Yaşam Tarzı Krizinin Son Romanı

raw_turkiye-burjuvazisi-aile-sofrasinda-cevdet-bey-ve-ogullari-ile-sessiz-evde-aile-yemekleri_160716618

“Bakın sevgili vatandaşlarım, buna rakı derler. Vakti zamanında padişahlar bunu gizli gizli içerlerdi. Ben ise açıktan içiyorum.” Atatürk

“600 yıldır bizim olan şehirde bize yabancı muamelesi yapanlar var.” Tayyip Erdoğan

“TR’de sınıflar mücadelesi yoktur. 60 bin erkek bireyin yaşam tarzı mücadelesi vardır.” Baran Doğan

“Herkes çatır çutur flört ediyor.” Utku Kayan

Sahi, Tayyip Erdoğan’a hala İstanbul’un sahibiymiş çıkışını yaptıran şey nedir? Yaşam Tarzı Krizi işte…

Yaşam Tarzı Krizi’nin son romanı dedik… Orhan Pamuk’un 1974-78 yılları arasında kaleme aldığı “Cevdet Bey ve Oğulları” romanını bu krizin son romanı olarak değerlendirdim. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e oradan 50’li yıllara bu yaşam tarzı krizinin yansımalarını Türk romanlarında sıklıkla görürüz.

Birçok yazımda açıkladım ama şu Yaşam Tarzı Krizi’ni kısaca bir daha açıklayayım: Bazı Osmanlı “aydınları” (asker ve bürokratları) çöküşün yaklaştığını görmüşler ve kurtuluşu eski, köhne düzenle vedalaşıp Batı Avrupa devletleri gibi yaşamak gerektiğini düşünmüşlerdir. Elbette bazıları da bunun yanlış olduğun düşünmüştür. Bu iki kesim arasındaki siyasal çekişmeler bu toprakların son 200 yılına damga vurmuştur. Büyük bir mücadeledir bu. Ülkedeki neredeyse tek mücadele. Son 20, 30 yılda başka mücadele başlıkları da belirmiştir ama TR siyasi hayatının özeti bu mücadeledir. Bu mücadele hala devam etmektedir. Geleneksel sembollerin ve muhafazakâr yaşam tarzının son temsilcisi Ak Parti’dir. 18 yıllık iktidarıyla son yüz yılın rekoruna sahiptir ama istediklerini hayata geçirememektedir. Batıcı, modern yaşam tarzını savunan ana gövde ise CHP’dir. Tüm muhafazakarlık takiyelerine rağmen Jöntürk, İttihatçı, Kemalist sürekliliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Teknolojik gelişmelerle ve artan şehirleşmelerle birlikte kapalı toplum yapısı tepe taklak yok oluşa doğru gitmektedir. Bu durumda bir gün gelecek ve Ak Parti’ye (veya o gün onun yerinde olacak olan partiye) oy verenler “Zaten CHP’li gibi yaşıyoruz neden bu partiye oy veriyoruz?” diyeceklerdir. Veyahut o dönemin Ak Partisi tüm ısrarının beyhude olduğunu fark edecek ve CHP gibi davranmaya başlayacaktır. O zaman bu mücadele bir daha geri dönmemek üzere modernciler tarafından kazanılmış olacaktır.

Bu siyasi gerilim ve onun toplumda somut olarak bıraktığı izler klasik Türk romancılığının temel dayanağı olmuştur. İşte bu bağlamda “Cevdet Bey ve Oğulları” da aynı yere oturmaktadır. Orhan Pamuk’un tüm kişisel müdahalelerine rağmen arka planda adlı adınca Yaşam Tarzı Krizi yer almaktadır.

Neden son roman? Bu konuda kesin bilgim yok ama güçlü bir şekilde öyle olduğunu tahmin ediyorum, buna inanıyorum. 1952 Nişantaşı doğumlu olan Orhan Pamuk, içine doğduğu burjuva ailenin süreçlerini, bu ailenin İstanbul’la olan ilişkisini, kendisinin bu “şeye” bir reddiye geliştirmesini, romana yönelmesini tüm benliğiyle hissetmektedir. Böyle birisi daha var mıdır, bilemiyorum. Birileri birkaç tane örnek verebilir ama 80 sonrası Türk romancılığında Batılılaşma/mama sorunsalının çok işlendiğini tahmin etmiyorum.

Orhan Pamuk’un Yaşam Tarzı Krizi’yle olan ilişkisine biraz daha odaklanalım… Robert Koleji mezunu olan Orhan Pamuk’un dedesi romandaki Cevdet Bey gibi birtakım siyasi boşluklarla veya birtakım açıkgözlüklerle zengin olmuş bir insandır. Zaten bir röportajında belirttiği üzere Türkiye burjuvazi, Batı Avrupa devletlerindeki burjuvaları aksine bir üretim süreciyle değil çoğunlukla alıp satmalarla, büyük ve ani vurgunlarla, Ermeni Rum mallarını gasp etmekle, rüşvetle, spekülasyonla, tesadüflerle burjuva olmuşlardır. Dolayısıyla kültürel rafine edilme süreçlerinden geçmemişlerdir. Cevdet Bey bunların tipik bir örneğidir. Dedesi de demiryolları sürecinde birtakım boşluklardan faydalanarak büyük bir servet elde etmiştir. Bu serveti babası ve amcası beceriksizliklerle yiye yiye bitirmemişlerdir. Orhan Pamuk’tan ailesinin beklentisi işin başına geçmesi ve işleri büyütmesidir. Oysa o 22 yaşına kadar resimle sonra da romanla uğraşmıştır. Kitabın bir yerinde geçtiği üzere, sanatla uğraşmak hep küçümsenmiştir. Bu da buranın ve oranın burjuvaları arasındaki farklardan biridir. Konakta doğan Pamuk daha sonra apartmanlaşma sürecine tanık olmuştur. Beyoğlu gizemini küçük yaşlardan beri bilmektedir. Apartmanda kimin hangi dini pratikleri nasıl yerine getirdiklerini görmüştür. Bazılarının bunları yerine getirmeyerek ama tam olarak da ne yapacağını bilemeyerek yaşadıklarını görmüştür. Bir fikre ait olmak konusunda sorunları olan Orhan Pamuk bence objektif bir şekilde bu çelişkileri yazabilecek bir insandır ve de görüldüğü üzere bunu büyük bir ustalıkla yapmıştır.

İLK ROMAN

1952 doğumlu Orhan Pamuk bu kitabı 22-26 yaşları arasında yazmıştır. 1979 yılında, o zamanki ismiyle “Karanlık ve Işık” romanı Milliyet roman ödülünü almıştır. Ancak 1982 yılında basılma imkanı bulmuştur roman ve ismi de değişmiştir. İlk zamanlar, bu yaşta birinin bu romanı yazmasının imkansız olduğuna, muhtemelen babasının yazdığına falan inananlar çıkmıştır. Gerçekten de inanılır gibi değil! 22 yaşında bir insanın bu kadar çok şey bilmesi, bu kadar çok kitap okumuş olması, böyle bir kurguyu hayal etmesi ve onu büyük bir ustalıkla kağıda aktarabilmesi gerçekten insanı hayretler içerisinde bırakıyor. Edebiyattan sanat tarihine, siyasetten felsefeye, tarihten coğrafyaya, 20li yaşlarında olan bir insanın bu kadar çok şey bilmesi çok çarpıcı. Bilgi birikimiyle beraber 40 yıllık kariyeri boyunca olgunlaşarak gelişecek bir bakış açısına da sahip Pamuk. İlk romanında sergilediği bu (yaşama karşı olan) bakış açısını son romanında da gözlemleyebilirsiniz. Ortak değerler diye bilinen şeylere karşı mesafeli olan bu duruş, bu romanın ayrıntılarında gözlemlenebildiği gibi son romanında da bir yerlerde var. “Hayatım boyunca bir romanı bitirmeye çalıştım ama hala buna muvaffak olamadım.” derken kastettiği şeyi CVBO’yu okuyunca daha iyi kavradım.

Orhan Pamuk’un sadece ilk romanını okuyan bir insan onu yanlış tanır. Bunu da belirtmemiz gerekmektedir. Çünkü sadece bu romanında gördüğümüz ve daha sonra görmediğimiz bazı özellikler vardır. Bu roman yazarın klasik üsluba en yakın ve de tek yakın olan eseridir. Lineer kurguyla yazılmıştır roman. Üst kurmaca yoktur. Üslup klasiktir. 1982 yılında, roman okuyucuları yeni bir parlak romancıları olduğunu düşünmüşlerdir. Onun “ayrıksı” olacağını pek tahmin etmemişlerdir. Daha sonra romancı, tamamen kendisine özgü olan tarzını inşa edecektir. Büyülü atmosfer yaratımıdır en ayrıksı özelliği. Bunu birçok romancı yapar elbette ama Orhan Pamuk kendi büyüsünü büyük bir ustalıkla yapacaktır sonraki eserlerinde.

Bu romanı konuşurken “Huzur” etkisinden bahsetmemek olmaz. OP’a göre Türk edebiyatının en büyük eseri “Huzur”dur. Ben de en iyilerinden biri olduğunu düşünüyorum. Tanpınar’ın bu romanı da Batılılaşmayı ne yapacağını bilemeyen karakterler geçidi gibidir. Eskiyi ne yapacağını, yeniyi nereye yerleştireceğini, bu toplumla nereye gideceğini bilemeyen karakterler ve üstüne bireysel çıkışsızlıklar… CBVO’da da bunlar yok mu? Biraz da “Tutunamayanlar”ı akıllara getiriyor. Muhittin, Ömer ve Refik’in iç yolculukları akıllara Selim Işık’ı getirmiyor mu? Bir tanesi intiharın eşiğine bile geliyor. Biri “tutunuyor”. En sonuncusu da her şeyi geride bırakıp “yeni hayat”a başlıyor.

YENİ HAYAT

Orhan Pamuk romanlarında kararsız, çıkışsız, umutsuz erkek karakterleri vardır. Bunlar sıklıkla sahip oldukları hiçbir şeye bir anlam yükleyemezler ve o güne kadar olmadıkları bir insana dönüşerek “yeni bir hayata” başlarlar. Bu adda nefis bir romanı vardır yazarın. “Sessiz Ev”deki doktor, “Beyaz Kale”deki Venedikli, “Kara Kitap”taki Galip, “Masumiyet Müzesi”ndeki Kemal, CBVO’daki Ömer, Muhittin ve “tutunmadan” önceki Refik…

KARAKTERLER

600 sayfalık bu romanda çok fazla karakter sunumu var. “Hürriyet” öncesinden başlayıp 1970’lere kadar gelen bu romanda bu uzun dönemin karakterlerini birer birer inceliyoruz. İlk dönemde Cevdet Bey var elbette. İlk Müslüman tüccarlardan olan bu şahıs aracılığıyla “Hürriyet” öncesinin toplumsal yapısını, o dönemin hareketli yaşamını anlıyoruz. Abisi, eşinin Paşa babası, diğer paşa eskileri sayesinde Abdülhamit döneminin ve sonrasının sosyo politik incelemelerini elimizde buluyoruz.

Romanın ana gövdesi 1937-40 yılları arasında geçiyor. Cumhuriyet kurulmuştur. İnkılap kararlı gibi görünmektedir. Tek bir kişinin olağanüstü ısrarı, 10 yıl gibi kısa bir zamanda çarpıcı işler yapmaya yetmiştir. Çoğunluk korkudan iradesiz kalmıştır. Kazan kaynamaktadır elbette. O tek kişinin ölümüyle değişimi içten içe kabullenemeyenler tekrar irade sahibi olmaya başlamaktadırlar. Kadro dergisi ideoloğu Şevket Süreyya Aydemir’i andıran bir kurmaca karakterin olduğu bölümde çok yerinde Türkiye analizler var ve aslında o tek kişinin de mutlak bir otoritesi olmadığını, bazı kararlarının bazı çevrelerce örtük direnişler karşılandığını anlıyoruz. Yakup Kadri’nin “Ankara” romanının tersine (romanda da adı anılıyor) CBVO büyük dönüşümün nasıl da aceleci, yüzeysel ve temelsiz olduğunu bize aktarıyor. Büyük dönüşümü gerçekleştirecek ve rafine olmuş bir burjuvazi olmadığı için iş her zamanki gibi asker, bürokrat elitine düşmüştür. Ha bunlar böyle bir görevi burjuvaziye verirler miydi, o da ayrı bir muamma.

Roman bugün için bile tabu denilebilecek meselelere değinerek büyük bir cesaret örneği de sergiliyor. Dersim Harekatı, Alevilik, Atatürk kültü gibi konularda o dönemde görülmemiş bir cesaret örneği sergiliyor.

Cevdet Bey’in torunu Ahmet’i ele alan ve kısa olan üçüncü bölüm ise 1970’te geçiyor. Burjuva ailenin beklentilerini önemsemeyerek resim yapma tutkusuna kapılan Ahmet elbette Orhan Pamuk’tur. Bu bölüm bir çözülme bölümüdür. Sol grupların şöyle bir hatırlandığı bu bölüm romanda olmasa da olurdu. Eskilere neler olduklarını öğrenmemiz açısından işlevsel bir bölüm olarak eklenmiş gibi duruyor ve bence romandaki tek eleştirilebilecek şey bu bölümün gerekliliği, yazılmışsa yüzeyselliğidir.

BURJUVAZİ

Bu romanda tek bir eksikle Türkiye’deki burjuvazi oluşumunu ve bu sürecin toplumsal yansımalarını başarılı bir şekilde görüyoruz. O tek eksiklik Gayrımüslimlerin ve onların mallarının başlarına gelenlerdir. İlk bölümde ticaretin tamamen onların elllerinde olduğunu görüyoruz. Ayrıca abisinin Ermeni sevgili aracılığıyla toplumun onlara bakış açısını da öğreniyoruz ama bu konu yeterince iyi ele alınmamış. Bu tabuyu devirmeye belki de gücü yetmemiş Orhan Pamuk’un. Bunun haricinde gerçekten Türkiye’deki burjuvazi oluşumunu bire bir yansıtıyor. Türkiye’nin bu sınıfı büyük siyasi dönüşümlerin mimari olmaktan alabildiğince uzak, otoriteye karşı koşulsuz destekçi, kişiliksiz bir sınıftır. İddia edildiği gibi Türkiye’yi yönetmemektedir. Türkiye’yi Batı’nın aksine “yönetici sınıf” diye tarif edebileceğimiz kesim yönetmektedir. TR burjuvazi siliktir. Kolaya konduğu için korkaktır. Hem dönüşür hem örtük direniş gösterir. Kararsız, çelişkili, iradesiz… Orhan Pamuk karakterleri gibi…

Bu yazı Uncategorized kategorisine gönderilmiş ve ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.