“Anayurt Oteli” Roman Eleştirisi

raw_anayurt-oteline-yakindan-bakmak_210712077

“Aylak Adam’ı o kadar çok sevdim ki ölene kadar kendisiyle olan dostluğumuz devam edecek.”

Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” romanıyla ilgili yazımda bu cümleyi kurmuştum…

O romandan o kadar çok etkilenmiştim ki kendisini en sevdiğim roman ilan etmiştim. Yazarın diğer eserlerine de yönelme kararı almıştım.

Bu karar insanın önüne meşakkatli bir yol açmıyor çünkü yazarın iki buçuk romanı vardır zaten. Hatta hepsini toplasan nicelik olarak bir “İki Şehrin Hikâyesi” bile etmez fakat romanları, her şeyden önce, sayfa sayılarına bakarak değerlendirmemeliyiz elbette.

“Aylak Adam”dan bir süre sonra yazarın tamamlanmamış romanı olan “Canistan”ı da okudum. Açıkçası diğer iki romanı kadar yapı bozucu bir roman çalışma değildi. Bir kere diğer iki romanının aksine bu roman “akıl almaz derecede tuhaf bir karakter” barındırmıyordu. “Canistan”ı okuyan bir kişi yaşamı ve insanları fazla sorgulamaz fakat diğer iki romanının evrenine girebilen insanlar (ki bu zor bir şey olsa gerek) bu metinlerin etkisinden kolay kolay kurtulamaz diye düşünmekteyim.

Nihayet geçtiğimiz günlerde de yazarın ikinci romanı “Anayurt Oteli”ni okudum…

Bu kitabı okumak benim için ilginç bir deneyim oldu çünkü ilk defa bir kitabı ikinci kez okumuş oldum…

Okumak için seçilecek kitabın “nokta atışı” olması gerektiğine inanıyorum. Hayatta binlerce şey daha yapmak isteyen biri olduğum için böyle düşünüyor olabilirim. Bu binlerce şey içerisinde bütün iyi kitapları okumak gibi bir hedefim de olduğu için ortalama bir kitaba ayıracağım zamana fena halde acırım.

“Anayurt Oteli” ikinci kez okunmayı hak etti. Çünkü çok iyi bir metindi. Unutulmaz bir romandı.

“Aylak Adam” yazımda “Anayurt Oteli” ile ilgili hikâyemden bahsetmiştim. 20’li yaşlarımın başlarında kitabın film uyarlaması sürekli “En İyi Türk Filmleri” anketlerinde karşıma çıktığı için kendisine ilgi duymuştum. O yıllarda internet, VCD, DVD, DivX, Youtube falan da olmadığı için filmi izlemek bir türlü mümkün olmuyordu. Filmini izleyemiyorsam –bari- kitabını okumalıydım. 20’li yaşlarımın başlarında bu kitabı kavrayacak, ona ilgi gösterebilecek birisi değildim. Zaten hep böyledir. İnsan 20’li yaşlarda –kadın, erkek- aklı 15 karış havada olur. Bunun istisnası çok azdır. Ayrıca bu aklın 15 karış havada olması hali insanların genelinde ölene kadar devam ediyor. Bazen aptallığın bir kader olduğu düşüncesi aklıma geliyor. Neyse ki üç, dört senedir bir aptal değilim…

AYLAKYURT ADAMI

Bu yazıda “Anayurt Oteli” romanını ele alırken sık sık “Aylak Adam”a değinmek istiyorum çünkü iki roman birbirlerini tamamlıyorlar bence. Belki de tamamlamıyorlar, karakterlerinin ortak noktaları çok değil az ancak bu iki roman yan yana gelerek bence bir evreni oluşturuyorlar. Bu evrene “aylakyurt adamının evreni” adını takmakta sakınca görmüyorum. Kelimeyi bilerek birleşik yazdım…

Elbette iki roman da iki karaktere odaklanan, onların iç dünyalarına dalan eserlerden. O zaman bu iki karaktere bakalım…

Bay C. İle Zebercet’in en önemli ortak noktası bağ kurmakta zorlanmalarıdır. Herhangi bir insanla veya herhangi bir nesneyle bağ kuramıyorlar. Zebercet oteliyle ve “gecikmeli Ankara treniyle gelen kadınla” bağ kurmuş gibi görünse de aslında bu iki şey, onu ölüme götüren (ölüm olgusuna geleceğiz veya ölüm efsanesine diyelim) zayıf da olsalar hayatla olan son bağlarının kopmasına vesile olan iki şey. Zebercet’in kopuşunun son günlerini okumak bana “Tony Manero” filmini hatırlattı. İki eserde de son bağların kopma süreci çok başarılı bir şekilde ele alınıyordu. Bay C. ise Zebercet’ten birçok anlamda “daha iyi durumda” olan bir karakter. Zengin birisi, kadınların ilgisine erişebiliyor, isterse insanlarla iletişime de geçebiliyor, şehirde yaşıyor, sanatla içli dışlı, belki daha akıllı birisi ancak o da bir şeylerle bağ kurmak konusunda sıkıntılar yaşıyor. Daha doğrusu kuramıyor işte… Kuramadıktan sonra bunu felsefik ve zihinsel açılardan formüle edebilmek ne kadar değerlidir iyi düşünmek lazım.

Yani iki “dış” insan. Öyle gözükmeyi zaman zaman başarsalar bile normallik tarifinin sınırları içerisinde yer almayan iki “dış” insan var elimizde. Bu yazdıklarım basit kaçabilir. Bu iki romanda kelimelerle tarif etmesi zor, iki, karakter işlemesi var. Soluksuz okunan, edebiyat tarihinin en unutulmaz karakter işlemelerinden bunlar.

KASABA-DAR MEKÂN-KLOSTROFOBİ

“Anayurt Oteli”ni ele alırken bu kavramlara değinmek gerekiyor. Klostrofobik bir kitap. Yani klostrofobisi olan bir insan bu romanı okurken gerilebilir. Peki, Zebercet için klostorofobik mi deriz yoksa agorafobik mi? Agora yani antik kentlerde çoğunlukla ticari faaliyetlerin, bununla birlikte başka başka faaliyetlerin de gerçekleştirildiği düz geniş alan… TR’deki hemen hemen bütün Yunan veya Roma antik kentlerinde agora kalıntıları vardır. Dünyanın en büyük agoraları bu ülkededir. Bu agoralar mevcut halleriyle geniş ve boş alanlardır fakat aktif oldukları zamanlarda bu kadar boş değillerdi. Herhalde agorafobi kelimesi bu agoraların mevcut hallerine bakılarak koyulmuş. Agorafobi ise açık alan korkusudur. Tam olarak bilgim yok ama aslında bu korku insanlara yani kalabalıklara duyulan korkuları da barındırıyor çünkü insanlar büyük ve geniş boşluklarda çok sık bulunmazlar. Çarşıda, pazarda yani geniş alanlarda kalabalıklarla çok sık karşılaşırlar. Eğer öyleyse Zebercet’te agorafobi var diyebiliriz. Otelden çıktığı anlarda geriliyor ve bir an önce geri dönmek istiyor. Zaten sadece kitabın ele aldığı hayatının son günlerinde değil son yıllarda çok nadir otelden çıktığını öğreniyoruz.

Zebercet’in oteli kendisi için hayat döngüsünün yer aldığı yere dönmüş. Konak iken olan hikâyesini de ilgiyle okuyoruz ve o yılların (1900-1950) toplumsal düzeniyle ilgili önemli bilgiler elde ediyoruz. Yusuf Atılgan’ın bunlarla çok az ilgilendiğini de unutmayalım bu arada… Otelin tabelasının çivisinin gevşemesi sebebiyle toprağı göstermesi bir “omen” yani kötü kehanet olarak değerlendirilmelidir. Otel Zebercet için hem var olma hem de yok olma sebebidir. Zebercet’i ölüme götüren şey hayatının monotonluğundan ziyade karanlık cinsel düşünce dünyasıdır ve bunu onunla yüzleştiren otel olmuştur. Otelde yaşadıkları ve “yaşayamadıkları”…

Bir dar mekân olarak otelde sonunu hazırlayan Zebercet dar mekânın dışarısında yani kasabada da oldukça kötü bir performans gösterir. Atılgan’ın kitabın başlarında kasaba veya kent arasında pek bir fark olmadığından bahsetmesini nereye koyacağız? Kendi adıma buna katılmıyorum. Yani şöyle: TR koskocaman bir kasabadır ve kasaba düşüncesi TR’de egemendir… Büyükşehirleri dolduran milyonlar kasabalarında (ve de köylerinde) yaşadıkları gibi yaşamaya devam etmektedirler ancak büyükşehirlerin kim bölgeleri farklıdır ve TR toplumsal hayatının dönüşümünde başrole sahiptir. Böyle düşünmekteyim. Zaten bu iki romanı yazmış, böyle şeyleri düşünmüş, böyle şeyleri dile getirebilmiş bir insanın nasıl da 30 sene köyde yaşayabildiğini anlayamıyorum. Hayatımın en büyük sürprizlerinden biri budur diyebilirim… Yazarın kasaba ve kenti eşitlemesini iki romanı arasındaki birliğe yormak eğilimindeyim. Aylakyurt Adamı için kasaba da kent de fark etmiyor gerçekten. İki yerde de hayalet gibi dolaşıyor. Aylakyurt Adamı için dünya bir “dar mekan”. O zaman Aylakyurt Adamı için “orbisfobi” sahibi diyebiliriz. Orbis yani Latince dünya demek… Dünyada yaşıyor olmak kendisine zül geliyor…

ANADOLU CİNSELLİĞİ!

Ne denebilir ki…

Bizim bir arkadaş bir keresinde bir Türk amatör porno filmi izlemiş… Videonun başlığı “Komşunun Karısıyla Cinsel Sikiş” imiş! Evet, bu Anadolu cinselliği için “cinsel sikiş” tabirini kullanabiliriz… Zebercet’i ölüme götüren şey veya Zebercet’i Zebercet yapan şey “cinsel sikiş”tir… Ciddi olmak gerekirse, nedir Anadolu cinselliği? Kapalı toplumlarda cinsellik büyük bir beladır ve bir İslam toplumunun kapalı toplum olmaması imkânsızdır 2020 itibariyle. 1960’lı yılların bir Ege kasabasında Zebercet’in cinselliğini istediği gibi yaşaması imkânlı mıdır? Bu arada belirtelim “Anayurt Oteli” romanı Freudyen analizlere ziyadesiyle olanaklar sunan bir romandır. Cinselliğin insan yaşamındaki en temel dürtü olduğu savı “Anayurt Oteli” için geçerlidir. Her şey gözümüzün önündedir işte… Zebercet‘in kafasının içindekiler insanı duvara çivileyen şeyler… Cinsel olarak ıstırap çeken bir insanın neler yapabileceğini görüyoruz.

Zebercet’in hayatına giren kadınlar (veya şeyler diyelim) çok ilginç… “Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın” en ilginç olanı… Bir fetiş nesneye, takıntıya dönüyor ve Zebercet’i kendisiyle yüzleştirip ona “yolu” gösteriyor… O kadın geldikten sonra o yaşa kadar hissettiği hiçbir şeyi formüle edemediğini anlıyor. Anlıyor da ne oluyor? Filmi kopuyor Zebercet’in. Bastırdığı ne varsa açığa çıkıyor. Gizli eş cinselliği çıkıyor en başta. Bu önemli bir şey olsa gerek. Homofobinin 2020’deki haline bakınca 1960’larda nasıl olduğunu tahmin etmek zor değil. Zoofili, ölüye ilgi duymak gibi insanın sahip olabileceği en büyük kişilik bozuklukları açığa çıkıyor Zebercet’in. Ölmesinin hayırlı olduğu bile akıllara gelebilir.

Bu kitapta tatmin edilmeyen cinselliğin veya genel olarak cinselliğin diyelim, insan hayatında ne kadar da önemli bir yer tuttuğu oldukça cesur bir şekilde ele alınıyor. Bir insanın tek başına bile okurken yüzünün kızartabilecek bir kitap…

ÖLÜM

Kobe Bryant’ın kızıyla birlikte feci bir şekilde öldüğü bu günlerde ölümden bahsetmek zor. Bir keresinde “ölüm efsanesi” diye bit tabir kullanmıştım. Bu konudaki düşüncelerimi açıklamaya pek cesaretim yok. Ölümün kimse için özel olarak icat edilmediğine inanıyorum. Bugüne kadar yaşamış ve ölmüş milyarlarca canlıyı hesaba kattığımızda bir insanın ölmesinin diğerleri için her şeyin bittiğini anlamına gelmesine itiraz ediyorum. Zaten kimse için hiçbir şey bitmiyor. Herkes hayatına devam ediyor ve bu ayıp değil. Elbette şu da var, yaşamlar eşit olmadığı gibi ölümler de eşit değildir. “İnsanların geneli” normal olarak doğarlar, yaşarlar, yaşlanırlar ve ölürler… Bazıları genç yaşta trajik bir şekilde ölür. Bu insanların yakınları için yıkım çok daha büyüktür, bunu inkar edemeyiz ancak o insanlar bile uzunca da sürse belli bir zaman sonra hayatlarına devam ederler. Bu işin doğrusu budur. İnsan ölümü düşünerek yaşamak üzere değil ölümü unutarak yaşamak üzere evrimleşmiştir. Bu bizim genetik kodlarımızda çakılıdır. Bu yazdıklarım birçok insan mekanik gelecektir eminim. Duygusuz ve hissiz olmakla itham edileceğim fakat gerçekler benim yanımda durmaktadır. Şu sıralar “Ivan İlyiç’in Ölümü”nü okudum ve orada da ölüm olgusun varlığının haksızca hayatı anlamsızlaştırdığını gördüm. İlla öleceğiz diye yaşam anlamsız olamaz çünkü bu yeni öğrendiğimiz bir sır değil. Öleceğimizi düşünmek ve bunu dile getirmek bir totoloji değil midir? Yani doğruluğu kesin olan ve dolayısıyla ifade etmeye gerek olmayan şey…

Ölecek olmamız bir totoloji ise buna takılıp kalmak yanlıştır fakat biliyoruz ki karmaşık bir zihinsel yapısı olan insan için hiçbir şey kağıt üzerinde yazıldığı kadar basit değil. Bazı insanların ölüm takıntısı vardır. Bu insanlar için yaşam çok da bir şey ifade etmez fakat dediğim gibi insan ölümü unutacak şekilde evrimleşmiştir. Dinler bile bunu ortadan kaldıramamışlardır.

Zebercet’in ölüm takıntısı var mıdır? Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın’dan önce bu konuyla ilgili bilgimiz yoktur ama ondan sonra sanki babasının yazgısını adım adım yaşamak zorunda hissediyor kendisini. Veya zihnindeki karanlık taraflarla birer birer yüzleşince bu şekilde bir çıkış yolu buluyor kendisine. Tony Manero’nun intihar edip etmediğini hatırlamıyorum. Zebercet’in intiharı için ise, rahatlıkla, bir edebi eserde işlenebilecek en sarsıcı olanlarından diyebiliriz…

Notlarımda yazarın yazma motivasyonuyla ilgili bir şeyler yazmak gerektiğini not aldığımı görüyorum ama yazıyı burada bitirmek niyetindeyim. Bu konuyu başka bir yazıda işleyebilirim belki…

Yazım yanlışlarına bakamayacağım…

Aylakyurt Adamı, seni ömür boyu unutmayacağım!

 

 

Bu yazı Uncategorized kategorisine gönderilmiş ve ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.