o yıllarda dünyamda pek bir şey ifade etmeyen erotizmi konu edilen bir filmdi. Sonra ise beklediğim şey oldu. Karate filmi başladı. Büyülenerek izledim filmi. Karate filmlerine bayılırdım. Sonra biraz daha büyüyünce Hong Kong yapımı bu sikindirik filmlerin ne kadar sikindirik olduklarını kavramıştım. 1991 yılında Menekşe Sineması’nda “Amerikan Ninja 37”ye gidene kadar bir daha sinemaya gitmedim ama o deneyim unutulmazdı benim için. Mahalleye geldiğimde herkesi dövebilecek gibi sanıyordum kendimi. Gözlerim Erkan’ı arıyordu ama her zamanki gibi o beni dövmüştür.

OKULUN İLK GÜNÜ

Okulun ilk günü de unutulmazdı benim için. Okulla bizim ev “next to” idi. Dolayısıyla çıkışta kendim gelmiştim eve. Okulda ne yaptığımızı anımsamıyorum. Bu günü benzersiz kılan şey eve geldiğimde annemin en sevdiğim iki şeyi yapmış olduğunu görmemdi. Patates kızartması ve aşure. Benim yaşımda olup da benden daha çok patates kızartması yemiş biri olabileceğini düşünemiyorum. Aşure sevmeyenler ise dost olamayacağımı yazmıştım.

İKİNCİ SINIF BİRİNCİLİĞİ

Bu da unutulmaz bir anıdır benim için. Başarı, beğenilmek, övülmek… Türümüz bunlar için şeyini bile verir. Onurunu… Hele ki bir çocuk için başarılı olmak, öğretmeninin övgüsünü almak inanılmaz değerlidir. İlkokulda hep sınıf birincisiydim. Ortaokulda hep ilk üçteydim. Lisede ilk beşte. Üniversitede ise hep sondan 5 veya 10 içerisindeydim! İlkokul üçe giderken bir gün okuldan sonra sınıf birincileri için ödül töreni yapılacağını duyduk. Bana kimse bir şey söylemediği için çıkışta eve gittim ve üstümü değiştirip bahçeye geldim. Duvarın üstüne çıkıp töreni izlemeye başladım. Kaymakam bile gelmişti. Birinciler anons edildiğinde adımı duydum. Şaşkınlıktan dona kaldım. Sahneye doğru yöneldim elbette. Sahnede herkes önlüklüyken ben eşofmanlıydım. Kaymakam mikrofonla bana hangi takımı tuttuğumu sordu. Böyle ilginç bir şeydi. Öğretmen ve müdür yardımcısı arasındaki bir iletişimsizlikten dolayı bu olay yaşanmıştı. Kendimi çok iyi hissediyordum. Ödül olarak da yine bir eşofman takımı vermişlerdi. Griydi.

İLK TOPLU TAŞIMAYLA YAPILAN YOLCULUK

Ya sekiz ya da dokuz yaşındayken tek başıma otobüse binip bir yere gittim. 23 Nisan günü Ulus’taki birinci meclis binasını ziyarete gittim ama kapalıydı. Kendimi yine Nobel kimya ödülü almış gibi hissediyordum.

İLK İSTANBUL YOLCULUĞU

İstanbul’da yaşamak benim için hep bir tutku olmuştur. Bunun sebebi de deliler gibi izlediğim Türk filmleriydi. 2011 yılında bu hayalimi gerçekleştirdim. Daha önce de gerçekleştirebilirdim. Keşke yapsaydım. Neyse 1988 yılında ilk kez İstanbul’a geldim. Yazısını yazmıştım. Köprüden geçerken o dört dakikada gözlerimle sağ tarafı ve sol tarafı yağmalamıştım. Unutamam. Fonda “Sezen Aksu 88” albümü (kasedi) vardı.

STAR 1’İN ERİŞELEBİLİR OLMASI

Televizyonun benim için ne kadar önemli olduğunu yazmıştım. Sadece TRT vardı eskiden. Bir de kulaktan kulağa ismini duyduğumuz Star 1 adlı efsane bir kanal varmış. Bu kanal hem maçları canlı veriyor hem de heyecan dolu programlar yayınlıyormuş. Özel ve paralı bir uydu anteni aracılığıyla izlenebiliyordu Star 1. Bizim komşumuzda da vardı ve birkaç kere izlemiştim onu. Amerikan Güreşi denen saçma sapan şey beni büyülüyordu. Onu izlemek için neler vermezdim! İnternete göre 4 Ağustos 1990’mış. Ya o “Amerikan Ninja 57” filmini izlediğimiz gündü ya da benden büyüklerden oluşan o arkadaş grubumla gittiğimiz bir düğünün olduğu gündü… Eve geldim ve annem Star 1’in artık her TV tarafından izlenebildiğini söyledi. Hemen açtım, baktım. Ömrümde o kadar mutlu olduğum an azdır. Beni asıl büyülen şey ise Show TV’nin açılması oldu. Kibar Feyzo, Terminatör, Rocky, Feldkamp, Hakan Şükür, Tutti Frutti, Paris Düşleri, Süpermarket, Hababam Sınıfı falan…

1993 GS-BEJK MAÇI

O Show TV sayesinde aşkım Galatasaray’ın 1992-93 sezonundaki bütün maçlarını izlemiştim. Beşiktaş’ı da izliyordum. Bu iki takım arasında o sene nefes kesici bir rekabet yaşanmıştı. Şampiyon biz olmuştuk. 1993 Ağustos ayında Cumhurbaşkanlığı Kupası maçına gittim Ankara’da. 19 Mayıs Stadyumu’nun üstü o zaman kapalı olmadığı için sıcaktan ve açlıktan perişan bir halde saatlerce maçı bekledim tribünde. Bir sene boyunca TV’den izlediğim ve hayran olduğum adamlar önümdelerdi işte. Unutulmazdı. Yazısı yorum bölümünde.

İLK 1 MAYIS

Lisede ve üniversitede oldukça zayıf bir solculuk kariyerim vardır. Hatta üniversitedeki yok denebilecek kadar azdır. Zaten bu işlere üniversitede başlamayınca bu işi bir yaşam tarzında döndürmüyorsun. “Ne olursa olsun mücadele etmeliyim!” demiyorsun. Siyasal mücadele vermede insan psikolojisinin hatırı sayılır oranda etkisi vardır. Neredeyse yüzde yüz. Kişinin neredeyse tamamen kendisiyle mücadelesi belirler siyasal mücadelesini. Ve her siyasal mücadeleye birisi vesile olur. Liseden arkadaşım Hasan beni bu konuda etkilemiştir. Kendisi önce bir illegal örgüte sempati duyuyordu sonra da EMEP’li olmuştu. Daha sonrasını bilmiyorum. En son feyste karısıyla ortak hesabı vardı. İlk eylemlerimi yazacağım bir gün. İlk eylem MEB önünde yapılan 15, 20 kişilik bir korsan liseli eylemiydi. Beş dakika falan sürmüştü. Yoldan geçen heyecanlı bir çocuk eyleme spontane katılmış ve “Genciz, güçlüyüz, Atatürkçüyüz!” sloganın atmıştı. Kimse katılmamıştı slogana. 1994 olmalı. O sene Sivas Katliamı anması katıldığım ilk kitlesel eylemdi. Sıhhiye Köprüsü üzerinde devasa bir kalabalık vardı. Büyük bir üzüntü olduğu için o eylemde çoşku duygusunu hissetmemiştim. 1995 1 Mayıs’ında ise o coşku duygusunu hissettim. Tarif edilemez bir coşku ve mutluluktu o.

ATEİST OLMAK

Alevi bir ailenin çocuğu gelip de ailesine “Ben ateist oldum!” dese “Eee, napalım?” derler herhalde. Ben de Alevi bir ailede doğduğum için benim adıma çok kolay oldu ateist olmak. Ben 14, 15 yaşımdayken, bir gün bir yerde birisi birileriyle bir konuşma yaptı. “İnsan maymundan gelmedir. İnsanda kuyruk sokumu vardır. Orası maymundan gelme olduğunu kanıtlar.” dedi ve ben o dakika ateist oldum. Nasıl rahatladım anlatamam… Çünkü inanç “düşünen insan” için bir yüktür. Bu yük, bundan kurtulduğun zaman toplumla yaşayacağın çelişkiden daha ağır gelir “düşünen” insana. Bu çelişkiyi yaşamaya götü yemeyenler veya biraz yumuşatalım hadi, inancın verdiği sahte konfordan olmak istemeyenler kendilerini kandırmaya devam ederler. Çok da yumuşatmadık sanki… Elbette o kişinin o sığ cümleleriyle yetinmedim. Hemen Turan Dursun’un “Din Bu” kitaplarını okudum. Kuran’la karşılaştırarak okudum bu arada. Zaten bunu yapan biri korkak biri değilse ateist olmaması mümkün değildir. Alevi olmayanlar için çok daha zordur, kabul ediyorum çünkü orada göğüslenmesi gereken –yakın-çevre-çelişkisi daha ağırdır. Kendi adıma çok çok rahatlamıştım. Okulda din öğretmeniyle derslerde radikal bir düzeyde tartışmaya başladım. Sonra dinden dönem ödevi aldım ve adam bana ödev olarak “Turan Dursun’dan Beş İddia” konusunu vermişti. Kafasız bir din öğretmeni değildi muhtemelen. Aile zoruyla o yola yönelmiş ama inançlılık konforunu da bozamayacak biri olmalıydı.

KONSERLER

Gittiğim ve benzersiz deneyim diye kodlayacağım konserleri ayrı ayrı yazsaydım bu yazı bitmezdi. Neşet Ertaş’ı ve Ahmet Kaya’yı canlı izlediğimi belirteyim. Bir de 1993 yılında Ankara Hipodrom’da verilen efsanevi Zülfü Livaneli konserini izledim. Hayatımda en çok keyif aldığım konser geçen sene 1 Eylül onuruna verilen Kardeş Türküler konseriydi. Çok konsere katıldım ve bunların dörtte biri benzersiz deneyimdi benim için.

İLK SAHNE DENEYİMİ

Bugüne kadar sayısız kere sahneye çıktım, bağlama çaldım. Sahneye çıkmak, teknik anlamda rezil olmadıysan, her seferinde benzersiz bir keyiftir. İlk kez 1998 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde çıktım sahneye. Hocamız Okan Murat Öztürk eşliğinde bağlama grubu olarak çıkıp dört, beş parça çalmıştık. Yine dünyayı kurtarmış gibi hissediyordum kendimi.

 

ATANMAK

Mezun oldum ve birkaç ay sonra öğretmen olarak atandım. Birkaç ay önce korkunç fakirlikler çekerken birden cebimde deve yüküylen para oldu. İnsan olarak sınıf atladım. İlk dersimde hatırlıyorum çocuklar ne söylesem alkışlıyorlardı. Böyle bir şey olamazdı… Yalnız yaşamaya başladım. Yani hayatım birkaç haftada oldukça radikal bir şekilde değişmişti. O kadar radikaldi ki Ankara’yı bile özlüyordum.

MOVIE-BUFF OLMAK

Daha önce yazmıştım, hayatımda 2004-2012 yılları arasında sadece sinema vardı. Bu sürede 1200 tane film izledim. Ve bundan eşekler gibi pişmanım. Keşke yapmasaydım ama o yıllarda çok büyük heyecan duyarak yaptım bunu. Olağanüstü güzel filmler izledim. Düşünce dünyam çok zenginleşti fakat izlediğim filmlerin yarısından fazlasını izlemesem de olurdu. Bunun yerine daha çok roman okumalıydım. Şimdilerde yaptığım bu işi o zamanlar yapmalıydım. Hayatımda her şeyi 10 sene gecikmeli yaptım.

İLK YURT DIŞI SEYAHATİ

2008 yapmama rağmen hayatta en çok sevdiğim şeylerden biri olduğunu geç fark ettim. Aslında biliyordum da yeşil pasaportu bekliyordum da denebilir. 2008 yılında iki haftalığına İngiltere’ye gittim. Bedavaya getirdiğim bir seyahatti bu. Yurt dışında bambaşka bir insan oluyorsun. TR’deki gündelik işleri yapman gerekmediği için ve telefonunu kapattığın için (o zamanlar) sanki rüyada gibisin. Hiç görmediğin ve bir daha muhtemelen bir daha görmeyeceğin şeyler görüyorsun. Bayılırım yurt dışına çıkmaya ve ölene kadar çıkmayı düşünüyorum.

PARTHENON’U GÖRMEK

Muhtemelen bir daha görülmeyeceğini yazdım az önce fakat Atina’daki Parthenon’u iki defa gördüm. İlki benim için benzersiz bir deneyimdi. 2014 yılının Ekim ayında yeşil pasaportu alınca hemen bir yurt dışı seyahati planladım. Sömestr tatili için Atina’ya bilet aldım. Atina’ya ayak basınca Akropolis’i fark etmemek imkansız. Derhal çıktım oraya. Ve resmen dibim düştü. Bu yapı sayesinde tarih, mimari ve arkeoloji merakım başladı. Bu merakı davar gibi değil bilinçli bir şekilde hayatıma soktum. Kitaplar, dergiler ve makaleler okudum. Tarih, arkeoloji ve mimariyle ilgilenmek kişiyi çok geliştiren bir şey. Bugünlerde profil fotosu için trend yerler buralar ama sahip oldukları hikayelere dalınca düşünce dünyanız oldukça dallanıp, budaklanıyor. Bu yüzden Parthenon’u görmek benim için bir milattır.

GEZİ DİRENİŞİ

Kronolojik sırayı mecburen bozduk. 2013 Mayıs ayında katıldığım Gezi Direnişi’ne gelelim. O günlerde oralarda olmak anlatılmaz duygulardı. Bugün bakınca ise kafada bir sürü soru işaretleri var. Tarif etmesi zor bir şeydi Gezi. Sıradan halk olarak asla bilemeyeceğimiz şeylerin varlığı kafaları karıştırsa da o an yaşanılanlar unutulmaz şeylerdi.

TÜM TR’Yİ GEZME PROJESİ

Yazısını yazmıştım. Bu projeyi 2015 yılında başlattım ve 2018 Kasım ayına kadar toplam 50 şehri, bilinçli bir şekilde gezdim. Daha önce de 17 şehri gezmiştim. Geriye 14 il kaldı. Van Gölü çevresinde yer alan şehirler bunlar. Bu projeyi de mesela 10 sene önce yapsaydım keşke… Biraz geç kalmış olsam da yine de büyük oranda tamamladığım bu proje bana en çok heyecan veren şeylerden biri oldu hayatımda.

2017 YAZI

Seyahat etmeyi bu kadar çok geç hayatıma dahil etmeyebilirdim… Pişmanlıklarla ilgili ne düşündüğümü birçok kez yazmıştım. İnsan pişman olmalı ve oturup zırlamalıdır… Ben öyle yapıyorum. Bunu kendime itiraf ettiğimden beri önemli pişmanlıklar da yaşamadım. Planlı, programlı hareket etmek gerekir hayatta. Spontane yaşam yıllarınız alır ve döner geriye bakarsınız, koskocaman bir hiç görürsünüz elinizde. Yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmam, bööööğğğh! 2017 yazında yaptığım seyahatleri daha önce yapabilirdim. Bu dönemde önce Japonya-Güney Kore gezisi yaptım. Japonya’yı görmüş olmak başlı başına bir benzersiz deneyim maddesi olabilirdi. Mükemmel bir ülke… Bu seyahati unutamam. Birkaç hafta sonra Madrid-Barcelona-Paris seyahati yaptım. Hayatımda gördüğüm en güzel şehri görmüş oldum o sayede. Bugün olsa yine giderdim. İleride tekrar gideceğiz zaten.

MESSI’Yİ GÖRMEK

Hayatımda gördüğüm en güzel şehre gitmeden birkaç ay önce, benim orada olacağım tarihlerde orada bir El Clasico oynanacağını fark ettim. 100 Euro’luk bileti hiç düşünmeden aldım. Hayatımda bana en güzel anları yaşatmış olan insanlardan birini görebilecektim işte… Messi ve Ronaldo’nun birer golünü canlı seyretmiş biriydim artık. Benzersiz deneyim nedir ki zaten…

PİRAMİTLERİ GÖRMEK

Geçen sene karımla yaptığımız Mısır gezisinin tek bir amacı vardı zaten. İnsanlar Mısır’a o yüzden giderler. Piramitleri gezdiğimiz gün hayatımda yaşadığım en güzel günlerden biriydi. O kadar etkileyiciler ki… İnsan olmanın limitsizliğini bu kadar büyüleyici bir şekilde hissettiren çok az mekan vardır yeryüzünde. Piramitlere gidemiyorsanız Göbeklitepe’ye gidebilirsiniz örneğin. O da benzer duygular hissettiriyor. Unutamıyorum o günü…

Benzersiz deneyimler bitti… Biliyorum yapmazsınız ama yine de yapan çıkarsa tutmayacağız. Yazın benzersiz deneyimlerinizi…

Görüşürüz.

 

 

 

 

 

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

“Kıskanmak” Romanı Eleştirisi

indir

Nahid Sırrı Örik’in iki önemli romanından biri olan “Kıskanmak”ı okudum…

Diğeri “Sultan Hamit Düşerken” adlı romandır.

“Kıskanmak” romanı üzerinde durulmayı hak eden bir roman. İyi bir roman…

Zeki Demirkubuz bu romanı aynı adla perdeye taşımıştı. Yaklaşık 10 sene önce filmle ilgili yazılar yazmışım. Filmi beğenmemişim. Film çekilirken, o filmin bir Zeki Demirkubuz filmi olamayacağını öne sürmüşüm. En önemli sebep olarak filmin bir dönem filmi olmasını işaret etmişim. Zeki Demirkubuz’un en önemli özelliği gerçekçilik imiş fakat bir dönem filmi bunu zedeliyormuş. Doğrudur, dönem filmleri bendeki gerçekçilik duygusunu zedeliyorlar. Sevmem yani. Daha önce hiç yapmadığı bir sürü “sinema hilesi”ni (kendi tercihi bu) o filmde kullanmıştı. Belki de paraya ihtiyacı vardı fena halde. Bununla birlikte romanın hakkını da veremiyordu filmde. Veren roman kaç tanedir ki zaten? Bu konuda düşüncelerimi sıkça dile getirmiştim: Roman bir kurgudur, sinemanın da bir kurgu olması beklenir. O halde yönetmen daha önce sunulmuş ve beğenilmiş bir kurgu yerine kendi özgün kurgusunu önümüze koymalıdır. Neyse, “olmamış” filmi bir kenara koyalım ve romana odaklanalım.

Bir paragraf daha odaklanmayalım: Romanla ruh birliği kurulacak başka bir film var aslında. Halit Refiğ’in 1962 yılında, Vedat Türkali’nin senaryosundan çektiği “Şehirdeki Yabancı” Zonguldak’ta geçmesi ve elit kesimleri ele alması açısından romanla benzeşiyor. Sadece bu açıdan yalnız…

1930’lu yılların Zonguldak’ında geçiyor roman. Batılılaşma Krizi tüm şiddetiyle devam ediyor. 30’lu yıllar önemlidir. Türkiye’nin artık Batılı yaşam tarzından geri basmayacağı neredeyse kesinleşmiştir bu yıllarda. Daha sonra ne olursa olsun veya şu anda neler olursa olsun Türkiye bir daha asla dindarların kafalarındaki yaşam tarzını yaşamayacaktır…

30’lu yılların Zonguldak’ındaki elit kesimin yaşantısına baktığımız zaman şort-bira-flört (yani TR siyasetinin özeti) üçgeninin egemenliğini ilan ettiğini görüyoruz. Grotesk görüntüler de olmuyor değil. Balo denen olgu yeni yeni TR elit kesimlerinin hayatına girmeye başlamıştır örneğin.

Bölgede bulunan Fransız şirketlerinin temsilcileri de elit kesimin yaşamlarını etkilemektedir belli bir oranda.

KARAKTERLER

Önceden, Türk edebiyatındaki ilk psikolojik romanın “Eylül” olmasının üniversite sınavında sorulması kesindi. İlk psikolojik roman, “Eylül”… “Kıskanmak” da ilklerden biri olmalı. Bu romanda karakterlerin psikolojilerini gözlemleme olanağı buluyoruz çokça… “Protagonist” (baş kahraman) Seniha’nın ruhsal dünyası romanın çoğunu teşkil ediyor zaten. Ön planda, başka başka insanlar farklı farklı şeyler yaşıyorlar ama biz bunların hepsinin Seniha ile olan ilgilerine odaklanıyoruz. Bu ilgileri kavramaya çalışıyoruz. Seniha’yla beraber Mükerrem’in, Halit’in ve Nüzhet’in de iç dünyalarını kavramaya çalışıyoruz. En az Nüzhet’inkini kavrıyoruz çünkü kendisinin pek bir iç dünyası yok; nefes alan, yemek yiyen ve yürüyen bir penisten fazlası değil kendisi… Eşek kadar adam olmasına rağmen ortaokulu bir türlü bitiremiyor. Halit’in ve Mükerrem’in ilişkilerinden kaynaklı psikolojileri analiz edilebilir bir durumda…

SENİHA

Zeki Demirkubuz’un filmlerinde genelde bir “yılan kadın” karakter vardır. Bu romanı seçmesi tesadüf değil. Peki, Seniha bir yılan kadın mı? Ben bu noktada rezerv koyuyorum… Bir anti-kahraman olduğu kesindir. İnsanlığın “kurgu” tarihinde ilk dönemlerde ortaya çıkmasına rağmen (İlyada’daki Aşil) ancak bu tarihin son dönemlerinde kendisine yer bulabilmiştir anti-kahraman. Osuruğundan şimşekler çakarak büyük ve önemli işler başaran, kusursuz “kahraman”ın aksine kişiliğinde ve de görüntüsünde birçok deformasyonlar barındırır anti-kahramanımız. Travis Bickle’ı hatırlayalım… Seniha’nın dış görüntüsündeki deformasyonlara ayrıca değineceğiz. Kişiliğindeki deformasyonlar ise bence derinlikli ve çok yönlü bir şekilde ele alınması lazım.

Klasik dönem Amerikan sinemasının “femme fatale”leri gibi fena bir planı adım adım hayata geçirip bir erkeği mahvetmeye çalışsa da ben “Hırsızın hiç mi suçu yok?” sorusunu ortaya atmak istiyorum. Kimdir hırsız? Başta abisi Halit ve annesi olmak üzere tüm toplumdur…

KADIN OLMAK?

Bu toplumda sadece kadın olmanın bile başlı başına bir problem kaynağı olduğunu düşünüyorum. Sınıfsal konumlanışlardan bağımsız bu dediğim. Zaten sınıfsal konumlanışlarından dolayı insanlar acı çektiklerini fark edemezler ama kimliklerinden dolayı acı çektiklerini çok iyi bilirler. Kadın olmak bilincin oluşmaya başlamasından itibaren kadınlara gergin olmayı dayatır. Bunu bir kenara yazalım. Hayattaki en büyük ve neredeyse tek çelişkinin sınıfsal çelişkiler olduğunu düşünen insanlar bu yazdığıma katılmayacaklardır. Erkek olanları hiç mi hiç katılmayacaklardır. Neyse hedef kitlem sadece onlar değil.

DIŞ GÜZELLİK ÖNEMLİDİR

Seniha hem bir kadın hem de çirkin bir kadın… Bunun önemini kavrayabiliyor muyuz? Dış güzellik önemlidir. Kim önemli değil derse ona inanmam. Herkes karşı cinsi beğenmek ister. Beğendiklerine ilgi duyarlar. Zorunlu olarak evlendirilmiş olabilirler veya kendileri bir “proje” olarak birisiyle evlenmiş olabilirler dediğimi geçersiz kılmaz bu. Güzel bir insan güzel olmayana göre çok şanslı bir insandır ve güzellikten kasıt da fizik olarak güzelliktir, tek başına yüz güzelliği değil. Yüzü güzel ama fiziği güzel değilse o da bir anlam ifade etmez. Güzel insan daha şanslıdır, bir kere sürekli beğeni ve ilgi alır ki bu ikisi insan için ne kadar da çok önemlidir! Sürekli bunları alanlar, bunları almayanların ne hissettiklerini kavrayamazlar ve sık sık boş boş konuşurlar… “Benim nerem güzel ki…”, “Allah herkese güzel bir yan vermiş…”, “Önemli olan iç güzellik…”, “Sempatik bir kızsın sen de canım…” Geçiniz… Çirkin ama gerçek anlamda çirkin bir insanın psikolojisinin normal olmasını beklemem ben. Hele ki bu çirkin insan kadınsa daha bir yanmıştır çünkü bir erkek güzel olmasa bile güç, zeka, zenginlik, yaratıcılık, çakallık gibi şeyler sayesinde bir kadını etkileyebilir ama güzel olmayan kadının ne bileyim zekasıyla bir erkeği etkilemesine… Ben şaşırırım. Kadından güzel olması ve kendisini topluma beğendirmesi beklenir. Erkeklerden daha çok… Prestijli işler mevzusunu hatırlatmak isterim. Kadın prestijli işlerde olmadığı için toplum yani erkekler tarafından sadece güzellikleriyle değerlendirilirler. Lütfen kimse kendi 150, 200 kişilik Kadıköy, Beşiktaş çevresine bakıp itiraz etmesin. Burada insanlık tarihinin özeti ve toplumun ezici çoğunluğu ele alınmaktadır.

Seniha’nın çirkinliği sürekli önüne konuluyor. Romanın “climax”i (önemli değişiklik) Seniha’nın gençliğinde evde yaşadığı bir sahnedir. Güzel olan abisi Halit, Avrupa’daki tahsili devam ederken tatile gelmiştir. Bazı genç kızlar Halit’i görmek bahanesiyle Seniha’yla diyaloga geçip kendilerini eve kabul ettirmişlerdir. Güzelliği dillere destan olan Halit, kız kılığına girip diğer genç kızlara bir şov yapar. Annesi o esnada “Ah ne olaydı da bu çirkin kız biraz sana benzeseydi…” der. Şimdi… Şu travmaya bir bakar mısınız? Bunu tahayyül edebiliyor musunuz? Sürekli ailesi ve abisi tarafından çirkinlik mobbing’ine uğrayan Seniha’nın bir “yılan kadın” olması sürpriz bir sonuç mudur? Abisinden intikam almak için onu adım adım bir suça itmesini kınamaya devam edelim ama intikamla ilgili ne düşünüyoruz, kendimize dürüstçe soralım.

PARTNER BULDURTMA FAŞİZMİ

Çirkin olarak toplumu (erkekleri) hayal kırıklığına uğratan Seniha, doğal olarak Partner Buldurtma Faşizmi’nin de (PBF) ilgi alanına giriyor. PBF sadece kadınlarla ilgilenmez bu arada…Bu toplumda PBF vardır. Herkes mutlaka bir partner bulmalıdır… Tabii partner bulmaktan kasıt evlenmesidir. Bu arada toplumun ezici bir çoğunluğu da zaten partner bulmak ister. Bu, ayıp veya kabahat değildir bu arada… Ancak bazı insanlar bundan vazgeçmiş olabilir. Bir araştırmaya göre her toplumun yüzde biri aseksüel… Veya örneğin çirkin ama akıllı bir kadın haklı bir şekilde “Lanet olsun!” deyip partner bulmaktan vazgeçmiş olabilir. Bulamıyor olabilir. Eşcinsel olabilir… Yoğun ilişkiler yaşamaktan kaçınmak isteyebilir… Olmaz ama… İlla “normal” insan partner bulacak ve onunla evlenecek. Olmuyorsa, o kişi “tuhaf”, “anormal” bir kişi. Çevrede istenmeyen bir unsur.

Partner bulamayan Seniha herkesin içten içe hor gördüğü bir insan. Bu hissiyatı anlamıyor olabilir mi? Bundan dolayı acı çekmiyor olabilir mi? İlgi ve beğeni adlı o iki büyüleyici şeyden mahrum kalmasının ruhunda açtığı yaralara PBF nasıl bir etki ediyor olabilir acaba?

Bu arada romanın sonlarına doğru Seniha’nın aslında bakire olmadığı ve başından iki macera geçtiğini öğreniyoruz. Bunu sonda öğrenmemiz bence teknik olarak bir kusur çünkü roman boyunca Seniha’nın hayatı boyunca heyecan duygusundan yoksun olduğunu zannediyorduk ve ona bu ön bilgiyle yaklaşıyorduk fakat sonlarda bunu öğrenmiş olmamız okuyucu olarak bir aldatılmışlık duygusu yüklüyor bize. Gerçi bu ilişkilerden birinin, ilkinin oldukça travmatik ve ruhta derin yaralar açan bir ilişki olduğunu da öğreniyoruz. Bir gün bir işçi eve gelir ve olan olur. Adam giderken Seniha’dan iki lire harçlık ister! Travmaya bakabilir miyiz lütfen?

TR toplumu bir “aradığını bulamamışlar” cennetidir. Neredeyse kadınların tamamı, erkeklerin de önemli bir bölümü bu kümeye dahildir. Seniha aradığını bulmazken sürekli darbe yiyen bir insan. Tekrarlamak istiyorum, Seniha’nın bir “yılan kadın” olması kesinlikle bir sürpriz değil doğal bir sonuçtur.

DOLAYLI ÖFKE

Derler ki kadınlar dedikoduyu severmiş… Erkeklerin hiç sevmediği anlamına geliyorsa bu, karşı çıkarım ancak kadınların evrimsel süreçte bu konuyla bağını araştıran ve ortaya atan bilimsel tezler vardır. Kadınlar rakiplerini dolaylı öfkeyle yani dedikoduyla zayıflatır demek istemektedir bu tez. Bakmak zorunda oldukları yavruları olduğundan dolayı erkekler gibi fiziki mücadeleye girmekten kaçınırlar ve rakiplerini dedikodu, haset, entrikayla çökertip etkili erkek bireyin kendilerini beğenip almasını sağlarlar… İlginç buluyorum bu tezleri. Bunlar saçmalık değil ciddi bilim insanlarının üzerinde düşündükleri tezlerdir. Erkek ve kadın davranışlarının tamamen farklı olmasını göz ardı edemeyiz. Bunun bir sebebi olmalı. Sadece toplumsal yapı olamaz bunun arkasında yatan sebepler.

Lermantov’un “Zamanımızın Bir Kahramanı” romanıyla ilgili yazımda, insan davranışlarını anlamaya çalışırken dört milyon yıllık evrimsel sürecinin göz ardı edilip çoğunlukla yerleşik hayata geçtiği son 10 bin yıllık sürece odaklanıldığını ve bunun hatalı olduğunu öne sürmüştüm… Oysa orada çok uzun bir süreç vardı ve biz o sürecin ürünleriydik bir dereceye kadar… Gerçi dolaylı öfke o kadar uzun yıllar önce gözlemlenecek bir şey değil çünkü dil becerilerinin gelişmiş olması gerekiyor. Homo Erectus’un alet yapan alet ürettiğini, sandal yaptığını, ateşi kontrol altına almayı başardığını biliyor olmamı “dolaylı öfke”yi iki milyon yıl öncesine götürmemiz için yeterli midir? Benim tahminim –varsa” dolaylı öfke Sapiensin işidir. Not: Bu arada karım şu anda içeride telefonda biriyle dolaylı öfke egzersizi yapıyor.

Seniha’da dolaylı öfkeyi görüyoruz. En büyük öfkesi abisine. Yazar bunu bize açıklıyor zaten. Seniha’nın Mükerrem’e öfke duyduğunu, onu kıskandığını öne sürebilir miyiz? Yoksa onu sadece büyük projesinin bir enstrümanı olarak mı kullanıyor? Kadın kadının kurdudur derler. Kadınlar birbirleriyle çok uğraşırlar. Yüzlerine gülüp arkadan düşmanlık beslerler. Erkekler açıktan rekabet içerisinde oldukları için düşmanlıklarını da açıktan (ama son dakikada çünkü bu, fiziksel karşı karşıya gelişi getirecektir) belirtirler. Seniha’nın Mükerrem’in beğenilen kadın olması dolayısıyla ona karşı da bir şeyler tasavvur ettiğini düşünen var mıdır? Varsa dinlemek isterim. Benim kafam karışık. Filmin büyük bir bölümünde bunu anlıyoruz. Seniha’nın dolaylı öfkesi yani dedikodu ve entrika mekanizmasını çalıştırması evrimsel sürece fikri veriyor. Bu anlamda oldukça ilginç bir roman diye tekrarlayabiliriz.

KİM KAZANDI?

Çoğunlukla güçlüler kazanır. Futbolda son 20 yılda şampiyonlar ligini kazanan takımların o senenin en zengin 10 kulübünden biri olmaları, hatta 2005 şampiyonu Liverpool hariç en zengin yedi kulüpten biri olduklarını araştırdığımı hatırlıyorum. Porto hariç böyleydi bu. Hayat da farklı değil. Çoğunlukla güçlüler kazanıyor. Arada sırada güçsüzlerin kazanması sahte umut veriyor insana çünkü bu tür kazanmalar tesadüfi oluyor ve hiçbir zaman işin normali olamıyor. “Kıskanmak” romanında da güçlü olan yani erkek kazanıyor. Seniha intikamını alamıyor ve ölesiye kıskandığı abisi Halit badireleri atlatıp romanın sonunda yine prestijli bir pozisyona erişiyor. Hatta Mükerrem’e bir haber salsa sanki genç kadın koşa koşa tekrar ona gidecek… Zavallı Seniha o zaman… Hayatının özeti “olmamışlıklar”. Etik olarak bir suç olan büyük projesine kadar sürekli haksızlığa uğradığını, toplum (erkekler ve onların müttefiki kadınlar) tarafından sürekli hor görüldüğünü inkâr edemeyiz.

Seniha’yı kötü bir karakter olarak damgalayıp, onu kınamak en kolay şey oysa kadın bedeni üzerinden iktidar ilişkileri kurulmasını ne yapacağız? Oraya söyleyecek hiçbir sözümüz yok mu? Bu sorunu nasıl düzelteceğiz?

Kafa karıştıran bir roman. Kafa patlatmaya yol açan bir roman. O zaman iyi bir romandır…

 

Uncategorized kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | 2 Yorum

İmkansızdır

75354806_10221426706121212_3466356014545108992_o

*Yayla çorbası yapmak.

*İngilizce öğrenmek.

*Dış çekim fotoğraf albümüne önem vermeyen, onu özel bulmayan bir kadına rast gelmek.

*Helva yapmak.

*Türkçe öğrenmek.

*Üç kere üst üste iyi kek yapmak.

*Bir Türk takımının ŞL kazanması.

*Melek Özcan’ın çay, meyve suyu, su, ayran vb. şeyleri sonuna kadar içmesi.

*Gorki Okuryazar’ın çöp okurluktan vazgeçmesi.

*Ümit Cingöz’ün köşe yazısı paylaşmaktan vazgeçmesi.

*Tüm isteklerin gerçekleşmesi.

*Baran Doğan’ın tüm ironilerinin anlaşılması.

*Batakta 12 demek.

*51’in başlangıcında joker bulmak amacıyla kağıdın kesildiğinde iki jokerin üst üste gelmesi.

*Bir otobüs şoförünün yolcular uyarmadan klimayı açması.

*Devrim gibi kısa zamanda, çok büyük ve önemli dönüşümlerin yaşanması.

*Bir Coen Kardeşler filminde Steve Buscemi’nin ölmemesi.

*Gencer Ergünay’ın bir hafta yatılı misafirinin gelmemesi.

*Sırma Doğan’ın evinde ekmek olması.

*Aleviliğin İslam’ın içinde mi dışında mı olduğuna dair fikir birliği oluşturmak.

*Basılı yayının veya akılsız telefonların geri gelmesi.

*Yaşlıların uyumsuz takım elbiselerin üzerine kep şapka giymekten vazgeçmeleri.

*CHP’nin AKP’leşmesi.

*İngilizcedeki S takısının Türkçe düşünen biri tarafından halledilmesi.

*Nişanlanmamak.

*Türkiye’nin Irak veya Suriye gibi olması.

*Busquets’in hat-trick yapması.

*Bundan sonra bir oyuncunun 700 resmi gol barajını geçmesi.

*Türklerin batılılaşması.

*Utku Kayan’ın köye yerleşip, organik tohum atölyesi kurması.

*Mükemmel bir hamur işi yapmak.

*3. Dünya Savaşı’nın çıkması.

*Doğanın intikam alıp tüm insanlığı yok etmesi.

*Evde çok iyi bira yapmak.

*Kadınlar için tayt haricinde bir pantolon modelinin tekrar ana akım pantolon modeli olması.

*Sinek kaydının tekrar popüler olması.

*Büyücü’nün bir konuya el atmamış olması. Bu yazıya ilham veren şey “dış çekim”e el atmış olduğunu görmemdir.

 

 

nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderildi | Yorum yapın

6 Kasım 2002

o

Galatasaray, o yıllarda benim için büyük bir anlam ifade ederdi. O yenince çok mutlu olurdum. Yenilince de mahvolurdum. Hele hele Fenerbahçe’ye yenilmesi beni bitirirdi.

6 Kasım 2002’de Fenerbahçe Galatasaray’ı 6-0 yendi. Bu mağlubiyet benim için travmatiktir. O günlerde başıma gelenler bu mağlubiyeti daha da travmatik yapmıştır benim için.

O tarihte Sinop’un Dikmen ilçesinde çalışıyordum. Gerze ilçesinde de yaşıyordum. Aslında bunları yapmayı henüz bir aydır başlamıştım. İlk defa yalnız yaşamaya başlıyordum. Sudan çıkmış balıktım adeta. Ne yapacağımı bilemiyor, ne söyleyeceğimi kestiremiyor, elimi kolumu nereye koyacağımı bilemiyordum. Tıpkı fotoğraf çektirirken başıma geldiği gibi…

6 Kasım travmasının öncesinde bir de 3 Kasım travması vardı.

O tarihte yapılan seçimle AKP tek başına iktidar olmuştu. Seçimden önce TKP’li bir arkadaşıma TKP’ye oy vereceğime dair söz vermiştim. Etkili arkadaşa hayır diyemeyen apolitik tipin sağlıksız bir şekilde politikleşmesi ve sonrasında ilk olumsuzlukta apolitik tipin çekip gitmesi hikayesi işte, tanıdık sol siyaset hikayesi… Sandık başında ise CHP’ye oy verdim. Bu seçim çok kritik diyerek… Burada ironi yapmıyorum, gerçekten de Ak Parti iktidarda olduğu sürece yapılan her seçim o ana kadarki en kritik seçimdir. Seçimlerden sıkılınmaz (?)

O tarihten önce “solcuların” (Atatürk’ün) iktidarı vardı. Eğitim-Senli ilçe müdürü sağcı öğretmenlere mobbing yapardı. Eğitim-Sen torpil yapardı. 3 Kasım’da o sonuç çıkınca 4 Kasım sabahı din öğretmeni öğretmenler odasının kapısını açtı ve provokatif bir edayla “Selamın aleyküüüüm!” dedi. Ben “Merhaba!” dedim. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. O tarihten beri her sene olan şey yani… Bugün gelinen noktada hala insanların her ortamda çekinmeden selamın aleyküm diyemediklerini görüyoruz. Dinle ilgilenmek hala ve artan bir oranda bir dalga geçilme konusu. O travmaları yaşadık, yaşıyoruz ama gelecekte bunların olmayacağını görmek, sezmek tarihin bize ironisi. TR halkı gerçek dindarların arzuladığı hayatı reelde hiçbir zaman yaşamayacak!

3 Kasım günü oynanması gereken maç, o ana kadarki en kritik seçim yüzünden 6 Kasım Çarşamba günü oynandı.

Gerze’de yaşamaya başlayınca maçları izleyecek bir yer aradım. Yanılmıyorsam tek yer veya iki yerden biri sahildeki Özlem Meyhanesi idi. Şu anda internette Özlem Restoran olarak görülüyor. Yüksek tavanlı, sekiz on masalı, sobalı, pejmürde bir yerdi. Garsonu ifadesizdi ve burnu kapalı olduğu için ağzından nefes almak zorunda olan her insan gibi karizma yoksunuydu (bir diğer versiyonu da kolları sallamadan yürüyen insan.) Umarım ameliyat olmuştur.

Orayı bulmuştum ve her GS maçında oraya gidiyordum. Pardon bir kere de Ankaragücü, Gençlerbirliği maçını izlemeye gitmiştim. O yıllarda dört büyükler haricinde kimsenin maçı yayınlanmazdı ama o sene GB, bir sene önce Ankaragücü’yle harikalar yaratan Ersun Yanal’ı transfer ettiği için o maç iyice ilgi çekici hale gelmişti ve tvden yayınlanmıştı. TVden (Digiturk’ten) canlı yayınlanan ilk Anadolu maçı olabilir. Gencer başkan bilir bunu veya araştırır veya iplemez belki bilmiyorum.

Hep aynı masaya oturur ve iki bira artı Arnavut ciğeri tüketirdim. Bira elbette tombul şişe Efes’ti. Tekrar söyleyeyim kitle biraları ve bunların tüketilme şekilleri arasında uçurum olduğunu düşünmüyorum. Arnavut ciğeri ise bana iyi geliyordu.

O gün elbette ortam çok kalabalıktı. Ortama küfür ve sigara dumanı hakimdi. İkisinden de nefret ederim. Sinoplular yaygın düşüncenin aksine “sakin” ve “efendi” bir Karadeniz halkıydılar.

Fenerbahçe maçları başlamadan bir hafta önce gerilmeye başlardım. Onlardan nefret ediyordum. Gerçi TR’de Fenerli olmayıp da onlardan nefret etmeyen var mı? Bu nefreti adım adım Aziz Yıldırım inşa etmişti bana göre. Bir de hep rakiplerinin sembol oyuncularını para vererek almış olması. Galatasaraylılar üzerindeki FB etkisi yine de bu 6-0’la bambaşka bir hal aldığını da belirtelim…

O sene FB şampiyon olmadı ama o maçın sayesinde ve TR için o zamanlar (şimdi değil) çok fark yaratan bir stadyum inşa etmesiyle büyük bir psikolojik üstünlük ve somut üstünlük ele geçirdi. Bana göre 2011’e kadar her sene yürüye yürüye şampiyon olması gerekiyordu. Şimdilerin Juventus’u veya PSG’si gibi olmalıydı ama olamadı. Dört kere başka takım şampiyon oldu.

Maç başlamıştı. GS aslında FB’den daha iyi bir görüntü sunuyordu ligde. Yanlış hatırlamıyorsam tabii… Tuncay adlı biri bir gol attı birden. Sonraki yıllarda star olacak ama bana göre düz futbolcunun allahı bir tipti. Sadece Türkiye’de star olabilecek bir tipti. Sonra sansasyonel Ortega bir gol attı. Daha sonra kırmızı kart görecekti.

Sanırım başka gol olmadı ve devre 2-0 bitti. Her halde bir şeyler olur diye düşünmüştüm. İkinci yarı goller gelmeye başladı. 4-0’dan sonra mekanı terk ettim. Normalde böyle bir şey yapmam. Olacakları hissetmiş olmalıyım. Eve geldiğimde bilgisayarı açtım. Bilgisayarıma tv kartı takılıydı. Maçın altıya gittiğini öğrendim ve yıkıldım resmen.

Ertesi gün o din öğretmeni FB provokasyonları da yapmaya başladı. Hayatımda mütevazı bir Fenerliyle karşılaşmadım. Ezici bir çoğunluğu arsız insanlardan oluşuyordu. Bilmiyorum belki de bu travmadan dolayı bana öyle geliyordur.

Daha sonra Türk futbolunu takip etmeyi bıraktım. GS bu dönemde büyük başarılar da elde etti ama ben ilgilenmedim. Hatta ŞL’de Real Madrid’e karşı çeyrek final maçı oynarken GS, ben diğer kanaldaki Messi maçını izliyordum.

Bu sürede tabii GS bana göre Türk futbolunun en büyük kulübü oldu. Bu sene de şampiyon olursa sanki Fenerle olan bu fark kıyamete kadar kapanmaz. 2011 süreci yaşanmasaydı ne olurdu tabii orası önemsiz değil ama 10 sene sonra kimse bunları hatırlamaz. Bu arada GS’deki FB travması gitmez. Bir gün GS, FB’yi 6-0 yenerse biter. Veya 10 sene sonraki çocuklar için bu durum ne ifade eder, ona bakmak lazım bir de…

Dün yine GS bir takımdan altı gol yedi ama Real Madrid’den altı gol yenir, bu normaldir. Sanırım şu aralar kötü giden GS’nin altı yemesi işleri biraz da karmaşık kılacak. Neyse bana ne ya

Hayatında çok önemli değişiklikler olan bir gencin kısa zamanda iki önemli travma yaşamasının hikayesini okudunuz. Ne dersiniz, travmaların izleri hala görülüyor mu?

 

Futbol, Uncategorized kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum yapın