Neden İngilizce Öğrenemiyoruz?

yigit-ozgur-karikatur

Uzun zamandır aklımda olan bu yazıyı yazayım bari. Aslında bu yazıyı “İngilizceyle İlgili Düşüncelerim” olarak da okuyabilirsiniz çünkü onlara da epeyce yer vereceğim.

*Neden İngilizce öğrenemiyoruz? Aslında bu yanlış bir sorudur. İngilizceyi öğrenemediğimiz gibi hiçbir şeyi öğrenemiyoruz…Bugün ortalama bir lise öğrencisini ele alın: Dört işlemi yaşam içerisinde,mecbur olduğu için öğrenir. Kendisini yazılı olarak ifade edemez. 25 yaşının altında olan insanların konuşma performansları bok gibidir. Kelime hazineleri, vurguları, seçtikleri ifadeler, seslerindeki alçalma ve yükselmeler, mimik ve beden dili desteği yerlerde sürünür. İtalya’nın başkentini bilmez. Ciddiyim. Tarih bilgisi yoktur. Din bilgisi bile bilmez. Yani eğitim çok niteliksizdir.

*Burada eğitimle ilgili bir paragraf açalım. Bence insanlar eğitimi çok yanlış değerlendiriyorlar. Ülkenin eğitimle kurtulacağını düşünüyorlar. Oysa ülke siyasetle kurtulur. Eğitim en ideolojik olan şeylerden biridir ve siyasete tabidir. Her şey niteliksizken eğitimin tek başına nitelikli olması beklenemez. Ayrıca öğretmenler de bunun sorumlusu değildir. Dediğim gibi siyaset ve onun yarattığı toplumsal doku, tarihsel kökleri olan toplumsal doku her şeyi belirlediği gibi eğitimin niteliğini de belirler. Bir de ekonomi boyutu vardır işin. Neyse şimdi fazla dalmayalım.

*Yine de bence İngilizceye farklı bir açıdan yaklaşabiliriz çünkü İngilizce, matematikle beraber travma oluşturmaya en müsait olan derstir. TR’deki İngilizce eğitimindeki büyük sorunlardan biri budur. Konuşamamak, konuşulanın anlayamamak büyük bir travmadır. İngilizce derslerinde sıklıkla yaşanır bu. Özellikle de ilk zamanlarda yaşanınca neredeyse ömür boyu süren travmalar oluşur. Büyük ihtimalle bu yazıyı okuyanların önemli bir bölümü böyle bir travmaya sahiptir.

*İngilizce öğretmeni şimdilerde bolca bulunuyor. 10 sene öncesine kadar çok azlardı. Olayla alakası olmayan başka branşlardan öğretmenler bol bol İngilizce derslerine girmişlerdir.

*İngilizce dersi süreklilik talep eder. Örneğin altıncı sınıf konularını unutursanız (ki genelde böyle olur) yedinci sınıf konularından bir şey anlamazsınız. Onların tekrar üstünden geçmeniz lazım. Matematik de böyledir. Ama örneğin tarih böyle bir ders değildir. Bilimsel tarih okumlarından bahsetmiyoruz. Bir öğrenci İslam tarihini işlemiş ve unutmuş olabilir. Bir dönem sonra Ortaçağ tarihini okuyup “anlayabilir”. Ama “to be” konusunu unutan bir öğrenciye passive voice anlatamazsınız. Şu “to be” konusunda geleceğiz.

*Önceden TR eğitim sistemi içerisinde hazırlık sınıfları vardı. Bu öğrenciler haftalık 30 saat dersin 24 saatinde İngilizce öğrenirlerdir. Aslında normalde bu savunulacak bir şey değildir. Bir seneyi bir derse ayırmak akıl karı değildir ama hazırlık okuyanlar İngilizceyi iyi bir şekilde öğreniyorlardı (Devamı kendilerine kalmış.) Bu modelden 2005 yılında vazgeçildi. Artık lise birde İngilizce 4 veya 6 saat ders saatine sahip ve yanında 15, 16 tane başka başka ders var. Beşinci sınıflarda hazırlığa benzeyen bir uygulamanın tekrar başlaması şeklinde bir dedikodu var.

*Bazı devlet okulları paralı hazırlığa geçmiş durumda. Yıllık 1500, 2000 TL veriyorsunuz çocuğunuz haftalık 10, 12 saat İngilizce dersi olan başka bir programa kaydediliyor. Devlet içerisinde paralı eğitim…

*Bugün Türk milli eğitim sistemi içerisinde bir insanın İngilizce öğrenmesi imkansızdır. Özel okulları saymıyorum. Devlet okullarında okuyanlar mutlaka fazladan bir şeyler yapmalı, para ve emek harcamalıdırlar.

*İngilizce grup olarak öğrenilecekse grubun az çok homojen olması elzemdir. Böyle olmayınca hoca bir tercih yapmak zorunda kalır. Ya iyilere ya kötülere yazık olur.

*Türkçe düşünen insanların içselleştirmekte en çok zorlandıkları şeylerden biri “to be “kullanımıdır. Türkçe sondan eklemeli bir dil olduğu için dilbilgisi olarak işlevi olan kelimeleri ek olarak da halledebiliyorsunuz. Örneğin ek fill diye bir şey vardır Türkçede. To be’nin bir fiil olarak nasıl bir işlevi olduğu kolay kolay kavranamaz. Üstüne üstlük bir de present continous tense’in yardımcı fiili olarak karşımıza çıkar. Passive voice’da da karşımıza çıkar. Ayrıca dil öğrenmeye gelen insanların ezici çoğunluğu isim, fiil, sıfaf, zarf, zamir nedir bilmedikleri için…Öyle işte…

*İçselleştirmekte zorlanılan bir diğer mevzu da prefect tense olayıdır. İki zaman kavramıyla ilişkili olması lazım perfect tense’lerin fakat bunu içselleştirmek için o durumlarla gerçek yaşam içerisinde sıkça karşı karşıya kalmak gerekir. Sadece kuralları ezberlemek yeterli olmamaktadır. Bu da büyük bir sıkıntıdır. Veya…Bol bol okuma yapmak gerekir. Film izlemek falan çok faydalı olur. Zaten İngilizce altyazıyla film izleyebiliyorsanız başka hiçbir şey yapmanıza gerek kalmaz.

*Gramer kurallarını elbette çok iyi bilmek gerekir. Türkçeyi de iyi bilmek gerekir. Türkçeyi iyi bilmek demek konuşmak demek değildir. Dil bilgisi kurallarını, dil bilgisi elemanlarını iyi bilmek gerekir. Cümleyi ögelerine ayıramayan biri İngilizce öğrenemez. Tabi burada o bölgede yaşayıp mecburen dili öğrenmekten bahsetmiyoruz.

*İngilizce dersinin travma oluşturmaması için, bence, hocanın dersi sevdirmesi veya kendisini sevdirmesi gerekir. Türlü türlü renkli aktivitelerle bunu yapabilir. Benim amacım bu şekildedir. Kedi, köpek, at, eşek, araba, pense, buzdolabı, tahta, boya, elma, karpuz, öğrenci, dede, tesisatçı, rehber öğretmen her şey olurum…

*Materyaller de diğer derslere nazaran biraz daha önemlidir İngilizcede. Kitaplar renkli ve ilgi çekici olmalıdırlar. Görsel materyallerle desteklenmelidirler. Nitelikli dinleme parçaları olmalıdır. TR’de devlet kitapları bedava dağıtıyor ama berbat kitaplar. Keşke bedava dağıtmasalar.

*Bir makale okumuştum: Sayısal dersler veya İngilizce için farklı bir zeka türünün gerekli olduğu veya farklı bir şeylerin gerekli olduğu iddia edilir oysa aslında bütün öğrenciler bütün derslere ilgi duyabilirler ve onlardan başarılı olabilirler. İyi planlanmış, nitelikli bir eğitim sistemi, bilinçli veliler (ve düzgün bir toplum yapısı) olsa her öğrenci her dersten asgari derecede başarılı olabilir diyordu. Bunlar çok şeyler mi? İskandinav ülkeleri bunları başarıyorlar.

*İngilizce nankördür. Onu hayatınıza iyi bir yerden dahil etmezseniz sizi satar. Hiç işi olmaz sizinle. Tıpkı enstrüman gibi ama bir yemek yapmak, bir bilgisayar oyunu oynamak falan böyle olmasa gerek.

*Provokatif ve geyik bir Baran Doğan tezi vardı: 30 yaşından sonra dil öğrenilemez… Adı üstüne provokatif ve geyik… Fakat her PGBD tezi gibi gerçeklik payı da vardı. Aslında şu kastediliyor: Dil öğrenmek için motivasyon, yaşam enerjisi ve boş vakit gerekir. Yani mecbur değilse insan… Çalışma yaşamı koşullarında bunlara sahip olmak çok zor olmaktadır. İş, ev, yemek, temizlik, bulaşık, anne, baba, kayın, altın günü, bayram ziyareti, görümcenin sünneti falan hele hele de evli bir kadınsanız geçmiş olsun. Gerçekçi olmak lazım. Bu tempoda dil öğrenmek ne kadar gerçekçi? Üniversite çağları bunlar için biçilmiş kaftandır fakat insanlar üniversiteye giderken ve onu takip eden beş yıl boyunca genelde akılları 80 karış havada insanlar oluyorlar. Hayattan ne istediklerini kavrayamıyorlar sonra da iş işten geçmiş oluyor. Az önce çizdiğim tablo devlette öğretmenlik yapanlar için geçerli değildir bu arada.

*Bir insan mecbursa dili öğrenir. Mecbur olmasından kasıt o bölgede yaşamasıdır. Onun dışında kaynaklardan öğrenmesi için hem işi bilmesi hem de iyi emek vermesi gerekir.

*İngilizce geri döndürülemez bir şekilde dünya dilidir.

*İngilizce öğrenmek bana göre bir insanlık görevidir. Kişiyi daha nitelikli hale getirir, ona birçok avantaj sağlar, hayattan daha çok keyfi almasına sebep olabilir.

*Bir insansın para kazanmak gibi bir amacı yoksa, İngilizce dışında bir dili öğrenmeye çalışmasını anlamakta zorlanıyorum. Vakitler ne kadar değerli! Veya hobi olarak yapacak onlarca şey varken neden hiçbir işe yaramayacak bir dile yıllarını vermek? O bölgede yaşamayacaksan, yüksek olasılıkla dili hayatından çıkaracaksın. Bir süre sonra da unutacaksın. Ne gerek var buna? Yapacak iş mi yok? Fakat İngilizce biliyorsan hayatından çıkarmayabilirsin kolaylıkla. Sana birçok avantajı da olur. Dünyanın neresine gidersen git İngilizce bilen birilerini bulursun. Bilmiyorsa o mahcup olur…O yüzden dil öğrenmek demek İngilizce öğrenmek demektir veya İngilizce seviyenizi daha iyi hale getirmek demektir. Portekizceye, Bulgarcaya, Yunancaya merak salmayı anlamıyorum. Dediğim gibi profesyonel bir amaç yoksa…Hobi olarak…

*İngilizce dünyada en çok konuşulan birinci dil değildir. Çinceyi ve Hintçeyi saymazsak. 400 milyon ile üçüncüdür. Hemen ardından İspanyolca gelir ancak İngilizceyi yabancı dil olarak bilen insan sayısı bir milyar 400 milyondur ki hiçbir başka dil bu sayıya yaklaşamaz.

*İlk defa 1919 Barış Konferansı’ndan ABD İngilizceyi diplomasi dili olarak dayatmıştır. Ondan önce diplomasi dili Fransızcaydı.

*2002 Berlusconi seçim vaadi şu şekildedir: Impresa, internet, inglese yani iş, internet, İngilizce…

*Yani dünyada iki milyar kişi İngilizce biliyor. Neden biri de siz olmayasınız?

*Aslında öğrenmesi basit bir dildir. Kuralları az ve basittir. Kelime dağarcığı çok geniştir yalnız. Gündelik hayatta kullanılan kelime sayısı Türkçe’den çoktur ama yine de azdır. Bir senelik sağlam bir tempoyla iyi derecede İngilizce öğrenilebilir fakat sonra onu hayatınızdan çıkarmamak şart.

*Türkçe ile farklı dil ailelerine dahil oldukları için Avrupalılardaki gibi bir süreç işlemiyor.

*İngilizcenin %40’ı Latin kökenlidir yani eşittir Fransızca, İspanyolca, Portekizce. Ee zaten Anglo-Saxonlar Germen kavmi…Gerçi bu benzerlik günümüzde çok az ama yine de işte Avruplılar için İngilizce öğrenmek çok basit.

*Bir dildeki herhangi bir kuralı, kullanımı, yapıyı falan “mantıksız” bulmak yanlıştır. O, o şekilde gelişmiştir. Sizin bakış açınız sizin var olduğunuz toplum tarafından şekillendirilmiştir.

*Çeviri yapmak hem yabancı dilinizi hem de kendi dilinizi kullanma becerinizi çok iyi geliştirir. Ama tabi ki çeviri yapabilmek az sayıda insanın yapabileceği bir şeydir. Yaratıcılık da ister. Sadece dilleri iyi bilmek yetmez.

*İngilizce eğitimi aynı zamanda bir endüstridir de…İngilitere, Malta, Güney Kıbrıs falan bu konuda çok ekmek yer.

*İngiliz edebiyatı çok köklü ve niteliklidir. Amerikan edebiyatını da katarsak, İngilizce bilince önünüzde sınırsız ve çok güzel bir dünya açılacaktır.

Yazım yanlışlarına bakamayacağım. İyi günler.

Bu yazı Diğer, Uncategorized kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.