Senden Sonra Hiçbir Cümlem Yarım Kalmadı

hunter-gatherer

Filmdeki hemşire Leyla karakteri, açlık grevi yapan devrimci Kerem karakterine böyle diyordu.

Kimdir Leyla? Herkes ve kocası tarafından ihmal edilen, kocası tarafından aldatılan ve de şiddet gördüğü ima edilen bir hemşire. Üstelik obezite sorunuyla mücadele ediyor. Kendi deyimiyle, ona bakan herkes yarım küreden başka bir şey görmüyor. Fiziksel kusurlarıyla barışık olmak durumuna geleceğiz.

Devrimci Kerem ise açlık grevi yaptığı için hapishaneden Leyla’nın çalıştığı hastaneye gönderiliyor. Devrimci işte… Bir sosyal kulüp üyesi devrimcisi değil gerçek bir devrimci.

Bu iki insan arasında bir yakınlaşma oluyor. Bu yakınlaşma cinsel bir yakınlaşma değil. Bir ruh yoldaşlığı. Hayatlarındaki boşlukları dolduruyorlar. Daha doğrusu Kerem, Leyla’nın boşluklarını dolduruyor. Kerem’in kafası ve özü net. Ne yaptığını ve ne yapmak istediğini çok iyi biliyor. Bütün devrimciler gibi çok zeki biri.

Uyanması gereken kişi Leyla. Taşları yerine oturtması gereken kişi Leyla. O da Kerem sayesinde bunu yapıyor. Belki de hayatında ilk defa konuşmaya başlıyor. Bakmaya, görmeye başlıyor. Toplumda on milyonlarcası bulunan şerefsiz bir erkeğin her türlü sömürüsüne maruz kalmış nice kadından biri. Fiziksel kusuru iyice öz güvensizliğe sebep oluyor zaten.

“Biri-gelir-bir-yeri-değiştirir” filmleri çoktur. Örnek: “Chocolat”. Böyle bir liste yapmış mıydım? Sanırım yapmadım ama yapmayı düşünmüştüm. Birisinin gelip bir yere kafa tutması, oradaki herkesle mücadeleye girişmesi hikaye anlatımı (roman, öykü, tiyatro, sinema) için kolaylıklar sağlıyor. O yüzden bu konudan çok ekmek yemiştir hikaye anlatıcıları.

Kerem de hastaneye geliyor ve oradaki herkesle uğraşmaya başlıyor. Leyla ile ittifak yapıyor çünkü Leyla klişeler içerisinde boğulan ve çıkış yolu arayan birisi.

Film böyle. Hikayeyi çok anlattım. Dolayısıyla filmi çok beğendiğim düşünülebilir. Hayır, çok beğenmedim. Güçlü bir film değil bana göre.

Atilla Dorsay’ın, Yılmaz Güney için “Müthiş bir sinema duygusu vardı.” gibi bir cümlesini okumuştum. Aradığımızı kavram bu: Sinema duygusu. Bazı insanlar sinema yaparak nefes alırlar. Bu insanlar bu güçlü dürtüyü yenmek için oldukça kolektif, oldukça teknik, oldukça pahalı, oldukça riskli bir sanat dalı olan sinemanın hakkından gelirler ve kendi kişiliklerini filmlerinin ortasına çakarlar. Yönetmenlerden bahsediyoruz elbette. Tarantino böyle biridir. Coen Kardeşler, Hitchcock, Bergman, Angelopulos, Zeki Demirkubuz, NBC, Osman F. Seden, Natuk Baytan, Jim Jarmusch falan böyle insanlardır. Bunlar hayatı film gibi yaşarlar. Gündelik hayatta ne yaşıyorlarsa o yaşadıklarını ileride çekecekleri filmlerin bir yerlerine monte ederler. İşte sinema duygusu budur ve bu filmleri izlerken bunu hissedersiniz.

Bu filmde sinema duygusu pek yoktu. Yönetmen Dilek Çolak’ın ilk filmiymiş. TR bir ilk film cenneti. İçinde sinema yapma tutkusu olan çok sayıda insan var. Bunlar harekete geçiyorlar ve bir şekilde o ilk filmi yapıyorlar. Malı, davarı satıyorlar falan ama filmler iş yapmadığı için bir daha bellerini doğrultamıyorlar. Çok kolektif ve pahalı bir iş olan sinema bu insanlarına önemli bir bölümüne “Lanet olsun!” dedirtiyor. Dur bi’ Ekşi Sözlük’e bakayım… Oha, ne film ne de yönetmen Ekşi’de yok. Geçmiş olsun.

Fiziksel kusurlara değinecektik. Ben, kilolarıyla barışık bir insan olabileceğine pek inanmıyorum. Üç, beş kilo fazladan bahsetmiyorum. Ben 75 kiloyken sıfır göbekliyim, şu anda 78 kiloyum. Bu üç kiloyla barışık falan değilim. Önlem almaya başladım. Onları yeneceğim. Ciddi derecede dikkat çekecek kadar kilolu olan insanların hayatlarının kötü olduğunu düşünüyorum. Psikolojilerinin kötü olduğunu düşünüyorum. TR bir “yorumcu” cennetidir. Herkes kişilerle ilgili yorum yapar. Kilo almışsın, saçların dökülmüş, saçların beyazlamış, boyun kısa, boyun uzun, kalçan büyük, gözlerin şaşı, kaşların AKP kitlesi gibi… Bize ne? Elalemin derdi bizi mi gerdi? İnsanlara kendilerini kötü hissettirecek şeyler söylemeyelim. Fakat gözlemlediğim kadarıyla fiziksel kusurla barışık olma numarası toplumda çok yaygın. Neyse, bana ne ya… Buradan toplumu düzeltebileceğimi düşünmekten vazgeçmem lazım artık.

Denk gelirseniz izleyin bari.

 

Bu yazı Sinema, Uncategorized kategorisine gönderilmiş ve , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.