Mikro Çelişkilerin Sineması

17862818_1001379863330915_6862433191795079401_n

İki insan arasındaki tahakküm kurma mücadelesi, her dönem, sanatın ilgi alanı olmuştur. Psikoloji ve psikiyatri bilimlerindeki (kimileri bunların bilim olmadığını düşünür) ilerlemeler bu olguyu daha da çetrefilli hale getirmiştir. İki insan arasındaki mikro çelişki derken; iki kardeşi de iki arkadaşı da duygusal bağ hisseden iki insanı da iki yöneticiyi de veya iki sıra arkadaşını bile kastediyoruz. Şu anda burada yazmamıza gerek olmayan –örneğin otobüs yolculuğu arkadaşlığı- iletişim türlerini de kastediyoruz. Bazen sayı ikiyi biraz aşabilir de…Dört kişilik bir aile de mikro çelişki üretebilir ve bir tahakküm mücadelesine davetiye çıkarabilir…

Ben burada fikrimi belirtmiyorum. Tahakkümün her durumda ve her zaman berbat bir şey olduğunu da iddia etmiyorum. Tahakküm var tahakküm var…

Dünyadaki en eski metinlerden biri olan İlyada Destanı nedir özünde? Agamennon’un Aşil’e tahakküm kurması ve dirençle karşılaşması değil midir?

İlyada demişken, insanların başka insanlar karşısında davranış geliştirirken fena halde etkili olan sosyol-politik etmenleri göz ardı eden yaklaşımları ciddiye almadığımı belirtmek isterim ancak…İnsanlar (herhangi bir) davranış geliştirirken sınıfsal reflekslerinden (ama sadece bir sınıf), toplumsal cinsiyetlerinden, biyolojik cinsiyetlerinden, entelektüel donanımlarından, (fena halde) kimliklerinden, (fena halde) ekonomik durumlardan, anlık psikolojilerinden, yaşlarından, yaşadığı yerlerden etkilenirler. Etkilenir oğlu etkilenirler…

Bütün bunları aşıp “Faşizm ikili ilişkilerde başlar.” dendiği zaman birçok şey eksik kalır bana göre. Yani faşizm denen şey ne ise, o zaten vardır, ikili ilişkiler de bu genel durumu yansıtır…

Böyle düşünen sinemacılar vardır. Örnek, Zeki Demirkubuz…Çok üstün bir sinema duygusuna sahip olmakla birlikte, yanlış çıkış noktası (bana göre) onu kötü bir sanatçı yapar. Alman provokatif yönetmen Fassbinder de böyle düşünür…Bataklıkla değil de sineklerle uğraştığı için bir şeyler eksiktir onda da ama onun da benzersiz bir sinema duygusuna sahip olması işleri içinden çıkılmaz hale getirir. Keşke bütün iyi sinema duygusuna sahip olan insanlar benim gibi düşünse )))

Neyse uzatmayalım, Türkiye’de mikro çelişkileri ele almak isteyen ve zaman zaman da bunu çok iyi yapan bir yönetmen var, hem de kadın: Yeşim Ustaoğlu…

Kadın olduğunun altını çizmemiz lazım çünkü ben Türkiye’de kadın olmanın başlı başına önemli bir şey/sorun olduğunu düşünüyorum…

Türkiye’de ana akım dışı sinema seyircisi genelde Kubu Zekirdemiz ve NBC’yi konuşurlar. Bir veya iki tane iyi film çekmiş sinemacılar da vardır ama onlar bu sayı azlığı nedeniyle çok konuşulmazlar. Kanımca Reha Erdem’e ve de Yeşim Ustaoğlu’na haksızlık yapılır. Altı filmle hem iyi bir sayıya ulaşmıştır ve bence zaten nitelikçe ZD ve NBC arasında bir yerdedir.

1960 doğumlu. Robert Koleji mezunu ki bu boru değildir!

Ve de mimar…Üç, dört yıldır mimarlıkla ilgileniyorum ve ondan önceki yıllarıma yanıyorum. Bence mimar olmak veya mimarlıkla ilgilenmek kişiyi oldukça geliştirme potansiyeli olan bir şeylerdir. Mimarlıkla “ilgilendiğiniz” zaman her şeyle ilgileniyorsunuz. Her şeyi bilmek, anlamak istiyorsunuz. Bu anlamda mimar olması, Ustaoğlu’nun sahip olduğu ilgi çekici bakış açısına etki etmiş olmalıdır mutlaka.

Şimdi filmografisine kısaca odaklanalım:

İZ (1994)

İzleyemediğim tek filmi…Bu film de birçok ödül almış. Birçok yazımda Masumiyet’ten önce Türk sinemasında ciddi bir “gerçekçilik” sorunu olduğunu ve bunun Masumiyet’le alışılmaya başlandığını düşündüğümü yazmıştım. Eşkıya değildir kesinlikle bu işi başaran film! Türk sinemasının acıklı bir döneminde, ödüller alacak kadar iyi bir “ilk film” çekmek dikkate değer diye düşünüyorum ve bu filmi izlemek için elimden gelen her şeyi yapacağıma dair size söz veriyorum.

GÜNEŞE YOLCULUK (1998)

Ustaoğlu’nun filmografisi yavaş yavaş ete kemiğe bürünüyor işte. Makro bir sorunu fon yaparak mikro çelişkiler üzerine yoğunlaşmaksa eğer bu yaklaşım, bunun ilk örneğini Güneşe Yolculuk’ta görüyoruz. Belki kendisine sorulsa bunu inkar edecektir ama sonraki filmografisinde makro sorunu fon yaparak mikro çelişkilere odaklanan filmler görüyoruz. Nedir bu filmdeki makro sorun? Türkiye’nin en makro sorunu, Kürt sorunu…Bu filmi 1998 yılında çekmiş olması ayrıca üzerinde durulmayı gerektiriyor. Büyük cesaret isteyen bir hamle. Neredeyse gelecekteki kariyerini ana akım dışına hapsetmiş oluyor öncelikle. 100 yıllık sorunu fon yapıyor ve İstanbul’da yolları kesişen iki Kürt gencinin yarı politik yarı kişisel hikayelerini bize aktarıyor. Filmi sinematografi olarak zayıf bulduğumu belirtmek istiyorum yalnız.

BULUTLARI BEKLERKEN (2003)

Bu filmi de teknik olarak zayıf buldum. Bu seferki makro sorunumuz.
Karadeniz Bölgesi’nin Hristiyan kökleri ve bunların başına gelenler. Bireysel duygu durumları ve bireyler arasındaki çelişkiler hemen devreye giriyorlar ama bence dağınık diyebileceğimiz sinematografisi filmi batırıyor. Yani çıkartmıyor. Başyapıt için biraz daha beklemesi gerekecekti…

PANDORA’NIN KUTUSU (2008)

Mikro çelişkiler sineması için bundan daha iyi bir film adı olamazdı. Pandora’nın kutusu açılacak ve uğursuz mikro çelişkiler açığa çıkacak. Belki de bu filmde olduğu gibi sadece bakışlardan, eslerden, göz kaçırmalardan, jestlerden yayılabilecek. 90 yaşındaki Fransız aktris Tsilla Chelton’un Alzheimer hastası rolünde efsoluk mertebesine yükseldiğini hatırlatalım. Pandora’nın Kutusu bence Yeşim Ustaoğlu’nun ilk harika filmi. Sonra çektiği iki filmde harika düzeyinde.

ARAF (2011)

Kadın sorunu her zaman ilgisini çekmiştir. Bu filmde de taşrada yaşayan genç bir emekçi kadının, kararlı bir şekilde üstüne gelen erkek egemen topluma isyanını görüyoruz. Bu büyük “mevzuyu” yine mikro çelişkilerden hissediyor ve soyutlayamıyor. Kim yapabiliyor ki??? Neyse, bu şekilde çok iyi film karşımıza çıkıyor. Filmde Özcan Deniz’in olmasını fena halde yadırgadığımı belirtmek istiyorum. NBC’nin “Üç Maymun”da Yavuz Bingöl’ü kullanması gibi…Bu popüler ve “kirli” figürler nitelikli filmlerin içine ediyorlar bana göre. Teknik olarak iyi performans gösterebilirler ama siz izleyici olarak onları ÖD’lüklerinden YB’liklerinden ayrı göremiyor ve düşünemiyorsunuz. Onlara bir karakter gibi yaklaşamıyorsunuz. Neden böyle bir şey yaparlar ki? Reklam mı? Bilemiyorum ama ben yönetmen olsam popüler ve “kirli” figürü kapıdan içeri sokmazdım. Çok iyi film…

TEREDDÜT (2015)

Geçenlerde bu filmle ilgili bir yazı yazmıştım ve bu filmi izlemeden önce yazdığım “Top 39 Film” listeme ekleyeceğimi belirtmiştim. Yorum bölümünde paylaşıyorum. Mikro çelişkilerin en dramatik olduğu film budur. Yeşim Ustaoğlu’nda yükselen bir dramatik etki durumu var. Nereye varacağını merakla bekliyoruz. Mükemmel bir film…

Not 1: Yazım yanlışlarına bakamayacağım.

Not 2: Yeşim Ustaoğlu’nun artist tavırlara sahip biri olduğu yazıyor Ekşi Sözlük’te. Sanatçıları karakterlerine göre değerlendirmemek gerektiğini düşünüyorum. Bunu yaparsanız elde avuçta pek bir şey kalmadığını göreceksiniz. Benim gibi çok sevdiğiniz ve gerçekten çok büyük olduğunu düşündüğünüz bir kişinin pedofil olduğunu duyarsanız ne yapardınız?

Not 3: Tam bu yazıyı yazarken ünlü halk aydını KT mesaj attı ve “Güneşe Yolculuk”u izleyeyim mi dedi. Tesadüfe bak…

Alakasız Not: Bir adet mango 7,5 TL ama bence şeftali onu her türlü döver.

Bu yazı Sinema, Uncategorized kategorisine gönderilmiş ve , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.