1 Mayıs 1998 Denizli Seyahati

koro

Gorki Okuryazar ve Ümit Cingöz, bu tarz yazıları en çok siz seversiniz… O ne, kaos mu?

1 Mayıs 1998 Denizli seyahatinin izlenimleri…

Gününü nereden hatırlıyorum?

Çünkü lisedeyken Hakan Şükür’ün Torino kariyeri gibi bir solculuk kariyerim vardı. Eylemlere giderdim. O ilk eylemlerin hikayesini de bir ara yazacağım. 1998 yılının 1 Mayıs’ında Denizli’ye seyahat ettiğimi o tarihlerde 1 Mayıs’ların benim için önemli olmasından dolayı hatırlıyorum. Hala önemli gerçi ancak arada uzunca bir süre, 2010 yılına kadar çok da önemli olmadı maalesef…

1995 yılında ilk kez 1 Mayıs’a gittim. Ankara’daki Sıhhiye Köprüsü üzerinden şu anda yerinde kocaman bir YHT Garı olan alana doğru yürümüştük. Köprüden aşağıya doğru baktığımda gördüğüm manzaradan çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Sonra 1996 yılında yine gittim. Tabi bunlar hep ailemden (annemden) gizli yani onu kandırarak oluyordu. Kendi çocuğunu örgütleyen var mıdır? 1996 yılında İstanbul’da malum olaylar olmuştu. 1997 yılındaki 1 Mayıs çok gergindi. Korka korka gitmiştim. Herhangi bir örgütle bağım yoktu. O zaman olayların çıkacağı kesin olarak görülüyordu. Başıma bir şey gelmesin diye CHP ile yürümüştüm.

1 Mayıs’lar benim için önemliydi, ilk defa (üç yıldır) 1 Mayıs’a gidemeyecektim. O yüzden seyahatin gününü hatırlıyorum. Arkadaşlarım benim halk inisiyatifleri federasyonu mahkemesine çıkarmışlardı ve öz eleştiri yazmıştım. Şaka!

Peki, Denizli’ye neden gittim? Üniversiteler arası halk müziği yarışması için…

1997 yılında Hacettep Üniversitesi’ne başladım ve ilk iş olarak halk müziği topluluğuna üye oldum. İlk kez koro çalışmasına katılıyordum. Benim için çok geliştirici bir ortamdı. İki sene o koroya devam ettim. Normalde korodaydım ama bu yarışmada orkestranın bir bölümünün öğrenci olması şartı olduğu için bu yarışmada orkestrada yer aldım. Bir sene sonra da Antalya’ya gidecektik. O Antalya seyahatinin benim için pek bir önemi yok ama Denizli seyahati benliğimde yeni ufuklar açmıştı.

Halk müziği camiasının yakından tanıdığı (muhtemelen siz onları tanımıyorsunuz) iki insanla o koro esnasında tanıştım. Birisi Mehmet Ali Gürsoy’du diğeri de Okan Murat Öztürk idi. Okan Murat bize bağlama dersi verirdi. Mehme Ali hoca koroyu çalıştırırdı. Her cumartesi sabahı bağlama dersimiz olurdu. Odayı ben açar, çayı demlerdim. Muhtemelen berbat demliyordum çünkü üstten verme yöntemini henüz iki yıldır biliyorum. Sonra Okan Murat gelirdi. O zamanlar ben kendisine tapardım resmen. Bir iki albümü vardı ve de TRT’de bazen çıkardı. Onunla sohbet etmek isterdim, o bana “Baran baba!” falan derdi ama heyecandan bir şey diyemezdim çünkü gerçekten çok büyük hayranıydım. Şu anda bir hayranı değilim. Öğleden sonra da koro çalışması olurdu.

Bu faaliyetler HÜ tıp fakültesi binasında olurdu. Şu anda orası ve çevresi bir cazibe merkezi. Eski Ankara evlerini restore etmişler ve tarihi bir mahalleye dönüştürerek bir turist merkezi haline getirmişler ancak o yıllarda oralar ipsiz, sapsız, keş, şarhoş, fuhuş mekanıydı. Dolaşmak için tekin yerler değillerdi. Berbat büfelerde berbat tavuk dönerler yerdim.

Neyse, koronun ilk yılında bu üniversiteler arası yarışma fikri ortaya çıktı. Bu arada ben ilk defa sahneye çıktım. İlk konserde bağlama öğrencileri olarak bir şeyler çaldık. Sahneye çıkmak benzersiz bir duygudur. Hele ki orada başarılı olmak, beğenilmek insanı mutluluktan öldürür. Sanatla uğraşan insanların neden artık zamanlarının geçtiklerini bir türlü anlamak istemediklerini çok iyi anlıyordum. “İlgi” için yaşıyoruz biz sapiensler. Yarışma fikri belirdi. Orkestranın bir bölümü öğrencilerden olmak zorundaydı. Çalışmaları hızlandırdık.

Dört parçayla katılacaktık: Şeker Oğlan, Eklemedir Koca Konak, Muhabbet Eyledim Sadık Yar İle, dördüncü parçayı hatırlamıyorum.

Seyahat vakti gelmiş, çatmıştı.

Hacettep merkez kampüsünden hareket ettik. En önde üniversitenin bir yöneticisi vardı. Yanında karısı olup olmadığı belli olmayan bir kadın vardı. O yıllarda otobüslerde sigara yasağı yeni yeni başlamıştı. Bu adamın bu yasağa uymayarak sigara içmeye çalıştığını hatırlıyorum. Şoför adamı uyarmıştı, adam da şoföre bir şoför parçası olduğunu kendisinin de koskocaman bilmem kim olduğunu hatırlatmıştı. Sonra şoför otobüsü kenara çekti ve grev yaptı. Kıl adam da mecburen geri adım attı. Ayrıca sabahın yedisinde matarasından viski içmeye başlamıştı.

Otobüste giderken Gülşen Kutlu’nun “Zahide”yi söylediği çok iyi bir albüm çalıyordu. Birden Okan Murat bir kaset çıkardı. Teybe koydular. Teyp nedir!!! Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu’nun yeni çıkardığı “Gülün Kokusu Vardı” adlı albümdü bu. Geleneksel müziklere bir saygı duruşu niteliğinde olan bu albüm yine de o otobüste bulunan birçok insan için “değişik” bir albümdü. Ben beynimden vurulmuştum. O albümü kaç milyon kere dinledim, o albümü kaç kişiye hediye ettim hatırlamıyorum. Üç sene sonra aynı ekibin (İHD hep es geçilir ve Erkan Oğur star muamelesi görür, biraz da öyledir, proje ve ana kumanda Oğur’undur) çıkardığı “Anadolu Beşik” de aynı etkiyi yaratmıştı bende. Bir, iki sene önce aynı ekip üçüncü albümü çıkardı. Bilbordlarda falan görmüştüm albümü. 2001 yılından 2016 yılına o kadar çok şey değişti ki…

Yol üzerinde Dinar’dan geçmiştik. Birkaç yıl önce büyük bir deprem yaşaran Dinar’da evler kırık döküktü. Bir yerlerden geçerken haşhaş tarlalarını da gördüğümüzü hatırlıyorum.

Nihayet otele vardık. Otel mi? Otelde kalmaya bayılırım ve ilk defa otelde Denizli’de kaldım. Merkezde güzelce bir oteldi. Üç yıldızlı falandır. Şansıma tek kişilik oda düşmüştü. Yemeğe kadar bize bir dinlenme süresi verdiler. Hemen küvette yıkandım. Köyden yeni gelmişler gibi 😀 Küvetten çıktım ve odada bir mini buzdolabı olduğunu gördüm. İçinde şu anda olup olmadığını bilmediğim 25’lik Efes kutu birasını gördüm. Ufak bir de cips vardı. Bunları hemen götürdüm. Akşam da çikolatayı götürdüm. Ertesi sabah lobici bunların parasını isteyince bunların ikram olmadığını anladım.

Akşam yemeği için oteldeydik. Bir şeyler yedik. Sonra bir prova aldık.

Herkes odasına çekildi. Lobide altı, yedi kişi kaldı. Okan Murat bizim sazların perde ayarlarını yapacaktı. Mehmet Ali hoca her zamanki gibi rakısını söylemişti. Biz de o esnada biraları söyledik. TRT bağlama sanatçısı Sadi Pirkoca’nın da olup olmadığını, en azında o sene olup olmadığını hatırlamıyorum.

Birden spontane bir şekilde çalıp söylenmeye başlandı. Okan Murat ve Mehmet Ali Gürsoy çalıp söylemeye başladılar lobide. Saz söz muhabbetleri, arkadaşlar arasında müzik yapma denemeleri bence genellikle başarısızlıkla sonuçlanır. Bir kere müziği üreten kişilerin iyi olmaları gerekir. Ama yeterince iyi olmayan bir dolu insan arkadaş ortamlarında iddialı çıkışlar yaparlar. Abi, sakin! İkinci olarak, oradaki topluluğun o kişileri dinlemekten keyif almaları gerekir. Bu da yoksa muhabbet işkenceye dönüşür. Üçüncü olarak da yine o topluluğun müzik dinlemeyi bilmeleri gerekir. Müziği götleriyle dinlerle genelde insanlar. Konuşurlar, gülerler, şarkının en iyi anında bir şey sorarlar… O yüzden bence arkadaş ortamlarındaki canlı müzik denemeleri genellikle fiyaskoyla sonuçlanır. Sonuçlanmazsa tadından yenmez ama… Bizim muhabbet on numaraydı. Bu üç şart fazlasıyla mevcuttu.

Ertesi gün yarışmaya gidecektik. Bu yarışmaları her sene ya Gazi Üniverstiesi ya da Ege Üniversitesi kazanıyormuş. Biz o sene ya üçüncü ya da dördüncü olduk. Bir sonraki sene Antalya’da daha iyi ve daha tecrübeliydik. İkinci olmuştuk çünkü diğer iki üniversiteden birisi katılmamıştı… Yarışma, Pamukkale Üniversitesi kampüsünde, bir spor salonunda oldu. Mikofon yoktu. Gram hata yapmadım. Ama işte bizden çok daha iyiler (müzik bölümü öğrencileri) vardı.

Sonra akşam oldu ve aynı muhabbet bir kere daha yaşandı.

Ertesi gün bize bir Denizli gezisi yaptırdılar. Merkezde biraz turladıktan sonra ciks bir restorana götürdüler. Pardon, o restorandayken çekilmiş bir fotoğrafımız var. Bulabilirsem koyacağım. O fotoda sahne kostümleriyleyiz. Facia bir kostüm tabi ki…

Ertesi gün Pamukkale’ye gittik. Gidenler oranın ne kadar etkileyici bir yer olduğunu anımsayacaklardır. Sonra geri döndük.

Şehirler arası yolculukları ne kadar çok seviyorsam dönüşleri de o kadar sevmem. Tatil bitmiştir ve gerçeklik başlamıştır. Geri dönüş yolculuğu çok sıkıcıydı. Çok da geç varmıştık. O geç saatte çok acıktığım için hayatımda ilk defa (ikinci defa, çünkü ilk defa 1993 yılında falan Ankara oto sanayisine beraber gittiğimiz bir akrabamızla yemiştim) kokoreç yemiştim.

Benim için unutulmaz bir seyahatti. 1 Mayıs’ı satmştım (Yaşasın 1 Mayıs!) ama ilk defa yetişkin bir insan olarak seyahat yapmıştım. Otelde kalmıştım. Büyük adamlarla diyaloga girmiştim. Bir kez daha sahneye çıkmıştım. Bir şehir daha görmüştüm. İlk defa yalnız kalmıştım bir dört duvar arasında.

Böyle işte…

Yazı bitti.

Not 1: Yzım yanlışlarına bakamayacağım. Bu nottakine bile…

Not 2: Pamukkale’ye bir kere daha gittim.

Not 3: Ege Bölgesi TR’nin en iyi bölgesi ama en iyi şehri İstanbul.

Not 4: Bir sene sonra repetuarı hep misket düzeninden seçmiştik.

Not 5: Jüride Salih Turhan ve ismini hatırlamak için 10 dakika uğraştığım, çok önemli bir halk müziği sanatçısı vardı.

Bu yazı Diğer, Uncategorized kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.