“Yazgı”yı tekrar izlemek

 Bu yazı, filmi sağlıklı izlemenizi engelleyebilecek bilgiler içerebilir.
“Yazgı” (2001) bir yıllık bir zaman diliminde arkadaşım İnal Dayı‘yla izlediğimiz dördüncü Zeki filmi oldu. Zeki filmlerini izleyip üzerinde felsefe patlatmak bizim için bir Pazartesi rutini gibi bir şey oldu. Zeki filmleri de bitmek üzere, sonrasındaysa Fassbinder filmlerine skip etmeyi önereceğim. Bu filmi tekrar izlemeden önce  Albert Camus’un Yabancı adlı romanını okudum. Çünkü film o kitaptan uyarlamaydı. Zeki’yi, 12 Eylül döneminde hapiste geçirdiği zamanlarda tanıştığı Camus, Dostoyevski gibi yazarlar ve Sartre’ın kurucusu olduğu Varoluşçu felsefe çok etkilemiştir. Bu kitap da bu felsefeyi en iyi ifade eden eserlerden biri olarak görülür. Varoluşun özden önce geldiğini savunan bu akıma göre insan, anlamsız ve absürd bir nesneler topluluğu olan dünyaya bırakılmıştır ve başına gelenlerden sorumludur. Yaptığı seçimlerin insanı bu sonuçlara ulaştırdığını savunur. Dünya savaşlarından sonra ortaya çıkan bu akımda insanoğlunun yaşadığı trajedi ve umutsuzluğun etkili olduğunu düşünüyorum. Anlamsız ve absürd nesneler bütünü olan bir dünyada yaşandığı için yerleşik değerlere kafa tutması açısından saygı duyduğum ama genel anlamda katılmadığım bir felsefe bu. Bazı kelime oyunları var. Elbette insan yaptığı seçimlerden sorumludur ama bu seçimleri yaparken ne derece özgürdür? Örneğin siz deprem sonucunda evinizi kaybetmişseniz, soğukta aç ve biçareyseniz elbette gelen kamyonu yağmalarsınız. Bu insanlara yapıştırılan etiket elbette biliçli yaptıkları bir eylemden dolayıdır ama bu kararı alırken ne kadar özgürdürler? Kitaptaki Meursault ve filmdeki Musa sıradan düzen insanını çileden çıkartacak kadar tepkisiz, hissis karakterler. Zeki Demirkubuz, romanı Türkiye şartlarına uyarlarken çok önemli değişiklikler yapmış ama genel olarak bu bahsettiğim tepkisis, duyarsız, topluma yabancı insan tipi korunuyor. En önemli değişiklik Meursault’un birisini öldürmesi Musa’nınsa öldürmemesi. Kitaptaki Meursault, tam da Varoluşçu felsefeyi anlatmak istercesine çok önemli bir karar olan bir insan öldürmenin ne kadar da sıradan, tesadüfi bir şey olabileceğini ve dolayısıyla hayatta yapılan eylemlere bu kadar da büyük anlamlar yüklememek gerektiğini anlatmak ister gibi. Dışarıda bir gün yaşayabilen bir insanın hapishanede bin yıl yaşayabileceğini iddia eden Meursault’a göre aslında değer verilecek hiçbir şey yoktur. Fakat kendisi hapiste zor zamanlar geçirmeye başlayınca bütün tükürdüklerini yalayacaktır ve birçok metaya değer vermeye, onları özlemeye başlayacaktır. O insanda hayranlık uyandıran tepkisizliği de giderek kaybolacaktır. Musa ise romanın aksine bu istikrarı filmin sonuna kadar koruyacaktır. Filmde, Musa cinayet işlememiştir ama kendisine yapılan suçlamaları inkar etmeyerek tepkisizlik anlamında Meursault’u bir sıfır mağlup edecektir. Peki hangisi gerçekçi? Bana göre elbette Meursault. Hangisi Varoluşçu felsefeyi temsil ediyor? Bunun cevabını Sartre’dan bir kitap okuduktan sonra daha iyi verebileceğim. Bu arada Zeki’nin sinemada müzik, kamera hareketi, ışık oyunları kullanmama ilkesine, bu filmde ve yine İnal Dayı’yla beraber izlediğimiz “İtiraf” (2003) filminde sadık kalmadığını belirtmek istiyorum. Annesi öldüğünde cenaze marşı gibi bir melodi arka planda duyuluyor ve filmin başında hikayenin İstanbul’da geçtiği vurgulanmak için kamera bayağı bir geziniyor. Romanda ve filmde en çok hayran olduğum şey, bunların statükoyu (bu kelimeyi AKP’lilerin kullandığı anlamda kullanmıyorum) temsil eden avukat, savcı, yargıç, din adamı, adalet, emniyet gibi kişi ve kurumları eşşeğin şeyine sokup sokup çıkarması oldu. Mutlaka izlenmesi ve okunması gereken eserler bunlar. Üzerinde bir araba dolusu felsefe yapmaya olanak sağlıyorlar.

Bu yazı Tekrar izlenen filmler, Yazgı, Zeki Demirkubuz kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.