On Dokuz Buçuğuncu Yüzyılın Romanı

select.jpg

Bu yazıda “spoiler” olabilir…

Nedir 19,5. yüzyıl?

Benim uydurduğum bir şey…

Tarihte yüzyıl şeklinde dönem adlandırmaları sık görülür ve bunlar genelde gerçekçidir. İşte yedinci yüzyılda yaşananlar, on altıncı yüzyılda yaşananlar, on yedinci yüzyılda yaşananlar falan…

Ama 1850 ve 1950 yılları arasında yaşananlar göz kamaştırıcı… Övmek için yazmıyorum bunu. Dünya ölçeğinde dananın kuyruğunun kopmasından bahsedeceksek bu tarihler arasında yaşananlarla hiçbir dönem aşık atamaz. 1850’den (aslında 1848, çaktırmayın) başlayarak yüz yıl boyunca devrimler, karşı devrimler, büyük buluşlar, dünya savaşları, büyük teknolojik gelişmeler, beslenme ve sağlıkta çok önemli buluşlar, savaşma şekillerinde çok önemli değişiklikler, kültürde sanatta inanılmaz şeyler yaşandı… Elbette 1850 yılı söz gelimi 1830 yılından, 1950 yılı da aynı şekilde 1970 yılından çok çok uzakta değillerdi. Ama işte 1848 devrimlerini ve II. Dünya Savaşı’nın bittiği tarih olan 1945’i baz alırsak bu döneme on dokuz buçuğuncu yüzyıl diyebiliriz.

Dünyada dananın kuyruğu koparken Türkiye’de de, o zamanki adıyla Osmanlı İmparatorluğu’nda da dananın kuyruğu kopuyordu.

İlber Oltaylı’ya göre 19. yy, Osmanlı İmparatorluğu’nun en uzun yüzyılıdır. Bu isimde bir kitabı var yanılmıyorsam.

Bu yüzyılı uzun yapan şey Batılılaşma krizidir. Ve kriz bana göre hala devam ediyor. Türkiye’de siyaset demek bana göre sınıflar mücadelesi değil bir sınıfın kendi içerisindeki yorum farklılığıdır. Bunlara burjuva demek de ne kadar doğru bilmiyorum. Yönetici elitler diyebiliriz. Batılı yaşam tarzını savunan yönetici elitlerle geleneksel/muhafazakar yaşam tarzını savunan yönetici elitler arasındaki siyasal mücadele Türkiye’nin son iki yüz yılının özetidir bana göre. Bu iki kesimin sembolleri ve ideolojik kodları TR ana akım siyasetinde en çok tartışılan şeylerdir. Bu kodlar uğruna gerçekleştirilen veya “gerçekleştirilemeyen” üst yapısal dönüşümler bizim politik gündemimizin çoğunu oluşturuyor. Burjuva diye üretim araçlarını ellerinde bulunduranlara deniyorsa onlar da bu iki kesimin etki alanındadır. Hangisi güçlüyse ona yamanma eğilimindedir. Bu anlamda “kişiliksiz” bir burjuvadır Türk burjuvazisi. Büyük siyasal süreçlere bir sınıf olarak kendi rengini çalması çok nadir görünür. Son 10 yılda palazlananları saymayacaksak aslında Batılı yaşam tarzından yanadır ama bunun için ölümüne bir kavgaya asla girmez.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Kiralık Konak” adlı romanı bu krizin zirve anlarının hemen arefesinde yazılmıştır. 1922 yılında basılmıştır. Roman, yazarın ilk romanıdır. Bu anlamda acemilikler vardır romanda ayrıca genel olarak Türk romanı da henüz emekleme çağlarındadır. Bu acemilikler bir yana, bence 19,5. yüzyıl krizini iyi gözlemlemek ve iyi anlamak için okumanın oldukça faydalı olacağı bir romandır. Yazarın üslubunu oldukça nitelikli bulduğumu da belirtmek isterim.

Romanda ağır sembolizm var. Kitabın adı yani “Kiralık Konak” en başta Osmanlı Devleti’ni sembolize ediyor. 1912-1915 arasını konu edinen romanda Osmanlı Devleti adeta Avrupa’daki müttefiklerine kiralık olarak verilmiş bir konak gibidir.

Karakterler birer özgün kişilik olmaktan ziyade yaşam tarzı krizinin en tipik bireyleridir. Naim Efendi ile başlarsak, kendisi Abdülhamit’in nazırıdır. Ne kadar önemli bir birey olduğunu buradan kestirebiliriz. Abdülhamit’in nazırıdır ama onun dönemiyle kavgalıdır. Aslen Abdülmecid döneminin Batılılaşma hamlelerini “zarif” bulur. Aziz ve Hamit dönemlerini dejenere bulur ve bu dönemlerdeki yaşam tarzını nobran, hoyrat ve “acayip” bulur. Tam anlamıyla bir “pro-nostaljik”tir yani geçmişe irrasyonel bir şekilde bağlı olan insan… Günümüzün de en önemli sorunlarından biridir bana göre.

Naim Efendi’nin en büyük çelişki yaşadığı insan aslında çok da sevdiği, torunu Seniha’dır. Bir tipoloji olmasına rağmen bence romanda özgünlük adına en çok şey barındıran karakterdir. Karakter çözümlemesi yapmak için en fazla malzeme sunun karakter kendisidir. Kendisi zaten “protagonist”tir zaten. Düşünsel ve duygusal dünyasında en çok dalabildiğimiz karakter Seniha’dır. O kaosta gezinmek pek tekin olmasa da romandaki en ilgi çeken karakter kendisidir. 1922 yılındaki Yakup Kadri’nin bütünüyle onaylamadığı davranışlarının bazıları bugün için “devrimci” bile bulunabilir. Özgür aşkı yaşaması, kendisinden beklenen rollere girmemesi, kapalı toplum yapısını her fırsatta delecek hareketlerde bulunması romanın yazıldığı dönem için avangard olarak değerlendirilebilir. Yakup Kadri’nin “yozlaşmanın” kodları olarak sunduğu bazı davranışlar bugün için kadın hareketinin mücadele başlıklarındandır. İronik gerçekten. Yine de Seniha’ya yüzde yüz kefil olamayız. Kendisi, kafası oldukça karışık ve sürekli hata yapan bir insandır. Tam anlamıyla bir anti-kahramandır denilebilir.

Faik Bey ise o gün de bugün de gerçek anlamda “dejenerasyon”un sembolü olarak görülebilir. Kelimenin gerçek anlamında bir “züppe”dir Faik Bey. Seniha’yla girdiği saçmalıklarla dolu olan ilişki, kendisini yargılayıp infaz etmemizi oldukça kolaylaştırıyor. Beter ol Faik Bey!

Üzerinde konuşulmaya değecek karakter olarak geride Hakkı Celis kalıyor. HC Yakup Kadri’nin kendisidir. Bu çelişkide ne düşündüğünü, ne önerdiğini Hakkı Celis aracılığıyla romanın sonunda bize iletiyor yazar. Romanın yazıldığı dönemde Yakup Kadri’nin saltanatı lağvetmek ve yerine “cumhuriyet” adında ne olduğu tam belli olmayan ve yolunu aramaya niyetli bir rejim kurulmasını savunduğunu düşünmüyoruz. Muhtemelen saltanatın sembolik olarak kalması gerektiğini (Sultan Reşad’dan beri olan şey yani) ama temel ideolojik motivasyon olarak Türk milliyetçiliğine bağlı bir yönelimi arzu ediyordu. Batılı yaşam tarzını savunuyordu mutlak bir şekilde ama daha “kişilikli” bir Batıcılık olmalıydı ona göre bu…

O yıllarda çok büyük ve önemli şeyler oluyordu. Baş döndürücü bir hızdaydı bunlar. Önce 1908, sonra Balkan Harbi, I. Cihan Harbi ve de romanda hiç değinilmeyen Ermeni Soykırımı (çünkü bu kolektif bir suçtu)… Yakup Kadri, ülke siyaseti üzerinde etkili olan o 20 bin kişiden biri olarak roman aracılığıyla kendi duruşunu ortaya koymak ve bir şeyler önermek istedi. Bunun için yazdı “Kiralık Konak”ı. Bu anlamda hem bir romandır hem de bir tarihi belge…

Romanın teknik olarak bence en büyük zaafı önemli bir tarihi belge (şu yukarıda bahsettiğim) olmakla çalkantılı bir kadın erkek ilişkisi romanı arasındaki dengeyi bulamamış olmasıdır. Elbette tarihi bir belge olması bu romanın en önemli özelliğidir ama aynı zamanda altını çizmeye çalıştığım çalkantılı kadın erkek ilişkisi da küçümsenmeyecek düzeyde dikkat çekici. Hatta Hakkı Celis’i de işin içine katarsak üçlü bir aşk macerası olarak epeyce sarsıyor okuru. Normalde bir roman için başarı sayılması gereken bir durumu ben burada bir kusur olarak görüyorum.

Okuduğum için çok memnunum. Herkese tavsiye ederim. Teşekkürler Çekmeköy Dayanışması Okuma Grubu….

Not: Yazım yanlışlarına bakamayacağım…

Alakasız Not: Dünyada jaguarın timsah avını görüntüleyebilmiş dört kişi vardır.

Bu yazı siyaset, Uncategorized kategorisine gönderilmiş ve , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.