Bir PR Çalışması Olarak “Devlet Ana” Romanı

kemaltahir

Kimin romanı? Kemal Tahir’in…

Neyin PR’ı? Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasındaki (abartılmış) yüce gönüllülüğün PR’ı…

PR ne demek? “Public Relations” kelimelerinin ilk harfleri yani “halkla ilişkiler” demek. İş dünyasında bir firmanın kendisini iyi, doğru, güzel gösteren tanıtım faaliyetleri için kullanılır.

Peki, neden Kemal Tahir böyle bir roman yazdı? Çünkü TR’deki tarihsel araştırmaları yetersiz ve yanlı görüyordu. Romancının bu aşamada devreye girmesi gerektiğine inanıyordu. Kriz’de (Batılılaşma Kriz’inde) mutlak bir taraftı ve kendi tarafını güçlendirmek istiyordu.

Bu romanı yazdı. Roman teknik olarak başarılı. Bunun üstüne bir de roman, bir edebiyat olayı haline gelmişti. Çok konuşuldu, çok tartışıldı.

Romanın teknik başarısı tartışmalarda en az öne çıkan taraftı. Çünkü aslında insanlar romanın edebi değerini değil (bunun olmadığını zaten çok az insan iddia edebilir) Kemal Tahir’in tarih tezlerini tartışıyorlardı. Bu tezlerin taraftarıysanız (KT) bu romandan ziyadesiyle etkilenirsiniz fakat bu tezlerin yanında değilseniz (benim gibi) romanı etkileyici bulmazsınız.

Ben romanı sevmedim. Izdırap çekerek, işkence çekerek okudum denemez ama sevmedim de işte… Bunun birinci sebebi yazarın tarih tezlerine katılmamış olmamdır, ikincisi ise tıpkı dönem filmlerini sevmemem gibi tarihi romanların da pek meraklısı olmamamdır. Dönem filmlerini izlerken gerçekçilik duygum fena halde zedeleniyor. Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasını anlatan bir romanın veya herhangi tarihsel bir dönemi ele alan bir romanın gerçekçilik konusunda gelip toslayacağı bir duvar mutlaka vardır. Meraklısına saygı duymakla beraber (her tarihi romana inanana saygı duymuyorum yalnız) almayayım, kalsın…

Yazarımıza bakalım biraz: Yıllar önce yönetmen Halit Refiğ’in hayatını röportaj formunda ele alan bir kitap okumuştum. Orada çok adının anıldığını hatırlıyordum. Kitabı tekrar açtığımda evet adı anılıyordu. Oradan aktardığına göre, yazar aslında bir Marksist. Nazım Hikmet’le aynı davadan yargılanıp, uzun yıllar hapis yatıyor. Hapishanede romancı oluyor. Sonra 1960’larla beraber fikirlerinde önemli değişiklikler oluyor. Bu toprakların “farklı” olduğunu keşfediyor yazar. Hangi toprak farklı değil ki? Batı Avrupa’nın bile her ülkesi birbirinden farklı, her biri siyasal gelişimlerinde farklı toplumsal süreçleri yaşıyorlar. İngiltere’de burjuva devrimi kansız gerçekleşirken Fransa’da yer yerinden oynuyor, Almanya imparatorluğa özeniyor, İtalya ülkeyi neredeyse ikiye bölüyor, İspanya hiçbir savaşa bulaşmıyor, Rusya burjuva devrimini atlayıp sosyalizme geçiyor falan…

Bu ülke onlardan gerçekten farklıdır ama bu farklılık yaşam tarzı ve kimlikler konusunda önem arz etmektedir bana göre. Bu ülkenin insanları hem kendi içerisinde birbirlerinde oldukça farklıdırlar hem de yaşam tarzı olarak Avrupalılar’dan farklıdırlar. Onlara benzemeye çalışan insanlarla benzememek gerektiğini savunanlar arasında 200 yıldır devam eden bir siyasal mücadele vardır. Bahsettiğim “Kriz” işte. Kemal Tahir burada Batılılaşma’nın net ve ateşli bir karşıtıdır. Bu toprakların değerleriyle barışmak ve uyum içerisinde olmak gerektiğini düşünür. Osmanlı’ya dair her şeyi reddeden Cumhuriyet ideolojisiyle kavgalıdır.

Bu reddiyeye karşı bir reddiye geliştirmek için “Devlet Ana” adlı romanı yazmıştır. Burada anlatılanlar bir yana form olarak da halk edebiyatı ve masallar geleneğinden faydalanmıştır. Dede Korkut hikayesi gibi bir roman görmekteyiz. Bu arada ironik bir şekilde İngiliz edebiyatının ilk nesir türü olan “romans” türünden de oldukça faydalandığını görüyoruz. “Sir Gawain and the Green Knight” adlı romans ve benzerleriyle ne kadar da çok ortak yönü var…

Bu kitabı ele alırken biraz tarihe değinmek şart olmuştur. Tarihi romanların hayranı değilim ama tarihe çok meraklıyımdır. Okuduğum kitaplar ve dergiler ışığında söyleyeceklerim var.

Moğollar, Selçuklular ve Osmanlılardan bahsetmeliyiz…

Moğolların zamanın IŞİD’i olduğunu iddia eden bir yazı yazmıştım. Gelmiş geçmiş en psikopat insanlardan biri olan Cengiz Han’ın özel projesi, sınıflar savaşı mınıflar savaşı falan değildi. Bir katliam, yıkım ve tecavüz imparatorluğu olan Moğollar o dönem dünyada yaşayan 120 milyon insanın 30 milyonunu öldürdüler. İstila ettikleri yerlerde uygarlık adına ne varsa yok ettiler. Binaları yıktılar, tarlaları yaktılar, ağaçları kestiler, kedileri bile öldürdüler. Moğollar Anadolu’ya vardıklarında Cengiz Han öldüğü için eski etkinlikleri yoktu ama yine de Anadolu’daki siyasal ve ekonomik düzeni berbat ettiler. Osmanlılar böyle bir dönemde ortaya çıktı.

Selçuklular ise Moğollardan önce ekonomik sebeplerle batıya yöneldiler. Bugün herkes koyun etinin “koktuğunu” iddia ediyor ama Türklerin siyasal tarihlerinde koyunlarına otlak bulmak en önemli itici güçlerden biridir. Dünyaya bir “pagan” (!) olarak gelen Selçuk Bey vardığı bölgede var olabilmek için İslam’ı seçti. Ayrıca bu din, onlara eksikliğini duydukları “ideolojiyi” de sağladı. Fakat Orta Asya kültürel etkileri hala çok canlıydı ve aslına bakarsanız da hiç kaybolmadı. Moğollar Anadolu’ya varınca Selçukluların siyasal ve ekonomik düzenlerini bozdular. Romanda bu etkiyi fazlasıyla görüyoruz.

Dağılan Selçuk otoritesinden sonra bir dolu beylik ortaya çıktı. Bunlar Anadolu Selçuklu Devleti’nin sevk ve idaresinde olan topluluklar oldukları gibi başıboş çapulcu Oğuz boyları da olabilmekteydiler. Osmanlılar bunlardan hangileriydi? Konya sultanına fayda sağladıkları için Söğüt ve Domaniç bölgesi kendilerine hediye edilmişti. Burasının uç beyliği olması üzerinde düşünülmeyi hak ediyor. Uç beyliği riskli bir bölge olduğu için Osmanlıların aslında çok da favori olmadıkları sonucunu çıkarabiliriz. Riskli dedik ama o esnada Bizans İmparatorluğu da siyasal ve ekonomik olarak oldukça kötü durumda idi. Resmi tarih kitaplarında 1453 kahramanlıkla anlatılır ama 1204’e hiç değinilmez. Bu tarihte bir Latin Haçlı ordusu İstanbul’un kapılarını müzakereyle açtırmış ama içeri girince yağma yapmıştır. Latin İstilası denilen bu olay aslında Bizans’ı ekonomik ve siyasal olarak krize sokmuştur. İstanbul’un fethi bu ortamda kolaylaşmıştır. Bizans, Latin İstilası’nın sonuçlarını acı bir şekilde tecrübe ederken Osmanlılar aradan sıyrılmışlardır. Tarihte böyle tesadüfler etkilidir. Burada Osmanlıların zekice bir hamleyle doğudaki Türk beylikleriyle uğraşmak yerine batıdaki kaotik ortama yönelmeleri onları diğerlerinin önüne geçirmiştir.

Kemal Tahir romanda bunlara hiç değinmiyor ve oldukça erdemli ve barışçıl olan Osmanlıların hep saldırıya maruz kaldıklarından dolayı (!) mecburen seferlere giriştiklerini kurguluyor. Yalan söylüyor yani. Tarihteki devletleşme aşamasına geçen toplulukların komşularına yağma, istila, çapul, katliam, esirlik, tecavüz gibi şeylerle gittiklerini biliyoruz. Burada Osmanlıların diğerlerinden ne geri kalır yanı ne de fazlalıkları var. Kemal Tahir’in burada yaptığı resmen bir PR çalışmasıdır.

Türkler okçuluk ve binicilikte çok iyi oldukları için batıya doğru sürekli genişleyebildiler. Tank icat edilene kadar tankın yaptığını at yapıyordu. Atının üstünde, ellerinde yaylarıyla Türkler sürekli batıya doğru gittiler. Batıdaki insanlar onlardan iki bin yıl önce yerleşik hayata geçmişlerdi. Kültürel anlamda asla kapanamayacak bir açı vardı. Osmanlılar zamanında Türkler topçulukta da dünyanın en iyisi oldular ve Viyana’ya kadar gelebildiler. Savaş teknolojisinde üstünlüğü ele geçiren Batılılar bu sefer süpürmeye başladılar. 1. Dünya Savaşı’nın koşulları gereği ancak Edirne’ye kadar geldiler. Türklerin ve Osmanlıların tarihi budur.

Burada, Tahir’in yaptığı gibi hayran olunacak büyük bir parıltı görmüyoruz. Yaptığı çarpıtmaları da yutmuyoruz. O yüzden “Devlet Ana”yı tutmuyoruz.

Ama tutacak olan bir %50 bulunur…

Bu yazı Diğer, Uncategorized kategorisine gönderilmiş ve ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.