İlk İşimin Hikayesi

eski

Yine Gorki Hayırsever’in muhteşem basacağı bir yazıyla karşınızdayım. Bu arada laf aramızda Osman bulut hafta sonunda gerçekleştirdiğimiz etkinliğe yine gelmedi. ..Başlayalım:

Neye başlayalım? İlk iş tecrübemi yazacağım. Olay 1992 yılının yaz aylarında Ankara nahiyesinde geçiyor. Yukarı Ayrancı bölgesinde…

O süre zarfında Emek Elektronik adlı oto teyp tamircisinde, Pioneer servisinde iki ay çıraklık yaptım. Orta ikinin yazıydı. Yine o çocuğun hayal dünyasına dalacağız ve oradan hareketle o yılların Türkiye’sinin ve dünyasının fotoğrafını çekeceğiz. Yine mi? Nasıl yani yine? Bu yazıyı okuyanlardan, yorum bölümünde paylaşacağım “İlk Sevgilimin Hikayesi” adlı yazıyı da okumalarını rica ediyorum. Çünkü o yazıda da 25 Kasım 1991’den başlayıp bir ay falan süren bir süreç ele alınıyordu ve rengarenk bir yazıydı o. Bu yazıyı fena halde destekleyecektir.

İlk işim dedim. Yani bu artı değer ürettiğim ilk işimdi. Yoksa ortaokul ikinci sınıftan önce hüsranla sonuçlanan bir, iki ticari girişimim olmuştu. 1987 yılında falan Ankara’nın Kuşcağız bölgesinde bir pazarda su satma deneyimim olmuştu. Yavşak pazarcılar suları içiyorlar ama para vermiyorlardı. Katıksız kötülüğü görebiliyor musunuz? Zavallı bir çocuk gelmiş su satıyor ama siz içtiğiniz suyun parasını vermeden onu kovuyorsunuz. Sonra bir yeşillikçi benden sürahimi aldı ve suyun hepsini yeşilliklerin üstüne döktü. Karşılığında da bir maydanoz verdi. Yani elde ettiğim ilk “değer” ilkel değiş tokuş uygulamasına denk gelen bir nesneydi…

Birkaç sene sonra da Ankara’nın Etlik bölgesinde bir pazarda, pastahaneden aldığım simit ve poğaçaları satma girişimim oldu. Bu sefer riskin büyüğünü almıştım. Hem işe sermaye koymuştum hem de personel tutmuştum. 21. yüzyılın ünlü siyaset bilimcisi Okan Doğan ı yanıma alıp pazarın yolunu tuttuk ama bir tane bile satamadık. Sonra üç gün boyunca o poğaçaları yedik.

MURAT KAYA

Bu ilk işimin mimari arkadaşım Murat Kaya’dır. Kendisi feyste yok. 2010 yılında feysten bir şekilde birbirimizi bulmuştuk ve görüşmüştük. Tam bir Ak Partili olmuştu. Yedi sülalesini devlette işe koymuş, vurmak istediği küçük voleciklerden bahsedip duruyordu. Hakkari’nin üzerine atom bombası atılması gerektiğini savunuyordu. Bir daha görüşmedik haliyle. Geçenlerde beni telde aradı ve denk gelirsek bir yerde görüşmek istediğini iletti.

Şimdi bu arkadaşım tam bir yeni Türkiye ama o yıllardaki o iki, üç yıllık arkadaşlık çok iyiydi elbette. Çok da iyi bir çocuktu. Ne yapacaksın şimdi? Arkadaşlıklar ile ilgili düşüncelerimi yazmayı düşünüyorum. Mesela Cenk Sezgin le (bir Ak Partili değil) 10 sene sonra, geçen sene görüştük ve sanki dün görüşmüşüz gibiydi.

Ankara’nın Etlik semtinde, o yıllarda çok iyi bir arkadaş grubumuz vardı. Hepsi benden büyük olan bu elemanlarla çok iyi vakit geçirirdik. Ben, Murat Kaya, bakkalın oğlu Ahmet, Ayhan, Cihan…Ahmet tam bir Stallone ve Ferdi Tayfur manyağıydı. Murat Kaya’nın ablası, ev kızı Firdevs’le beraberlerdi ama bence o öyle zannediyordu. Böyle hikayeler çoktur. Erkek beraber olduklarını zanneder ama kız onu elinin altında tutar, tam olarak ona meyilli değildir. Firdevs bir ara takıldığı Ayhan’a yanıktı bence. Bunu hem bana sezdirmişti hem de bir gün evde cümbür cemaat otururken ben hissetmiştim. Ayhan serseri bir çocuktu. En geyikleri oydu. Benden aldığı borç parayı vermediği için aramız bozulmuştu onunla. Cihan ise yakışıklı bir genç erkek olarak mahalledeki evli kadınların ilgisine maruz kalıyordu. Murat benden iki yaş büyüktü, diğerleri 17, 18 yaşlarındaydı.

Bu ekiple bir gün Batı sinemasında Stallone’nin “Cobra” filmini izlemeye gitmiştik ama Menekşe sinemasında “Amerikan Ninja 38″i izlemiştik.

Okullar kapanmıştı ve bir sabah Murat kapıyı çaldı. “Hadi çalışmaya gidiyoruz” dedi. Kendisi Yukarı Ayrancı Selimiye Sokak’ta bulunan (Aşağısında Emniyet Genel Müdürlüğü vardı) bir oto elektrikçide uzun süredir çalışıyordu. Oranın iki dükkan altında, üç katlı Emek Elektronik’in sahibi Adem Çiftçi kendisinden “kafası çalışan” bir çırak istemişti. Tabir aynen buydu. O da beni götürüp oraya teslim etmişti. Hiçbir şeyden haberim yoktu. Ne yapacaktım?

Para kazanmak istiyordum. Bir bisiklet almak veya olmadı bir basket topu almak istiyordum. Veya Ali Erdem Doğanoğlu nun evinde gördüğüm siyah atariden…

İlk gün bana yapılanları yaptım. Oradaki elemanlardan bahsedeyim. En tepede patron “Adem Abi” vardı. Rahatsız edici derecede kuul bir herifti. Bana bir süper kahraman gibi geliyordu. Çok az işin başına geçerdi. İçinden çıkılmaz bir şey olunca oluyordu bu. Osuruğundan şimşekler çakırtan bir Yunan tanrısı gibi, bir deus ex machina gibi zor problemleri çözüyordu. Eskort kadınlara takılırdı. Zaten orada bir çapkınlık mefhumu vardı. Murat’ın patronu da sürekli bir adamdan bahseder, onun şu anda burada yazamayacağım bir argo deyimle çapkınlıklar yaptığını ama kendisinin yapamadığını söylerdi. Ama herkese bahsederdi bundan. EE’deki diğer elemanlar da sürekli bir çapkınlık peşindeydi. Sonra üst katta Nejdet adında teyp elektroniğiyle ilgilenen adam vardı. Bu daha kibar birine benziyordu. Yeşil bir Murat 131’i vardı. Yeni almıştı onu ve sanki hayatındaki en önemli işi başarmış gibiydi. Sonra Uğur adlı karakter vardı. Askerden yeni gelmiş bir ustaydı. Arabalara ses sistemlerini o monte ederdi. Beni sever gibiydi ama en artis davranan da oydu. Sonra benden biraz daha yukarıda olan ama tam bir usta olmayan Çorumlu Şecaattin geliyordu. Beni ezer gibi davranmıyordu. Yardımcı oluyordu. O ilk gün, ilk iş olarak onun tarafından bir “takımlar” dersi almıştım. 8-10, 10-12, yıldız, düz, havya-lehim-pasta, matkap, lokma takımı “Baran lokma takımını getir!” “Baran düz getir!” “Baran takımları topla!”

İlk defa bireyselleşiyordum. Hiç bilmediğim şeyler görüyor ve öğreniyordum. Her yere gidiyordum. Patron beni alacakları almak için Ankara’nın her yerine gönderiyordu. Bin türlü insanla muhattap oluyordum. Murat’la Ayrancı’ya gidiş gelişlerimiz de çok eğlenceliydi. Sabahları beraber giderken akşamları yalnız geliyordum. İki otobüs yapıyordum veya bazen Yukarı Ayrancı’dan Kızılay’a yürüyordum. Meclisin yanındaki parkta Engin Ardıç adlı yavşağın biriyle beraber sunduğu “Kırmızı Koltuk” adlı programın çekildiği tepeciği görüyordum.

Bir hafta sonra ilk ücretimi aldım. Adem Abi çağırdı ve 50 bin TL verdi. İlk defa bu kadar param oluyordu. Annem çalışmamı istemiyordu. Eve geldiğimde bana bir basket topu almayı ve işten çıkmamı teklif etti. Kabul etmedim.

Bu arada İstanbul’da çalışan babamın çalıştığımdan haberim yoktu. Annem babamın onaylamayacağını söylüyordu. Birkaç gün sonra izne gelecekti. Benim de eve erken gelmem gerekiyordu. O gün nedense işler biraz uzadı ve ben geç çıkabildim. Kızılay’a kadar geldim. Tam Batı Sineması önünden Etlik otobüsleri kalkıyordu. Bir tane otobüsü gördüm, koştum ama geç kaldım. Sonra birden telaş yaptım. Nedense onun son otobüs olduğunu düşündüm ve koşmaya başladım. Amaçsızca Sıhhiye taraflarına doğru koşmaya başladım. Bir araba yanımda durdu, içinde bira içen üç tane adam vardı. Ne diye koştuğumu sordular, ben de otobüsü yakalamak için olduğunu söyledim. Arabaya davet ettiler ve Sıhhiye’ye kadar bırakmayı teklif ettiler. Telaşla arabaya bindim ama o arabada çok tedirgin duygular yaşadım. Bence pedofillerdi. Bir şey yapmadılar ama atmosfer fena halde tedirgin ediciydi. Sıhhiye’de “durun ineceğim” dedim. Durdular. Sol taraftan kontrol etmeden kapıyı açıp kendimi dışarı attım. Sonra bir taksi tuttum ve eve vardım. Babam gelmemişti sonra da çalışmama bir şey demedi zaten.

Bir iki gün sonra Takdir belgemi Adem Abi’ye gösterdim ve bir 50 bin TL daha kaptım. Sonra uzun zamandır borcunu vermeyen bir adamın ofisine gidip borcu tahsil edince bir 50 bin TL daha…Maaş günü gelmişti. Nedense işten ayrılmaya karar vermiştim. Aslında tam bir ay olmamıştı ama herkese maaş verirken Adem Abi bana da maaş verdi. 420 bin TL. Parayı alınca, yorulduğumu (gerçek sebep bu olabilir) ve ayrılmak istediğimi söyledim. Adem Abi “sen git biraz dinlen” dedi.

Eve gittim. Çalışırken bambaşka bir bireyken, her gün çok önemli işler başardığımı düşünürken birden boşluğa düştüm. Bir de taşınmıştık ve yeni mahallede o eski arkadaş grubum da yoktu. O parayla bir “kot takımı” aldım. İki, üç albüm (kaset) de satın aldım. İlk aldığım kaset Nazan Öncel’in “Bir Hadise Var”ı idi. Sonra Nilüfer “Şov Yapma”yı aldım. Barış Manço’dan “Ayı”yı da almıştım. Süper FM vardı o zaman ve deli gibi onu dinliyordum.

Üç, beş gün sonra tekrar gittim Emek Elektronik’e. Adem Abi “demek dinlendin, hadi in de bir çay demle” dedi. Çayı ben demlerdim ve bana göre bok gibi demlerdim. Bu arada her gün pide veya döner yerdim ki Ankara nahiyesinin İstanbul’a olan nadir üstünlüklerindendir bu ikisi. Sabahları da evde kahvaltı yapmaz, sokak simitçilerinden iki tane poğaça alırdım. Bir de o dönemde Ankara metrosunun inşaatı olduğu için Kızılay inşaat sahasıydı, otobüsler Necatibey’den giderdi. Türk-İş adlı otobüste insanlar asıla asıla gidiyorlardı.

Tekrar işe başladım. Aynı tarz devam ediyorduk. Bu arada Murat’la sık sık Başbakanlığa gitmeye başladık. Evet yanlış duymadınız. Kendisi zaten bize önceden de ANAP tişörtleri getiriyordu. O tişörtleri ben bir kere atlet niyetine giymiştim ama Sırma Doğan protesto eder bir şekilde hiç giymedi hatırladığım kadarıyla. Murat’ın ustası başbakanlıktaki arabaların tamiratı işini almıştı. Murat’ın siyasi kariyeri de böyle başlamıştı. Beni de bazen oraya götürüyordu. Tam başbakanın girdiği kapının önünde korumalarla sohbet ediyorduk. Merdivenlere oturup kumanya falan yiyorduk…

Bu arada ben bayağı işi ilerletmiştim. Artık bir arabanın teyple bütün hoparlörleri arasındaki kablo döşemesini yapabiliyordum. Halil Selim benim tamirat işlerinde kötü olduğumu düşünür haksız yere. Oysa gerçek öyle değildir. Ben yeteneksiz değil rahatına düşkünüm. Mecbur kalırsam her şeyi halledebilirim. Reno 12’ler geliyordu sıfır  Şahinler Doğanlar çok revaçtaydı. Tempralar o zaman çok revaçtaydı ve bir uzay arabası gibi görünüyordu bana.

Bu arada 2010 yılındaki o görüşmede Murat’tan bizim o ekibin geceleri oto teyp çalma işine girdiklerini ve yakalanıp hapse düştüklerini öğrenmiştim. Ben varken de yapıyorlarmış…

Tam bir ay çalışıp ful maaş almıştım 520 bin TL…Bu paraya BMX bisiklet alabilirdim ama annem izin vermiyordu. Araba çarparmış ki bana 1990 yılında yayayken zaten araba çarpmıştı.

Bu sefer Etlik’in Kasalar semtinden işe gidip geliyordum. Okulların açılmasına da az zaman kalmıştı. İş yerinde bir stardım. Kısa sürede işi öğrenmek ve uyanık olmak lameti farikamdı ve herkes beni seviyordu. Bir kere büyük bir mallık yaptım yalnız. Matkabın ucu sıkışmıştı. Zaten Uğur bir vida sıkacağı zaman çok sıkı sıkar ve “bunu açacak olan adam bana küfür edecek olursa ben de onun anasını avradını sikeyim” derdi hep! Matkabın ucunu değiştirmem gerekiyordu. Zorladım açılmadı. Ben de mal gibi anahtarı taktım ve düğmeye basarsam matkabın yağ gibi ucu bırakacağını hesap ettim. Düşündüğümü yaptım ve matkap çılgın attı. Parmağım kırılmadı ama epeyce incindi. Bir gün de çaydanlığın kolu kırıldı ve kaynar su elime döküldü. Üzerine diş macunu sürdük ve iyileşti.

IRKÇILIK

Bu iş yerinde ırkçı muameleye maruz kaldım. Cumartesi günü iş elbiselerimizi yıkanmak üzere poşetle eve götürürdük. Her Cumartesi “bu Kürttür kesin bir şey çalmıştır” diye benim poşetimi ararlardı…13 yaşında bir çocuğun maruz kaldığı davranışa bakınız…Çok kez tekrarladım, Türkiye’de Kürt olmayanların bir türlü anlayamayacağı bir sosyal psikoloji vardır. Bundan eminim. En gelişkin bireyler bile bunu başaramıyor ve zaman zaman özensiz konuşabiliyorlar. Bu, sadece Kürtler için geçerli değil. Ezilen bir kimliğe ait olmayan bireyler o kimliğin travmalarını an-la-ya-maz-lar. Ve sıklıkla boş boş konuşurlar. Ben de diğer kimlikler için bunu yapabilirim.

Yine işi bırakma fikri bu ırkçı muameleden dolayı mı gelişti bilmiyorum. Ama demek ki doluymuşum…Bir gün yanlış bir aleti getirdim ve Uğur bana çok hafif vurdu. Beni çok sevdiğini hissettiriyordu aslında ama bana bahane lazımmış demek ki…Aşağıya inip üzerimi değiştirdim ve deponun camından kaçtım. Sonra Murat beni evden aradı bir iki saat sonra. Üzülmüşler. Uğur da şaka yapmışmış ama bu hikaye de böyle sonuçlandı.

O parayla da gidip Ali Erdem Doğanoğlu atarisi aldım Ankara’daki “Amerikan Pasajı”ndan. Geçenlerde gittim hala duruyor pasaj.

O tarihten sonra üniversite bitene kadar (1995 hariç) her yaz çalıştım, çalıştım, çalıştım. Hatta üniversite boyunca part time da çalıştım. Garsonluktan, komiliğe, ofis boyluktan, mask boyacılığına, inşaat işçiliğinde tercümanlığa…En son, Bilkent’te okuyan zengin bir bebenin ödevlerini yapıyordum.

2010 yılında amcamın oğlunun bakkalına uğramıştım. O anda o sokakta pazar vardı. Ben ise bir öğretmendim. Bir pazarcı tezgah arkasında beni görünce “bi’ Malboro ver yeenim” demişti…

Öyle işte yeenim…Çalışmak hiç iyi bir şey değildir. Kapitalist toplumlarda maaş karşılığı çalışıp da işinden memnun olan biri olabileceğini düşünemiyorum. Yine “devlette öğretmenlik” sayılmaz…Fakat toplumda çalışma eylemine karşı iki yüzlülüğün allahı gelişmiştir. Çalışmayı sevmek kural gibidir.

İşimi savsaklamam ama çalışmayı hiç sevmem. Kimin için, ne için?

Bu yazıyı o yavşak pazarcılara, Şecaattin’e, Murat’a, Uğur’a, o eskort kadınlara, Adem Abi’ye (EE GİMAT’a taşınmış), Türk-iş blokları otobüsüne saldıranlara, o Bilkentli zengin bebeye, Gorki Hayırsever’e ve o matkap anahtarına armağan ediyorum…

İyi günler.

Bu yazı nitelikli goygoy, Uncategorized kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.